RSS

Kategori arşivi: Türk Şiiri

Yüz

Biliyor musun sen bir şiirde ilk satırsın ilk sözcük
Beyaz bir gül
Beyaz bir gül ne kadar beyaz olursa o kadar
Ne kadar suysa bir su
O kadar

Ben en yakın yüzüm yüzüne
Uyandığın sabaha, yatağına
Birden bulup birden yitirdiğin bir şey olur ya,ona
Bir dağ okulunda ilk derslere giren çocuklara
İlk coğrafyacılara
İlk harflerine bir alfabenin.

Yüzün ki korkular verir bana ne zaman yüzümü tutsam yüzüne
Ben ki ölüme hiç eğilmedim hiç girmedi sözlüğüme
Belki sokağa ilk çıkan bir çocuktur ölüm
Belki senin bazen topuz yaptığın saçın
Bir yaban çiceği ya da ve daha ilk geliyordur dünyaya
Bir demet maydanozu koparıp bırakmak belki de.

Dedim ya hiç bilmiyorum arabı belki de benim sık sık çıkarıp
Baktığım bir fotoğrafın
Bıyıkları hep yüzüne düşen bir adama çektirdiğim
Bir suya bakarken
Bir suya
Duru mu duru ve daha sessiz ölümün kendinden.

Ben ki seninle aştım yasları
Koydum çağıma adımı.
Bir burukluğu yüzün gibi.

İlhan Berk

 
 

Etiketler:

Güneşi Kötü Evler

o benim bildiğim sevdiğim bellediğim güneş diye bellediğim güneş değildi odadaki
mor tozlu halılarda iplik döküntülerinde oymalı cıgara masalarında o değildi
perdenin arkalarındaki oydu bir çıksam karşılaşacaktım oydu vurulurdum çıksam
o benim bildiğim sevdiğim güneş diye bellediğim güneş değildi odanın içindeki
bu güneşi değiştiren evlerde terzilik yapılır giyimler prova edilir
acı gülümser kızlar ağır ayak gebeler kumaş iğneler teyel atar
hiç içilmeyen likörler saklanır büyük camlı dolaplarda
aldım kendimi oralara götürdüm ben bu evlerde döner kebap yiyemem
çocukları sevmek gelmez içimden gülsuyu koklayamam durur saçlarımı tararım belki
eski zaman adamlarını eski zaman kadınlarını eski zamanları düşünürüm
ağır kumaşlardan sultani elbiseler içinde kimbilir nasıl bu soğuk güneşler gibi soğuk sevişirlerdi
nasıl kalkıp kalkıp çiçek sularlardı geceler karanlıklarında
kimbilir serinlemek için
elbet serinlerlerdi
ben bu evlerde döner kebap yiyemem ölürüm
tıraş olurum en güzel giyimlerimi giyerim oturur beklerim
yıkarım temizlerim adam ederim o soluk güneşleri ya da
iplikleri toplarım kızları öper öper uyandırırım
sabahlara akşamüstlerine kıvırcık marullara hazırlarım onları beslerim

alırım karşıma bir bir belletirim dalların yeşermesini kuzuları mutluluğu ölmemeyi
ölüme karşı durmayı en çok en çok onu yenmeyi
o karanlıklarda kalmış yaşamak yerlerini bulurum çıkartır gösteririm
elbet bellerlerdi
ben o evlerde döner kebap yiyemem yiyemem
ben prova yapamam iplik dökemem acılıl acılı gülemem gülersem
durur kuruntularımı beslerim mutsuzluğumu süsler büyütürüm
bir o güne beslerim o ak pak güneşe
o her şeyin birden serpilip ortaya döküldüğü gelişeceği gizlide kalmış uçların bir bir belireceği günlere
sular gibi dururum.

Turgut Uyar

 
 

Etiketler:

Kaktüs and Teksas

size,
bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzundan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşından
hiç bahsetmedim.

size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
‘iyiyim’ diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını, gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.

Birhan Keskin

 
 

Etiketler:

Düşmüş Bir Uçağın Karakutusu…

düşmüş bir uçağın karakutusu bulunur
ve çözülemez de giz olarak kalırsa son kod
dalgın bir uyduyla uzayda
eski bir cesedin karşılaşmasından
vajinal hastalıkları ondurmaya yarar uman
bir bilim adamının bu düşüncesi kadar saçma
ve ürkünç bir şey olmuş demektir mutlaka

sözgelimi bir bıçakla sevgilisinin bir adam
kesmiştir şahdamarını başlayarak gırtlağından ve kadının
kanla karışık bir ah
damlamıştır dudakları arasından

ya da erkeklerin uzun yolculuk hazırlıkları içinde
kadınların heyecanıyla bir serin yaz akşamı buluşmasının
pipetler kağıt mendiller ay ne sıcaklar terledikleri
ve delileri dolmuş duraklarında
en çok da değnekçilerin dövdükleri saatlerden birinde
sözgelimi dördüncü kattan atarak kendini
kayıtlara geçirdiği intiharından sonra bir adamın
tebeşir yerine
dağınık kıyıları leşinin
çizilmiştir rujla
ve telaşla morga

çünkü ceset
huylanır dirilerin bakışlarından
ve uykunun serin lağımlarından garip sesler duyulur onun
uzun zaman ortaklıkta kalmasından ve acı
bulur zifiri kıvamını

çünkü ceset
artakalan hücreleriyle beyninin
düşünür:

onuncu gündü bugün
ve ben süpürdüm ölü hücrelerini
ve topladım ve gömdüm yumuşacık bu yumağı
saygıyla çöp kutusuna

akşama doğru da
ansızın
ve sordum
önce hangi kemiği kırılır
atlarsa bir adamın
apartman boşluğuna
ve sordum kendime
kısacık o düşüş anında

şimdi
az sonra taşınmak üzere morga
kan ve kırıklar içinde bir leş olarak acilde
yatıyorum sedyede
görevli doktorunsa
önlüğüne kan bulaşır korkusuyla uzak durduğu
bakışlarından anlaşılıyor
ve sanırım
külüstür bir ambulansın
böyle kanlı bir leşi nasıl taşıyabildiğine ikircimsiz
biraz şaşıyor
ve sanırım
içinden sövgüler saçtığı maiyetini
bir yolunu bulup bu gece
mutlaka azarlayacak

benimse
sonhız bir otomobil geçmiş gibi zifiri geceden
az sonra içimden bir şeyler
silinip gitmiş olacak

ve bilerek
iki ölüm arasında savrulup giden birinin
daha değerli olmadığını zamanının, dirilerin düşlerinden
sonsöz bir bakış söyleyeceğim ki yarın
kibirle okunacak sayfalarında hüznün
unutulsun hemen

sonra ceset
sanki gürültüyle bir ay tutulması zonklamış da
göktaşı sağanakları altında
unutkan belleği dünyanın
sızmış gibi ölü yıkayıcılara
sarmalanır ve sabaha karşı
teslim edilir akrabalarına

sonra bir gece bir kadın
uyanır
fosforlu iris’iyle bir çift göz bulur yatağında
ve çözer ve söz verir kendine kimseye söylemeyecek

uyur

ve uyanmaz bir daha

M. Bülent Kılıç

 
 

Etiketler:

Ne açar kimse kapım bâd-i sabâdan gayrı

Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı

Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likaadan gayrı

Yetti bîkesliğim ol gaayete kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdâb-ı belâdan gayrı

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-i sabâdan gayrı

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hiç imâret bu binâdan gayrı

Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyen
Ne temettu bulunur bende sadâdan gayrı

Fuzûlî

 
 

Etiketler:

İkilem

Güzel kadınlara kederli şarkılar söyletmeyin
Birbirini çoğaltıyor üç acı
Kadın, güzellik ve şarkı…

Kederli şarkıları güzel kadınlara söyletin
Birbirini bütünlüyor üç acı
Kadın, güzellik ve şarkı…

Ey insan ömrünü dolduran biçimleyen duygu
Hüzün müdür her vakit mutluluğun bir yüzü?…

Şükrü Erbaş
 
 

Etiketler:

Senin Korkularını Benim İnceliğimi

Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
hüznün arması ayrılık.

O küçük ölüm!

Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
Ben bulutları gösterirken,
“bulmacanın beş harfli yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış,
“Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı”
türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
“bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ”
diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.

Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında….

Ne mi yapacağım bundan sonra?

Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
Şiir yazmayacağım bir süre,
Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
Trafik polislerine adres sormayacağım,
Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye….

Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

Tenin tenime bu kadar sinmişken,
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

Şükrü Erbaş

 
 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 99 takipçiye katılın