RSS

Kategori arşivi: Türk Şiiri

Bir Yılın Bitimi

Kış konuşmaya başlayınca
Susuyor su bile
Boşalıyor dalların arası

Yüzlerimizden mi yansıyor
Her geçen gün geç ağaran
Gökyüzüne bu grilik

Gün batımlarının yangını
Isıtamıyor avuçlarımızı
El ele tutuştuğumuzda

Beklemek gerek her neyse beklenecek
Uykusunun başında duran
Bir kedirun dinginliğiyle

Güven Turan

 
 

Etiketler:

Terennüm

Gördüm, seni sevdim güzelim gonce-yi tersin;
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?
Ben ağlıyorum… sen de mi bitab-ı kedersin?
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?

Fark eyledim aşkınla bugün nur ü zalamı;
Sensin geceler manzaramın mah-ı tamamı.
Lutf et! Bana anlat bu muamma-yı garamı;
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?

Hüseyin Siret Özsever

 
 

Etiketler:

Gerard de Nerval

Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
Demek isterim, alımlı kadının birine.

Çünkü kanar “bir mezarda bırakılan aşklar”:
Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.

Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı’ndaki giz:
Herkes iki’dir. Ben kimin öteki adıyım?
Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
“İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar”
Ve “akıl ürünleri delilikten de çıkar”
Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.

Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
Çekil! Çünkü “siyah ve beyaz olacak gece.”
Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.

İki’yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener

Ahmet Oktay

 
 

Etiketler:

Veda Notu

sen kalkıp onlara gittikçe
kendine hiç gelmeyeceksin
sen kendine gelmedikçe de
ben seni hiçbir zaman bulamayacağım

ve ben
olmayan oğluma bıraktığın çölde
delirmiş dilsizlerin dilini öğreneceğim
merak etme,olanlara kimse ağlamayacak
bu hikaye aşktan anlamaz

belki saati sormak için bile çıkmayacaksın karşıma
veya yalnış bir adresi
çünkü sevgiyi belirten bütün soruları
çoktan cevaplamıştım

ben Çin kadar kalabalıktım
Mars’ın yüzeyi gibi itinayla yalnız
bana sevişerek dokunamazdın
hüznü kullanacaktın
yapmadın

şimdi eminim,içindeki korkunun annesi sensin
ben babası değilim,dönmeyeceksin

Jan Ender Can
 
 

Etiketler:

Kör

babası erken ölen her çocuk gibi
dinsel şeyleri düşünmeyi
benden daha çocuk olanlara bıraktım
aşka,devlete ve sağ elimde tuttuğum şu kaleme
artık inanmıyorum
avucumdaki hiçliğe
alkollün bana verdiği piçliğe
ve asla olmayacak olanın
benden aldığı gözyaşına
artık alıştım
kimseye kırgın değilim
susuyorum

ve susuyorsam
kelimeleri insanlardan daha çok
sevdiğim için susuyorum

Jan Ender Can
 
 

Etiketler:

Gülümsemene Tezahürat

Sonra bir çağ geldi
İçimize ölü balıklar koymuşlardı bizim
İki misket dönüyordu yüzümüzün uzakları gören yarımküresinde
İlle de ölmek gibi bir şeylerden yıkanıyordu zaman
Uçsuz bir kuraklık yıkılıyordu göklerden üzerimize.

Yaradan azat etseler ya bizi.
Bu kenarı kırılmış gök ile kaçıp gitsek bir kara deliğe.
Şarkı sözlerinden azat etseler, hatta toptan kelimelerden
Kaplara irin doldurup cehennemin kadehine kaldırıyoruz
Ne sussa bir dil icat edilecek bundan
Ne zamanki dönüyor evren kaldığı yere
Ben bir adımın izini bulamazken
O yusyuvarlak bir kararsızlığın haritasını işliyor dudaklarıma.

Sonra bir ağlamak geldi işte
Sen orda yoktun, bizi beşiğine koydular
Sekiz, bilemedin dokuz yaşında bir çocuğun
Çobanlığında çatırdadı ağaçlar, oğlaklar, çakallar…
Her şey kırıldı gitti.
Sonra ağlamanın geldiği yere bir yılan döndü
Aynı yerden iki kere sokamazdı bizi gözyaşları.
Taş ustası bir insan yonttu güzelliğin içinden
Öyle kahır yüklüdür ki çekici, indikçe güzelliğin üzerine
Evren dengesini kaybetti, kim çekti elini, sımsıkı kapadığım gözlerimin üzerinden
Görmeden öpüyordum ellerimle gözlerimi
Şimdi ellerimsiz, ellerinsiz, yani tastamam bir karanlık olmaksızın öptüğün yerden
Kaldırdılar vizyona girmiş ne kadar yakışıklı adamlı-güzel kadınlı film varsa.
Ne kadar gülüşü varsa erik ağacının döktü şubat üzre.

Örtüyorlar şehrin çatısını şeffaf bacalarla
Doluştuğumuz evlerde, balık istifi gibi yapayalnız
Yapayalnız ve sıramızı beklemeliyiz, ölümüne yaşamak bu olsa gerek.
Düğme dikmesini bilmeyen kızların elinde hırpalanıyor mağaza vitrinleri
Fiberglas kadınların içinde kanayamıyorum bile
Üzerlerine giydirilmiş insanlığı nereye bıraksam kesiyor gözlerimi
Kırmızıdan başka renk de mi varmış, yitirilmiş bir ev gibi yalın ayak
Gezintisi başlar borçların, davaların ve hiçbir zaman bilmediğim anayasal haklarımın.

Karın rengi erik çiçeği gibi kırılganmış
Penceremde sayıklıyor bir sardunya
Ölmek üzere kelimeler alıyorum
Gülümsemene nasıl tezahürat yapılır bilmiyorum
Öğrendiklerim haber bültenlerinin yaması, sokağı delen silah sesleri…
Bildiklerimin üzerine konulunca
Dirseğine kadar bilezikle örülü kızların kandan yontulmuş evi oluyor
Hiçbir zaman adresi bulamayacak zifir yaşlardan geçiyor ve geri dönmüyor Âdem’in oğulları
Tek başına geri dönülmüyor
Hiçbir yere dönülmüyor.

Bana iç nehirlere göç eden denizlerden bahset biraz
Bayramlarda çocukların ellerine tutuşturulmuş bayraklardan başka nedir yaşamak
Masanın kenarlarındaki kıymıklara iyi bakıyorum
Bir ülkenin yeşili, kırmızısı ve beyazı kadar.
Üzerine fosforlu kalemler dikiliyor bütün bu renklerin
Ben nasıl olur da hâlâ gülmekten bahsedebiliyorum
Oyuncak bebeklerinin bile akıllı telefonu olan
Maykıl Ceksın çocuklar boğazlıyor gülmeni
Santa geliyor, Nasreddin Hoca, Keloğlan…
Birbirinin ardına pazarlanıyor dudakları arasına iğne ile tutturulmuş sözler
İtina ile itiliyor neşvemiz, ağaçlarını açıp deniz gören çıkmalar yaptığımız
Üzerlerine plastik limon ağaçları koyduğumuz balkonlarımız
Yahut işte gülüşünle Aralık’a dökülen erikler.

Ayakları taşlaşır bize gelince zaman
Ekşir mutluluk, buzdolabında yarım bırakılmış yoğurt gibidir
Evde mayalamak üzere satın alınan makinalara yazılırız
Bir mide, bir yol, bir çift elmas düğme, biraz parfüm
Tüm satılabilecek düşleri kasetlerde yedekleyerek başlıyoruz gecelere
Ben hâlâ
Ve yalnız ben
Senin gülüşünle gülen şeylerden söz edemiyorum
Çünkü ölmek, öldürmek namus da
Yaşamanın hiç mi namusu yok
Diyemiyorum.
Demir iplerden, boncuklardan
Yol yapıyorum, şiir yapıyorum.
Sesin boncuktan geçiyor.
Bir kafiyesi oluyor, eminim boynumdayken sesinin.

Hangi göğsünden emdik biz bu yarım yamalak meyli ibtisamı?
Şairin meclisini nerden doldurduk bademize.
Mecmua demiyor artık kimse.
Kredi kartı ekstresi kadar kalın değil hiçbir kitap.
Sonunda bizi bir mezarlıkta azat ediyorlar
Ya beklediğin cennet kumaşı kırıştıysa
Ne yani borsadaki tahvilleri isimsiz çocukların cesetlerine mi örteceksin
Ne yani
Gülümsemen üzerine bir şey söyleyemeden mi kapacağım azatlık belgesini.

Şaşırmak hiç değilse,
Şaşırmak bizim imanımızdır
Gülümse!
Ve Tanrı geri verdi elzem sandığımız nefesi.

Aralık 2012

Nergihan Yeşilyurt

 
 

Etiketler:

Aura

bir sis bırakır ardında bazı kadınlar
ömre dağılan bir sis
tozlu bir ışık demetinin içinde
gümüş çakımlar gibi hatırlanan
hem cam hem çelik hem tül
çekim alanlarının fiziğini
gizemli şiirler, büyülü dumanlarla
değiştiren
beyaz rujlu aura
aldanmalar diri tuttu bizi
gerdanlarımızda inci avcıları geceler boyu sürek
pus bir iklim olarak ele geçirdi benliğimizi
ölümsüz olduk ilk hasardan sonra

beyaz ruj, mendillerde verem aynalarda elveda…

isli çay içen, akşamüzeri
yağmur ormanları sözünü güzel bulan, bir anı
kendine yabancı duygularla oynamayı seven, bir tutum
sis, toz, ışık, gümüş olarak duruyordu
diğer somut varlıklar arasında
kendi aurasıyla
işte bu da onlardan biri, dedim, daha önce bir şiirimde sözünü
ettiğim,
benim de başka şiirlerden tanıdığım o kadınlardan,
odaları başka hayatlara başka kapılarla kapanan

yünse, karanlığın yünü
yağmursa, dağılmış prizma
aşksa, herkeste bekleyen soru
ve yazılmamış mektupların kumları içinde
uzak dokunuşlar…
küçük bir taşın yıllara dağılan
sudaki halkalarıyla
gelir sizi bulurlar
çekildiğiniz güneşi azalmış avlularda
yüzünüzde yarım bir ışık
yıllar sonra kalakalırsınız

çünkü yıllar bu kadınlardan hiçbir şey alamaz artık
bir sis gibi yaşarlar
başkalarının hayatları içinde
onlarla çınlar cam, tüller erir metalsi bir sessizlikte
şiddet değil süreklilik olarak
yıllar sonra sorulmuş bir soruya
erken verilmiş bir karşılık olarak
büyüyen bir ağaçta yer değiştiren bıçak izi gibi
yok olmaz acı yalnızca yer değiştirir zamanla
kaplanmış boşluk, bilenmiş dönemeç
seyrek karşılaşmalarda yitirilmiş
ruhun bütün imkânları adına
ilk hasarda ödenmiş bedel
puslu aynalarda
ruj
bembeyaz bir elveda…

hayat dalgınlaştıkça
an derinleşir maziye
ölümsüzlük tozanlarıyla…
geriye sayım başlar
aşk ışınlanmaktır artık
yitirilmiş somutluklara
avludaki güneş, camdaki gölge
aşk ya da aura

Murathan Mungan

 
 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 108 takipçiye katılın