RSS

Kategori arşivi: Türk Şiiri

Kalbini ferah tut

sana kinim vardır elbet senden başka kimim var
kimim kimsem yok değil kesilmedi zürriyetim
kesilmedi hiç nefesim koştumsa da ateşle
su olsun diye yazdım bana kimler sus desin
konuşan özneyim işte, isteyenin mezarına tüküren
kin kimi öldürürmüş belki yaşarız böylece
kahpenin dümeniyle yaşamanın seyrinde
namerde mert der miyiz ölsek onun yerine

beleş bir iş değil beni kendine düşman edişin
bu cüreti sevmişsin pahasını bilmeden
bilmemek bilmekten iyidir hani
kıymetin bilinsin diye seçtiğin
üstüme elbiseler biçtiğin kan ve terden
uymadı üzerime söküldü teyellerim
beni gördüğün kadardı gözlerin
gördüğün kadar değil dünya ve içindekiler
bu faslı ağırdan geçelim

sana ne verebilirim kinimden başka
ey kendini ele verdikçe acıkan yenilgi
ey doğruluğun eksik cümlesi
ey cümbür ey cemaat ey bir hatip cümlesinde
körler sağırlar meclisinde cümlenize ey
ey demeyi kes nereye gitsen bu belâya musallat
o korkunç pençesinde açlığın
harcı âlem bıraktığın kalbini merak edersen
götürüp Londra’nın ortasına bıraktım
ne bülbül ne çocukluk ne keder.

Zeynep Elif Arkan

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

yazgı’ya dair…

vazgeçmek
intihar etmektir bazen:

intihar etmekse
kabullenmektir her zaman
yazgıyı
-değiştiremediğin,
değiştirmediğin,
değiştirmek istemediğin- .

Reha Yünlüel

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Son

mumu tazelediğim zaman o ince
mavi kelebeği görüyordum bir
süre duvara sürtünmesini sonra
…aşağı yukarı irkilmesini görüyordum
bir yıldız geceye bakınca
geceyi görüyordum kalbimin gecenin
mavi uçurtmasına aktığını
görüyordum siyah gece bulutununsa
sonsuza dek görünmeyeceğini
ve sonra iki görgü meleğinin gelip
onu iki ayrı buluta ayıracağını
görüyordum kalbimin maviye
aktığını görüyordum aklım
almıyordu ince mavi bir kelebeğin
bir görgü meleğinin ardından
gideceğini ama onun kanatlarını
muma değdirdiğini görüyordum
sonra tekrar irkilip sağa
sola telaşlanmasını gecenin
mavi alarmı vardı ama
ellerimin duracağı saati
artık görüyordum ince
mavi bir kelebeğin dönüp
bana baktığını ve mumun
yavaş yavaş eridiğini görüyordum

Ramazan Parladar

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kendi Kalbinin Tanrısı

ne zaman ellerini görsem
çocuğun oluyorum
senin dudakların kanıyor oysa

birbirimizi eksilttik sürekli
boşluklarımız vardı çünkü

kendi kalbinin tanrısı olduğunu düşündün
kendin kendine inanmadın
münkir günlerinde

deccal gülümsüyordu sen Agoradayken
anlamak istiyorum
neden?

hâlbuki insan,
insanı insanda bulur
yine insan, şeytanı insanda bulur
ama insan, rabbini kendinde bulur

o halde unut
yeni hatırlamalar için

özledim
öp beni

Sulhi Ceylan

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

“Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği”

I.

Vurdum güneye o zaman
Eski bir su dibi mühendisiyle
Yokluktu olan bir şimdi içinden
Damarlarıma dolan bir şimdi içine
Aktım patlayınca avlular balkonlar açan höyüklerden
Ben. Yüzümde o zambak işareti, eski
Bir benim bir onun bir kimin ikindisi
Vurdum güneye
Üstünü konuşulmamış sözlerle örten.

Bembeyaz alevlerdi kanını yakan bir geminin
Hırslı bir tanrının soluğuyla süslenen
Ve deniz atlarının üstünde
Dizginleri tunçtan gümüşten
Yağmacılardı o gemiye üşüşen
Emiyorlardı armasından sızan son kanı
Öpüyorlardı güvertesinde çırpınan yüreğini
Seviyorlardı şehvetle
Yaldızlar çiviler altınlar
Şaraplar sakızlar amberler saçan bordasını.

Boş durmaz açık deniz, üretir kargaşayı
İlk gelişi gibi yazın
Kanırtır yol kenarlarını, uyarır
Yürekten gözkapaklarına giden ırmağı
Ve değiştirir birden çığlığın anlamını
Geçirir dişlerini kıskaçlarını kumlara
Salar hiç değilse rüzgarını fırtınasını
Evet, der bir balıkçı
Ne saatler işler ne de bir takvim sesi duyulur
Denizle kurulur insan, denizlerden öğrenir yaşını.

Denizle deniz arası ey ıslak vakit
Gördüm içini otlar bürümüş kalenin son kralını
Geçerken mavi gömleğinden, ağzı
Bir ağıttı geçmişe. Anlattı bana
Anlattı Rodoslu bir derebeyinin
Kaç kadının meme uçlarını kesip de bıçakla
Sedef işlemeli bir kutuda sakladığını
Defne yaprakları arasında
Ki zulüm yeşertmemiş ki onun kanını
Sert ve soğuk kanını
Uçsuz bucaksız verimli toprağında
Kıpkızıl bir kayanın hamuruydu şimdi gövdesi
Ve bilir diyordu herkes, bilir Rodosta
İnleyen bir kaya olduğunu arasıra
Kuşların konmadığı, yılanların sokulmadığı
Kurtların uzak tuttuğu yavrularını
Bir kaya, tek başına….

Anlattı bütün bunları ayrıntılarıyla, sustu
İnsandan, daha doğrusu bir insan yüreğinden kadehini
Götürdü birden ağzına
Damladı bir damla kan, bu sevgi elçisini
Kutsamak için
Ateşten çarşısına kentin
Bir deniz kırlangıcı kendini yakaraktan geçti.

II

Ne kaldı o yükselişlerden. Kalan ne
Gökyüzü kayalıkları durdurdu beni
Kayalar mıydı, yoksa
Sessizliğimden ve kaburga kemiklerimden
Çatılmış bir gökyüzü müydü, neydi
Sinema biletsiz bir akşamüstü vaktiydim. Ufukta
İşte diye bir şey yok
Yoktu işte diye bir şey ufukta
Bir iki atlı geçmiş, bir cesedin
Neden bir ceset olduğu artık anlaşılmış
Ve sanki bir maç saatinde boşalmış da, şimdi
Tek bir çivinin bile çakılmadığı bu ıssız kasabada
Bir yeryüzü kahvesinin durumsuz garsonuydum.

Ve oydum: kendime alışıktım, uzunca boyluydum
Gözleri vardı onların, ölümle ve yaşamla değişmeyen balık gözleri
İnanılmaz yapardık bir gerçeği, bir şeyi. Kendimizi
Efsane idik. Yemek yememiz
Uykudan uyanmamız, bir yerden bir yere gitmemiz
Sigara, gazete, daha bir sürü şeyler satın almamız
Armasına bakmamız su içtiğimiz çeşmenin
Efsane idi.

Ey zencefilin yiğidi
Suyun huysuzu
Alına satıla eskitilen düş
Irmağın toprağı delip çıkışı
Ey bir gül.
Dişin ve damağın bilinçten geri dönen efsanesiydi tepelerde kızaran bitki
Ey kızaran
Ey boşluğun ince diş yeri
Ve kentin efsanesi, kentin
Çok yalınç: bir mavzer, bir susuş, bir sunak taşının tarihsel sesi.

Ve yalanlarımız vardı. Ey yalanlarımızın sarı iskemleleri
Ey sarı
Dünyada bir vakitten düşen ya da artakalan bir vakit olmaz mı ki
Peykelerde ve sedirlerde
Ve dar sokakların erguvan içleminde
Yani bir göklük olan her yerde
Olmaz mı ki
Kapıları açılınca gülümsemeye giden evlerde
Acıdan korkup da çok, gülümsemeye

-Bu nedir
-Bir cep saati
-Bu nedir
-Nar şerbeti
-Ya bu ne
-Büyü
Hayır, hiçbiri değildir
Yalan her tenha kasabanın akşam saatidir.

III

Bir ilişkiydim içkiydim
Masanın eksik olanına
Türkünün bizsiz gelenine
Ayvanın hamına, balığın olmamışına
İlişkiydim içkiydim
O zeytin dalından eşkıya yazmasına
Ah sinema biletsiz çocuk yaşına
Anımsarsınız, bir şiir vardı, çok geç bitecek
Her şeyin her şeyin her şeyin
Ah her şeyin bir bir olmasına.

Ey yitik deniz senin az çok oğlunum
Kazdımsa ben nereni orda mavi bir ceset buldum
Ey yitik deniz, yitikliğin de denizi
Mil mi çektiler suyuna
Erkek suyuna
Bir yandan bir yana geçer şimdi adamlar
İçi boş bir lokanta kalır ortada
Ben ceketimden kayarım
Durur gözbebeklerim kendi ormanında
Ve salar gölgesini o soğuk gövdesini durmak.

Biz böyle sıkıldık, ya onlar nasıl sıkılacak
Ya onlar nasıl.
Sensiz bensiz bir sorudur
Temmuzlar kedi yavruları gibi sokulurken ağustosa
Ve ağustoslar eylüle
Bir yol alış duygusudur ki, biliriz
İnsanlar zamanlardan önce boğulur.

Balkonlar açar çocuk yaşında, yalnızlık kurur
Bir iki ölmeyle bir iki yaşamayla ancak kurtulunur

Ne kaldı o yükselişlerden. Kalan ne
Ey kiremit renkli büyü, güneyin kızgın birimi
Biri öldüyse çok geç
Biri öldüyse çok erken belki
Pırnallar, arıkuşları, ayçiçekleri
Gece
O kadar yalnızım ki birden, gördüm de
Binlerce yıldızıyla bu sonsuz mağaranın içini
Ha yanıp söndü, dedim
Ha yanıp sönmedi bir ateş böceği.

Edip Cansever

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yol

I
kendime başlamak farz oldu

uzun bir marazdan doğmuşum ben
annemin gözleri acınacak bir ağaçmış
babamın teni durulmaz bir rüzgar
yeryüzü serhoş etmiş içimi
yeryüzü tok içimli bir esrarmış

kucağa sığmaz bir urmuşum
herkesin saate baktığı vakitte
bir yıkıntı olmuşum kendime
taşımayla bitmeyecek bir yıkıntı
gömleğim zifiriymiş, boynum
dayanmazmış bu kire, geçermiş
o mevsim de benim geçtiklerimle

kendime başlamak farz oldu

uyku boşlukmuş uyanıklık ateş
çamların dibinde dururmuşum
ellerimde leylak, ateş ensemi kemirdikçe
giz budur, dermiş gece
sözcükler zehirli birer başlangıçmış kendime
onlarla kurulmuş yoldan geldim
buraya geldim zehirli sözcüklerle
uzun bir marazdan doğmuşum ben
dile gelince çirkinleşen, acımsı
bir tat bırakan tende

çocuklar yağarmış odaya yokluktan
harfler, alkol günleri, yıpratıcı zaman
yıkamakla geçmez karartıymış yüzüm
kendini kanat sanıp çırparmış
bütün halleri kalmak olan
dönüp durduğum bir labirentmiş ev
şiirler bahçeye çıkarmış

kendime başlamak farz oldu

aksi desem ağırıma gider, hasta!
gözlerimi kapayıp bakarmışım aynaya
yağmur benim sevincimi silmekmiş
yağmur ben yokken gelmekmiş…

II

kaldığım yeri unutmuşum
bilinen zamana geçmeli öyleyse…

anneme, benden artarsa bir sıkıntı
daha doğur dediydim, rahatlarsın!
utandı ve beni kendime fırlattı
dünyada bir sinek gibi gezindim
çorap yıkadım, ten ütüledim
çıkmaz evlere girdim ah !
ellerimi uçuşan şeylere buladım
içimde gizli bir görev vardı hep
ağaçların görünen yüzüne saklandım

kendime başlamak farz oldu

farzı kucağıma aldım, soyundum
velev ki ben baştan sona yanlışım
adımı koymanın anlamı ne
adıma dokunmanın, bu toprak beni
benden edecekse bu toprağın

sana yürümek yanılgısı ömrüm
asıl yanılgı yalnızca yürümek
rüzgarı hiç anlamadım suyu hiç
yollar sallandı bende

III

bavulumun içine adımı yazıyorum

Sinan Oruçoğlu

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yiğidi Gül Ağlatır

Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
Nice namert ava çıksa, tuzak kursa, kurşun atsa;
Yiğidi çökertmezse kahır.
Bir dem yar hüzünle baksa
Bir gönül gözüyle baksa
Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür.
Düşman yılan olup soksa,
Dokuz kavim taşa tutsa;
Yiğidi çökertmez kahır.
Bir dem yar hüzünle baksa,
Bir gönül gözüyle baksa
Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür

Ömer Lütfi Mete

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Su

I.KISIM: Su’ya

İzbe bir köşe de saklanırken su
Sırrını tutamayan bulut konuştu
“İşaret etti oraya…”
Tanrı ve gölge avucunda saklanan leylak’a
Müheyya bekliyordu su vaktini
Gölgesini kırdırdı taşlara
Çözdü ihanet kemendini

Karışıktı ortalık kayıptı
Yazgı mukadderatın son atı
İsa’yı bir kez doğurabilmek için
Bir kereliğine ölmek için herkes
Üryan havarilerin gezine dursun sokaklarda
Ölülerin dirilsin peltek suyu dilin

Şaklat şarkını nehrin sırtına kamçılansın
Umudun yaprağından gövdesinden İsa’nın ruhu
Siyah zambakların
Kanatlarına toz konan kelebeklere değin uçuşsun
Havarilerini korkutsun İsa haykırınca
Şimdi suya karıştır bebeğin gözyaşlarını

Başkaldırdığın o derin
O karanlık sular
Beşiğini sallar her gece ırmakların
Azgın sular sarar hamail kolları
O tohumuna pusu kurulan
Acılarını gezdir yanında suya tut
Şimdi bir martının çığlığı inletecek ortalığı

Rıdvan Ünal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Davet

“şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.

Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.

Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.
Geldiler.
20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine …

Can Yücel

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Erkek Şairler Kurtarmak Deyince

“divitlerin ucu eğrilir akıtmaya başlar hokkalar”

Bak sen diyesin gelir
Bak şu pazulara –taşı sıksa suyu gelir
Gelir mi gelmez mi erken mi geç mi
Bahsi geçmesin aman kıyma nikah bana kıy
Kır kalbimi filan kırma tahta perde nikel kilidi

Neden kolay iken zoru seçtiğini anlamak
Mümkün olmuyor şu saat.. herkes uyumuşsa
Sen uyanıksan ve saat de üçtür eminim
Bizler için çalacaksa her saat
Mümkündür artık her şey mümkündür beni kurtarman da

Mümkün değildir ama paçanı çekemezsin çamurdan
Çok olmuştur bozulalı façan
Ağızdan her çıkışta kurtarmak lafı
Bilirsin ki kaçın kurrası
Saçı başı yoldurmasın da kurtarırken er Ryan’ı

Bu kavgada sayılmaz vuruş ki sayılsın necat için bir bedel
Açılan kaş kanayan yüz sayılmaz
Zaten benimdir benimse hiç sayılmaz
Benimdir soğuyunca nabız gibi titrek düzensiz
Hırsla yarışan atlar kadar terli ve sıcak, seyiriyor kasları

Kurtarmak mı diyor erkek şairler
Hızla topukla toplayıp tarağı tası
Orada kurtulurken kurşuna değmiş kızlar vardır
Öyle kurtulmuştur ki amcasıdır çocuğunun babası
O kadar kurtulmuş ki taşa gelmiş kaşlarının ortası

Önemli babalar / eve gelmez
Çünkü cennete götürmek isterler herkesi
Mümkündür her şey mümkündür kurtarmak da
İnanıyorum kuzular daha semiz balıklar daha iri
İnanıyorum erkekler daha yüce kadınlar daha dilsiz

Ama kurtarmasan da olur, böyle iyi!

Hayriye Ünal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 91 takipçiye katılın