RSS

Kategori arşivi: Türk Şiiri

Ağaca, Rüzgâra, Yağmura Poetikaları Sorulsa

Badem ağacına, çiçeğinden sual olunsa,
“Baharı bekleyin ve bunu saka kuşuna sorun!”
diyecektir.

Yağmurdan kendini anlatması istenecek olsa,
“Tohum olun ve bunu toprağa sorun!”
diyecektir.

Bir kayadan bilgi sorulsa, suskunluğuna dair,
“Kulaklarınızı tıkayın
ve bunu kalbinize sorun!” diyecek
ve tutup daha derin bir sessizliğe gömülecektir.

Şairden de konuşması istenecek olursa, şiiri hakkında,
kimi şair saatlerce, belki günlerce konuşacaktır size.
İyi olan da budur belki.

Çünkü böyle biri, konuşa konuşa, şiirin gökçe haritasını
avucunun içi gibi serebilir gözlerinizin önüne.

Size su çektiği kuyuları,
tırmandığı burçları gösterebilir.
Elinizden tutup, meleklerle ya da cinlerle
çene çaldığı gök katlarını
ya da mağaraları gezdirebilir size.

Ne mutlu bunu yapabilen şaire!
Ve ne mutlu onu dinleyenlere!

Ama kimi şair de konuşmayacaktır sizinle.
Çünkü bakın, konuşmasını sevmeyebilir kimileri;
Belki beceremez de.
Ve kendisine şiir hakkında sorulduğunda,

“Rüzgârı dinleyin! der; geceyi dinleyin,
denizi dinleyin! der.
Şehirlerin uğultusuna kulak verin!
Şehirlerin, ormanların, mezarların uğultusuna…
Kulağınızı toprağa, ağaca, yastığa,
aşıkların kalbine, meczupların beynine,
hamile anaların karınlarına dayayın ve
Varlığın sesini oralarda dinleyin! der.

Bunları söyler ve susar;
belki ötesini bilmediği için,
belki sorulardan korktuğu için,
belki de, yalnızca şiirin sesi duyulabilsin diye
bunları söyler ve susar.

Bunları söyler ve susar,
kanatlarının hışırtısı duyulabilsin diye, şiirin!
Rüzgârın, gecenin, denizin;
kalemin, fırçanın ya da mızrabın sesi;
sessizliğin sesi,
uyumun ve kaosun sesi…

Ve olabilir ki, yeterince sessiz,
yeterince ‘büyük’ bir anda,
Tanrı’nın sesi
duyulabilsin diye,
tutar daha derin, daha büyük,
daha dokunaklı
ve daha konuşkan
bir sessizliğe gömülür.

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yüreğim Parmağımın Ucunda

Yüreğim parmağımın ucunda
Ve dokunuyorum onunla senin
Kiraz dudaklarına!
Hissediyor musun sen de,
Ben tam bunu yaptığımda,
Sarhoş bir gök taşının
Dünyayı sıyırarak
Kayıp gittiğini tanrı’ya?

Yüreğim elimin ayasında:
Okşuyorum onunla
Elma yanağını senin,
Çeneni, saçlarını!
Hissediyor musun sen de,
Ben tam bunu yaptığımda
Dolunayın buluttan sıyrıldığını
Ve avuçlarımıza sığacak kadar
Küçüldüğünü, evrenin?

Yüreğim kulaklarımda:
Göğsüne yaslıyorum başımı
Ve dinliyorum onunla
Sesini, yüreğinin!
Hissediyor musun sen de
Ben tam bunu yaptığımda
Aşkın, kendi başıyla dövdüğünü,
Dövdüğünü ve yıkıp geçtiğini
Cennetin surlarını?

Yüreğim bakışlarımda
Ve sonra kanatlarımda şimdi:
Sarhoş bir güvercin gibi
Dalıp giriyorum
Onunla gözlerine,
Ruhuna,
Ruhun gök katlarına,
Göğün saklı bahçelerine.

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Çocuk ve Zaman

I

tam bir balerin gibi değil, değil de hani,
kum tepesinin çevresinde
parmak uçlarına basarak dönen
bir hortum gibi giriyor
erken çocukluğun peşinden
sahneye, sessizce, Zaman;

yeterince hızlanınca duruyormuş gibi
gözükebiliyor göze;
ama, bize hissettirmeden
sahiden yavaşladığı da oluyor bazen
ve bir ileri, bir geri,
yerinde saymaya başladığı…

böyle yaparak, fani ve hüzünlü olana
alıştırmak istiyor olmalı bizi;
hokkabaz gibi hoplayıp zıplıyor çünkü,
yerlerde yuvarlanıyor
ve toz duman içinde bırakıyor çoğumuzun
içini, dışını, aşklarını, düşlerini.

bu yüzden, git git, rolleri birbirine
karıştırmaya başlıyor insan:
onunla düşen kalkan, sevişen, didişen,
yolunu bazen bağa bahçeye,
bazen çöllere çıkaran, yazgı mı,
zaman mı, aşk mı, ölüm mü?

en sonunda da kullandığı yüzleri
unutturabiliyor ona
girdiği oyunları, verdiği replikleri,
yaşadığı çağı,
yollarında yaşlandığı gezegeni,
içine inen meleği: kanatlı yalnızlığı.

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Çırağın Şarkısı

bir körün çağlayana kulak vermesi gibi
hissetmeye çalışıyorum
bütün ihsaslarımla
Tanrının yaratma sanatını;

görmeden yaratan ellerini, O’nun,
rüzgârların yönünden,
havadaki, ışıktaki,
yüzlerdeki ve huylardaki değişmelerden
çıkarmaya çalışıyorum,
Tanrı, nasıl çözüp yeniden
yumuşatıyor balçığı,
neler ekleyip çıkarıyor,
nasıl yoğuruyor onu,
sonra nasıl öyle yepyeni
bir biçim veriyor ona?

ve bilmem kaçıncı gençliğinde
uyandırıp da aşka
ayağa kaldırmak için onu
ciğerlerine nasıl üflüyor,
neler fısıldıyor, eğilip kulağına…

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Meneviş Rengi

Altmışında aşk, safiyeti biliyor
Ve şerh edebiliyor onu,

Ama safiyet olamıyor,
Safiyetin kendisi olamıyor.

Aşk mı, ayak izi mi, aşkın?
Bir çiçek, bu, bir çiçek, meneviş rengi,

Göğe yakın dik başlı kayaların
Gölgesinde açıyor;

Hem ölüm korkusuna benziyor,
Hem ölümün çaresine benziyor.

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bahçıvanın Türküsü

Doymadım size, doymadım,
Bahçemin ağaçları, bahçemin çimeni, çiçeği,
Bahçemin dikenleri, doymadım size,
Duvarlar, çitler, kayrak taşları,
Kayrak taşlarıyla konuşan çeşme…

Bazen rüzgârın uğultusuna karışıyor,
Bazen ağustos böceğinin teranesine
Büyük Bahçıvan’ın beni çağıran sesi,
Eylülün sarı yaprakları çağırması gibi
Ve gecenin, sarhoş kelebekleri…

Bir bahçe mi olsam, gittiğim yerde?
Yalnızca bir ağaç mı pınar başında?
Mor renkli bir güz çiçeği mi,
Gök rengi bir yaz çiçeği mi yoksa?
Hiç biri değil, hiç biri belki!

Bir şarap testisi olsam, bir şarap testisi,
Tıpkı böyle bir bahçede,
Tıpkı böyle bir ceviz ağacının altında
Sızıp kalan bir bahçıvanın
Boynuna sarılıp ağladığı bir şarap testisi!

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Münzevinin Aynaları

XI

Böyle iyi, böyle iyi!
Kimseye fazla yaklaşmıyorum
Dokunmuyorum da
Nesnelere, olaylara, fikirlere…

Tanrılara da fazla yaklaşmıyorum,
Şeytanlara da, insanlara da,
Yaklaşmıyorum, ilişmiyorum,
Dokunmuyorum.

Çarparlar diye değil,
Kaparlar diye değil,
Yutarlar diye değil,
Yorgunum, yorgun…

Yorgunum yaklaşmaktan,
Yorgunum dokunmaktan,
Yorgunum, önce sarılıp, dayanıp,
Sonra yıkılıp dağılmaktan.

Böyle iyi, böyle iyi,
Şimdilik böyle çok iyi!

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Irmak Türküsü

iyi kötü herkesi, her şeyi
bulanık sularıyla Tanrıya götüren ırmak
önce cehennemden geçecek;
cehennemin bazen caz,
bazen şiir ırmağı kılığına bürünüp
içimizi yakarak, semtimizden
geçişi gibi tıpkı…

ve bu ırmak, cehennemden geçerken
hem arınacak, hem de gördükleriyle
bizim bildiğimiz ırmak olmaktan çıkıp
gözyaşı ırmağına dönecek,
bildiğimiz sımsıcak,
çağıl çağıl ve aşık
gözyaşı tufanına…

ve kabarıp, kabarıp taşacak o zaman,
cehennemi de katacak
sularına, sevinin,
cehennemde kim var
kim yok, herkesi…
düşünün, ağlayın ve sevinin!

işte ancak o zaman tutacak
cennetin yolunu
ve cenneti de katarak yolda
çengi köçek bu şenlik alayına
işte ancak o zaman vuracak kendini
dağa yokuş yukarı,
Yüce Tanrının katına.

Cahit Koytak

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Aşk

Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
Ben geceyi ve esmerliğini onun,
O dorukları seviyor, korkuyor bundan.
Ben rüzgârla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
Ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boflluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
Kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.

Çıplağın çıplağımda, rüzgârın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
“Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla” diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü, bir
duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir,
bir duruyor aklım.

Su ve rüzgâr, dağ ve doruk,
sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür,
ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.

Rüzgârın dağımda olsun, esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.

Birhan Keskin

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Prangalar

Ben ki yalnızca sevmek isterdim
Sizi, kırları, yaz akşamlarını
Bir kadın eli gibi geçsin
İsterdim saçlarımdan rüzgâr
Bir Hasan var orda dağ köylerinde
Daha hiç okşanmamış
Bir Elif var saçları taranmamış
Trahomsuz büyüsünler isterdim
Öyleyse nedir bu prangalar

Ben kimin ağlamasını istedim ki
Yok ki benim kurşunlarım
Dikenli tellerim, taş duvarlarım yok ki
Bir türkü söylerim güneş vardır içinde
Alınteri, toprak ve hayat
Beni elleriniz ilgilendirirdi
Gözleriniz, o hilesiz ve dost
Öyleyse nedir bu prangalar

Çocukları kılıçlara büyütmeyelim
Çocukları ağlamaya büyütmeyelim
Ağaçları küstürmeyelim kendimizden
Bombaları çoğaltmasak sevinçler çoğalırdı
Kinleri bilemesek ne güzel gülümserdik

İstesek bölüşürdük doğan günü
Birleşirdi ellerimiz ve türkülerimiz
İstesek bölüşürdük bir dilim ekmeği
Ama ne çoğalırdı yaprakların sevinci
Ne mutlu büyürdü çocuklar

Ben sizden bir maviyi gizledim mi
Hangi denizleri kaçırdım sizden
Hangi yağmuru, çiğ tanelerini
Size şiirler getirirdim, nisan aylarını
Yalnızlığımı getirirdim ısınmanız için
Öyleyse nedir bu prangalar

Ben kimin ağlamasını istedim ki
Yok ki benim kurşunlarım
Dikenli tellerim, taş duvarlarım yok ki

Kemal Burkay

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 82 takipçiye katılın