RSS

İsmene

30 Oca

Uğrayın arada bir – beni sevindirirsiniz. Günler
bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen var, ne giden,
eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin,
sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin
o bilinen eskimesinden başka – yavaş bir çürüme,
sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde.
Büyük duvar saatleri durmuş – kimsenin kurduğu yok
onları,
ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil,
camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu,
yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip
beyazlığına,
görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde
durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek,
ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı
diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan
hareketsiz birer neşter gibi görünürken.
Benden kendime, bir kareketten öbürüne, bir anıdan
bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor
bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan
öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor
her şeyin üzerine.

Tek gerçeklik
bu güzel belirsizlik – uzak ve nerdeyse yara almaz
bir yabancıya dönştürüyor beni, sisteki o leke gibi.
Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.

Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz
gibi,
Saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde,
belki de benim içimde,
uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,

Hayır, çöküş değil belki de – bütün bunların düşecek
bir yerleri olmadığına göre;
bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına –
kuşlar gibi örneğin,
yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan;
o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim
bir uçuş,
aşırı bir denge – aşırı bir hafiflik
her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde.
Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni
buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden
ve hırstan arınmışlık –

Yaşasaydı, hiç kuşkusuz,
nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık
açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için,
nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak
onu bekleyecek yerde,
onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle
onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu
korkuyu, kahramanlık özlemini,
kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.

Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce.
İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim.
Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra
bindirip
geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz
tavuk ve çok renkli bir horozla;
o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni –
belki de yorgunluktandı bu,
ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin
bilgeliği!
Kardeşim onları görmemişti bile.

Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de
buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz
olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz.
Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı,
denildiği gibi,
bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.

Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine
boyun eğmeyi yediremiyordu kendine.
Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini
seçebilirdi ancak.

Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak
yaşaması?
Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
olmamıştı.

Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni
bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime.
Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor
hayatımız.
Haimon
herkesten uzaklaşmıştı.
Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına
Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa –
o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe
kavuşmuştu.
Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı;
ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz
bir biçimde

Bilirsiniz, ölüler,
her zaman büyük bir yer kaplarlar – ne kadar küçük
ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi
doldururlar;
ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.

burası onun yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu,
onun düşüncelere dalışı -bütün bunlar ölülere ait
şimdi.

Sanırım,
o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.

Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri,
çekirdekleri kaldırılırken,
gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal
kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum –
sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı.
Çok eski bir çığlık yükseldi içimde – “Hayır, hayır!” –
Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının
arkasına attılar kabukları.
Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen
bir çığlığı?

Herkes bir yere gitme telaşındaydı –
nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları
yoktu, soyunup yatacak,
kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine,
ya da birbirlerine bakacak zamanları,
Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini –
orada ne görebilirlerdi ki?

Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken
onlara baktım da,
yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp
ben de gülümsedim onlarla.
Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle
düşünmüyor musunuz?)
Siz de bilirsiniz bunu – eminim.

Zavallı babamın – onu hiç unutmuyorum –
kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi
aşağı çekmek isteyen bir el gibi;

Sanırım taşıyamayacak kadar
ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek.
Sonu da da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir –
herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında;
sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin
rastgele bir odaya girişi
bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da
zorbalaşır zorbalar.

ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle
insan alışırlar birbirlerine;
ve keskinliğini yitirir ikis arasında geçenler. Beden
gevşer,
saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar,
açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç
ve bütün hayatımız
bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp
yitirmemek için bir korkuya döner;
ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık,
hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz
olmuştur.
Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir;
sikke düşmüş, elimizden akınmıştır. Ama sonu gelmez
çabanın
derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş,
rahatlamıştır.
Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini.
Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin
boşlukta –
o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin,
dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya
dek.
Ama kandırmayalım kendimizi – babanızın da söylediği
gibi – bu yumuşak bedende,
istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı
görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

….

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da
tükenir,
onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere
gereksinimi vardır.
Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı
dışarda, sarkıp bakarken,
görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil.
Her şey sessiz.

Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de
yakarlardı.

İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi
kapar gözlerini,
görmemek, düşünmemek için.

Ama ben gençtim o zamanlar,
bunu bilmeyecek kadar genç.

Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların
üzerinde dolaşmak,
ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos

Alışkanlıklar da Değişir
Cevat Çapan / de Yayınlarıbellek-saklar

 

Reklamlar
 
İsmene için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Ocak 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: