RSS

Kitâbı bırak, okumaya bak!

24 Haz

S.1: Uzun süredir, doğu ve batı kültürünün klasik eserleri ile meşgulsünüz. Bu okuma serüveniniz esnasında, kitapların ve kütüphânelerin oluşumu ile kültür ve medeniyetlerin oluşumu arasında nasıl bir ilişkiyle karşılaştınız? Medeniyetin oluşumunda kitabın ve kütüphânenin nasıl bir yeri var?

C.1: Kitap, kitâbe(t) sözcüğünün de işaret ettiği üzere, köken itibariyle yazıt ile ilgilidir. Bu nedenle, soru, yazının icâdına değin geri gider. Başta Sümerler olmak üzere, 17 farklı kavmin gelip geçtiği Mezopotamya’da, çivi yazısıyla yazılmış tabletler için ‘kütüphâneler’ kurulmuştu. Benzer durum, Mısır papirüs kütüphâneleri için de geçerlidir. Buralarda, tablet ya da papirüs örnektir; her türlü malzemeye yazılan ‘kitaplar’ için depolar bulunmaktaydı. Elbette, ‘kütüphâne’ sözcüğünün mefhûmu farklıydı; ancak, bir çekirdek misâli ileride olacağı şeyi kuvve hâlinde içeriyordu.
İnsanî eylemler, amaçları dikkate alınarak belirlenir. Yazının ve yazılı malzemelerin amacı neydi? Mevcut bilgi üretimini kayda geçirmek, istiflemek, korumak ve aktarmak. Öyleyse yazılı malzeme, kültürler için bireysel belleği(hâfıza) aşan ve bireyin ölümüne bağlı olmayan bir dış-bellek oluşturdu; ve sürekli başvuruldu. Koruma, öncelikle dinî konularda ortaya çıktı ama en etkili kâtip ve hâsib sınıfının gereksinimiydi. En genel anlamıyla, devletlerin gereksinimleri için üretilen bilgi, muhâfaza edildi ve aktarıldı. Başka bir etmen öğretimdir; muhâfaza edilen bilginin, nesiller arası aktarımı için oldukça fazla yazılı metin üretildi.
Bunun dışındaki yüksek bilginin üretimi, kayda geçirilmesi ve aktarımı, ehliyet ve niyet konularında her zaman tartışma yarattı. Platon’un diyaloglarında işaret edilen bu durum, Eski Mısır’a kadar geri gider… Astrolog, simyacı vb. öbekler bu nedenle şifreli metinler kaleme aldılar. Tartışma, İslâm temeddününde de farklı gerekçelerle sürdü; sonuç itibariyle, belirli alanlardaki bilgiler farklı üst-sırlı dillerle kayda geçirildiler.
Şimdiye değin söylenilenler, hakikî anlamıyla kütüphâneye işaret etmezler; çünkü mefhûm olarak ortada henüz kitâb yoktur. Kaynaklarda, “İskenderiye Kütüphânesi’nde 400 bin cilt kitap mevcuttu” denilişi, bir şehir efsanesidir; burada kast edilen, papirüs, rulo, tablet ve diğer yazı malzemeleridir ve demek istenilen, 400 bin parça malzemedir. Daha sonra, bu deyiş, bir vecize hâlinde gelmiş, bir kütüphânede fazla kitap bulunduğuna işaret etmek için “400 bin cilt kitabı var” denilmiştir; deyiş, büyük oranda İslâm Medeniyeti’nde yaygınlaşmıştır ve esas itibariyle, İskenderiye örneğinde, kendinden önceki kültürlere bir meydan okumadır.
Kitâb, yazma biçimiyle, İslâm temeddününün bir icâdıdır; ve medeniyet ile felsefe-bilim tarihinde bir kırılma noktasıdır. Çin’in ipeğe dayalı kağıt üretimini ucuz malzemelerle yapan Uygur ustalarının, Abbasî yöneticileri tarafıdan istihdâmı ile yeterli kağıt (ki, Çince’dir) üretimi gerçekleşmiş; bu alt yapı sayesinde, Bağdâd’daki Beytu’l-Hikme’de, bildiğimiz çeviri hareketi gerçekleştirilebilmiştir. Bu nedenle, kitâb, tarihte, bilgisayar ile mukâyese edilebilir. Artık bilgi daha güvenilir ve taşınabilir bir dış-belleğe kavuşmuştur; böylece, tarihteki yatay ve dikey yolculuğu daha sağlıklı bir biçimde gerçekleştirilmiştir.
Sorunuzun yanıtı şu olabilir: Kitâb, hâfızadır; bu nedenle iddiası olan kültürler, medeniyetler, bu hâfızayı, elden geldiğince çoğaltmaya çalışmışlardır. Hacimce büyük ve çeşitçe zengin kütüphâneler, tarihte üretilmiş bilginin elde tutulması anlamına geliyordu. Kitâb, bir tür fetihti; bilginin fethi… Dolayısıyla, bizâtihî kitabın kendi değil, muhâfaza ettiği bilgi, medeniyetlerin oluşması, gelişmesi ve katkıda bulunması için olmaz ise olmaz bir koşuldu. İki kapak arasında saklı olanın çözümlenmesi ve anlaşılır kılınması, özellikle zihinlere aktarımı, bir kültürün mesâfe kat etmesi demekti.
Elbette, kitap, kendi evrenini, uzayını yarattı. Kağıt, mürekkep, yazı malzemeleri, cilt, hat, süsleme sanatları ve öteki çok çeşitli unsurlar. Kitap, pazarlar ile dolaşıma girdi; saraylarda ağırlandı; başta, bilginlerin evleri olmak üzere, camiler, medreseler, ve rasathâneler’de dinlenildi. Bu ve öteki nedenlerle, medeniyetlerin olmaz ise olmazları arasına girdi. Kılıç, medeniyetleri kurdu; kalem, yaşattı; kitap sürdürdü… denilebilir.

S.2: Kadîm şehirler, felsefenin, düşüncenin, kültür ve medeniyetin filizlenme noktaları… Atina, İskenderiye, Bağdat, Kâhire, Kurtuba, Semerkant, Buhara, İstanbul gibi merkezler, yazı kültürünün geliştiği, okunduğu, okunmakla kalmayıp çoğaldığı merkezler. Bu açıdan bakıldığında, kitap ve şehir arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.2: Herşeyden önce, bilgi, kültür, üst bir üretimdir ve maddî ile manevî güvenliğin olduğu, boş vaktin bulunduğu şehirde ortaya çıkar. Öyleyse, doğal olarak, bilginin hâfızasının da şehirde mütedâvil olması oldukça olağan bir durum. Medine-i Münevvere, “Aydınlanmış Şehir” demektir; aydınlatan da, bilgidir; sıfatının ilâhî olması, bilginin değerini yükseltir; mâhiyetini değiştirmez. Bu nedenle, yazı ve ona ilişkin herşey, son derece önem kazanmıştır İslâm şehrinde. Nübüvvet’ten sonraki makam ilim’dir; ilmin bu kadar değerli olduğu yerde, onun hâfızasının da, kıyâsla, aynı şekilde olması kaçınılmazdı. Dikkatinizi çekerim, önemli olan kitâbın bizâtihî sûreti değil, vazifesi, dolayısıyla amacı… Unutmayalım ki, bizzat Peygamber, kendini “İlim Şehri”ne benzetmiş; kapısı olarak da, Hz. Alî’yi işaret etmiştir. Bu nedenle, köyde, dağda, bayırda tespit etseniz de, bilgiyi sunacağınız yer şehirdi; hâlen de böyledir; orada kayda geçer, orada çoğaltılır; orada müfredata girerdi.
İslâm tarihi boyunca, bir şehrin kayda değer olması, yüksek İslâm kültürünü temsil etme oranına bağlıydı. Mehmed Fenârî, Bursa’da, XIV. yüzyılın sonunda, Osmanlı ilmiye teşkilâtını kurmaya başladığında yaptığı ilk iş, kitap sayısını çoğaltmaktı. Bu gerekçeyle, Cuma gününün yanısıra, öğrencilerin sırf kitap istinsah etmesi, çoğaltması için de Salı gününü tatil etti. Daha sonra bu bir gelenek halini aldı; medrese tatil, ama kitap çoğaltmak için; amaç, Sultan Yıldırım Bâyezid’in siyasî idealine uygun olarak, Bursa’nın yüksek İslâm kültürünü en yüksek derecede temsil edecek bir seviyeye gelmesi… Kitap, klasik dönemde, iddianızın göstergesiydi; özellikle siyâsî teklifinizin ciddiyeti, ülkenizde bulunan âlim, kütüphane ve kitap sayısıyla ölçülürdü… Sizde yoksa başkasına ne verebilirdiniz ki? Fas elçisi, 1589’da ziyaret ettiği İstanbul’u tasvir ederken, en çok, kitaptan bahseder: “Çok yeri dolaştım; bu kadar çok kitabı bir arada yalnızca bu Şehir’de, İstanbul’da gördüm”. Çarşı-pazarın kitap kaynaması, bir ülkenin siyâsî gücüne işaretti. Kısaca, halk dilinde, hak-hukûk bilmeyen insan için “Kitapsız adam denir” ya; aynı durum, şehir için de geçerlidir; “Kitaplı şehir” hak-hukukun olduğu şehirdir; olmadığı da “Kitapsız şehir”. Kitap, müslüman zihni için o kadar önemlidir ki, vahiy gelmiş dinleri, ötekilerden ayırmak için “Ehl-i kitap” denilir; yani “Bir kitaba mensub olanlar”. Bir anlam-değer dünyasına mensûbiyeti, kitap üzerinden dillendirmek son derece dikkat çekicidir.

S.3: İnsanlık tarihindeki trajik olaylardan biri de, kütüphanelerin yakılmasıdır. Kütüphanelerin yakılması, nasıl bir ruh halinin eseri olabilir?

C.3: Öncelikle, bir ayrım yapalım. Bir eylemin bilgisine sahip olmayan bir insanın, o eylemde belirli bir kasdı olmaz; Moğollar gibi… Camiyi, saray; minberi, taht sanan bir kişiden, kitabın ve kütüphânenin ne olduğunu bilmesini bekleyemeyiz. Kısaca, kuralı şöyle koyabiliriz: Kişi, doğru ve yanlışı, idrâki oranında tahkîk edebilir; bu nedenle, tenkitte, kast dışında, kişinin idrâk oranı göz önünde bulundurulmalıdır. Burayı geçelim…
İkincisi, kitap yakma nedir? Herhalde, ısınmak için değil! İnsanlar, kitap yakmazlar, o kitapların içerdiği ve temsil ettiği anlam-değer dünyasını yakarlar. Bu nedenle, yakılan, bizâtihî kitap değil koruduğu bellektir; sahip olduğu iddialardır. Bu, gayet doğaldır. Çatışan iki farklı anlam-değer dünyası, birbirine ait olan herşeyi, tüm simgeleri yok eder. Unutmayalım ki, klasik dönemde bilgi, mahallî yapılarla, anlam-değer dünyasıyla çok iç içedir. Bu meyanda, ilk kültür emperyalizmi denilebilecek eylemi, Büyük İskender yapmıştır. Pers devletini ele geçirince, etrafında bulunan bilginler, -ki, biri, hocası Aristoteles’in yeğeniydi-, önemli buldukları bilgileri Yunanca’ya çevirmiş; asıllarını yok etmişlerdir. Bu, pek çok kaynakta vardır; özellikle Kutbuddin Şirâzî, Şerh hikmet el-işrâk adlı eserinde, bu vâkıayı, felsefe tarihi açısından inceler.
Şimdiye değin verdiğimiz bilgiler birer tespittir. Ve bu, bugün de böyledir; yarın da öyle olacaktır! ABD’nin soğuk savaş döneminde, Sovyet kaynaklı; Sovyetler’in de ABD kaynaklı kitaplara yaptıkları ortadır. Irak Savaşı’nda, kütüphânelere yapılanlar bilinmektedir. Türkiye’de de farklı açılardan benzer olaylar yaşanmıştır. Elbette, insanlık tarihinin şu merhalesinde herşey inceldiği gibi, bu konudaki yok etme teknikleri de incelmiştir. Tarihte, insanın doğasından kaynaklanan olgu ve olaylara bakılmalıdır; ahvâle değil. İnsan, kendi dünyasını korumak için başka dünyaları yakar, yıkar; bu, başka dünyanın tecessüm ettiği şey kitap, bilgisayar, bina ya da devlet olabilir; fark etmez. Hâsılı, insan kendini trajik bir varlık kabul ettiği sürece, bu tür trajik eylemler de yapacaktır…

S.4: Bağdat kütüphânesi (“kütüphâne”yi aynı zamanda birikim anlamında da kullanıyorum), İslâm kültürü açısından büyük bir oluşumdu. Yok olmasının, İslâm kültüründeki bu oluşum sürecine ciddi boyutlarda zarar verdiği söylenilebilir mi? Gerileyişin başlangıcı olarak görülebilir mi? Bu kütüphâne, ne kadar özgün bir kütüphânedir? Yoksa, Ernest Renan’ın dediği gibi, İslâm kültürü içindeki İslâm dışı unsurların oluşturduğu bir kütüphâne midir?

C.4: Öncelikle bir tashîh… Kendimize ait konuları, Batılılar’ın dediklerini dikkate alarak tartışmamalıyız. Hele hele, XIX. yüzyıl oryantalistlerinin ‘kültürel terörüne’ azamî dikkat etmeliyiz. Ağzı olan konuşmuş… Bir deli, kuyuya taş atıyor; biz de çıkarmaya çalışıyoruz. Bir tabib, kocakarı teşhisini tahlîl etmeye uğraşmaz; kendi muâyenesini yapar. Dolayısıyla, Renan gibilere ayrılacak vaktimiz olmamalı.
İkinci olarak, gerileme-ilerleme gibi kavram çiftleriyle tarihi okuyamayız. Tarihî olayların pek çok değişkeni bulunmaktadır; indirgemeci olmamalıyız. İslâm Ülkesi’nde, Moğollar, yalnızca Bağdâd’ı yıkmadılar. Ayrıca, Moğollar geldiğinde, Bağdâd’da Beytu’l-Hikme de yoktu ve Bağdâd rakipsiz bir şehir değildi; başka bir deyişle, Bağdâd, İslâm temeddününün sıklet merkezi değildi. Bu nedenle, “Bağdâd gitti, herşey bitti” düşünüşü bırakılmalıdır.
Hemen Bağdâd’ın düşüşünden sonra kurulan Merağa matematik-astronomi okulunun kütüphanesine bakıldığında, -ki, yukarıda işaret ettiğimiz vecîzeyi kullanarak 400 bin ciltlik bir kütüphanesinden bahsedilir, ancak doğru değildir-, ciddi bir yekûnla karşılaşılır. Sonuç itibariyle, yalnızca Bağdâd’ın düşüşü değil, tüm Moğol istilâsı, İslâm Dünyasının Doğu’sunu –ki, İslâm dünyasının Batı’sı da var-, sarsmış ve sendeletmiştir; ama kısa sürede toparlanılmıştır. Öte yandan, Moğol istilâsı, İslâm dünyasında, farklı ilmî-fikrî terkiblerin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Şerden, bazen rahmet hâsıl olur…, olmuştur da…

S.5: Biraz da, Endülüs kütüphânelerinden bahsedelim isterseniz. Oradaki birikimin, külliyâtın, Batı’ya aktarımı konusu da dikkate alındığında, neler söylenilebilir? Bağdat kütüphânesi ile Batı medeniyetinden alınan katkı, Endülüs kütüphânesi ile yeniden Batı’ya mı aktarılmıştır?

C.5: Öncelikle, İslâm medeniyeti, Batı’dan birşey almamıştır; Mezopotamya, Eski Mısır gibi kadîm kültür havzaları yanısıra, Hint ve İran ile Eski Yunan ve Helenistik kültürünü tevârüs, temellük ve temessül etmiştir. Temellük önemlidir, çünkü İslâm Medeniyeti’nde, hâlâ herşeyi tercüme hareketiyle başlatanlar var. Tercüme hareketi, bir şey başlatmamıştır; tersine tercümelere, zaten başlamış bir harekete destek için kalkışılmıştır. İkinci olarak, o dönemde, Batı diye bir şey yoktur; tersine Birûnî gibi İslâm bilginleri, mantık biliminin ilkelerini göz önünde bulundurarak, Çin ve Hint ile İslâm-öncesi Asya’yı, Doğu; İslâm ve Akdeniz kültür havzasını, Batı diye kabul ederler. Modern ve Çağdaş kavramlarla, tarihî olgu ve olayları incelememeliyiz. Bu tür alma ve verme olguları, modern ulus devlet kavramlarıyla okunuyor. İslâm bilginleri için nazarî ilim, insanlığın ortak malıdır. Taşköprülüzâde ne diyor: Nazarî ilimlerin kavmi, dini, olmaz…
Evet! Kadîm mirâs tevârüs, temellük ve temessül edildi; çevrildi ve herşeyden önce kadîm birikim, ‘kitap’ haline getirildi. Bu nokta, son derece önemlidir; müslümanlar tespit ettikleri tüm kadîm mirâsı kitaplaştırmışlardır; kitaba dökmüşlerdir. “İslâm Medeniyeti, bir yazma/yazı medeniyetidir” derken, kast edilen budur. Zamanımıza gelen İslâm öncesi, örnek olarak, astronomi eserleri kaç tanedir; hepsini bir masaya sığdırabilirsiniz. Ama İslâm Ülkesi’nde kaleme alınmış irili ufaklı astronomi kitapları için birkaç oda gerek. Niçin? Çünkü kâğıt, dolayısıyla İslâm Medeniyeti’nde icâd edilen kitap, bilgiyi çoğalttı, özellikle Büyük Selçuklu ve Osmanlı döneminde öğretim kurumlarıyla, toplumsallaştırdı.
Süreç içinde ve pek çok değişik nedenlerle, Avrupa, İslâm birkimini uzun bir zaman diliminde, kendi ölçütleri içinde, çevirdi. Hemen söyleyelim, Avrupa’da da çeviri etkinliğine belirli bir bilinç eşlik eder; bu bilinç çevirilerle başlamadı; tersine bu çevirileri olanaklı kıldı. Aktarım da, yalnızca Endülüs’ten yapılmadı; bunun yanısıra, Sicilya, Trabzon ve İstanbul da birer merkezdiler. Seyyahların ve Avrupalı bilginlerin özel girişimlerini hiç saymıyorum.
Diyeceğim şu ki, derdi olan, bilgiye kayıtsız kalmaz; çünkü bilgi, kendine kayıtsız kalana acımaz. Kadîm dönemde, bilginin büyük bir bölümü de, haricî hâfıza’da yani kitaptadır. İslâm’ın da, Avrupa’nın da yaptığı, iddialarına paralel olarak, bu birikimi temellük etmektir.

S.6: Bugün, İslâm kültür geleneği içinde, özgün bir kütüphane oluşumundan, özgün bir külliyât oluşumundan söz edebilir miyiz?

C.6: Bu tür sorulara, benzetmeyle verdiğim bir yanıt var: Dil, önce konuşulur, sonra dilbilgisi(gramer) yazılır. Bizim zihin yapımızı, daha çok, ‘medeniyet’ kavramı belirlediğinden dolayı, tarihî olanda kalıyor, hareket içre olanı anlayamıyoruz.; bu nedenle, medeniyet yerine, usul-i dîn ve usûl-i fıkh’ın, ‘temeddün’ kavramını tercih ediyorum. Ne demek bu? İslâm Hayat Görüşü’nü, hareket, dolayısıyla değişim içre modellemek ve idrâk etmek… Bu çerçevede, İslâm temeddünü ölü değildir; hareket halindedir ve her konuda üretimi devam etmektedir. Üretimin özgünlüğü zamansaldır ve gereksinimlere bağlıdır; önemli olan, pek çok farklı, hatta birbirleriyle çelişik fikrin geliştirilmiş olmasıdır. Kişisel kanım, İslâm Hayat Görüşü, tarihî yürüyüşünü devam ettirdiğinden, üretimi de sürmektedir. Bu bir ırmağa benzer; kaynağı sürekli olduğu sürece, bazı mevsimler, suyun azalması olasıdır; ama kurumadığı sürece çoğalma olanağı her zaman vardır.

S.7: Aynı soruyu Batı kültürü açısından sorayım: Orada durum nedir?

C.7: Entelektüel/zihnî faaliyetlerde, siyasî tabanlı Doğu – Batı ayrımı, pek de açıklayıcı görünmüyor. Nereden başlar, nerede biterler; ne zaman başladılar; ne kadar sürecekler? Hem, Hak ile Bâtıl’ın sâbit coğrafyası olmaz; Doğu’da da olabilir, Batı’da da… Zihnimizi, bu tür kavramlarla kayıtlamamalıyız. Sorunuzdaki külliyâtı ve kütüphâneyi, bilgi birikimi olarak anlarsak eğer, elbette, Dünya’nın her yerinde, ülkeler, sahip oldukları iddia ve olanaklara paralel olarak üretimlerini sürdürmektedirler. Tersi durumda, tarihten düşerler.

S.8: “Sözlü kültür” ve “yazılı kültür” diye bir ayrım yapabilir miyiz? Eğer böyle bir ayrım yapılabileceksek, doğu kültürünü “sözlü kültür” sınıflandırmasında değerlendirebilir miyiz? Bunun, Batı’lı anlamda bir felsefe geleneğinin oluşmamasına, ama daha farklı bir tefekkür biçiminin ortaya çıkmasına neden olduğu söylenilebilir mi?

C.8: Bu sorunuzdaki Doğu ve Batı kavramları için de, yukarıda söylediklerim geçerlidir. Eğer Doğu’dan, İslâm’ı anlıyorsak, “İslâm kültürü, sözlü kültürdür” yargısı, tamamen bir şehir efsanesidir. Yukarıda da işaret ettiğim üzere, “İslâm Medeniyeti, bir yazma, bir yazı medeniyetidir” ve kendinden önceki ulaşabildiği tüm ilmî mirâsı temellük ederek kitaba dökmüştür, kitaplaştırmıştır. Biraz önce de işaret etmiştim: İslâm Medeniyeti’nde üretilen eserlerin mikdârı, kendinden öncekilerle mukâyese bile edilmez. Elbette bu durumun pek çok nedeni vardır; kağıt, öğretim vs…
Yazı’nın, bizim için ne anlama geldiğini idrâk için gereğinden fazla konuşmamıza gerek yoktur. Çünkü yazı, bizde, Varlık’ın tecellîlerinden biri olarak kabul görmüştür: el-vucûd el-hattî/kitâbî… Daha ne diyebiliriz ki? Kitâbet’i/Yazı’yı, Varlık’ın bir tecellîsî olarak gören bir medeniyeti anlamak için yalnızca sözlü kültür içinde boşa konuşmak yetmez; biraz kitap okunmalı! Kalkaşendî’nin Subh el-aşâ’sı, İbn Haldûn’un el-Mukaddime’si… belki de Taşköprülüzâde’nin Miftâl el-saâde ve misbâh el-siyâde’nin birinci cildi… Özellikle yazınsal varlık’a ait bilim dalları, içerikleri ve kaleme alınan eserler kısmını okumak konu için iyi bir başlangıç olabilir.
İkinci olarak, sözlü ve yazılı kültür, birbiri yerine ikâme edilecek iki ayrı sözcük değildir; birlikte varolan sözcüklerdir. Mikdârı artabilir ya da eksilebilir ama her yerde birlikte vardırlar. Olmaları da gerekir… Çünkü, her yazılı kültür, belirli oranlarda sözlü kültüre dökülür; tersi de doğrudur; sözlü kültür de yazıyla kayıt altına alınır; böylece birbirini besleyerek birbirlerini var-kılarlar ve zenginleştirirler.
Sorunuzun ikinci bölümündeki, “Batı’lı anlamda felsefe geleneği” teriminden ne anlamalıyız? Ve ayrıca, bizdeki “farklı bir tefekkür biçimi” nedir? Bunlar, benim bildiğim konular değil açıkçası… Felsefe-Bilim’in tarihi ve problematiği ile ilgilenen biri olarak, Mezopotamya – Mısır – Anadolu – Eski Yunan – Helenistik Dönem – İslâm – Ortaçağ Avrupa – Modern Avrupa ve Çağdaş Dünya… sürekliliği içinde olup bitenler, üç aşağı, beş yukarı aynı kümede tanımlanabilirler. Kasıt eğer, XVII. yüzyıldan itibaren, Batı Avrupa’da gelişen, özellikle de Immanuel Kant’tan sonraki bilişsel(kognitif) yapının tahlîli anlamındaki felsefe ise, bu felsefenin/tefekkürün bizâtihî kendi değil belirli bir zaman ve zemindeki tecellîsi ile ilgilidir. Bizde, her zaman bir felsefe/tefekkür/düşünce geleneği olmuştur; hiç bir zaman kesintiye uğramadı ve halen de devam etmektedir. Ancak, bunun görünümleri farklı olabilir. Çoğunlukla söylediğim bir şey vardır: Bilgi, esas itibariyle, iç-mahsûsun(tecrübiyât) ya da dış mahsûsun(vicdâniyat), makûl hâle getirilmesidir. Bu nedenle, modern dönemde, Batı Avrupa’da ortaya çıkan, özellikle önce dış, sonra iç-mahsûsa ilişkin çeşitli âlet ve teorilerle, elimizdeki verilerin farklılaşması ve başkalaşmasıdır; bu da doğal olarak makûlleştirme sürecini dönüştürmüştür. Başka bir deyişle, malûmât değişince, marifet ve dahi bunun da üzerine yükselen ilim/bilgi de başkalaşmıştır.

S.9: Kitap ve zihin arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Nietzsche, “beslenme biçimleri”nden, “beslenme kaynakları”ndan söz eder bir kitabında. Kitap, bir beslenme kültürü müdür gerçekten, bir mutfak mıdır? Bizim için uygun olan, bünyemiz için iyi olan mutfak ve beslenme biçimi nasıl olmalı? Kendimize özgü bir zihin mutfağından söz edebilir miyiz?

C.9: Daha önce de dile getirildiği gibi, insan eylemlerinde, niyet ve amaç önemlidir. Taşköprülüzâde’nin ifade ettiği üzere, “bilgi aklın kulluğu” ise, amaç bilgi edinmektir, bilgilenmektir. Bu nedenle, insan aklı bilgiyle beslenir… Kitap, bilginin muhâfaza edildiği bir araçtır; ondan önce tabletti, papirüstü, parşömendi vb. Bu nedenle, bir kitap romantizmine gerek yok diye düşünüyorum. Ancak, Nietzsche’nin kastı “okumak” ise evet, aklın en önemli beslenme eylemlerinden biri, okumaktır. Kişisel olarak, aklın beslenmesini, beş türlü eyleme ilişkin görüyorum: Birincisi Doğa, –ki, o da bir okuma türüdür; ikincisi, Tekhne yani insanın yapıp ettikleri; üçüncüsü, yazılı metin; dördüncüsü ise anlatım ki, eğitimden başlar, sohbete kadar sürer… Ve belki, son olarak, insanın nefis muhâsebesi… Hepsi de, aklın beslenme kaynaklarıdır kanaatime göre…

S.10: Son olarak, genel anlamda İslâm ülkelerindeki, özel anlamda, Türkiye’deki kitap okuma ve kitap üretme tutumunu nasıl buluyorsunuz? Entelektüel bir olgunluktan/yeterlilikten söz edebilir miyiz?

C.10: Herşeyden önce, tekrar anımsatalım: Âletler –ki, kitab da bir âlettir- insanın bir niyeti ve amacını gerçekleştirmek üzere icâd edilirler. Yazılı malzeme, bilginin muhâfazası ve aktarımı içindir. Elbette, her âlet kendi çevresini, uzayını da yaratır ve kendine ilişkin binlerce insanî değer ortaya çıkarır; bu değerler, kültürden, ilmî, siyasî ve iktisâdi, hatta şahsî yapılara kadar sirâyet eder. Tarih boyunca, bu, böyle olmuştur…
Matbaanın kullanımı sonucunda ortaya çıkan basılı kitap, ticârî kapitalizmin arzularıyla birleşince, ortaya müthiş bir ticarî meta çıkmıştır; yazma eser de, daha önceleri böyle idi; ancak, büyük oranda gereksinimlere bağlıydı. Örnek olarak, kendi kitabını istinsâh edebilirdin; ancak, kendi kitabını basamazdın, çünkü tek bir kitap basılmazdı. Bu durum, üniversitelerin yükselmesi, akademik kariyerlerin netleşmesi, dergilerin yayımlanması, muhtelif kurumların basılı metnin gücünden yararlanmaya çalışması gibi etkenlerle dev bir iktisâdî sektör halini aldı.Dolayısıyla, kitap, bilginin korunması ve aktarımını üstlenen bir araç olmaktan çıktı, ticârî bir meta oldu… Hatta XX. yüzyılda, psikolojik bir meta haline geldi bile denilebilir. İbn Haldûn, Mukaddime’sinde “Bir alanda, fazla kitap bulunmasının zararları” diye bir başlık açar ki, o dönemde kitap ne kadardır?… Ancak, dediği şudur İbn Haldûn’un, belirli bir konudaki kitaplar, büyük oranda kendilerini tekrar ederler; bu nedenle, hepsini okumaya kalkmak vakit alıcıdır. Bu nedenle, söz konusu olumsuz durumdan kurtulmak için, İslâm dünyasında, özellikle öğretim hayatı için her açıdan sıkı ders metinleri yazılmıştır. Ancak matbaa ile bu kaygı ortadan kalkmıştır. Artık, diyelim ki, bir kişi Felsefe Tarihi sahasında, ya da ‘bir’ alanda ‘bin’ eseri okumak gibi bir sıkıntı yaşıyor; klasik gelenek şöyle düşünüyor, en azından başlangıç aşamasında, felsefe tarihine ilişkin temel bilgileri almak için ‘bir’ eseri ‘bin’ kere okumak daha doğrudur.
Günümüzde, artık basılı kitap, yazma kitabın kaderiyle karşı karşıyadır. Bilgisayara bağlı kitap, dijital ve internet yayıncılığı, hızla, basılı kitabı ortadan kaldıracaktır. Bugün, nasıl yazma kütüphâneleri varsa, yakın bir gelecekte de, basma kütüphaneleri olacak; ama kullanılmak üzere değil, bazı âlimlerin eskiyi araştırmak üzere kullandığı kütüphâneler şeklinde… Elbette direnilecek, basılı kitabın erdemlerinden bahsedilecek, iktisâdî çıkarları zedelenenler itiraz edecek vs. ama sonuç itibariyle durum değişmeyecek… Örnek olarak, Felsefe-Bilim tarihi alanında, neredeyse tüm ilmî dergiler, internet üzerinden yayınlanıyorlar; basılmıyorlar. Belki bilgisayarda okumak benim için zor; ama çocuklarım için kolay; torunlarım için –belki de- “bir zamanlar kitâp diye bir şey vardı”ya dönüşecek…
Bunları dikkate alarak şöyle ifâde edelim: Mehmet Genç üstadımız, şöyle der: “Mütevâzı bir ilmî çalışma, en az üç milyonluk bir kütüphane ile başlar.” Türkiye’de böyle bir kütüphane var mı? Ben bilmiyorum… İslâm Ülkeleri’nde? Belki!.. Artık öteki ülkelerle karşılaştırmayı siz yapabilirsiniz. Kafanızı malûmât vererek şişirmek istemem.
Mesele, basit bir malzeme sorunu değildir öyleyse… Bilgi sorunudur. Nübüvvet’ten sonra ilmin geldiği bir dine mensubuz ama pek fazla kimse bu makama talip olmak istemiyor; siyâset ya da basit bir gazete yazarı olabilecek kadar malûmât -füruş olmak daha câzibeli. Bilgi’ye değer verirsek, önemsersek, hakkını teslim edersek, gerekli cehd ü gayreti gösterirsek, bilgiyi muhâfaza eden malzemeyi de üretir ve sahipleniriz. Şuna inanmıyorum: İstanbul’da öyle bir kütüphâne kuralım ki, içinde yirmi beş milyon kitap bulunsun. Okumadıktan, araştırmadıktan sonra o kütüphane sadece bir Kitap Müzesi olarak kalır; başka hiç bir şey olmaz.
Üniverisite yıllarımdan anımsıyorum: Okuduğum Üniversite’nin genel kütüphanesine gitmiş, fiş doldurarak bir kitap istemiştim; memur yanlış kitabı getirince kendisini uyardım. Ne oldu? Fırça ve tahkîr… Hemen oradan çıktım ve profesör oluncaya değin hizmet verdiğim o üniversitenin genel kütüphanesine bir daha hiç uğramadım; hâlâ da uğramam. Ne yaptım? “Öyle şahsî bir kütüphane kuracağım ki, alanım çerçevesinde bir daha bu tür kütüphanelere gereksinim duymayacağım” diye karar aldım. Öyle de yaptım. Ama bu, çözüm değil! Kütüphanelerimiz az; içlerindeki kitaplar da az; üstelik okuyucuyu onlara ulaştırmamak için tüm “tedbirler” de alınmış durumda. Raf sistemi yok. 1990’da, Ammân’daki Ürdün Üniversitesi’ne gittiğimde, ilk raf sistemli kütüphaneyle karşılaşmıştım da bir hafta, alanımla ilgili kitapları incelemiştim. İSAM’ın kütüphanesi bu açıdan büyük bir boşluğu doldurmuştu; ancak yeni kitaplarla sürekli takviye edilmediğinden, tarihî bir hâle gelmeye başladı. Gerçi artık pek çok üniversite, internet üzerinden kitaplara erişimi sağlıyor; ama ne kadar işlevsel o tartışılır.
Sonuç itibariyle, bin yıl daha bekleriz bu kafayla gidersek. Çünkü sorun, yalnızca malzemeye sahip olmak değil; bir amaca sahip olmak; bu amacın gerektirdiği malzeme, gereksinim doğrultusunda edinilirse, hem süreklilik ortaya çıkar, hem de ona ulaşım yolları, elden geldiğince verimli inşâ edilebilir; gerisi boş bir hikâye.
Tüm dediklerimizin özeti nedir? Kanımca şudur: Sorun, daha derin, bilgiye tâlip olma sorunu… Şu deyişi unutmamalıyız: Malûmât olmadan marifet, marifet olmadan ilim, ilim olmadan irfân sahibi olunmaz. Kısaca: Derdimiz ne bizim? Kişi olarak, millet olarak?

İhsan Fazlığlu ile Söyleşi Vefa Taşdelen
Bizim KÜLLİYE, üç aylık kültür ve sanat dergisi, s. 7-13
Sayı 57(Eylül-Ekim-Kasım), Elazığ 2013ihsan-fazlioglu-ile-kitap-okuma-uzerine

Reklamlar
 
Kitâbı bırak, okumaya bak! için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Haziran 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: