RSS

Bozkırkurdu

13 Ağu
“İnsanın en melankolik eşyasıdır bavulu; 
içine acılarını tıkıştırıp koşar adım uzaklaşır.”

 

 

Daha süs çamına ilişkin o ilk konuşmada kendisi için Bozkırkurdu ismini kullanmış, bu da beni biraz yadırgatıp rahatsız etmişti. Bu ne biçim isimdi böyle?! Ama sonradan yalnızca alış­tığım için bu ismi kabullenmekle kalmadım, kendim de düşüncelerimde hep Bozkırkurdu diye niteledim onu, bugün bile kendisini niteleyecek daha yerinde bir sözcük bilmiyorum. Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu -başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşili­ğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.

*

Ne yaparsınız, benim hiç anlamadığım bir konu; biraz kıyıda köşede, biraz kenarda yaşıyorum ben, anlatabiliyor muyum?

*

“Bu da güzel, çok güzel,” dedi. “Dinleyin şu cümleyi: ‘Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.’ Ne ilginç, değil mi! Nietzsche’den seksen yıl önce söylenmiş! Ama benim size göstereceğim cümle bu değil, bekleyin bir dakika – işte buldum. Okuyorum: ‘İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.’ Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.”

*

Başlangıçta, tıpkı süs çamında olduğu gibi, benimle eğlendiği duygusu hep içimde yaşadı biraz. Ama bunun doğru olmadığını zamanla anladım. Bozkırkurdu süs çamı gibi bana karşı da derin bir saygı besliyordu; yalnızlığının, suda yüzdüğünün, kökünden koparılmışlığının öylesine bilincindeydi, buna öylesine inanmıştı ki, bazen gündelik, sıradan bir olay, örneğin benim bürodaki işime gitmekte gösterdiğim titizlik ya da bir hizmetçinin, bir uşağın, bir tramvay biletçisinin ağzından çıkan bir söz, onu hiç alay içermeyen bir hayranlığa sürükleyebiliyordu.

*

“Evet, haklısınız. Ben de yıllar yılı böyle şeylerden uzak yaşadım, hayli zaman içki koymadım ağzıma, ama şu sıra yine kova burcunun etkisi altındayım, bu karanlık ve nemli burcun.”

*

Hayır, canına kıymadığından kesinlikle eminim. Henüz hayatta; bir yerde yorgun bacaklarıyla yabancı evlerin merdivenlerini inip çıkıyor, bir yerde tertemiz parkelere ve süs çamları arokaryalara bakıyor; gündüzleri kitaplıklarda, geceleri meyhanelerde oturuyor, kiralık odasının divanına uzanmış, pencerelerin dışındaki dünyanın gürültüsünü ve yaşamın sesini dinliyor, kendisini bu dünyadan, bu yaşamdan dışlanmış görmesine karşın tutup canına kıymıyor, çünkü bir inanç kalıntısı, gönlündeki bu azgın acıları son damlasına kadar yudumlayarak ölüp gitmesi gerektiğini söylüyor kendisine. Sık sık onu düşünüyorum; doğrusu hayatımı kolaylaştırmış biri değildi, benim güçlü ve şenlikli yanıma omuz verip onu geliştirecek yetenekten yoksundu; ah ah, bunun tersini yaptı Bozkırkurdu! Ama ben o değilim, onun yaşadığı gibi yaşamıyorum, kendi yaşamımı, kendi orta halli, ama sağlam temellere oturmuş, ödevlerle yüklü küçük yaşamımı sürdürüyorum. Dolayısıyla, ben ve teyzem kendisini huzur ve dostlukla anabiliriz. Teyzemin onun hakkında söyleyeceği benimkinden daha çoktur kuşkusuz, ama hepsini sevecen gönlünde saklı tutuyor.

*

Ama gözümde biraz daha fazla değer taşıyor bu notlar, onları çağın bir belgesi sayıyorum, çünkü Bay Haller’in ruh hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, Bay Haller’in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz kişilerde değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.

*

Kelimenin tam anlamıyla bir cehennem yolculuğu, karanlıklara gömülmüş bir ruh dünyasının karmaşası içinde yapılan bir yolculuk, cehennemden bir geçiş, karmaşanın karşısına dikilerek, kötüyü sonuna kadar yaşama istemiyle yürüyerek cehennemi boydan boya bir arşınlayış anlamı taşıyor.

*

Her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kendisine yaraşır incelikleri ve sertlikleri, güzellikleri ve acımasızlıkları barındırır kendisinde, kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür.

*

Notları okurken Bozkırkurdu’nun bu sözlerini sık sık anımsamaktan kendimi alamadım. Bay Haller iki çağ arasında sıkışıp kalanlardan, tüm korunmuşluk ve suçsuzluklara uzak düşenlerden, insan yaşamının tüm güvensizliğini kişisel acı ve cehenneme dönüştürüp yoğun biçimde yaşamaları alınlarına yazılmışlardan biridir.

*

Yalnızca kaçıklar için

Günler nasıl geçip giderse o gün de öylece geçip gitmişti. Günü geride bırakmış, ilkel ve ürkek yaşam biçimimle usulcacık işini bitirmiştim. İki saat çalışıp eski kitapları karıştırmış, iki saat de yaşlı insanlara özgü ağrı ve sızılar içinde kıvranmıştım; toz şeklinde bir ilaç alıp ağrıların kaybolduğunu görerek sevinmiş, bir banyo hazırlayıp küvet içine uzanarak o hoş sıcaklığı teneffüs etmiştim; üç kez postacının getirdiği gereksiz mektupları ve diğer basılı şeyleri gözden geçirmiş, her zamanki solunum egzersizlerini yapmış, rahata kaçıp düşünce egzersizlerini bir yana bırakmış, evden çıkıp bir saat kadar gezmiş ve tüysü bulutçukların gökyüzündeki o güzelim, nazlı, değerine paha biçilmez desenlerini seyre dalmıştım. Pek hoş bir şeydi bu da, tıpkı eski kitapları okumak gibi, sıcak bir banyo yapmak gibi bir şeydi. Ama tümüyle ele alındığında insanın içini pek de mutluluk ve kıvançla dolduran büyüleyici, ışıl ışıl bir gün sayılmazdı, hanidir alıştığım normal günlerden biriydi işte; halinden memnun olmayan yaşlı bir insanın aşırı rahat sayılmayacak, katlanılabilir, zararsız, ılıman günlerinden biri, olağanüstü ağrı ve kaygılardan uzak, gerçek üzüntülerin yer almadığı, umarsızlıklara kapalı günlerden biri, Adalbert Stifter’i örnek alarak tıraş sırasında kazaya uğrayıp canından olmanın zamanı gelip gelmediği sorusu üzerinde bile insanın telaşa kapılıp korku hissetmeksizin soğukkanlılıkla, sakin sakin düşünebileceği günlerden biriydi.

*

Bu hoşnutluk, bu ağrı ve sızılardan uzaklık, bu katlanılabilecek, bu yılgın günler güzel şeylerdir doğrusu; öyle günler ki, ne ağrı sızılar, ne sevinçler seslerini fazla çıkarmayı göze alabilir, her şey fısıldayarak konuşur ve ayak parmakları üzerinde bir gölge gibi devinir usulcacık.

*

Orası öyle; yalnızlık içinde geçen, sevgiden yoksun, telaşlı ve baştan aşağı dağınık yaşamımla bu aile ve burjuva ortamı arasındaki karşıtlığı seviyor, merdiveni inip çıkarken sessizlik, düzen, temizlik, erdem ve evcilliğin oluşturduğu kokudan hoşlanıyorum; küçük burjuvaziden nefret etmeme karşın bu kokuda beni duygulandıran bir şey saklı, bu kokuyu soluduktan sonra odamın eşiğinden içeri ayak atmaya bayılıyorum.

*

Yazıklanılacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu. Yazıklanılacak tek şey şimdi’ydi, bugün’dü, yitirdiğim, sadece edilgen bir tutumla katlandığım, bana ne armağanlar sunmuş, ne beni fazla sarsmış bu sayısız saatler ve günlerdi. Ama Tanrıya şükürler olsun, istisnalar yok değildi; seyrek olarak öyle saatler yaşıyordum ki, beni sarsıntılarla karşı karşıya bırakıyor, bana armağanlar sunuyor, aradaki duvarları yıkıp yolunu şaşırmış ben’i yeniden dünyanın yaşam dolu yüreğine taşıyorlardı. Üzgün, ama ruhumun derinliklerinden gelen bir dürtüyle söz konusu yaşantılardan sonuncusunu anımsamaya çalıştım. Bir konsere gitmiştim, orkestra eski ustalardan birinin olağanüstü güzellikteki bir eserini çaldı, tahta üflemeli sazlar tarafından yavaşçacık icra edilen parçanın iki ölçüsü arasında öbür dünyanın kapısı önümde yeniden aralandı ansızın, gökleri uçarak geçtim. Tanrıyı iş başında gördüm, mutlu acılar çektim, bundan böyle dünyada hiçbir şeye karşı kendimi savunmaz oldum, bundan böyle hiçbir şeyden korkup çekinmedim, peki dedim her şeye, gönlümün kapılarını her şeye açtım. Uzun sürmedi, belki beş on dakika; ama o günün gecesi düşümde hepsi dönüp geldi yeniden, o günden sonra yaşadığım bütün o kasvetli ve yavan günlerde arada bir gizlice parıldadı, bazen birkaç dakika süresince altından tanrısal bir yol gibi yaşamımın içinden uzanıp gittiğini gördüm açıkça, hemen her vakit toz toprakla üstü örtülü kaldı; derken bir an gelip yine altın sarısı kıvılcımlar saçarak parıldadı önümde, bundan böyle asla kaybedilmez göründü, ama çok geçmeden derinliklerde yitip gitti. Geceydi bir defasında, yatakta uyanık yatıyordum, ansızın dizeler dökülmeye başladı ağzımdan, o anda bir yere not etmeyi akıl edemeyeceğim kadar güzel ve şaşılacak dizeler, sabahleyin belleğimden çıkıp giden, ama kabuğu kuruyup çatlamış dolgun bir ceviz gibi içimde bir yere gizlenip kalan dizeler. Ve yine bir ara bir yazarı okurken, Descartes’m, Pascal’ın bir düşüncesi üzerinde kafa yorarken aynı hal geldi başıma. Yine bir başka sefer sevgilimin yanındayken altın sarısı yol beni peşine takıp göklere çıkardı. Ne yazık, yaşadığımız bu hayatın içinde, halinden öylesine memnun, öylesine küçük burjuva havası esen, öylesine ruhsuz bu zamanın ortasında, bu mimari yapıtlarının, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında altından yolu ele geçirmek öylesine zor ki! Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım! Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklım tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocaman statlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir, aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan.

*

Yal-nız-ca – ka-çık-lar – için!

*

Ama belki de benim gibi yalnızlığa düşmüş, yoldan çıkmış kimselerdi; iflas etmiş idealler karşısında seslerini çıkarmayıp düşüncelere dalarak kafayı çekiyorlardı. Benim gibi bozkırkurtları ve zavallı kimseler miydiler, bilemiyordum. Her birini buraya çekip getiren bir nostalji duygusu, bir düş kırıklığı, elden çıkıp gitmiş bir şeyin yerini tutacak bir başka şeyi ele geçirme gereksinimi vardı; evli biri burada bekârlık günlerinin havasını yakalamaya çalışıyor, yaşlı bir memur öğrencilik yıllarını burada anımsamak istiyordu. Hepsi de fazla konuşmayan, hepsi de içki içen kimselerdi; benim gibi yarım litre Alsace şarabı yudumlamayı, hanımlar orkestrasının karşısında oturmaya yeğ tutuyorlardı. İşte buraya o gece gelip demirledim; burası bir, hatta iki saat oturup vakit geçirilebilecek bir yerdi. Alsace şarabından daha bir yudum alır almaz aklıma geldi: Sabahki kahvaltı dışında ağzıma bir şey koymamıştım.

İnsan neleri yutup sineye çekebiliyor, şaşılacak şey! Sanırım on dakika kadar bir gazeteye göz attım, başkalarının sözlerini ağzında uzun uzadıya çiğneyip tükürükle yoğurduktan sonra yutan, ama sindirmeksizin yine kusup çıkaran sorumsuz bir insanın düşüncelerinin gözlerimden geçip varlığımdan içeri girmesine göz yumdum.

*

Yolunu şaşırmış, bulunduğu çevreye akıl erdiremeyen bir hayvan da olsam, içimde bir şey vardı yanıt veren, uzaktaki ve yüksekteki dünyaların yolladığı çağrıları alan bir şey vardı, beynimde binlerce görüntü üst üste yığılmış duruyordu:

*

Bütün bu güzelim görüntüler diğer binlerce kalpte de yaşasa, bilinmedik daha on binlerce görüntü ve ezgi vardı ki, vatanları, gören gözleri, işiten kulakları bir tek benim içimdeydi.

*

Onların ruhundan ve büyüsünden bir yürek dolusunu kendilerine yabancı bir başka zamanın içine kim taşıdı? Gubbio üstündeki dağda yetişen, yukarıdan yuvarlanan bir kayanın belini büküp ikiye ayırdığı, ama yaşama sıkı sıkıya sarılarak kendine geçici bir süre, az buçuk yeni bir doruk oluşturan küçük ve dayanıklı servi ağacı kimin aklına geldi? Evin birinci katındaki hamarat annenin ve onun pırıl pırıl süs çamının hakkını kim teslim etti? Geceleri Ren üzerinden geçip giden sislerin bulutlara çiziktirdiği yazıyı kim okudu? Bozkırkurdu. Kim yaşamının kalıntıları üzerinde uçup gitmekte olan anlamın peşine düştü, saçma görünen şeylere katlandı, kaçıkça görünen şeyleri yaşadı? O en son çılgınca karmaşa içinde bile vahyi ilahiyi ve Tanrı yakınlığını bulacağı umudunu kim gizlice barındırdı içinde?

*

Ah şimdi bir dostum olsaydı, rastgele bir tavan arasında kalan, yanı başında kemanıyla mum ışığında düşünüp duran bir dostum! Gece sessizliğinde nasıl gizlice yanma sokulur, döner merdiveni usulcacık tırmanıp nasıl ansızın karşısına çıkardım ve sonra nasıl söyleşiyle, müzikle eşsiz güzellikteki birkaç saati bir bayram havası içinde birlikte geçirirdik! Söz konusu mutluluğu geçmiş yıllarda sık sık yaşamıştım; o günler işte zamanla benden kopup uzaklaşmış, araya sarı soluk yıllar girmişti.

*

Düşüne düşüne yürüyordum. Hayır, oda müziği de, bir dost da ille gerekli değildi, bir dost sıcak-lığının gerçekleşmeyecek özlemiyle kendi kendimi kahredip durmam gülünçtü. Yalnızlık bağımsızlıktır, yalnızlığı arzulamış, uzun yıllar içinde onu ele geçirmiştim. Soğuktu bu yalnızlık, orası öyle, ama sessizdi, yıldızların içinde dolanıp durduğu uzay gibi harikulade sessiz ve büyük.

*

Ama zaten bütün sanatımız, düşüncemiz, göstermelik uygarlığımız gerçek uygarlıkla karşılaştırıl-dığında farklı değildi durum.

*

Karanlık taş duvar istifini bozmaksızın koyu bir loşluktan bana bakıyordu, kapalı, düşlere gömülmüş. Ve hiçbir yerinde bir kapı, hiçbir yerinde sivri bir kemer görülmüyordu; karanlık, suskun bir duvardı, o kadar. Gülümseyerek yürüyüp gittim, başımı sallayarak dostça selamladım duvarı. “İyi uykular duvar, seni uyandırmıyorum. Bir gün gelecek, seni yıkacaklar ya da açgözlü firma tabelaları iliştirecekler üzerine. Ama şimdilik varsın henüz, şimdilik güzel ve sessiz oracıkta duruyorsun, benim sevdiğim bir duvarsın.”

*

Öğrenemediği tek şey, kendi kendisinden ve yaşamından memnunluk duymaktı, bunun üstesinden gelememişti bir türlü.

*

Oysa Harry’de durum değişikti, onda insanla kurt yan yana yaşamadığı gibi, birbirlerine hiç yardım elini uzatmamış, birbirlerinin canına kastederek biri ötekisinin karşısına dikilmiş, birinin yaşamasından ötekisi sadece zarar görmüştür. Aynı kan ve aynı ruhu paylaşan iki varlık birbirinin can düşmanıysa, böyle bir yaşamın tadı yoktur. Ne yapalım, herkesin yazgısı kendine göredir, hiçbir yazgı da kolay katlanılır gibi değildir.

*

Ne var ki, kurt gibi duyup hissederek yaşadığında içindeki insan hep pusuya yatıp kurdun davranış-larını izliyor, değerlendirip yargılıyordu. İnsan gibi yaşadığı zamanlarda da kurt ona aynı şeyi yapıyordu.

*

Bozkırkurdu’nda işte böyle bir durum söz konusuydu. Dolayısıyla, Harry’nin pek de keyifli ve mutlu bir yaşam sürmediğini düşünebiliriz. Ancak, bununla Harry’nin alabildiğine bir mutsuzluk içinde yaşadığını da söylemek istiyor değiliz; her insanın kendi çektiği acılara en büyük acılar gözüyle bakması gibi, Harry’ye de kendi mutsuzluğu alabildiğine büyük görünse de, böyle bir savı öne sürmek niyetinde değiliz. Zaten hiç kimse hakkında böyle bir savın ileri sürülmemesi gerekiyor. Ayrıca, içinde bir kurt barındırmayan kimselerin de ille mutlu olması gerekmez. En mutsuz yaşamda bile yıldızın parladığı anlar, kum ve çakıl taşlan arasında küçük çiçeklerin açtığı anlar vardır. Bozkırkurdu’nda da işte böyleydi durum. Çokluk pek mutsuzdu Bozkırkurdu, bu yadsınamaz; öte yandan başkalarını da mutsuzluğa sürükleyebiliyordu ve bunlar onun sevdiği ve onu seven kişiler oluyordu, çünkü Bozkırkurdu nu sevenler onun yalnızca bir yönünü görüyordu. Bazıları kendisine başkalarına benzemeyen, kibar, zeki bir insan gözüyle bakıp seviyorsa da, sonradan dehşete kapılıp düş kırıklığına uğruyorlardı, çünkü ansızın onun içinde bir kurdun yaşadığını anlıyorlardı. Bunu da anlamaları gerekiyordu; çünkü Harry herkes gibi bir bütün olarak sevilmek istiyor, dolayısıyla içindeki kurdu başkalarının gözlerinden kaçırmak elinden gelmiyor ya da içinde böyle bir kurdu barındırdığını yalanlayamıyordu.

*

Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada; özellikle pek çok sanatçı, söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, iki ayrı insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansa!, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, Harry’deki insan ve kurt gibi, düşmanca ve birbirine dolanmış, yan yana ve iç içe sürdürür varlığım. Ve hayli tedirgin bir hayat süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece bütün o sanat yapıtları, acılar denizi üzerinde, değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup kırılan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar, eylemler, düşünceler ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlamı içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana’nın ölü doğmuş bir çocuğudur, doğanın başarısız kalmış çılgınca ve dehşet verici bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce de var ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların bir çocuğudur ve kendisine ölümsüzlük bağışlanmıştır. Her insan başkalarında rastlanmayan özelliklerle, başkalarında rastlanmayan nişanlarla donatılmıştır; her birinin kendi erdemleri ve kendi kusurları vardır, her birinin bir “büyük günahı” vardır öte yandan. Gecelerin insanı olması da Bozkırkurdu’nun belirgin özellikleri arasındaydı. Sabah onun için, günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. Yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolmuş olsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıkmış, aklına parlak düşünceler gelmiş, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilmiş olsun. Ancak öğleden sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. Yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de işte buradan kaynaklanmaktaydı. Hiç kimse yoktu ki, bağımsızlığa Bozkırkurdu’ndan daha güçlü, daha ateşli bir gereksinim duymuş olsun. Henüz yoksulluk içinde yaşayıp ekmeğini kazanmakta zorlandığı gençlik döneminde, yeter ki karşılığında birazcık bağımsızlığa kavuşabilsin, aç gezmeyi, yırtık giysilerle dolaşmayı yeğlemişti. Kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. Bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu.

*

Ne var ki, Harry kavuştuğu özgürlüğün ortasında ansızın şunu fark etmişti ki, özgürlüğü ölümdü; tek başına kalmış, dünya onu korkunç şekilde kendi haline bırakmıştı; insanlar onu ilgilendirmekten çıkmış, hatta kendisi bile kendisini ilgilendirmez olmuştu; dış dünyayla ilintisizliğin ve yalnızlaşmanın giderek büyüyen havasızlığında yavaş yavaş boğulmaya başlamıştı. Çünkü artık ortada öyle bir durum vardı ki, yalnızlık ve bağımsızlık, isteği ve amacı olma özelliğini yitirmiş, onun yazgısına ve mahkûmiyetine dönüşmüştü. Bir dilek dile denmiş, o da dilemişti ve dilenen dilek bundan böyle geri alınacak gibi değildi; içi özlem ve iyi niyetle dolup taşarak kollarını uzatıp, bağlanmalara ve birlikteliklere hazır olduğunu açıklaması boşuna zahmetti, artık tek başına bırakılmıştı. Öte yandan, insanların kendisinden nefret ettiği ve hoşlanmadığı da söylenemezdi. Hatta pek çok dostu bulunuyor, pek çok kişi ona sevgi duyuyordu. Ama çevresinden sempati ve güler yüz dışında bir başka şey gördüğü yoktu. Davetler, armağanlar, sevimli mektuplar alıyorsa da, kimse yanına fazla yaklaşayım demiyor, o da kimseyle bağlantı kuramıyor, yaşamını paylaşmaya istekli ve yetenekli biri çıkmıyordu. Yalnızlık atmosferiyle, sessiz bir atmosferle sarılıp kuşatılmıştı; çevre elinden kayıp gitmiş, başkalarıyla ilişki kurmasını önleyen ve hiçbir istemle, hiçbir özlemle giderilemeyen bir güçsüzlük üzerine çullanmıştı. Bu, Bozkırkurdu’nun yaşamının belirleyici özelliklerinden biriydi.

Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde ipek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir.Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. Öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipte yer alan kişilerden pek çoğu, hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç. “İntihar eden kişi”nin -Harry de böyle biriydi- ölümle pek sıkı ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; öte yandan, canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir.Ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi ben’ini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da, dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir. Bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu öyle bilmesidir. Hemen her vakit ilkgençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin, hatta “intihar edenler” arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. Gelgeldim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim “canına kıyanlar” dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı olan bu kişiler de, en küçük bir sarsıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterirler. Salt yaşam belirtilerinin mekanizmalarıyla uğraşmayıp, insanın kendisiyle ilgilenme yürekliliğini ve sorumluluğunu gösterecek bir bilimimiz olsaydı, antropoloji gibi, psikoloji gibi bir bilimimiz, bu gerçekleri herkes bilip öğrenirdi. Burada, intihar eden kişilere ilişkin bütün söylediklerimiz, doğal olarak, yüzeysel şeylerdir, psikolojidir, dolayısıyla biraz fiziktir. Metafizik açıdan bakıldığında ise daha değişik bir durumla karşılaşılır, daha bir açık seçiklik kazanır sorun, çünkü söz konusu açıdan bakıldı mı, “intihar edenler”, bireyselleşmeden kaynaklanan suçluluk duygusuna yakalanmış kişiler olarak, kendilerini geliştirip mükemmelleştirmeyi yaşamlarının bir amacı saymayan, tersine kendi kendilerini çözüp dağıtmayı, anne’ye dönmeyi, Tanrıya dönmeyi, evrene dönmeyi amaç edinen varlıklar olarak karşımıza çıkarlar. Bu kişilerden pek çoğu gerçekten canına kıyacak güçten düpedüz yoksundur, çünkü böyle bir eylemde saklı günahı tüm derinliğiyle kavramışlardır. Ama bizim için yine de “canına kıyan” kişilerdir hepsi, çünkü yaşamın değil, ölümün onları esenliğe kavuşturacağına inanırlar hep; kendilerinden el çekmeye, kendilerini kaldırıp atmaya, kendilerini gözden çıkarıp yok etmeye hazır durumdadırlar. Nasıl her güç bir güçsüzlüğe dönüşebilirse (hatta bazen dönüşmek zorunda kalırsa), bunun tersi olarak tipik intihar eğilimli biri de görünürdeki güçsüzlüğünü çok vakit bir güce, bir desteğe dönüştürebilir, hatta son derece sıklıkla yapar bunu. Harry’de de, Bozkırkurdu’nda da böyle bir durum söz konusudur; kendisine benzeyen binlerce kişi gibi o da, ölüme giden yolun her an önünde açık beklediği düşüncesinden yola koyularak, gençlere özgü, hüzün dolu bir hayal oyunu yaratmakla kalmamış, aynı düşünce temeli üzerinde kendisini avutacak, kendisine destek olacak bir yapı kurup çatmıştı. Kendi tipindeki bütün insanlarda olduğu gibi, her sarsıntı, her acı, yaşamın her kötü durumu, hemen ölüme başvurarak bundan yakayı sıyırma isteğini yüreğinde uyandırmışsa da, Bozkırkurdu özellikle söz konusu eğilimden yaşam için yararlı bir felsefeyi zamanla kotarmasını bilmişti. Darda kaldı mı başvuracağı bir çıkış yolunun önünde sürekli açık beklediği düşüncesiyle içli dışlı oluşu kendisine güç vermiş, bir merak duygusu kendisini acı ve sıkıntıları yaşamaya yöneltmişti. Pek tatsız durumlara düştüğü zamanlar bazen vahşi bir kıvanç, bir çeşit oh olsun duygusuyla şöyle düşünmüştü: “Bir insandaki dayanma gücünün sınırını merak ediyorum doğrusu! Baktım ki katlanılabilirliğin sınırına gelip dayandım, kapıyı açıverir, esenliğe kavuşurum.” İntihar eden pek çok kişi vardır ki, bu düşünce olağanüstü güç sağlar kendilerine. Öte yandan, canlarına kıyanlar içinde intihar ayartısına karşı savaşa aşina olmayanı da yoktur. Her biri ruhunun bir köşesiyle çok iyi bilir ki, intihar bir çare olmasına karşın yine de yasal sayılmayıp ancak darda kalındığında başvurulacak biraz bayağı bir yoldur, insanın kendi eliyle canına kıymasındansa yaşama yenik düşüp can vermesi gerçekte çok daha soylu ve güzel bir davranıştır. Bunu bilmeleri, örneğin kendi kendilerine cinsel doyum sağlayanlardaki vicdan rahatsızlığıyla aynı kaynaktan çıkıp gelen bu kötü bilinç, “intihar edenler”in büyük çoğunluğunu söz konusu ayartıyla sürekli savaşmaya iter. Kleptoman birinin kendisindeki hastalığa karşı savaşması gibi, onlar da bu ayartıya karşı savaşıp dururlar.

*

İnsanlığın her zaman varlığını sürdüren bir durumu olarak “burjuvalık”, bir denge sağlama, insan davranışındaki sayısız aşırı uçlar ve karşıt çiftler arasında dengeli bir orta yolu ele geçirme çaba- sından başka şey değildir. Bu karşıt çiftlerden birini, örneğin bir ermişle zevkperest bir kişiyi ele alırsak, benzetimiz daha iyi anlaşılacaktır. İnsan, kendini tümüyle manevi değerlere, Tanrıya yaklaşma çabasına, ermişlik idealine adama olanağına sahiptir. Bunun tersine, kendini tümüyle içgüdüsel yaşama, duygularının isteklerine teslim edip çabasını anlık bazların kazanımına yöneltme olanağıyla da donatılmıştır. Birinci yol ermişliğe, manevi şehitliğe, Tanrı uğruna kendini feda etmeye; ikinci yol ise zevkperestliğe, içgüdüler uğruna canını vermeye, çürüyüp kokuşmalar uğruna kendini gözden çıkarmaya götürür kişiyi. îşte orta sınıf insanı bu ikisi arasındaki ılıman iklimde yaşamaya çalışır. Asla kendini gözden çıkarmaz, ne çilekeşliğe ne de zevkperestliğe adar kendini, asla canını vermeye kalkmaz, asla yok olmayı istemez. Tersine, onun ideali nefsinden el çekmek değil, ben’ini ayakta tutmaktır, ne ermişlik ne de onun karşıtı uğrunda çaba harcar. Kayıtsız şartsız taraf tutmak onun katlanamayacağı şeydir, Tanrıya olduğu gibi zevkperestliğe de kulluk etmek ister, erdemli olmaya çalışır, öte yandan bu yeryüzünde biraz da adam gibi rahat yaşamaya bakar. Kısacası, aşırı uçlar ortasında, şiddetli rüzgârlardan, fırtınalardan korunmuş, sağlığına yararlı ılıman bir bölgede yerleşmeye uğraşır. Bunun üstesinden gelirse de, kayıtsız şartsızlığa ve aşırılığa yönelik bir hayatın sağlayacağı yaşam ve duygu yoğunluğundan da el çekmek zorunda kalır. Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben’e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben’inden, kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu ben’den değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla, yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, Tanrıya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir. Sayıları ne çok olursa olsun, bu güçsüz ve korkak varlıkların ayakta duramayacağı; söz konusu özelliklerinden dolayı, başı boş ortalarda dolaşıp duran kurtlar arasında bir kuzu sürüsünden başka bir rol oynayamayacağı açıktır. Öyleyken, çok güçlü kişilerin yönetim başına geçtiği dönemlerde bu orta sınıf mensupları hemen köşeye sıkıştırılırsa da asla yok olmazlar, hatta bazen dünyayı egemenlikleri altına aldıkları görülür. Peki, nasıl olabilir bu? Ne sürülerinin sayısal çokluğu, ne erdemlilikleri, ne sağduyuları ne de örgütlenmişlikleri kendilerini yok olmaktan kurtarmaya yetecek gibidir. Kimin yaşam yoğunluğu başından beri böylesine zayıf nitelik taşırsa, dünyanın hiçbir ilacı artık onu ayakta tutamaz. Ama yine de burjuvazi yaşar, güçlüdür ve palazlanıp durur. Neden? Yanıt: Bozkırkurtları vardır da ondan.

*

Bir atılımda bulunarak yıldızların mekânına ayak atma gücünden yoksun, kendilerini katıksız bağımsızlıkta yaşamak için yaratılmış hisseden, ama yaşama gücünü gösteremeyerek sürekli ve korkunç acılar içinde kıvranan huzursuz, tedirgin bozkırkurtları, usları çilelerde güçlenip esneklik kazanır kazanmaz uzlaşmacı bir çıkış yolu olarak mizahı bulurlar karşılarında. Gerçek burjuva, mizahı anlama yeteneğinden yoksun olsa da, mizah her zaman şu ya da bu biçimde burjuva niteliği taşır. Mizahın hayalî dünyasında tüm bozkırkurtlarının çapraşık ve çok yönlü ideali gerçekleşir. Bu dünyada hem ermişlik hem zevkperestlik onaylanabileceği, iki kutbun uçları eğilip bükülerek birbirine yaklaştırılabileceği gibi, burjuvaziyi de onaylama kapsamına alma imkânı vardır. Tanrıya gönül verenler canileri, katilleri pekâlâ onaylayabilir ve bunun tersi de doğrudur.

*

Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan, içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurması, Harry’nin işi çok kaba bir şekilde basite indirgemesidir, kendi içinde ele geçirdiği ve az buz denemeyecek acılarının kaynağı gözüyle baktığı karşıtlıkları akla yakın, ama temelsiz bir açıklama uğruna çarpıtmasıdır. Harry kendi içinde bir “insan” bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir “kurt” bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür. Yaşamının her bir anında, eylemlerinin, duygularının her birinde ne ölçüde insanın, ne ölçüde kurdun pay sahibi olduğunu saptamaya çalışsaydı, o saat apışıp kalarak işin içinden çıkamaz, güzel güzel kotarılmış kurt kuramı da dağılıp parçalanırdı. Çünkü ilkel bir zenci de, bunak biri de olsa hiçbir insan yoktur ki, varlığının sadece iki üç temel öğeden oluştuğu söylenebilsin; hele Harry gibi alabildiğine ayrımlaşmış birini nahif bir tutumla kurt ve insan diye ikiye ayırıp açıklamaya kalkmak, umarsız ve çocukça bir girişim sayılır. Harry iki ayrı varlıktan değil, yüz, hatta bin varlıktan kurulup çatılmıştır. Yaşamı (her insanın yaşamı gibi) yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce, hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salınıp durur.

*

İçlerinde pek çok parçadan kotarıldıktan sezgisi beliren ve kişiliklerinin bir bütünlük taşıdığı kuruntusunu her dâhi gibi aşarak pek çok ben’- den bir çıkın oluşturduklarını duyumsayan kişiler bunu açığa vurmaya görsün, hemen çoğunluk kendilerini deliğe tıkacak, bilimi yardıma çağırıp onlara şizofren damgasını vuracak ve böylelikle insanlığın üzerine kol kanat gererek onun söz konusu talihsiz kişilerin ağzından gerçeğin sesini işitmesinin önüne geçecektir.

*

Okul öğretmenleri arasında ün salmış, darkafalıların el üstünde tuttuğu “İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde!” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto’yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da göğsünde iki ruh (kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer.

*

Ruhunun derinliklerinde yatan misyon insanı usa, Tanrıya doğru iter, ruhunun derinliklerindeki özlem ise onu geriye doğru çeker, doğadan, anadan yana yöneltir; böylece insanın yaşamı her iki güç arasında salınıp durur. İnsanların “insan” kavramından anladıkları, her zaman, geçici nitelik taşıyan bir burjuva geleneğidir. Alabildiğine kaba kimi içgüdüler bu gelenekte yadsınıp yasaklanır; biraz bilinç, biraz karakter sahibi olması ve hayvansılığından sıyrılması beklenir insandan. Az buçuk bir ruh sahibi olması hoş görülmekle kalmaz, hatta istenir kendisinden. Böyle bir geleneğin “insan”ı, bütün burjuva idealleri gibi, bir uzlaşmadan doğmuştur; o hain ilk ana’yı ve o sıkıcı ilk baba’yı oyuna getirerek katı isteklerinden el çektirip ikisi arasındaki ılıman bölgede yerleşme amacına yönelik çekingen ve nahif-kurnaz bir çabanın ürünüdür. Dolayısıyla, burjuvazi “kişilik” diye nitelediği şeye göz yumar, hoş görüp katlanır buna, ama öte yandan kişiliği “devlet” denen doymak bilmezin eline teslim eder, her ikisini sürekli birbirine karşı koz olarak kullanır. Burjuvazinin sonradan uğruna anıtlar dikeceği kimseleri kâfir diye ateşte yakmasının, katil diye ipe çekmesinin nedeni de budur.

*

Ölümsüzler arasında en çok sevdiklerine, örneğin Mozart’a hayranlık beslerken de duruma yine burjuvazinin gözüyle bakar. Mozart’ın mükemmelliğini tıpkı bir okul öğretmeni gibi sadece onun üstün uzmanlık yeteneğiyle açıklar da, bunu Mozart’ın kendini adamışlığının ve acı çekme istekliliğinin büyüklüğüne, tüm burjuva idealleri karşısındaki umursamazlığına, acı çekenlerin ve insan olma sürecini yaşayanların çevresindeki burjuva atmosferini buzsu bir havaya dönüştüren yalnızlığa, Gethsemane* bahçesindeki o yalnızlığa katlanmasına bağlamaz. Hiç değilse bizim Bozkırkurdu kendi içinde o Faust ikiliğini keşfetmiştir; bedeninin bütünlüğünün bir ruh bütünlüğü içermediğini, kendisinin, olsa olsa, bütünlük idealine giden çok uzun ve zahmetli yolun üzerinde bulunduğunu saptamıştır. Ya içindeki kurdu yenip tümüyle insan olmak ya da insanı gözden çıkarıp hiç değilse kurt olarak bütünlüğe sahip bir hayat yaşamak ister. Belki de gerçek bir kurdu alıcı gözüyle uzaktan yakından incelemiş değildir. Bunu yapsaydı, hayvanların da bütünlüğü içeren bir ruha sahip olmadığını, onlarda da bedenlerinin güzel ve pürüzsüz görünümünün ardında pek çok eğilim ve konumların varlığını sürdürdüğünü, kurdun içinde de birtakım uçurumların yer aldığını, onun da bu durumdan acı çektiğini belki görürdü. Yo yo, “Doğaya dönelim!” ilkesine uygun davranacak insan, her vakit, acı ve umutsuzluk dolu yanlış bir yola sapar. Harry geriye dönüp bir daha kurt olamaz; diyelim ki oldu, o zaman kurdun da asla gelişim sürecinin başında bulunan basit bir yaratık sayılamayacağını anlayacaktır. Kurdun da kendi kurt bağrında iki ve daha çok ruhu vardır. Kurt olmayı isteyen, “Ah, ne saadet bir çocuk olmak” ezgisini dile getiren adam gibi, bir şeyi unutmuş demektir. Mutlu çocuk ezgisini söyleyen sempatik ama duygusal adam da doğaya, masumluğa, gelişim sürecinin başlangıç aşamalarına dönmeyi arzuladığını açığa vurur; ama tümüyle unuttuğu bir şey vardır: Çocuklar da asla mutlu değildir, onlar da pek çok çatışmayı, çelişkiyi ve acıyı yaşayabilen varlıklardır. 

İnsanı geriye götürecek bir yol yoktur asla, kurda, çocuğa götürecek bir yol yoktur. Nesnelerin başlangıç noktasında ne suçsuzluk yer alır, ne saflık; görünürde en ilkeli de olsa tüm yaratıklar daha yaratıldığı anda suçludur, kendi içinde çelişkilidir, pek çok parçaya bölünmüş durumdadır, oluşum sürecinin kirli ırmağına kaldırılıp atılmıştır, bundan böyle asla ama asla suyun akışına ters yönde yüzemez. Yol gerisingeri suçsuzluğa, yaratılmamışlığa, Tanrıya değil, ileriye götürür insanı; kurtluğa ya da çocukluğa değil, boyuna suçtan içerilere, boyuna insanlaşmanın daha derinliklerine taşır. Canına kıyman sana da, zavallı Bozkırkurdu, pek yarar sağlamayacaktır; insan olmanın daha uzun, daha eziyetli ve çetin yolunu çaresiz yürüyeceksin, ikilikte kalmayıp onu sık sık çoğaltmaya çalışacak, karmaşıklığını daha da büyülteceksin. Dünyanın sınırlarını daraltacak, ruhunu basitleştirecekken, belki günün birinde huzura kavuşabilmek için gittikçe daha çok dünyayı, hatta sonunda dünyanın tümünü, kapsamı genişletilmiş ruhuna acıyla aktarmaktan yakanı kurtaramayacaksın. Buda’nın yürüdüğü yoldur bu; her büyük insan, bazen bilerek, bazen bilmeyerek, cesur girişimlerinin başarısı oranında bu yolda yürüdü. Her doğuş, evrenden bir ayrılış demektir; belli sınırlarla çevrilmek, Tanrıdan kopup ayrılmak, acılı bir yeniden oluşum demektir. Evrene gerisingeri dönüş, acılarla dolu bireyselleşmenin yok edilmesi, tanrılaşmak demek, evreni yeniden kapsamına alacak gibi ruhun sınırlarını genişletmek demektir.

Burada sözü edilen insan, okulların, ulusal ekonomilerin, istatistiklerin insanı değil, milyonlarcası sokaklarda dolaşan, denizde kum kadar, parçalanan dalgalardan sıçrayan su tanecikleri kadar değer taşımayan insan da değildir, birkaç milyon insan fazla olmuş, az olmuş fark etmez, nihayet malzemedir hepsi, o kadar. Hayır, biz burada yüce anlamda insandan, insanlaşmanın uzun yolunun sonunda varılacak hedeften, soylu insandan, ölümsüz insandan söz ediyoruz. Dâhiler bizim çokluk sandığımız gibi seyrek rastlanır kişiler değildir, ama yazınsal yapıtlarda, dünya tarihlerinde, özellikle gazetelerde ileri sürüldüğü kadar da sık rastlanmaz dâhilere. Bozkırkurdu Harry, bize öyle geliyor ki, sıkıştıkça o budalaca bozkırkurtluğundan gözü yaşlı söz açacak yerde, insanlaşma yürekliliğini gösterebilecek kadar deha sahibidir.

*

Ah, her şey benden yüz çevirdi
Ne varsa yaşamı biraz zevkli kılan
Ağardı çoktan kuyruğumdaki kıllar
Gözlerim de pek iyi seçemez oldu artık
Sevgili karıcığım öleli yıllar var
Ve koşuyorum şimdi düşlerimde karacalar.
Koşuyorum düşlerimde tavşanlar
Kış geceleri kulaklarımda rüzgârın uğultusu,
Gırtlağımdaki yangını karla söndürüyorum
Taşıyorum şeytana zavallı ruhumu.

*

Gerek benim melankolik bir kekelemeyi içeren şiirim, gerek bilinmeyen bir elin kaleme aldığı zekice inceleme, her ikisi de üzdü beni, dokundu bana; her ikisi de haklı nedenlere dayanmaktaydı, iç karartıcı yaşamımı tüm çıplaklığıyla yansıtmakta, durumumun katlanılmazlığını ve kepazeliğini açık seçik gözler önüne sermekteydi. Bu Bozkırkurdu için ölmekten başka çıkar yol yoktu; ya kendi eliyle iğrenç yaşamına son verecek ya da yeni bir içebakışın ölümcül ateşinde eriyip bir değişim geçirecek, yüzündeki maskeyi çekip alarak yeni bir benlik kazanma sürecini gerçekleştirecekti.

*

Evet evet, yazgının kendi sorunlu çocukları, alabildiğine müşkülpesent çocukları için belirlediği bu yaşantıları, bu değişimleri çok iyi biliyordum,

*

İntihar aptalca, ödlekçe ve sefil bir eylemmiş, övülmeyecek, yüz kızartıcı bir çıkış yoluymuş, varsın olsun; bu acılar değirmeninde öğütülmekten insanı kurtaracak en aşağılık çare bile yürekten özlenmeye değerdi, büyüklük ve kahramanlık oyununa yer yoktu bu konuda; geçici, küçük bir acı ile akıl almayacak kadar yakıp kavurucu, sonsuz acı arasında kısaca bir seçme yapmam gerekiyordu. Öylesine eziyetli, öylesine kaçık yaşamımda sık sık o soylu Don Kişot gibi davrandım, onuru rahatlığa, kahramanlığı mantığa üstün tuttum. Yeter artık, bitsin bu!
Yağmurlu bir kış gününün kurşun gibi lanet olası sabahı çoktan esneyerek camlar arasından içeri uzanmıştı ki, sonunda gidip yattım. Verdiğim karar da benimle yatağa girdi. Ama tam uç noktaya varmıştım, uykuya dalmak üzere bilincin son sınırında bulunuyordum ki, Bozkırkurdu kitapçığındaki, “ölümsüzlerden” söz açılan o tuhaf yer saniyelik bir hızla çakıp belirdi gözlerimin önünde, belleğimde bir anı canlandı; zaman zaman, son olarak kısa süre önce, kendimi ölümsüzlere yeterince yakın hissetmiş, eski müziğin bir mezüründe ölümsüzlerin bütün o serinkanlı, aydınlık, çatık kaşlı gülümseyen bilgeliğini yaşamak istemiştim. Bu anı birden aklıma geldi, parıldayıp söndü, derken uyku dağ gibi ağırlığıyla üzerime abandı.
Öğleye doğru uyandığımda, geceki kararımı hemen yine içimde buldum; küçük broşür komodinin üzerinde duruyordu, şiirim de orada duruyor ve son zamanlardaki yaşamımın karmaşası içinden geceki kararım güler yüzlü bir serinkanlılıkla bana bakıyordu; geceleyin uykuda kesinleşip güçlenmişti. Acele gereksizdi, ölmek için verdiğim karar belli bir saatte yaşanmış bir kapristen kaynaklanmıyordu; zaman içinde olgunlaşmış, elle tutulur bir meyveydi, yavaş yavaş gelişip büyümüş, bir ağırlık kazanmıştı, yazgının rüzgârında hafifçe sallanıyordu, rüzgârın bir sonraki darbesinde düşecekti ağaçtan.

*

O sesler gelip beni bulduğuna, o dünyalar bana seslendiğine göre kaçık biri olmalıydım, “herkes”ten hayli uzaklaşmış biri.

*

Ama yine de varlığımın derinliklerinde söz konusu çağrıyı çok iyi anlıyordum, deliliğe bir çağrıydı bu, aklı, mantığı, tüm engelleri ve sıradanlığı kaldırıp atmaya, ruhun ve hayal gücünün yasasız dünyasının seline kendimi bırakmaya bir çağrıydı.
Yine bir gün cadde ve sokaklarla meydanları dolaşıp pankartlı adamı boşuna ele geçirmeye çalışmış, görünmez kapının yer aldığı duvar önünden araştıran bakışlarla pek çok kez geçmiştim ki, kenar semtlerden biri olan Martin’de bir cenaze alayına rastladım. Tabut yüklü arabanın ardından ağır ağır yürüyen ölü yakınlarının yaslı yüzlerine bakınca, kafamda bir düşünce uyandı: Ölümü benim için bir kayıp oluşturacak insan, bu kentin, bu dünyanın neresinde yaşıyordu? Ve benim ölümüm kendisi için önem taşıyacak insan nerdeydi? Doğru, Erika vardı, sevgilim Erika, tabii; ama çoktandır aramızdaki bağ iyice gevşemiş bulunuyordu, birbirimizi görüp de kavga etmediğimiz gün seyrekti. Hatta şu sıra oturduğu yeri bile bilmiyordum. Bazen o bana çıkıp geliyor ya da ben kalkıp ona gidiyordum; ikimiz de yalnız yaşayan, geçimsiz kimselerdik; ikimiz de ruhsal bakımdan, ruhundaki rahatsızlık bakımından birbirimize akrabaydık, bu yüzden aramızda bir bağ yine de varlığım koruyordu. Ama benim öldüğümü öğrenince oh demeyecek, kendini enikonu rahatlamış hissetmeyecek miydi? Bilmiyordum, ona ilişkin duygularımın güvenilirliği konusunda da bilgim yoktu. Böyle şeyleri biraz bilebilmek için normalin ve olanaklının sınırları içinde yaşamak gerekiyordu.

*

“Bu akşam gösteri yok mu?” dedim, sır ortaklarının aralarında yaptığı gibi kendisine göz kırpacak oldum. Ne var ki, böylesi mimik oyunlarının üstesinden geldiğim günler hayli gerilerde kalmıştı; öyle bir hayat yaşıyordum ki, neredeyse konuşmayı unutmuştum; yüzümü gözümü aptalca çarpıtmaktan başka şey yapamadım.

*

İğrençti tadı yaşamın, içimde epeydir biriken tiksintinin doruk noktasına ulaştığını duyumsuyordum, yaşam beni içinden kusup atmıştı.

*

Bir dostun baskınına uğrayıp gururunu okşayan sözler işitmiş olan ben Harry Haller, yolun üzerinde nazik ve lütufkâr durur, içtenlikli profesörün miyoplu, sevecen yüzüne bakıp gülümserken, yanı başımda dikilen öbür Harry benim gerçekte ne acayip, ne kaçık, ne ikiyüzlünün biri olduğumu aklından geçiriyor, daha iki dakika önce lanet olası dünyaya ateş püskürerek dişlerimi gösterirken, şimdi ilk çağrıda, saygıdeğer ve dürüst bir tanıdığın ilk masum selamında duygulanarak ve her şeye canla başla eyvallah diyerek, karşılaştığım birazcık yakınlık, saygı ve dostluk içinde bir domuz yavrusu gibi debelenip durduğumu düşünüyordu. Böylece iki Harry, ikisi de sevimsiz bu kişiler, kibar profesörün karşısında dikilmiş duruyor, birbirleriyle eğleniyor, birbirlerini gözaltında tutuyor, birbirlerinin suratına tükürüyor, böylesi durumlarda hep yaptıkları gibi bir kez daha kendi kendilerine soruyor, bütün bunların insanların aptallığından ve güçsüzlüğünden mi kaynaklandığı, insanların genel bir yazgısı mı olduğu yoksa bu duygusal bencilliğin, bu karaktersizliğin, duygulardaki bu kirlenmişliğin ve bu çelişkinin yalnızca kişisel, yalnızca bozkırkurtlarına özgü nitelik mi taşıdığı sorusunu kendi kendilerine yöneltiyorlardı. Söz konusu rezalet bütün insanlarda rastlanan bir özellikse, o zaman içimdeki aşağılama duygusu yeni bir güçle bu rezaletin üzerine yürüyebilirdi; ama yok, söz konusu durum yalnızca benim kişisel güçsüzlüğümden kaynaklanıyorsa, gelsindi o zaman kendi kendimi aşağılamaların cümbüşü.
İki Harry arasındaki kavga araya girmiş, profesör neredeyse aklımdan çıkmıştı; ansızın onu yine sıkıcı bulmaya başlamıştım, bir an önce kendisinden yakayı kurtarmaya çalışıyordum. Derken ayrıldık, uzun süre profesörün arkasından baktım, çıplak ağaçlar arasındaki yolda yürüyüp gidiyordu, bir idealistin, inanç sahibi birinin babacan ve biraz komik yürüyüşüyle. İçimdeki savaş tüm azgınlığıyla sürüyor, ortalığı kasıp kavuruyordu.

*

Bana öyle geldi ki, o pis balçık çukurun başında vaazda bulunan rahibin aptalca şaşkın sözleri, yaslılar topluluğunun aptalca şaşkın mimikleri, demirden ve mermerden haç ve levhaların kasvetli manzarası, tel ve camdan yapma çiçekler arasında yalnızca tanımadığım adam gömülmeyecek ve yarın ya da öbür gün yalnızca ben kaldırılıp çukura bırakılmayacağım, törene katılanların şaşkın bakışları ve ikiyüzlülükleri arasında yalnızca ben o pis çukurda son bulmayacağım, tüm çabalarımız, tüm uygarlığımız, tüm inancımız, alabildiğine hasta düşmüş kıvancımız ve yaşam isteğimiz, her şey çukuru boylayacaktı. Kültür dünyamız bir gömütlüktü; İsa ve Sokrates, Mozart ve Haydn, Dante ve Goethe gömütlüğün paslanmış tabelaları üzerindeki isimlerden başka şeyler değildi artık, çevrelerinde alık alık dikilmiş yas tutan ikiyüzlü insanlar, bir zaman kutsal bildikleri demir tabelalara hâlâ inanabilseler neler vermeyecek, bu batıp gitmiş dünyada ağızlarından yas ve umarsızlık içeren dürüst ve ciddi bir sözcük çıkabilse sevinçlerinden yerinde duramayacak olan, gelgelelim mezarın başında şaşkın şaşkın sırıtarak dikilmekten başka ellerinden bir şey gelmeyen insanlar.

*

Bu arada şu düşünce geçti aklımdan: Ben nasıl şimdi giyiniyor, evden çıkıp profesörü ziyaret ediyor, onunla az çok yapmacık nazik sözlerle konuşuyor ve bütün bunları doğrusu gönülsüz yapıyorsam, insanların çoğu da her Allahın günü, her saat kendilerini zorlayarak, bir gönülsüzlükle böyle davranıyor, böyle yaşıyor, onu bunu ziyaret ediyor, onunla bununla söyleşiyor, dairelerinde, bürolarında oturup mesai saatinin bitmesini bekliyordu; hepsi de zoraki, otomatik olarak, gönülsüz görülen işlerdi, makineler tarafından da pekâlâ yapılabilecek ya da yapılmadan kalabilecek işler.

*

Bu sayfalarda insanları küçümsüyor,  kendileriyle alay ediyorsam, kimse sanmasın ki olup bitenlerin suçunu üzerlerine yıkmak, onları suçlamak, dolayısıyla kişisel sefaletimden başkalarını sorumlu tutmak istiyorum.

*

içimde yanlış bir yere geldiğim duygusunu uyandırmıştı.

*

Profesör, elinde abonesi olduğu bir gazete tutuyordu, benimle tokalaştıktan sonra, militarist ve şoven bir partinin yayın organı olan gazeteyi gösterdi. İçinde benim adaşım biriyle ilgili bir yazının yer aldığını açıkladı. Haller adında bir gazeteciymiş bu, yazıda anlatıldığına göre aşağılık bir herif, vatan sevgisinden nasibini almamış biriymiş; imparatorla alay ediyor, savaşın çıkmasında vatanının düşman ülkelerden daha az sorumlu sayılamayacağını ileri sürüyormuş.

*

giderek daha çok uzaklaştık birbirimizden.

*

Ve bir kaçak, yenilgiye uğramış biri olarak veda edişti, kendi kendime karşı iflasın ilanıydı, avuntudan, üstünlükten ve mizahtan yoksun bir vedaydı. Ülsere yakalanmış birinin domuz pirzolasına veda etmesi gibi, daha önce yaşadığım dünyaya ve vatanıma, burjuvaziye, törelere, bilginliğe veda etmiştim. Ateş püskürerek sokak fenerlerinin altında seğirtiyordum, ateş püskürerek ve ölesiye üzgün.

*

Ah anne ve babacığım, ah gençliğin uzak ve kutsal ateşi, ah yaşamımın binlerce sevinci, binlerce uğraş ve amacı! Bütün bunlardan kalan bir şey yoktu geride, pişmanlık bile yoktu. Tek kalan şey tiksinti ve acıydı. Bana öyle geldi ki, salt yaşama zorunluluğu bu saatteki kadar bana acı vermemişti.

*

Kalbim kudurmuşçasına çarpmaya başladı, tüm korkulara taş çıkartacak bir korku, ölüm korkusu çullandı üzerime! Evet, ölümden müthiş korkuyor, ama başka çare de göremiyordum; tiksinti, acı ve umarsızlık dört bir yanımda dağ gibi yığılmış duruyordu, beni cezbedecek hiçbir şey kalmamıştı artık, beni sevindirecek, bana umut verecek hiçbir şey; yine de kendi kendimi ölüme yollamaktan, beni bekleyen bu son andan, usturanın etimde açacağı yaradan anlatılmaz ölçüde dehşet duyuyordum!

*

Korkuya kapılmış bir çocuğu avutur gibi mantıklı sözlerle kendimi yüreklendirmeye çalıştım, ama çocuk söylediklerime kulak asmadı, kaçıp gitti, yaşamak istiyordu.

*

“Yaşam hakkında ne ilginç görüşlerin varmış meğer! Anladığım kadarıyla hep çetin ve karmaşık şeyler peşinde koşmuşsun, basit şeyleri hiç öğreneyim dememişsin. Zamanın mı yoktu, yoksa hevesin mi? Tanrıya şükür annen değilim. Ama bütün yönleriyle hayatın tadına bakmışsın da şöyle tatlı bir yanını bulamamışsın gibi yapman, yo yo, bu kadarı da fazla!”

*

“Harry mi? Küçük oğlanları çağrıştırıyor bu isim! Saçlarında ağarmış birkaç tel varsa da, küçük bir oğlandan kalır yerin yok Harry. Bir çocuk gibisin tıpkı; biri olacak ki seninle biraz ilgilensin, sana biraz baksın. Dans konusunda ağzımı açmayacağım artık. İyi ama, bu saçlar ne böyle?! Bir karın yok mu senin, bir sevgilin ya da?”

*

“Zaten daha önce profesörle aramızda bir görüş ayrılığı belirmişti, hemen bütün profesörler gibi aşırı vatansever biriydi kendisi; savaş sırasında halka söylenen yalanlara bol bol katkıda bulunmuştu, iyi niyetle elbet. Ama ben savaşa karşıyım.

*

Ama Goethe’ye hayranlık duymuş ve kafasında onun bir imajını yaşatmış ressamın hakkı yok buna, profesörün de öyle, kısaca kimsenin hakkı yok, çünkü Harry’nin işine gelmiyor bu, Harry buna katlanamıyor; çünkü böyle bir şeyle karşılaştı mı söyleniyor, çıkışıyor ve çekip gidiyor! Akıllı biri olsa, ressama da, profesöre de gülüp geçerdi. Akıllı biri olmasa, Goethe’lerini tutup evdekilerin yüzlerine çarpardı. Ama işte küçük bir çocuktur o, hemen eve koşup kendisini ipe çekmek istiyor. Senin bu yaşantını iyi anladım Harry, komik bir yaşantı, gülesim geliyor. Dur, o kadar acele içme!Burgonya şarabı yavaş içilir, yoksa yakar adamın içini. Sana da her şeyi açıklamak gerekiyor, öyle değil mi küçük çocuk?”

*

Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır. Ben de bir vakit zamanın değerini gözümde fazla büyütmüştüm, yüz yıl yaşamak gibi bir isteğe yer vermiştim gönlümde. Yaşamda ise, biliyor musun, zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır, bir şakanın yer alacağı kadar uzun bir süre yani.

*

“Zaman mı? Bunun için zaman gerekli mi?”
“Elbette. Fazla dindarlık zaman ister, hatta daha da fazla bir şeyi, zamandan bağımsızlığı gerektirir. Ciddi olarak hem dindarlığı elden bırakmayıp hem gerçeğin içinde yaşayamaz, zamanı, parayı, Odeon-Bar’ı ve buna benzer şeyleri ciddiye alamazsın.”

*

Ansızın aralanan bir kapıdan hayat içeri süzülü- vermişti! Belki yine yaşayabilir, belki yine bir insan olabilirdim. Soğukta donup adeta buz kesmiş ruhum yeniden nefes alıp vermeye başlamıştı, küçük ve güçsüz kanatlarını uykulu uykulu çırpıyordu. Goethe’yle görüşüp konuşmuştum. Bir kız benden yememi içmemi ve uyumamı istemiş, bana güler yüz göstermişti; benimle alay edip eğlenmiş, bana aptal küçük bir çocuk demişti. Sonra, bu harikulade dost insan, ermişlerden söz açmıştı bana, hatta o düpedüz saçma davranışlarımda hiç de yalnız sayılamayacağımı, hiç de anlaşılmadık biri, sayrısal bir istisna oluşturmadığımı, bana benzeyen, beni anlayan kişilerin de var olduğunu göstermişti. Acaba onu yine görebilecek miydim? Evet, kesindi görmem, sözüne güvenilir biriydi çünkü. “Söz sözdür,” demişti.

*

Hayatımda bir günün akşamını hiç bu kadar sabırsızlıkla beklediğimi bilmiyorum.

*

Bu akıllı ve gizemli kız kim olursa olsun, aramızdaki ilişki nasıl kurulmuş bulunursa bulunsun, fark etmezdi; böyle bir kız vardı nihayet, bir mucize gerçekleşmiş, karşıma yeniden bir insan çıkmış, yaşama yeniden ilgi duymaya başlamıştım! Önemli olan bunun sürmesiydi, bu çekici güce kendimi teslim etmem, bu parlayan yıldızın peşine takılmamdı.

*

“Ah, hepsini yapan sensin. Bu işin nasıl gerçekleştiğini kavrayamadın mı, çok bilmiş beyefendi: Senin hoşuna gidiyor, senin için bir değer taşıyorsam, senin için bir ayna oluşturuyorum da ondan; içimde bir şey var, sana yanıt veriyor, seni anlıyor. Aslında bütün insanların birbirleri için bu tür aynalar oluşturması, birbirlerine böyle yanıt vermeleri ve uyum göstermeleri gerekir; gelgelelim, senin gibi antika kişilerin işine akıl sır ermiyor, hemen bir büyülenmişlik içine sürüklenip kendileri dışındaki insanların gözlerinde hiçbir şey göremez, hiçbir şey okuyamaz duruma geliyor, onlara ilgi duymaktan çıkıyorlar. Böyle antika bir insan kendisine gerçekten içtenlikle bakan bir yüz gördü de bu yüzde bir yanıt gibi, akrabalık gibi bir şeyin varlığını sezdi mi, evet işte, bu kuşkusuz bir şenlik oluyor kendisi için.”
“Sen de her şeyi biliyorsun Hermine!” diye sesimi yükselttim şaşkınlıkla. “Tıpkı söylediğin gibi. Ama sen yine de benden düpedüz değişik birisin. Benim karşıtımsın, bende eksik olan her şey var sende.”
“Sana öyle geliyor,” dedi Hermine kestirip atarak. “Böylesi de iyidir.”
Benim için gerçekten büyülü bir aynadan farksız olan yüzü o anda koyu bir ciddilik bulutuyla kaplandı, yüz ansızın baştan aşağı bir ciddilik ifadesine, trajik bir ifadeye büründü, bir maskın gözleriyle bakar gibi dipsiz bir görünüm kazandı. Sözcükleri tek tek, adeta isteksizce ağzından çıkararak, ağır ağır şöyle konuştu Hermine:
Bak, bana söylediğini unutma sakın. Hani demiştin ki, sen emret, bütün emirlerini yerine getirmem benim için zevk olacaktır. Unutma işte bunu! Bil ki, küçük Harry, ben senin için nasılsam, yani yüzüm sana nasıl yanıt veriyor, içimde bir şey sana nasıl kucak açıyor, sana güven aşılıyorsa, sen de benim için öylesin. Kara Kartal’da senin dalıp gitmiş, artık nerdeyse bu dünyada yaşamayan, alabildiğine yorgun biri gibi kapıdan girdiğini görür görmez anlamıştım zaten; bu benim sözümü dinleyecek biri, kendisine emretmemi özlemle bekleyen biri demiştim. Ve öyle de yapacağım; bunun için seninle konuşmaya başladım, bunun için dost oldum seninle.”

*

Yüzü ne güzeldi bunları söylerken, ne ilahi bir yüzdü! Soğuk ve aydınlık gözleri bilinçli bir hüzün içinde yüzüp duruyordu; sanki bu gözler akla gelebilecek tüm acıları çekmekle kalmamış, bunları evet deyip bağrına basmıştı. Konuşmasını bir şey engelliyormuş gibi ağzından güçlükle çıkıyordu sözler, ayaz bir havada yüzü uyuşmuş, kaskatı kesilmiş biri gibi konuşuyordu. Ne var ki, dudaklarının arasından, ağız köşelerinden, dışarıdan ancak seyrek algılanabilen dilinin deviniminden, bakışının ve sesinin tersine, tatlı, oyunsu bir şehvet, içten gelen bir haz isteği sürekli akıp duruyordu. Sessiz ve kırışıksız alnına yukarıdan kısa bir saç buklesi sarkıyor, bukleli bu alın köşesinden zaman zaman diri bir nefes gibi bir oğlansılık, erdişisel bir büyüsellik havası esip geliyordu. İçim korkuyla ürpererek kulak verip onu dinledim, ama gerçekte sersem gibiydim, varlığımın bir yarısıyla başka yerdeydim sanki. Hermine, “Benden hoşlanıyorsun,” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Nedenini de daha önce sana açıklamıştım; yalnızlığında bir gedik açtım, cehennemin kapısının önüne tam gelmiştin ki tutup yakaladım seni, yeniden ayılmanı sağladım. Ancak, senden daha fazla bir şey istiyorum, çok daha fazla bir şey: Seni bana âşık edeceğim. Hayır, itiraz etme, bırak konuşayım! Benden pek hoşlanıyorsun, bunu sezmiyor değilim, minnettarlık duyuyorsun bana, ama gönlünü kaptırmış da değilsin. İşte bunu sağlamaya çalışacağım,bu benim mesleğim, erkekleri kendime âşık etmekle hayatımı kazanıyorum. Ama iyi dinle beni, bana pek çekici geldiğin için bunu yapacak değilim. Sen nasıl bana âşık değilsen, ben de sana âşık değilim Harry. Ama senin bana ihtiyacın olduğu gibi, benim de sana ihtiyacım var. Bana şu anda ihtiyacın var, çünkü çaresiz durumdasın, seni bir tekmeyle suyun içine yollayacak, sonra sudan çıkarıp yine diriltecek biri gerekli. Öte yandan, dans etmeyi öğrenmen için ihtiyacın var bana, gülmeyi öğrenmen, yaşamayı öğrenmen için. Bense, bugün değil ama ileride çok önemli bir şey, güzel bir şey için ihtiyaç duyacağım sana. Bana âşık olduğun zaman son emrimin ne olduğunu söyleyeceğim, sen de onu yerine getireceksin, bu hem senin, hem benim için iyi olacak.”

*

Ruhumun bir bölümü onun sözlerini emip aldı içine ve onlara inandı; bir bölümü de yatıştırıcı bir edayla başını salladı, pek zeki, sağlıklı ve kendinden emin Hermine’nin bile birtakım kuruntuları olduğunu, onun da kimi alacakaranlık durumları yaşadığını öğrendi. Hermine son sözü söyler söylemez, bütün sahne gerçekdışı bir havaya büründü, etkisini yitirdi.

*

İştahı yerinde, ağzının tadını bilen bu şen kız aynı zamanda ölmeyi arzulayacak kadar hayalperest ve isterik biri olacak, ince hesaplara kaçıp bilinçli şekilde ve serinkanlılıkla beni kendisine âşık edip kölesi yapmak isteyecekti ha? Olamazdı. Hayır, an’ı yaşamaya alabildiğine düşkün biriydi, o kadar, aklından geçen her neşeli düşünce gibi ruhunun uzak derinliklerinden kopup gelen karanlık ürpertilere de açıktı ve onların da ötekiler gibi tadını çıkarıyordu.

*

“Çokluk üzgün bir görünümleri vardır hayvanların,” diyerek konuşmasını sürdürdü Hermine. “Bir insan pek üzgünse, dişi ağrıdığı ya da para kaybettiği için değil, her şeyin gerçekte nasıl, yaşamın nasıl bir şey olduğunu hissettiği için üzgünse, gerçekten üzgün demektir, işte o vakit biraz hayvana benzer, o zaman üzgün görünür, ama her zamankinden daha gerçek ve güzeldir bu üzüntü. Öyledir işte; senin de Bozkırkurdu, ilk gördüğümde böyle bir halin vardı.

*

Bak Hermine, böyle aşağılayıcı yazılar beni artık kızdırmıyorsa da hüzünlendiriyor bazen. Yurttaşlarımdan üçte ikisi bu tür gazeteleri okuyor, sabah ve akşam gazetelerdeki bu havayı soluyor, her Allahın günü belli doğrultuda yönlendiriliyor, uyarılıyor, kışkırtılıyor, durumdan hoşnut olmayan kötü yürekli insanlara dönüştürülmeye çalışılıyor. Bütün bu çabaların amacı da yeni bir savaş, yaşadığımız savaştan çok daha korkunç olacağı kuşku götürmeyen bir sonraki yeni savaş. Her şey açık, her şey basit duruyor ortada, buna akıl erdiremeyecek kimse düşünülemez; şöyle bir saat kadar üzerinde kafa yorsun, herkes aynı sonuca varacaktır. Gelgelelim, böyle bir zahmete katlanmak istemediğinden, kimsenin bir sonraki savaşı önlemek gibi bir niyeti yok. Milyonlarca insanın boğazlanmasına yol açacak savaştan kimse kendisini ve çocuklarını esirgemeye çalışmıyor. Bir saat kadar düşünüp taşınmak, gözlerini bir süre kendi içine çevirip dünyadaki bozuk düzende ve kötülüklerde ne ölçüde payı olduğunu araştırmak, işte buna kimse yanaşmıyor! Anlayacağın, böyle sürüp gidecek; bir sonraki savaş binler ve binlerce insan tarafından her gün harıl harıl hazırlanmakta. Bunu öğrendikten sonra elim kolum tutmaz oldu, bir umutsuzluktur çullandı üzerime; benim için artık ne ‘vatan’ diye bir şey var, ne ideal, bunların tümü bir sonraki kıyımı hazırlayanlar için bir dekorasyondan başka bir şey değil çünkü.

*

Yo yo, dans için insanda neşe, masumluk, havailik, canlılık gibi bende olmayan özelliklerin varlığı gerekiyordu. Eh, işin böyle sonuçlanacağını zaten çok önceden tahmin etmiştim.

*

Anlaşılan komik tanışıklıklar burada beni bekliyor, diye geçirdim içimden hoşnutsuzlukla.

*

Aman Tanrım, diye düşündüm, şimdi bunların arasına karışacak, bu insanların dünyasını, bana yabancı bulduğum, şimdiye dek titizlikle kaçıp öylesine aşağıladığım bu dünyayı, haylaz ve eğlence düşkünü bu insanların dünyasını, mermer masacıkların, caz müziğinin, aşüftelerin, pazarlamacıların bu sığ ve kalıplaşmış dünyasını yurt mu edinecektim kendime!

*

Hayır, hiç konuşmuyordu Senyör Pablo ve pek düşünüyora da benzemiyordu.

*

Ne var ki, bunun dışında sadece yakışıklı biri rolünü oynamak, kadınların beğenisini kazanmak, son moda yakalıklar ve boyunbağları takmak, parmaklarında pek çok yüzükle dolaşmak için dünyaya gelmişe benziyordu. Bütün sohbeti, yanımızda oturup bize gülümsemekten, kol saatine bakmaktan ve büyük bir beceriyle sigara sarmaktan oluşmaktaydı.

*

Birbirine karşıt kıtalardan geliyorduk, dillerimiz ortak bir sözcük içermiyordu. (Ama sonradan Hermine bana ilginç şeyler anlattı; o akşamki konuşmamızdan sonra Hermine’ye benim için demiş ki, bu insana çok ilgi göster, çünkü pek mutsuz görünüyor. Hermine bunu nereden çıkardığını sorunca, “Zavallı, zavallı insan,” demiş. “Gözlerine baksana. Gülemiyor.”)

*

O güzel kızla dans ettiğim kadar hafif, kendimi unutarak olmasa da, Hermine’yle artık daha kolay, daha özgür ve neşeyle dans edebiliyordum. Hermine kavalyeliği bana bırakmıştı, bir çiçek yaprağı gibi narin ve hafif, bana uyuyordu. Hermine’de de bazen bana koşup gelen, bazen benden kaçıp giden tüm güzellikleri buluyor ve duyumsuyordum; Hermine de kadın ve sevgi kokuyor, dansından da kadın cinsinin o tatlı ve çekici ezgisi tüm narinliği ve içtenliğiyle yükseliyordu. Ne var ki, ben bütün bunları tam bir özgürlük ve neşeyle yanıtlayamıyor, kendimi tümüyle unutup duygularıma bırakamıyordum. Hermine bana fazlasıyla yakındı, benim arkadaşım, benim kız kardeşimdi, benim gibi biriydi Hermine, bana benziyor, benim çocukluk arkadaşım Hermann’a, bu romantik, bu şair kişiye, benim düşünsel çalışmalarımın ve uçarılıklarımın bu ateşli dostuna benziyordu. 
Sonradan buna değinince, “Biliyorum,” dedi Hermine. “Biliyorum kuşkusuz. Yine de seni kendime âşık edeceğim, ama acelesi yok. Şimdilik arkadaşız, dost olmayı uman insanlarız, birbirimizi tanıdık çünkü. Birbirimize bir şeyler öğreteceğiz, birbirimizle bir oyun oynayacağız. Ben sana küçük tiyatromu gösterecek, sana dans etmesini öğreteceğim, biraz neşeli ve aptal olmasını öğreteceğim ayrıca, sen de bana kendi düşüncelerini buyur edecek, kendi bildiklerinden biraz bir şeyler göstereceksin.” 
“Ah Hermine, sana gösterecek fazla bir şeyim yok, sen benden daha çok biliyorsun çünkü. Ne tuhaf bir kızsın! Her konuda beni anlıyorsun, benden ileridesin. Senin gözünde bir değerim var mı acaba? Canını sıkmıyor muyum?” 
Hermine’nin bakışları bulandı, gözlerini yere indirdi.
“Senin böyle konuştuğunu işitmek istemiyorum. Yıkılmış, çaresizlik içinde, çektiğin eziyetlerden ve yalnızlığından çıkıp gelerek benimle karşılaştığın ve arkadaşım olduğun o akşamı düşün. Seni tanıyıp anlayabilmemi sağlayan neydi dersin?”
“Neydi Hermine? Söyler misin?”
“Benim de senin gibi olmam. Ben de işte senin kadar yalnızım, yaşamı, insanları ve kendimi tıpkı senin kadar az sevebiliyor, senin kadar az ciddiye alabiliyorum. Her zaman böyle insanlar vardır, yaşama en aşırı istekleri yöneltir, kendi salaklık ve kabalıklarına bir türlü katlanamazlar.” 
Enikonu şaşırmış, “Ne diyorsun Hermine!” diye yükselttim sesimi. “Seni anlıyorum dostum, kimse seni benim gibi anlayamaz. Ama yine de benim için bir bilmecesin. Yaşamla, bir oyun oynar gibi kolaycacık başa çıkabiliyorsun çünkü, küçük şeylere, küçük zevklere olağanüstü bir saygıyla yaklaşıyorsun, yaşam sanatında üstüne yok. Nasıl olur da yaşamak sana acı verir? Nasıl olur da umutsuzluğa kapılırsın?”
“Umutsuzluğa kapılmıyorum Harry. Ama yaşamaktan acı duymak – evet, bu bakımdan deneyimliyimdir. Kendimi mutlu hissetmediğime şaşıyorsun, dans edebiliyorum çünkü, hayatın derinliklerine dalmadan yolumu izimi pek güzel bulabiliyorum. Ben de, dostum, hayatın seni bu kadar düş kırıklığına uğratmış olmasına hayret ediyorum, çünkü alabildiğine güzel ve derin konulara aşinasın, us, sanat, düşünce konularına! Bizi birbirimize çeken de bu oldu, bu yüzden kardeşiz seninle. Sana dans etmeyi, oyun oynamayı ve gülümsemeyi, ama yine de halinden memnun olmamayı öğreteceğim. Ben de senden düşünmeyi ve bilmeyi, ama yine de halimden memnun olmamayı öğreneceğim. Her ikimiz de şeytanın çocuklarıyız, farkında mısın?”

*

“Onu tanıyor musun?
“Elbette, pek iyi tanışıyoruz. Çok mu beğendin?”
“Hoşuma gitti. Benim kötü dans etmeme hiç ses çıkarmayışına sevindim.” 
“Haydi canım, hepsi bu kadarcık mı! Ona biraz kompliman yapsan iyi olur Harry. Pek sevimli bir kız, öyle de güzel dans ediyor ki. Nasıl olsa sen de ona gönlünü kaptırmış bulunuyorsun. Sanırım zahmetin boşa gitmeyecektir.”
“Ah Hermine, böyle şeylere can atan biri değilim ben.”
“İşte şimdi biraz yalan konuştun. Biliyorum çünkü, dünyanın bir köşesinde bir sevgilin var, kendisini altı ayda bir görüyorsun, sonra da kavga edip ayrılıyorsunuz. Bu acayip sevgiline vefasızlık etmek istemeyişin pek hoş, ama izninle bu ilişkine pek ciddi bir şey gözüyle bakamayacağım! Genel olarak sevgiyi korkunç ciddiye aldığın kuşkusu var içimde. Böyle davranabilirsin, dilediğin kadar kendi ideal bildiğin şekilde sevebilirsin, bu senin işin, bunda ben yokum. Benim görevim, yaşamdaki küçük, kolay beceri ve oyunların biraz daha iyi üstesinden gelmeni sağlamaktır; bu konuda senin öğretmenliğini yapacağım ve ideal sevgilinden daha iyi bir öğretmen olacağım sana, bana güven. Yine güzel bir kızla yatmak sana çok gerekli Bozkırkurdu.”
“Hermine!” diye yükselttim sesimi üzgün. “Baksana bana, ben yaşlı bir adamım!
“Küçük bir oğlansın sen. Dans öğrenmekte üşengeç davrandın, iş işten geçmiş olacaktı nerdeyse, sevgide de yine aynı üşengeçliği elden bırakmadın. İdeal ve trajik bir sevgiyle sevmeyi, dostum, kuşkusuz harikulade başarıyorsun, bundan hiç kuşkum yok, yürekten kutlarım seni! Ancak, şimdi biraz daha alışılmış ve insancıl bir sevgiyle sevmesini öğreneceksin. 

*

şimdi anladın ki, hiç ciddiye almaksızın da insan ondan hoşlanabilir, ona hayranlık duyabilir.

*

Hermine fazla değil, bir haftacık beni tek başıma bıraksa, bütün o zahmetli ve gülünç zevk düşkünlüğünden çok sürmez yine kaçıp yakayı kurtarabilirdim. Ne var ki, hiç yanımdan ayrılmıyordu Hermine; ben kendisini her gün görmüyorsam da, o beni hep görüyor, bana yol gösteriyor, beni kollayıp gözetiyor, beni testten geçiriyor, kafamda kıyametler koparan başkaldırı ve kaçış düşüncelerimi gülümseyerek yüzümden okuyordu. 
Daha önce kişiliğim olarak nitelendirdiğim şeyin yıkım süreci ilerledikçe, bütün umarsızlığıma karşın ölümden niçin öylesine korktuğumu da anlamaya başlamıştım, bu aşağılık ve iğrenç ölüm korkusunun da benim eski, küçük burjuva ve uydurma varlığımın bir parçası olduğunu yavaş yavaş fark ediyordum. Şimdiye kadarki Bay Haller, bu yetenekli yazar, bu Mozart ve Goethe uzmanı, sanatın metafiziği, deha ve trajedi, ayrıca insanlık üzerine okunmaya değer incelemeler kaleme almış bu kişi, kitaplardan geçilmeyen hücresinde bu melankolik münzevi, özeleştirinin eline adım adım teslim oluyor, hiçbir alanda tutunamıyordu. Bu yetenekli ve ilginç Bay Haller her ne kadar mantık ve insanlığın vaizliğini yapmış, savaşın barbarlığına karşı protestoda bulunmuşsa da, düşüncelerinin mantıksal sonucuna göre davranıp savaş sırasında bir duvar önüne dikilerek bir idam mangasının kurşunlarıyla ölmeye yanaşmamış, şu ya da bu şekilde duruma uyum sağlamaya bakmıştı. Toz kondurulamayacak, soylu bir uyumdu bu kuşkusuz, ama yine de bir uzlaşmaydı. Bu bir yana, gücün ve sömürünün karşısında yer alan biriydi Bay Haller, öyleyken bankada sanayi işletmelerine ait pek çok hisse senedinin sahibiydi ve vicdanı hiç sızlamadan bunların faizlerini alıp çıtır çıtır yiyordu. Ve öbür şeylerin hepsinde de böyleydi. Harry Haller bir idealist, dünyayı hor gören biri, melankolik bir münzevi ve ateş püsküren bir peygamber kılığına pek güzel bürünmüşse de, gerçekte bir burjuvaydı, Hermine’ninki gibi bir yaşamı aşağılık buluyor, restoranda boşa geçen gecelerden ve çarçur edilen paralardan dolayı içerliyordu; vicdanı rahat değildi, özgürlüğe ve mükemmelliğe kavuşmayı asla aramıyor, düşünsel oyunların kendisini eğlendirip üne kavuşturduğu o rahat zamanların şiddetle özlemini çekiyordu. Aynı şekilde hor görüp küçümsediği gazete okuyucuları da, başlarına gelen kötülüklerden ders alacakken, tıpkı onun gibi savaştan önceki ideal dönemi özlüyor, söz konusu dönemi daha rahat buluyorlardı.

*

İçtenlikle güldü Pablo, bu kez benimle söyleşiden kaçmayarak, serinkanlılıkla, “Bakın,” dedi, “bana göre müzik üzerine konuşmanın hiçbir önemi yok. Ben asla müzik üzerine konuşmam. Sonra, sizin o çok zeki ve yerinde sözlerinize nasıl bir yanıt bulup verebilirdim? Çünkü açığa vurduğunuz her şeyde o kadar haklısınız ki. Ama ben bir müzisyenim, bilgin değil. Ve sanmıyorum ki müzikte haklı olmak en küçük bir değer taşısın. Müzikte önem taşıyan haklı olmak değildir, beğeni sahibi olmak, müzik eğitimi görmek ve buna benzer şeyler değildir asla.”
“Güzel söylüyorsunuz Bay Pablo. Peki, önemli olan nedir sizce?”
“Müzik yapmak Bay Haller, elden geldiğince doğru dürüst, elden geldiğince çok ve yoğun müzik yapmak! İşte önemli olan şey Monsenyör. Bach’ın ve Haydn’ın yapıtlarını ezberleyip bunlara ilişkin en zekice şeyleri söyleyebilmem kimseye yarar sağlamaz. Ama saksofonumu alır da şöyle coşturucu bir shimmy çalarsam, ister iyi ister kötü çalınmış olsun, insanların içini şenlendiririm, herkes bunu bacağında, kanında hisseder. İşte budur yalnızca önemli olan. Bir dans salonunda uzunca bir aradan sonra müzik yeniden çalmaya başladığı zaman insanların yüzlerine bir bakın şöyle, o anda herkesin gözü nasıl ışıl ışıl parlıyor, bacakları nasıl oynayıp yüzleri gülüyor! Müzik yapmanın amacı budur bence.”
“Çok güzel Bay Pablo. Ancak, müzik yalnız duyulara seslenmez, ruha seslenen bir müzik de vardır. Moda müziğin dışında bir de ölümsüz müzik, şu sıra çalınmasa bile yaşamını sürdüren bir müzik vardır. Tek başına yatağında uzanmış yatan biri, Sihirli Flüt’ten ya da Matthauspassion’dan bir melodiyi kafasında canlandırabilir, böyle bir durumda da flüt üfleyen, keman üzerinde yayını gezdiren bir kişiye gerek duyulmaksızın müzik yapılmış olur.”

*

“Ah sevgili dostum, terazinin kefeleri konusunda yerden göğe haklı olabilirsiniz. Mozart’ı, Haydn’ı ve Valencia’yı dilediğiniz kefelere koymanıza bir diyeceğim yok. Benim için fark etmez, kefeler konusunda karar verecek ben değilim, kimse de benden böyle bir şey beklemez. Belki Mozart yüz yıl sonra da çalınacak, belki Valencia iki yıl sonra bile çalınmaz olacaktır. Sanırım, bunu rahatlıkla aziz Tanrının kendisine bırakabiliriz, Tanrı adildir ve her birimizin yaşam süresini belirleyen odur, her valsin, her fokstrotun da öyle. Tanrı, kesinlikle doğru olanı yapacaktır. Biz müzisyenlere düşen, kendi işimize bakmak, görevimiz olan şeyi yerine getirmektir; şu anda herkesin duymak istediği müziği çalmaktır bize düşen, bunu da iyi, güzel ve etkileyici biçimde yapmaktır.”

Göğüs geçirerek vazgeçtim daha fazla konuşmaktan, Pablo denen bu adamla başa çıkılacak gibi değildi.

Kimi anlarda Eski ve Yeni, haz ve elem, korku ve sevinç pek tuhaf şekilde birbirine karışmış olarak karşıma çıkıyordu. Bazen cennette hissediyordum kendimi, bazen cehennemde, çokluk da aynı anda her ikisinde. Eski Harry ile yenisi kimi vakit amansız bir kavgaya tutuşuyor, kimi vakit de güzel güzel geçinip gidiyorlardı. Bazen eski Harry kesinlikle ölmüş görünüyordu, ölmüş ve gömülmüş; derken ansızın yine dirilip kalkıyordu ayağa, buyruklar yağdırıp ortalığı kasıp kavuruyor, her şeyi yenisinden daha iyi bilen biri olup çıkıyordu; yeni, küçük ve genç Harry ise utanıyor, susup sesini çıkarmayarak bir köşeye büzülüyordu. Öyle saatler de oluyordu ki, genç Harry bu kez eskisinin boğazına sarılıyor, var gücüyle sıkıyor gırtlağını, pek çok inleyip sızlanma, pek çok can çekişme, pek çok ustura düşüncesi sahnede boy gösteriyordu.

Ama sıklıkla acı ve mutluluk tek bir dalga oluşturup üzerime kapanıyordu.

*

Tanrım, yaşamım nasıl da bulanık bir yanlışlıklar komedisine dönüşmüştü!

*

yalnız kendime değil, Hermine’ye karşı da gönlümde bir kızgınlık ve burukluk hissetmiştim. Ne kadar iyi niyetle ve candan davranmış olursa olsun, ne kadar harika bir kişi sayılırsa sayılsın, her zaman bana yabancı kalıp varlığımdaki en iyi şeyin perişan ve sefil duruma düşmesine yol açacak o karışık ve pırıltılı oyun dünyasından içeri beni çekmeyerek o gece mahvolup gitmeme göz yumsaydı, Hermine en iyi şeyi yapmış olurdu.

*

Bazıları da vardı ki, Maria da bunlardan biriydi, sevgiye yetenekliydiler, sevgi gereksinimi içinde yaşıyorlardı, çokları da her iki cinsiyetten kişilerle sevişmede deneyim sahibiydiler, kendilerini yaşatan tek şey sevgiydi, resmî ve paralı âşıklarının yanı sıra başka kişilerle de sevişiyorlardı. Gayretli ve çalışkan, kaygılı ve delişmen, akıllı ve bilinçsiz, çocuksu olduğu kadar kurnaz, yaşayıp gidiyordu bu kelebekler, bağımsız, herkes için satılık olmaktan uzak, mutluluklardan ve güzel havalardan kendilerine göre beklentiler içinde, yaşama tutkun, öte yandan yaşama küçük burjuvazi mensuplarından çok daha az bağımlı, bir masal prensinin peşine takılıp sarayına gitmeye her zaman hazır, kasvetli ve acıklı bir sonun kendilerini beklediğinin yarı bilincinde.

*

Maria, gerek Hermine, gerekse onun arkadaşları için dünyanın kendisiydi düpedüz; bu dünya ne iyi ne kötüydü, ne arzu ne nefret edilmeye değerdi, hepsinin de kısa ve özlem yüklü yaşamı bu dünyada açan bir çiçekti, bu dünyayı yurt tutmuşlar, bu dünyada deneyim sahibi olmuşlardı. Nasıl biz bir besteciyi ya da yazarı seviyorsak, onlar da şampanya içmekten, özel et yemekleri yemekten hoşlanıyorlar, bizlerden birinin Nietzsche ya da Hamsun karşısında kapıldığı coşku, heyecan ve duygulanmışlığı onlar da yeni bir dans şarkısı ya da bir caz sanatçısının dokunaklı, aşırı duygusal ezgisi karşısında yaşıyorlardı.

*

“Güzel bir insan Pablo,” dedim. “Ben de hoşlanıyorum ondan. Ama söyler misin Maria, Pablo varken bir de beni nasıl sevebilirsin, benim gibi sıkıcı birini, sevimli denemeyecek, saçları ağarmış, saksofon çalamayan, İngilizce aşk şarkıları söyleyemeyen bir ihtiyarı?”

*

Derken yeniden uyuduk. Yeniden uyandım, kollarım hâlâ benim güzel mi güzel çiçeğime dolanmış.

*

Erika’nın hayali bir süre gözlerimin önünden gitmedi, açık seçik ve kasvetli, sevilmiş, yazgısı yazgımla iç içe geçmiş. Derken silinip gitti hayal, uykuya dalıp unutuldu, insanı biraz hüzünlendiren uzaklara kaydı.

*

Ayrıca, pek çok yıl birlikte yaşadığım eşim de görünmekte gecikmedi, arkadaşlığın, çatışmanın, teslimiyetin ne olduğunu öğretmişti bana; bunalıma kapıldığımı, hastalandığımı görerek hırçın bir isyanla ansızın kaçıp beni terk ettiği güne kadar, aramızdaki tüm sorunlara karşın kendisine derin
bir güven beslemiştim. Güvenimi boşa çıkarması benim için yaşamım boyunca sürecek ağır bir darbe oluşturduğuna göre, onu ne çok sevdiğimi, ona ne çok güvendiğimi anladım.

*

Yanlışlarla dolu, zahmetli ve mutsuz bir hayat yaşamıştım ve bu hayat beni vazgeçmelere, yadsımalara götürmüştü, tüm insanların yazgısal burukluğunu içeriyordu, ama zengin bir yaşamdı, mağrur ve zengin, sefalet içinde bile krallara layık. Yıkılıp gidene kadar yürüyeceğim kısa yolda isterse baştan aşağı içler acısı şekilde harcanıp gitsin, soylu bir çekirdeği vardı bu yaşamın, ayrıca soylu bir yüzü vardı ve soylu bir ırktan geliyordu; birkaç kuruş paranın değil, yıldızların peşinde koşan bir yaşamdı.

*

Başımı sallayarak evet dedim, evet, evet.
“Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki. dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam, kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. Kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baş tacı ederse, o bir aptaldır, bir Don Kişot’tur. Güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum! Seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. Büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dâhinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. Ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. Bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı! Bütün bunlar başıma geldi işte. Bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. Yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. Böyle düşünmem bir işime yaramadı. Gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işittiğinden, biraz da meraklı biri sayıldığımdan, yaşam dedikleri şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını tek tek inceledim; gördüm ki Harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. Oysa yaşam, gerçeklik, haksızdı. Senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreterlik yapıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmaktan, böyle para babası biriyle parasının hatırı için evlenmekten ya da bir çeşit fahişe olup çıkmaktan başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu.Benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlakî, seninki ise daha çok manevî idi, ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. Sanıyor musun, senin fokstrottan korkmam, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? Hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymam da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da! Haklısın Bozkırkurdu, yerden göğe haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka bir şey gelmiyor elinden. Bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek eylem, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz…”
Gözlerini yere indirdi Hermine ve düşünmeye başladı.
“Hermine,” dedim sevecen. “Kardeşim benim, ne kadar keskin gözlerin var! Ama yine de bana fokstrotu öğretmekten geri kalmadın! Peki, bizim gibi insanların, ötekilerden bir fazla boyutla donatılmış bizlerin bu dünyada yaşayamayacağını söylemekle ne anlatmak istedin? Kimde kabahat? Yalnızca bizim bugünkü çağımızda mı böyle? Yoksa her zaman böyle miydi?”
“Bilmiyorum. Dünyanın onuruna gölge düşürmektense, bunun sadece bizim çağımızda böyle olduğunu, bunun sadece bir hastalık, geçici bir talihsizlik sayılması gerektiğini kabul etmek isterim. Baştakiler sıkı bir çalışmayla bir sonraki savaşı başarılı şekilde hazırlarken, bizler de fokstrot yapıyor, para kazanıyor, çikolatalı şekerlemelerimizi yiyoruz. Böyle bir çağda da dünya ister istemez pek parlak sayılmayan bir görünüm sergileyecektir. Umalım ki eski çağlar şimdikinden daha iyi olmuş,
ileridekiler de şimdikinden daha iyi olacak olsun, daha zengin, daha geniş, daha derin. Ama bu bizim derdimize çare değil. Kim bilir belki de her zaman böyleydi…”
“Her zaman bugünkü gibi mi? Her zaman yalnızca politikacılar, vurguncular, garsonlar ve zevk düşkünlerine göre bir dünya, bizim gibilerin soluyacağı havadan yoksun bir dünya mı?”
“Bilmem ki. Kimse de bilmiyor. Öyle ya da böyle, zaten fark etmez. Şu anda senin o çok sevdiğin kişi geldi aklıma, zaman zaman bana kendisinden söz açıp bazı mektuplarını okuduğun dostun Mozart. Onun durumu nasıldı peki? Onun yaşadığı çağda kim yönetti dünyayı? Kim işin kaymağını yedi? Kimin sözü geçti? Kim adam yerine kondu? Mozart mı, yoksa işini bilenler mi? Mozart mı, yoksa sıradan, sığ insanlar mı? Nasıl öldü Mozart? Nasıl gömüldü? Sanırım hep böyle oldu, ileride
de böyle olacak. Okullarda ‘dünya tarihi’ denen ve kültürün bir parçası diye ezberletilen şey, bütün o kahramanları, dâhileri, büyük büyük işleri ve duygularıyla aldatmacadan başka şey değil, okulda geçirecekleri yıllar boyunca çocukların bir şeyle oyalanmaları için öğretmenler tarafından eğitim amacına yönelik olarak kotarılmış bir aldatmaca. Her zaman böyle oldu, her zaman da böyle olacak. Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların
elinde ise hiçbir şey. Yalnızca ölüm.”
“Hepsi o kadar mı?”
“Hayır, ölümsüzlük ayrıca.”
“İsmin ölümsüzlüğü mü söylemek istediğin, insanın kendisi bu dünyadan göçtükten sonra geride kalacak ünü mü?”
“Hayır kurtçuğum, demek istediğim ün değil. Ünün ne değeri var? Hem sanıyor musun, gerçek ve kusursuz insanların hepsi üne kavuşmuş, sonradan gelen kuşaklarca tanınıp bilinmiştir?”
“Hayır, elbette değil.”
“Yani ün değil söylemek istediğim. Ün sadece eğitim için vardır, okul öğretmenlerini ilgilendirir.

*

Başlangıçta koyu bir günahkâr yaşamı sürmüş pek çok ermiş vardır, günah da ermişliğe götüren
bir yol işlevi görebilir, günah da kötülük de. Güleceksin ama, belki dostum Pablo da gizli bir ermiştir diye düşündüğüm oluyor çokluk. Ah Harry, evimize varmamız için pek çok pislik ve saçmalık içinden bata çıka yürümemiz gerekiyor! Üstelik bize yol gösterecek kimsemiz de yok, tek kılavuzumuz yüreğimizdeki özlemdir.”
Son sözleri yine usulcacık söylemişti Hermine. Ardından odayı huzur taşan bir sessizlik kapladı; güneş batmak üzereydi ve kitaplığımda duran pek çok kitabın sırtındaki altın yaldızlı yazıları hafiften parıldatıyordu. Hermine’nin başını ellerimin arasına aldım, alnına bir öpücük kondurdum, başını başıma yasladım, bir an yanak yanağa, kardeş kardeş oturduk. Hep böyle kalabilsem, bugün hiç sokağa çıkmasam, dünyalar benim olurdu. Ne var ki, Maria büyük balodan önceki bu son gece benimle buluşacağına söz vermişti.
Ama Maria’ya giderken yolda onu değil, Hermine’nin söylediklerini düşündüm hep. Bana öyle geldi ki, bütün bunlar Hermine’nin değil, benim kendi düşüncelerimdi. Hermine o güçlü sezgisiyle bendeki düşünceleri soluyarak kendi içine aktarmış, sonra da onları yine çıkarıp bana sunmuştu; dolayısıyla,
söz konusu düşünceler belli bir biçim kazanmış ve yeni düşünceler kılığında karşıma dikilmişti.

*

Duygusallıklara karşı değildim hiç, yanıp kavrulmuş yüreğimde hâlâ biraz duygu gibi bir şey hissedebildiğim için seviniyor, Tanrıya şükrediyordum. Böylece eski meyhanedeki anılara dalmıştım, eski kaba sandalyelere, duman ve şarap kokusuna, alışılmışlığın, sıcaklığın ve bütün bunlarda benim için esen yurt havasının pırıltısına kaptırmıştım kendimi. Veda güzel şey, yumuşak bir havaya sokuyor insanı.

*

Öte yandan, son zamanlar bütün bu eğlenceler yüzünden yaşadığım tatsızlıklar aklıma geldi: İçimden yükselen direnişler ve tutukluklar, büyük, tıklım tıklım ve gürültülü mekânlara ayak atmaya karşı isteksizlik, yabancı atmosfere, zevk düşkünü insanların dünyasına ve dansa karşı bir öğrenci çekingenliği.

*

Filmde daha sonra Musa, Sina Dağı’na tırmandı; Yehova, çöl gibi kasvetli ve kayalık bir yerde kasvetli bir kahramanı andıran Musa’ya, fırtına, bora ve şimşek aracılığıyla On Emir’i bildirdi; bu
sırada Musa’nın değersiz kavmi dağın eteğinde altından bir buzağı yapmış, vur patlasın çal oynasın eğlenmeye koyulmuştu. Bütün bunlara tanık olmak, bir vakit çocukluğumuzdan içeri bir başka dünyanın, insanüstü bir şeyin ilk ağaran sezgisini taşıyıp getirmiş kutsal anlatıların, anlatılardaki kahramanların ve gösterdikleri mucizelerin, yanlarında getirdikleri sandviçleri sessiz sedasız yiyen minnettar bir seyirci topluluğu önünde giriş ücreti karşılığında sergilendiğini görmek, tuhaf ve inanılmaz bir şeydi. Çağımızın o devcileyin tapon malından ve mevsim sonu kültür satışından küçük ve hoş bir örnekti bu. Tanrım, bu kepazeliği önlemek için, günümüzdeki tüyler ürpertici ve yarım yamalak ölüm yerine Yahudilerin ve bütün diğer insanların da o zamanlar Mısırlılarla hemen sulara gömülüp adam gibi bir ölümle ölmesi uygun olurdu. Neyse işte!

*

Sağdan soldan bir teklifsizlikle itilip kakıldım, kızlar tarafından şampanya içilen bölmelere buyur edildim, palyaçolar omuzlarıma vurup benimle sen diye konuştu. Tüm önerileri geri çevirip tıklım tıklım salonlarda güç bela vestiyere kadar ilerledim, fişi alıp, belki çok geçmeden bu curcunaya katlanamaz olur, çekip gidebilirim diyerek titizlikle cebime yerleştirdim.

*

İlk gördüğüm sandalyeye çöktüm, tümüyle yabancı insanların arasında bulunuyordum; servis yapan garsondan bir kadeh şarap aldım, böyle gürültülü patırtılı eğlencelere katılmanın benim gibi yaşlı birinin işi olmadığını anlamıştım. Boynumu büküp kadehimdeki şarabı içmeye koyuldum, kadınların çıplak kol ve sırtlarında dolaştırdım gözlerimi; pek çok maskeli kişi önümden rüzgâr gibi esip geçti, bana çarpıp toslamalarına ses çıkarmadım, kucağıma oturmak ya da benimle dans etmek isteyen birkaç kızı hiçbir şey söylemeden uzaklaştırdım yanımdan. Aralarından biri, “Suratsız moruk,” dedi benim için ve haklıydı. Biraz moral bulmaya ve keyfimin yerine gelmesine çalıştımsa da, şaraptan tat alamadım, ikinci kadehi zor içtim. Ve giderek Bozkırkurdu’nun arkamda dikilmiş, bana dilini çıkardığı gibi bir duygu içimde yerleşmeye başladı. Ne yapsam boştu, yanlış bir yerde bulunuyordum. Doğrusu iyi niyetle kalkıp gelmiştim baloya; ama burada yüzümün gülmesi olanaksızdı, çevremde çın çın öten sevinç çığlıkları, kahkahalar ve bütün o çılgınca davranışlar bana aptalca ve yapmacık görünüyordu.

*

Sıcaklığıyla sarhoş olmuş, “Seninle bir kez daha dans etmeyi ne çok isterdim,” dedim. “Birkaç adım gel benimle Maria; senin güzel kolun gönlümü fethetti, bırak onu biraz daha tutayım! Ama Hermine çağırdı beni. Kendisi cehennemde.”
“Tahmin etmiştim. Hoşça kal Harry, seni unutmayacağım.” Maria veda edip gitti. Yaz gülünün öylesine olgun ve dolgun kokusunda veda vardı, güz vardı, yazgı vardı.

*

Alçak tavanlı salonun bir köşesine sıkıştırılmış bara yöneldim. Delikanlının taburesinin yanı başında dikilip viski söyledim. Viskiyi yudumlarken, delikanlıyı yandan gördüm bu kez; bana öylesine tanıdık ve cana yakın geldi ki, uzak zamanlardan bir resim gibiydi adeta, geçmişin sessiz tozdan örtüsünün değerli kıldığı bir resim. Vay canına, bir anda bir şimşek çaktı kafamda: Hermann’dı bu, benim gençlik dostum Hermann!
“Hermann!” diye seslendim duraksayarak.
Delikanlı gülümsedi. “Harry? Buldun beni ha?”
Hermine’ydi, kendisini sadece biraz değişik bir kılığa sokmuş, hafifçe makyaj yapmıştı. Pek zeki yüzü modaya uygun dik yaka içinden tuhaf ve solgun bakıyordu; elleri frakın geniş ve siyah yenleriyle beyaz manşetlerinden şaşılacak kadar küçük, ipekten siyah-beyaz erkek çoraplı ayakları uzun ve siyah pantolondan şaşılacak kadar narin ve nazlı dışarı fırlamıştı.
“Beni kendine âşık etmek için giyeceğin kostüm bu muydu Hermine?”
Evet der gibi başını salladı. “Baloda şimdiye kadar birkaç kadını âşık ettim kendime. Şimdi sırada sen varsın. Ama önce bir kadeh şampanya içelim.”

*

Zaman zaman, böyle bir gülümseme, böyle bir çocuksu ışıltı genç insanların harcıdır ya da üyelerinde güçlü bir bireyselleşme ve ayrımlaşmaya izin verilmeyen halklara vergidir ancak, diye geçirmiştim
kafamdan. Ne var ki bugün, bu mutlu gecede kendim, Bozkırkurdu Harry bu gülümsemeyle ışıldamıştı; kendim bu masallara özgü, bu derin, çocuksu mutluluk içinde yüzmüş, topluluktan,
müzik ve ritimden, şarap ve şehvetten oluşan bu tatlı düşü ve sarhoşluğu kendim yaşamıştım.

*

İçimdeki zaman duygusu yitip gitmişti, bu mutlu esriklik kaç saat ya da kaç dakika sürdü bilmiyorum.

*

Ruhum Hermine’nin gözlerinden bana bakıyordu adeta, bu bakışlar karşısında gerçek tümüyle çöktü, yıkıldı.

*

“Sizi bugün biraz ağırlayabilmekten, sevgili Harry, kıvanç duyuyorum. Yaşamaktan sık sık bezgin düştüğünüz günler oldu, bu dünyadan çekip gitmeye baktınız, öyle değil mi? Bu zamana, bu dünyaya, bu gerçeğe sırt çevirip kendinize daha uygun gördüğünüz bir başka gerçek içinde, zamanın yer almadığı bir başka dünyada yaşamayı özlediniz. Özlediğiniz şeyi yapın şimdi sevgili dostum Harry, sizi bunu yapmaya davet ediyorum. Bu başka dünyanın gizli olduğu yeri, aradığınız dünyanın kendi ruhunuzun dünyası olduğunu biliyorsunuz çünkü. Özlemini çektiğiniz o gerçek, yalnızca kendinizde yaşıyor. Ben size kendi içinizde var olandan başka bir şey veremem, ruhunuz-dakinden bir başka resim galerisini buyur edip çıkaramam önünüze. Size sunabileceğim tek şey, söz konusu adımı atmanız için bir fırsat, bir ilk vuruş, bir anahtardır. Kendi dünyanızı görebilmenize yardım edebilirim, o kadar.”
Pablo, elini yeniden renkli ceketinin cebine sokarak yuvarlak bir ayna çıkardı.
“Bakın: Şimdiye kadar kendinizi hep böyle gördünüz!”
Pablo, küçük aynayı gözlerimin önüne tuttu. O anda bir çocuk şiirinden bir dize geldi aklıma: “Aynacığım, aynacığım elimde.” Aynada bir hayal gördüm, biraz silik ve puslu, korkunç, kendi içinde devingen, kendi içinde fokurdayıp kaynayan bir hayal: Kendimi, Harry Haller”i gördüm aynada ve bu Harry Haller’in içinde Bozkırkurdu’nu, yolunu şaşırmış ve korkuyla bakan güzel ve ürkek kurdu gördüm, gözleri bazen hain hain, bazen mahzun parıldıyordu. Bu kurt hayali, sürekli bir devingenlikle Harry’nin içinden akıp gidiyordu, bir ırmağa karışan ve onu bulandırıp altını üstüne getiren değişik renkte bir çay gibiydi tıpkı, iki hayal birbiriyle boğuşuyordu, acıyla dolu, biri diğerini yiyip yutarak, bir biçim kazanmaya yönelik gerçekleşememiş bir özlemle dolup taşarak. Yarı biçim kazanmış, akış halindeki kurt hayali o güzel ve ürkek gözleriyle aynadan mahzun mahzun bana bakıyordu.

*

Kişiliğiniz, içine kapatıldığınız bir hapishanedir.

*

“İnsanın sözde her zaman bir birlik ve bütünlüğü içerdiğine ilişkin o yanlış ve sakıncalı görüşü biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, insan bir yığın ruhtan, pek çok ben’den oluşur. Sözde bütünlüğünü dağıtıp parçalayarak kişiliği pek çok ben’e ayırmak delilik sayılır, bilim şizofreni diye niteler bunu. Belli bir çokluğun belli bir düzen ve gruplandırma olmaksızın denetim altına alınamayacağı düşünülürse, bilim bu tutumunda haklıdır. Ancak, pek çok alt ben’in birkezliğine, bağlayıcı, yaşam boyu varlığını koruyacak bir düzene sokulabileceği inancında da haksızdır; bilimin söz konusu yanılgısı da bazı tatsız sonuçlara yol açıyor; taşıdığı değer, olsa olsa devletçe işe alınan öğretmen ve eğiticilerin çalışmalarını basite indirgeyerek düşünme ve denemelerden kendilerini uzak tutmalarını sağlamasıdır. Söz konusu yanılgının bir diğer sonucu da, aslında şifa bulmaz derecede aklından zoru olan pek çok insana ‘normal’, hatta sosyal açıdan üstün kişiler gözüyle bakılması, öte yandan aslında dâhi pek çok insanın kaçık sayılmasıdır.

*

Bir öğretmen edasıyla, “İşte size yaşam sanatı,” dedi adam sonunda. “İleride kendiniz yaşamınızın oyununa dilediğiniz biçimi verebilir, onu dilediğiniz gibi canlandırabilir, karmaşık duruma sokabilir ve zenginleştirebilirsiniz, bu sizin elinizde.

*

Şaşılacak şekilde -öylesine inanılmayacak gibi, öte yandan öylesine aşinaydı ki, ürperdim- burada gençliğimin kokusunun, çocukluk ve delikanlılık dönemimdeki havanın karşıdan bana doğru esip geldiğini hissettim, damarlarımda söz konusu zamanların kanı dolaşmaya başladı. O günlerden bu yana ne yapmış, ne düşünmüş, nasıl bir yaşam sürmüşsem hepsi gerilerde kalmış, yine eskisi gibi gencecik biri olup çıkmıştım. Daha bir saat, daha birkaç dakika önce sevginin, isteğin, özlemin ne olduğunu çok iyi bildiğimi sanmıştım, ama bunlar yaşlı bir adamın sevgisi ve özlemiydi. Oysa ben yine genç biriydim, içimde duyumsadığım şey, içimde bir kor gibi yanan ateş, büyük bir güçle beni önüne katıp sürükleyen bu özlem, mart ayında esen ılık bir rüzgâr gibi buzları çözüp eriten bu tutku körpeydi, yeni ve gerçekti. Aman Tanrım, unutulmuş ateşler nasıl da birden alevlenmişti gönlümde, gerilerde kalan sesler nasıl da yükselip kabararak, nasıl da hüzün vererek yankılanmaya başlamıştı! Kan nasıl titrek bir alevle yanmaya, ruh nasıl bağırıp çağırarak ezgiler söylemeye koyulmuştu! On beş-on altı yaşlarında bir çocuktum, kafamın içi Latinceyle, Yunancayla ve şairlerin güzel dizeleriyle, düşüncelerim özlem ve hırsla, hayallerim sanatçı düşleriyle dolup taşıyordu; ne var ki, sevgi ateşi, cinsellik açlığı, şehvetin insanı yiyip bitiren sezgisi bütün bu alev alev ateşten çok daha derin, çok daha güçlü ve korkunç şekilde yanıyor, içimde çırpınıp duruyordu.

*

Tüm yaşamım, birazcık mutluluğum ve sevgim de bu kaskatı ağza benzemişti: Biraz kırmızılık, ölü bir yüze sürülmüş.

Bozkırkurdu
Hermann Hesse
Çeviren: Kamuran Şipal / YKY Yayınları

 
Bozkırkurdu için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Ağustos 2016 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: