RSS

Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey

13 Eyl

Avustralyalı hemşire Bronnie Ware’in işi, hayatlarının son 3 ila 12 haftasını yaşayan insanların bakımı ile ilgilenmekti, onların yanında olmaktı. Doğal olarak onlarla geçirdiği bu çok özel ve hassas zamanlarda onlarla duygusal olarak da oldukça yakınlaştı.

Beraber geçirdikleri bu süre içinde, geriye dönseler neyi farklı yaparlardı veya hayatlarının şu son anlarında nelerden pişmanlık duyuyorlar sorularının cevaplarını dinleye dinleye, hepsinin aşağı yukarı aynı şeyleri söylediğini farketti. Bu gözlemlerini de Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey (The Top 5 Regrets of the Dying) kitabında topladı ve kitabı kısa bir sürede en çok satan kitaplar listesine girdi.

İşte Bronnie’nin son günlerini, haftalarını yaşayan insanlardan en çok dinlediği 5 pişmanlık:


Pişmanlık 1: Keşke başkalarının benden beklediği değil, kendi özüme sadık olarak, kendi istediğim hayatı yaşama cesaretini gösterseydim

“En yaygın pişmanlık” diyor Bronnie.

Gerçekleştirmek için peşinden koşulmayan hayaller, başkalarının beklentilerini karşılamak için kendimizden verdiğimiz ödünler, sevilmek ve kabul edilmek uğruna kişisel değerlerimizi bir kenara atmak, başkası olmak, başkasının hayatını yaşamak, kendimiz olma cesaretini gösterememek, kendi isteklerimiz, ihtiyaçlarımız, hayallerimiz ve değerlerimize sahip çıkmamak.

Yani aslında gerçekten yaşamamış olmak gibi birşey bu. Neden en yaygın pişmanlık olduğunu anlamak zor değil. Bize hediye edilen bir hayat var ve biz bunu yaşamayarak çöpe atmışız.

Hepimizin ara ara kendimize dönüp bir bakması lazım, “şu anda hayatımda ben olarak, kendim olarak, yaşamadığım neler var, hangi ihtiyaçlarımı ve hangi değerlerimi inkar ediyorum?” diye. Zaten hayatımızdaki stres ve mutsuzluk noktaları genelde sorunun cevabında kendini gösteriyor.


Pişmanlık 2: Keşke bu kadar çok çalışmasaydım

Gerçekten uzun saatler çalışmak zorunda olduğu için çalışanlar var.

Verimsiz çalıştığı için uzun saatler çalışanlar var.

Evdeki, ailesindeki sorunlardan uzaklaşmak için uzun saatler çalışanlar var.

Statü, prestij ve başarılı hissetmek ve görünmek için uzun saatler çalışanlar var.

Daha çok para kazanmak için uzun saatler çalışanlar var.

Tutku duyduğu bir alanda işini çok sevdiği için uzun saatler çalışanlar var.

Çok çalışan insanların çok çalışmasının birçok farklı sebebi var ama sonuç anladığım kadarıyla pek değişmiyor, sebep ne olursa olsun, kim olursa olsun ölüm döşeğinde bunun pişmanlığını duyuyor çünkü çok uzun saatler çalışmak hayatımızın başka önemli alanlarından, sağlığımızdan ve ilişkilerimizden çalıyor.

Bunu dengesini kurmak hiç kolay bir iş değil ama uğraşmaya değer. Çünkü sağlığımızdan ve ilişkilerimizden ödün vermeye başladığımız noktada, ne kadar başarı ve para elde edersek edelim aynı tatmin olmuyor, mutluluk olmuyor.  Son nefesimizde de son pişmanlık fayda etmiyor.

Fiziksel, duygusal sağlığımız ve ilişkilerimizin sağlığı hep radarımızda olmalı, antenlerimiz açık olmalı ki, çok geç olmadan ihmal ettiğimiz konuları tekrar önceliğimiz haline getirecek adımları atabilelim.

Pişmanlık 3: Keşke duygularımı ifade edecek cesareti gösterseydim

Çoğumuz zaman zaman başkalarıyla çatışmaya girmemek ve huzurun kaçmaması adına, bizi rahatsız eden konuları konuşmaktan kaçınıyor ve duygularımızı içimizde bastırıyoruz. Birçok uzman içimizde baskıladığımız bu duyguların, bizi fiziksel olarak da hasta edebildiği görüşünü paylaşıyor. Ayrıca paylaşmadığımız duygu ve düşüncelerimiz kendi kimliğimizi oluşturmamızı ve dürüstçe, cesaretle olduğumuz kişi olarak varolmamızı engelliyor. Aslında bu şekilde tam değil, yarım yaşıyoruz ve hep bir iç huzursuzlukla.

Sonra içten içe farkında olmadan kendimize kızmaya başlıyoruz bu cesareti gösteremediğimiz için. Bu farkında olmadığımız kendimize olan kızgınlığın acısını başkalarından, özellikle de en sevdiklerimizden çıkarmaya başlıyoruz. Bazen bağırıp kırıcı sözler söyleyerek, bazen de pasif agresif bir şekilde ilgisiz farklı olaylardan acısını çıkartıyoruz. Sonunda yine bir şekilde huzursuzluk kaçınılmaz oluyor ve de kalıcı oluyor.

Halbuki bize zor gelsede cesaretimizi toplayıp isteğimizi, ihtiyacımızı, fikrimizi, duygumuzu ifade ettiğimizde (sağlıklı bir şekilde) herşeyden önce kendimize saygı göstermiş oluyoruz ve içimizden çıkmak isteyen de çıkmış oluyor, baskılanan birşey kalmıyor, rahatlıyoruz.

Ve de en önemlisi karşımızdaki kişinin aslında işini kolaylaştırmış oluyoruz (özellikle eşimizin ve çocuğumuzun) çünkü onlar bizi anlamaya çalışmak için kendilerini paralamak zorunda kalmıyorlar. Düşüncemizi, duygumuzu beğenirler veya beğenmezler ama bizdeki açıklık ve netlik, onların bizi daha iyi anlamasına, yeri geldiğinde daha toleranslı ve destekçi olmalarına yardımcı oluyor.

Mesela çocuklarım benimle birşeyler yapmak istiyorlarsa ve ben o anda yorgun, gergin veya stresli hissediyorsam, huzursuzluk olmasın diye duygumu içime atıp istediklerini yapmak yerine onlara “şu an biraz gergin ve stresli hissediyorum, bana 30 dakika ver, biraz dinleneyim, sakinleşeyim, saat 11’de buluşalım” dediğim zaman her ne kadar hoşlarına gitmese de, hatta bazen tepki gösterselerde, beni anlıyorlar ve ihtiyaçlarıma saygı göstermeyi öğreniyorlar. Çünkü eğer bunu yapmazsam, daha sonra onlarla ilgili başka bir konuda sinirlenip, gereğinden büyük bir tepki gösterip onları incitmem olası, ve de onlar bunu neden yaptığımı anlayamayacaklar, kendilerinde bir problem olduğunu düşünüp kendilerini suçlu hissedecekler. Keza eşimizle de olan ilişkimizde ifade etmediğimiz duygular, sonradan daha büyük problemlere yol açabiliyor.

Hani derler ya “Derdini söylemeyen derman bulamaz”. Ne kadar doğru. Bir de üstüne “Zor da olsa duygularını ifade etmeyen, huzur bulamaz” diyelim ve hayatımızda duygularımızı, düşüncelerimizi, ihtiyaçlarımızı daha fazla ifade etmek istediğimiz kimler ve hangi durumlar var, bunları bir düşünelim ve son nefesimizde bu pişmanlığı yaşamamak için fırsatımız varken şimdiden harekete geçelim.

Pişmanlık 4: Keşke arkadaşlarımla daha fazla zaman geçirseydim

Bronnie diyor ki “arkadaşlarımız ile olan olan ilişkimizin önemini” zamanında sağlığımız yerindeyken farketmiyoruz ve arkadaşlığımızın sağlam kalması için gereken zaman ve emeği vermiyoruz, taa ki ölüm döşeğinde bunun pişmanlığını hissedene kadar ama o zaman da çok geç kalınmış oluyor.

Hepimizin hayatı yoğun, hele hele annelerin ki. İnsanın çocuğu olunca, hele de birden fazla çocuğu var ise, hele bir de çalışıyorsa, sorumlulukları o kadar artıyor ki, gerçekten çocuk, eş, iş, aile bireyleri vs derken arkadaşlarımızla ne kadar görüşmek istesek de gerçekten kolay olmuyor bunu ayarlamak.

Ben de bu konudan oldukça sıkıntılıyım ve arkadaşlarımla görüşme sıklığım kesinlikle istediğim noktada değil ve çok ihtiyaç duyuyorum. Bu konuyla ilgili hayatımı çok daha verimli düzenlemenin bir yolunu bulmazsam, ben kesin bu pişmanlığı hissedeceğim bunu biliyorum. Bunu yapabilmemin yegane yolu da önceden organize edip sanki doktor randevusu gibi takvimime koymak, diğer türlü hep başka öncelikler arkadaşlarımın önüne geçiyor. Gerçekçi olmak gerekirse, iki haftada bir, bir arkadaşımla başbaşa bir program yapmak bile şu andan bulunduğum noktaya göre güzel bir ilerleme olur. Hep ilişkim sağlam kalır, beslenir, hem de bana çok iyi gelir. Arada spontan plansız ek birşeyler daha yapabiliyorsak o da bonus olur. Hiçbir şey olmasa telefonda daha sık konuşmak bile yine ilişkileri sıcak tutmaya yardımcı olacaktır.

Bilmiyorum siz bu konuda ne durumdasınız?

Pişmanlık 5: Keşke kendime mutlu olma iznini daha çok verseydim, kendimi daha mutlu etseydim

Bronnie diyor ki “konuştuğum insanların büyük bölümü mutlu olmanın bir seçim olduğu hayatlarının son noktasına kadar farketmiyorlar, onlara mutsuzluk getiren aynı davranışlar ve alışkanlıklarla ömürlerini tüketiyorlar, değişimden o kadar korkuyorlar ki, mutluymuşlar gibi davranmak onlara daha kolay geliyor ve başkalarının onlar hakkında ne düşündüğü ön planda oluyor, halbuki derinlerde daha çok gülmeyi ve gülümsemeyi istiyorlar”.

Kendimize mutlu olma iznini vermememizin daha birçok sebebi olabilir: Mutluluğu haketmediğimizi düşünebiliriz, mutlu olup sonra kötü birşey yaşarsak hayal kırıklığı hissetmekten korkuyor olabiliriz, veya kendimizi hayatta kurban gibi görüp şartları ve dış etkileri suçlamaya devam edebiliriz. Sebebi ne olursa olsun farketmediğimiz şey sonuçta harcadığımız kendi hayatımız ve kendi mutluluğumuz, ve mutluluk gerçekten bir seçim. Olaylar aynı olsa bile 2 farklı kişinin olay karşısındaki davranışları çok farklı olabiliyor, işte mutluluk ve mutsuzluk arasındaki ince çizgi de burada duruyor.

Bazen düşünüyorum, sanki mutluluk, mutsuzluktan daha çok korkutuyor gibi bizi. Aslında araştırmacı Brene Brown’un yaptığı çalışmalarda da bu oldukça net. Mesela diyor ki, gece o masum tatlı haliyle mis gibi kokusuyla mışıl mışıl uyuyan çocuğunuzu izlerken hissettiğiniz ilk duygu nedir? Mutluluk mu, korku mu? Çocuğumuz için korku “aman ya birşey olursa çocuğuma korkusu ve duaları”, halbuki niye bu güzel anın tadını çıkaramıyoruz ki, çünkü beyin öyle çalışmıyor, beynin korku merkezi amigdala sürekli iş başında ve biz onun aktivitesini kontrol altında tutmazsak hayatımızı mutluluk duygusu değil, korku duygusuyla geçiriyor oluyoruz, kendimize mutlu olma iznini vermiyoruz ve bizi mutlu edecek davranışlar ve seçimler yapmıyoruz, sonunda da mutlu olmadığımız için şikayet ediyoruz.

Yine derler ya “Ne ekersen, onu biçersin”, işte bence mutlu olmak da öyle birşey, hayatımıza mutluluk katacak davranışlar ekersek, yine mutluluk biçiyoruz, veya tam tersi. Elbette mutsuz olduğumuz anlar da olabiliyor ama geçici anlar oluyor bunlar, son nefesimizde geriye dönüp baktığımızda çoğunlukla mutlu anların gözümüzün önüne gelme ihtimali artıyor.

Hepimizin önünde bir yol var. Bu yolun bir başlangıcı ve sonu var. Bu yolu ne kadar keyifle veya mutsuzlukla yaşayacağımızda yine bizim seçimimiz. Bu yola dikenleri de çoğu zaman biz koyuyoruz, çiçekleri de istediğimizde biz ekiyoruz. Sizi bilmem ama ben az dikenli, bol çiçekli bir yol istiyorum, hergün yaptığım seçimlerde ve davranışlarımda buna özen göstermeye çalışıyorum.

Ahu Tükelolmeden-once

 
Ölmeden Önce En Çok Pişman Olduğumuz 5 Şey için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Eylül 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: