RSS

Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil

18 Eki

Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil

Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil

Yine endîşe bilir kadr-i dürr-i güftârım
Rûzigâr ise denî dehr ise sarrâf değil

Girdi miftâh-ı der-i günc-i ma’ânî elime
Âleme bezz-i gevher eylesem itlâf değil

Levh-i mahfûz-ı suhandir dil-i pâk-i Nef’î
Tab’-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil

Nef’i

tuti-mucize-guyem

NEF’Î FELEK İLE NEDEN SÖYLEŞMİYOR?
 

17. yüzyılın kudretli ve dâhi şairi Nef’î’nin bir gazeli vardır ki, büyük bestekâr Itrî tarafından şarkı olarak bestelenmiş ve asırlardır dillerimizden düşmüyor, ruhumuzun telini titretmeye devam ediyor.

Tûtî-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil
Çarh ile söyleşemem âyinesi sâf değil…

Bu şarkı için eskiler “merace’l-bahreyn” yani ‘iki denizin buluştuğu kavşak’ tabirini
kullanırlar. “Merace’l-bahreyn” ibaresi Kur’an’da geçer. Bu terkip biri tatlı ve biri de tuzlu iki denizin sularının birbirine karışmayarak ters istikamette aktıkları kavşağı anlatır. Allah bu iki denizin karşılıklı akıntısının buluştuğu boğazın derinliğinde suların arasına kudretinden bir perde koymuş ve böylelikle tatlı ve tuzlu suyun birbirine karışmadan biri üstten, diğeri de alttan akıp gitmesini murat eylemiştir.

İşte bu şarkı da biri edebiyatta ve şiirde, diğeri de musikide insanüstü başarılara imza atmış iki büyük sanatkârın eserinin buluştuğu, sanatın coşkun sularının mucizevî bir kavşak noktasıdır. Biri şiirde ve biri de musikide inanılmazı yakalamış iki sanat, hüner ve estetik denizinin buluşma noktası…

Nef’î bütün dünyaya, çağdaşı şairlere ve hatta feleğe meydan okuduğu bu gazelinde büyük bir kültür adamı, zeki bir şair niteliği ile olduğu kadar bir şiir filozofu kimliği ile de karşımıza çıkmaktadır.

Şairimiz gazelin hemen ilk beytinde, yazdığı şiirlerin baş edilemez üstünlüğüne o derecede
güvenmektedir ki bu şiirleri herhangi bir insanın yazmasının adeta imkânsız olduğuna inanmakta ve onları “mucizevî sözler” olarak nitelendirmektedir.

Nef’î yazdığı bazı naatlarında bile yaptığı gibi, bu gazeline de yine kendini (şairliğini) överek
başlıyor:

Tûtî-i mu‘cize-gûyem ne desem lâf degil
Çarh ile söyleşemem âyinesi sâf degil

Ben mucizevî şekilde konuşan bir papağanım. Ağzımdan çıkanlar, uluorta sözler değildir.
Felek ile söyleşemem; çünkü aynası saf ve parlak değildir.

Klasik şiirimizde papağan (tuti ya da dudu kuşu) şairi sembolize eder. Çünkü papağan, bir
hayvan olduğu hâlde, olağan dışı bir şekilde konuşmakta ve insanları hayrete düşürmektedir. İşte eski şairler de kendilerini şairlik açısından, okuyanları hayranlık ve şaşkınlığa boğan olağanüstü sözler söylemeleri, mucizevî özellikte şiirler yazmaları yönü ile papağana benzetirler.

Divan şiirinde “papağan”ın her geçtiği yerde ‘usta, öğretmen’ ve ‘ayna’ unsurları da birlikte zikredilir. Çünkü papağana konuşmayı öğreten usta (öğretmen), papağanın yüzüne ayna tutmakta ve arkasından kendisi bazı sözleri tekrarlayarak ona konuşmayı bu şekilde öğretmektedir.

Nef’î bu beytinde bütün bir dünyaya şairlik açısından meydan okumakta; mucizevî
sayılabilecek derecede başarılı ve eşsiz şiirler yazdığını ilân ederek, bu hususta felek ustasının bile kendisine muhatap olamayacağını, hocalık yapamayacağını haykırmaktadır. Ona göre; felek (ustası) bile kendisine söz söyleme, şiir yazma hususunda fazladan bir şey kazandırıcı değildir. Çünkü feleğin bin bir nakışla örülü seması onun şiir, irfan, sanat ve hüner ışıkları yansıyan gönlü ve ruhu yanında, paslı bir ayna gibi kalmaktadır.

Çerh (felek) ile şair ve şiir arasındaki ilişki İran ve Türk klasik edebiyatındaki şiirin kaynağı
hakkında öne sürülen bir inanışa dayanmaktadır. Bu inanışa göre; şairlere ilham felekten
gelmektedir. İslam öncesi Arap şiirinde şiirsel ilhamın kaynağı olarak kabul edilen “cin” unsuru İslam sonrası İran ve Türk şiirinde yerini “felek” unsuruna bırakmıştır. Şair Revanî bu inanışa telmihte bulunarak şu beyti kaleme almıştır:

Olmış Revânî çarh bugün âhenîn kafes
Şâ‘ir içinde tûtî-i şekker-sühan gibi

Ey Revanî, felek bugün demirden bir kafes; şair de onun içinde şeker gibi (tatlı) sözler
(şiirler) söyleyen bir papağan olmuştur.

Şair Meşhurî de şiiri gökyüzünden (felek, gerdun, çerh) yere inen bir unsur gibi düşünmekte
ve şair olarak kendisini de saf ve parlak şiir dolunayını sihir yolu ile yere indiren bir büyücüye teşbih etmektedir.

Yine Hârût-ı endîşem zemîn-i nazma nakş etsin
Felekden sihr ile tenzîl edip mâh-ı şeb-ârâyı

Harut (gibi güçlü bir sihirbaz olan) şair kabiliyetim yine, geceyi süsleyen dolunayı, sihir
yaparak felekten (gökyüzünden) yere indirsin ve şiirin zeminine nakş etsin!

Şairler yazdıkları gazellerde, kasidelerde ve mesnevilerinde evren meyhanesinin sakisi
olarak düşündükleri felekten kendilerine bol bol ilham şarabı sunmasını isterler. Mesnevilerin “sakinâme” veya “hitâb-ı sâkî” bölümlerinde şairlerin sık sık yalvardıkları, kendilerinden “himmet” umdukları saki felek; talep ettikleri ise ilham şarabıdır.

Fuzulî’nin Leyla ve Mecnun’u ile Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ında bu şairlerin felek sakisinden
ilham şarabı talep etmeleri ile alakalı olarak şu ilginç benzetmeler bulunmaktadır:

Men bir sadefem sen ebr-i nîsân
Ver katra vü al dür-i galtân
Sensen hurşîd ü men siyeh hâk
Ver âteş ü al cevher-i pâk

(Ey saki!) Ben bir istiridyeyim; sen nisan bulutusun… Bana damlayı ver; inci tanesini al…
Sen güneşsin, ben ise kara toprak… Ver ateşi ve al saf cevheri…

Leylâ ve Mecnun’dan aldığımız bu beyitlerin ilkinde bahis konusu edilen, istiridye (sadef),
nisan bulutu ve inci tanesi arasındaki ilişki, klasik edebiyatımızda çokça değinilen bir efsaneye dayanır. Bu efsaneye göre, nisanda sahile çıkan istiridye, kapakçığını açarmış. O sırada yağan yağmurun damlasını yutup denize dönen istiridyenin karnındaki bu nisan yağmuru damlası inci oluşmasına sebep olurmuş. Fuzulî burada bir şair olarak kendisini istiridyeye, yazmak istediği Leylâ ve Mecnun hikâyesini de iç dünyasında oluşacak bir inciye benzetmekte; bunun için de, felekten nisan yağmuruna benzettiği şiirsel ilhamı talep etmektedir.

Leyla ve Mecnun’dan alınan ikinci beyitte geçen güneş, ateş, toprak ve cevher kelimeleri
arasındaki anlam ilişkisi de, yine klasik şiirimizde çok sık rastlanan bir başka inanca dayanmaktadır. Lâl taşının meydana gelişini anlatan bu inanca göre lâl aslında ak bir taş hâlinde toprakta bulunuyorken, ciğer kanıyla boyanıp güneşe bırakıldığında güneşin yakıcı etkisi ile kırmızı rengine bürünürmüş. Fuzulî burada kendini toprağa, feleğin göndereceği ilhamı güneşe; yazacağı Leyla ve Mecnun hikâyesini de lâl mücevherine benzetmektedir.

Şeyh Galib’in sembolizm ve alegori şaheseri Hüsn ü Aşk’ında da “Sakinâme” bölümlerinde
felek sakisinden ilham şarabı talebi ile ilgili çok sayıda beyit bulunmaktadır. Bunlar arasından seçtiğimiz şu üç beyit konunun aydınlığa kavuşturulması bakımından çok elverişlidir:

Sâkî kerem et şerâb yağdır
Ebr ol velî lâ‘l-i nâb yağdır
Bu bey‘ u şirâdır etme âvet
Ver gonca vü al hezâr dûzeh
Dâğ-ı dile bir şirâre koy sen
Ver jâle vü al hezâr gülşen

Saki, lütfet de bol bol şarap ver! Bulut ol, ama lâl (renkli halis şarap) yağdır! Bu bir alışveriştir, hayıflanıp durma! Ver goncayı, al binlerce cehennemi! Sen gönül yarasına bir kıvılcım koyuver; bir çiğ damlası ver; (benden) bin gül bahçesi al!

Şair, alıntıladığımız ilk iki beyitte saki yerine koyduğu felekten ilham istemektedir. Onu bir
alışverişe davet eder; her bir gonca renkli ve şekilli kadehe (ki bu, aslında ilham şarabı kadehidir) karşılık binlerce cehennem vermeyi önerir… Bu cehennemden kasıt, içerisinde sayısız şiir ve hayal ateşlerinin yandığı edebî eserlerdir; özellikle Şeyh Galib’in, üzerinde çalıştığı Hüsn ü Aşk mesnevisidir. Yani Şeyh Galip feleğe, vereceği ilham karşılığında, içerisinde zahmet, sıkıntı, dert ve bela çiçeklerinin meşale gibi parladığı bir cehenneme benzettiği kitabını teklif etmektedir. Beyitte geçen ve ‘cehennem’ demek olan “dûzeh” kelimesi mecazen de titizlik, zahmet, dert, keder ve meşale anlamlarını taşımaktadır.

Şeyh Galip Hüsn ü Aşk’dan iktibas ettiğimiz üçüncü beyitte de felek sakisine seslenmekte ve ondan ilham vermesini istemektedir. Felek sakisi gönlünün yarasına bir ilham kıvılcımı koyarsa, bir çiğ damlası verirse; ona bin gül bahçesi değerindeki mesnevisini verecektir.

Şiirsel ilhamın şairin gönlüne felekten indiğine inanıldığını hatırlarsak, papağan ile ona
konuşma öğreten usta arasındaki münasebete benzeyen, felek ile şair arasındaki ilişkinin mahiyetini daha iyi kavramış oluruz.

Şiirsel ilhamın gönle inebilmesi için şairin gönlünün saf ve temiz olması gerekir. Gönlün (kalbin) temizliğinden kasıt ise onun masiva kirlerinden arınmışlığıdır. Kalbin afetlerinden olan bencillik, kin, nefret, haset, dünyaya bağlılık, makam ve mevki hırsı gibi menfi duygular saf, temiz ve arı duru olması gereken kalbin aynasını karartır. Kalbin kararması ise orada tecelli etmesi beklenen ruhî hasletlerin ve ilahî ilhamların gerçekleşmesini engeller.

Şiiri var eden unsur da ilham olduğuna göre, bir şairin güçlü ilhamlara mazhar olabilmesi
için de bu, kalbin saflığı, temizliği ve gönlün arılığı duruluğu büyük önem kazanır.
Üsküdarlı Aşkî de bu gerçeği bir beytinde şöyle dile getirmektedir:

Şi‘r-i sâfî mi dinür dilde safâ olmayıcak
Dil-küşâ karşuda mir’ât-ı Hudâ olmayıcak

Şairin gönlünde saflık, temizlik olmayınca; karşısında da gönül açıcı ilahî ilham aynası
bulunmayınca (o şairin) yazdığı şiire saf şiir denir mi!

Aşkî’ye göre kudretli şairlik kabiliyetinin olmazsa olmaz şartı şairin kalbinin saflığı, gönül
aynasının temizliğidir. Şairin, ilahî ilhamların aynası olması gereken kalbi yeteri kadar saf ve temiz değilse o şairin dilinden saf şiirlerin dökülmesi mümkün olamaz.

Nef’î burada şair fıtratına ve sanatkâr tabiatına o kadar güvenmektedir ki, kendisine ilhamlar bağışlayacak ve -ilham göndermek sureti ile- şiir hususunda ona ustalık edecek olan feleğin bu yardımına hiç ihtiyaç duymadığını, hatta onu kendisine muhatap bile kabul etmediğini büyük bir özgüven ile haykırmaktadır. Nef’î’nin duyduğu bu özgüven, kalbinin temizliğine, saflığına ve dolayısıyla ilahî ilhama mazhar olmaya hak kazandığına dair inancından kaynaklanmaktadır. Şair burada sanki şiirsel ilhamın kendisine felek tarafından değil de, daha ötelerden (Allah’tan) geldiğini, bir nevi vahye muhatap olduğunu ima etmektedir. Gerçekten de, klasik edebiyatımızın büyük şairlerinin poetik yaklaşımlarına bakıldığında bu ilham-vahiy benzetmesinin metinlerde çok sık bir şekilde kullanıldığı görülmektedir.

Şairimizin bu “felek” ustasına karşı takındığı istiğna hâli, aynı zamanda onun bu ad altında
devrinin bütün şairlerine karşı bir meydan okuyuşudur. Nef’î gelmiş geçmiş bütün şairleri ve özellikle kendi zamanının şairlerini sanat ve hüner bakımından küçük görmekte ve kendisi ile kıyaslanmasının kapılarını kapatmaktadır. Beyitleri okumaya ve anlamaya devam edelim:

Ehl-i dildür diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf degil

Sinesi saf ve temiz olmayana ehl-i dil diyemem.. Gönül ehli olanların birbirlerini
bilmemeleri, tanımamaları mümkün müdür?

Şairin “ehl-i dil olmamakla” suçladığı kişiler -önce felek olmak üzere- yine şairin çağdaşı
diğer şairlerdir. Onlar dil ehli değildirler; çünkü onların sineleri yani gönül aynaları saflık ve temizlikten uzaktır. Bu sebepten de sinelerinin aynasından gönül açıcı, parlak ve ışıklı (başarılı) sözler (şiirler) yansımamaktadır.

“Ehl-i dil”, gönül adamı, gönül dilinden anlayan (kalender) insanlar için kullanılan bir
tanımlamadır. Aslında bu gönül adamı sözü aynı zamanda ‘dilden ve edebiyattan anlayan, sanatkâr ruhlu, şair’ kişileri de anlatan bir tabirdir. Nef’î bu terkibi beyitte iki anlama gelecek şekilde (tevriyeli) kullanmakta ve vurguyu daha çok ikinci anlam üzerine yoğunlaştırmaktadır.

Nef’î’ye göre sinenin (gönlün) saf ve parlak oluşunun delili, o sineden doğan edebî sözler, güçlü tasvirler, renkli hayâllerdir. Tıpkı temiz, parlak ve kristal bir aynanın rengârenk ışıklar, arı duru görüntüler yansıtması gibi…

Üçüncü beyitte Nef’î’nin dünyaya meydan okuyuşu devam ediyor:

Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftârum
Rûzigâr ise denî dehr ise sarrâf degil

Sözümün incilerinin değerini, bilirse, yine kendi düşüncem (hayâl gücüm) bilir. Felek alçak;
zaman (devir) ise (bu incilerin değerini anlayacak derecede usta bir) sarraf değildir.

Söz (şiir), incidir; şairin gönlü ve ağzının istiridyesinden çıkar. Şair hayâlin ve sanatın engin denizlerine ruhu ile dalarak her biri eşsiz bir mücevher değerindeki söz ve anlam incilerini çıkartır. Bu yüzden klasik şiirimizde şairler dalgıçlara da benzetilirler.
Nef’î’ye göre, sözünün (şiirinin) incisi o kadar değerlidir ki, bu değeri takdir etmede yer gök, zaman ve mekân yetersiz kalmaktadır. Bu incileri, bu mücevherleri hakkı ile değerlendirme işi yine Nef’î’nin kendi “endîşe”sine, yani düşünce ve hayâl gücüne kalmaktadır. Buna göre Nef’î, “Benim değerimi başkası değil, ancak yine ben takdir edebilirim.” demek istiyor.

Nef’î bu, kendine aşırı güvenini bir başka gazelinin şu beytinde daha net bir şekilde dile
getirmekte ve sadece kendi fikrinin güzeline âşık olduğunu muhteşem bir eda ile ifade etmektedir:

Âşıkım ammâ yine dûşizegân-ı fikrüme
Cebraîlim Meryem-i endîşe mahremdür bana

Âşıkım, ama yine kendi fikrimin el değmemiş güzeline… (Ben) Cebrail’im ve düşünce
Meryem’i benim mahremim (yakınım)dir.

Nef’î âşıktır âşık olmasına –çünkü şair olmanın yolu mutlaka aşktan geçer- ama bir başka
güzele değil de, yine kendi fikrinin el değmemiş bakiresine âşıktır. Çünkü o, mecaz âleminde bir Cebrail’dir, âdeta mana, sanat ve hüner âleminin vahiy meleğidir. Bu yüzden de düşünce ve hayâl Meryem’i onun mahremidir; her dilediğinde onun yanına serbestçe girebilmekte ve onunla yakınlık kurabilmektedir…

Tekrar gazelimizin üçüncü beytine dönelim. Şairimize göre; sözünün incisi o kadar eşsiz bir
değerdedir ki, rûzigâr (felek) onun karşısında alçalmakta ve dehr (devir, zaman) ise bunun kıymetini anlama hususunda âciz kalmaktadır.

Bu beyitte “rûzigâr” (felek, devir) ve “dehr” (zaman) ibareleri kullanılmak sureti ile bir
taraftan bu kelimelerin hakiki anlamlarına atıfta bulunulmakta -bu, Nef’î’nin bir bakıma yere göğe, zamana ve mekâna meydan okuyuşudur- ve bir taraftan da bunların sembolü altında, gelmiş geçmiş bütün büyük şairler (rûzigâr) ve devrin sanatkârları (dehr) kastedilmektedir. Bütün ihtişamı ve yüceliği ile felek -ve felek sembolü altında bütün büyük şairler- bu büyük inci karşısında kendini alçalmış ve küçülmüş bir hâlde bulmakta; zaman -ve zaman sembolü altında ima edilen devrin şairleri ve sanatkârları- ise bu hazinenin değerini ölçebilmekte acze düşmektedir.

Yani her şey ve herkes Nef’î’nin şiirinin (söz) değerini anlama ve takdir etme hususunda
acze düşmekte; bu iş yine kendi düşünce kudretine ve hayâl gücüne kalmaktadır…

Geldik mûcize-gû gazelin dördüncü beytine:

Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elüme
Âleme bezl-i güher eylesem itlâf degil

(Gizli) manalar hazinesinin kapısının anahtarı elime geçti; (artık) âleme bahşiş olarak inci
ve mücevher dağıtsam, (o hazine) bitecek gibi değildir.

Şiirin sözleri, istiridye (sadef); sözün içinde gizlenmiş anlam unsuru ise, incidir. İşte Nef’î
bu mana incilerinden ve mücevherlerinden oluşmuş hazinenin anahtarlarını eline geçirmiştir. Aslında o hazine, kendi gönlü ve şiirin kaynadığı ruhudur. Bu eşsiz ve tükenmez güzellikler hazinesinin tek sahibi artık Nef’î’dir. O, bütün bir âleme sahibi olduğu bu hazineden bol bol bahşiş dağıtmakta, ihsan ve atiyyelerde bulunmaktadır. Bu hazine öylesine zengin ve göz kamaştırıcıdır ki, her önüne gelene avuç avuç dağıtılsa bile bitecek, tükenecek gibi değildir.

Aslında, Nef’î’nin, anahtarının eline geçtiğini söylediği manalar hazinesi; bizzat kendi
gönlü, şair tabiatı ve şiirin kaynadığı ruhudur. “Âlem” diyerek küçümsediği insanlar da kendi şiirinin güzellikler hazinesinden yararlanan, onun hayâl ve imaj (eski tabirle bikr-i mazmun) dünyasının güzelliklerini taklit ve yağma ederek geçinen zamanının diğer şairleridir. Onlar mana hazinesinin kapısına bile yanaşamaz; ancak şiir ülkesinin sultanı ve bu ülkenin hazinelerinin tek sahibi olan Nef’î’nin dağıttığı bahşişlerle yetinir; hüner ve sanat pazarında şair diye geçinirler. Ama olsun; Nef’î’nin sahibi olduğu söz ve mana hazinesi o kadar zengin, öylesine ihtişamlıdır ki, her önüne gelen yoksula (dilenciye) dağıtsa, yine de sonu gelmeyecek ve bitip tükenmeyecektir.

Ve gazel, icazın ve kendini övüşün nihaî haddine vardığı bir beyitle sona eriyor:

Levh-i mahfûz-i sühandur dil-i pâk-i Nef’î
Tab‘-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf degil

Nef’î’nin temiz ve parlak gönül (aynası), sözün (şiir ve edebiyatın) levh-i mahfuzudur;
(diğer) dostların tabiatları gibi küçücük sahaf dükkânı değildir.

Nef’î bu son beyitte bir şair olarak kendini beğenmenin ve övmenin, diğer şairleri de küçük
görmenin son haddine varmış ve bu durumu yakıcı ve bitirici bir tezatla noktalamıştır: Nef’î’nin şiirlerinin kaynağı olan temiz ve parlak gönlü, artık herhangi bir şey olmaktan çıkmış ve sözün levhi mahfuzu hâline gelmiştir. Diğer şair dostların tabiatları (gönülleri, fıtratları) ise; içerisinde yıpranmış, eskimiş, elden ele gezmekten fersudeleşmiş tozlu kitapların bulunduğu küçücük sahaf dükkânlarıdır. Nef’î’nin gönlünden her an yeni bir mana, yeni ve renkli bir hayâl doğarken; dostların gönülleri eskimiş, pörsümüş, tedavülden kalkmış benzetmelerin, köhne hayâllerin, kullanıla kullanıla artık harcıâlem hâle gelmiş cansız mazmunların üst üste yığıldığı tozlu raflara dönmüştür.

“Levh-i mahfuz”; dinî kaynaklarda, Allah tarafından takdir edilmiş şeylerin yazılı olduğu manevî levhaya denmektedir. Bu, aynı zamanda Allah’ın sınırsız ve sonsuz ilmini de ifade eden bir kavramdır. Peygamberlere gönderilen vahiyler ve kutsal kitaplar onların kalplerine bu levhadan indirilmiştir.

Kendi şairliği ve sanatkâr kimliği ile ilgili olarak kutsal sıfatlar kullanmaktan çekinmeyen şairimiz, kendisi dışındaki hemen bütün şairler, özellikle rakibi olan çağdaşı şairler için ise, alaycı (ama esprili) bir tavır sergilemekte; onların şiirlerinin ve eserlerinin hüner ve sanat pazarında geçersiz olduğunu ilân etmektedir.

İşte Nef’î, içinden mucizevî şiirlerin çıktığı, söz ve anlamın harika buluşmasından oluşmuş
mücevherler durumundaki mısra ve beyitlerin doğduğu gönlünü “sözün levh-i mahfuzu” gibi göstererek belki de hiçbir edebî gelenekte bulunmayan çok iddialı bir benzetme yapmakta ve asırlardan beri insanları hayranlıkla şaşkınlık arasında çaresiz bırakmaktadır.

Nef’î’nin şiirinde sayısız örneklerine rastlayabileceğimiz bu ve bu gibi benzetmeler, çağı için şaşırtıcı derecede özgür bir düşünce hayatının tezahürü olduğu kadar, günümüz için dahi oldukça ileri bir anlayışın pırıltılı yansımalarıdır.

 
Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Ekim 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: