RSS

İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı

31 Oca

• Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
• Psikolojik Açıdan Üzüntü
• İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
• Mutluluk ve Üzüntü
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Mânevî ıstırap ve Çilenin İmanla İlişkisi
• Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
• İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
• Hüzün Kokulu Düşünceler

“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2962

Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti

Hüzün (huzn): “İstenmeyen bir durumun başa gelmesinden veya geçmişteki bir kayıptan duyulan keder, üzüntü” şeklinde tanımlanır. Hüzün kelimesi, insanın maddî veya mânevî kayıp ve eksiklerinden duyduğu üzüntü için kullanılır. Zıddı, sürûr ve ferahtır.

Râgıb el-İsfahânî, hüznü “kederden hâsıl olan iç sıkıntısı” şeklinde tanımladıktan sonra bu sıkıntının irâdî olmadığını, bu sebeple Kur’an’da geçen “üzülme” veya “üzülmeyin” gibi ifadelerin gerçekte hüzünlenmeyi değil; bu duyguya götüren davranışlardan sakınmayı öğütlediğini belirtir. Hz. Hatice ve Ebû Tâlib’in ölümleri Hz. Peygamber’i derinden üzdüğü için bu ölümlerin vuku bulduğu yıla İslâm tarihinde “senetü’l-hüzn”, yani hüzün yılı denilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı

Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette “hüzün”, üç âyette aynı anlamda “hazen”, otuz yedi âyette de aynı kökten fiiller olmak üzere toplam 42 yerde hüzün ve türevleri geçmektedir. Bu âyetlerin çoğunda mü’minlerin âhirette üzüntüsüz bir hayat yaşayacakları haber verilmekte;2963 Rasûl-i Ekrem’e ve mü’minlere hitaben, inkârcıların kendilerine karşı haksız söz ve davranışlarından veya mâruz kaldıkları çeşitli sıkıntılardan dolayı üzülmemeleri, metin olmaları tavsiye edil mektedir.2964 Yûsuf sûresinin 84 ve 86. âyetlerinde, Hz. Yûsuf’un başına gelenler sebebiyle babası Hz. Ya’kub’un çektiği şiddetli acı ve üzüntü, hüzün kelimesiyle ifade edilmektedir.

…Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2965

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 2966

“Rasûlüm, küfürde/inkârda yarışanlar sana hüzün vermesin (seni üzüp kaygılandırmasın). Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” 2967

“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘iman ettik’ diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin” 2968

“Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir/üstündür, hikmet sahibidir.” 2969

“Kendilerine (savaş için gerekli) binek sağlaman için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).” 2970

“Dikkat edin, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. (Rasûlüm,) Onların (müşriklerin) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.” 2971

“Bunlar (hidâyet üzere olanlar), iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. 2972

“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı kaygı duyma!” 2973

“En büyük dehşet dahi onları üzmez, tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar:

‘İşte bu size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür.” 2974

“(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 2975

“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” 2976

“Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!2977

Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.” 2978

Hadis-i Şeriflerde Hüzün

Hüzün ve türevleri hadislerde de değişik konumlarda kullanılmıştır. Bu hadislerin bazılarında ölüm gibi acılı olaylar karşısında hüzünlenmenin normal olduğu,2979 Kur’ân’ın hüzünlü bir ortamda indiği,2980 insanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlara keffâret olacağı,2981 Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı,2982 Hz. Peygamber’in acı ve hüzün veren sıkıntılara uğramaktan Allah’a sığındığı2983 ifade edilir.


Psikolojik Açıdan Üzüntü

Üzüntü, sevinç ve mutluluğun zıddı olan bir reaksiyondur. Bu duygu, insanın sevdiği bir şahsı veya yanında büyük değeri olan bir şeyi kaybetmesiyle ya da herhangi bir sıkıntı durumu, önemli bir işi gerçekleştirmede başarısızlığın baş göstermesiyle meydana gelmektedir. Normal olarak anne ve babalar, çocuklarının kaybolmalarıyla, başlarına acı veren veya arzu edilmeyen bir şeyin gelmesiyle üzüntü duymaktadırlar. Kur’an, oğlunu sandığa koyup nehre bıraktıktan sonra, dalgaların onu kendisinden uzaklaştırma zamanındaki Hz. Mûsâ’nın annesindeki üzüntüye işaret etmektedir: “Böylece Biz onu, annesine geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin.”2984 Kur’an, Hz. Ya’kub’un oğlu Hz. Yusuf’u kaybetmesiyle ilgili üzüntüsünü dile getirmektedir: “Yüzünü onlardan öteye çevirdi de: ‘Ey Yûsuf üzerindeki tasam (gel, gel, tam senin gelme zamanındır)! dedi ve üzüntüden gözleri ağardı. (Acısını) yutkunuyor (açığa vurmamaya çalışıyor)du. Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin! ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.” 2985

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek onunla birlikte cihada çıkma isteğinde bulunan, fakat Allah Rasûlü’nün kendilerine binek bulamadığını ifade etmesiyle ağlayarak dönen fakir mü’minlerin üzüntülü hallerini de dile getirmektedir: “Kendilerini (savaş için gerekli binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ deyince infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar).” 2986

Kur’an, hicret esnasında, müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebûbekir (r.a.)’i öldürmek için iz sürdükleri sırada, sığındıkları mağarada Hz. Ebûbekir (r.a.)’e huzursuzluk veren üzüntü hissini de dile getirmektedir: “…Hani ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu.” 2987

Hz. Peygamber, Mekke müşriklerinin Allah’a ve kendisine inen Kur’an âyetlerine inanma hususundaki çağrısına olumlu cevap vermediklerini gördüğünde üzüntü duymuştur: “İnkâra koşanlar seni üzmesin, onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir nasip koymamak istiyor. Onlar için büyük azâb vardır.”2988; “Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Sonunda onların dönüşleri Bizedir. O zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü (kalplerde ne düşünceler geçtiğini) bilir.” 2989

Hz. Peygamber (s.a.s.), inançsızların Allah hakkında söyledikleri şeyleri ve kendisini yalanlamalarını işittiğinde üzülürdü: “Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.”2990; “Biliyoruz, onların dedikleri seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 2991

Kur’an, birçok âyette üzüntü duygusunu korku ile birlikte dile getirerek, bu reaksiyonların üzüntü kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ikisi, insana musallat olunca hayat neşesini kaybettirirler. Nitekim aynı şekilde bu âyetler, Allah’a iman, takvâ ve sâlih işleri yapmanın korku ve üzüntüden koruduğu ve bunlara karşı bir tedavi olduğunu ortaya koymaktadır: “…Size Benden bir hidâyet geldiği zaman, kim Benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. ”2992; “Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman ittika edip (günahlardan) korunan ve kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2993; “Biz rasûlleri/ elçileri müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini ıslah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2994; “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2995

Psikolojiye göre, mânevî acıların meydana getirdiği üzüntü gibi duygusal haller, yüzün canlılığını kaybetmesi, sindirim faaliyetlerinin yavaşlaması gibi bazı fizyolojik halleri meydana getirmektedir. Yüzümüze menfî şekilde tesir eden duygular olarak, hüzün, nefret, gerginlik ve şiddet sayılmaktadır. Bunların oluşmalarına zemin hazırlayan da, iç dengeyi korumaya yönelik temel psikolojik durumlardır. Kur’an, Hz. Ya’kub’un, oğlu Hz. Yûsuf’u kaybetmekten dolayı gözlerinin kör olduğunu dile getirmekle,2996 hüznün bünyede meydana getirdiği fizyolojik tahribata temas etmektedir. Zaten sıkıntının büyük oranda mihaniki organik işlemle beraberliği kabul edilmektedir. Kederli bir kimse, duruşu ve oturuşuyla çökmüş biri gibi fizikî olarak kendini belli etmekle beraber, adaleleri gevşek, nabızları kısa, yavaş ve zayıf, nefesi düzensiz olup âdeta omuzlardan nefes alır gibi bir durum arz eder. Hatta bugün, organizmanın dıştan gelen psikolojik zorlama durumlarına karşı fizyolojik cevaplar verdiği, mide ülseri, kan basıncının yükselmesi, ya da allerjik tepkiler gibi bazı işlevsel bozukluklara sebep olduğu da bilinmektedir.

“(Oğulları:) ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!’ dediler. (Ya’kub,) ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.”2997 Bu âyet, aynı zamanda musibet ve üzüntü zamanında esef ve ağlamanın câiz olduğunu ifade etmektedir. Bu gibi zamanlarda ağlamak, psikolojik bir ihtiyaç olup, bünyenin sıkıntı suretiyle yüklendiği enerjiyi deşarj etmesini sağlayacağından, bir fıtrat kanunu olduğunu söyleyebiliriz. Din ise fıtrî olan şeyleri engellemez, ancak bir sınır tâyin eder. Bundan dolayı İslâm, ağlamayı bir merhamet eseri olarak görürken; döğünmek ve yaka paça yırtmak gibi aşırılıkları ve isyan kokan davranışları yasaklamıştır.

Kur’an, peygamberlere ve âyetlere iman etmenin, iyiliklerde bulunmanın, Allah’tan korkmanın dünya ve âhiret üzüntüsüne düşmemeyi gerektireceğini belirtir. “Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2998 Allah mü’minleri üzüntüden de bu özellikleri sayesinde kurtaracağını vaad etmektedir. Hz. Yûnus’tan (a.s.) söz eden şu âyetlerde bu realiteye vurgu yapılmaktadır: “Onun (Yûnus’un) duâsını kabul ettik ve onu gamdan/kederden kurtardık. İşte Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”2999; “Eğer (Yûnus) Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecek güne kadar onun (balığın) karnında kalmıştı.” 3000


İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı

İslâm düşünce tarihinde hüzün konusunda biri özellikle Kindî’den itibaren felsefî çizgideki ahlâk kitaplarında, diğeri tasavvuf kitaplarında olmak üzere iki farklı yaklaşımın ortaya konduğu görülür. Bunlardan ilkinde hüzün, daha ziyade insanın dünyevî kayıplardan duyduğu ve kurtulmak zorunda olduğu olumsuz bir duygu, hatta tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık olarak ele alınırken tasavvufî eserlerde daha çok âhiret kaygısı veya hayırlı bir iş başaramamaktan duyulan üzüntü için kullanılır ve olumlu bir durum kabul edilir.

Kindî hüznü, “sevilen şeylerin elden gitmesinden veya amaçlanan şeylerin elde edilememesinden doğan nefsânî/psikolojik bir elemdir” şeklinde tarif eder. Kindî’ye göre ahlâk, bir bakıma ruh sağlığı olduğuna, yersiz üzüntü, kaygı ve korkular da bu sağlığı bozduğuna göre bu rahatsızlıkların tedavi edilebilmesi, öncelikle onların sebeplerinin bilinmesine bağlıdır. Kaynaklarda bu sebepler, “sevilen şeylerin kaybedilmesi ve amaçlanan şeylere ulaşılmaması” şeklinde özetlenmiştir. İçinde yaşanılan “kevn ve fesâd”, yani oluşma ve bozulma âleminde kayıplardan kurtulmak mümkün olmadığına göre insan, değişen ve elden giden geçici nimet ve imkânlar yerine, her zaman kalabilen ahlâkî ve aklî erdemleri aramalı, Kindî’nin deyimiyle seveceği şeyleri “akıl âlemi”nden seçmelidir. Değişken olan tabiat dünyasında duyusal haz ve menfaatlerin sürekli olmasını istemek, imkânsız olanı istemektir; Çünkü bu isteğin gerçekleşmesi tabiat düzenine aykırıdır.

Üzüntünün sebepleri konusundaki bu fikirler, daha sonraki ahlâkçılar tarafından da kabul edilmekle birlikte Kindî’nin aşırı zühd anlayışını benimsemeyen âlimler de olmuştur. Meselâ Ebû Bekir er-Râzî, bir tabip olarak insanın bütün üzüntülere karşı bir çare olmak üzere bedenî ve maddî ihtiyaçlarını uygun biçimde karşılaması gerektiği düşüncesiyle Kindî’ye göre daha realist bir tutum izlemiştir. Aynı şekildi Kindî’nin üzüntüye düşmemek için bir tür inzivâ hayatını öğütlemesine karşılık öğrencisi Ebû Zeyd el-Belhî sosyal hayata katılmanın önemi üzerinde durmuş, gerek bu hayata katılmanın gerekse yararlı işlerle uğraşarak zihnî üzüntü ve korku gibi patolojik durumlardan uzak tutmanın faydalarını önemle vurgulamıştır.

Kaynaklarda hüzün, psikolojik acıların bir çeşidi olarak görülür ve insanın değişik ıslah yollarıyla bedenî acılardan kurtulmaya çalıştığı gibi üzüntüyü de belli tedbirlerle gidermesi istenir. Bunlar ahlâkî tedbirlerdir; dolayısıyla nefsin hüzünden kurtarılması da ahlâkî tedavi ile mümkün olur. Bu tedavinin yolları üzüntü veren eylemlerden kaçınmak, musibetleri doğal karşılamak, bu dünyada musibete uğramanın kaçınılmaz olduğunu, hiç musibete uğramamak şeklindeki bir isteğin tabiatla çeliştiğini düşünmek, el altında bulunan imkânların asıl sahibinin Allah olduğunu ve O’nun emanetini dilediği yolla bir kimseden alarak bir başkasına verebileceğini akıldan çıkarmamaktır.3001 Kindî, hakîmâne bir ifadeyle kaybedilmeye elverişli bütün dileklerde musibet, geçici olan her şeyde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve sıkıntı, her kaygısızlığın sonunda korku bulunduğunu belirterek bu görüşünü de uzun uzun anlattığı “gemi yolcuları” istiâresiyle destekler. İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yer bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile fark etmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.

İslâm düşünürleri, üzüntü ve kaygının başlıca sebepleri arasında yer alan ölüm korkusu üzerinde de durmuş ve bu korkunun yersizliğini gerekçeleriyle anlatmışlardır. Buna göre sanıldığının aksine ölüm kötü değildir; ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Çünkü insan “akıllı ve ölümlü bir canlı” diye tanımlanır. Ölüm mutlak bir yok oluş değil; gerçek, sürekli, özgür ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Şu halde insanın ölümden korkmasının temelinde akıl yoksunluğu, kontrolsüz şehvet ve öfke duygularından kaynaklanan tutkular yatmaktadır. Kindî’nin ifadesiyle “kralları köleleştiren” şey, bu duygulardır. Bu sebeple hastalıkların en tehlikelisi nefsin hastalığıdır. İnsanın başlıca görevi, bu duyguları yenerek gerçek özgürlüğünü elde etmesidir; iki dünyanın mutluluğu da buna bağlıdır.

Üzüntü problemi üzerinde önemle duran bir diğer İslâm âlimi de İbn Hazm’dır. İbn Hazm da Râzi gibi lezzeti, elem veya kederin giderilmesinden duyulan haz ya da mutluluk şeklinde açıklamakta, fakat insanların pek çok amaç arasında yalnız bir ortak amaç taşıdıklarını, bunun da kederden kurtulma olduğunu ifade etmektedir. İbn Hazm, çeşitli nimet ve imkânlardan örnekler vererek kişinin bunları istemesinin temelinde bunların yokluğundan dolayı baş gösteren keder olduğunu belirtmektedir.

Bu arada İslâmî eserler içinde ilk defa Kindî’nin aktardığı, “niçin hiç kederlenmiyorsun?” sorusu ve Sokrat’ın buna verdiği, “Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” cevabı bazı benzerleriyle birlikte Râgıb el-İsfahânî’nin Zerîa adlı kitabında yer almıştır. Gelecekteki bir musibet ve zarar beklentisiyle şimdiden üzüntüye kapılmanın yersizliğine ilişkin açıklamalar da Kindî gibi Râgıb’ın da ortak görüşleridir. Ölüm korkusunun sebepleri ve korkunun yenilmesine ilişkin ifadelerle anne karnındaki çocuğun dünyaya gelmeyi istememesi gibi insanların da ölümden sonraki hayata geçmeyi istememelerine, yani ölümden korkmalarına ilişkin Râgıb’ın ifadeleri de bir ölçüde Kindî’nin görüşlerini hatırlatır.

Kindî gibi Gazâli de üzüntüyü zâhidâne bir anlayışla ele almakta ve bu olumsuz duygunun yanlış gayelere, yani mal ve mevkiye yönelmekten kaynaklandığını söylemektedir.

Mutasavvıflar, hüzün meselesini sâlikin Allah ile ilişkisi açısından ele almış, bu suretle hüzün terimini “dünyevî veya nefsânî bağlar yüzünden Allah’a yakınlaşamayan, O’nunla ünsiyet kuramayan sâlikin bu ayrılıktan duyduğu acı ve keder” anlamına gelecek şekilde kullanmışlardır. Herevî gibi mutasavvıflar, bazı sahâbîlerin maddî imkânsızlıklar sebebiyle Tebük Seferi’ni katılamamaktan dolayı hissettikleri büyük üzüntüden takdirkâr bir üslûpla bahseden âyete3002 dayanarak hüznü tasavvufî faziletler arasında gösterirler. Afîfüddin Tilmisânî, hüznün bir fazilet ve yüksek makam olduğunu belirtir. Herevî, hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira hüzün, kulun İlâhî mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak, bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî, üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar. Çünkü hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda ancak kat eder.” Sözü, bu hususa işaret eder. Bu sebeple olmalıdır ki, Herevî hüznü, havf, işfak, huşû, zühd, verâ gibi aynı mahiyetteki tasavvufî erdemlerin başında göstermiştir.

Tasavvufta bu anlamıyla hüznün çok eski bir geçmişi vardır. Bazı zâhid sahâbîler, âhiret kaygısı ile ibâdet ve iyiliklerini yetersiz gördüklerinden dolayı büyük bir üzüntü duyuyorlardı. Daha sonra Hasan-ı Basrî’nin önderliğinde Basra’da oluşan zühd okulunun temel özelliği de hüzün, havf ve bükâ (ağlamak) kelimeleriyle özetlenir. Nitekim Ebû Nuaym, Hasan-ı Basrî’yi “korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş” şeklindeki nitelemelerle tanıtır. Hasan-ı Basrî’ye göre âhiretin ebedîliğine karşılık dünya hayatının sonlu ve sınırlı oluşu, bunun farkında olan ve ölümü en tesirli vaaz olarak algılayan mü’minde kaçınılmaz olarak bir hüzün hali doğurur; bu hal kişiyi bir sorumluluk ve kendini yargılama (muhâsebe) bilincine, kısa dünya hayatının her ânını değerlendirme irâdesine yöneltir. Şu halde hüzün, patolojik bir ârıza olmayıp mü’mini muhâsebe, tevbe gibi ahlâkî makamlardan geçirerek sâlih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî, “mü’mini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” diyordu. Kur’ân-ı Kerim’in de genellikle mü’minlerin kalplerine korku ve kaygı salan tarafı üzerinde zihnini yoğunlaştıran Hasan-ı Basrî, Kur’an’ı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, korkusunun şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtiyordu. Hüzünlü ve soluk yüzlü olmayı Kur’an’a inanmanın alâmeti olarak görüyor, öldükten sonra kendisini rüyasında son derece sevinçli ve mutlu bir halde gören ve bunun sebebini soran Mâlik bin Dînâr’a, bir insanın dünya hayatında hüznü ne kadar sürekli olursa âhirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylüyordu.

Hasan-ı Basrî’nin yüksek dinî duyarlılığı, geniş bilgi ve kültürü, siyasî ve sosyal etkinliği gibi seçkin özellikleri sayesinde korku ve hüzne dayalı tasavvufî anlayış Basra’yı aşarak Horasan’dan Mısır’a kadar İslâm dünyasının pek çok merkezine yayılmışsa da özellikle Râbia el-Adeviyye’nin önderliğinde gelişen yine Basra merkezli diğer bir tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine; sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık veren anlayışın hâkim olduğu görülür. Ayrıca Hasan-ı Basrî çizgisindeki sûfîlerin hüznü bir fazilet saymalarını tenkit edenler de olmuştur. Meselâ Takıyyüddin İbn Teymiyye, dinî konularda bile olsa hüzünlenmemek gerektiğine işaret eden âyetlerden örnekler vererek hüznün bir duygu olarak ne fayda sağlayacağını ve ne de zararı önleyeceğini belirtir. Şu halde üzüntünün kendisi değil, sebepleri ve sonuçları önemlidir. Buna göre meselâ dinî bir olumsuzluktan veya müslümanların başına bir sıkıntı gelmesinden dolayı üzülen bir kimse, üzüntü duygusundan dolayı olmasa da, içindeki iyilik sevgisinden dolayı sevap kazanır. Buna karşılık insanın iyilik irâdesini zayıflatan ve Allah’ın buyruklarını ihmal etmesine yol açan üzüntüler de günah sebebidir. İbn Kayyim el-Cevziyye de âyet ve hadislerden deliller getirerek hüznün istenen ve amaçlanan bir hal olmadığını, bir faydasının da bulunmadığını, aksine bu tür duyguların kuldaki seyr u sülûk şevkini kırdığını, irâdeyi aşındırdığını ileri sürer. İbn Kayyim, mutasavvıfların, hüznün fazilet olduğuna delil olarak gösterdikleri âyet ve hadisleri yanlış yorumladıklarını ileri sürmekte, ayrıca bu konudaki bazı hadis ve haberlerin sahih olmadığını ifade etmektedir. 3003

Mutluluk ve Üzüntü

İnsanların hayattan bekledikleri, sadece fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması değildir; bunlarla birlikte, psikolojik ihtiyaçlarının da karşılanmasını ve hayatlarının bir anlamı olmasını arzu ederler. Anlamlı hayat, huzur ve mutluluk içinde müslümanca geçen hayattır. İnsan ruhu, keder, elem ve acılardan ne kadar hoşlanmazsa; sevinç, mutluluk ve hazlardan da o kadar hoşlanır. Bir bakıma, insanı yaşatan ümittir. İnsan, ümidini yitirdiği an, içini üzüntü kaplar, sosyal faâliyetlerini istemeyerek durdurur. İnsanlarda ümitle birlikte korku da veya korkunun yanında ümit de vardır. İnsanlardaki korku yok olup gittiği zaman, isyan, taşkınlık veya görevini yerine getirememe halleri ortaya çıkar. Açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. Bu iki duygu, görev duygusunu canlandıran ve canlı tutan duygulardır. Ümitle korku arasındaki hassas dengeyi koruyan insan, ancak kendi güçsüzlüğünü ve âcizliğini az çok anlayabilir ve bu sebeple de, böbürlenerek şımarmaz.

Kulluk, bu âcizliği ve güçsüzlüğü anlamak ve bunun şuurunda olmak demektir. Hiçbir varlık, ebedî teminat veremez. Onu ancak Allah verebilir. Bunun içindir ki, kulluk, ancak Allah’a yapılır. Hayatın gayeleri arasında en önemli yeri ve ilkini de bu teşkil eder. Zira kulluk görevi, insanın değerini ortaya koyar ve insana ne olduğunu ve ne olacağını gösterir. Allah’a kul olabilenler, yani âcizliğini ve güçsüzlüğünü anlayarak gerçek değerini ve yerini bilenler, sudan sebeplerle kendilerini veya birbirlerini yemeğe kalkışmazlar, huzurlarını kaçıracak davranışlarda bulunmazlar.

Mutlu insan, bu gerçeğin şuurunda olandır. Bunun içindir ki hayat olduğu gibi, insanlar da olmaları gerektiği gibi değil; oldukları gibi kabul edilmelidir. Olması gerekenler, idealde ve uzakta olan şeylerdir. Olanlar ise, realitede ve yakında olan şeylerdir. Yakında ve realitede olanı anlamadan ve varlığını kabul etmeden, idealde ve uzakta olanı anlamamız ve ona ulaşmamız mümkün değildir. Zaten, insanları çelişkiye ve çatışmaya sürükleyen de bu tutum ve davranışlardır. Bunun için insanı tanımak ve lâyık olduğu yere oturtmak gerekmektedir.

Elimizde imkân varken her türlü tedbirimizi almalı ve işin neticesini Allah’a havâle etmeliyiz. İyi bir kul olabilmek için bu, önemli bir harekettir. İslâm dininin tevekkül inancı da bunu gerektirir. Elimizde olan şeyleri yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakmak ve olacak şeyleri tevekkülle karşılamak ve neticeye rızâ göstermek kul olmanın gereğidir. Çünkü her şeyi bilen, tanzim edip planlayan ve zamanı gelince her şey yerli yerinde yaratan Allah; ebedî teminatı veren de Allah’tır. Geçici hayat karşılığında, ebedî hayatı satın almak isteyen bir insan, kaybettiklerine veya verdiklerine neden ve niçin üzülsün? Tıpkı sevdiği bir malı almak isteyen bir kişi, malın bedelini verdiği zaman nasıl üzülmüyor, bilâkis seviniyorsa, ebedî hayatı satın almak isteyen bir kişi de verdikleri karşısında üzülmemelidir. Allah, mü’minlerin canları ve malları karşılığında cenneti onlara satmıştır; bir başka ifade ile Allah, cennete karşılık, mü’minlerin canlarını ve mallarını satın almıştır.3004 Canınızı, malınızı ve verilecek her şeyinizi verirseniz, ancak Allah’tan cenneti satın alabilirsiniz. Allah da ancak, bunlar karşılığında cenneti vaad etmiştir; veren cenneti alabilir, vermeyen asla! Ancak canından ve malından bir şeyler verebilenler, yani bedelini ödeyenler cenneti satın alabilirler.

Hak yolunda canlarını verenler, mallarını harcayanlar, ancak kendileri için canlarını ve mallarını vermiş olurlar.3005 Yani vermenin mükâfatı yine kendimiz içindir. Allah için değildir. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.3006 İhtiyaç sahibi biziz; her şeye ihtiyacımız vardır. Yaptığımız her işi severek yapmalıyız. Severek yapılan iş, yarı yarıya kolaylaşan bir iş demektir. İstenmeden ve sevilmeden yapılanda hayır yoktur. Bunun için yapmak zorunda kaldığımız işleri, önceleri sevmesek ve arzu etmesek dahi, severek yapmaya çalışmalı, işimizi yarı yarıya kolaylaştırarak huzurlu bir hayat yaşamalıyız. Hayatı kendi kendimize zehir etmemeliyiz.

Severek ve isteyerek bir iş yapmak, mutlu ve huzurlu hayat şartlarından sadece biridir; sakin ve nazik olma, herkese iyi davranma ve kendimize iyi ve güzel telkinlerde bulunma da diğer önemli şartlardan bazılarıdır. Allah, bir âyetinde, Peygamberimiz’e, insanlara karşı sert ve kaba davransaydı, onları etrafından dağıtırdı, demektedir 3007. Diğer bazı âyetlerde ise, mü’minlerin vasıfları arasında, alçak gönüllü ve mütevâzi olma hali özellikle belirtilmektedir 3008. Böyle bir davranış, en azından bize karşı yapılacak hücumlara karşı, koruyucu bir kalkan görevi görür. Kişiye yönelen tümüyle haksız ve bâtıl olmayan saldırı ve suçlamalar ne kadar az olursa, insan o kadar stres ve üzüntülerden uzak olur.

Şâyet stres ve üzüntü içine düşmüş isek, iyi olduğumuzu, yeryüzünde kötü durumda olan tek kişinin biz olmadığımızı, bizden daha kötü durumda olan kişilerin de bulunduğunu düşünmeli ve kendi kendimize telkinlerde bulunmalıyız. Sıkıntılarımızı içimize gömmemeli, dost ve arkadaşlarımızla paylaşmalıyız. Böylece sırtımıza binen ağır yüklerin hafiflediğini görürüz. Duâ böyle durumlarda en güzel çare ve hafifleme yoludur. Zira dostlar içinde en sâdık ve samimi dost Allah’tır. O’nunla dertlerimizi paylaşmak ve O’ndan yardım ummak kadar hiçbir şey, insanı stresten kurtaramaz. Eş dost ve arkadaşlarımız, Allah’a olan duâ ve niyazlarımızdan sonra gelir. Kader inancı ve Allah’a karşı kayıtsız şartsız teslim olma, stresin en etkin çaresidir. Bu çareyi iyi kullanan insanlar, sağlığını da iyi koruyanlardır.

Bir kişide ruhî ve hissî bir düzensizlik, yani sıkıntı ve üzüntü varsa, o kişinin bulunduğu ve yaşadığı fizikî ortamda da mutlaka uyumsuzluk ve düzensizlik var demektir. Aynı şekilde bir yerde fizikî uyumsuzluk ve düzensizlik varsa, yine orada mutlaka psikolojik bir düzensizlik ve uyumsuzluk var demektir. Ruhî uyumsuzluk ve düzensizlikler, kolaylıkla fizikî düzensizliğe ve keşmekeşliğe dönüşür. Bu sebeple, öncelikle ruh ve his dünyamızı tanzim etmemiz ve korktuklarımızdan emin olarak sıkıntılarımızdan kurtulmamız gerekir. İnsanları dünyevî endişeler içinde en çok korkutan, ölüm, açlık, yarın endişesi ve mesleğini ve şerefini kaybetme gibi olaylardır. Bunlar arasında en önemlisi ve ilk sırada yer alanı şüphesiz, ölüm korkusudur.

Ölüm, tabiî bir kanundur. Her doğal kanun gibi ondan da korkulabilir. Ancak bazı insanlar, ölümden korktuğu kadar, hiçbir şeyden korkmamaktadır. Aslında ölümden değil, ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkulmalıdır. Ölüme hazırlıklı olmak, korktuğundan emin olmak demektir. Hayatta iken görevini yapanlar ve bundan dolayı da kendilerine güvenenler, ölümden diğerlerinin korktuğu gibi korkmazlar, hatta ölümü büyük bir tevekkülle beklerler. İbâdetin dünyada en büyük faydası da belki budur. İbâdetin pek çok faydaları mevcuttur. Bu faydalar arasında en son ve en büyük faydası, sonsuzluğa açılan kapının önünde ve öncesinde insana güven vermesidir. Bu güveni insana ibâdetten başka hiçbir şey sağlayamaz. “Lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn (onlara ne bir korku ve ne de mahzun olma vardır)”3009 âyetinin ilk tecellisi de belki buradan başlamaktadır.

Ruhî gerilim ve bunun bir parçası olan üzüntü ve sıkıntı, hayatımızın bir parçasıdır. Mevsimler nasıl insan hayatının bir parçası ve insanı etkileyen bir vâkıa ise, sıkıntı, üzüntü ve ruhî gerilimler de insan hayatının gerçekleridir. Ancak, bu ruhî gerilimlerin sürekliliği ve devamlılığı, insan bedenine tamir edilmesi ve geriye döndürülmesi imkânsız zararlar vermektedir. Birikmiş gerilimlerin etkisi, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakta ve çoğu kere de insanı ciddî hastalıklara ve ölüme sürüklemektedir.

Olgunluk, bir sabır işidir; uzun vâdeli kazanç uğruna geçici ve kısa vâdeli kazanç ve zevkleri feda edebilmektir. Olgunluk sebattır. Olumsuz etkilere boyun eğmeden hedefe doğru yürümek ve hedefe varmaya çalışmaktır. Olgunluk, irâdedir. Umut kırıcı olaylar karşısında ezilmeme/üzülmeme gücüne sahip olabilmektir. Olgunluk tevâzudur. Olgun bir insan, yanıldığında “hata ettim” veya “özür dilerim” diyebilen insandır. Olgun insan, özü ile sözü, sözü ile de özü bir olan, bilmediği şeyin peşine düşmeyen insandır.3010 Rûhî olgunluk da, ruh sağlığına sahip olmak demektir.

Kur’an’da rûhî gerilimlerden ve bunların tezâhürlerinden sık sık bahsedildiği görülür. Özellikle müslümanların başarısı karşısında inanmayanların duydukları kıskançlık, haset ve öfke bunların davranışlarına yansıyan yönleri üzerinde durulmakta ve inkârcıların rûhî ve fizikî portreleri çizilmekte, mü’minlerin ise, rûhî gerilimlerden uzak, korkusuz ve emniyette bir hayat yaşadıkları ve âhirette de bu hayatın devam edeceği anlatılmaktadır. Kur’an’da sık sık Cenâb-ı Hak, mü’minler için “onlar için ne bir korku, ne de mahzun olma vardır”3011 buyurmaktadır. Bu teminat, esas olarak âhiret hayatı için olmakla birlikte, dünya için de kısmen geçerlidir.

Allah’a tevekkül edip O’na güvenme, O’na teslim olma, yarınından emin olma ve güven içinde yaşama ümidi, insanı huzurlu yapar ve rûhî gerilimlerden uzak tutar. Kâfirlerin, yarınlarından endişeleri vardır. Bu sebeple büyük bir güvensizlik içindedirler. Bu da, onları huzursuz etmekte ve çeşitli rûhî gerilimlere sürüklemektedir. Bu rûhî gerilimlerden kurtulmanın çarelerini ise geçici şeylerde aramaktadırlar. Hâlbuki bunlar, insana ebedî teminat veremez, insandaki sonsuzluk duygusunu tatmin edemez. Dünya fânîdir, geçicidir; âhiret ise sonsuz. Ancak âhiret inancı, insanın sonsuzluk duygusunu tatmin eder.

İman eden insanları, bunalımlardan kurtaracak iki önemli çıkış yolu bulunmaktadır. Birincisi, kadere iman; ikincisi ise, sabır ve duâdır. Kader inancının insana sağladığı rûhî huzur ve sükûnu hiçbir şey sağlayamaz. “Kadere inanan, kederden emin olur.” Keder ve üzüntü, insan sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında gelir. “Duvarı nem, insanı gam çökertir.” Sabır ve duâ ise, insanı sonsuza bağlar ve onun sonsuzluk duygusunu tatmin eder. Duâ, yaratan ile yaratılan arasındaki münasebetleri düzenleyen en kısa yoldur. Cenâb-ı Hak, “Duânız olmasaydı, Rabbinizin yanında ne kıymetiniz olurdu?”3012 buyurmaktadır. Peygamberimiz’in (s.a.s.) duâ ile ilgili öğütlerinden biri şöyledir: “Allah’ın kendisine sıkıntı anında, başının dara düştüğünde icâbet etmesinden hoşlanan insan, rahatlık anında da bol bol duâ etsin.”3013; “Duâ, gelen ve gelecek olan belâlara karşı fayda verir. Ey Allah’ın kulları, size duâ etmenizi tavsiye ederim; duâ etmeyi ihmal etmeyin.” 3014

Duâ, insanı rahatlatır. İşin neticesini Allah’a havale eden ve O’ndan af dileyen insan, gönül huzuruna ve birine içini dökmenin rahatlığına kavuşur. Sabır, ilk sadme esnasında gösterilen mukavemettir. 3015 Hz. Ya’kub, “güzel sabır!”3016 diyor. Kur’an, sabırdan övgü ile bahseder.3017 Sabrın sağladığı rûhî olgunluğu ve neticede elde edilen huzur ve mutluluğu, hiçbir şey sağlayamaz. “İnsan, ziyan içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”3018 Sabır, insana direnme gücü verir. Olgunlaştırır ve mutluluk yolunu gösterir. Sabır ve duâ, insanın en samimi iki dostudur. Bu iki dosta sahip olanlar, huzurlu ve mutlu olan insanlardır. Öyleyse huzurlu olmak için, biz niye bu iki dosta sahip olmayalım? 3019

İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı

(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 3020 Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’minin hüznü cennette bitecek. Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefatı sırasında başucunda ağlamakta olan Fâtıma’sına söylüyordu: “Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek!” Evet, o güne dek hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu: “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!” 3021

Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları? Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir bir kaybedilen dayanaklar: Abdulmuttalib, Ebû Tâlib, Hz. Hatice ve peş peşe gelen evlât acıları, ölümleri. Tabii bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle o çok ağlamış, az gülmüştü.
Kan, ter, gözyaşı… Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dâvâ uğruna dökülen kanların bile karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle; kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını almamış? Bu ister mü’min ister kâfir olsun, yasa herkes için geçerli, “insan için” diyor Kur’an; “İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır.”3022 Gözyaşı da öyle, zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır. Bu üç damla bedeldir, bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrûlaşır. Kan, toprağın; ter, ekmeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.

“Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”3023 Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdum duymazlık derler, hamâkat derler…

Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.

Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir “kalb-i selîm’e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.

Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık.
Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah’a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”

Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da meşrû değil.

“Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”

Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler. İşte biz böyle olduk. 3024


Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Çile ve Hüznün İmanla İlişkisi

Maddî ıstırapların başkalarına geçiş yapamayıp onu çekenlerin nefislerinde kalması ve çeşitli tedavi yöntemleri ve ilaçlarla kısa bir zaman sonra gücünü kaybederek unutulup gitmesine rağmen; mânevî ıstıraplar öyle değildir. Bunlar, ilaçla, merhemle dinmez, zamanla bazen bir azalma kaydetse de, çoğunlukla zamanla daha büyür, daha rahatsız edici hal alır. Mânevî ıstırap, maddî ıstırabın başkalarına geçen ve onlar üzerinde çeşitli şekil ve tarzlarda akisler bırakan şeklidir. Maddî ıstırap bölünemez; şâyet bölünebilseydi, bir sopa darbesiyle oluşacak acı, yüz bin kişiye bölündüğünde, her bir kişiye bir toplu iğnenin batması kadar bir kısım düşerdi. Buna mukabil, mânevî ıstırap bölünebilir ve bölündükçe de bölünme oranında bir artış kaydeder. Hal böyle olunca, bu ıstırabın başkalarına geçmesi ve çoğalması ıstırap çeken insanın ıstırabı oranında olmaktan ziyade, karşısındakinin ruh yapısına bağlıdır. Maddî ıstırap, dışarıdan gelen darbelerin şiddetine göre etki eder, yani verene tâbidir. Mânevî ıstırap ise verene değil; alana göre değişir. Bu ıstırap ve çile, onun etkisinde kalacak insanın ruh seviyesine göre değişir. İnsanlardan başka diğer canlılarda bu hal yoktur. Nitekim, kırbaç vurulan bir atı gören insanın dışındaki diğer canlılar, kendi hesaplarına belki ürkerler, ama hiçbir zaman onun çektiği acıdan ötürü nefislerinde bir acı, bir ıstırap, üzüntü duymazlar. İşte insanı diğer canlılardan ayırıp onların üstüne çıkaran, kısacası insanı insan yapan, halife yapan bu tarafıdır.

İslâm, bencillik ve bireyselliğe, ilgisizlik ve vurdumduymazlığa müsamaha göstermez: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Doğuda bir müslümanın ayağına diken batsa, garptaki bir müslüman bunun acısını duyup üzülmezse, o onlardan değildir.” Bu hadisler ve benzer düsturlarıyla İslâm, bu ıstırabı ibâdetleştirmekten de öte, imanlaştırmaktadır. Bu gerekçelerle ıstırap ve dâvânın çilesini ta iliklerinde hissetmek, iman kardeşlerinin dertleriyle dertlenip üzüntülerine ortak olmak, müslümanın bütün bir ömür boyu kendinden ayrılamayacak ruh halidir. O yüzden müslüman dertsiz, çilesiz, gamsız, bencil ve boş veren bir kimse değil; ıstırap çeken, çilekeş ve mahzun bir insandır. Onun ıstırap ve üzüntüsü, kendisine yüklenen sorumluluktan ötürü duyduğu mes’ûliyetin kendisine yaşattığı ruh halidir. O ıstırap çekip, İslâm’ın ve müslümanların dertleriyle hüzünlendikçe imanı kuvvetlenecek, imanı seviye kat ettikçe daha çok çile çekecektir. Bütün bir ömür böylece geçecektir.
Yüce dâvâ uğruna çekilen ıstırap, çile ve üzüntü, insanı rûhen yükselten, onu olgunlaştıran en büyük etkendir. Nasıl ki altın madeni topraktan çıkarıldıktan sonra yüksek ısıda eritme fırınlarında defalarca eritildikten ve kuyumcunun örsünde, onun çekici altında ve mengenesi arasında çile çektikten sonra, ancak o zaman, padişahların başı üstünde ihtimam ve iftiharla taşınan taç haline gelebilmektedir. O, dün toprakta ayaklar altında iken de, bugün padişahların başı üzerlerinde taşınırken de, aynı altındır. Fakat mukayese kabul etmez derecedeki bu fark, onun bu arada çektiği acı, sıkıntı, çile ve ıstırabın bir sonucudur. Bu işlemler esnasında, altına fikri sorulabilseydi, kendisine revâ görülen bu hallerin ancak kendisinin toprak altındaki rahat ve huzurunu bozmaktan başka bir işe yaramadığını söylerdi dili olsaydı. Ve kendisine bu üstünlüğü sağlamış olan çilelerin kıymeti bu sonuçla ona gösterilebilse, çile çekmeyenlerle karşılaştırma yapılarak anlatılabilseydi, mahcup olup, müteşekkir kalabilecekti. Dikkat edilirse, bütün bu çekilenler altına, altın olması bakımından hiçbir şey ilâve etmemiştir. Bununla beraber bu altın, başlar üstünde taşınır hale bu çektikleriyle gelebilmiştir.

Aynen bunun gibi, çekilen sıkıntı ve ıstıraplar da, insanların ruhlarına fazladan bir şey katmazlar. Fakat onların mânen yükselmesini, ulvîleşmesini sağlarlar. “En büyük belâlar Peygamberlerin, sonra velîlerin ve sonra sırası ile diğer mü’minlerin başınadır” şeklindeki hadis-i şerif, bu hakikati en güzel şekilde dile getirmektedir.

Yalnız, bu ifadelerden, insanların Yüce Allah’tan acı, ıstırap, felâket ve hüzün istemelerinin tavsiye edildiği sonucu çıkarılmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bunu kesinlikle yasaklamış ve bize Allah Teâlâ’dan daima sıhhat ve âfiyet talep etmeyi tavsiye etmiştir.

Başkalarının acı ve ıstırabına ortak olmak, onların dertleriyle dertlenip üzüntülerini paylaşmak, günümüzün bireysel zevk anlayışına zıt, ciddi bir nefis eğitimi ve ruh seviyesi isteyen bir haldir. İslâm, bu durumu imanlaştırmıştır. Bunun için de, önce namaz, oruç, zekât, infak, kurban vs. gibi ibâdetlerle, kendi bağlılarını maddeten ve mânen eğiterek onları, bunu kabule hazırlamış ve daha sonra da “yeryüzündeki canlılara merhamet edip acıyın ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin” ve benzeri telkin ve esaslarıyla, mü’minleri bu istikamete yöneltmiştir. Nihâyet “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir.” ihtar ve emirleriyle bu istikameti göstermiş ve bunu bir iman meselesi haline getirmiştir. Bu gerekçelerle müslüman, çilekeş, mahzun bir varlıktır. O çile çektikçe imanı kuvvetlenecek ve imanı kuvvetlendikçe de daha çok çile çekecektir. Bu böylece bütün bir ömür boyu sürüp gidecek, “korku ve üzüntü olmayan” gerçek mutluluk yurdunu hak etmiş olacaktır.

Bunun en güzel, en canlı misali, Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’dan önceki ve İslâm’dan sonraki hareket ve davranışları arasındaki bâriz farktır. İslâm’dan önce çocuğunu diri diri toprağa gömen Ömer’in (r.a.), İslâm’dan sonra, bir keçi yavrusunun Dicle nehri üzerindeki bir köprüden geçerken, bu köprünün kendi ihmali sonucu harap olarak ayağının kırılmasına sebep olması ihtimaliyle tir tir titreyerek hüngür hüngür ağlaması, değil başka insanların, insan dışındaki canlıların bile çektikleri ve hatta çekecekleri acı ve ıstırabı kendi nefsinde duymuş olmanın en canlı ifadesidir. Yine Hz. Ömer’in (r.a.) başkalarının acı, ıstırap ve üzüntü içinde olmaları ihtimaliyle sabaha kadar gözünü kırpmadan sokaklarda, mahalle aralarında dolaşması, müslümanın ruh büyüklüğünü gösteren en güzel bir örnektir. Zira o da insandı. O da etten ve kemiktendi. Muhakkak o da istirahat etmek, dinlenmek ihtiyacını duymakta idi. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar böylesine bir mesâiye nasıl olup da tahammül ediyordu? Bir insan olarak bunu nasıl başarabiliyordu? Hepimizden çok yorulmasına rağmen yine de gece gündüz çalışıyordu. Çünkü kendisini buna mecbur kabul ediyordu. Zira sahip olduğu imanın kendisine verdiği başkalarının dertleriyle dertlenmek ve üzüntülerine ortak olmak sorumluluğu, onun ruhunda bir enerji, bir güç haline gelmekte ve onu bitmek tükenmek bilmeyen bir eylemin, sâlih amelin içine çekmekte idi.

Birkaç sene evvel çocuğunu diri diri gömen Ömer (r.a.)’in, birkaç sene zarfında bir keçi yavrusunun ayağının kırılması ihtimaliyle müteessir ve mahzun olacak kadar rûhî olgunluğa erişmiş olması, ancak İslâmiyet’in bu çeşit çileleri imanlaştırmış olmasıyla mümkün olabilmiştir.

Maddî dert ve ıstırap, “ben”den başlar, “ben”de devam eder ve yine “ben”de biter. Mânevî ıstırap ve çile ise, “sen” veya “o”dan başlar, “ben”e intikal eder ve yine “ben”den “sen” veya “o”na döner ve orada son bulur. Böylece devrini de tamamlamış olur. “Sen” veya “o”ndan “ben”e geçiş his/duygu halinde, hâlbuki “ben”den “sen” veya “o”na geçiş ise iş halindedir. Yani, “ben”e his olarak gelmekte ve “ben”den iş/eylem olarak geri dönmektedir. Başka bir deyişle, birincisinin başlayış ve bitişi “ben”, diğerininki ise “sen”dir. Bu münasebetle, maddî ıstırap “ben”de başlayıp “ben”de bittiği için “bencil”dir. Mânevî ıstırap, yani çile ise, “sen”de başlayıp “sen”de bittiği için de “sencil”dir. Bundan dolayı da maddî ıstırap ve acılar “bencilliği”, mânevî ıstırap, yani çile ise “sencilliği” doğuracaktır. Yani, birisi kendi hizmetinde, diğeri de başkasının hizmetinde olacaktır.

Biz, diğer kardeşlerimizin acı ve sıkıntılarına iştirak ettiğimiz, bunu paylaştığımız ve nihâyet bu acı ve ıstırabı, bu hüznü içimizde hissettiğimiz oranda iman bakımından olgun ve kâmiliz demektir. Meselâ, bir kış gecesi kar altında beton üzerinde yatmış olan ufacık yavruların bu bitmez tükenmez çileleri, eğer bizim sıcak yatağımızdaki rahatımızı ve zevkimizi kaçırmıyorsa, ilk yapacağımız iş, ellerimizi açarak Allah Teâlâ’dan yaptığımız ibâdetleri kabul etmesini istemek ve bize İslâm’ın esasını, özünü anlayacak zihin açıklığı, ruh büyüklüğü ve teslimiyet vermesini dilemek olmalıdır.

Tefekküre dalıp hüzünlenmek ayrı şeydir, karamsar düşünceler içinde surat asmak çok ayrı. İnsanların yanında mütebessim, sadece Allah’la başbaşa olduğumuzda da mahzun olmak, Ekrem Rasûl’ün sünnet ve sîreti idi. Onun, insanlar içinde daima ümitvâr, iyimser ve yüzünde tebessümü eksik olmayan tavrı, Allah’a karşı mahzun olmaya engel değildi. Gerçek anlamda ve tavsiye edilen “mahzun olma”yı, kahkaha ile gülmemek, Allah’la beraber olmak, O’nu her an hatırlayıp her ânını ibâdet haline getirmek, ölümü ve sonrasını düşünmek, sorumluluk bilincini kuşanmak, insanların dertleriyle dertlenip ilgilenmek sağlar.

Ama tavsiye edilen hüzün, hiçbir zaman marazî bir bunalım, bedbîn, karamsar bir tavır, hastalıklı bir somurtuş ve gergin bir çehre demek değildir. Gönle buruk bir zevk, tatlı bir âhenk veren, ruhu okşayan, onu doyuran, vicdanı ve hayır duygusunu besleyen, insanı olgunlaştıran özelliklerdir olumlu hüzün.

İslâm ne kadar cemaat ve cemiyet dini ise, Batı hayatı o kadar bireycidir. Herkes kendisi için ve kendi dünyasında yaşar Batılı ve bâtıl düzen ve dünya görüşünde. İnsanımız da batı virüsünden kafa ve gönlüne bulaşıcı hastalıklar kaptığı günden bu yana yalnızdır; dertleriyle baş başadır. Kendi kendine yetmeye, başkalarını boş vermeye dayalıdır hayat felsefesi. Dünyanın en uzak köşesinde bir müslümanın ayağına batan diken, herhangi bir insanın gönlüne batan küfür ve şirk dikeni, onun rahatını ve varsa eğlencesini kaçırmaya yeter de artar bile. Kendisinin, çevresinin ve giderek halifesi olduğu yeryüzünün sorumluluğu, onu bırakın gülüp oynamak; ağlamak ve üzülmek için bile vakti olmadığını, kendisine çok iş düştüğünü tatlı bir hüzünle hatırlatacaktır.

Komşusu açken tok yatması câiz olmayan bir mü’minin, özellikle iman, takvâ ve ahlâk olarak gönüllerin açlıktan sahibini komalık ettiği bir ortamda, kendi basit dertlerini öne çıkarması doğru olur mu? Hüznün, insanın ta ciğerine işleyen buruk ama tatlı bu hüzünle birlikte şükür ve sorumluluk bilincinin takviyesi için Allah rasûlü hasta ve kabir ziyaretlerini tavsiye etmiştir. Üzülmek, insanı önemsemektir; onu ciddiye almaktır.

Televizyon öncesi Anadolu’da düğün tarihine yakın köyde bir ölüm vuku bulduğunda, komşu ve yakın kimselerin üzüntüsüne ortak olmak için düğün ertelenirdi. Şimdi ise… Şâirin dediği gibi; “Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!” İnsanlığın fesadı, “bana ne?”, “neme lâzım?”, “her koyun kendi bacağından asılır!” gibi ata sözü değil; “ate sözleri”yle azgınlaşmıştır. Münkeri yasaklayıp mârufu emretmenin yerini, “boşvermişlik” ve adına “demokrasi” ve “özgürlük” dedikleri “kişinin kendine/hevâsına tapma” almıştır.

Allah hiçbir duygumuzu boşuna veya bize zararı olsun diye yaratmamıştır. Fıtratımıza yerleştirilen hüzün duygusu da, sınırı ve dozu ayarlanmak kaydıyla insânî erdemlerden biridir. Bitkilerde ve hayvanlarda bu duygu yoktur. Ot gibi, at gibi yaşamak isteyenler de olumlu hüzünden uzak yaşamak için çırpınanlar, dünyayı oyun ve eğlence yeri gibi görenlerdir.

Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak

Mü’minler, Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanları artan kimselerdir 3026. Kur’an, biz insanlara değil de; dağa indirilmiş olsaydı, onu Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görecektik 3027. O yüzden biz de Kur’an’ı huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek, gözyaşları içinde okumalıyız. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün değildir.

“Rasûl’e indirileni (Kur’an’ı) duydukları zaman, kavradıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 3028 “Rablerinden korkanların bu Kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” 3029; “…Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu artırır.” 3030

Rasûlullah (s.a.s.), Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O, zaman zaman İbn Mes’ûd’a Kur’an okutur ve dinlerken gözyaşlarını tutamazdı. İbn Mes’ûd anlatıyor: “Rasûlullah bana; “Kur’an’ı bana oku!” buyurdu. Ben (hayretle): “Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana: “Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi de seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” meâlindeki 41. âyete geldim. “Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Rasûlullah’a baktım; ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.”3031 Abdullah bin Sıhhir şöyle anlatır: “Bir gün Rasûlullah’ın yanına gelmiştim; namaz kılıyordu ve ağlamaktan, göğsü kaynayan kazan gibi fokurduyordu.” 3032

Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kur’an okuma bakımından, insanların en güzeli, okuduğu zaman Allah’tan haşyet ettiğini (saygıyla çekinip korktuğunu) gördüğüm kimsedir.” Kur’an’ı indiği şekle ve ortama uygun olarak okumak gerekir. İndiği ortam da genellikle hüzün ortamı idi. “Kur’an’ı hüzünle okuyun. Çünkü o, hüzünle nâzil olmuştur.” 3033 Kur’an’ı hüzünle okumak: Okurken tabiî hali terkederek sanki hudû ve huşûdan ağlıyormuş tavrı takınmaktır. Kur’ân-ı Kerim okurken ağlamak müstahaptır. “Kur’an’ı okuyun ve ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlamaya çalışın veya (hiç olmazsa) ağlar gibi olun,.”3034; “Muhakkak ki bu Kur’an hüzün ile nâzil olmuştur. O’nu okuduğunuz zaman ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlayanın hali içinde olmaya çalışın.”3035; “Kur’an’ı kendi edâsı ile okumayan bizden değildir.”3036; “Kıraat yönünden insanların en güzeli, Kur’an okurken hüzünlenen kimsedir.” Peygamberimiz (s.a.s.)“Size bir sûre okuyacağım ki, bu sûre okunurken kim ağlarsa cennetliktir. Ağlayamazsa hüzünlü bulunsun.” buyurmuş ve her zamanki hüzünlü bir sesi ile Tekâsür sûresini okumuştur.

Aynı şekilde, sahâbe de Kur’an’ı kendilerinden geçerek huşû içinde, hüzünlü bir edâ ile okuyorlardı. Hz. Ebûbekir Kur’an okurken gözyaşlarını tutamazdı. Hz. Ömer de Kur’an okurken sık sık ağlardı. Bir keresinde Hz. Ömer, cemaate yatsı namazını kıldırırken Yûsuf sûresini okuyordu. Şu âyetlere geldiğinde kendisini tutamayarak yüksek sesle ağlamaya başladı; öyle ki hıçkırıkları en arka saftan duyulmuştu: “Oğulları: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin’ dediler. Ya’kub: ‘Ben hüznümü ve kederim yalnız Allah’a arzederim ve Allah’tan (vahiy ile) sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum’ dedi.” 3037

Hasan-ı Basrî şöyle derdi: “Kur’an’ı, O’na inanarak okuyanların hüznü artar, sevinci azalır; ağlaması çoğalır, gülmesi azalır; meşgalesi çoğalır, tembelliği ve neşesi azalır.”3038 İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “İsrâ sûresindeki secde âyetlerini3039 okuyunca, ağlayıncaya kadar secde etmekte acele etmeyin. Şâyet sizden birinin gözü ağlamıyorsa kalbi ağlasın.” Gazâli şöyle der: Ağlamanın yolu, kalbe hüzün getirmektir. Hüzün/üzüntüden ağlamak meydana gelir. Hüzünlenmenin yolu, Kur’an’daki tehdit, misak ve ahidleri düşünmektir. İnsan, Allah’ın emirleri ve yasakları karşısında kendi kusurlarını düşünerek hüzünlenir ve ağlar. Kalpleri tertemiz olan kimselerin yaptığı gibi hüzünlenip ağlayamazsa, o zaman hüzünden yoksun olduğuna ağlasın. Çünkü bu, musibetlerin en büyüğüdür. 3040


İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi

Olumsuz anlamdaki hüzne gelince… Başımıza gelen hastalık, fakirlik, sevdiklerimizin ölümü gibi musibetler, birer imtihan olduğu için bunlara sabır göstermeli ve gereğinden fazla ya da gerçek anlamda üzülmemeliyiz. Kadere iman, bu tür üzüntülere en güzel frendir. “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenenleri kimseleri sevmez.” 3041

Dünyevî anlamda ve sâlih amele yöneltmeyen, yani faydası değil psikolojik zararları olan üzüntü, can sıkıntısı, gönül daralması için, Peygamberimiz’in tavsiyesi şudur: “Ben bir söz biliyorum ki, üzüntüye düşen onu söylerse, Allah bu üzüntüyü giderir. O da kardeşim Yûnus’un sözüdür.”3042 Biliyoruz ki Yûnus (a.s.) balığın karnında karanlıklar içinde üzgün bir halde iken Rabbine şu duâyı yapmıştır: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn = Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ve tenzih ederim; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben zâlimlerden oldum.” 3043

Peygamberimiz, bu tür olumsuz üzüntüden Allah’a sığınır ve bunu tavsiye ederdi. Bir gün Allah Rasûlü mescide girdi. Ensârdan Ebû Ümâme’yi üzgün bir şekilde gördü. Sebebini sorduğunda, üzüntü ve borçlarından dolayı bu halde olduğunu öğrendi ve şu teklifi yaptı: “Sana, söylediğin takdirde Yüce Allah’ın üzüntünü gidereceği, borçlarını ödeme imkânı vereceği bir söz öğreteyim mi?” Ebû Ümâme, sevinç içinde, ‘öğret yâ Rasûlallah’ deyince, Efendimiz şöyle buyurdu: “Öyleyse sabah akşam şu duâyı yap: ‘Allahümme innî eûzü bike mine’l hemmi ve’l-huzni ve mine’l cübni vel buhli ve mine’l aczi ve’l keseli ve min ğalebeti’d deyni ve kahri’r-ricâl = Allah’ım; üzüntü ve kederden, korkaklık ve cimrilikten, âcizlik ve tembellikten, borca batmaktan ve insanların kahrına uğramaktan Sana sığınıyorum.” Ebû Ümâme, diyor: “Bu tavsiyeyi ve duâyı yapmaya başladım. Yüce Allah üzüntülerimi giderdi, borçlarımı da ödeme imkânı verdi.” 3044

Tabii, bu arada duânın, sadece dille olmadığını, duâ lafızlarının anlamlarını gönülden kabulle, ihlâsla dillendirilmesi ve bundan da önce fiille/eylemle de duâ edilip sebeplere yapışılması gerektiğini unutmamalı. Yani üzüntüden Allah’a sığınırken, üzüntü verecek hususlardan uzak kalmak ve onu gönülden uzaklaştırmak için çabalamak da gerekecektir.

“Allah, devamlı istiğfar edenin, her (dünyevî) üzüntüsünü sevince dönüştürür. Her zorluktan çıkış yolu verir. Ummadığı yerden ona rızık kapıları açar.”3045 Rasûlullah’a böyle bir üzüntü geldiğinde nasıl davrandığını da biliyoruz:Bir iş, kendisini üzdüğünde, Rasûlullah namaz kılmaya sığınırdı. 3046; “Üzüntü ve kederi artan bol bol ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh = Allah’ın dışında güç ve kuvvet kaynağı yoktur’ desin.”3047 Ve, hâlâ geçmeyen ciddî bir dünyevî üzüntü varsa, onun da ilacını belirten bir tavsiyesi: “Cihad yapın. Çünkü o, cennet kapılarından biridir. Allah onunla nefislerden üzüntü, gam ve kederi uzaklaştırır.” 3048

Hüzün Kokulu Düşünceler

Ne varlığa gerçek anlamda sevinmeli; ne de yokluk ve zorluklara gerçek anlamda üzülmelidir. Bunların tümü, sonunda kazanma veya kaybetmek olan birer sınav ve sorumluluğu olan emanettir. De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. …Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3049

Varlık ve imkânlar da, yokluk ve zorluklar da birer imtihandır. Kişi, hidâyet üzere ise, kendisinin Allah için yaşadığını bilecek ve dönüşün ancak O’na olduğunu unutmadan tüm zorluk ve eksiltmelere sabredecektir: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile dener, imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir musibet/belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 3050
Dereler ve nehirler, önüne çıkan engeller veya aşırı yağışlar ile yatağını, yani istikameti bırakıp taşabiliyor ve büyük zararlara sebep olabiliyor. Aynen akar su gibi, hareket halindeki varlıklar ve özellikle insan da kendisine tayin edilmiş istikametten ayrılırsa benzer büyük zararlara sebep olacaktır. Bir uçağın veya geminin, bir silah veya füzenin hedef noktasını şaşırmasının nelere mal olacağını düşünmek yeterlidir.

Bir orman (dünya) içinde, evine (Allah’a ve O’nun cennetine) gitmekte olan bir insanı düşünelim. Bu insan yolunu, istikamet ve hedefini şaşırıp kaybeder ve Tih çölünde kırk sene şaşkın şaşkın dönen yahudiler gibi, orman içinde kalmaya mahkûm olursa, o takdirde gerçek anlamda hüzün/üzüntü ve bunalım ortaya çıkacaktır.

Kuşlar, ağaçlar, çayırlar, çiçekler, ırmaklar, şelâleler, meyveler… onu evin yolunu kaybettiği takdirde ne dereceye kadar doyurup tatmin edecektir? Bu kaybolan kişinin, unutmuş görünse de, her gün, her saat gizli veya açık düşüncesi ve üzüntüsü evinin hasreti, arzu ve iştiyakından başka bir şey olur mu dersiniz? Diğer taraftan, istikametini tutmuş, dosdoğru yolu üzerinde emin, atına veya arabasına binmiş (Allah’a kulluk aracı ve helâl bir meslek) bir insanı düşünelim; bu kişi, huzur ve keyifle ormandan geçip gidecek, etrafta gördüğü şelâle değil; su birikintisi dahi, çiçek değil; diken bile (bazı sosyo-ekonomik zorluk ve imkânsızlıklar) bu insana sadece huzur ve zevk verecektir. Niçin bazen fakir bir adamın (ormandaki yaya) “ya Rabbi şükür!” diyebildiği, huzur içinde çalışıp durduğu halde, zengin veya makam mevki sahibi bir insanın, sıkıntı ve üzüntüsünden belki de intihar düşüncesini kafasından attığı bir saat bile bulamadığının sebebi, bu şekilde, istikamet, kulluk ve sorumluluk bilinciyle daha iyi kavranılır. Dosdoğru yol ve yoldan çıkıp kaybolanlar; sırât-ı müstakîmde hidâyet üzere cennete doğru yol alanların huzur ve mutluluğu; diğerlerinin üzüntüler içinde mahvolması, gerektiği şekilde ibret alınmazsa devam edip gidecek.

Evet, sorun ve çözüm “istikamet” kavramında odaklanıyor. Nereye doğru gittiğimiz, hangi yolu takip ettiğimiz, ya huzurun altınsı ışıması içinde ormanın sona eren noktasını görmeyi veya ormanda kaybolup kurda kuşa yem olmayı bekleyerek bin bir üzüntü içinde kahrolmayı sonuçlandıracaktır.
Yoldan çıkanların sonu, tükenmeyen üzüntülerle uçurumlara, cehennem çukurlarına yuvarlanmaktır. Beden aracını, kullanma kılavuzuna uyarak, bizi çok sevdiği için kaza yapmamızı istemeyen Zâtın yol gösteren kurallarına ve yoldaki işaretlerine göre kullanıp hedefe ulaşarak yolculuğu tamamlamaktır doğru olan. Bir de (dünya malıyla) sarhoş, kalabalık yolda hız sınırını aşan, kurallara riâyet etmeyen ehliyetsiz şoförler var. Birkaç dakika yalancı zevk ve sonra sonsuz üzüntüler… İman edip sâlih ameller işleyenlere, “Rabbim Allah’tır” deyip hedefini şaşırmadan istikamet üzere dosdoğru gidenlere ise korku ve üzüntü yoktur. Yarışı kazanan, ödülü hak eden sürücüler bunlardır.

“Üzüntü de mutluluk ve neşe de bulaşıcı şeylerdir.”

“Üzüntüsünü belli etmeyen onu yarı yarıya mağlup etmiştir.”

“Sebebi belli üzüntüye dayanmak kolaydır; nedeni belirsiz hüzün ise öldürücüdür.”

“Hayatın büyük üzüntüleri için cesarete, küçükleri için de sabır ve dayanıklılığa sahip olmalıyız.”

“Soyulduğu halde gülen adam, hırsızdan bir şey çalmış demektir; boş yere üzülen ise kendi kendini soyar.”

“Arkasından sevineceğin bir üzüntü, sonunda üzüleceğin bir sevinçten daha iyidir.”

Allah’la geçmeyen her saniye, dünya ve âhirette sonsuz hüzünlere sebeptir. Ne mutlu sonsuz âlemde korkusuz ve üzüntüsüz yaşamak için, gerekli tüm sınavlarını başaranlara…

Kur’ân-ı Kerim’den Hüzün/Üzüntü Konusunda Âyet-i Kerimeler

Huzn Kelimesi ve Değişik Çekimleriyle İlgili Kelimelerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 42 Yerde:) 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 139, 153, 170, 176; 5/Mâide, 41, 69; 6/En’âm, 33, 48; 7/A’râf, 35, 49; 9/Tevbe, 40, 92; 10/Yûnus, 62, 65; 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 15/Hıcr, 88; 16/Nahl, 127; 19/Meryem, 24; 20/Tâhâ, 40; 21/Enbiyâ, 103; 27/Neml, 70; 28/Kasas, 7, 8, 13; 29/Ankebût, 33; 31/Lokman, 23; 33/Ahzâb, 51; 35/Fâtır, 34; 36/Yâsin, 76; 39/Zümer, 61; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 46/Ahkaf, 13; 58/Mücâdele, 10.

Hüzün Konusuyla İlgili Âyetler

Hidâyete Tâbi Olan Mü’minlere (Âhirette) Korku ve Üzüntü Yoktur: 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 170; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35; 10/Yûnus, 62; 35/Zümer, 61.
Cennete Girenlere Korku ve Üzüntü Olmadığı Müjdesi Yapılır: 7/A’râf, 49; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 35/Fâtır, 34.
Rabbim Allah’tır Deyip Dosdoğru Olanlara Korku ve Üzüntü Yoktur: 41/Fussılet, 30; 46/Ahkaf, 13.
Üzülmeyin, Gevşemeyin, Mü’minseniz Üstünsünüz: 3/Âl-i İmran, 139.
Hicrette Peygamberimiz’in Hz. Ebûbekir’e Hüzünlenmemesini İstemesi: 9/Tevbe, 40.
Müşriklerin Tavırlarına Üzülmemek: 3/Âl-i İmrân, 176; 5/Mâide, 41; 6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 65; 15/Hicr, 82; 16/Nahl, 127; 27/Neml, 70; 31/Lokman, 23; 36/Yâsin, 76.
Bazı Peygamberler İçin Doğal Üzülme Örnekleri: 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 7, 13; 29/Ankebut, 33.
Cihad İçin İmkân Bulamayan Fakir Müslümanların Üzüntüsü: 9/Tevbe, 92.
Şeytan, Mü’minleri Üzmek İçin Gizli Konuşmalardan Yararlanır: 58/Mücâdele, 10.

Dipnotlar:

3006] 29/Ankebût, 6
3007] 3/Âl-i İmrân, 159
3008] 48/Fetih, 29; 5/Mâide, 54
3009] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
3010] 17/İsrâ, 36
3011] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
3012] 25/Furkan, 72
3013] Tirmizî, Daavât 9, 5, 562
3014] Tirmizî, Daavât, 102, 5, 532
3015] Buhâri, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 8
3016] 12/Yûsuf, 82
3017] 60/Rûm, 76; 46/Ahkaf, 35; 32/Secde, 24; 12/Yûsuf, 90-91 vd.
3018] 103/Asr, 2-3
3019] Celâl Kırca, Kur’an ve İnsan, s. 220 vd
3020] 35/Fâtır, 34
3021] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
3022] 53/Necm, 39
3023] 53/Necm, 60
3024] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79-82
3025] Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, s. 24 vd.
3026] 8/Enfâl, 2
3027] 59/Haşr, 21
3028] 5/Mâide, 83
3029] 39/Zümer, 23
3030] 17/İsrâ, 109
3031] Buhârî, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî, Tefsir, hadis no: 3027
3032] Riyâzu’s-Sâlihîn I/486
3033] Ebû Ya’lâ, Taberânî, El-Evsat; Ebû Nuaym, el-Hilye; Feyzu’l Kadir, c. 2, s. 62, hds no: 1335; Mecmau’z Zevâid, c. 7, s. 170
3034] İbn Mâce, İkame 176
3035] İbn Mâce, I/424
3036] Buhârî, Tevhid 44; Ebû Dâvud, Vitr 20; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/172, 175, 179
3037] 12/Yûsuf, 85-86; Hadislerle Müslümanlık, 4/1479
3038] İhyâ I/810
3039] 17/İsrâ, 107-109
3040] İhyâ, 2/692
3041] 57/Hadîd, 22-23
3042] Tirmizî
3043] 21/Enbiyâ, 87
3044] Ebû Dâvud
3045] Ebû Dâvud
3046] Ahmed bin Hanbel, Müsned
3047] Buhârî ve Müslim
3048] Taberânî
3049] 3/Âl-i İmrân, 26-27
3050] 2/Bakara, 155-156

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127
5. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 19, s. 73-76
7. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar, İz Y. s. 81-99
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 83-85
9. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
10. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 79-82
11. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 220-235
12. Dinî Hayatın Psiko -Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 24-31
13. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 60-64, 92, 94
14. Merak Ettiklerimiz, A. Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. s. 343, 407
15. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
16. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 2 s. 691-692, c. 1, s. 778
17. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. 1/102
18. Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. 7/310-311; 17/136, 143; 4/14-21; 12/283
19. Hüzün Yazıları, Olcay Yazıcı, Boğaziçi Y.
20. Üzüntüsüz Yaşama Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
21. Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Dale Carnegie, Alem Y./Sistem Y.
22. Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri, Ahmet Doğan İlbey, Gümüşoba Y.
23. Hayatın Dert ve Üzüntülerine Peygamberimiz’den Teselliler, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
24. Kitap ve Sünnete Göre Mutluluğun Kazanılması, M. Zekeriya Kandehlevi, Vahdet Y.
25. Huzur ve Kurtuluş Yolu, Mevdudi, Kayıhan Y.
26. Huzur ve Saadetin Kaynağı İslâm I-II, Ekrem Doğanay, Gümüş Matbaacılık Y.
27. Huzura Koşmak, Şaban Döğen, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
28. Mutlu Bir Son İçin, M. Yaşar Kandemir, T. Diyanet Vakfı Y.
29. Mutluluğun Kazanılması, Ragıb el-İsfahanî, Bahar Y.
30. Mutluluk Esasları, Kemaleddin Tuncel, Marifet Y.
31. Mutluluk Yolları Hayat Kitabı, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Hikmet Y.
32. Mutsuzluk Kılavuzu, Paul Watzlawick, Ayrıntı Y.
33. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
34. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
35. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
36. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

Ahmet Kalkanislamda-huzun-kavrami

Reklamlar
 
İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Ocak 2017 in Şiir, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: