RSS

Yağmur Yağmasaydı

14 Mar

önce yağmur vardı

adam içerden kekeme adımlarla çıktı
burnunun ucuna düşen gözlüğünü düzeltti
arkadan bağlı değildi kolları
ama o bunu farketmedi
baktı bir ufka yatıp bakar gibi bir ufka
görüşçülerin arasına karıştım
oysa ben değildim aradığı

sarıldılar boynuna adamın
sarılanları tanıyordum

çok iyi tanıyordum

adam öptü onları kokladı
adam birini aradı durmadan
ben değildim aradığı
sendin
usulca ellerimi tutan

seni yağmurların aldığını biliyordu
belki bilmiyordu
adam durmadan seni aradı
adını bağırdım

duymadı

beni benden başka kimse duymadı

barbaros kafe’nin balkonunda oturuyorduk
masada bir eylemin başlangıcı duruyordu
yağmurun altında akşam oluyordu

yağmur yağmasa akşam olmayacaktı
belki bunların hiçbiri olmayacaktı

şiirden ayrılan bir dize gibi kalktın
bir dizesi eksik şiir gibi kalktın

onsekiz yaşını alıp masadan

arabaya bindirdiler adamı
buğulu cama dayadı ıslak burnunu
kolları bağlı değildi farkına varmadı
seni yağmurların aldığını biliyordu
belki bilmiyordu
baktım arkasından koştum arkasından

aramızda sekiz yıl vardı

yağmur ve akşam

bağırdığımı duymadım ama bağırdığımı biliyorum
elini aradım elin yoktu
dehşetle girdim balıkçı pazarına
işte böyle yağmurlu bir akşamdı
sakalım ve kederim yoktu önceden
ve beşiktaş’ta balıklar
bu kadar pahalı
değildi

kaç adam düşer balıkçı tezgahına

vurulup tezgahınıza düştüğüm bir akşamdı
kanımın balıkları boyadığı bir akşamdı

seni yağmurların aldığı bir akşamdı

seni yağmurların aldığı bir akşamdı
karnından vurulmuştu o kalbini tuttu
alnından vurulmayı sevmiyordu

gül dese de şairler

kadavra gibi diktiler karnını
kalbini avuçlayarak kalktı adam
gözlüğünü aradı yüzünde
henüz gözlük kullanmıyordu bunu unuttu
bir leylak geçti önünden eflatun mu ak mı
kokusundan tanıdı bir leylak geçti önünden
baktı arkasından koştu arkasından
seni tanımıyordu bunu da unuttu

buğulu cama dayadı ıslak burnunu

yüzünün ıslaklığını yağmura yordular
belki cama dayamazdı burnunu
biryazgünü açılsaydı kapılar

biryazgünü açılsaydı kapılar
yağmur yağmasaydı
seni yağmurlar almasaydı
ıslığımla okşayacaktım
heybetinden yanına varılmaz
dağları

soluğum dağ
kurdun kuşun uğramadığı taze bir şeftali
bir fesleğen bir ıtır bir sardunya kokusu
koşacaktım sana

ihtimal ben kapıyı vurmadan açacaktın

ellerimi bulacaktın

yağmur yağmasaydı
seni yağmurlar almasaydı
nizamiye kapısında dururdun
güneş saçlarında dururdu
görüşçülerin gözlerinde
nöbetçinin kepinde dururdu

kimbilir ellerin nasıl dururdu

kiremit renkli aralık
beni içine alıyordu
sen yoktun
sözlerini bulamadığım
bir şarkının müziği vardı
küçük eski bir yara izi gibi
tüfeklerin dönüp baktığı
bir şarkının müziği vardı

sen yoktun

ben kederimi ellerinden tuttum

yağmur yağmasa akşam olmayacaktı
belki bunların hiçbiri olmayacaktı
yağmurda bütün ışıklar ölüyordu
sakallı bir karanlık yürüyordu
lalezar caddesi’nde çığırtkan sesleri
sinemalar tiyatrolar sönmüştü

yıldızlar dahil lalezar caddesi ölmüştü

cafe naderi’de oturuyorduk
cadde istanbul kararıyordu
tek tek ölüyordu ışıklar
ellerin ellerimde uyuyordu
gözlerin başka söylüyordu
birden çıkardın tokalarını
saçların omuzlarından aktı

masaya bıraktın

furuğ’la oturmuştuk soltanpur’la kalktın
sakallı karanlık üstümüze yürüyordu
yıldızlar dahil bütün ışıklar ölüyordu
furuğ’la oturmuştuk soltanpur’la kalktın
onsekiz yaşını alıp masadan gülüm
karanlığın üstüne bir şimşek gibi çaktın

ya merg ya azadi

tahran’da akşam oluyordu
geceye dönüyordu yağmur

yoktun

zendan-e evin’de bir şafak
belki astı seni bu kapkara devrim
belki yağmura karıştın

ne asılanların arasında adın
ne yağmurda kokun

olsa duyardım
gecenin yüzüne vururdu
cubların aynasına vururdu

kalbim dururdu

kimbilir ellerim nasıl dururdu

kimselere sormadım seni
cublara bakarak yürüdüm
suretini düşürmedi suya
alnı açık tek bir kadın

seni kimselere sormadım
onsekiz yaşını alıp kalktın
ısrarla uçtu saçların
bir pasdar gelip yapıştı
bir pasdar bir pasdar daha

üçünü de arkamda bıraktım

üç kurşun ıslığı çalıp

tahran’da akşam oluyordu
geceye dönüyordu yağmur
yoktun

yağmur da yoktu

ben kederimi ellerinden tuttum

ıslak burnunu cama dayadı adam
ben kederimi ellerinden tuttum
kolları bağlı değildi arkadan
benim kollarımdaydı bunu unuttum

baktım arkasından koştum arkasından

yanında sen yoktun

ranzamda
açlığın buza kesen ayazında yatıyordum
çiftleşen sıçanların üzerinde
gece huzursuz bir eşkiya gibi
kıpırdanıyordu

uyumuyordum
sıçanlar da uyumuyordu
nöbetçiler aç değildi
onlar da uyumuyordu

sen

sen de uyumuyordun
çünkü yoktun

çünkü yağmur yoktu

sıçanlar vardı
ve en iyi onlar bilirdi
açlık grevlerinde
ölüme yaklaşan insanı

askerlerden sonra çoğalıp
basıyorlardı koğuşu üçer beşer
kaç kez eğilip konuştum
kuşlarla anlaşamamak korkusu belki
belki sen yoktun
belki yağmur

kaç kez eğilip konuştum

ölüm istediği yerde istediği biçimde dursun
ben girerdim düşlerimin çatalağızlarına
çakşırları çatıları okşayan güvercinler
uzak mavileri çağıldayan kanatlarını açardı

biz çatakta oturur zeytin ekmek yerdik

haki mintanıma yapışan çamsakızları
senin uçurduğun rüzgarları toplardı
tüfeklerin patladığı yere koyardı
kalbimi alıp oraya koyardı

bir çaylak gölgesini koyardı

vururduk çelimsiz gövdelerimizi
çetelerin sırtlarını verdikleri dağlara
kurşunlar çıvardı da omuzverdiğimiz kayalardan
gidip çaylağın gölgesini vurmazdı

çünkü sen yoktun

çünkü yağmur yoktu

ben kederimi ellerinden tuttum

ellerin platin ve elmas kokuyor
bütün tarihin
üstün başın

bunu söyleyen ilk kadın
dokunduğum ilk beyaz
komünist kadın
sendin

çünkü alamazdı kokusunu platinin ve elmasın
platin ve elmas kokan bantu kadın

babama dedesinden geçmiş bu koku
dedesinin yüzünü avuçlarına alıp
özgürlük şarkılarını fısıldadığında kulağına
onun dedesi

her gece korkulu rüyalar doğurur
beyazların kapı mandalı

babana dedesinden geçmiş bu korku
bir elinde incili ötekinde silahı
zululu savaşçı dedemin dedesini
toprağımıza evimize girip öldürüldüğünde
boerli dedenin dedesi

plastik bir leğende
sabun ve su içinde
annesinin rengini az ovduğu
ben karaderili çocuk
bantu çocuk
senjenina mırıldanıyorum
petrol lambasında islenen
sesinden alıp annemin

biraz daha ov anneciğim
akarnan dört kara çocuk
korkmasın
bir küçük beyaz çocuktan
biraz daha ov anneciğim

biraz daha

her sabah çıkıp langatownship’ten
cilalı bir gece gibi gireyim kentlere
alnımda karaçalı’nın alnı
biraz daha ov anneciğim biraz daha
korkulu rüyalar doğursun güpegündüz

beyazların kapı mandalı

robben island’da
bir duvar ötemde
kayalara vurduğu yerde
yıllardır kalbimi bir fındık kabuğu gibi sallayan
dalgalar kadar yakın
dalgalar kadar uzaksın bana
seni kara tenimde yürüyen bulutlar gibi
seni özgürlük
seni kurtuluş gibi düşünüyorum

karda kalmış serçe gibi üşüyorum

üşüyorum

düşük bir satır gibi sırıtıyor nöbetçi
ustura gibi çekiyorum kendimi ranzadan

beynimde bir taşın unufak olma isteği

seni kimlere sormalı

seni
tınısına yenilgi düşürmeyen çığlıklara sormalı

nereden geldiği bilinmez bir uğultu
karanlıkların yediği
düşlerimin izdüşümünü karıştırıyordu

ağaçların dalları var mıydı yok muydu

hışırtılar dallarının olduğunu düşündürüyordu

ve aslında
karanlık bir korkunun dallara çıktığı
adımlarımızın kekelemesinden belliydi

yüreğimi ağzıma getiren kuş
baykuş demişti kırsal bir ses
mola verdiğimizde bacağını kıvırıp altına alan
başının silueti hepimizden yukarda olan

kurşunun ilk değeceği adam

yürüdük sonra
evet yürüdüğümüzü anımsıyorum

sen yoktun

sen hiç yoktun
gibi susuyordum
netleştirmek için

gövdemi

işkenceciyi çıldırtmış olabilir
geceye çalan sakallarımın
hep başka bir yönü göstermesi
yoksa ne diye yolmaya kalksın

olmayan sakallarımı

daha dün değil miydi
olmayan sakallarımın
gizli bir umut gibi

durması

daha dün değil miydi dediğinde
çocuk ellerimin taşladığı karga
güle güle kalkıyor bir ağaçtan
bir ağaca

o da kalkarsa

kaç paralık ömrün var ki kaç yıllık

ha ha ha ha ha ha

ama daha dün değil miydi
biz onsekiz ondokuz yaşındakilerin
uykularına basıldığında bir şafak
on yıl

yaşlanması

daha dün

anımsa

anımsıyorum

yapıişçilerinin kaldıkları oda topraktı ıslaktı
bekarevlerinin duvarlarına sümüklüböcekler haritalar çizer
biz toprağa çizmiştik istanbul’un bütün sokaklarını

sonra geceye yürüdük

sonra geceye yürüdüm o genç ve esmer dili konuşan işçilerle

iki işçi yazı yazmıştı duvarlara
ihtimal elleri kanamıştı
koyarken o duvarların harcını

taşını

eğri büğrü yazıyorlardı

ne güzel yazıyorlardı

sonra vuruldu biri
çamura bulandı
elindeki

fırçası

ya mızıkası

ya

mızıkası

bir işçinin koluna girip yürümek miydi
sözlerini bulamadığım o şarkı

tüfeklerin dönüp baktığı

tüfeklerin dönüp baktığı
kafiye tutmaz adını
kime sorsam
metruk yapılar gibi kapatıyor

kapısını

sic itur ad astra

evet ama
önce dağlara çıkar

buğulanmış camdan burnunu çekti adam
aynı anda kalktı içimden bir sürü vapur
vapur düdükleri sensiz martıları vurur
ne kent taşıyabilir kederini ne deniz
lodos yüzünde bir tokat gibi durur

adam yüzünü döndü istanbul’dan
manuel marcial federico bir de ben
bir gece gizlice kaçtık leon’dan

bizi kamp yerine götürecek olan campesino
yorulmak nedir bilmeyen bir deli
hay dinine yandığımın az yavaş yürüsen olmaz mı
bu campesino keçi soyundan be federico
kurşun sıksan yetişmez arkasından
seni beni bulursa kurşun kampa varmadan
companeroları bulmadan
dağadamı olmadan
federico
yazık olur bize

patria libre o morir

federico söyle
hangimizin yüzünde

ölüm

bugün yanında olan yarın ölür
omuz başında hayali yürür

tello’yu anımsıyor musun federico
kışa dönen bir akşam gibi asıktı suratı
çevik yırtıcı bir hayvandı ormanda
fena kurşun atardı düşmana
bu adam asla ölmez derdin

kurşundan önce bulur kötü haber adamı
dağa çıktığının ilk ayı dolmadan
terketmiş sevdiği kadın onu
federico açma şu kadın meselesini

ağlatma tello’yu

dağda bir ağaçtık suda balık ağaçta maymun
çorbasını yapıp içtiğimiz bir maymunduk biz
irileşti çenelerimiz dişlerimizi kenetlemekten
bir patika gibi tehlikeyle inceldi kaşlarımız
mümkünü yok tanıyamazdın
dağda ormanda birer hayvandık biz
buz gibi sulara girerdik sabahın köründe
iti atsan durmaz iki dakika
tek bir çıtırtı kaçmaz nöbette
ve üstelik biliriz bu neyin çıtırtısı
hangi ağacın dalı titredi
hangi hayvan hışırdattı yaprağı
dağda ormanda birer hayvandık biz

ve yalnızdık onlar kadar

subtiava’da bir kızılderili vardı
akrabandı senin iyi adamdı
adiac’ın torunları der saklardı bizi
onun kulubesinde başladı ilk
ellerimizin ve kalbimizin
büyük macerası

yıldızlara çıktık damdaki aralıktan

damdaki aralıktan

ayrılığa çıktık

ayrılık içimi macheteyle biçer
kalbimin kuytuları titredi de dağlarda

geçmedi senden tek bir haber

adı neydi o kızılderilinin
iyi adamdı akrabandı senin
atabalını alıp çıkardı barrioya
barangan-bangaran
bu akşam yedide meydanda

barangan-bangaran
bu akşam yedide meydanda

akşam gösterilerinde yaktığımız mumlar
çobanateşleri oldu barriolarda
her barrioda dağateşleri gülüm
sizinkiler yürüdü
adiac’ın torunları

bakır ve kalay madenleri yürüdü
kauçuk plantasyonları andlar
bütün latin amerika yürüdü

kalbimin kuytuları titredi de
geçmedi senden tek bir haber

devrim kentlere yürüdü

prio reis
yaşlı kurt
jesus christ’i dinletirdin bize
dipteki masada ikimiz
ağızağıza verir konuşurduk
asımsadın mı
bira parası değil
şiir verirmiş sana ruben dario
çok yıllar geçti reis
kaldı mı bilmem
dipteki masada

izimiz

sana dağı ve hapishaneyi getirdim
şiiri bir de
mutlaka gelmiştir
saçlarını kestiyse bir oğlan çocuğu gibi
kara bir gözlüğün ardına gizlediyse gözlerini
yürüyüşünü ne yapsın reis

gülüşünü

gülüşü bir rüzgardı
kuşların kanadına binip giden
kuşların uçma merakına
onun rüzgarları neden

bıçaklarımla keserim gürültüyü
eski plaklardan koy
üç de bira getir reis
sen
ben
bir de onun hayali

karşılıklı içeriz

kollarım bağlı
değildi
bunu
anladım

oyunhavaları
klarnet
darbuka

rakı

rakılı
uzun masalarda insan kendini eğri çakar

benim içimde zenci bir akşam vardı
pastoral bir ay utanmasız soyunuyordu
çobanköpekleri kalın havladı
kuşluk vakti sokuldum ranzama
oyunhavaları klarnet darbuka rakı
benim içimde zenci bir akşam vardı

çingeneler küstü

oyunhavaları
klarnet
darbuka

küstü

saksofona döndüm yüzümü

ipince girdi geceye soprano saksofon
öldürülenler ambrosia içer dedi
öldürülenlerin ölmediğini saksofon söyledi
o dere bu dere miydi diye sordum kızıl
dere miydi kalbimin ufkuna kıvrılarak yatmış
her kıvrımı bir başka türlü baruta batmış

allegro dedi içimdeki maystro

allegro be

bacaklarım uzadı da

sokaklara sığamadım

sokaklarda

sen

yoktun

ben kederimi ellerinden tuttum

arananlar listesinde afişe olmuş yüzün
şarkıların ve polisin bilmediği adını
kafiye düşmez adını
bağırsam

bağırsam

duvarlarda yüzün kalmış
gidip gördüm
kimseler görmedi

ellerimi yüzüme sürdüm

ellerim yüzümde geziyorum

yağmurlar yağmazdı eskiden böyle

günlerdir yüzümün ıslaklığını yağmura yordum

sen yoktun
belki yağmur

ben kederimi ellerinden tuttum

kalkıp oynayabildiğime göre despina’da
oyunhavaları da bilmem üstelik
kollarım bağlı değildi bunu anladım
çingeneler klarnet darbuka rakı
kalkıp oynayabildiğime göre despina’da
kollarım bağlı değildi

bunu anladım

yanımdaki kadın kimdi

sen değildin buna eminim
senin ellerinden elleri vardı
belki bu yüzden vardı
ve hatta gözlerinden gözleri vardı
belki bu yüzden vardı
ama sen değildin

buna eminim

gülüşün bir rüzgardı senin
kuşların kanadına binip giden
kuşların uçma merakına
senin rüzgarların neden

nerdesin

musluğu açan ellerinde
belli değil
su mu akardı

gümüş mü

nerdesin

yoruldu kalbim
kadınlarda
aramaktan
seni

tüketiyorum onları

kendimi

nerdesin

bir akşam vakti zifiri düşündüm

bir tuhaf dursa da kadifeler

hatmiler

cudi dağı’nın cayırtısına sarınıp yürüdüm

kolu kanadı kırık bir çıkrık gibi duruyor evin
az ötede suluboya bir dere akıyor gibi
akmıyor gibi
çocukların çite yaslanmış hayali bakıyor gibi
bakmıyor gibi

duvarlardaki kurşun oyuklarına batıyor
uzayan gölgeleri

fısıltılarımızın

baban
o dev gibi adam
varla yok
arası

kendi dilinde gizlice büyüyor küçük kardeşin
örüp çözüyor
çözüp örüyor saçlarını annen
gölgesi geceden kara
bir gülebilse
nar gibi saçılacak odaya

kahkahan

şilan
muhtar fena adam
ihbar edecek beni
korucu düdükleri
yırtıyor geceyi

korkudan

kalbimin haritaları karıştı
birbirine çıkmıyor yolları
ne izin var yırtılan gecede
ne kederimde tutunacak bir dal

hoşçakal şilan’ın annesi
babası kardeşi

ülkesi

hoşçakal

dedesi bırakmıyor yatmaya
martıları kanatsız düşünmek

gözümü açıyorum turuncudan kırmızıya

çünkü yakamozlar aklımı çeliyor

bu bağırmak ne ayışığı

Ocak 1988 – Mart 1990

Nevzat Çelik

 

yagmur-yagmasaydi

NOTLAR

lalezar caddesi
Tahran’da bir cadde ; sinemaları, tiyatroları ve eğlence yerleriyle ünlü.

furuğ farrohzad (1934 – 1966)
Şiirleri bir çok dile çevrilen ünlü kadın şair. Çağdaş İran Şiiri’nin önde gelen adlarından. Aynı zamanda sinemacıdır.

Said soltanpur
İranlı şair Soltanpur. Şah’ın devrilmesinden sonra ülkesine dönüyor ve politik içerikli sokak tiyatrosu yapıyor. 19 Haziran 1981’de, Humeyni iktidarı tarafından idam ediliyor.

ya merg ya azadi
Ya özgürlük ya ölüm.

zendan-e evin
Tahran’ın kuzeyinde, infazları ve işkenceleriyle ünlü olan cezaevi.

cub
Tahran’da ve kimi başka kentlerde, caddelerin her iki yanından akan su kanalları.

pasdar
Devrim muhafızı.

boer
Afrikaaner.

bantu
Siyah.

senjenina
Güney Afrika’da, eşleri cezaevine düşen kadınların çocuklarına okudukları bir tür ağıtninni.

akarnan
Henüz çocukken, babası, Arkadya kralı Phegeus tarafından öldürülen Akarnan’ın annesi, tanrı Zeus’tan oğlunun çabuk büyümesini dilemiş. Akarnan, bir kaç ay içinde ergenlik çağına ermiş ve babasının öcünü almış.

karaçalı
The Black Pimpernal
Mandela’ya halkın taktığı ad. Bu da mandela’yı Güney Afrika efsanesinin baş kahramanı yapıyor.

langatownship
Büyük kentlerin yakınlarında kurulan ve siyahların oturmak zorunda oldukları gettolar.

robben island
Capetown açıklarındaki bir adaya yapılmış ve Mandela’nın da uzun yıllar yattığı bir zindan.

sic itur ad astra
Bu kapılardan insan yıldızlara çıkar.
Nikaragua’da, Hukuk Fakültesi’nin kapısında yazılı olan bir özdeyiş.

leon
Kent.

campesino
Kırsal kesimde yaşayan erkek. Köylü erkek.

companero
Yoldaş.

patria libre o morir
Ya özgürlük ya ölüm.

subtiava
FSLN’nin kurulduğu ve örgütlü mücadeleye başladığı ilk yıllarda en güçlü olduğu bölge.

adiac
Efsanevi bir kızılderili lideri.

machete
Kamış kesmekte kullanılan büyük ve ağır pala.

atabal
Altı bakır ya da pirinç olan büyük bir davul.

barrio
Mahalle.

ruben dario (1867 – 1916)
Nikaragualı bir şair.

tacho
Somoza’ya takılan bir ad.

ambrosia
Büyülü bal.
Olympos tanrıları bu balla beslenirlermiş. Ölümsüz anlamına geliyor. Bu bal insanlara içirildiğinde, onlara gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük sağlarmış.

Reklamlar
 
Yağmur Yağmasaydı için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mart 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: