RSS

Kasaba Dolmuşları

09 May

“En güzeli, yol yürüyüş öğretir

Dostum, eskimeyen arkadaşım”
Gülten Akın

Herkes beni bir demiryolu aşığı sanıyor ama gerçek öyle değil. Babam, otuz yıla yakın bir zaman hep aynı tren istasyonunda yol işçisi olarak çalıştı. Ama bir gün bile başka bir istasyona tayin olmaktan söz ettiğini hatırlamıyorum. İşinden yana mutlu olduğu söylenemezdi. Bir drezinanın güç bela ilerlediği güzergahta hemen hemen her gün demiryolunu onarmak sanıldığı kadar kolay değildi çünkü. Kar, demiryolunu kapardı, onu çağırırlardı. Gider, günlerce eve dönmezdi. Üzerinde kardan sırılsıklam olmuş elbiseleriyle eve geldiğinde buğular yükselirdi gövdesinden. Kimse ona yaklaşamazdı ama sabah hiçbir şey olmamış gibi yine yola düşeceğini adımız gibi bilirdik. Güneş, rayları gevşetip kaza ihtimali belirince yola çıkardı arkadaşlarıyla beraber. Yaz sıcağında gevşeyen rayları onarıp eve dönerdi akşamları. Erken uyuyup sabah karanlığında yola düşerdi sefer taslarıyla. Eğer nöbeti yoksa, yalnızca hafta sonları görünen bir babanın suretiyle açılan bir çocukluktan geriye, bana demiryolları kaldı.

Demiryolcu ailelerine ücretsiz seyahat yapma hakkı veren permiler sayesinde yılda iki kez tüm aile trene atlayıp uzaklara giderdik. Permilere dönüş tarihi yazıldığı için fazladan bir gün bile kalmazdık uzaklarda. Babam, çok sonra yaşlanıp emekli olduğunda dahi bu zorunluluğu değiştirmedi. Trenler, otobüslerin hızına yetişemiyordu. Bu yüzden artık otobüsle gidiyorduk uzaklara. Ama gittiğimiz yerde, daha otobüsten iner inmez dönüş biletini alıyordu babam. Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. Bu yüzden kasabaya, yeksenak zamana ve aşina olduğumuz yüzlere dönerdik her seferinde. Bütün ağabeylerim birer birer evden uzaklaşıp gittiğinde evin en küçük oğlu olan bana bir evin ağırlığı kaldı.

Böylesini hayal etmemiştim şüphesiz ama bütün ömrüm (bir iki yıllık bir Ankara macerasını saymazsam) tıpkı babam gibi hep aynı kasabada geçti. Ne kadar gitmek istesem de daha fazla uzağa kaçamadım anlaşılan. Üç beş yılda bir tayin vakti geldiğinde, ancak aynı kasabanın başka bir köyüne gidebildim. Her seferinde şehre biraz daha yaklaşsam da, iyi bildiğim, huzur veren köylere yakın durmak bana daha iyi bir fikir gibi geldi. Orada, dağların yanı başında çocuklarla bir alfabenin harfleri arasında oyalanmak daha isabetli bir seçimdi belki de. Pek çoğu tıpkı benim gibi hep orada, o kasabada, o köyde kalacak çocuklarla zamanı saydım. Zamanın tıpkı yol gibi ölçülen bir şey olmadığını ise ancak yıllar sonra anladım.

On üç yıl boyunca her gün beni şehirden köyüme götürecek kasaba dolmuşlarına binerken, her sabah yeni bir şey göreceğim duygusuyla gözümü açıp yola baktım. Hiçbir şey değişmiyordu o bir saatlik yolda. Evler, köprüler, dağ başında yayılmış koyunlar, tepelerde gelişi güzel kurulmuş köyler, her gün iki defa geçtiğimiz tarihi köprü, yıkık çiftlikler, yol kontrolü yapan askerler olması gereken yerdeydi sürekli. Zamanın geçtiğini saatler yardımıyla değil, dışarıda mevsime göre değişen tarlalar, ağaçların dökülüp yeniden yeşillenen yaprakları, toprağın renk değiştirmesinden anlayabiliyordu insan sadece. Gözümü dışarıdaki zamandan alıp dolmuşun içindeki zamana çevirdiğimde, beni kasabadaki başka bir dolmuşa aktaracak arabanın durakta ileri geri sallanır halde beklediğini görürüm çoğunlukta.

Dolmuşları, diğer ulaşım imkânlarından ayıran en temel özellik belirli bir zaman sıkıntısının olmamasıdır belki de. Şoförün insafı ve sayısı bin türlü hileyle arttırılmış koltuk sayısı belirler hareket saatini. Adı üzerindedir zaten, dolmayana kadar hareket etmez dolmuş. On yedi yolcu mutlaka tamamlanmalıdır. Bu yüzden on yedinci yolcuyu alıncaya kadar durakta ileri geri sallanan dolmuşun homurtusuna her sabah yolcuların hoşnutsuzluğu da eklenir ister istemez. Kasabada oturmak yerine her gün şehre gidiş geliş yapan yabancı memur ve kasabalılardan oluşan yolcular işe geç kalacak olmanın kızgınlığıyla oturdukları koltukta sağa sola dönerler habire. Bir türlü hareket etmeyen dolmuştan inip başka bir dolmuşa binecekmiş gibi yaparlar. Kimi parasını geri ister, kimi de dolu halde gelen başka bir dolmuşa koşturur telaşla. Ama taktiklerin hiçbiri işe yaramaz. Dolmuş şoförleri müşterilerini oyalayıp biraz daha zaman kazanmak için arabayı hareket edecekmiş gibi ikide bir hareket ettirip yeniden eski yerine geri döner. Dışarıdan, yaz kış güneşte kaldığı için kararan ve bu yüzden herkesin Arap diye seslendiği “ç” özürlü durak simsarının sesi duyulur: “Geş bin Ergani! Geş bin Ergani!” Yine de öyle kolay kolay hareket etmez dolmuş. Pencereler aralanır, tütünler sarılır, dizlere vurulup teyip yuvasına sokulan kasetten içli türküler yükselir, şoför mahallinin üzerindeki Yılmaz Güney fotoğrafıyla göz göze gelinir, dolmuşun orasına burasına yazılmış özlü sözler bir kez daha hatim edilir, kızgınlıkla bekleyen gözler dikiz aynasında birbirini süzer, şoförden korkan yolcular gözlerine kestirdikleri Arap’a çıkışır, ama on yedinci yolcu henüz gelmediği için bir türlü hareket etmez dolmuş. Kasaba dolmuşları gitmeye değil, aksine hep kalmaya ayarlıdır sanki.

Çok sonra, bahşişini alan Arap’ın bir işaretiyle yola koyulan dolmuştaki yolcuları bu kez başka bir sıkıntı basar. Ya çok hızlı gider dolmuş, ya da çok yavaş. İkisine de itirazı vardır yolcuların. Dolmuş şoförü kimseyi memnun edemeyeceğini bile bile bir vitesten öbürüne geçer. Bir türlü bitmeyen para alışverişi, yolda inip binenlerin yol açtığı zaman kaybı, koltuk sayısı yetmediği için aradaki taburelerde oturan yolcuların bitmeyen homurtusu, virajlarda birbirine değen omuzlar, birbirlerini gizli gizli süzen kadın ve erkek öğretmenler, bir türlü gelmeyen para üstü, içeriye dolan rüzgâr, içeriyi basan sıcak, gelen şikayetlerin oranına göre açılıp kapanan camlar, bir zaman sonra herkesin başını dışarı çevirip zamanı saydığı vakitler peş peşe akmaya başlar.

On üç yıldır hemen hemen her sabah yaşadığım bu türden sahneler zamanla belki de bir tür keyife dönüştü benim için. Koltuklar kesin çizgilerle ayrılmamıştır henüz. Hem fiziki hem de ruhsal temas hâlâ mümkündür dolmuşlarda. Bu yüzden hemen hemen her sabah yepyeni bir hikâye dinlersiniz yol arkadaşlarınızdan. Bu kimi zaman mecburcu bir öğretmen, kimi zaman şehre yakınlarını ziyarete gelmiş bir köylü ya da elindeki ilaçlarla hastaneden dönen ve gelininden şikayet eden yaşlı bir kadın olur. Sanki en mahrem hikayeler bir yolculuk için saklanmış ve bir daha görüşülmeyecek bir yol arkadaşına anlatılmak için beklemiştir onca zaman. Gündelik koşuşturmalardan hastalıklara, önemli tarihsel bilgilerden bitip tükenmek bilmeyen anılara kadar hemen hemen her bilgi, “nerelisin?” sorusunun akabinde peş peşe akmaya başlar yolda. Hemen yanınızdaki koltuğa oturup hikâyesini anlatmaya başlar size yol arkadaşınız.

“Küçüktüm,” der Hacı Amca, “bizim bir yakınımızın bir derdi vardı ama anlatmazdı kimseye. Tehcirden sağ kurtulduğunu bilirdik ama doğrusunu ondan dinlemek isterdik hep. Anlatmazdı. Sıkıştırırdık onu. Minderindeki yerini değiştirmeden başını pencereye çevirir, herkes ölürken kendisinin nasıl olup da sağ kaldığını sorardık ona. Önce yüzüme tükürün sonra anlatayım, derdi bize kadın.” Hacı Amca, arada bir uyuklayıp hikayesine devam eder. İşaret parmağıyla ikide bir kolunuza dokunup nasihatler verir: “Hacca git,” der, “oruç tut. Bu dünya dört günlük.” Üç günlük olması gereken dünyaya eklenen bir günün hesabını bile soramazsınız. Yolda anlatılan her şey doğrudur çünkü. Hemen arkanızdaki koltukta, ucunu kaçırdığınız başka bir hikayenin ancak kuyruğuna yetişirsiniz ancak: “Yoksulluğun kokusu kırk yıl geçmez. Böyle işte adamın hikâyesinin özeti.” Daha ötede, yeşillenmeye başlayan buğday tarlalarına bakan bir köylü, biraz daha yağmur yağması için dua eder Allah’a. Yaşlılar sohbet etmek için türlü bahaneler arar yolda. Biri “kaç yaşındasın amca?” diye sorar. “Yetmiş dört yaşındayım. On üç kez ameliyat oldum,” der yaşlı bir amca. Belli ki yol boyu anlatılacak çok hikâye vardır daha. Bütün ameliyatlar sırasıyla anlatılacaktır uzun yolda. Yol arkadaşı olmanın kendince bir hukuku vardır çünkü. Mecburcu bir öğretmen sıkılıp kravatını gevşetir. Arama noktasına yaklaşınca herkes gayri ihtiyari bir biçimde kimliğini çıkarır. Arada bir sigara yakıp külünü pencereden savuran şoför, teypteki Kürtçe kasedi çıkarıp yenisini takar. Dolmuşun içindeki dil değişir. Arama noktasına giren dolmuşu ter basar her seferinde. Genç bir asker yolcuların pörsümüş kimliklerini alıp kulübede bekleyen komutanına uzatır. Çaktırmadan şafak sorulur askere. Şafak karanlıktır daha. Kimlikler geri verilip tüm yolcular sağ salim yoluna devam eder. Köyüne dönen bir üniversite öğrencisi, okuduğu romanı telaşla açıp az önce kaldığı yerden devam eder kitaba:

“Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatler değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dâhil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de, eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş. Günler orda burada geçer, dağlar birbiri ardınca devrilir, insanların üzerine onlarca güneş doğup batar, ayaklar çoğu zaman gideceği yeri şaşırır da kimse dönüp arkasına bakmazmış. Aslolan yol değil, yolda geçen zamanmış çünkü.”

Yolun sağına soluna dağılmış lastik parçaları, güneşte solmuş reklam panoları, kimse ona trafik kurallarını öğretmediği için karşıdan karşıya geçememiş bir köpeğin leşi, otobüslerin yol kenarına döktüğü çöpler, rüzgârda savrulan boş poşetler, oraya buraya savrulan çalılar, eski benzin istasyonları, yıkık halde bekleyen hayvan çiftlikleri, kurşunlanmış trafik işaretleri, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, sulanmadığı için kuruyan fidanlar, yol kenarında boş bir dolmuş bekleyen köylüler, gelişi güzel inşa edilen barakalarda mevsimine göre domates veya karpuz satan çocuklar, tarlalarda çalışan köylüler, sağda solda kaza yapmış araçlar, yola saçılan cam parçaları, öndeki dolmuşu geçmeye çalışan şoföre çıkışan yolcularla yol her gün biraz daha uzar ama yine de vazgeçemem bu koşturmadan.

Hemen hemen her sabah aynı cümleyle uyarırım dolmuş şoförünü: “Köy yolunda inecek var!” Sabah karanlığında kasabaya peynir ve yoğurt taşıdıktan sonra, geri dönüp hepsini başka başka köylere dağıtacak öğretmenleri alacak olan köy dolmuşunu beklerim yol kenarında. Adını bilmediğim bir kuş uzun uzun öter. Kuru otların hışırtısı duyulur peşinden. Hiç kimse yoktur sanki dünya üzerinde. Yalnızca kuşun ötüşü ve otlar. İleride bir hemzemin geçit vardır. Demiryolu ile karayolu birbirine kötü kötü bakar ama yolları kesişmiştir bir kere. Az ileride askeri bir konvoy durur. Askerler telaşla araçlardan inip yol kenarında elleri tetikte bekler hep. Sabırsız bir mayın arama köpeği burnunu yerlerde gezdirip bir şeyler arar. Heyecanla yolun altındaki menfeze girip çıkar. Bir şey bulamayınca geri dönüp askeri araca tırmanır köpek. Askerler köpeğin başını okşayıp yola devam eder. Karayolundan karpuz yükü kamyonlar geçer. Otobüsler uzaklara yolcu taşır. Dönüp bakarlar yol kenarında elinde çantasıyla bekleyen öğretmene. Daha gözlerini bile doğru dürüst açamayan öğretmenlerin doluştuğu köy dolmuşu her sabah olduğu gibi geç kalır yine. Yoğurt, peynir, hasta hayvanlar veya satılmak için pazara götürülen tavukları kasabaya bırakıp geri dönen köy dolmuşu hemzemin geçidi geçip önümde durur. Peynir suyu sinmiş tozlu koltuklardan birine kurulup dışarı bakarım. Dolmuş, “sıkılgan bir dağı” aşıp köy yoluna sapar.


Kemal Varol

 
Kasaba Dolmuşları için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Yorumlar kapalı.

 
%d blogcu bunu beğendi: