RSS

Kategori arşivi: Altı Çizili Satırlar

Biberyan’a bir yer lütfen

“Dürüstçe itiraf etmem gerekirse, Ermenice yazdığım için pişmanım.”
Zaven Biberyan, 3 Aralık 1962Dostu Hrant Paluyan’a mektubundan

I

Zaven Biberyan’ın 1998’de Babam Aşkale’ye Gitmedi adıyla Türkçeye çevrilen romanı bir felaketi anlatıyordu. Hikâyenin odağında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında memleketin gayrimüslimlerini maddi-manevi yıkıma uğratan Varlık Vergisi uygulaması başladığında, Aşkale’de kurulan çalışma kampına gönderildiği takdirde yaşayabileceği muhtemel bir kötü sondan kaçınmak için varını yoğunu satarak vergiyi ödeyen bir baba ve bu ani yoksullaşmanın getirdiği mevki kaybı nedeniyle paramparça olan bir aile vardı. Zulüm, çaresizlik, korku, öfke, yaşama tutunma, tutundum sanırken her şeyin ellerden kayıp gitmesi, dağılma, yere çakılma, oradan geri dönme umudu ve bir daha, bir daha parçalanma. Burada felaket Varlık Vergisi, felaketin içinden geçense Tarhanyan ailesi ve metin boyunca yaşadıklarını ânı ânına takip ettiğimiz oğulları Baret’ti. Roman, büyüktü, etkileyiciydi, has edebiyattı ve yazarının başyapıtı olarak kabul ediliyordu. Ancak dar bir okur grubu tarafından çok beğenilse ve büyük takdirle karşılansa da geniş bir kitleye ulaşmadı, hakkında çokça yazı çıkmadı, etraflıca tartışılmadı. Bugünse, Ermenice ilk tefrika edilişinin üzerinden tam 49, kitap olarak basılmasının üzerinden 35, Türkçeye ilk çevrilmesinin üzerinden 21 yıl geçtikten sonra yapılan yeni baskıda, romanın özgün Ermenice adı olan Karıncaların Günbatımı’nın itibarı iade edildi ve daha önce çevrilmemiş/varlığı fark edilmemiş bazı irili ufaklı pasajlar da metne eklendi. Bu yeni kitap, romanı, Zaven Biberyan’ı ve eserini, küçük harfli felaketleri ve büyük harfli Felaket’i, bunların doğasını ve insan üzerindeki etkilerini yeniden düşünmek için çok daha elverişli yollar seriyor önümüze. Hele bugün bütün bu meseleler hakkında 1998’dekine göre daha çok şey bildiğimiz hesaba katılırsa. Bu yolların belki de en ilginci ise, romanın Türkçe çevirisinin 21 yıl boyunca bir türlü doğru isim ve tam metinle yayımlanamaması hikâyesi ve daha çarpıcı olan da, bu hikâyenin romanın anlatmayı murat ettiği “şey”i doğrulayan, eninde sonunda Felaket’in kendisiyle ilişkili bir yönünün olması. Anlatacağım.

Karıncaların Günbatımı, İstanbullu tahsilli bir Ermeni genç olan Baret’in, gayrimüslimlere mahsus zorunlu 3,5 yıllık Nafıa askerliğinden döndüğü gün başlar. Üç buçuk yıl boyunca Anadolu’nun dört bir yanında taş kıran, yol yapan, doğanın ortasında çadırlarda kalıp sıtmayla, böceklerle, doğayla, çavuşların kötü muamelesiyle, sıla özlemiyle baş etmeye çalışan Baret’in eve dönüşünün bir vuslat sıcaklığı barındıracağını zannederiz, ancak aksine, buz gibi bir manzara çıkar karşımıza. Kapıyı çalan Baret, annesi Arus’u pencerede görür. Anne ise oğlunu tanımaz. İkisinin çoktan birbirinden koptuğunu hissettirir bu ilk sahne. Arus nihayet Baret’i tanıyıp koşa koşa merdivenlerden iner, kapıya varır, oğluna sarılmak ister, ancak aldığı cevap Baret’in kendi etrafına roman boyunca öreceği duvarın ilk tuğlasıdır:

“Dokunma, pislik içindeyim,” (…) “Bitliyim, dokunma.”

Baret ve Arus, anne ve oğul arasında roman boyunca açılacak ve neredeyse tek bir an bile kapanmayacak mesafe, sırf bu ikiliye mahsus değildir. Ana oğul, baba oğul, baba kız, karı koca, abla kardeş… Hepsinin arasında giderek uçurumlaşan boşluklar her birini yalnız, tehditkâr, giderek tekinsizleşen, anakaraya varışın neredeyse imkânsız olduğu birer adaya çevirecektir. Hiç de tesadüf sayılmayacak bir şekilde, Baret’in amcası Dırtad da zaten yıllardır adaya, Büyükada’ya, ailenin artık bir harabe hâlini almış konağına sığınmış, çilekeş keşişler gibi dünyadan elini eteğini çekmiştir. Savaş zamanı vurgunculukla, sonrasında ticarî oyunlarla devrinin adamı olmayı beceren, sürekli zenginleşip yükselen akrabaları Suren dışında ailede kimse için çıkış yok gibidir.

Baret hayalini kurduğu yuvaya kavuşacaktır kavuşmasına ama ortada ne eski anlamıyla yuva vardır ne de yuvanın sakinleri eskisi gibidir. Her şeye karşı ağır bir yabancılaşma yaşar. Neredeyse felçli gibidir; oradadır, vardır, nefes almakta, bir yerlere gidip gelmektedir, ancak sanki kendini akıntıya bırakmıştır – ne yapacağını, ne istediğini, ne hissettiğini bilemez, iradesini yitirmiştir âdeta. Dahası, salt bir alıcıya, kaydediciye dönüşmüş gibidir. Kendi sesi yoktur, pürdikkat izler, dinler, yorumlar fakat harekete geçmez, geçemez. Etrafındakilere karşı kendi fikrini, hâlini, ruhunu ortaya koymaz, koyamaz.Sadece kaydettiklerini bir kara delikmişçesine yutar ve yuttuklarını hiçbir şekilde sindirmeden, sindiremeden, kimi tepkileriyle kusar. Bu meyanda hayat ve İstanbul da onu kusmaktadır.

Biberyan evin içini ve aileyi daima bir cehennem olarak tasvir etti. Diğer romanları Yalnızlar ve Meteliksiz Âşıklar ’da da, daha sonra gelen Karıncaların Günbatımı’nda da aile, bütün fertlerinin mutsuzluğuna sebep olan, ama özellikle gençlerin yüreklerini daha en körpe çağlarında tüketen, onları dışa vurulamayan bir öfkeyle kör eden bir gayya kuyusudur.Burada, Biberyan’ın en iyi bildiği İstanbullu üst-orta sınıf Ermeni ailesinin ruhu kemiren riyakârlığının, fesatlığının, hesapçılığının lime lime edildiğini görürüz. Batı sanatından iyi tanıdığımız bir tahlili andırır bu işlem bir yönüyle: Burjuva ailesinin kirinin pasının, kötülüğünün ifşası. İstanbullu Ermenilerin burjuva/msı kesimi için aile, sınıf atlama veya refahı güvence altına alma temelinde yükselen sessiz ve geleneksel bir sözleşmenin sonucudur ve onların, sevginin hiç rol oynamadığı veya en azından köksüzlüğü nedeniyle bir sonraki kuşağa kadar taşınamadığı evlilikleri, neredeyse kaçınılmaz olarak, eşlerin birbirinden nefret ettiği, ancak maddi konfor alanlarından çıkmanın riskleri nedeniyle bozulması bir türlü düşünülmeyen zoraki birlikteliklere dönüşür. Biberyan kendisi de bu sınıfa aittir, o yüzden bu çevreyi çok içeriden bilir, ancak o sessiz sözleşmeyi bozup önce yazar, sonra komünist olmuş, bu yüzden de hayatı boyunca sınıfsal dışlanmaya, derkenarda kalmaya, güvencesizliğe mahkûm edilmiştir. Bu ailelerin çocuklarına hane içinde aktarılansa sevgisizlik, ebeveynler arası güç mücadelesinin itiş kakışı, yalan dolan ve bunun sonucu olarak da büyük bir hayal kırıklığı, anne-babaya yönelik öfke ve kin, isyan, inkâr veya apati hâlleridir. Biberyan, türlü şekillerde, edebiyatımızda örneklerini çok nadiren görebildiğimiz bir maharetle, iç sesler veya diyaloglarla, özellikle karşılıklı tartışma ve kavga sahneleriyle, kişisel patlama sekanslarıyla, histeri krizleriyle ve müthiş bir doğallıkla anlatmayı başardığı bu minik evrenle, kentli, orta ve üst sınıf ailenin ipliğini pazara çıkarır.

Bu analiz yanlış olmasa da eksiktir. Eksiktir, çünkü Biberyan’ın anlattığı, yaşadığı memleketin ferahfeza sahibi olan ve bu sahiplikten daha fazlasını da isteyen bildik tatminsiz burjuva ailesinden farklıdır. Onlar bir azınlık grubunun, dışlanmış, iç-düşman ilan edilmiş, lanetlenmiş bir grubun temsilcileridir. Yani sınıflarının temel ihtiyacına özgü bir güvenlik alanını yaratmaya ve onu korumaya ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, esasen toplumun en güvencesiz kesimidirler. Değerlerinin, birikimlerinin, kendilerine dair algılarının hepsi çürük bir zemin üzerindedir ve birilerinin iki dudağı arasındaki kaderleri, can ve mal güvenlikleri, bir yanılgıdan ibarettir. Üstelik her ne kadar unutmaya çalışsalar da, bu durumun daima farkındadırlar ve bu iç bilgi her hâllerine etki, günlük hayatlarının her ânına ise sirayet eder. Geçmişte kim bilir ailelerinden kimleri, neleri, nasıl, hangi koşullarda kaybetmiş, buna karşılık bir şekilde hayatta kalabilmiş, daha doğrusu öz memleketlerinde yaşama hakları, sadık vatandaşlar olmaları kaydıyla kendilerine bahşedilmiş, ve belki de en fenası, sürekli olarak yeni belaları beklemekle hayatları karabasana çevrilmiş Ermeni ailesidir karşımızdaki. Bu bekleme hâli ise Felaket’in devam ettiğini, hiç bitmediğini söyler Biberyan’ın eserlerinde bize. Felaket, onun hiç anmadığı S’li kelimenin kendisi değildir, onunla sınırlı hiç değildir; süresiz, sürekli, sonsuzdur. Üstelik Biberyan bütün bunları ortaya koyarken karakterlerine, etnik ya da dinî kimlikleri ve mağduriyetleri nedeniyle kurban muamelesi yapmaz, onlara acımaz ya da acındırmak için ajitasyon yapmaz, olanca soğukkanlılığıyla ruhlarının, bu arada kendi ruhunun da, derinlerine inmeye çalışır. Böylece okur da onun karakterlerini olabilecek en çıplak hâlleriyle görüp tanıyabilir.

Şüphesiz derin travmalar yaşamış bir ailedir Karıncalar’ın Tarhanyanları. Hiçbir şey olmadıysa, Varlık Vergisi nedeniyle neleri var neleri yoksa satmak zorunda kalmış, sınıfsal konumlarını, toplum içindeki mevkilerini kaybetmiş, bir daha da bellerini doğrultamamışlardır. Artık Gökyüzü Yolu’ndan masmavi denizi ve göğü keyifle izledikleri Mühürdar’da değil, güçbela başlarını sokabildikleri, her tarafı dökülen bir evde, sokakları çamurlu Kuşdili’nde oturmaktadırlar. Travmanın kaynağı dışarısıdır. Resmîsi ve siviliyle her türlü tehdit ve tehlike hemen eşiğin ötesindedir. Türkiye, İstanbul, yaşadıkları ülke, doğup yetiştikleri, memleket bildikleri yer, onlar için her an bir cehenneme dönüşme potansiyelini taşıdığını göstermiş, içinde bir türlü huzur bulamadıkları bir kafes hâlini almıştır. Ancak travmanın kaynağıyla, dışarıyla hesaplaşmak söz konusu dahi değildir. Hesaplaşmak öyle dehşetli, öyle korkutucu bir ihtimaldir ki, tahayyül dahi edilemez. Değil mi ki yaşama hakkı kendilerine âlîcenaplıkla lütfedilmiştir, susup akıllı uslu oturmaları gerekir. Çalışıp didinip o sahte güvenlik duygusunu sürekli olarak hissetmek için çaba göstermeleri gerekir. Dışarıya karşı nazik, sadık, anlayışlı, becerikli, itaatkâr olmaları gerekir. İyi komşular olmaları gerekir. Karıncalar gibi yeniden ve yeniden hayatı inşa etmeleri gerekir. Gerekir de gerekir.

O hâlde travmanın acısı, irini, zehri nereye akıtılacaktır? Bütün bu keder, bütün bu eziklik nasıl dışa vurulacaktır? Dışarıya yönelemeyen en yakındakine döner hâliyle. Önce eşe, kadınınki adama, adamınki kadına; sonra biraz büyüyüp ergenliğe varınca, dili sivrileşmeye başlayınca da çocuğa elbette.

Böylece, dış dünyada gerçek savaş bitip yeni ufuklar fırsatları değerlendirmeyi bilenlerin önünde çarşaf gibi açılırken, artık kimileri için bizatihi ev bir savaş alanına dönüşür. İş bilmez baba, karısı ve kızı tarafından reddedilir. İktidarsızdır artık. Dışarıda herkes işine bakmakta, devranını döndürmektedir ama onun devri geçmiştir, eski çarşı adamı itibarı tedavülden kalkalı çok olmuştur. Zamanın ruhunu kavrayanlar yükselmekte, mevki sahibi olmakta, para kazanmakta, hayatlarını yaşamakta, cemaat işlerinde önemli roller almaktadır. Baret annesinin ve ablasının babasına cephe aldığını şaşkınlıkla fark eder. Eve güç bela alınan şekerin, kahvenin dahi saklandığı eloğludur, yabancıdır artık baba. Hastalığına bile inanılmaz, oysa bir süre sonra tam da o inanılmayan hastalık nedeniyle ölecektir; zaten Aşkale’ye de kötüleşen sağlığı nedeniyle çalışma kampının şartlarına dayanamayacağı korkusuyla gitmemiş, bu tercihi nedeniyle de ailenin geleceğini düşünmeyen “bencil” bir baba olmakla suçlanmıştır. Baret evin içindeki düşmanca rüzgârlara kendini tamamen kaptırmasa da, babasına karşı kurulan cephede bir tür suç ortağına dönüşmektedir giderek. Babasının ölümüyle iyice suskunlaşır. Suçlulukla dolar ama bu ölümün asıl müsebbibi olarak annesini ve ablasını görür, onlara öfkelenir. Öfkesiyle ne yapacağını bilemez, çareyi kalıp mücadele etmekte, koşulları değiştirmeye çalışmakta değil, gitmekte bulur. Evden de, kariyer umuduyla bir heves girdiği ancak yükselebilmek için ruhunu satması gerektiğini kısa sürede anladığı işten de kaçar. Serbest düşüşle yitip gitmeye doğru yol alacağı arka sokaklarda bir dekadansa gömülür. Geride kalan anne ve kızsa, hasımsız yapamayacak ve bu kez birbirlerini yemeye başlayacak, birbirlerinin düşmanlığından aldıkları enerjiyle kendilerini de yok edecek girdaba doğru dörtnala savrulacaklardır.

Biberyan’ın daima erkek olan ana karakterleri, bunlara kahraman demek pek mümkün değildir, kadınlara çoğu zaman düşmanca davranırlar. Bastırılmış cinsel arzuları zaman zaman zembereğinden boşalır, ancak cinselliği duyguların ifadesi ve bir bırakış olarak değil, karşı cinsle aralarındaki sınırları daha net görmek ve zihinlerinde kurdukları hiyerarşiyi berkitmek ihtiyacıyla yaşarlar. Bu tahsilli adamlar muhakkak kendilerinden daha alt sınıftan ve daha cahil bir kadınla birlikte olurlar. Toplumsal statü ve eğitim bakımından denk olabilecekleri kadınlarla birlikte olmak onlar için ancak bir hayaldir ve huzursuzluk kaynağıdır; öylelerinin yanında lâl olur, çocuklaşırlar. Kadın onlar için ya karşısında ezildikleri ya da kendileri bazı kadınlar karşısında ezildikleri için ezmeleri gereken bir ezeli düşmandır.

Öfkelerini travmanın dıştaki kaynağına yöneltemeyen bu edilgen bireyler hane içinde birbirlerini hırsla yok etmeye yönelirken, bu oyunda yer almak istemez görünen erkek evlat, hanenin dışında ezebileceği ilk kadını bulur bulmaz, ondan karşı cinse, annesine, ablasına ve aslında her şeye ve herkese duyduğu nefretin acısını çıkarmaya koyulur. Alt sınıftan, içlerinde masum olanı her şeye rağmen korumakta olan bu genç kadınlar, Karıncaların Günbatımı’nın cahil, saf ve temiz Lula’sı gibi, Biberyan’ın çizdiği nadir olumlu kadın karakterlerdir. Ancak yazarın bu karakterlere yaklaşımının erkek egemen bakış açısıyla bir idealleştirme ve nesneleştirme olduğu, bu genç kadın karakterler misal biraz yaş alsa, evlense, çocuk yapsa, idealin kolayca çökeceği; dolayısıyla Lula’nın Baret’in öfke ve kinle dolu olduğu annesi Arus’la kolayca yer değiştirebileceği sezilebilir.

Lula’nın kendisine beslediği içten beğeniye ve hayranlığa, onun hislerine hiç önem vermeyen, sevmek kabiliyetine sahip olmayan Baret, kendisinden hamile kalan ve bu istenmeyen gebelikten kurtulmak için düşük yapmaya çalışan genç kadının bu sebepten öldüğünü öğrendiğinde sarsılır elbette, ancak bu dehşet verici olay karşısında bile, olan bitendeki payıyla yüzleşmek yerine, kendi kötülüğünün batağında hep daha derine dalmaya devam ederek daha da tarifsiz karanlıklara düşer. Buradan çıkış ise, hayatının elinden büsbütün kayacağını hissettiği anda topyekûn bir kaçışla olur ve Anadolu’nun doğusunda, bilmediğimiz ama Baret’in herhalde Nafıa askerliği döneminde tanıştığı bir yerde, yazarın bize çok küçük bazı ipuçları dışında açık etmediği bambaşka bir ortamda sonlanır –genç adamın bu gizemli doğu macerası başka bir romanın konusu olabilirdi pekâlâ. Baret uzun zaman sonra bu gönüllü sürgünden döndüğünde onun biraz olsun toparladığını, başka hâllerin tavında dövülüp sadeleşip sertleştiğini hissederiz, ancak bu da ancak aklını yitirmeden hayatta kalmasına yetecek, ağır vurgun yemiş bir ruh olarak hayatını sürdürebileceği kadar bir tutunmadır muhtemelen.

Karıncaların Günbatımı’nda karıncaların, yani roman karakterlerinin ve onların temsil ettiklerinin günbatımı, geri dönüşü olmayan, alacakaranlıksız, şafaksız, sabahında güneşin doğmayacağı bir günbatımıdır, bir günbatımı kısır döngüsüdür. Bunu romanın sonundaki, karanlığın içinden yeni bir felaketin doğmakta olduğunu haber veren satırlarla anlarız. Can ve maldan gene gidecek, daha kanayan yaralar iyileşmeden travmalar zincirine bir yenisi daha eklenecek, ruhlar ve aileler ve daha pek çok şey bir kez daha parçalanacaktır. Kaçış yoktur. Felaket’tir ruhları biçimlerinden, onunla da onsuz da olunamayan, görece sakin zamanları, barış içinde, huzurlu anları bile zehirleyen.

II

1921 Çengelköy doğumlu Zaven Biberyan, daha sonra ailesiyle Kadıköy’e taşındı ve orada büyüdü, ömrünün sonuna kadar da orada yaşadı. Dibar Grtaran Ermeni, Saint Joseph Fransız okullarında okudu. Onu şekillendiren dil daha ziyade Fransızcaydı. Çocukluğundan itibaren, 20 yaşına dek, kendi deyimiyle “çöp sepetini boylamaya layık” Fransızca romanlar yazdı. 1940’ta, 19 yaşındayken, muhtemelen ülkede gittikçe artan Ermeni düşmanlığından ve ufukta görünmeye başlayan kötülüklerden kaçmak için yurt dışına çıktı, ancak daha Bulgaristan’dayken Nazilerin ülkeyi işgal etmeye başlaması üzerine memlekete döndü. 1941’den 1944’e 42 ay, tıpkı Karıncalar’ın Baret’i gibi, kendisi gibi 20 ilâ 45 yaş arasındaki Ermeni, Rum, Yahudi erkekleriyle birlikte Nafıa takımlarında askerlik yaptı. 1962’de, Fransa’da yaşayan yazar dostu Hrant Paluyan’a yazdığı, yaşam öyküsünü aktaran mektupta bu dönemi şöyle anlatacaktır:

“Anadolu dağlarında, İzmir’den Gürcistan sınırına, Karadeniz’den Adana’ya ve Hatay’a 42 ay. Hep çadır altında. Tabiatla, açlıkla, tropical malaria’yla boğuşarak. Bu üç buçuk seneye çok acıyorum. Gençliğimin en güzel üç buçuk senesi, yaban dağlarda ve ormanlarda [geçti].”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ülkede esen göreli özgürlük ortamında, genç kuşaktan bir grup Ermeni bir araya gelerek sosyalist fikirleri savunan Nor or (Yeni Gün) gazetesini çıkarmaya başladılar. Biberyan, Nafıa günlerinde Fransızcayı bırakmış, inatla çalışarak, sözlükten her kelimenin imlasını kontrol ederek ilerlettiği Ermeniceyle yazmaya başlamıştı. Tüm bu inadına rağmen, sonradan bu kararından ötürü pişmanlık duyduğunu söyleyecekti. Keskin kalemi ve çalışkanlığıyla Nor or grubunun en dikkat çekenlerinden biri oldu. Ancak ülkede birden esmeye başlayan özgürlük rüzgârı iktidarı rahatsız ettiğinden, Nor or, aynı dönemde yayıma başlayan Türkçe sol gazeteler ve sendikalarla birlikte kapatıldı. Biberyan ve onun gibi muhalif çizgideki pek çok Ermeni yazar ve sanatçı hapse girdi –talihin pek de cilve denemeyecek bir cilvesiyle, Ermenilerden gasp edilen bir mülk olan Sanasaryan binasında– işkence gördü, soruşturmalara uğradı. Bu isimlerin pek çoğu –Vartan, Mari ve Jak İhmalyan, Aram Pehlivanyan, Barkev Şamikyan, Hayk ve Anjel Açıkgöz, S. K. Zanku gibi– yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Bu göçler, İstanbul’da üretilen ve 1915’ten sonra ilk kez canlanmaya başlayan Ermenice edebiyat damarına büyük bir darbe vurdu, âdeta onun özsuyunu kesti. Siyasî olaraksa, İstanbul Ermeni toplumu içerisinde Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ilk kez yükselen bu muhalif ses daha olgunlaşma fırsatı bulamadan susturulacak, orada bastırılan özgürlükçü ruh akacak mecrasını ancak 50 yıl sonra, Agos’la bulacaktı. Burada, Agos’a can veren Hrant Dink’in katlinin ne tür bir devamlılığa işaret ettiğini de hatırlamalı elbette.

Biberyan’ın sonraki yaşamı ise yazmaya yazgılı bir entelektüelin, ülkesinin gidişatına paralel seyreden hikâyesini anlatır. Hiç de hoş duygularla anmayacağı Lübnan sürgünü, siyasî ortamın yumuşamasıyla 1953’te memlekete dönüş, hemen arkasından gelen 6-7 Eylül, 27 Mayıs darbeleri. Kitapları Lıgırdadzı-Yalnızlar (roman, 1959), Dzovı-Deniz (öykü, 1961) ve Angudi siraharner-Meteliksiz Âşıklar’ın (roman, 1962) yayımlanması. 1960’larda TİP’ten milletvekili adaylığı, seçilemeyiş, yine TİP’ten Belediye Meclis üyesi olarak seçilmesi, geçim sıkıntısıyla türlü işlere giriş ve çıkış. Sonradan başyapıtı olarak kabul edilecek Mrçünneru verçaluysı’nın, yani Karıncaların Günbatımı’nın Jamanak gazetesinde tefrika edilmesi (1970). Üzerine gelen 12 Mart darbesinin ardından romanın kitap olarak basılamaması ve takip eden uzun bir suskunluk dönemi. O dönemde herhalde salt entelektüel meraktan değil aynı zamanda geçim derdiyle de Fransızcadan ve İngilizceden yaptığı çeviriler. Oyuncakçılıktan Mahmutpaşa’da açtığı tezgâhta kadın iç çamaşırı satmaya uzanan küçük ticarî girişimler ve 12 Eylül darbesinden sonra gelen –pek manidar!– ülser hastalığı sonucunda 1984’te 63 yaşında hayata veda.

Paluyan’a yazdığı mektupta, 1962’de, “Dürüstçe itiraf etmem gerekirse, Ermenice yazdığım için pişmanım” diyecekti Biberyan. Fransızcayla başladığı yazarlığa, “Ermeni olduğuma göre Ermenice yazmalıyım” diye düşünerek girmişti. Sonuç, artık neredeyse kimsenin okumadığı, kimsenin göremeyeceği, kimsenin yazdıklarını tartışamayacağı bir dilde ürettiği ve her biri başyapıt mertebesindeki kitaplar oldu. Karınca gibi çalışmasına rağmen yeteneğine tezat oluşturacak kadar az üretebildi.Ülkesine bağlılığını, siyasî mücadelesinde, yurt dışına göç etmeyi düşünmemesinde, Türkçeye çeviriler yapmasında, her şeye rağmen Türkiye ve Türklerle bir diyalog kanalı aramak arzusunda görmek mümkün. Ancak bulunduğu ortam Ermenice yazan, üstelik onun deşmek istediği temaları ele alan bir Ermeni yazarı, o ne kadar iyi yazarsa yazsın, dinlemeye hazır değildi. Bunun nedeni öncelikle kimliğinde yatıyordu. Tıpkı romanın sonlarında Baret’le ilgili söylediği gibi, Biberyan için, yazmaya Fransızca başlasa da, sonradan Ermeniceye dönse de, en sonunda bu kararından ötürü pişmanlık duysa da, “Ermeni olmamanın daha iyi olduğunu fark e[tse de]”… “Ermeni olmamak imkânsızdı.”

Tüm bu içinden çıkılmaz çembere karşın, Biberyan’ın yazmaktaki ve siyasî mücadele vermekteki inadı cevher değerinde görünüyor gözüme. Kendini zaten doğal olarak kavgalı olduğu Ermeni çevresinin içine hapsetmemesi, Türkiye entelijansiyasıyla, sol hareketle yan yana olma inadı. Yaptığı çeviriler, Cağaloğlu’nda yayıncılık çevresiyle içli dışlılığı, İstanbul’da kalmakta diretmesi. Tüm bunlar, onu sadece bir yazar değil, aynı zamanda inatçı bir muhalif, bir direnişçi yapıyordu. Amma velakin yakın olduğu çevrelerde, kim onun Ermenice roman yazdığından haberdardı acaba? Ya da ne yazdığını merak eden var mıydı? Üretmek, konuşmak, susmamak isteyen, suskunluğunu dağıtması için onunla dayanışan? Bu minvaldeki pek çok sorunun cevabının olumlu olmadığını biliyoruz ne yazık ki.

Tanıyanlar, Biberyan’ın iletişim kurulması zor, geçimsiz biri olduğunu söylüyor. Romanlarının baş erkek karakterleri gibi tıpkı. Üç buçuk yıl Anadolu’nun dört bir yanında taş kıran, Varlık Vergisi’ni yaşayan, hapse düşen, işkence gören, sürgünlüğü bilen, 6-7 Eylül’ü, üç darbeyi tecrübe eden, her defasında yine ve yeniden yenilen, yine ve yeniden hayal kırıklığına uğrayan bir adam geçimsiz olmayacaktı da ne olacaktı? Biberyan’ın hayatı, tıpkı romanlarında işlediği karakterler gibi, Felaket sonrası parçalanmışlığın travmasını benliğinde taşıyan, yaşananların inkâr edildiği, ötekileştirme ve düşmanlık ortamında doğup büyüdüğü, kendisine dünya görüşü ve kimliği nedeniyle sürekli zulmeden memleketine yabancılaşmama mücadelesi veren ve ruhunda bunun gerilimlerini, iniş çıkışlarını, savrulmalarını yaşayan bir entelektüelin portresidir en çok.

III

Mrçünneru verçaluysı, 1970’te Jamanak’ta 294 sayı boyunca tefrika edildi. Kitaplaştırılacaktı da, ancak üstüne 12 Mart günleri geldi ve Biberyan romanını kitap olarak bastıramadı. Buna karşılık, arşivlediği nüshaları mücellite vererek, tefrika kupürlerini 10 nüsha hâlinde ciltletti, böylece bir kitap maketi oluşturdu ve bunların bazılarını imzalayarak dostlarına hediye etti. Roman unutulmasın, gazetenin sayfaları arasında tozlanmasın, hiç değilse yazının, çizinin değerini bilen birilerinin kitaplığına girsin diye. Aras’ta bu tefrika-maket-kitaplardan biri var, kalem arkadaşı –sonradan, ilerlemiş yaşında Agos’un kurucularından olacak– Rupen Maşoyan’a ve eşi eğitimci Şoğer adına imzalanmış olarak. Biberyan’ın Sisifosvari çabasında kayanın dağın eteklerine yuvarlandığı anlardan birinin cisimleşmiş hâli olarak yıllardır mahzun duruyor kitaplığımızın raflarında.

Bu noktada bir şeyler canına tak etmiş, işler rayından iyice çıkmış olacak ki Biberyan ömrünün geri kalanında yazı çizi namına elimize ulaşan bir şey bırakmadı. Sonraki yıllarda sağlığı giderek kötüleşti. Ölüm döşeğindeyken, ona son bir sürpriz yapmak isteyen bir grup edebiyatsever kadın, Mrçünneru verçaluysı’nı kitap hâline getirme işine girişti ve Biberyan ölümünden çok kısa bir süre önce romanını kitap olarak eline alabildi. Ne kadar mutlu olduğunu tahmin edebiliriz, ancak ne yazık ki çok geç gelen bir mutluluktu bu. Kısa bir süre sonra, 4 Ekim 1984’te hayatını kaybetti ve Şişli Ermeni Mezarlığı’nın aydınlar bölümüne gömüldü.

Biberyan’a o tatlı sürprizi yapan, bu sayede kitabın bugünlere ulaşmasını sağlayan, ona ve romanına değer veren bu kişiler, malum korkularla, metinden kimi pasajları çıkarmışlardı. Özellikle 1915’le, Felaket’le veya güncel siyasî göndermelerle ilgili bu pasajların kitaba alınmaması hasta yatağındaki Zaven Biberyan’ın bilgisi dâhilinde miydi, onun bu müdahalelere onayı var mıydı, bilmiyoruz. Ancak her halükârda metne bir sansür –belki de otosansür– uygulandığı kesin. Böylece roman, 1984’te, daha önce tefrika edildiği hâlden farklı bir şekilde yayımlanmış oldu. 1998’te Aras tarafından Türkçeye yaptırılan çeviri de, metnin kitaplaşmış hâlinden, bu makaslama işleminden bihaber gerçekleşti. Çıkarılan bölümlerden biri, tek bir cümleydi ve roman karakterlerinin ülkede siyasî ortamın gerginleşmesi nedeniyle başlarına geleceklerden korkmasıyla ilgiliydi:

“Sonunda bizim başımıza patlayacak, elimizde son kalanlar da gidecek.”

Anlaşılan o ki, bu ve benzeri bölümlerin sansürlenmesinde, “Sonunda bizim başımıza patla(r), elimizde son kalanlar da gide(r)” kaygısı rol oynamıştı. O basmakalıp soru akla düşmüyor değil: Hayat mı romanı, roman mı hayatı tekrar ediyordu acaba? Bu bölümlerin çıkarılması, romanın bağlandığı noktanın bir bakıma havada kalmasına neden oluyor, metinden bir hayli şey aşındırıyordu. Daima başa gelebilecek kötü bir şey beklemek, kendini asla güven içinde hissedememek ve yeni bir felaket olmadan varlığına anlam katamamak temalarının altının çizilmesini engelleyen bu kesintiler, romanın 6 Eylül 1955’i 7 Eylül’e bağlayan akşamda, karıncaların günbatımında, şehrin bir yerlerinden duman ve gürültü yükselirken son bulduğu gerçeğini de muğlaklaştırıyor, olayların ve onların yarattığı duyguların çerçevesini belirsizleştiriyordu.

Sonuçta romanı Türkçe okuyanlar, bu pasajların yokluğunda romanı yorumlarken, metnin asıl vurucu yanından bihaber kaldılar. Türkçe çevirideki bir başka büyük müdahale ise, kitabın özgün adıyla değil, Babam Aşkale’ye Gitmedi başlığıyla yayımlanması oldu. O dönem Yılmaz Karakoyunlu’nun romanı Salkım Hanım’ın Taneleri ve Tomris Giritlioğlu’nun romandan uyarlanan filmi nedeniyle Varlık Vergisi kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılıyordu. Aras da, tanınmayan bir Ermeni yazarın Türkçede ilk kez basılacak romanının bilinir hâle gelmesinde bu tartışmanın güncelliğinin bir yararı olacağı düşüncesiyle kitaba bu başlığı uygun gördü. Ancak bu tercih ve kitabın sunuluş şekli, romanın anlam dünyasının Varlık Vergisi’yle sınırlandırılması sonucunu doğurdu ve metnin katmanlı yapısının fark ve deşifre edilmesini engelleyici bir durum yarattı. Böylece Biberyan’ın romanına, iyi niyetle de olsa kötü sonuç veren bir müdahale daha gerçekleşmiş oldu.

Türkçe çevirinin yayımlanmasından sonra, meselenin arka planını iyi bilen bir dostumuz tefrika metinle basılı Ermenice kitap arasındaki farklılıklara –sansüre– dikkat çektiğinde, şaşırıp üzülsek de hayretlere düştüğümüz söylenemezdi.Çünkü bizler de dâhil olmak üzere Cumhuriyet tarihi boyunca kalem işleriyle uğraşan tüm Ermeniler için, söylenebileceklere ve söylenebileceklerin nasıl söyleneceğine dair sınırlar daima mevcuttu. Ancak zamanlar giderek değişmiş, Türkiye bir kez daha göreli –kahretsin, hep göreli!– bir özgürlük ortamına doğru yol almıştı ve hem bu yüzden hem de Biberyan’ın anısına saygı gereği, kitabın 2007’de yaptığımız Ermenice baskısında, tefrika edilen metni esas alarak romanı ilk kez eksiksiz yayımlamış olduk. Nihayet demeli sanırım.

Ama iş burada bitmiyor, bundan sonra yapılacak Türkçe baskının da bu metin temel alınarak eksiksiz bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Bu yönde çalışıldı da, ancak bir tutukluk sonucu –yoksa lapsus mu demeli?– kitaptan çıkarılmış olan altı pasajdan sadece dördü Türkçe metne eklendi. Böylece, az önce alıntıladığım tek cümle ile kitabın sonunda yer alan ve romanın temel derdi açısından hayatî önem taşıyan aşağıdaki pasaj unutuldu. Türkçede 2013’te ve hâlâ Babam Aşkale’ye Gitmedi adıyla yapılan bu baskı, böylece tam metin olma fırsatını kaçırdı, ancak neyi kaçırdığının farkında değildi.

Dün Varlık, bugün Kıbrıs, yarın başka bir şey. Ama mutlaka ‘başımıza patlayacak’ bir ‘felaket’. ‘Altından bir şeyler çıkacak’ bir şey. Onu rahatsız eden şuydu, […] Bütün o seneler boyunca Ermeni olmanın ne anlama geldiğini unutmuştu şüphesiz. Şimdi hatırlamaya ve ilk sarsıntıyı atlatır atlatmaz, bunun ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordu. İstemeden, yine Ermeni kimliğine bürünüyordu. […] ‘Er-meni olmamanın’ daha iyi olduğunu fark ediyordu. Ama Ermeni olmamak imkânsızdı.

[…] Belki sorun tam da buradaydı, çok rahattılar ve bu kadar rahatlığa alışık değillerdi, bir felaketin yakınlığı daima günlerini kemiriyordu. Kazanıyorlardı, yiyorlardı, içiyorlardı, eğleniyorlardı ama sanki batan bir gemideymişler gibi bir acelecilik vardı bu yaşayışta. Her an bir şey bekliyorlardı. Bir karışıklık. Ve şimdi on sene öncesine göre daha çok korkuyorlardı. Çünkü hallerinden memnundular ve bir şeyin değişmesini istemiyorlardı.

“Alıştık Arus Hanım… Felaket…”

Felaket olmadan rahat değillerdi. Hayatlarının bir unsuru eksikti. Bir şey bekliyorlardı. Çünkü sonsuza dek felaketsiz, tekdüze bir hayatı hayal edemiyorlardı. On sene çoktu.”

IV

Bu “unutkanlığı”, suskunlaştırılmış, sessizleştirilmiş, bunu olağan hâl olarak kabullenmiş zihinlerin, bu alışkanlığı bozmak, bir şeylere meydan okumak, ses yükseltmek amacıyla hareket ederken dahi ne kadar zorlandığına, kabukları kırmanın ne büyük çaba gerektirdiğine dair bir örnek olarak mı kabul etmeli? Bir kere suskunlaşan, sesini kesmeyi kabul eden, aksi yönde davranmanın tehlike doğuracağını bilen ve bunu içselleştiren, artık konuşmaya karar verse bile sesi ilk anda kesik kesik çıkar. Karıncalar’ın susturulmuş bölümlerinin üzerindeki örtüyü kaldırırken editoryal hataya düşmekte, metni bir türlü ilk hâline getirip eksiksiz, olduğu gibi ortaya çıkarmayı beceremeyişimizdeki sakarlıkta, türlü bastırmışlıklarımızın etkisi var gibi geliyor bana. Felaket’in ve felaketlerin orada, hep yanı başımızda olduğuna dair bir korkunun, bizleri biçimlendiren ve en cesur hâlimizde bile işte kimi zaman böyle paralize eden o lanet korkunun.  

2017’de, bu kez Zaven Biberyan’ın ilk romanı Meteliksiz Âşıklar’ı Türkçeye çevirdik ve Felaket ve Felaket’i anlatmanın imkânsızlığı üzerine çalışmalarıyla tanınan, bu literatürün gelişmesine büyük katkıda bulunan, Sabancı Üniversitesi’nin davetiyle İstanbul’a gelip bu meselede pek çoğumuzun ufkunu açan edebiyat profesörü Marc Nichanian’dan kitaba bir önsöz yazmasını istedik. Nichanian aynı zamanda, 1985’te, Paris’te yayımlanan Haraç gazetesinde Mrçünneru verçaluysı hakkında ilk eleştiriyi yazan ve romanın önemine dikkat çeken kişiydi. Meteliksiz Âşıklar’a yazdığı önsözde de, Biberyan’ın romanında Felaket’in etkilerini anlatırken Karıncalar’dan bir alıntı yaptı. Metnin Ermenicesinden yaptığı bu alıntıyı, eksiksiz yayımladığımızı sandığımız Türkçe 2013 baskısında bulup yazının içine yerleştirmek üzere kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda, Nichanian’ın alıntıladığı pasajın metinde olmadığını gördük. Yoktu.Daha doğrusu Ermenicede vardı ama Türkçede yoktu. Türkiye’de değil Fransa’da doğup büyümüş ve Ermenice okuyan bir araştırmacının metnin anlamını kavramaya çalışırken birincil önem atfettiği bu bölüm, Türkçe okuyanlar için de, belli ki biz Türkiyeli Ermeniler için de hâlihazırda mevcut değildi.

Velhasıl, bu alıntıyı Ermenice metinden çevirerek ilk kez Meteliksiz Âşıklar için kaleme alınan önsözde yayımlamış olduk ve o günlerde yaptığımız yazı işleri toplantılarında da, bir dahaki Türkçe baskıyı, tefrika metinle Ermenice kitap metnini sıkı sıkıya karşılaştırarak yapmaya karar verdik. Sonuçta, bugün artık kitabevlerinde ulaşılabilir olan ve artık gerçekten eksiksiz olduğunu umduğumuz kitaba ulaştık. Bu baskıyı yaparken de, metni artık Varlık Vergisi ve Aşkale çerçevesiyle sınırlandırmanın doğru olmadığını, özellikle yeni eklenen pasajların yaptığı vurguların Karıncaların Günbatımı adının anlamını çok bariz bir şekilde ortaya çıkardığını düşünerek, romana özgün adını iade ettik. Bir yayıncılık vebali olarak, kitabın girişinde burada uzun uzadıya anlattığım süreci özetledik, sonunda da 2013 ve 2019 baskılarında metne eklediğimiz kısımları ayrıca listeledik.

Bütün bunları, salt editoryal beceriksizliğimize dair bir özeleştiri olsun diye anlatmadım –bunun gerekliliği aşikâr olsa da. Muradım, Felaket’in ve felaketlerin insana, hayata, kadına, erkeğe, aileye, topluma ne yaptığını anlamayı ve anlatmayı amaç edinen bir yazarın yaşam öyküsünün ve onun eserinin de aynı Felaket ve Felaket sonrası ortam tarafından şekillendiği ve onun suskunluğu parçalayarak anlatmaya cüret ettiklerinin de, kaçınılmaz olarak yine aynı Felaket sonrası ortam tarafından şekillendirilmiş bizler tarafından okunduğu ve algılandığı için, anlatının, hikâyenin ve hayatın bir noktadan sonra ister istemez yeniden kendi içine, kendini başka şekillerde de olsa tekrar etmek üzere döndüğü ve bu kısır döngünün Felaket’in sonuçlarını, yarasını, acısını, travmasını, bütün bunların anlatılamazlığını bir kez daha teyit etmekten başka gidecek yol bulamadığını söylemek.[1]

Buradan bir çıkış var mı peki? Bilmiyorum. Cebimizde galiba sadece, Zaven Biberyan bir yazar olduğuna göre, yazmaktan başka bir çıkış yolu bulamadığına göre, onun dinlenmek, duyulmak, okunmak, anlaşılmak istediği bilgisi var. Sadece bir yazar olarak değil, bir insan olarak da. Onu anlamanın yolu da artık maalesef sadece eserini okumaktan geçiyor. Onunla, eseri yoluyla konuşmaktan, onu tartışmaktan. Bu noktada ise sadece bir insanı anlamak, ona karşı empati geliştirmek gibi etiğin mevzusu olabilecek bir yükümlülükten söz etmiyoruz. Edebî eserden, çok iyi yazılmış üç romandan, bu yılın sonlarına doğru Türkçesini basacağımız öykülerden ve önümüzdeki yıl Türkçeye çevrilecek 800 küsur sayfalık Fransızca bir otobiyografiden söz ediyoruz. Kuşkusuz daha başka koşullar altında yaşasaydı çok daha üretken olabilecek bir yazarın, her şeye rağmen göz ardı edilemeyecek mirasından.

Son söz yerine, yazıyı şöyle bağlamak isterim. Zaven Biberyan’a memleket romanı ve edebiyatı içinde bir yer açmalıyız. Şahsi kanaatim, bunun zirvelerde bir yerde olması gerektiği yönünde, en, en büyüklerin yanında. Ama büyüklük, cesamet çok da önemli değil, önemli olan bir yer olması. Belki Baret’in dönüp yerinde bulamadığı yuvayı telafi edecek bir yer. 2000 yılında, kitap fuarı için gittiğim Ankara’nın itibarlı kitabevlerinden birinde, onun Yalnızlar’ını “Dünya Edebiyatı” raflarında görmüş, burada kalmak için inatla ve ısrarla direnen, üstelik Yalnızlar’ı da Ermeniceden bir başkasına çevirtmeyen, kendisi Türkçe olarak yeniden yazan Biberyan’ın yabancı görülmesine kederlenmiştim. Biberyan bence de dünya çapında bir yazar, ancak onun önce kendi ülkesinin kitaplığında hak ettiği yeri alması gerekiyor. Dilerim Karıncaların Günbatımı buna vesile olur.

[1] Yazıyı okuttuğum arkadaşlarım, bu paragrafın metnin en kritik bölümü olduğunu, ancak son cümlenin çok uzun ve zor anlaşılır olduğunu, burayı yeniden ele almamın iyi olacağını söylediler. Çok haklılar. Ancak burayı açmaya, daha anlaşılır kılmaya, daha düzgün cümlelerle ifade etmeye çalışırsam bunu hem beceremeyeceğimden hem de derdimi daha da kötü anlatacağımdan korktuğum için, olduğu, ilk yazdığım gibi bıraktım. Buraya kadar okumaya sabrettiyseniz, neyi kastettiğimi iyi kötü anlarsınız diye umuyorum.


Rober Koptaş

 
Biberyan’a bir yer lütfen için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Karıncaların Günbatımı

Dırtad hayranlık ve ilgiyle baktı Baret’e. 

“Aileye bir filozof yetmez miydi?” dedi alayla. “Dikkat et, bizim toplum filozofları sevmez, karıncaları sever.’

Ciddileşti. 

“Özgür olmayı kolay mı sanıyorsun? Hayatına karışma hakkını başkasına vermemek için özgürlüğünü feda etmek zorundasın. Özgürlük bile, bedeli özgürlükle ödenerek korunur. Ne tarafa dönsen çıkmaz oğul. Hayat ne zaman senin olur biliyor musun? Hayat senin olmadığında. Artık kimse dokunamaz bana. Şimdi kendimin efendisiyim. Yakamı bıraktılar, kimse uğraşmıyor benle, ama artık kendimin efendisi olmamın önemi yok. Yaaa. Çıkmazdır işte, çıkmaz…”

Kendi kendine konuşur gibi ekledi. 

“İnsan bir kez yaşar ve hayat çok kısa.” 



“Halin vaktin iyi olursa ve istikbalini hazırlarsan serseri demezler. Onlar sanki benim gibi yaşadılar mı, benim kadar tat aldılar mı hayattan? Hayatın tadı her saat çatlayacak kadar yemek değildir ki. Acı tatlı, insanın başından geçen her şey, bunlardır hayatın tadı. Tatlı veya acı, insanın başından ne kadar çok şey geçerse o kadar çok tat almış demektir yaşamdan. Onlar tat almayı bilirler mi, karıncalar? Küçük bir çocuğa yatmasını söyle, hangi saatte olursa olsun, bak bakalım ister mi? Biraz daha uyanık kalmak için bin bir numara yapar, çünkü yaşamak ister. Uyumak yaşamak değildir. Yaşamak oynamaktır. Biz yaşamımızı çalışarak ve uyuyarak geçiriyoruz. Yaşamaya zaman kalmıyor. Güya yaşamak için çalışıyoruz. Nefes almayı yaşamak sanıyoruz. Nefes almayı da bilmiyoruz ya! Nefes almak burası, yaşamak bu…”



Karıncaları hep mükemmel örnek diye gösteriyorlar. İnsanı karıncaya dönüştürmek istiyorlar. Başarıyorlar da. Tüm sevimsiz ve çirkin şeyleri insanların tapacağı, hayranlık duyacağı araçlara dönüştürmekte gerçekten çok ustayız. Ben karıncadan nefret ediyorum. Hayatım boyunca ne karınca olmak istedim ne de olabildim. Çalış, çabala, taşı, depola, kışın ye, sonra yeniden çalış çabala, taşı, depola. Koca bir hayat. Sonra da öl.. Piramitler yap, şehirler yap, binalar, fabrikalar, makineler, sanayi, uygarlık. Bütün bunlara hizmet et. Koca bir hayat. Sonra da öl. Kim için? Ne için? Kim yararlanıyor? Kim keyfini sürüyor? Dört kişi. Yani hiç kimse. İş, iş için. Uygarlık, uygarlık için. Hepimiz bu oyunun içindeyiz. Oyunun kurallarını da koymuşuz. Tembel derler diye ödümüz kopar. Tembel bir evlada sahip olmaktan en fazla korkanlar da zengin olanlardır. Babasının altınlarının üstüne yenilerini koymamasından, olan biteni yemesinden korkarlar.

Neşeli bir kahkaha attı. 

“Benim gibi. Bana serseri dediler. Parayı üst üste dizeceksin ki, çalışkan adam deyip hayran olsunlar. Çalışkan halktır, yaratıcı millettir deyip hayran olacaklar. Toprağı kazıp saraylar, tapınaklar, mezarlıklar ortaya çıkaracaklar, hayran kalacaklar. Piramitleri seyredip hayranlık duyacaklar. Uygarlığı piramitlerle ölçerler, Keops ya da Empire State, fark etmez. Keops’un taşları altında yüz bin insan ölmüş. Milyonlarca insan Empire State altında gömülmüş. Bunca asırdan beri, bunca milyar insan ne kazanmış bu piramitlerden, saraylardan, anıt mezarlardan, buildinglerden! Uygarlık yaratmış, çalışmış, karınca gibi yaşamış, karınca gibi ölmüş… İnsana bir alın yazısı vermişiz. Ter döküp yaratmak, ama yarattığının tadına varamamak... Dört kişinin keyfi ve bin sene sonraki arkeologun zevki için karınca olmak ve serzenilmesin diye de, Tanrı böyle istedi demişiz.” 

“…Başka türlü yaşasaydım daha mutsuz olacaktım. Bizim şirkette yaşlanmış pek çok memur gibi ya ülserim olacaktı ya da kalp, şeker veya sinirsel ağrılar. Benim hiçbir şeyim yok. Korkusuz yaşamak gerekir oğlum, korkusuz. Tek kelimeyle, kendinden korkmayacaksın. Her korkunun temeli kendinden korkmaktır.” 

“Bak, sana şunu söyleyeyim. Bugününü yaşamanın yolunu mutlaka bulursun merak etme. Gelecek, uzaktan baktığında korku verir. Her tehlike için geçerlidir bu. Gelecekten korkmak hayattan korkmaktır. Eğer hayattan korkmazsan, gelecekten de korkmazsın. Sonra, eğer kafan biraz çalışıyorsa, gelecek şimdiki zaman, yarın bugün olunca, görürsün ki olağanüstü bir şey yok bunda. Tüm bugünler gibi bir bugün olacaktır o da. Débrouillé olmanın bir yolunu bulursun. Mesele korkmamak.” 

“Yaşadığım hayattan pişman olmadım. Çok renkli bir yaşam sürdüm, çok çeşitli. Ben çocukluğumda da öyleydim, çabuk bıkardım, değişiklik arardım, baban öyle değildi. Hayatım da öyle geçti. Hayatımda her şeyi bulursun, ışık-gölge, renk-sis. Kötü mü oldu? Şimdi arkama baktığımda güzel bir roman okur gibi oluyorum. Şimdi sizinkiler buna, düşmüş bir adamın avuntusu derler. Yooo… Ben bu felsefeye baştan sahiptim. Onu hayatıma uydurmadım. Hayatımı ona uydurdum. Eğer isteseydim, fırsatlar vardı. Sizin lafınızla ‘başarılı olma’yı denedim de, yaşamama engel olmayacağı noktaya kadar. Yaşamayı, özgürlüklerimi feda edemezdim. Öyle şey olmaz tabii, ve olmadı. Büyük piyangonun büyük ikramiyesi bir kişiye vurur. İlle senin o kişi olman için herhangi bir neden yok.” 

Ellerini göbeğinde birleştirip rahat bir tavır takındı ve karşısında oturanı hatırladı. 

“Hayattan korkuyor musun?”
Baret sarsılarak iyice kendine geldi. 

“Evet, yaşamdan değil, işten.” 

“Aynı şey.”

Dırtad elini aşağı sarkıttı, Lulu’nun başını okşadı usul usul. Lulu da başını ona doğru dikiverdi. 

“Başlangıçta bende korkmuştum. Herkes korkar. Savaşa girmeye benzer. Sıcak çatışmayı atlattıktan sonra aynı korku kalmaz. Her şeyden önce başın döner. Kimsenin sana ihtiyacı olmadığını, doğru dürüst bir şey yapamayacağını, hiçbir işe yaramadığını düşünür, kimse beni istemeyecek dersin. Sonra bir iş yapabildiğini görürsün. Yaptığın işi beğenirlerse kendine güvenin yerine gelir. Yaşamı sevmeye başlarsın. Sevinç, çalışma isteği, başarılı olma umutları… Rüyalar. İki ay sonra seni müdür yapacaklar, patron kızını sana verecek, zenginliğini de sana bırakacak… Sonra… Her şey ondan sonra olur, ama artık önceki gibi korkmazsın. Ondan sonra, başkadır…” 

İşaret parmağını inatla salladı. 

“Eğer kendinden korkmuyorsan, hayatta kimseden, hiçbir şeyden korkmazsın. İnsanın başkaları karşısındaki durumu, kendisine karşı durumunun aynısıdır. Beni şirketten attıklarında bu benim için bir şey ifade etmedi. Çünkü kendimden çok emindim. O ana dek yirmi savaşa katılmıştım. Tekrar sıfırdan başlamak için hemen aklımdan hazırlıklara başladım, ama bir de bizimkine sor…’ 

Baret garip bir heyecanla kulaklarını dört açtı. Anlatacak mıydı? 

“Cenaze evine döndü evimiz. Korkusu neydi anlamıyordum. Belki de korkmaya alışmamıştım ya, ondan, çünkü ailem varlıklıydı. Her neyse… Sinirlendim. İnsanlar aptalca şeyler için çevremde telaşa düştüklerinde hep sinirlenirim. Sonradan anladım. Karım bir gün bana, eğer paraya ihtiyacım olursa halıları satmamamı söyledi. Ben de halıları istemediğimi, mücevherlerini satacağımı söyledim. Çok ciddiye aldı. O zaman beni hiç tanımamış olduğunu anladım. Hangi kadın kocasını tanır ki? O mücevherleri ben vermiştim. ‘Biliyorum, gözün onlarda zaten,’ dedi. Gözlerinde gördüm, o gün nefret etti benden. O lafı söylediğinde anladım ki aramızda her şey bitmişti.

Başını arkaya atıp yarı aralık kirpiklerinin arasından bulutları seyretti. 

“Benim aklım ermez. Ne demek mala bağlanmak? Kazanır, kaybeder, yine kazanırsın. Kazanacak bir şeyin olacak ki yaşamak isteyesin. Bir hedefin, yapacak bir şeyin olmazsa yaşamak için neden de kalmaz. Sen benim bu halimi görüyorsun. Ben viveurdüm ulan. Biri bitmeden başka bir şeye yönelirdim. Şunu yapacağım, bunu yapacağım, sonra bilmem nereye yetişeceğim… Hep yetişir miydim? Yooo, yetişemediğimi görünce başka bir yöne doğru yola düşerdim. Artık yetişecek yerim olmadığını görünce de bıraktım yolları, yerime oturdum. Ya!” 

“Amca, ben bir şey yapma arzusu duymuyorum, ne olacak, diyorum.” 

“Ne olacak deme, bunu dedin mi yatarsın. Ne olsun istiyorsan, hayatını onunla dolduracaksın.” 

“İyi de, ne olacak?” 

Dırtad buna verilecek bir cevap olmadığını belirten bir hareket yaptı, sonra koca bıyıklarının altından kararmış dişlerini göstererek güldü. 

“Değişirsin, geçer. Önemli olan, oyunu kendi istediğin gibi oynamandır. Sana zevk veren şekliyle.” 

Sustu. Baret ümitsizliğe kapıldı. O büyük olayla ilgili konuşmak için soru sormaya ise cesaret edemiyordu. 

Amcasının bu kadar konuştuğuna bile pişman olduğunu sanıyordu. 

Derken, Dirtad birden ayağa kalktı, denize doğru döndü ve uzun süre denizin üzerinde ışıldayan yakamozları seyretti. 

Bana serseri dediler. Bunu söylemek onlara büyük zevk veriyordu. Hepsi de hasta, o yüzden. Dolap beygirlerine benziyorlar. Onun için bu konularda konuşmam onlarla. Ağabeyimle bile konuşmam. Gerçi o anlayabilir. Serseri demeleri umurumda değil.” 

Baret onun sesinde bastırılmış bir öfke hissetti. 

Anamdan nefret ediyor, acaba babamı da küçümsüyor mu, diye düşündü. 

“Ben sana bir şey demedim. Sen açtın konuyu. Sen düşünmüş, bir şeyler fark etmişsin. Fark ettiğin şeyler belirsiz, ama bir şeyler, bir şeyler… Onun için bu konuları seninle konuşuyorum. Tecrübesizsin. İstediğin ne, istemediğin ne, iyice karar veremiyorsun. Ben de bu şeyler üzerinde çok düşünmüşümdür. Hâlâ düşünüyorum. Zaten başka bir şey kalmadı ya, hayat bilançosunu yapmaktan başka. Gerçi yapsan ne olacak? O da başka. Yaptığının doğru olduğundan emin olmak istersin. Doğru olsa ne olacak? O da başka. Pişmanlık, öfke duyacaksın. Mesele pişman olmamakta. Hiçbir şey için. Şimdi sen bir yol arıyorsun. Bu yolu bilinçli tut, daha iyi. Kararında değişikliğe yol açar mı, açmaz mı bilmem. Bilinmez. Ancak, eğer kararlarını bilinçli verirsen pişman olma tehlikesi az olur. Ne yaparsan yap emin olamazsın ama yanıldığın takdirde bile pişman olmayacaksın. Belirli bir yaştan sonra pişmanlık öldürücü bir zehirdir. Pişman olmayacaksın, bu da oyunun kuralı.

Volta atmaya başlamıştı. Lulu da ayağa fırlamış, bahçe. de, görünmeyen böceklerin arkasından koşuyordu.


Hayatla pazarlık etmeyeceksin. Ben dört kuruşluk his şey istedim, dört bin kuruşluk proforma çıkardı bana. Baktım pazarlık yapana kadar, istediği fiyatı verene istediğimi alana kadar akşam olacak, beni yutacak. Çok kurnaz tüccardır. Sendekini hiç karşılık vermeden almanın mutlaka bir yolunu bulur ya da en azından sana verdiğinden çok çok fazlasını alır senden. Eğer pazarlığa oturursan aldanan her zaman sen olursun. Ben hayatı kandırdım. Kendisinden hiçbir şey istemedim, ne alabiliyorsam aldım, ne almak istiyorsam aldım. Evet, bazen bulduğumun istediğim olduğu konusunda kendimi kandırdım. Pek çok kez istediğimi bulamadım tabii. Ancak elde ettikten sonra bunun bir önemi olmadığını anladım. İstediğin de, bulduğun da birdir. Mesele, istediğinin şu veya bu oluşu değildir. Objenin önemi yoktur. Pazarlık etmeden sonsuz şeyler isteyebilirsin, sayısız şey elde edebilirsin. Hayat bu kadar geniştir oğlum. Biz ne yapıyoruz? Yıldızları istiyoruz, isteyecek başka şey kalmamış gibi. Yıldızları verseler sana ne yaparsın, bilmiyorum. Daha da zevklisi var, istemeden, hatta düşünmeden bulmak. Bu, pazarlıksız ve zaman kaybetmeden olur. Şöyle, ellerini cebine sokup ıslık çalarak al başını git. Etrafını seyret, ne rastlarsa, neye uzanabilirsen onu ele geçir. Zevk almaya bak sen. Zevkin büyüğü veya küçuğü, bize zevk veren şeylerin cinsiyle ilgili değildir. Zevki az veya çok hissetme yeteneği bizim içimizdedir. Bir ahlâk ve keyif meselesi aslında. Senin çocuğun yok, bilmezsin. Yüz liralık bir hediye ver çocuğa, bir de bakmışsın verdiğini bırakmış, gidip yerden bir taş almış, saatlerce onunla oynuyor, hem ne büyük bir mutlulukla. Şaşırıp kalırsın, çünkü anlamazsın. Kim anlar ki? Kaç kişi intense* zevk duyma yeteneğine sahip ki?”

Dırtad’ın yüzünde olağandışı bir coşku vardı. Yılların yükünü atmıştı birden. Baret ağzını açmadı. Yepyeni bir Dırtad amca duruyordu karşısında. Şu yarım saat içinde kaç kez tanınmayacak kadar değişmişti.


“Ben çok ufak yaştan beri düşünmüştüm bunları, ya! Senden de küçüktüm.”


Bunu gururla söylüyordu.


“Bana serseri diyorlar sizinkiler, değil mi? Öyledir, geleceği düşünmeyene serseri derler. Bana geleceğin ne olduğunu söyleyebilir misin? Yarındır, gelecek aydır, gelecek yıldır… Geleceği düşünen adamsan, ne yaparsın? Yarın için çalışırsın, yani bugünü yaşamaktan vazgeçersin. Bugünü yarına feda edersin. Yarın bugün olur, yarını da öteki gün için feda edersin. Böyle uzar gider bu zincir. Öbür günler gelip geçer, sen hâlâ hayali bir yarın için bugünlerini feda edersin. Hâlâ beklersin. Yeni yeni gelecek günleri. Tüm öbür günler art arda bugün olur. Sen yine hayatı yaşayamazsın, çünkü geleceğini düşünen bilge bir insansındır. Serseri olmak istemezsin. Ulan hayatta bundan daha aptalca bir şey var mı?”


Tekrar oturdu yerine ve masadan bir sigara aldı.


“İntense yaşamak önemlidir. Eğer, her biri değişik bir günü doldurabilecek şeyleri bir gün içinde yapabilirsen, bu bir gün içinde birkaç gün yaşamak demektir. Hayatı ikiye, đörde, ona katlamaktır. Bir yıl içinde birkaç yıl. Bir ömür içinde birkaç ömür. Benim için yılların sayısı önemli değil. Önemli olan olayların, yaşanılanların sayısı ve gücüdür. Zaman bizim uydurduğumuz bir şeydir. Hayat sınırlarla şu saatten şu saate iş, şu saatten şu saate yemek, şu saatten şuna. Yooo, her dakikayı, her saniyeyi değerlendirebilirsen yaşamak olur. İntense yaşamayı açıklamak için Ermenice bir kelime bulamıyorum. Belki biz Ermeniler intense yaşamayı bilmiyoruz, ondan. Belki de dünyanın en karınca milletiyiz.

Yüzünde bir tiksinti ifadesi belirdi.

“Bak, sana bir örnekle anlatayım. Yaşananı birkaç katına çıkarmayı açıkçası o gün öğrendim. Bir gün sabahtan Boğaz’a gittik. İtalyan bir sevgilim vardı. Yan yan bakma ulan! O zamanlar gençtim. Boğaz’dan karşıya geçip orada yemek yedik. Vapura binip Üsküdar’a çıktık, orada da kahve içtik. Oradan arabayla Kadıköy’e inip sandalla Haydarpaşa’ya geçtik. Arabayla doğruca Haydarpaşa’ya da inebilirdik, ama hayır! Haydarpaşa’dan trene binip Pendik’e gittik. Ordan vapura binip Büyükada’ya çıktık, faytonla Küçük Tur yaptık. Lunapark’ta içtik, dans ettik, barbalarla sirto yaptık. Ormana çıktık. Son vapurla kızı evine götürdüm. Sonra arkadaşlarla hovardalığa, Pera’ya gittik. Yattığımda, saat sabahın üçüydü. O gece intense yaşamanın ne olduğunu sonuna kadar hissettim. Yatakta o günü gözümün önüne getirdim. Sanki sabahtan beri bir hafta geçmişti. O kadar çok şey yapmış, o kadar çok çeşitli şey yaşamıştım ki, sabah gittiğim yerler hafızamda bulanıyordu. Oysa yarım gün bile geçmemişti. Normal bir günle karşılaştır bakalım. Evden çıkar, bir araca biner işe gidersin, öğlen olmuş, akşam olmuş, ne fark eder! Eve dönersin, sanki hiç sokağa çıkmamışsın. Bir gün bitmiş, haberin yok. Bir hafta geçer, farkına bile varmazsın. Pazar olduğunda anlarsın. Bir ay geçer, fark etmezsin. Aylığını aldığında anlarsın. Sene geçer, yılbaşını şaşkınlıkla karşılarsın. Ömrün geçer, öldüğünde aklın başına gelir. Bir ömür yaşarsın, ne yaşadım ki dersin. Arkana bakarsın bir çöl. Tüm hayatının bir çöp kadar değeri yoktur. Kendi bir günümü senin aylarınla değişmem. Sizinkiler bana serseri diyorlar. Ben keyif adamıyım çünkü. Eğer işadamı olsaydım yere göğe sığdıramazlardı. Kendileri işadamı olmuş da, ne olmuş? İnek gibi yaşıyorlar.”


Dırtad heyecanından hiçbir şey kaybetmeden ve nefes almadan hep aynı konuya dönüyordu.


Serseri diyorsunuz, çünkü kıskanıyorsunuz. Siz haklı olduğunuzu kendinize ispatlamak zorundasınız. Karanlık bir delikte günlerinizi hareketsiz geçirmeye, yaşamak diyorsunuz. Geçiminizi kazanacaksınız. Peki ne zaman yaşayacaksınız? Çalışmak için çalıştığının farkına varmazsın. Hayatın amacı çalışmak değil ki! Ne demiş Tanrı? Çalış çabala diye bir şeyler zırvalanmış. Bir kişi çalışmadan yaşasın diye, bin kişi yaşamadan çalışır. Okul kitaplarımız çalışmanın övgüsünü yapar. Enayiler çoğalsın diye. Çalışmadan yaşayanlar oldukça, çalışmak enayiliktir. Forsalık. Forsalar kürekleri çeker, gemi yol alır. Forsalar gökyüzünü görmez ama kaptan denizin karşısında keyif çatar. Eğer gemi batarsa kaptan canını kurtarır, forsalar da farelerle birlikte boğulur. Vay, vay, vay, sen gel bak Tanrı’ya ki, bu kadar aptal bir yaratığı güya kendine benzer yaratmış. İyi iş dediğin nedir? Temiz bir ev, yeni giysiler. Dostun sana kravatını nereden aldığını sorduğunda sevinir ve gururlanırsın. Günün iki üç saati zaten yemek, yıkanmak ve tıraş olmaya gider. Ötede bir şey kalmaz. Ev sahibin için, bakkal için, kasap için, devlete vergi vermek için, polise, jandarmaya aylık vermek için çalışırsın, kafana vursunlar diye. Çamaşırcıya, terziye, ayakkabıcıya çalışırsın. Kazandığını verirsin. Sana ne kalır? Pazardan pazara bir yarım gün kalır sana hayatından. Eğer o yarım gün de yaşıyorum demek için yetiyorsa, işin iş. Sen yaşadığını sanırsın. Eğer yaşamak, senin için yemek, giyinmek, bir delikte başkası için çalışmaksa, eğer nefes almaksa, hazmetmek için ilaç, uyumak için ilaç, sevişmek için ilaç almaksa, yaşıyorsun tabii. Benim için yaşam bu değil. Ben tenimde, kanımda hissetmeliyim dünya yüzünde yaşadığımı. Her dakika, uykumda bile. Evrenin ortasında olduğumu, onun bir parçası olduğumu hissetmeliyim.”


Birden ağır bir kaya düşercesine sessizlik çöküverdi. Dırtad sanki yorgun düşmüş gibi hareketsiz duruyordu. Yüzündeki coşku çabucak söndü. Dalıp gitti. Çizgiler yanık teninde tekrar derinleşmeye başlamıştı, günbatımını izleyen gölgeler gibi. Baret amcasının tekrar konuşmasını beklemiyordu. Onun yorgun sesini duyunca sarsıldı.


Benim tahammülsüzlüğüm daha çok insanlara karşı olmuştur. Pek çok şey, insanlarla paylaşıldığında tahammül edilir olur ama insan diyorum sana, ha! Aksi halde o ne yalnızlıktır! Hey, sen daha çok küçüksün, anlamazsın. Esas yalnızlık, insanların arasındayken hissettiğindir. Ben, biraz da, bu yalnızlıktan kaçtım. Yapayalnız yaşayarak bu yalnızlıktan kurtuldum. Yapayalnız olduğun zaman ancak, kendinle baş başa kalır, her bakımdan kendinle arkadaş olursun. Ve dünyadaki her şey canlanır, seninle beraber yaşar, sen de her şeyin yaşadığını intense şekilde hissedersin, görürsün, ayağının altındaki taştan denizdeki kuşa, kırdaki böceğe, bahçendeki ota varıncaya kadar…”

“Şunu söylemek istedim amca, insan kendi duygularının…”


“Duygu mu? Hangi duygu var ulan sizin dünyanızda? Hangi ahlâk var? İki kuruş fazla kazanmak için yapmadığınız alçaklık var mı? Sen tüccarsın. Araban var, sen araban için neler feda etmezsin! Karın bir duygu için kürkünü feda eder mi? Bir mücevher için feda etmeyeceği şey var mı? Delikanlı, sen kendini kandırıyorsun. Ne sanıyorsun hayatı? Bono imzalamak mı sanıyorsun? Sen kendinden, işinden, hayatından memnunsun. Hayattan, dünyadan, dünyanın düzeninden. Her şeyden memnunsun. Bu da senin hiçbir şeyden tat almadığını gösterir. Saman gibi adamsın. Anlamaz etmez, bir şey bilmezsin hayatta, bir şey sevmezsin, çünkü hiçbir şeyi lanetlemezsin. Ne sever ne sevilirsin. Kafatasındaki sünger işlemeyen cinsten. Hayatın ne rezil bir şey olduğunu aklından geçirmemişsindir. Çünkü araban var, buzdolabın var, karının kürkü var, elması var, çocuğunun karnı tok, sırtı pek. Apartman sahibisin, kaynananın mirasını da yiyeceksin. Hayat tozpembe, dünyanın en mutlu adamısın. Geleceğin, çocuğunun geleceği, torununun geleceği garanti. Gerisi vız gelir sana. Hastalıktan, ölümden korkmazsın. Sağlığını satın almak için Avrupa’ya bile gidebilirsin. Eğer ölüm kapımı çalarsa, pazarlık eder, bir çek imzalarım dersin, değil mi? Neden memnun olmayasın hayatından? Aklından hiç geçti mi hayatın ne rezil bir şey olduğu? Seni doğuranı gömeceksin, bazen senin hayat verdiğin kişiyi bile gömeceksin. Tüm sevdiklerini birer birer kaybedeceksin. Yalnız kalacaksın, yaşlanacaksın. Bir gün elin ayağın da tutmayacak. Bütün bunlar olacak. Her şeyi kaybedeceksin ama unutma ki, hatıralarını kaybedemezsin. Onlar canına okuyacak. Tam sabah olmuşken bir de bakacaksın ki akşam olmuş. Gözünü açıp kapamışsın akşam olmuş ama sabahtan akşama kadar neler görmüşsün. Sana en tatlı şeyleri göstermişler, sonra birden elinden almışlar. Bari güzel şeylerin tadını almamış olsan, dert değil. Tadını alırsın, bir daha da vermezler. Ne tarafa dönsen kaybetmek var, kazanmak yok. Kelebek bir gün yaşar ve ışığın sevdasına ölür.”


Yüzü değişmişti. Başını öte tarafa, denize doğru çevirdi. Gözleri bulandı. Baret, bıyıklarının titreyişinden, amcasının kendini zor tuttuğunu fark etti. Tüm bunlara nasıl bir nokta koyup yola koyulacağını düşünüyordu. Gitmek istiyor ama cesaret edemiyordu. Gittikçe hırıltılı bir hal alan ve zayıflayan bu sesi tekrar duyduğunda, sıkıntısı biraz daha dayanılmazlaştı.


“Suç sende değil oğlum. Suç bende değil. Suç kimde artık bilmiyorum. Kim doğru, kim yanlış? Dün doğru bildiğin bugün yanlış gelir sana. Öfkelenirsin. Günün birinde hayat öfke zincirine dönüşür. Bazen yalan söylediğini hissedersin, hepsinden kötüsü de kendi kendine. Her şey döner dolaşır, yalana dayanır.”


Baret, amcasının dudaklarının kıpırdadığını fark etti, ama bir süre hiçbir şey duymadı. Artık gitmek de istemiyordu. Halsizlik hissediyordu. Amcası da orada olmasın, onu öylece orada bıraksınlar, dilediğince hareketsiz kalsın istiyordu. Tekrar o uzaktan gelen sesi, sanki gerçek olmayan o sesi duyarak ürperdi.

Bir kızım vardı. Bebekliği hatırımda, bir-bir buçuk yaşındaki hali. Ne lokum şeydi, bir görseydin. Nasıl severdim anlatamam. Yıllardır öyle özledim ki. O bir yaşındaki…”

Baret önce fark etmedi ama bir anda Dırtad amcasının feri sönmüş gözlerinden boncuk boncuk yaşlar indiğini gördü. Aptallaşmış bir halde, ağlayan amcasını seyretti. Anlayamıyordu. Rüya sandı.
Sessizlik bu kez çok uzun sürdü. Sanki Dırtad amcası kendi kendine konuşuyordu. Sanki karşısında oturan, hani çocukluğundan beri kendisini neşeye ve keyfe boğan Dırtad amcası değildi. Bu uzun sohbet de bir oyundu sanki. Işık yanmış, oyun bitmişti. Sanki kitabı kapatmıştı da bakkala gitme zamanı gelmişti.


Böyle bir son hayal etmemişti.


Zaven Biberyan

Karıcaların Günbatımı

 
Karıncaların Günbatımı için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Haziran 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

İlk anda tanıyamamıştım ama oydu. Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu kapımın önünde diz çökmüş, gece vakti aniden ortaya çıkmış mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahsup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylece beni bekliyordu.

@

Kapı ağzında, âdeta son bir kez daha karar vermek istercesine bir an durup merakla içeriye, evimin upuzun koridoruna baktı. Yorgun ve tükenmiş nefesi ondan önce içeri girdi. Tam hareketlenip eşikten bir adım atmak üzereydi ki birden vazgeçti. Sanki o kapı ağzında çekilmiş bir fotoğraf karesinde donup kalmış gibi öylece kalakaldı yerinde.

Gecenin bir yarısı her şeyi göze alıp kapıma kadar gelmişti ama hâla kararsızdı. Nedenini ikimizin de gayet iyi bildiği eski bir tereddütle yıllarla geçmemiş, hatta daha da artmış derin pişmanlık akıyordu kırışmış yüzünden. Belki de içeride biri olup olmadığını, bu gece yarısı rahatsız edip etmediğini, evin müsait olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Aslına bakılırsa babamın o sarsak, kararsız ve pişman halinden hiçbir farkım yoktu. Ona nasıl davranacağımı, hangi duyguyla karşısına dikileceğimi, yüzüme nasıl bir ifade iliştirmem gerektiğini bulamıyordum. Her şeyi, birbirimizden habersiz geçen yirmi beş yılı, hatta o yirmi beş yıldan önceki yalnız ve zorlu on beş yılı unutmuş gibi davranmaya çalışsam da nafile. Gözlerimde geçmişin şimşekleri, arada bir çakıp yeniden eski haline dönüyordu.

Bazen bir toprak yığınının altındaki geçmişimi aralayıp orada neler bulacağımı merak ediyor, kazdıkça kazıyor, kazdıkça kazıyor; çok geçmeden de bulduklarımdan hoşnut kalmamış gibi, elimde eski bir kürek, kazdığım çukura yeniden toprak dolduruyordum. Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama karşı yeniktim.

@

Hayatımın tepetaklak olacağından, babamın başıma kalacağından, çekip gittiğinde bile arkasında yepyeni sıkıntılar bırakacağından korkuyordum.

Bardaktaki suyun birazını ağzına diktikten sonra sigaradan sararmış bıyıklarındaki su damlacıklarını elinin tersiyle sildi. Aşağı sarkan gür bıyıklarının ucunu yeniden yanlara doğru kaldırdığında bu hareketini bir yerlerden anımsadığımı fark ettim. Büyümüştüm ama ben hâlâ o içli kuyunun dibindeki Yusuftum belki de. Babamın su içerken yaptığı bu hareket, aklımın üzerini toprak ve çerçöple örttüğüm o kapkaranlık kuyusundan çıkıp yirmi beş yıl sonra yeniden gözlerimin önüne serildi.

@

“Hasta mısın?” dedim kullanmadığım bir tişörtü ona uzatırken.

“Önemli bir şey yok,” dedi, “basit bir idrar sorunu. Doktor, birkaç gün kalsın, rahatlayınca sondayı çıkarabilirsin dedi.”

İyiyim” diyordu ama bunu söylerken kullandığı kelimedeki sesler bile ağzından zorlukla, âdeta titreye titreye çıkıyordu. Tişörtü altına sererken, sanki hayatla ilgili önemli bir şey söylemeye hazırlanır gibi bir an ağzını açıp “Yaşlılık,” dedi ama devamını getiremedi. Ne söylese, hayatla ilgili hangi sırrı fısıldasa artık hiçbir işe yaramayacağını fark edercesine, cümlenin devamını yutup ağzını sıkıca kapadı.

@

Babamın bir derdi, bir sıkıntısı vardı muhakkak. Yıllar sonra, üstelik bir gece vakti çıkıp gelmez, evimde böylesine kıvranmazdı yoksa.

@

Başını hafifçe öne arkaya sallayıp gözlerini kapamaya çalıştı. “Sabah uyandırmayacağım seni. Dinlen güzelce. Çıkmadan kahvaltı hazırlayacağım, ye muhakkak,” dedim.

Başını “tamam” der gibi sallayıp tepemizde merakla salınan kasvetli avizeyi işaret etti sonra. Yorulmuştu. Daha fazla hareket edecek, cümle kuracak, bir şeyleri izah edecek hali kalmamıştı.

Bir an bunca yolu tek başına, üstelik bu haliyle nasıl geldiğini düşündüm. Çok geçmeden başka sorular da gelip aklımın bir ucuna asıldı ama umursamadım. Yirmi beş yıl sonra neden ortaya çıktığının, bu saatte nereden gelip nereye gittiğinin, bütün o eski defterleri tekrar açmanın, oradaki okunaksız ve pişman harflere dikkatle eğilmenin bir anlamı yoktu… Nefes alıp almadığını, durumunun nasıl olduğunu anlamak için yorgun yüzüne eğildim, göğsü inip kalkıyordu. Takma dişlerinin yokluğunda yanağıyla dudakları suyu çekilmiş bir kuyu gibi içe doğru bükülmüştü.

@

Kapıyı yavaşça açıp tam dışarı çıkacakken, geçtiği yolların kir pasını almış, terle karışmış, dayanılmaz, ekşi ekşi bir koku geldi burnuma. Bir an başımı çevirip bu kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama bulamadım. Merdivenlerden yalpalaya yalpalaya inerken hatırladım: Baba kokusuydu. Aradan yirmi beş yıl geçse de hâlâ aynıydı.

@

İçimden bir ses ısrarla, henüz şehirden ayrılmadan babamı son bir kez görmemi, her ne yaşamışsak yaşamış olalım, onunla son kez vedalaşmazsam acısının bir ömür boyu başımda bir sarkaç gibi sallanacağını söylüyordu. Oysa çoktan çekip gitmiş olmalıydı. Uyanmış, bir iki lokma yemiş ve muhtemelen çoktan otogarın yolunu tutmuştu.

@

Babam uzaklardayken, yıllar yılı kayıpken, nerede sefa sürdüğünü, yaşayıp yaşamadığını bile bilmezken, varı yoğu belirsiz bir türküden ibaretken daha güzel kavga ediyordum onunla. Çünkü bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.

@

İçinden gelen kelimeler ağzına kadar ulaşıyor ama yorgun, hastalıklı ve kederli dili o kelimelerin derli toplu bir cümleye varmasına engel oluyordu… “Tedavinin bir işe yaramayacağını biliyorum,” dedi gücünü toplayarak. “Değmez onca koşturmaya. Beni otogara bırakman kâfi!” Hayatının geri kalanını hepi topu üç cümleyle özetlemişti. Ne yaparsam yapayım, her ne söylersem söyleyeyim, karşımda babam değil, bir zamanların söz üstadı duruyordu ve ben bunu sıklıkla unutuyordum… İlk kez gücümü toplayıp ona bir şey sormaya cesaret ettim. Yıllarca ağzımın içinde dönüp duran kelimeler dudaklarıma nasıl hücum etti, ben de şaşırdım. Ne işin var Kars’ta?” diye sordum, biraz da çıkışır gibi. Yüzündeki kederi görünce daha fazla incinmesin, dudaklarını bir çocuk gibi büzmesin, son görüşmemiz bu sözlerle gölgelenmesin diye ses tonumu biraz daha yumuşattım.

@

“Sana da rahatsızlık verdim,” dedi kapıya yönelirken.

@

Sanki gövdesindeki her yerin sadece bir defa hareket edecek kadar takati vardı.

@

Belki de gittiğini gözlerimle görmek, o gönül rahatlığıyla işime gücüme dönmeyi düşlüyordum.

@

Birbirimize birkaç kaçamak ve hüzünlü bakış attık sadece. Sanırım vedalaşmak ve herkesin yolun gitmesi için bu kadarı kâfiydi.

@

Böylece etrafıma baka baka bir türlü otogardan ayrılamadığımı, gitmek istemediğimi, hem buna gücümün de olmadığını fark ettim.
..
Öylece dalmış, gözleri kederle asılı kalmış gibi belli belirsiz bir yere bakıyordu.

Bir insanı son kez gördüğünü peşinen bilmenin acısı hiçbir acıya benzemiyordu.

@

Belki geri geldiğim belki de ilk kez ona dokunduğum için gözleri doldu birden.

Görüşemediğimiz on beş yirmi dakikada daha da kötüleşmişti sanki.

Döndüğümde bıraktığım yerdeydi.

@

Çevre yoluna ilerlerken sesimi hafifçe yumuşatıp “Söyle bakalım,” dedim, “bu kış başında Kars’a neden gidiyorsun?”

O an otobüsten inip benim arabama bindiğine pişman olmuş gibi, yüzünde kapkara bir bulut belirdi. Dolan gözlerine, titreyen dudaklarına hâkim olmaya çalıştı. Ağlamadı ama sanki onun yerine gökyüzü ağlamış gibi arabanın camına birkaç yağmur damlası yağdı.

“Üç gün sonra Kars’ta Âşıklar Bayramı var,” dedi, “son kez arkadaşlarımı göreyim istedim.” “Son kez,” sözü sanki ağzından son kez çıkıyormuş gibi sesi titredi birden.
@

Ne kadar az konuşsak, birbirimize sonradan yük olacak ne kadar az anı bıraksak o kadar iyiydi. İnsan sonradan taşımakta zorlanacağı, bir anıya dönüşecek sözleri belki de hiçbir zaman sarf etmemeliydi. Ben de öyle yaptım. İçimden başka, ağzımdan başka kelimeler çıktı. “Kaygılanma,” dedim, “ben ulaştırırım seni bayrama.”

@

Koluna girdiğimde beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Ne ben bir şey sordum ne de o söyledi. Rastgele gömülmüş ölülerin arasından yavaşça ilerleyerek mezarlığın çıkısına vardığımızda takati tükenmişti ama dudağının bir kenarından az önce söylediği türküden kalma kelimeler dökülüyordu hâlâ. Onu orada, mezarlığın girişindeki taşlı çeşmenin kenarında indirip dağdan gelen buz gibi suyla elini yüzünü yıkadığımda dolaşık diliyle kendi kendine söyleniyor, dudaklarından bilmediğim, hayatım boyunca duymadığım, sanki çok ötelerden gelen eski mi eski kelimeler dökülüyordu.

Babamın bu haliyle Kars’a kadar dayanacağından, oraya sağ salim varacağından kuşkuluydum. Yine de yüzünü yıkar yıkamaz gözlerine bir ferahlık geldiğini gördüm. Sanki eteğindeki taşlardan birini attığı için bir parça rahatlamış, içindeki sıkıntıyı az da olsa yatıştırmıştı. Kime neyin iyi geleceğini kimse bilemezdi. Mezardaki kadın her kimse, onu ziyaret ettiği için galiba içindeki bulanık suyu yeniden arılaştırmıştı. Şalvarının arkasını eliyle üstünkörü silkeleyip yeniden arabaya bindiğinde bir süre inip kalkan göğsünün yatıştığını, düzensizleşen nefesinin hal yoluna girdiğini fark ettim.

@

Yine de babamın bu yeni halinde içimi acıtan bir şeyler vardı. Beline bağlanan peştamalla hamamdaki taşların üzerinde sanki ölmüş de teneşir taşına yatırmışlar gibi bir deri bir kemik, öylece yatıyordu. Bir an sahiden de öldüğünü düşünüp korktum onu öyle görünce. Karnına çektiği şişmiş bacakları ve yukarı inip kalkan göğsü olmasa düpedüz bir ölüye benziyordu. Rahatlamış, dünyanın tüm dertlerinden kurtulmuş, artık zamanı saymayı bırakmış bir ölü…

@

Adamla birlik olup yenilerini giydirdik ama babamın gözü bütün yaşlılar gibi hâlâ eski elbiselerindeydi.

@

Ama o, karşısındaki boy aynasında kendisini süzmek veri. ne dönüp usulca, göstermemeye gayret ederek bana bakmayı tercih etti. Yıllar sonra ilk kez göz göze geliyorduk. Heni topu birkaç saniye süren, ancak bu kadarına cesaret edebildiğimiz birkaç kaçamak bakış fırlattık birbirimize.

@

İçimden birkaç kez, keşke onu tanıtırken “peder” yerine “babam” deseydim diye geçirdim. Belki o zaman daha da sevinir, içi içine sığmaz olur, kim bilir belki hepi topu beş harften oluşan bir kelime ona şifa olurdu diye düşündüm ama yapamamıştım. O sesler içimde dönüp dururken ağzıma ulaşmıyordu.

Bana göstermemeye çalışıyordu ama acı çektiği belliydi. Belki de Kars’a gitmekten vazgeçerim de onu geri götürüp bir hastane köşesine atarım diye bu acıyı mümkün olduğunca benden gizlemeye gayret ediyordu.

@

“Biraz daha dayan,” dedim, “üç beş dakikaya acildeyiz.” Cevap vermedi. Gayri ihtiyari bir “Ah!” çıktı dudaklarından.

Onunla ağız tadıyla konuşmadan, hesaplaşmadan, içimde hiçbir ukde bırakmadan ölmesin istiyordum ama babam ellerimin arasından göz göre göre kayıp gidiyordu.

@

Acil servislerin belki de tek iyi yanı, ne yapacaklarını bilemez halde bekleyen kaygılı, telaşlı ve çaresiz hasta yakınlarını bir süreliğine de olsa rahatlatıp bütün kontrolü kendi ellerine almalarıydı.

@

“Kaygılanma,” dedim, “bak bağlaman köşede duruyor.” “Sağ ol,” dercesine yorgun ama birden ışıldayan gözlerini birkaç kez minnettarlıkla açıp kapadı ve ardından yeniden tıpkı akşamki gibi derin bir uykuya daldı. Morfin hem ağrılarını azaltmış hem de uyumasına yardım etmişti.

O, eksik gedik de olsa yeniden nefes almaya başlamıştı ama bu kez ben nefessiz kalmıştım.

@

Ben bu adamı nereden hatırlıyorum, muhakkak bir yerlerde gördüm diye düşünürken bir an bir şeyler anımsar gibi oldum. Eğer onu birine benzetmemişsem, birkaç kez bir yerlerde gördüğüm “Küfran” şiirini yazan şairdi bu. Tuhaf. bu adamın daha yirmi üç yaşında gencecik bir şairken yazdığı o ünlü şiirin adını hatırlıyor, bazı dizeleri belli belirsiz aklıma geliyor, hatta adamın sonraları şiiri bıraktığını bile anımsıyor ama adını bir türlü çıkaramıyordum. Yalnızdı.

@

Odadakiler hafifçe yerlerinden doğrulup neşeyle babama selam verirken, babam neden yollarda olduğunu, ölümle arasında bir karışlık mesafe kaldığını, Azrail’in kulağının arkasına üflemek için fırsat kolladığını unutmuş gibi kafasını keyifle sağa sola sallayarak onlara eşlik ediyordu.

@

Helallik İsteyenin Türküsü

“Ruhum arşıâlâya yükselip dünyayı bir yutkunma gibi arkamda bıraktığımda, anımsamanın o soğuk teneşir taşına yatırıldığımda, çenem bağlanıp sonsuza kadar suskunluğa emanet edildiğimde, önümde el pençe divan durulup helallik istendiğinde, kazma kürek sesleri hızla o kara toprağa değdiğinde, taşlarım oradan oraya yuvarlandığında, eski bir akşamın gölgesi son kez üzerime düştüğünde…

Beni hatırlayıp iç çekenler, adım geçince yere tükürenler, hakkım kalanlar, alacaklılarım, kırıp incittiklerim, susup dinlediklerim, adı dilimin ucuna gelenler, aklımdan hiç çıkmayanlar, içimden konuştuklarım, ihanet ettiklerim, sadık kaldıklarım, bende ağız tadı bırakmayanlar, ruhumdaki yırtığa iğne iplikle koşanlar başıma toplandığında. Bir zamanlar sırtımı dayadığım kavaklar, meşeler, ahlatlar; aksimi gördüğüm göller, benden akıp giden nehirler, dön dolaş yine bana kavuşan dereler; dağ yolları, patikalar, toprak ve asfalt yollar, elimi alnıma siper edip baktığım kuru güneş, uyku tutmadığında sımsıkı sarıldığım bazen bedir bazen kamer ay, içimdeki o zifiri karanlık son kez üzerime çöktüğünde.

Bende hakkı olan yağmur damlası, döne döne üzerime yağan kar tanesi, tenimi yalayan rüzgår, yolumda doğup batan güneş, yokluğumda hep beni soracak olan gölgem; buğday başakları, mısır püskülleri, her bahar çiçeklenen nar ağacım, hiç yemiş vermeyen dut ağacım, incirin sütü, narın hevesi, boynunu būküp son kez bana baktığında… Ağzımda sağa sola dönen, kimi söylenir söylenmez sönen kimi yıllar yılı gönül gezen, kimini ziyadesiyle fazla kimini yoksul așı gibi azar azar söylediğim, kimini eksik kimini döne dolaşa tellendirdiğim; kimini yutup kimini dilime sürdüğüm, gizli dertlerim saklayan, beni rezil rüsva etmeyen; sır tutan, kin tutan, kan tutan tüm kelimeler günün birinde kapkara bir bulut gibi toprağımın başında dikildiğinde…

Kâni Karaca gelsin, Çekiç Ali gelsin, Tenekeci Mahmut ve Ruhsatî gelsin; Fekiyê Teyran, Evdalê Zeynikê, Egidê Cimo ve Şakiro gelsin; Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Hafız Kemâl, Neşet, Mahsuni ve Sümmânî gelsin; Pir Sultan, Karac’oğlan, Kul Nesimi ve Yunus gelsin; yörükler, göçerler, koçerler gelsin; gevendeler, abdallar, mirtiplar, domlar, dengbėjler gelsin; hafızlar, gazelhanlar, mevlithanlar gelsin, başımda durup bana veda, bana sena, bana helal etsinler!”

@

“Bekle, bir tekerlekli sandalye alıp geleyim,” dedim.

Sanki o sandalyeye oturduğunda hepten elden ayaktan düştüğünü kabullenecekmiş gibi yüzünü keder ve derin bir sıkıntı bastı. Birkaç kez oflayıp puflayınca sandalyeden vazgeçtim.

@

Ağrıları azalmış, yüzü gözü gülüyordu. İçimden bir ses, ona zaman zaman büsbütün bir yabancı gibi davrandığımı, hatta kaderimin bana bahşettiği “baba” kelimesini kullanmaktan bile özellikle imtina ettiğimi söylüyordu. Üç günlük dünyaydı. Çekip gittiğinde ondan geriye dilden dile dolaşan üç beş türkü hariç hiçbir şey kalmayacaktı. Telefonumu havaya kaldırıp kamerasını açtım.

“Bir fotoğrafımız olsun,” dedim birden, “başını kaldırıp telefona bakar mısın?”

Bıyıklarını düzeltip gömleğinin düğmesinin ilikli olup olmadığını kontrol ettikten sonra yüzünü kapatan şapkasını hafifçe yukarı kaldırdı. Son anda bir şey hatırlamış gibi, fotoğraf karesine onun da girmesini istercesine üç telli bağlamasını alıp yanağına doğru yaklaştırdı. Telefonun neresine bakacağını bilemez bir halde başını kaldırıp boşlukta bir yerlere baksa da benim gülümseyen yüzümün aksine fotoğrafta onun gözleri dolu dolu çıkmıştı.

Telefondaki ilk ve tek fotoğrafımızı sosyal medya hesabıma yükleyip “Pederle Kars’a doğru…” diye yazdıktan sonra yavaşça gaza bastım.

Babamın gözlerindeki kedere karşılık, yarım bir gülüş gelip dudaklarının kıyısına kurulmuş ve o hafif yana kıvrık dudakları, onca yılın kahrından sonra bir keyif sigarası yakmış gibi, kendine bir türlü hâkim olamıyordu.

@

Besbelli zihninde oradan oraya taşımaktan yorulduğu, içini sıkıştıran anılarla cebelleşiyordu.

@

Sırf laf olsun, cümlelerimizle bu çekilmez yol da ferahlasın, aramızdaki bu keskin gerilim biraz düşsün diye “Sence adalet diye bir şey var mıdır?” diye sordum ona.

“Bu dünyada mı öbüründe mi?” diye sordu sigara tabakasını cebinden çıkarırken. “Her ikisinde de,” dedim. “Bu dünyada olmadığını görecek kadar uzun yaşadım,” dedi.

@

“Bir şey söyleyeceğim ama kızmak gücenmek yok,” dedi ağzından zar zor çıkan alıngan kelimelerle.

Konuşmaya başlamadan önce boğazını temizlediğine, yerinde tereddütle salındığına göre bu yıllanmış boğazdan mesut kelimeler çıkmazdı artık.

“Beni Ilıcalar yol ayrımında indir, sen yoluna devam et,” dedi.

“Hayrola, bir sorun mu var?” dedim.

“Bu kadarı kâfi,” dedi.

“Gücendin mi, ne oldu?” diye sordum.

“Zerre-i miskal gücenmedim,” dedi, “yolun bundan sonrası benim için kolay, sen de işine gücüne git artık!”

Bir yandan Ilıcalar yol ayrımını gösteren tabelayı kaçırmamak için etrafa bakarken diğer yandan da söylediklerini tartmaya çalışıyordum. Ağzımızdaki üç beş kelime yirmi beş yıl boyunca birbirimizden uzaklarda hayat sürdükten sonra nihayet yan yana gelmiş ama o kelimeler mesut bir cümle olmayı bir kez daha başaramamıştı. Haklıydı belki; fazla uzatmanın bir âlemi yoktu. Bu hikâye başından beri yarım kalmaya, sessizlikle geçiştirilmeye, daha en başından yazılan sonunu yaşamaya mahkûmdu çünkü.

@

O an tenimdeki küçücük bir ürpertiyi bile kendine dert edinen, benim hastalanmamdan kaygılanan bu adam, yirmi beş yıl boyunca bir kez bile beni merak etmemiş, durumumu sormaya, yaşayıp yaşamadığımı görmeye gelmemişti oysa.

@

“Uyan da biraz muhabbet edelim,” dedim şakayla.

“Ne anlatayım evladım!” dedi inlemeyle karışık.

“Evladım” sözcüğü arabanın aralık camından çıkıp heybetli dağların tepesinde toplanan bulutlardan fırlayan şimşeklerle aynı anda yankılandı sanki. Bir konuşma girişimi, daha en başında yara almaya başlamıştı. Sulanan gözlerime engel olmak için başımı yana çevirdim ama kırk yıl boyunca duymadığım bu sözün ağırlığını daha fazla taşıyamadım. Çaresiz, ağzımı kapayıp konuşmamızı yarıda kestim. İçimden binlerce kez söylememe rağmen, cevap olarak ona bir kez bile gönül rahatlığıyla “baba” diye seslenemediğimi fark ettim yeniden.

@

Çok geçmeden içimdeki buz tutmuş karların yavaş yavaş erimeye başladığını, tipki dağların zirvesinden aşağı süzülen o kaynak suları gibi garip bir biçimde ferahladığımı fark ettim. Babamı hep uzaklarda sanırken, o gizli bir el gibi hep yanımda yöremde dolaşmıştı. Galiba o an içimde engel olamadığım bir sevincin yükseldiğini de hissettim. Yine de babama duygularımı pek belli etmemeye çalıştım.

@

“Evet,” dedim, “ayrılıkla ölüm…”

“Ayrılıkla ölüm fena halde birbirine benziyor, biliyor musun?” dedi babam.

Yutkuna yutkuna tamamlamaya çalıştı cümlesini:

“İnsan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş,” dedi.

Çok sonra oğlundan değil, hasbelkader karşısına çıkmış bir yol arkadaşından bir şey ister gibi, “Senden bir ricam var,” dedi.

“Buyur,” dedim, “yapabileceğim bir şeyse…”

“Ölünce beni Malatya’ya götürsünler,” dedi.

@

“Arguvan’da bir kadın var, onun yanına gömün beni,” dedi zorlukla.

“Yoksa en çok onu mu sevdin?” diye sordum utana utana.

Ağzını açtı ama takma dişleri sanki ona engel olmaya çalışırcasına öne fırladılar. Yine de galiba ilk kez kalbindeki gümbürtüyü, gözlerinde salınıp duran paylaşmak istiyordu.

“Gözün kaderi görmek, kalbin kaderi yanmaktır evladım,” dedi babam.

Yutkundu ama sanki daha devam etmek niyetindeydi. Dışarı, dağları saran ak dumana baktı. Tüm gücünü toplayıp “Göz elli kişide kalp birinde kalır,” dedi sonra.

Son sözü bu oldu… Erzurum’a gelene kadar bir daha ağzını açıp tek kelime etmedi.

Vasiyetini söylemiş, içini ilk kez açmış olmanın rahatlığıyla arkasına yaslanırken, neden annemin değil de Arguvan’daki kadının yanına gömülmek istediğini anlayamadım. Ona duyduğum merhamet ve sevginin yerini, tıpkı birbirimizden habersiz geçen o yirmi beş yılda olduğu gibi, yeniden derin bir kızgınlık aldı.

Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpınışları duyuluyordu. Ne hastalığı ne adım adım yaklaştığı ölümün umurumda olduğunu, bütün bir ömür ona sadece öfke duyduğumu, ne yaparsam yapayım, ona kaç adım atarsam atayım bu duygudan eni sonu kurtulamadığımı hissediyordum.

@

Yol boyu bir kez bile açmayı düşünmediğim bavulun ranmış kayışlarını açtığımda bir iki parça kıyafet, çoğu kirli iç çamaşırı ve çoraplarla eski bir poşetin içindeki bembeyaz bir kefen bezi ve sabun gördüm… Yırtık pırtık elbiselerle kefeni tekrar yerine koyup babamla yeniden yola düştük ama kederli bir dalganın kalbimi yavaş yavaş dövmeye başladığını, o dalganın bir süre geri çekilip denizdeki çerçöpün tamamını sonra hızla içime boca ettiğini hissettim.

@

Babam ölüyordu ve ben onun yanında değildim.

“Ha üç gün ha otuz üç yıl; ne kadar vakit geçerse geçsin, bu eski püskü zaman bir oğulla baba arasındaki eksik cümleleri tamamlamaya yetmiyor,” diye geçirdim içimden ve son sürat gaza bastım.

Herkesin babası bir kere ölürdü. Alır götürür, yıkar, kefenler, toprağa gömer ve sonra arada bir acıyla hatırlanan bir ölüye dönüşürdü babalar. Benimki yıllardır tekrar tekrar ölüyordu. Bir bakışla, bir sözle, upuzun bir suskunlukla, havaya kalkan bir parmakla, sallanan bir elle, bir iç çekişle ölüyordu babam. Bu yüzden dümdüz ovada telaşla yol alırken babamın acısının bana yeterince tesir etmediğini, onun öleceği fikrinin bana yeterince inandırıcı gelmediğini düşünüyordum. Fakat hastaneye yaklaşır yaklaşmaz içimin bulandığını, acı gerçeğe yavaş yavaş yaklaştığımı, babaların bir gün sahiden de öldüğünü anlayarak sıkıca direksiyona yapıştım.

@

Nabzının giderek düştüğünü, kalbinin çoktan iflas etmiş vücudunun yorgunluğuna daha fazla dayanamadığını, doğrusunu söylemek gerekirse fazla zamanı kalmadığını söyleyen acil servis doktoru, babamı yoğun bakım servisine almaları gerektiğini belirtti.

Babamı yoğun bakım servisine aldıklarında, tıpkı annem gibi, onu da yeterince göremeyeceğim, günde beş dakika görüp tekrar dışarı çıkarılacağım kaygısıyla bu teklife sıcak bakmadım. Onu mümkünse yanında kalabileceğim, son anlarına şahitlik yapabileceğim özel bir odaya almalarını rica ettim.

Babamın durumu ortadaydı. Fazla vakti kalmamıştı. Son anlarını morgun bir benzeri olan o yoğun bakım servisinde geçirmesindense sevdikleriyle yan yana olmasına acil servis doktoru da ikna oldu sonunda.

Sanki yatakta yatmıyor da yatağın içinde bir çukur açılmış ve onu o çukura gömmüşlerdi.

@

“Kapat gözlerini,” dedim en son, “yat dinlen güzelce.”

Elimi bembeyaz saçlarından çeker çekmez gözleri yeniden kapandı ama birden yanaklarından aşağı incecik bir gözyaşı süzüldü.

Sadece gözlerini son bir kez açmasını, kendine gelmesini, üç beş kelime daha konuşmasını, içindeki hesap defterini çıkarıp onca yılın borcunu aramızdaki masaya koyarak alacak verecek davamızı artık sona erdirmesini ya da o kapkara defteri hepten yok edip birbirimize son bir kez sarılmayı düşlüyordum, hepsi bu. Ama o bir türlü uyanmıyordu.

@

Yapamıyordum.

Razı değildim.

Ölüme giderk
en, etrafında melekler uçuşurken, ecel ondan Can talep ederken babamın yanında olmak istiyordum.

@

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

@

Gözleri kapalı bir halde, konuşmak için ciğerlerinden değil de, üç beş ses için tüm vücudundan destek alması gerekiyormuş gibi, takma dişlerinden yoksun dilini sağa sola çevirip “Korkma oğlum!” dedi sadece ve ağzını yeniden kapadı.

Korkmadığımı belli etmek için avcumdaki elini yavaşça okşadım ve sanki o da ellerimi hafifçe sıkarak bana kendince bir cevap verdi ama o an çoktandır kıyısında beklediğim uçurumdan aşağı yuvarlandığımı hissediyordum. Babam uyandığı için sevinecek yerde gırtlağıma bir şey sokulmuşçasına daha da beter dağılmıştım.

@

Günler sonra bir arkadaşımı yanı başımda gördüğüm için sevinçliydim. Ama onu görür görmez birden gözlerimden yaşlar boşandı ve birbirimize sarıldık. Ne o bir şey sordu ne de ben söyleyebildim. Gecenin o vakti, o yağmurda ta Van’dan Erzurum’a kadar gelmesi içime dokunmuştu. “Niye zahmet ettin?” dedim sevincime rağmen. “Bir faydam dokunur belki.” dedi burnunu hafifçe çekerken. Sessizce başımı öne eğip bir sigara da onunla birlikte içtim ama konuşmaya çabalamanın boşuna olduğunu hissettim. Dostlar, arkadaşlar bazen bir suskunluk için bile yeterliydi sanırım.

@

“Uğurlar olsun ba…” dedim sessizce.

Cümlenin devamını getirmek, “ba!” hecesine hepi topu iki ses daha eklemek için kendimi olabildiğince zorladım ama devamı gelmedi.


Babamın bu dünyadan göçtüğünü sular seller gibi akan gözyaşlarıma bakıp elini sarsılan omzuma koyunca anladı.

“Ba…” diyebildim sadece, “ba…”

Gerisini getiremedim. Ağzımdan çıkmayan, geride kalan kardeşleriyle bir türlü yan yana getiremediğim, belki de dişlerimin arasında un ufak olan o iki ses yavaşça gözlerimden dökülmeye başladı o anda.

“Kendini zorlama evlat,” dedi Kul Yakup, “baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten.”

“Hikâyem sona erdi Yakup Emmi,” dedim nihayet ağzımı açtığımda, “her şey buraya kadarmış.”

“Hikâyen sona erdi, evet, ama ne fayda!” dedi bir elini yeniden omzuma koyan Kul Yakup, “ona artık baba desen ne demesen ne! Ustam da öyle çekti gitti işte.”

Kemal Varol

Âşıklar Bayramı

 
Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım. için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Aşk Dayanak Sağlıyor

Yalnız olabilirim ama yalnızlıktan acı çekmiyorum. Birileriyle mutluluğu paylaşmak muhteşem bir şey olsa da bugünlerde kendi başıma olmak çok da kötü değil. Cadde boyunca daha hızlı yürüyebiliyorum. Yalnız olmaktan bahsettiğimde ille de bir hayat arkadaşının olmamasından söz etmiyorum. Bu daha çok halet-i ruhiyeyle ilgili. Şiirlerimden biri şöyle başlıyor: “Ay yalnız, güneş yalnız, erkek yalnız, kadın yalnız, çiftler yalnız.”Aşk dayanak sağlıyor. Her şeyi canlandırabilir ve hızlandırabilir. Güzel hatta sarhoş edici olabilir. Belki birini sevmenin hakiki değeri kendinden vazgeçmene izin vermesidir. Aşk aynı zamanda yıkıcı bir kuvveti de taşır yanında. Tutku acı çekmek anlamına gelir. Gideceğimiz yere kısa sürede varırız ama tabii ki sürüklenme ihtimalimiz daha fazladır.

İnsanın kendisinden vazgeçmesinin de acı dolu yanları vardır. Kısa süreli bir mutluluk uzun süreli bir kederle sonlanabilir. Bir erkekle bir kadın birbirlerinden hoşlandığında, birbirlerinin elini tuttuğunda müsabaka başlamadan önce el sıkışan güreşçiler gibi oldukları söylenir. Önce kaçınılmaz olan yüzleşmeleri kabullenin sonra tadını çıkarın aşk macerasının. Ben aşk konusunda hayal kırıklığına uğramadım, umudumu da kaybetmiş değilim. Yaş aldıkça bu gibi konularda dürüst ve gerçekçi olmayı öğrendim. Yaşlandıkça, tedbir egemen olur ve cesaret azalır. Gençken durum bambaşkaydı. Gençlik zamanlarınızda yaşadığınız aşklar olağanüstüdür. Eğer aslan gibi bir yüreğiniz yoksa aşkın peşinde koşmayın derler.

Kiyarüstemi, gazetecinin iri gözlerine bakar ve elini işaret eder:

Parmağınızda altın yüzük olduğunu görüyorum, hâlâ koşmaya hazır mısınız ve hâlâ aşkın sıra dışı gücü tarafından ele geçirilmeye izin verir misiniz merak ediyorum. Hafız, Tanrı’ya duyduğumuz inancın güzel bir kadın gördüğümüzde sarsılabileceğini söyler. Ömer Hayyam’ın şiirlerini okudunuz mu? Zekâsına, duygusallığına, özlü olmasına ve açıklığına hayranım. O güzelim eserlerini okumak yüzünüze atılan bir tokat gibi. Ölümün her yerde bulunduğu hayata kesintisiz bir ağıt, bizi sürekli olarak insanların durumunu düşündürmeye itiyor. Hayyam’a göre, yaşam öyle hızlı geçer ki her bir saniye kıymetlidir. Gayemiz, her anın zevkini çıkarmak, hayatı dolu dolu yaşamak olmalıdır. Keyif alabileceğimiz tek bir andan dahi feragat etmemeliyiz. Bu yüzdendir ki Hayyam şarabı ve beraberinde gelen sarhoş sevinci metheder.

Ayrıca, bedelini ödemeden aşk yaşamış olan var mıdır? Hakiki sevinç ancak kırılmış bir kalbin, acı çekmenin, elem yaşamanın ardından gelir. Hakiki mutluluk asla bir diskotekte bulunmayacaktır. Hayyam, ölümle yüzleşip onunla bir arada var olmayı öğrenene dek hayatın değerini bilemeyeceğimizi söyler. Rubaileri, bizi inceliksiz fakat iyimser bir şekilde faniliğimizle yüzleştirir.

On yıldan fazla zamandır evliliği düşünüyorum, sonra yeni bir sayfa açıyorum.

Abbas Kiyarüstemi

 
Aşk Dayanak Sağlıyor için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir.

Bu hafta, bilgisayarlarınızı bir kenara bırakın. Cep telefonlarınızı kapatın. Bu cihazlarla beraber hareket etme cazibesine karşı koyun. Eğer bu aletleri taşırsanız nereye giderseniz gidin dünya tamamen aynı yer olacaktır. Cebinizde bu aletlerle dünya engellenmiş olacak, dünyanın üzerinizde bir etki bırakmasına mani olacaktır. Bütün engelleri evinizde bırakın.


@


Hayatımda, bana yapmam gerekenleri söyleyen yetişkinler olmadığı için memnunum. Bugünlerde, ailemle vakit geçirirken bir şeyler hakkında konuşmaya başladıklarında oradan ayrılıyor ve diğer odadaki çocukların arasına karışıyorum. Yetişkinlerin konuşmalarının çoğunu sıkıcı buluyorum. İnsan yaşamındaki en acayip dönem, en önemsiz şeylerin dahi radikal bir keşif süreci hâline geldiği çocukluk dönemidir. O dönemleri ardımızda bu denli hızlı bırakmamız çok acı. Maalesef çoğu insan için kendimizi o farkındalık durumundan koparmak hatta bu süreci hızlandırmak oldukça doğal. Seneler geçtikçe hayat kendini gösteriyor. Başlarda, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Ardından endişe ve şüpheyle dolu bir dönem takip ediyor ve bundan sonra da çocukluğun yaşantılarını bilfiil yeniden alevlendirmek istediğimiz bir aşama. Bir süredir bulunduğum yer bu üçüncü ve son aşama.

@


Yaşamayı seven insanlar, ölümden sonra olacaklara dair çok fazla kafa yorar. Ölüm, hayatımızı kendi ellerimizle tutmamızı, var olmamızın sorumluluğunu kabullenmemizi sağlar. İntihar etme arzusu, ben dâhil çoğu kişinin aklından geçmiştir. Her sabah kendimize bir soru sorarız: Neden yaşamalıyım? Irkımızı, milliyetimizi, dinimizi, anne-babamızı ya da tenimizin rengini seçemeyiz. Özgür irademizle seçebileceğimiz yegâne şey yaşamak isteyip istemediğimizdir. İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz. Felsefe ve sanat, yaşamın bize zorla kabul ettirilmediğini, sunulduğunu öğretir. Giriş bileti verilmiştir elimize ancak cebimizde katlı bir şekilde duran çıkış biletimiz de mevcuttur. Eğer filmlerimden birini beğenmediyseniz üzerinde “ÇIKIŞ” yazan kapıdan geçmek konusunda özgürsünüz. Nietzsche de eğer birisi bir çukurun başında atlamaya hazırlanıyorsa ar- kasından yardımsever bir şekilde itmeliyiz diye yazmıştır. 


@


Kirazın Tadı’nın formu, mumun etrafında uçarken muma, alev kendisini yakana dek yaklaşan kelebekle ilgili bir Fars şiirinden alınmıştır. Filmde, Badii, kendisi için kazmış olduğu mezara düşene dek mezarın etrafında arabasıyla tur atar. Hikâye, aynı zamanda, bir aslan tarafından kovalanan adamdan da ilham almıştır. Adam kendisini kurtarmak için uçurumdan atlamak zorunda kalır fakat dağın kenarında büyümüş olan bir bitkinin tepesine takılır. Kendisini bir anda, altında uzanan devasa yarıkla hemen üstünde kendisini sinsice izleyen o acımasız yaratık arasında bulur. Ardından, asılı kaldığı kökleri kemiren biri siyah diğeri beyaz iki fare görür. Bu ürkütücü vaziyetin ortasında, dağın yamacında yetişen çilekleri görür, o belirsiz durumda, tehlike ve muammalarla dolu bir hâlde elini uzatır, çileği koparır ve yer. Bu sabah uyandığımızda, ölümümüz şu an olduğundan daha uzaktı bize. Hayattan keyif almak için elinizden geleni yapın.

@

Dünyanın ömrü insanların kaderlerinden çok daha uzun sürecektir. Ağacın dalındaki o yaprak, günün birinde rüzgârla surüklenip gidecektir. Geçenlerde, İran’da bir yazar intihar etmiş. Ormanda bulunmuş, cansız bedeni ipin ucunda. Fotoğrafı var. Fotoğrafın bir kısmına bakarsanız hayatın, kuşların, doğanın, güzelliğin her zamanki gibi olduğunu göreceksiniz. Ebediyet acılara katlanıyor. Bizler faniyiz. Geri kalan her şey beyhude.


@

Hayatta süreklilik çok azdır. Yaşlandıkça bağlarımız azalır. Ārzular yok olur. Her şeyin cazibesi eksilir.Arkadaşlar, aile, yemek, mal mülk gibi bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm şeylere duyulan hasret uçup gidiyor. Çocuklarım konusunda eskisi kadar kaygılanmıyorum. İyi bir yemek için duyduğum arzu ve diğer insanlarla beraber olma konusu eskisi gibi değil artık. Her şeyi ardımda bırakmak rahat hissettiriyor. Tüm bunların yerini alan ve her geçen gün daha da kuvvetli bir hâle gelen şey gençken ilgimi çekmeyen ve katiyen anlam veremediğim şey şehrin şatafatından kaçma, dış dünyayla birlik kurma, başımızın üzerinde uzanan gökyüzünün sersemletici ve çınlayan enginliğini seyretme, mevsimlerin değişimini deneyimleme, doğanın kendisini bizlere bir kez daha gösterdiği anları yakalama arzusu. Yalnızca bunların tadını çıkaramama düşüncesi ölümden korkmamı sağlıyor. Eğer doğayı yanımızda götürebilseydik fanilik tüm anlamını yitirirdi.

@

Bir zamanlar benimle beraber yaşayan bir asistanım vardı. Evlendi ve karısını da beraberinde getirdi. Kadın, şehrin gürültüsünü ve kalabalığını fazla kasvetli bulduğundan bir sene boyunca evden dışarı çıkmadı. En sonunda, kadını mahallede dolaştırması için asistanımı zorladım. “Hoşuna gitti mi?” diye sordum döndüklerinde. “Hayır,” dedi. “Yüzüm acıdı.”

Doğa, kolay bir sevgili değildir. Her daim bizi alt edecektir ama aynı zamanda sakinleştirir de. Dinginlik. Sessizlik. Huzursuzluk ancak şehirde yaşanandan tamamen farklı bir şekilde. Doğada geçirilen zaman bir tür ayindir. Bugün, yalnızlık benim için her şeyden daha önemli. Şehrin sunduklarıyla savaşır hâlde buluyorum kendimi ve hâl böyle olunca da insanlardan muaf olan doğa güçlü bir müttefik oluyor. Kalbim açık hava için atıyor. Doğanın ihtişamı karşısında ne kadar önemsiz olduğunuzu, hiçbir şeye yetkinizin olmadığını anladığınızda beklentiler azalır. Kişinin dış görünüşü değişir. İnsanın kendisini geliştirme özlemi uçup gider. 

Dizlerinizi tutup alıp verdiğiniz her bir nefesi dinleyene dek yürüyün. Sonra oturun ve bir şiir kitabı okuyun. Hayatı, dünyadaki yerinizi derinlemesine düşünün. Üzüntülerinizi azat edin. Yalnızca keyif alın.

@

Genç bir adamken zihnimi o kadar çok görüntü ve hikâyeyle doldurdum ki o zamandan beri bunları kullanıyorum. Bu yığının küçücük bir parçasını dahi tüketemedim. Elimin altında, bir düzine ömre yetecek kadar malzeme var. Hakikat şu ki bugünlerde etrafımdaki olup biten çok az şeyi kaydeder buluyorum kendimi.


@


Bana ne söylediğinizi anlamıyorum. Tekrar söyleyin, daha yavaş bir şekilde, yirmi veya daha az kelimeyle. Lafi ağzınızda gevelemeyin. 


@


Seneler içinde filmlerimin üslubu yumuşadı. Zaman geçtikçe belki de ağır nesnelerle yüzleşme cesaretim azaldı, tıpkı belimin ağır yükleri taşımama izin vermemesi gibi. 


@


Yaşlılığın çok az getirisi vardır ama bunlardan biri boğucu belli birtakım kurallar ve yükümlülüklerden azat edilmiş olmamızdır. Ölüm kapımızdaysa yoldan çıkma ve pervasızlık için verilecek hangi cezanın anlamı olabilir ki?

@


Şiirlerimden biri şu şekildedir: “Bağışla ve günahlarımı unut. Benim tamamen unutmamı sağlayacak kadar değil ama.” Eksikliklere dair kaygılarımızın zaman içinde yitip gitmesi makbuldür. Ancak bu, zaman zaman kabahatlerimizin üzerinde düşünmemizin faydalı olmadığı anlamına gelmez. Devamlı hareket hâlinde olmak zihnimin kendisinden korunmasına yardımcı oluyor. Afrika’ya gerçekleştirdiğim ziyaretler kuvvetli bir etki bıraktı üzerimde. Her defasında, çocukların sevgi ve şefkate duyduğu o kahredici ihtiyaçla yüz yüze geldim.


@


Filmlerimin müziğe gereksinim duymadığını ya da en azından çoğu diğer film kadar ihtiyacı olmadığını anlamam biraz zaman aldı. Küçücük bir ses efekti dâhil her türlü detayın üzerinde çok fazla kafa yoran bir yönetmen olduğumdan herhangi bir filmim için baştan sona fon müziği oluşturacak birini bulmak kolay değil benim için. Bir defasında, on yedi dakikalık iyi bir iş çıkaran genç bir besteciyle çalışmıştım ancak ortaya çıkarmış olduğu müziği yapmakta olduğum filme eklemek için hayli çaba sarf ettim. Eserinin, yaratmış olduğum görüntülere uyum sağlamasını ummak görücü usulü evlilik gibiydi bir nevi, kapı ansızın açılır ve posta ile sipariş edilen gelin tam karşımdadır. Müzik, beraberinde devasa bir duygusal yük taşıyan uyarıcı bir sanat türüdür. Tek bir notayla insanı heyecanlandırabilir ve sakinleştirebilir. İzleyiciyi, istikrarlı bir şekilde mutlu veya kederli kılabilir ya da ansızın kafalarını karıştırır ve öfkelendirir. Görüntülerimin müzikle rekabete girmemesini tercih ederim, bu da bir yönetmenin taşıyabileceği en bilinçli ve önemli yükümlülüklerden biridir. Müzik, ekranın yanı başında durup el sallayan, duygularımızı göstermemizi talep eden, endişelenmemiz, korkmamız ya da rahatlamamız gereken anları bize söyleyen bir kondüktör gibidir. Filmlerimdeki imgelere güveniyorum ve bu şekilde güçlendirilmesi gerektiklerini hissetmiyorum.

@

Hepimizin eksiksiz birer insan olarak doğduğumuzu ancak toplum bizim kendimiz olmamızı istemediğinden kusurlarımızı edinmeye başladığımızı düşünüyorum. Doğal ve kendiliğinden çıkıyoruz meydana ancak yıllar sonra doğaya aykırı bir şekilde ölüyoruz. Birinin bir zamanlar söylediği gibi kelebeklere dönüşen ipek böcekleri olarak doğmuyoruz. Kelebek olarak doğuyoruz sonra kurtçuğa dönüşüyoruz.

@

Orta yaşları geçtiğinizde her şey durgunlaşır. Kaygılar yitip gider. Kişinin sınırları su gibi berraktır. Özgürlük çıkar meydana. Çeliştiğimiz fikirler, bizi bazen nazikçe bazen de gürültülü bir şekilde tepki vermeye iter. Bu fikirleri hesaba katma, tarafsız kılma, etkisizleştirme ve nihayetinde de kabul etme sürecinde güçleniriz. Düşmanlar ve engeller şaşılacak şekilde tahrik edici olabilir.

@

Daima rüzgârın bir şeyleri önceden hissettiğini düşünürüm. Rüzgârla telaşlanırım. Havanın hengâmesinde tasalarım çıkar su yüzüne. Ruh harekete geçer. Yaptığım işi bırakır ve ilgi ve korkuyla pencerenin yanına giderim. Tabiat, düzeni devralır. Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. Kişinin kendinden vazgeçmesidir bu. Günün her saatini kutsal olanla geçirebilme imkânım olsaydı bunu yapardım. Popüler kültür, ahlakı nadiren geliştirir. Kirletir ve cesareti kırar. Kendimi engellenmiş hatta yaralanmış hissediyorum popüler kültür karşısında. Bugünlerde nadiren film izliyorum, televizyonu hiç açmıyorum, belki de fazla edilgen bir edim olduğu içindir. Bu zaman zaman evde sessizce oturmak anlamına gelse dahi daima galeyana gelmiş bir hâlde olmam gerekiyor. Kişinin zihninde dalgalananlar tamamen gözden kaçırılabilir olsa dahi aklından geçenlerin orada olmadığı anlamına gelmez bu.

@

Muhtemelen yaşlandıkça daha az görüyorum. Ancak bugünlerde daha az görmeyi tercih ediyorum. Yalnızca farkına varmak istediklerimin farkına varmayı seçiyorum. Gördüklerim, gençken olduğundan çok daha parlak. Yapmaktan hoşlandığımız şeyleri ve yapmakta iyi olduklarımızı yavaş yavaş anlıyoruz. Sonra da ümit dolu bir hâlde bu şeylerle geçiriyoruz hayatlarımızı. Diğer her şeye sırtınızı dönün. Dikkatimizi cezbetmeye değdiğini düşündüğümüz şeyler için çok az vaktimiz var. Bırakın zaten olduğum yaşlı adam gibi davranayım. Bir genç olarak sahip olduğunuz ruh, zihniyet, hayata yaklaşım ve çalışmaların yaşlandıkça kökten değişme ihtimali azdır. Bu da şu anlama gelir: Bu gibi şeyleri düşünmek için asla çok erken değil. Tek bir saniyenizi dahi harcamayın. Şu an kendiniz olun. Üzerinden çok uzun seneler geçmiş olmasına rağmen büyüdüğüm evin görüntü ve sesleri, pencerelerin manzarası, döşemelerin gıcırtısı, her bir odaya has o farklı sükûnet, dağılan tuğlalar sık sık aklıma geliyor.

@

Sessiz çaresizlik anlarında, tesellisiz hissettiğimde, bir şiir kitabına uzanarak ihtirasın o yabani cereyanından kendimi uzaklaştırıyorum ve kendime etrafımızı çevreleyen o bitmek bilmeyen zenginlikleri, böylesine bir dünyaya dalmış bir şekilde geçirilen ömrün şerefli bir ömür olduğunu hatırlatıyorum durmaksızın. Rahatlamış hissediyorum ardından. 
Aranızdan bazıları benimle iletişimde kalıp kalamayacaklarını sordu. Tabii ki kalabiliriz. Memnuniyetle, isteyenlere ara ara kullandığım e-mail adresimi vereceğim ancak hızlı yanıtlar alabileceğiniz konusunda size söz veremem. İletişimin ne kadar fazla yolu olursa bu tür şeylerden o kadar uzaklaşıyorum. 
Benim için hayat ağır ve istikrarlı bir ahenge sahip, muhtemelen çalışmalarıma da yansımıştır bu durum. Fikirlerimi olabilecek en az sözcükle ifade etmeye çalışıyorum. Yerimi bulma, köşeme çekilme, kendimi kargaşadan soyutlama, hiçlik, geçersizlik için arzularımı yerine getirmeye çalışma hedeflerini koydum kendime. Her filmimi son filmimmiş gibi ele alıyorum. Genç yönetmenlerin çoğu tekerleği yeniden icat etmek istiyor. Çoğu başarısızlığa uğruyor ancak yine de haklarını teslim etmeliyiz. Kim hırsı olmayan insanlarla olmak ister ki? Bir dostum neyse ki filmlerim kadar sıkıcı olmadığımı söylemişti bir gün.

@

Yaşam uzun bir derstir, geçirdiğimiz bu hafta ise sonsuza dek tırmanacağınız o heyecan dolu öğrenme yolunda yalnızca küçük bir bölüm. Umarım burada beraber geçirdiğimiz zamanı derinlemesine düşünür ve geçtiğimiz birkaç gün içinde oluşturulmuş olan o gayreti bir şekilde kullanırsınız. Aslına bakarsanız bunu yapmak sizin vazifeniz. En nihayetinde, cesaret ve ihtiras sanatın yaşam kaynağıdır, bu yüzden çalışmalarınızın özünün tehlikeli olacağının farkına varın. O yangının sönmesine katiyen müsaade etmeyin. Bırakın daima içinizde yansın ve kimsenin size ne yapmanız gerektiğini söylemesine izin vermeyin! Bu haftanın başında, yönetmenliğin çocuksu niteliklerinden, çocukken sahip olduğumuz ruhun yaşlandıkça yitip gitmesinden bahsetmiştim. Aslına bakarsanız yaş aldıkça daha çok değil daha az biliyoruz. İhtiraslarımız itinayla yatışıyor ve geleceğe dair endişelerimiz esas meşgalemiz hâline geliyor. Bu yüzden gençliğinize olabildiğince sarılın. Atılgan olun. Sinema, sürekli olarak yenilendiği için hayatta kalıyor. Yönetmen olarak sorumluluğunuz çok çalışmak, deneyimlemek, yeni istikametlerde keşfe çıkmak. Alışkanlıklarınızın dışına çıkın. Kuralları yıkın. Her gün dünyaya yeni bir gözle bakın. Gözlerinizi açın. Vazifeniz ışık tutmak, bu yüzden gündelik olanı farklı bir bakışla görmemizi sağlayacak şekilde yeni yollarla çekin. Gelecek bekliyor. Yönetmenlik açısından, yeni gelen her kişi aynı sevinçlerle aynı sorun ve hazlarla mücadele ediyor. Bu yüzden yekvücut olun ve her seyi paylaşın. Yeryüzünde anlatacak bir hikâyesi olmayan tek bir kimse dahi yoktur.

Abbas Kiyarüstemi

ile Sinema Dersleri

 
Hiçbir şey tabiatın ihtişamı ve asaletine tanıklık etmek kadar önemli değildir. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Elinizdekinden memnun değilseniz bir dakika bile üzülmenize değmez. Hemen onu bir kenara bırakıp baştan başlayın.

Size öğretecek hiçbir şeyim yok. Aslına bakarsanız, buna benzer toplantılarda üstlendiğim vazifeyi katiyen öğretmenlik olarak değerlendirmiyorum çünkü bu kelimeden hazzetmiyorum. Kendilerini genç yönetmenlerle konuşurken bulan bazı insanlar itaat edilmesi gereken belli başlı “kurallar”ın var olduğu hususunda diretirler. Ancak sinema belirli bir metodolojiye ya da fikirler dizisine bağlı değildir. Yönetmenlik, diğer pek çok şeyin öğretildiği yöntemle öğretilemez, bu yüzden bu haftanın tartışmasız öğretiler bütünü olarak ele alınmaması gerektiğini söylüyorum. Belli bir yaşa gelmiş olmama rağmen (burada bulunanların hepsinden yaşlıyım) asla tavsiyelerde bulunan ya da insanlara işlerini ne şekilde yapmaları gerektiğini söyleyen birisi olmadım. Vazifem, yalnızca fikir vermek ve pek çok yöntemin arasında olan ve bugüne kadar da gelişmeye devam eden kendi yöntemlerim hakkında konuşmak.

Daha önce bunun gibi pek çok atölye çalışması gerçekleştirdim ve her birinden bir şeyler öğrendim. Böyle günler, tecrübelerimi berraklaştırmamı sağlıyor çünkü bir adım geri atıp tıpkı bir acemi gibi düşünebiliyorum. Ne zaman uzun metrajlı bir film yapsam yapımcının gölgesi ve denetimi altında olurum. Birtakım sorumlulukları omzunuza yükleyen ve dolayısıyla bu arzu her daim içinizde kalsa da deneme yapma fırsatlarını kapatan profesyonel film prodüksiyonlarının pahalı yapıları altında yeni şeyler denemek kolay olmuyor. Ancak burada sizlerle sinema hakkındaki diri ve naif duygularımla yeniden yüz yüze gelme fırsatım var. Siz katılımcılara öğrenci diye hitap etmek istemiyorum, sizi dinlerken ve filmlerinizi izlerken kendi filmlerimi düşünüyorum. Elbette ben de eğitimlere bağışıklık kazanmış değilim. Birkaç sene önce Torino’da yönetmenlerle geçirdiğim zamanın ardından Tahran’a evime döndüm ve üzerinde çalışmakta olduğum filmin sonunu değiştirdim. 


Buradaki vazifem, her birinizin bireysel olarak gruba katacaklarından daha önemli değil. Burada birbirimizi yargılamak ya da beğenilerimizi diğerlerine zorla benimsetmek için bulunmuyoruz. Gayemiz, beraber izleyebileceğimiz filmler yapabilmeniz için sizi harekete geçirmek. Temennim ise bunun bir çeşit sohbet, bir diyalog olması yönünde. Hepimiz zincirin halkasıyız, birbirimizin çalışmaları hakkında fikirlerle doluyuz ve umarım birbirimize karşı empati besliyoruz. Burada mesele, rekabetçi ruhumuzla hareket etmek değil. 


Bir önceki atölye çalışmasının ilk günlerinde, böyle bir odaya girince herkes dışarıda çekimlerle meşgul olur da oda bomboş kalır arzusu içinde olduğumu fark ettim. Bu tür etkinliklerin en moral bozucu yanı katılımcıları işe koyulma konusunda ikna edememektir. İnsanların, onlardan beklediğim şeyin zor olduğunu söylemelerini duymak heves kırıcı. Tıpkı dizine tekme yemek gibi bir his. Yük ne kadar ağır olursa atalet de o kadar yoğun oluyor. Başarısızlık korkusu insanı durdurabiliyor bu yüzden de en az endişeleri olan ve harekete geçme konusunda en güçlü olanlar, katılımcılar arasındaki en deneyimsizler oluyor. Dışarı çıkıp işe koyulmayı daha kolay buluyorlar. Belki de bu hafta onlara öykünmeliyiz, deneyimli olanlar yeni başlayanları örnek almalı.

Gerçekleştirdiğim son atölye çalışmasında, otuz kişilik yer için binden fazla başvuru olmuştu ve atölyeye kabul edilmeyen kişilerin bazıları çalışmalara yine de gelmiş, kapıda bekleyerek dinliyorlardı bu yüzden de organizatörler bu kişileri içeri almaya karar verdi. İlk soruları soranlar bu gayri resmi katılımcılar oldu. Dışarı çıkan, film çeken ve çektiklerini herkesle paylaşmak için geri dönen de ilk onlar oldu. Bir kadın, hepimizin hoşuna giden bir kısa film çekmişti. Birileri ona geçmişteki deneyimlerini sordu. “Yolun karşısındaki sandviççide çalışıyorum,” diye açıkladı kadın. Bu genç sandviççi, film çekmek için acele ederken görmüş geçirmiş yönetmenler koltuklarından kıpırdamadı bile. 


Burada geçirdiğimiz zamanın odağı, şimdiye kadar öğrendiğiniz bütün numaraları içine tıkıştıracağınız filmler yapmak olmamalı. Başyapıtlar şöyle dursun, tamamen aydınlanmış fikirler, titiz planlamalar gerektiren ve özgeçmişinize ekleyebileceğiniz işler beklemiyorum ben burada. Kusursuz film diye bir şey yoktur, bir öncekinden daha az hatalı olan film vardır. Bir fikir bulmak ve prodüksiyona başlamak en önemli mesele. Daha hızlı ve tam olarak canlanmanızı sağlayacaksa kendinize bir eş bulun veya bir grup oluşturun. Yardım istemeyecek kadar kibirli olmayın. Fikir kimden gelirse gelsin kabul edin. Herkesin, bireysel yeteneklerini ve kaynaklarını bir araya getirmesi genellikle daha verimlidir. Avlanan bir grup, yalnız bir savaşçıdan daha etkilidir. Hızlı olun. Günler, hayal ettiğinizden daha hızlı geçecek. Hızınızı arttırın ve hatalarınızdan ders alın. Elinizdekinden memnun değilseniz bir dakika bile üzülmenize değmez. Hemen onu bir kenara bırakıp baştan başlayın. Memnun kalmadığınız takdirde buruşturup atacağınız kâğıtlar misali filmlere ihtiyacımız var bizim. Küçük projeler, daha büyükleri için tetikte olmamızı sağlar. Kısa film geçici bir çözüm olabilir fakat en azından elimizin altındadır. 


Yalnızca benim değil, etrafınızdaki herkesin söylediklerini dinleyin. Yönetmenlikle ilgili sorunlarınızın bazılarına hep beraber çözüm bulabiliriz. Hiçbir şey tamir edilemeyecek durumda olamaz. Ancak çoğunlukla sorularınızı kendinizin yanıtlayabileceğini zannediyorum. Sorumluluğu üzerimden atmayı katiyen düşünmem fakat sahip olduğumuz dijital kameralar sayesinde yaratıcılığınızı kendi zamanınızda kendi yöntemlerinizle araştırma ve keşfetme fırsatına sahipsiniz. Beraber geçireceğimiz günlerde, öğreteceklerim talep edileni içinizde aramanız hususunda sizi teşvik edeceğim kadar çok olmayacak. 


Ben sinema konusunda resmi bir eğitim almadım, bunun kendine göre birtakım artıları da mevcut eksileri de. Yönetmen olarak çalışmaya başladığım zaman bu mesleğin nasıl işlediğinden bihaberdim, bu da beni korkusuz kılıyordu. Korkulacak şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Sinema bölümlerinden mezun olanlar, bu sektörde resmi bir eğitim almış olduğunuz için çok da gururlanmayın. Okul, hiçbir zaman bilgi edinilecek yegâne yer olmamıştır. Birilerinin rehberliği işe yarar ancak bir kitabı okumanızı veya bir film yapmanızı söyleyecek birilerine ihtiyacınız olmamalı. Öğrenmeyi ya istersiniz ya da istemezsiniz. Pek çok insan, dört haftada sindirilip anlaşılabilecek şeyler için dört senelerini heba ediyor. 


Bence en iyi sinema eğitimi, kendi ihtiyaçlarınız ve güdüleriniz doğrultusunda kendi kendinize oluşturduğunuz eğitimdir. Kendinizi izleyerek, gözlerinizi terbiye ederek, tekrar yaparak, dışarı çıkıp film çekerek eğitin. Yavan bir film çekmek zor değil ancak saygın projeler daha karmaşık olur ve genellikle sinema okullarının kaynaklarından çok da yararlanmaz. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın üzerinizden silkip atamayacağınız yükümlülüklerin sonucu olur bu projeler. Sarsılmaz hayallerin ürünüdürler. 


Hikâye dinlemeye bayılırım, umarım ilerleyen günlerde daha az konuşacağım. Sabırsızlanan bir kalabalığa bir hikâye anlatabilme yetisi kadar canlandırıcı çok az yetenek vardır. Bu hikâye her şey hakkında olabilir. Geçen gece yaptığınız âlem, bu sabah yaptığınız sakin kahvaltı, eşinizle aranızda geçen tartışma, işyerindeki bir hadise. Anlatıcı, yönetmen olarak bu gibi olayların bir değeri olmadığını düşünebilirsiniz ama hep birlikte ilk bakışta alelade görünen bir şeyde farklı bir değer bulabiliriz. İyi filmler, en basit ve en küçük anlardan doğar. Yaşamın günlük sıradanlıklarına zinde gözlerle bakın ve aslında bunların ne kadar büyüleyici olduğunu görün. Yönetmen olarak işimiz gözlemlemek, anımsamak ve ekranda tasvir etmek. Ne kadar çok gözlemlerseniz dünyaya o kadar yoğun tanıklık edersiniz ve işiniz de o kadar iyi olur. Eğer içinizde patlamaya hazır hikâyeleriniz varsa bu fırsatı değerlendirin ve hikâyelerinizi diğerlerine de anlatın. 


İlerleyen günlerde yapacağınız filmlerin temeli muhtemelen hâlihazırda aklınızdadır: Karakterler, manzara ve senaryo. Benim vazifem, buradaki herkesin vazifesi, bu gibi şeyleri dışarıya çıkarmak. Bazen bir diyaloğun bir bölümü veya aklımdaki bir görüntü bütün esere serpilmiş olabiliyor. Bütün filmlerimin başlangıç noktası, bana anlatılan ya da bizzat şahit olduğum ve bunlardan yaratıcı bir iş çıkarana kadar içimde tuttuğum bir andır. Kafam, henüz boşaltmaya zaman bulamadığım hikâyelerle dolu. Eninde sonunda, içlerinden biri uzaklardan yankılanır ve bazen de alışılmadık şekilde önem arz eder ve belki de filmin kaynağı hâline gelir. 


Yıllardır çalışmakta olduğum Tahran’daki okul için katılımcıları seçerken sinema hakkında ne bildiklerini ya da hayatlarında hiç film yapıp yapmadıklarını sormadım. Bana bir hikâye anlatmalarını istedim. İnsanların ortaya koydukları fikirler ve hikâyelerini anlatma becerileri -dramatik bir etki adına ne zaman durmaları gerektiğini bilmeleri, yeni karakterleri nasıl tanıtacakları, üzerinde durmamaları gerekenleri, öykülerini ne zaman sonlandırmaları gerektiği gibi- bu kişilerin işinin ehli birer yönetmen olup olamayacaklarını anlamanın en iyi yoludur. Anlatıcıyla dinleyicinin arasındaki ilişkiyi anlamak elzemdir. Rumi’nin şiirlerinden birinde, bir kişinin hitabet gücü, hevesi ve gayretinin olup olmadığının dinleyicisi tarafından ortaya çıkarıldığı söylenmektedir. Beni Aslı Gibidir isimli filmi yapmaya iten şey, Juliette Binoche’nin kendisine anlattığım hikâyeye verdiği cevabın yoğunluğu ve coşkusu, gözlerindeki tepki, başının o doğal hareketiydi. Bu hikâyeyi filme dönüştürmek gibi bir niyetim yoktu ve eminim bir başkasına anlatmış olsaydım Aslı Gibidir filmini asla çekemezdim. Bu yüzden, bize fikirlerinizi anlatmaya başlayın ve bekleyin bakalım nasıl cevaplar vereceğiz. Tepkilerimiz, hikâyelerinizin ne denli inandırıcı olduğunu size gösterecektir. 
Tartıştıklarımız ve söylediklerim doğru ya da yanlış değil. Bu, tıpkı bir psikiyatriste gitmek gibi. Konuşuyoruz, fikirlerimizi birbirimize anlatıyoruz. Kendi fikirlerimi size dayatmak için bulunmuyorum burada. Benim fikirlerim filmlerimden başka bir şey değil. Yapabileceğim en faydalı şey, duygularımı açığa çıkarmak ve kendi yöntemlerimi sizlere anlatmak ki bu da sizin işinize yaramayabilir en nihayetinde. Sizden istediğim, kendi sonuçlarınıza varmanız, kendi değerlendirmelerinizi yapmanız ve bir şeyleri başarmanın tek bir yolu olmadığını deneyimlemeniz. Burada hep beraberiz, bu da bu hafta yaşayacağınız sevinçlerin ve talihsizliklerin herkes tarafindan paylaşılacağı anlamına geliyor. Dünyanın dört bir yanından gelip tek bir dille birbirine bağlanmış yoldaşlarız biz. Filmler, bizi sıra dışı bir şekilde birbirimize bağlıyor ve ilerleyen günlerde ortak bir deneyim edinmemizi sağlayacak. Benliğinizi ortaya koyun. Kendinizi ifade edin. Köşelerde oturup kalmayın. Konuşan ilk siz olun. Siz ve fikirleriniz kıymetlisiniz. Bense yalnızca her şeyi birbirine bağlayan metal zincirim. 


Bu gibi atölye çalışmalarının başında genellikle katılımcılardan ne tür filmler beklediğim sorulur. Verebileceğim en faydalı cevap, hem izleme hem de çekme meylimin olduğu film türlerini tanımlamak olacaktır. Beni duygulandıran ve ilgimi çeken her bir hikâyede böyle bir hakikat söz konusudur. Kendi adıma, olayları samimi ve inanılır bir şekilde tasvir eden filmler vardır ve bu filmlerde geri kalan her şey tamamdır. Yalanları tıpkı gerçek hayatta sevmediğim gibi sanatta da sevmiyorum? Filmin 70 mm ile veya bir video kamera ile çekilmiş olması ya da hikâyenin hoyrat hayallerin ürünü olması veya gerçek olayları baştan sona titizlikle temsil etmesi önemli değil. Önemli olan, seyircinin buna inanması. 
Sinema dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Sinema, hakikati asla olduğu gibi vermez. Kelimeden anladığım kadarıyla belgesel, şahit olduğu olaylara hiç müdahale etmeyen kişiler tarafından çekilen bir film türüdür. Belgesel çeken kişi yalnızca kaydeder. Gerçek bir belgesel, koskoca bir filmin dayandırılacağı temel için hakikatin yeterli olmamasından dolayı var olmuş değildir. Film yapımcılığı her daim yeniden yaratımı içerir. Her bir hikâye, hikâyeyi yaratan kişinin izlerini taşıdığından birtakım yalanlar içerir. Bakış açısını yansıtır. Durağan beş saniyelik bir çekim için dar açılı objektif kullanmaktansa hareketli yirmi saniyelik bir çekim için geniş açılı objektif kullanmak sinemacının önyargılarını ortaya koyar. Renkli mi siyah beyaz mı? Sesli mi sessiz mi? Tüm bu kararlar, yönetmenin betimleme sürecine müdahale etmesini gerektirir. 


Bir film, alelade bir hakikatten son derece gerçek dışı bir durum yaratabilir ancak yine de hakikate bağlı kalabilir. Bu, sanatın özüdür. Bir animasyon asla gerçek olmasa da samimi olabilir. İkna edici durumlardaki inandırıcı karakterlerle dolu olan egzotik bir bilim kurguyu iki dakikalığına izlediğimizde tamamen hayal ürünü olduğunu unutabiliriz. Bir dakika önce sahnede ölmüş olan ancak bir dakika sonra karşımızda dimdik durup reverans yaparak alkış alan tiyatro oyuncusuna inanırız. 


Bir filmi beğenip beğenmediğimi söyleyebiliyorum ancak daha derinlere inip sebeplerimi açıklamak kolay olmuyor benim için. 


*
Film yapmadığınız günlerde yönetmen değilsiniz. 


*


Yarısını izlediğim filmlerin muğlaklığını seviyorum. Belirsizlikleri seviyorum. Seyircinin normalden daha fazla çaba göstermesini, gelip geçici karmaşanın tadını çıkarmasını, böylece kendilerini ifade edebilmelerini isteyen bir yönetmenim; bu yüzden de izleyicilerimin bir kısmını kaybediyorum. Benim için film, insanları görmeye ve sorular sormaya, sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olmak dışında bir işlevle değerlendirme zahmetini göstermeye ikna etmekle ilgilidir.


Abbas Kiyarüstemi

Sinema Dersleri / Redingot Kitap

 
Elinizdekinden memnun değilseniz bir dakika bile üzülmenize değmez. Hemen onu bir kenara bırakıp baştan başlayın. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu. 

Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insanın gözünden saklanılan bir dünyayı ortaya çıkarır. Hakikatin ötesine gider, gerçeklik âleminin derinliklerine dalar ve bizim metrelerce yükseğe uçup oradan dünyaya bakmamızı sağlar. Bunun dışında kalan hiçbir şey şiir değildir. Sanat ve şiir olmazsa yoksulluk baş gösterir. 
Sahip olduğum romanlar neredeyse mükemmel bir durumda çünkü bu kitapları bir kere okuyup bir kenara koyuyorum ancak raflarımdaki şiir kitaplarının sayfaları birbirinden ayrılmış hâlde. Mütemadiyen karıştırıyorum sayfalarını. Şiiri kavramak kolay değildir çünkü bir hikâye anlatmak yerine bir dizi soyutlamayla karşı karşıya kalıyoruz şiirde. Şiirin özünde kafa karışıklığı vardır. Şiir, doğası gereği, tamamlanmamış ve belirlenmemiştir. Tamamlamaya, boşlukları doldurmaya, noktaları birleştirmeye davet eder bizi. Şifreyi çözün ve bırakın sırlar kendisini açığa çıkarsın. Gerçek şiir, hikâyeciliği her zaman ardında bırakacaktır. 


Şiir, halet-i ruhiyenize ve hayat evrenize göre her okumada farklı gösterir kendisini. Sizinle beraber hatta belki de sizin içinizde büyür ve değişir. İşte bu yüzden, çocukken okuduğum şiirler bugün farklı deneyimler yaşatıyor bana. Dün öğrenilen bir şiir yarın usandırıcı gelebilir. Veya yeni bir bakış açısı ve yeni bir kavrayışla, bunca yıldır farkına varamadığım şeyleri yakalayınca neşeleniyorum. Farklı durumlarda ve farklı zamanlarda şiire yeni bir yoldan yaklaşıyoruz. Şiirler, her baktığımızda kendimizi yeniden keşfettiğimiz aynalar gibidir.

Genç bir delikanlıyken, on beş on altı yaşlarımda, Mehdi Hamidi Şirazi’nin eserlerine hayrandım, keder ve kayıplarla dolu çarpıcı aşk şiirlerine. Kitaplarını alacak param yoktu bu yüzden arkadaşım ağabeyinin kitabını üç günlüğüne bana ödünç verdi. Ağabeyi farkına varmadan evvel kitaplığına geri koyması gerekiyordu. O üç günü, kitabın tamamını elimde yazarak geçirdim, yazarken de ezberlemeye başlamıştım. Çok sonra, aklımın tüm bu dizeler ve vezinlerle dolu olduğu gerçeği karşısında hayal kırıklığına uğradım. İnsanların, mürekkebi solmaya başlamış olan dövmelerinden hoşlanmaması gibi ben de aklımın böylesine canlı bir şekilde ve benim için artık aynı anlamı taşımayacak olan şiirlerle dolu olmasına sinirlendim. Sonraları, bir arkadaşımla Londra’ya seyahate gitmiştim, beni biriyle tanıştırmak istediğini söyledi. “Adını duymuş olamazsın,” diye açıkladı arkadaşım, “Eserleri beni derinden etkilemiş bir şair.” Tanıştırmak istediği kişinin Hamidi Şirazi olduğu çıktı ortaya. Eserleri beni bu şekilde kaygılara sürükleyen kişiyle vüz yüze tanışmanın iyi bir fikir olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Arkadaşım ısrar etti ve ölüm döşeğinde olan Hamidi Şirazi’yi ziyaret ettik. “Abbas Bey yanımda,” dedi arkadaşım. “Şiirlerinizin çoğunu ezbere biliyor. Sizin için bir şeyler okumasını ister misiniz?” Başını evet anlamında salladı Hamidi Şirazi. Dizelerini söylemeye başladığımda sıra dışı bir şey oldu. Şair ağlamaya başladı, arkadaşımın da gözleri dolmuştu. Onca yıldır sırtımı dönmüş olduğum şiirleri okurken ben de hayli yoğun duygular yaşadım.


O an, hafizamın marifetinin yararsız olmadığını, yaptıklarımın bir zaman kaybı olmadığını anladım. Orada durmuş kelimeler ağzımdan dökülürken şiiri tekrar şairine kavuşturuyordum. Aynı anda, ben de yeniden bağlanıyordum sözcüklere. Hayat hakkındaki duygularım değişti, tıpkı Hamidi Şirazi’nin eserleri hakkındaki duygularım gibi. Başka türlü nasıl olabilirdi? 


Şiiri anlamadığı için kim şairde kusur bulabilir? Şiiri “anlamak” nedir ki zaten? Müziği anlıyor muyuz? Soyut bir resmi anlıyor muyuz? Hepimiz farklı şekillerde kavrıyoruz olanları, anlamanın bulanıklaştığı eşiklerimiz var ve tam da bu noktada tereddütler baş gösteriyor. Şiiri, derhâl ve tamamen anlamak beklenmemelidir. Bu gibi şeylerin üzerinde çalışılması gerekir. Sinemada, pek çok film her şeyi izleyicinin önüne sunar. Seyirciler, sürekli olarak açık ve net bir mesaj alma beklentisine yönlendirilir. Düşünmeden tüketirler, bu yüzden de açık uçlu filmlere, benim tarzım olan sinemaya karşı kendilerini koşullandırırlar. Sorgulamaya açık pek çok insan, bir film için bilet aldıktan sonra merak duygularını yitirir. Alışkanlık gereği, kendilerine sunulanı sorgulamadan kabul ederler -aşırı dozda bilgi, buyruk ya da açıklamayı- ve bazı şeyleri kendi kendilerine keşfetme konusunda ilgisizlerdir. Filme şöyle bir bakıp her şeyi derhâl ve eksiksiz olarak anlamak isterler. Eğer tek bir an bile anlaşılmaz olursa bütün bir film esrarengiz addedilir.


Abbas Kiyarüstemi

 
Şiir her okumada farklı gösterir kendisini için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Maksim Gorki’nin Kaleminden Anton Çehov

Bir seferinde beni Küçükköy’deki evine misafirliğe çağırmıştı; küçücük bir arazide iki katlı beyaz bir evi vardı orada. Bana “malikânesini” gezdiriyor, bir yandan da durmadan, heyecanlı heyecanlı anlatıyordu:
“Çok param olsa burada hasta öğretmenler için bir sanatoryum kurardım. Aydınlık bir yapı olurdu, hani, kocaman kocaman pencereleri, yüksek tavanları olan çok aydınlık bir yapı. Mükemmel bir kütüphane kurar, bütün müzik aletlerini bulundurur, arı besler, bostan eker, meyve yetiştirirdim. Onlar için tarım üzerine, meteoroloji üzerine, daha pek çok konuda konferanslar düzenlerdim – öğretmen dediğin her şeyi bilmelidir, ihtiyar, her şeyi.”
Birdenbire susuverdi, öksürdü ve o tatlı, o zarif, insanı ister istemez bütün dikkatiyle onu dinlemeye zorlayan karşı konulmaz çekicilikteki gülümseyişiyle bana şöyle, yan yan baktı.
“Düşlerimi dinlemek seni sıkıyor mu? Bunlardan söz etmek çok hoşuma gidiyor benim. Ülkemizin kırsal kesimlerinde iyi, akıllı, bilgili öğretmenlere ne büyük, ama ne büyük bir gereksinme olduğunu bir bilsen! Rusya’da öğretmenler için çok seçkin koşullar yaratmalıyız, hem de en kısa zamanda, çünkü biliyoruz ki, halkımız dört dörtlük bir eğitim görmezse, devlet kerpiçten yapılmış çürük bir ev gibi çöküverecektir. Öğretmen, işine tutkuyla âşık bir aktör, bir ressam olmalıdır, oysa çocuklarımıza bir şeyler öğretmek için köye âdeta sürgüne gider gibi isteksiz giden öğretmenlerimizin kendileri yarı cahil birer ameledir. Karınları doğru dürüst doymaz, hep horlanır, hep ekmeklerini kaybedecekleri korkusu içinde yaşarlar. Oysa öğretmen dediğin, saygınlığını hiç kimsenin tartışamayacağı bir kişi olarak, o saygıyı köylünün gözünde kendi gücüyle elde edebilmiş, köylünün soracağı her soruya cevap verebilen, köyün en önde gelen kişisi olmalıdır… Yoksa bizim ülkemizde olduğu gibi, kendisine eğitim müfettişi denilen ve eğitim koşullarının düzeltilmesine yardımcı olacağı yerde, bölgeden gelen yazıları dağıtmaktan başka hiçbir şey yapmayan devlet memuru başta olmak üzere herkes tarafından, köy bekçisi tarafından, zengin bakkal tarafından, rahip efendi tarafından, okul müdürü ve köyün ihtiyar heyeti tarafından aşağılanan bir kişi değil. Halkın eğitimini –dikkatini çekerim, halkın eğitimini!– ellerine teslim ettiğimiz kişileri sadaka kabilinden hem de kıskanarak verilen üç beş kuruşa mahkûm etmek ne kadar saçma. Öğretmenlerin paçavralar içinde dolaştığını, bakımsızlıktan harap olmuş rutubetli okullarda soğuktan tir tir titrediklerini, bacaları çekmeyen sobaların dumanlarından zehirlendiklerini, soğuk algınlığından kurtulamadıklarını ve daha otuz yaşına gelmeden larenjit gibi, romatizma gibi, tüberküloz gibi ve daha bir sürü hastalığın pençesine düştüklerini düşündükçe insanın isyan edesi geliyor. Bundan hepimiz utanmalıyız! Öğretmenlerimiz yılın dokuz, on ayını dünyadan uzak geçirir; iki laf edebilecekleri bir insan bulamaz; yalnızlıktan, kitapsızlıktan, oyalanacak bir şey bulamamaktan beyinleri kötürüm olur. Eşlerini dostlarını yanlarına çağırıp misafir edecek olsalar, bu sefer de bulundukları yeri beğenmemekle, hani, kurnaz halkın budalaların gözünü korkutmak için çok kullandığı o ‘muhalefet’ kelimesi var ya, onunla suçlanırlar işte… Bütün bunlar çok iğrenç… Üstelik de son derece büyük ve önemli bir iş yapan insanlarla böyle âdeta alay edilmesi… Bir öğretmenle karşılaştığım zaman inan ki ne yapacağımı şaşırıyorum – onun o çekingen, perişan hali yüzünden. Onun bu perişan halinden sanki ben sorumluymuşum gibi geliyor; sahi söylüyorum!”
Bir an için sustu ve kolunu ileri uzatarak, yumuşak bir sesle şöyle dedi:
“Şu bizim Rusya, ne saçmalıklarla dolu, ne akıl sır erdirilmez bir ülkedir!”
Duru gözleri derin bir üzüntüyle gölgelendi ve gözlerinin kenarlarında beliren incecik kırışıklıklar, bakışına daha bir derinlik kazandırdı. Çevresine bir göz gezdirdikten sonra kendi kendisiyle
alay etmeye başladı.
“Al işte – liberal bir gazete ağzıyla koskoca bir başmakale sana. Hadi gel de, gösterdiğin sabrın ödülü olarak sana çay ikram edeyim…”
Çehov genellikle böyleydi. Bir an büyük bir içtenlikle, ciddi ciddi derin konulara dalar, içini döker, bir an sonra da, kendi söylediklerine kendisi güler, kendi kendini alaya alırdı. Ama onun bu kederli, duygulu gülüşünün altında sözcüklerin değerini, düş kurmanın değerini bilen bir kişinin üstü kapalı, inceliklerle dolu kuşkuculuğu sezilirdi. Bu gülüşünde ayrıca, onun o gönülçelen alçakgönüllülüğünden, ince seziş yeteneğinden de bir şeyler bulunurdu.
Yürüye yürüye eve dönerken hiç konuşmadık. Ilık, pırıl pırıl bir gündü; parlak güneş ışınları altında şavkıyan dalgaların sesi duyuluyordu. Vadiden bir köpeğin sevinçli havlamaları geliyordu; kim bilir neye seviniyordu hayvan. Çehov kolumu tuttu ve konuşması öksürüklerle kesilerek şöyle dedi:
“Çok utanç verici ve çok hazin bir şey, ama gerçektir; köpeklerin halini bile kıskanan pek çok insan var…”
Sonra gülerek ekledi:
“Bugün ağzımdan hep bunakça laflar çıkıyor; yaşlanıyorum herhalde.”
• • •
Sık sık şuna benzer sözler işitirdim ondan:
“Dinle bak, bugün bir öğretmen geldi… Adamcağız hasta, karısı da var; onun için bir şey yapabilir misin? Şimdilik ben kendisine bir parça yardımda bulundum…”
Ya da:
“Gorki, dinle! Bir öğretmen var, seninle tanışmak istiyor. Adamcağız hasta, yatalak. Bir gidip görsen, ne dersin?”
Veya:
“Bir hanım öğretmen kendisine kitap yollamamızı rica ediyor…”
Bazen bu “öğretmen’’i onun evinde bulurdum; genellikle sıkılgan, utancından kıpkırmızı kesilmiş, bir sandalyenin ucuna ilişmiş, elinden geldiğince düzgün ve “kültürlü” konuşabilmek için sözcükleri özenle seçen, yahut yazarın gözüne aptal görünmemek tasasıyla besbelli o anda aklına geliveren konularda Anton Pavloviç’i soru yağmuruna tutan ve utangaçlığı hastalık derecesine varan kişilerin o aşırı senlibenli tavrıyla konuşan biri olurdu bu.
Anton Pavloviç saçmasapan konuşmaları dikkatle dinlerdi; kederli gözlerinde tutuşan bir gülücükle şakaklarındaki kırışıklıklar oynar, yumuşacık pes sesiyle konuşmaya başlardı. Hayattan alınmış öyle sade, öyle yalın sözcükler kullanırdı ki, konuğu hemen rahatlar, akıllı görünmek için çabalamaktan vazgeçer, bunun bir sonucu olarak da hem daha aklı başında, hem de daha ilginç bir kişi haline gelirdi…
Bu öğretmenlerden birini hatırlarım –uzun boylu, sıska, soluk benizli ve zayıf yüzünden çenesine doğru yaslı yaslı sarkan upuzun, kanca gibi burnu olan bir adamdı bu–, Anton Pavloviç’in karşısına oturmuş, kara gözlerini onun yüzüne dikmiş, hastalıklı, bas bir sesle, tekdüze, durmadan konuşuyordu:
“Çocukluk çağında okurken, içinde yaşanılan ortamdan alınan bu gibi izlenimler toplana toplana öyle bir ruhsal birikim oluşturur ki, artık çevredeki dünyaya asla nesnel bir davranış gösterilemez hale gelinir. Dünya, pek tabii, kendi kafamızdaki dünya kavramından başka bir şey değildir…”
Sözünün burasında konuyu felsefeye çevirdi ve buz üstünde kayan bir sarhoş gibi basmadık yer bırakmadı.
Çehov sakin bir sesle nazik nazik sordu: “Söylesenize bana, sizin köyde çocukları döven biri varmış, kimdir o?”
Öğretmen sandalyesinden fırlayarak kalktı ve öfkeyle kollarını savurmaya başladı.
“Ne demek? Ben miyim yani? Asla! Dövmüşüm, ha?”
Küskün bir tavırla homur homur homurdanıyordu öğretmen.
Anton Pavloviç onu yatıştırmak için gülümseyerek, “Alınmayın hemen canım,” diye sürdürdü konuşmasını. “Siz yaptınız dedim mi ben? Ama gazetede okuduğumu hatırlıyorum, sizin köyde öğrencilere dayak atan bir öğretmen varmış…”
Öğretmen tekrar yerine oturdu, mendiliyle bastıra bastıra yüzündeki terleri aldı ve içi rahatlamış bir halde o bas sesiyle pes perdeden sürdürdü konuşmasını:
“Çok doğru! Böyle bir olay oldu. Makarov’du bu öğretmenin adı. Dayak atmasına da hiç şaşmamak gerek. İnanılması zor, ama anlaşılmayacak yanı yok. Adam evli, dört çocuğu var, karısı hasta, kendisi de veremli, maaşı topu topu yirmi ruble… Okulunsa bodrumdan farkı yok, öğretmene bir tanecik oda vermişler. Bu koşullar altında yaşayan biri, gökten melek inse de en ufak bir kabahat yapsa, meleği bile döver, kaldı ki, öğrencilerin de hiç meleğe benzer yanları yok, inanın bana!”
Daha bir dakika öncesine kadar süslü püslü, tumturaklı sözcüklerle Çehov’u etkilemeye çalışan bu adam birdenbire, o kanca burnunu uğursuz uğursuz sallayarak basit, ama taş gibi ağır sözcükler –Rus köylerinde yaşanan hayatın lanetli, korkunç gerçekleri üzerine parlak bir ışık serpen sözcükler– edivermeye başladı…
Öğretmen ev sahibine veda ederken, Çehov’un zarif parmaklı kuru elini iki eli arasına alarak sıktı.
“Sizi görmeye gelirken,” dedi, “amirimin yanına çıkıyormuş gibi tir tir titriyordum. Benim de yabana atılmayacak biri olduğumu size göstermeye karar vermiş, baba hindi gibi kasım kasım kasılıyordum. Oysa şimdi giderken, halden anlayan, çok iyi, çok yakın bir dostun yanından ayrılıyor gibiyim. Halden anlamak ne yüce bir şey! Size teşekkürlerimi sunarım. Gidiyorum. Giderken de çok iyi, çok değerli bir düşünceyle ayrılıyorum buradan: Büyük insanlar, biz ölümlülere, aralarında yaşadığımız çurçurlardan çok daha yakın, bizleri daha iyi anlayan, daha sade insanlarmış. Allahaısmarladık, sizi hiç unutmayacağım.”
Burnu seğirdi, dudakları tatlı bir gülümsemeyle ayrıldı ve beklenmedik bir biçimde ekledi:
“Kötü insanlar, aynı zamanda talihsizdir; lanetlidir onlar!”
Öğretmen gittikten sonra Anton Pavloviç gözleriyle onu izledi, gülümsedi ve “Tatlı adam,” dedi. “Ne var ki, öğretmenliği fazla sürdüremeyecek.”
“Neden?”
“Yakasını bırakmazlar, sürerler… kurtulurlar ondan.”
Bir an sustuktan sonra yumuşacık bir sesle ekledi:
“Namuslu adamlar Rusya’da dadıların çocukları korkuttukları umacı gibidir…”
• • •
Anton Pavloviç’in yanındayken herkesin, farkında olmadan, daha sade, daha dürüst, daha doğal olma isteğine kapıldığı izlenimini edinmişimdir. Onun yanındayken insanların o gösterişçi tavırları, kitaplardan alınma tumturaklı konuşmaları, moda olmuş deyimleri ve Rusların Avrupalı görünme özentisi içinde tıpkı deniz kabuklarıyla, balık dişleriyle süslenen vahşiler gibi kendilerini donattıkları bütün o ucuz yüzeysellikleri bir kenara bıraktıklarını gözlemleme fırsatını pek çok kez elde ettim. Anton Pavloviç öyle “balık dişlerine”, “horoz tüylerine” filan hiç itibar etmezdi; cafcaflı, şıngırtılı insanların “gösterişli görünmek” uğruna donandıkları bütün o acayip şeylerden sıkılırdı. Kaç kez tanık olmuşumdur, ne zaman böyle şatafatlı giyinmiş biriyle karşılaşsa, konuşmakta olduğu kişinin gerçek yüzünü ve yaşayan ruhunu çarpıtan bütün bu gösterişli, bu yüzeysel süsleri onun üstünden çekip almak, onu bunlardan kurtarmak için karşı konulmaz bir içtepi duyardı. Anton Pavloviç bütün ömrünce özü sözüne, sözü özüne uygun, gösterişten kaçan, iç dünyası özgür bir insan olarak yaşamış ve bazılarının ondan beklediği, daha az nazik bazılarının ise ondan istediği şeylere kulak asmamıştır. Ayağına giyecek doğru dürüst bir pantolonu bile yokken kadife esvap özlemi çekmenin saçmalığını unutacak kadar saf yürekli Rusların çok hoşlandıkları, “yüksek” konuların ele alındığı konuşmaları sevmezdi o.
Basit ve sade olmanın güzelliğini kavramış biri olarak basit, gerçek, samimi olan her şeyi severdi. İnsanları basitleştirme konusunda kendine özgü bir tarzı vardı.
Bir gün çok şatafatlı giyinmiş üç hanım onu ziyarete gelmişti; hanımlar, odayı ipek giysilerinin hışırtılarıyla, ağır parfümlerinin kokularıyla doldurduktan sonra ev sahibinin karşısına ciddiyetle yerleşip, politikayla yakından ilgileniyorlarmış gibi bir havaya büründüler ve başladılar sorular yöneltmeye.
Anton Pavloviç! Ne dersiniz, savaş nasıl bitecek?
Anton Pavloviç öksürdü, bir an durdu, yumuşak, ciddi ve sevecen bir ses tonuyla yanıtladı:
Herhalde barış yapılacak…
E, tabii ki! Peki ama kim kazanacak, Yunanlılar mı Türkler mi?
Bence kim daha güçlüyse o kazanacak.
Peki, size göre kim daha güçlü diye soruyorlardı hanımlar birbirleriyle yarış edercesine.
Daha iyi beslenenler ve daha eğitimli olanlar…
Ah, ne zekice! diye haykırdı hanımlardan biri.
Siz hangisini daha çok seviyorsunuz Yunanlıları mı Türkleri mi diye sordu diğeri.
Anton Pavloviç, hanımın yüzüne tatlı tatlı baktı, uysal, nazik bir gülümsemeyle cevap verdi:
Ben marmelat severim… Siz de sever misiniz?
Çok! diye heyecanla bağırdı hanım.
Çok hoş kokar! diye ciddi ciddi onayladı diğeri.
Sonra üçü birden marmelat konusundaki engin bilgilerini ortaya dökerek heyecanla konuşmaya başladılar. Zihinlerini zorlamak ve o ana dek akıllarına bile gelmemiş olan Yunanlılar ve Türklerle ciddi biçimde ilgileniyormuş gibi bir hava yaratmaya gerek kalmadığı için çok memnun oldukları açıkça görülüyordu.
Giderken Anton Pavloviç’e neşe içinde vaatlerde bulunuyorlar ve:
Size marmelat göndereceğiz! diyorlardı.
Sohbetiniz harikaydı! dedim, hanımlar gittiklerinde.
Anton Pavloviç kıs kıs güldü ve:
Her insanla kendi dilinde konuşmak gerek… dedi.
chehov_36
Başka bir gün Çehov un evinde yakışıklı sayılabilecek genç bir savcı yardımcısına rastladım. Genç adam, Çehov un karşısında di-kilmiş, kıvırcık kafasını sallayarak cesaretle konuşuyordu:
Anton Pavloviç, Suçlu öykünüzle beni son derece zor bir sorunla karşı karşıya bırakıyorsunuz. Deniş Grigoryev de bilinçli olarak işleyen kötü niyetin varlığını kabul edecek olursam, Deniş’i kayıtsız şartsız hapse tıkmak zorunda kalırım, çünkü toplumun çıkarları bunu gerektirir. Ancak o yabani biridir ve yaptığının suç olduğunu bilmiyor. Ona acıyorum! Eğer ona karşı bilinçsiz hareket eden biri gibi davranacak ve acıma duygularına kapılacak olursam, Denis in raylardaki vidaları yine söküp bir kazaya yol açmayacağını topluma nasıl garanti edebilirim İşte sorun bu! Ne yapmalıyım?
Savcı yardımcısı sustu, gövdesini geriye doğru attı ve inceleyen bakışlarını Anton Pavloviç’in yüzüne dikti. Sırtındaki üniforma yepyeniydi, göğsündeki düğmeler, bu genç ve adalet dağıtma konusunda kıskançlık derecesinde titiz adamın saf yüzündeki küçücük gözler gibi kendinden emin ve anlamsızca parlıyordu.
Ben yargıç olsaydım, dedi Anton Pavloviç ciddi bir ifadeyle, Denis’i beraat ettirirdim…
Peki, neye dayanarak
Ona Sen, Deniş, henüz bilinçli bir suçlu olacak kadar olgunlaşmamışsın, git de olgunlaş!’ derdim.
Hukukçu gülmeye başlamıştı, fakat hemen ciddileşerek devam etti:
Hayır, saygıdeğer Anton Pavloviç, sizin ortaya koyduğunuz sorun, benim canını ve malını korumak görevini üstlendiğim toplumun çıkarları yararına çözümlenebilir ancak. Deniş, yabani bir adam, evet, fakat aynı zamanda da bir suçlu. Bu gerçeği değiştiremeyiz.
Gramofon dinlemeyi sever misiniz diye birden gülümseyerek sordu Anton Pavloviç.
Ah, evet! Çok severim! Şahane bir buluştur! diye heyecanla yanıtladı genç adam.
Bense gramofon sesine hiç katlanamam! dedi Anton Pavloviç sıkıntılı bir şekilde.
Neden?
Çünkü gramofon da hiçbir şey hissetmeden konuşur ve şarkı söyler. Gramofondan çıkan sesler karikatür gibidir, ölü seslerdir… Peki fotoğrafla ilgilenir misiniz?
Hukukçunun müthiş bir fotoğrafsever olduğu anlaşılmıştı; Çehov un zarif ve doğru bir şekilde biraz önce ifade ettiği bu şahane buluş la kendi arasındaki benzerliği hiç umursamadan gramofonu bir kenara bırakıp büyük bir hevesle fotoğraftan söz etmeye koyulmuştu. Üniformasının içinden, hayatta kendisini, hâlâ ilk kez ava götürülmüş bir enik gibi hissetmekte olan kıpır kıpır ve çok eğlenceli bir insancığın baktığını gördüm bir kez daha.
Anton Pavloviç, delikanlıyı uğurladıktan sonra kaşlarını çatıp şöyle dedi:
İşte görüyorsunuz… adalet koltuğunda böyle zıpçıktılar oturuyor ve insanların kaderini belirliyorlar.
Bir an sustuktan sonra ekledi:
Savcılar balık tutmayı çok severler! Özellikle de hanibalığı tutmayı!
***А. П. Чехов, О. Л. Книппер, М. П. Чехова в Ялте. 1902
Anton Pavloviç, her yerde bir kabalık bulma ve bunu belirtme sanatına, yani yalnızca yaşamdan yüksek beklentileri olan bir kimsenin erişebileceği, ancak insanları basit, güzel ve uyumlu görme isteğiyle yaratılabilecek bir sanata anlayışı vardı. Kabalık, onun şahsında her zaman acımasız ve sert bir yargıçla karşılaşıyordu.
Birisi, Anton Pavloviç’in yanında, popüler bir dergi yayınlayan ve insanlara sevgi ve merhamet göstermek gerektiğini her fırsatta söyleyen bir adamın demiryolunda bir kondüktöre haksız yere hakaret ettiğini ve bu adamın, emri altında çalışanlara sürekli ve aşırı derecede kaba davrandığını anlatıyordu.
E, ne bekliyordunuz, dedi Anton Pavloviç, acı acı gülümseyerek, aristokrat ve okumuş biri… özel okulda okumuştu ya! Babası çarıkla dolaşırdı, kendisi cilalı potinler giyer…
Bu sözlerde aristokratı bir anda önemsiz ve gülünç düşüren bir şey vardı.
Çok yetenekli bir adam! demişti bir gazeteciden söz ederken. Her zaman böyle soylu, insancıl… limonata gibi yazılar yazar. Başkalarının yanında karısına aptal diye hakaret eder. Hizmetçi odası rutubetlidir ve oda hizmetçileri sürekli romatizmadan yakınırlar. ..
Anton Pavloviç, NN yi beğeniyor musunuz
Evet… çok beğenirim. Hoş adamdır, diyor Anton Pavloviç öksürerek. Her şeyi bilir. Çok okur. Üç tane kitabımın da üstüne yattı. Dalgındır, bugün size harika biri olduğunuzu söyler, ertesi gün birilerine, sevgilinizin kocasının mavi çizgili siyah ipek çoraplarını aşırdığınızı anlatır…
Birisi, onun yanında kalın dergilerdeki ciddi bölümlerin sıkıcılığından ve ağırlığından yakınıyordu.
Siz de o yazıları okumayın, dedi Anton Pavloviç ciddi bir yüz ifadesiyle. Danışıklı yazılar bunlar… ahbap çavuş yazıları. Bunları Bay Krasnov, Çernov ve Belov yazıyorlar. Biri yazıyı yazıyor, diğeri ona karşı çıkıyor, üçüncüsü de ilk ikisinin arasını buluyor. Karşılıklı oturmuş, iskambil oynuyorlar sanki. Bütün bunlardan okura ne Birisi de çıkıp bu soruyu kendi kendisine sormuyor.
Bir gün şişman, yanağından kan damlayan, şık giyimli, güzel bir hanım Çehov’un evine gelmiş ve Çehovvâri konuşmaya başlamıştı:
Hayat çok sıkıcı Anton Pavloviç! Her şey öylesine sönük ki; insanlar, gökyüzü, deniz, hatta çiçekler bile soluk görünüyor gözüme. İçimde hiç istek yok… ruhumda bir kasvet… Sanki hastalık gibi…
Hastalık tabii! dedi Anton Pavloviç inandırıcı bir ifadeyle. Hastalık bu. Latince adı da morbus pritvorialis.
Neyse ki hanımefendi Latince bilmiyordu, belki de bildiğini belli etmedi.
chehov_04
***
Eleştirmenler, atların tarlayı sürmesine engel olan sığır sineklerine benzerler, dedi Anton Pavloviç, zekice gülümsemesiyle. At çalışmaktadır, bütün kasları, kontrbas teli gibi gerilmiştir, işte tam bu sırada sağrısına bir sığır sineği konar, kaşındırmaya, vızıldamaya başlar. Deriyi titretmek ve kuyruk sallamak gereklidir. Sığır sineği niye vızıldar Bunu kendisi de bilmiyordur herhalde. Sadece huzursuz bir yapısı vardır ve kendisinin de yeryüzünde var olduğunu, yaşadığını açıklamak ister. İşte bakın, ben de vızıldayabiliyorum, hem de her konuda! Yirmi beş yıldır öykülerim üzerine yazılan eleştirileri okuyorum, değer verilebilecek tek bir uyarıya, tek bir iyi tavsiyeye rastlamadım. Yalnız bir defa Skabiçevskiy, beni etkilemiş, benim bir duvar dibinde sarhoş halde geberip gideceğimi yazmıştı…
Gri, kederli gözlerinde hemen hemen her zaman ince bir alay kıvılcımı yumuşacık parlar, fakat bu gözler ara sıra soğuk, sert ve acımasız gözler olup çıkardı; böyle anlarda onun kıvrak, ta yüreğinden gelen sesi sertleşirdi. İşte o zaman bana öyle gelirdi ki, bu alçakgönüllü, yufka yürekli adam, eğer gerekli görüyorsa, kendisine düşman olanlara karşı güçlü ve sert olabilir, asla pabuç bırakmazdı.
Zaman zaman insanlara karşı tutumunda soğuk, sessiz bir karamsarlığa varan umutsuzluk hissederdim.
Acayip bir yaratık şu Rus insanı! demişti bir gün. Elek gibi, içinde hiçbir şey durmuyor. Gençken eline geçen her şeyi ruhuna dolduruyor, otuz yıl sonra ise içinde soluk paçavralar kalıyor. İyi yaşamak için, insanca yaşamak için çalışmak gerekir! Sevgiyle, inançla çalışmak gerekir. Bizde bunu beceremiyorlar işte. Mimar, bir iki güzel ev yaptıktan sonra oturup kâğıt oynamaya başlıyor. Hayatı boyunca kâğıt oynuyor veya tiyatro kulislerinde boy gösteriyor. Doktor, eğer pratik kazanmışsa, bilimsel gelişmeleri izlemeyi bırakıyor, Tedavide Yenilikler dışında hiçbir şey okumuyor ve kırk yaşına gelince de bütün hastalıkların üşütmekten kaynaklandığına ciddi ciddi inanıyor. Yaptığı işin önemini birazcık olsun kavramış tek bir memura rastlamadım: Başkentte ya da büyük bir kentte alıştığı gibi oturuyor, birtakım kâğıtlar yazıyor ve bu kâğıtlardaki buyruklar yerine getirilsin diye ücra Zmiyev ve Smorgon’a gönderiyor. Bunlar Zmiyçv ve Smorgonda kimleri özgürlükten yoksun bırakacaktır Memur bu sorunun yanıtını, bir tanrıtanımazın cehennem azaplarını düşündüğü kadar az aklına getiriyor. Başarılı bir savunmayla isim yapmış bir avukat, gerçeğin savunulmasına özen göstermekten vazgeçiyor, yalnızca mülkiyet hakkını savunuyor, at yarışı oynuyor, istiridye yiyor ve kendisini tüm sanat dallarının erbabı olarak gösteriyor. İki üç rolde şöyle böyle bir oyun gösteren aktör, başka rollere çalışmıyor, kafasına bir silindir şapka geçirip, kendisini dâhi sanıyor. Rusya, açgözlüler ve tembeller ülkesidir: Bu insanlar doymazcasına yemek yiyorlar, içki içiyorlar, gündüzleri uyumayı seviyorlar ve uykularında horluyorlar. Sırf evlerinde bir düzen olsun diye evleniyorlar, toplum içinde itibarlı olmak için de kendilerine bir sevgili buluyorlar. Psikolojileri köpeklerinkine benziyor: Dayak yediklerinde sessizce mızırdanıp kulübelerine saklanıyorlar, okşandıklarında sırtüstü yatıp patilerini havaya dikerek kuyruk sallıyorlar.
Kaygılı, soğuk bir nefret vardı bu sözlerde. Ancak nefret ederken acıyordu da. Anton Pavloviç, yanında birine sövüp sayacak olursanız hemen o kişiye arka çıkardı:
Niye öyle diyorsunuz Adam yaşlı, yetmişine gelmiş…
Ya da:
Daha çok genç, aklı ermediği için yapmıştır…
Bunları söylerken de yüzünde herhangi bir nefret belirtisi görmüyordum.
***

Kabalık, gençlikte sadece eğlenceli ve önemsiz bir şey olarak görünür ama insanın çevresini ufak ufak sarar, beynini ve kanını, zehir ve kömür kokusu gibi gri dumanıyla doldurur ve insan, pasın kemirdiği eski bir tabelaya döner: Bu tabelanın üzerinde bir resim vardır ama nedir, anlayamazsın.
Anton Çehov, kabalığın insanın içini karartan acıklı şakalarını, bulanık bayağılık denizinde keşfetmeyi daha ilk öykülerinde başarmış biriydi; gülünç sözlerin ve durumların ardında yazarın acımasız ve itici ne çok şey gördüğüne ve utanarak bunları sakladığına inanmak için yapılacak tek şey, onun mizahi öykülerini dikkatle okumaktır.
Aşırı derecede alçakgönüllüydü. İnsanların, daha dürüst olmalarının kendileri için mutlaka gerekli olduğunu yine kendilerinin tahmin edebileceklerini boş yere umut ediyor, onlara yüksek sesle ve açık açık Sizler… daha dürüst olun! demeye kalkışmıyordu. Bütün kabalıklardan ve çirkinliklerden nefret ederek, hayatın iğrençliklerini bir ozanın soylu dili ve bir mizahçının yumuşacık gülümsemesiyle betimliyordu. Öykülerinin güzel dış görünüşlerinin ardında onların acı bir serzenişle dolu iç anlamı göze pek az çarpıyordu.
Çok saygıdeğer okur kitlesi, Albionun Kızı öyküsünü okurken gülüyor ve hali vakti yerinde bir beyefendinin her şeye ve herkese yabancı, yapayalnız bir adamla alçakça alay ettiğini neredeyse görmüyordu. Ben Anton Pavloviç’in mizah öykülerinin her birinde, saf, gerçekten insanca bir yüreğin sessiz ve derinden iç çekişini, sahip oldukları insanlık erdemine saygı duymayı beceremeyen ve kaba kuvvete direnmeksizin boyun eğerek, köle gibi yaşayan, her gün olabildiğince daha yağlı lahana çorbası içmek gerektiğinden başka hiçbir şeye inanmayan ve kendilerini pataklayan güçlü ve küstah kişi her kim olursa olsun korkudan başka hiçbir şey hissetmeyenlere karşı umutsuz bir acımanın iç çekişini duyarım.
Hayattaki küçük şeylerin acıklılığını hiç kimse Anton Pavloviç kadar açık ve ince bir şekilde anlamamıştır, ondan önce hiç kimse, insanlara küçük burjuva bayağılıklarının bulanık karmaşası içindeki yaşamlarının hazin ve rezil manzarasını böylesine katı bir gerçeklikle resmetmemiştir.
Bayağılık onun düşmanıydı; hayatı boyunca bayağılıkla mücadele etmiş, onu alaya almış ve ilk bakışta her şeyin çok iyi, çok düzgün, hatta pırıl pırıl göründüğü yerlerde bile bayağılık küfünü bulup ortaya çıkararak, sakin ve keskin kalemiyle betimlemiştir ve bayağılık, bunun öcünü, onun, yani büyük bir ozanın ölü bedenini, istiridye vagonunda taşıtarak aşağılık bir davranışla almıştır.
Bu vagonun kirli yeşil rengi bana, bayağılığın, yorgun düşmanıyla alay eden geniş, muzaffer gülümsemesi olarak, sokak gazetelerinde yer alan sayısız anı ise ardında, düşmanının ölümüne için için sevinen yine aynı bayağılığın soğuk, pis kokulu nefesini hissettiğim ikiyüzlü üzüntüsü olarak görünüyor.
Anton Pavloviç’in öykülerini okurken kendini, havanın son derece berrak olduğu ve bu berrak havada çıplak ağaçların, birbirine bitişik evlerin, külrengi insanların keskin çizgilerle resmedildiği hüzünlü bir sonbahar gününde hissedersin. Her şey öylesine tuhaf, öylesine tek başına, hareketsiz ve güçsüzdür. Koyu maviye bürünmüş uzaklar ıssızdır ve soluk gökyüzüyle birleşerek, buz tutmuş çamur tabakasıyla kaplı toprağa kasvetli bir soğuk üflemektedirler. Yazarın aklı, yürüye yürüye kanıksanmış yolları, eğri büğrü sokakları, zavallı küçük insanların bilinçsiz, yarı uykulu bir koşuşturmayla doldurdukları, can sıkıntısından ve tembellikten boğulmak üzere oldukları sıkışık ve pis evleri, sonbahar güneşi gibi korkunç bir parlaklıkla aydınlatmaktadır, işte köle misali çok sevebilen sevimli, uysal bir kadın olan Duşeçka, gri bir fare gibi huzursuz, fırt fırt oraya buraya koşup duruyor. Suratına tokat atılabilir ama o, yüksek sesle inlemeye bile cesaret edemeyen uysal bir köledir. Onun yanında Üç Kızkardeşler’den Olga, üzüntüyle duruyor: O da sevgi doludur ve tembel erkek kardeşinin ahlaksız ve kaba karısının kaprislerine hiç itiraz etmeden boyun eğiyordur. Kız kardeşlerinin hayatı, gözlerinin önünde paramparça olurken o ağlamakta ve hiç kimseye, hiçbir yardımda bulunamamaktadır. Bayağılığa karşı ağzından tek bir güçlü, canlı protesto sözü çıkmaz.
İşte insanın gözlerini yaşartan Ranevskaya ve Vişne Bahçesi’nin diğer eski sahipleri. Onlar da çocuklar kadar bencil, yaşlılar kadar cansızdırlar. Ölmek için geç kalmışlardır ve çevrelerindeki hiçbir şeyi görmeksizin, hiçbir şeyi anlamaksızın sızlanmaktadırlar. Hayata yeniden yapışma gücünden yoksun birer asalaktır onlar, işte haylaz öğrenci Trofimov, bir yandan çalışmanın gerekli olduğu konusunda nutuk atarken, bir yandan da çevresindeki işsiz güçsüz takımını rahat ettirmek için durup dinlenmeden çalışan Varya ya aptalca şakalar yaparak ortalıkta boş boş dolanıp duruyor.
Verşinin, üç yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ve çevresindeki her şeyin çürüdüğünü, Solenıy’ın sıkıntıdan ve budalalığı yüzünden zavallı Baron Tuzenbah’ı gözleri önünde öldürmeye hazır olduğunu fark etmeksizin yaşıyor. Aşklarının, budalalıklarının ve tembelliklerinin, dünya nimetlerine karşı aç-gözlülüklerinin kölesi olmuş kadınların ve erkeklerin oluşturduğu başı sonu olmayan bir insan dizisi gözler önünden geçiyor; yaşam karşısında karanlık bir korkuya kapılmış olan bu köleler, bulanık, belirsiz bir endişeyle yürüyorlar ve yaşadıkları zamanda kendilerine yer olmadığını hissederek, gelecekle ilgili abuk sabuk konuşmalarla hayatlarını dolduruyorlar.
Bu soluk kitle içinde zaman zaman bir silah sesi duyuluyor, İvanov veya Treplev, ne yapmaları gerektiğini anlamışlar ve ölmüşlerdir.
Bu insanlardan pek çoğu, iki yüz yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ama şu basit soruyu sormak hiç kimsenin aklına gelmiyor: Biz hep böyle hayal kurmayı sürdürürsek, hayatı kim düzeltecek?
Bütün bu güçsüz insanların oluşturduğu sıkıcı, boz kalabalığın yanından büyük, akıllı, her şeye dikkat eden bir adam geçti, yurdunun bu can sıkıcı insanlarına baktı ve hüzünlü bir gülümsemeyle, yumuşak ama derin sitemlerle dolu bir tonla, yüzünde ve göğsünde umutsuz bir kederle, samimi, güzel sesiyle şöyle dedi: İğrenç bir yaşam sürüyorsunuz, baylar!
***

Beş gündür ateşim var ama canım yatmak istemiyor. Gri Fin yağmuru, ıslak tozlar halinde yere dökülüyor. Küçük Inno Kalesinde toplar gümbürdüyor, birilerini vuruyorlar. Projektörün uzun dili geceleri bulutları yalıyor. Şeytanca bir sanrıyı, savaşı akla getirdiği için iğrenç bir manzara bu.
Çehov okudum. Bundan on yıl önce ölmüş olmasaydı eğer, savaş, insanlara karşı duyulan nefretle ilk önce onu zehirleyerek öldürürdü herhalde. Aklıma cenaze töreni geldi.
Moskova’nın tatlı sevgilisi yazarın naaşı, kapısında iri harflerle istiridye için yazan yeşil bir vagonla getirilmişti. Yazarı karşılamak üzere istasyonda toplanmış olan küçük kalabalığın bir kısmı, Mançurya dan getirilmiş olan General Kellerin naaşının ardından yürüyor ve Çehov’un neden askeri bando müziği eşliğinde gömüldüğüne şaşıyorlardı. Yanlışlık ortaya çıktığı zaman bazı neşeli insanlar kıs kıs gülmeye, kikirdemeye başladılar. Çehov’un tabutunun arkasından en fazla yüz kişi yürüyordu; damatlar gibi yeni ayakkabılar giymiş, rengârenk kravatlar takmış iki avukat aklımda iyice yer etmiş. Bu avukatların ardı sıra yürürken adı, V. A. Maklakov olanın, köpeklerin zekâsından söz etmekte olduğunu, tanımadığım diğerinin ise yazlık evinin konforunu ve evin çevresindeki doğal güzellikleri öve öve göklere çıkarttığını işitiyordum. Leylak rengi elbise giymiş bir hanımefendi de, dantelli şemsiyesinin altında yürürken bağa gözlüklü yaşlı bir adama: Ah, fevkalade sevimli ve zeki biriydi.. diyordu.
Yaşlı adam pek inanmamış gibi öksürüyordu. Sıcak, tozlu bir gündü. Alayın önünde şişman emniyet müdürü, besili, beyaz atının üstünde azametle ilerliyordu. Bütün bunlar ve daha pek çok şey, büyük ve zarif sanatçının anısıyla hiçbir biçimde bağdaşmıyordu.
***chehov_42
Çehov, yaşlı A. S. Suvorin’e yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu:
“Yaşama sevincini yok ederek duygusuzluk yaratan ekmek kavgasından daha sıkıcı, daha tekdüze, daha kasvetli ve şiirsellikten uzak bir şey yoktur.”
Bu sözlerde, bence yalnızca Anton Pavloviç e özgü olmayan, genel, aşırı derecede Rus özelliği taşıyan bir ruh hali ifade buluyor. Her şeyin çok olduğu, ancak insanlarda çalışma sevgisinin bulunmadığı Rusya da çoğunluk böyle düşünür. Bir Rus, enerjiye hayrandır, ama enerjiye inancı azdır. Rusya dan, örneğin Jack London gibi hareketli, enerjik ruhlu bir yazar çıkmaz. Gerçi London un kitapları ülkemizde hevesle okunur ama ben bu kitapların Ruslarda eylem yapma isteği uyandırdığını sanmıyorum, bu kitaplar olsa olsa hayal gücünü biraz kımıldatır. Ancak Çehov, bu anlamda çok Rus değildir. Onun hayatını kazanma kavgası, daha gençlik yıllarında, sadece kendi boğazına yetecek ufacık bir lokma için değil, koskoca bir ekmek için küçük, günlük işler olarak, yani pek hoş olmayan biçimiyle başlamıştır. İnsana sevinç aşılamayan bu işlere gençliğinin bütün gücünü vermiştir. Şaşırtıcı olan, gülmece duygusunu nasıl koruduğu sorusunun yanıtıdır. Hayatı yalnızca insanların can sıkıcı zenginlik ve refah isteği olarak görüyordu; hayatın büyük dramları ve trajedileri, ona göre, günlük olayların kalın perdesi altında gizliydi. Ancak çevresinde tok insanlar görme kaygısından birazcık kurtulduğu zaman, keskin bakışlarını bu dramların içyüzüne dikmiştir.
Kültürün temeli olarak emeğin önemini Anton Pavloviç kadar derinden ve çok yönlü hissedebilen birini daha görmedim. Bu durum, onun bütün ufak ev eşyalarında, bu eşyaların seçiminde ve onlara karşı sevgisinde ifadesini bulmuştur. Bir şeyler biriktirme hırsından uzak, eşyalara, insan ruhunun yaratma gücünün ürünlerine duyulan hayranlık biçiminde ortaya çıkan soylu bir sevgidir bu. O, bina yapmayı, bahçe düzenlemeyi, toprağı süslemeyi sever, çalışmanın şiirini duyumsardı. Bahçesine kendi elleriyle diktiği meyve ağaçlarının ve süs çalılarının büyümelerini öyle dokunaklı bir kaygıyla izlerdi ki! Autko’daki evin yapımıyla ilgili koşuşturmaca içinde şöyle demişti:
Her insan kendi toprağında yapabileceği her şeyi yapmış olsa dünyamız ne kadar güzel olurdu!

Vaska Buslayev oyununu yazmaya başladıktan sonra, övüngen Vaskanın şu monologunu okumuştum ona:
Ah, keşke daha güçlü olsaydım!
Sıcak soluklar verip karları eritseydim,
Çepeçevre dünyayı gezip her yeri sür şeydim,
Bir asır dolaşıp kentler kuşatsaydım,
Kiliseler kurup bahçeler ekseydim!
Toprağı süsleseydim kız gibi,
Sarılsaydım ona yavuklum gibi,
Kaldırsaydım toprağı göğsüme kadar,
Kaldırsaydım, götür şeydim onu Tanrıya:
-Bak Tanrım, nasıl bir toprak,
Onu nasıl da süsledi Vaska!
Sen onun taşını göğe attın,
Bense onu zümrüt kadar değerli yaptım!
Bak, Tanrım, sevin,
Güneşte nasıl da yeşil yeşil parlıyor!
Onu sana armağan etseydim,
Ama -pahalıya mal olur- hem de çok pahalıya!
Monolog Çehov’un hoşuna gitmişti; heyecanla öksürüp bana ve Doktor A. N. Aleksin’e şöyle demişti:
Güzel… Son derece gerçek, insanca! Tüm felsefenin anlamı bu işte. İnsanoğlu dünyayı bir yaşama alanı yaptı, onu kendisi için de rahat edeceği bir hale getirecektir. Başını kararlı bir tavırla salladıktan sonra yineledi: Evet, getirecektir!
Vaskanın kendi kendine düzdüğü övgüyü bir kez daha okumamı söyledi, dinledikten sonra pencereden bakarak şu öğüdü verdi:
Son iki dizeye gerek yok, şiiri bozuyor. Fazlalık…
***

Edebi çalışmalarından çok az ve isteksiz söz ederdi; söz etmek istediğinde de efendice, Lev Tolstoy’dan bahsederken gösterdiği özenle konuşurdu. Çok ender olarak, neşeli bir anında, bir konuyu, genellikle de mizah içeren bir konuyu gülerek anlatırdı.
Biliyor musunuz, tanrıtanımaz bir öğretmen hanımı anlatan bir öykü yazacağım. Darwin hayranı bu hanım, halkın boş inançlarıyla savaşmak gerektiğine inanıyor, fakat kendisi, köprücükkemiği için gecenin on ikisinde, hamamda kara bir erkek kedi pişiriyor. Bu kemik, erkeğin ilgisini çeker, onu kendisine âşık edermiş…
Oyunlarından neşeli şeylerden söz eder gibi söz ederdi ve neşeli oyunlar yazdığına galiba yürekten inanırdı. Savva Morozov, büyük olasılıkla onun sözlerinden hareket ederek ısrarla, Çehov’un piyeslerini lirik komediler olarak sahneye koymak gerekir, diyordu.
Ancak Çehov, genel anlamda edebiyata çok önem verir, genç yazarlara özellikle duyarlı davranırdı. B. Lazarevskiy, N. Oliger ve diğer pek çoklarının sayısız müsveddesini şaşılacak bir sabırla okurdu.
Daha fazla yazar gerek bize, diyordu. Gündelik yaşamımızda edebiyat, seçkinler için bile henüz çok yeni bir şey. Norveç te her iki yüz yirmi altı kişiye bir yazar düşüyor, bizde ise bir milyon kişiye bir yazar…
Hastalık, onda bazen bir merak hastasının, hatta bir insandan- kaçarin ruh halini yaratıyordu. Böyle günlerde eleştirilerinde huysuz ve insanlara karşı davranışlarında zor biri oluyordu.
Bir gün, sedire uzanmış, kuru kuru öksürerek elindeki termometreyle oynarken şöyle demişti:
“İnsanın günün birinde öleceğini bilmesi zaten tatsız bir şeydir; ama vaktinden önce öleceğini bilmek – işte bu çekilir gibi değil…”
chehov_41
Başka bir defa, açık pencerenin önünde oturmuş, uzaklara, denize bakarken ansızın kızgınca şöyle demişti:
Güzel bir hava, iyi bir ürün, hoşa giden bir roman umuduyla, zengin olmak ya da polis komiseri olmak umuduyla yaşamaya alışmışız, daha akıllı olmak umudunu ise görmüyorum insanlarda. Yeni bir çar gelirse daha iyi olacağını, iki yüz yıl sonra daha iyi bir şeyler olacağını düşünüyoruz ve bu iyi şeylerin hemen yarın olması için hiç kimse çaba göstermiyor. Hayat her geçen gün her yönüyle daha karmaşık hale geliyor ve almış başını bir yerlere doğru gidiyor, insanlarsa gözle görülür biçimde aptallaşıyorlar ve giderek daha fazla insan yaşamdan uzak kalıyor.
Bir an düşündü ve alnını kırıştırıp ekledi:
Tıpkı haçlı yürüyüş sırasındaki sakat dilenciler gibi.
O, bir hekimdi, ancak bir hekimin hastalığı, hastalarının hastalığından her zaman daha ağırdır; hastalar organizmalarının yıkıldığını yalnızca hissederler, hekimin ise bu konuda bildiği şeyler vardır. Bilginin ölümü yaklaştıran bir şey sayılabildiği olaylardan biridir bu.
***
Güldüğü zaman gözleri çok güzel oluyordu: Bir kadının gözleri kadar tatlı ve yumuşak. Neredeyse sessiz denebilecek gülüşü çok güzeldi. Gülerken gülmenin zevkine varıyor, sevince boğuluyordu; böyle içten gülebilen birini daha tanımıyorum.
Kaba fıkralar onu hiç güldürmezdi.
Sevimli ve içten gülerken bana şunları anlatıyordu:
Tolstoy size karşı neden bir öyle bir böyle davranıyor, biliyor musunuz Kıskanıyor, Sulerjitskiy’in sizi, kendisinden daha fazla sevdiğini düşünüyor. Evet, evet. Dün bana, şöyle dedi: Gorkiy e karşı samimi davranamıyorum, nedenini kendim de bilmiyorum ama yapamıyorum. Suler in onun evinde kalması bile hoşuma gitmiyor. Suler için zararlı bir şey bu. Gorkiy hırçın bir adam. Zorla saçı kesilip rahip giysileri giydirilmiş ve bu yüzden herkese kızmış bir ilahiyat öğrencisine benziyor. Gözcü ruhu var onda. Bir yerlerden kalkıp, bilmediği Kenan Ülkesine gelmiş, herkesi dikkatle inceliyor, her şeyi görüyor ve her şeyi tapındığı Tanrıya rapor ediyor. Tanrısı da köylü kadınların inandığı orman devi ya da su cini türünden bir umacı/
Çehov, anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülmüş, gözyaşlarını silerken şöyle devam etmişti:
Ben Gorkiy, iyi adamdır, diyorum. O ise Hayır, hayır, ben biliyorum, diyor. Burnu ördek gagası gibi. Sadece mutsuz ve hırçın insanların burnu böyle olur. Kadınlar da onu sevmiyorlar, kadınların, tıpkı köpekler gibi, iyi insanı anlama sezgileri vardır. Suler’e bak, o, insanlar konusunda gerçekten de paha biçilmez karşılıksız sevme yeteneğine sahiptir. Bu konuda bir dâhidir. Sevebilmek, her şeyi yapabilmek demektir…
Çehov, bir süre durup, dinlendikten sonra yineledi:
Evet, ihtiyar kıskanıyor… Ne garip değil mi?
*
Tolstoy’dan hep gözlerinde özel, belli belirsiz, tatlı ve utangaç bir gülümsemeyle, sesini alçaltarak, özenli, yumuşak sözcükler gerektiren hayali, gizemli bir şeymiş gibi söz ederdi.
Çehov, Tolstoy’un yanında, tıpkı Eckermann gibi, yaşlı bilgenin keskin, beklenmedik ve genellikle de çelişkili düşüncelerini titizlikle kaydedecek birinin bulunmayışına çok kez hayıflanmıştır. Bu işi siz yapabilirsiniz, diye Sulerjistkiy i ikna etmeye çalışırdı. Tolstoy sizi çok seviyor, sizinle ne kadar çok, ne kadar güzel konuşuyor.
Çehov, Suler le ilgili olarak bana:
Akıllı bir çocuk bu Suler, demişti.
Çok doğru söylemişti.
*
Tolstoy, bir keresinde benim yanımda Çehov’un bir öyküsünden, galiba Duşenka’dan övgüyle söz etmiş, şöyle demişti:
Bakire bir kızın ördüğü dantel sanki bu öykü; eskiden böyle dantelci kızlar, yaşlı kızlar vardı. Bu kızlar bütün hayatlarını, bütün mutluluk hayallerini desene dökerlerdi. Sevgililerini desenlerle hayal ederler, tüm gizli, saf sevgilerini ördükleri dantele aktarırlardı. Tolstoy çok heyecanlanmış, gözlerinde yaşlar belirmişti.
O gün Çehov un ateşi yüksekti, kıpkırmızı olmuş yanaklarıyla oturuyor, başını eğmiş, özenle gözlüğünü siliyordu. Uzun süre konuşmadı, sonunda derin bir iç çekip alçak sesle ve mahcup:
Dizgi hataları var… dedi.
*
Çehov’la ilgili çok şey yazılabilir. Ancak onun hakkında çok incelikli, çok düzgün yazılar yazmak gerekir ki bunu da ben beceremiyorum. Onun hakkında yazarken tıpkı onun gibi, onun hoş kokulu, zarif ve hüzünlü Bozkır öyküsü gibi bir öykü yazmak, yapılacak en güzel şey olurdu.
Böyle bir insanı anımsayınca insanın hayatına hemen bir canlılık geliyor, yeniden parlak bir anlam katılıyor.
İnsan, dünyanın eksenidir.
Peki ya kusurları, eksiklikleri
Hepimiz insan sevgisine açız, insan açken iyi pişmemiş ekmek bile tatlı gelir.
Maksim Gorki

Başlık ekle
 
Maksim Gorki’nin Kaleminden Anton Çehov için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Mayıs 2020 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Ben Aşka İnanmıyorum

Vurgulamak istediğim nokta şu ki ben aşka inanmıyorum. Ne söyleyeceğimi ve neden söyleyeceğimi biliyorsunuz. Bir genç kadını ve erkeği birbirine çeken akım çok güçlüdür. Bireyin bir şeye ya da kişiye duyduğu tüm eski bağlarını ansızın koparıverir ve kişi için yalnız tek bir bağ kalır. Tıpkı tüm dallarını budayarak tek bir dal bırakan bir bahçıvan gibi. Bu tek dalı hayatın tüm öz suyunu ve kökünü içinde barındırsın diye bırakmıştır. Âşık da sadece aşk duygusu baki kalsın, baştan ayağa tüm varlığını sarsın, tüm bedenini felç etsin, insanı insan yapan maddi manevî tüm sebepleri kendinde eritsin, yok etsin diye diğer tüm duygularını öldürür, erteler ya da gölgede bırakır. Bu aşk değil, sarmaşıktır. Onu insanın kendisi seçmemiştir. O insanı seçmiştir. Bu doğanın arzu ettiği bir durumdur. Yaşın ve mizacın getirdiği bir şeydir. Doğa iki ayrı insanı bir araya getirmek için bir tuzak kurar. Doğa tuzak kurar derken bunun kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum, asla. Bu, doğanın işidir. Allah’ın arzusudur. Nefes almak, içmek, yemek, çalışmak, uyumak, yeşermek, genç olmak, olgunlaşmak, yaşlanmak gibi bir şeydir. Konusu olduğumuz yaşamın parçalarından bir parça gibi. Parçası olduğumuz ruhtan ve bedenden neşet etmiş bir sıfat ve haldir bu.
Aşk, kızamık gibi her gencin hayatında bir kez tecrübe etmesi gereken bir şeydir. Herkesin söz ettiği aşk bizden, kendimizden çok hüviyetimizle ilgilidir. Öyleyse buna aşk demeyelim, kanın kaynaması, içgüdülerin harekete geçmesi, fıtratın bir isteği diyelim. Bu kadar! Yani aşk diye bir şey yok.
Evet, aşk diye bir şey yok. İnanın, buna inanmak istemeyenler yokluk inkarına düştüler. Aşk diye bir şey yok. İnsanın yaşamında karşılaşacağı ya da bulabileceği aşk adında bir şey yok. Aşk ancak icat edilebilir. Mahir ve becerikli iki elin işbirliği ve ortak serüveniyle “yaratılabilir”. Aşk diye bir şey yok. Aşk ancak vücut bulabilir. Evlilikle sonuçlanan aşk, huzur bulan, yatışan bir kaynamadır. Aşk ile sonuçlanan evlilik ise sonsuz ve gerçek aşktır. İnsanın “kendi” ürünüdür. Hangi evlilik? Birbiriyle düğümlenen iki tanıdık el, bildik bir söz ve ahit. Şaşırtıcı bir mucizeyi beraber yaratmanın ismidir aşk.
Aşk, evliliğe hazır iki cinsin üzerine ansızın çöken bir istilacı değildir… Aşk, derin, latif, zarif, karışık ve kaygan bir derstir. Aşk ciddi bir çabanın sonucunda yaratılan bir dünyadır. Birbirini tanıyan, akıllı, birbirine ve aşka inanan iki ruhun oyunudur. Her şeyi kapsar. Sonra yaratılır. Bu bir evliliğin en güzel çocuğudur. Bu kelâmda bir kitap vardır. Beyaz bir kitap ve öğretmensiz iki talebe. Her biri diğerinin şakirdi. Her biri diğerinin öğrencisi. Her biri diğerine “sevgi çekirdeği” eken bir bahçıvan. Okşayan eller altında, muhabbet mehtabının gölgesinde, anlayış güneşinde, nereden estiğini, ne haberler getirdiğini bilemediğimiz isimsiz ve nişansız gaybî nesim rūzgârlarının esintisinde çiçek açar, güneş sunar, dal budak sarar, tomurcuğa durur ve meyveler verir.
Her eş, aslında bir hiç olan spermini eşinin rahmine boşaltır ve eş hamile kalır, aşka gebe kalır. Sonra yavrularını kucaklarına alırlar. Tüm ömürlerini parça parça ederler. Onu yedirir içirirler. Tüm varlıklarını lime lime ederler ve onun dudaklarına sunarlar. Çocuk her gün bir gün öncesinden daha çok gelişsin, her gece bir önceki geceden daha fazla doysun ve her geçen gün anne babasını kendi varlığında eritsin diye tüm ruhlarını damla damla edip onun boğazına akıtırlar. Çocuk, her ikisini bitip tükenene kadar, her ikisi kendi varlığında eriyene kadar, iki hiç olana kadar, tek vücut olup “ben” ve “sen”, “o” olana kadar saat saat yutulacak bir lokma ekmek, yudumlanacak bir damla şarap yapar, onları birbirine karıştırır, yer, içer, yutar. Artık her ikisi de onda yaşar, onun ciğerleriyle nefes alır, onun gözüyle görür, onun boğazıyla ağlar, güler, onun dudaklarıyla konuşur, onun ayaklarıyla yürür, onun kalbiyle çarpar, onun damarlarıyla akar, onun nabzıyla atar, “onda” yaşar, sadece o olurlar. O ve onun dışında hiçbir şey!… İşte bunun adı aşktır. Aşk işte böyle doğar, böyle yaratılır. İşte şimdi diyebiliriz ki aşk vardır ve işte şimdi ona inanabiliriz.
Evet, dostlarım, aşk diye bir şey yok. Aşkı inşa etmek gerekir. Aşk bulunabilecek bir şey değildir. Aşk bir sanattır. Onu öğrenmek ve yaratmak gerekir. Aşk, iki usta elin okşamalarıyla ortaya çıkan bir melodidir. Aşk iki yabancı arasında ortaya çıkan ve bu iki yabancıyı birbirine çeken bir olgu değildir. Aşk birbirine aşina iki şairin, tek bir ağızdan söylediği gazeldir.
Ben bir arkadaş olarak nevruz gününüz olan bugünden itibaren sizleri bu gaybî eli tutmaya, birbirine bağlanmış iki aşina elle görünmeyen latif sazları çalmaya ve aşkı okşamaya davet ediyorum.
Mahir elleriyle bu güzel ve yürek parçalayıcı ahengin nağmelerini gün be gün yayan dostlarımı duymayı ümit ediyorum.
Tahran, gece yarısı
25.4.1350/16.7.1971
Ali Şeriati
Mektuplar / Fecr Yayınlarıali-seriati-ask-uzerine
 
Ben Aşka İnanmıyorum için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2020 in Altı Çizili Satırlar, Mektup

 

Etiketler:

Kurtarın Beni Tanrı’dan

Bir tanık anlatıyor:
Hallac’ın Bağdat pazarında şöyle bağırdığını duydum:

Ey Müslümanlar, yardım edin bana! O, ne ruhumla yakın bir
ilişki kurmama izin veriyor, ne de ruhumu alıyor ki, kurtulup
huzura kavuşayım. Bu benim katlanamayacağım bir cilve.

Sonra okudu:

Ulu Tanrım! Varlığımın bütünüyle
Sen’in aşkına sarıldım.
Sen perdeleri kaldırdın ta ki
Sen’i ruhumda sandım
Kalbimi Sen’den gayrı her şeyden çekip aldım
Her şey bana yabancı, hiçbir şey göremiyorum
Sen’in bana gösterdiklerinin dışında
Burada, hayat zindanında
Sen’den uzak, tutsağım
Çek al beni bu zindandan Tanrım,
Sana kavuşayım

İbrahim ibn Fatîk anlatıyor:

Bir gece Hallac’ın yanına gittim. Namaz kılıyordu; Bakara suresini okumaya başlamıştı. Sonra kaç rekât namaz kıldı bilmiyorum, beklerken uykuya dalmışım . Uyandığım da, Fussilet suresini (41. Sure) okuyordu. O zaman anladım ki, Kur’an’ı hatmetmek istiyor. Kur’an’ın bütününü bir rekâtta okudu. İkinci rekâtta daha fazlasını. Namazını bitirdikten sonra bana döndü ve gülümseyerek dedi ki: “O’nun rızasını kazanmak için mi namaz kıldığımı zannediyorsun? O’nun rızasını ibadetleriyle kazanacağını sanan kimse O’nun hoşnutluğu için bir fiyat biçmiş olur.

Sonra gülerek devam etti:

Sâlik kemalat duygusuna erişince
Kendinden geçer, artık düşünmez vahdeti
Şahadet eder Hakikate; aşkın ona öğrettiği
Namaz, âşıklar için bir küfürdür sadece *

* Hallac’ın sık sık zikredilen bu beyti, bilhassa katı dindar çevrelerce sürekli tenkit edilmiştir. Beytin farklı varyantları vardır. Burada Hallaç, cezbe hâlindeyken namazın insanı bu hâlden çekip alarak, dindarların şeriat çerçevesindeki dünyasına geri getirmekte olduğunu; diğer bir deyişle, Tanrı’dan kopmak, ayrılmak mânâsına geldiğini anlatmak isliyor.

Öğrencilerinden biri anlatıyor:

Bağdat pazarında bir Yahudi ile tartışıyordum . Nasıl oldu bilmiyorum. Bir an farkında olmadan Yahudi’ye, “Seni köpek!” dedim . O anda Hallaç yanımızdan geçiyordu. Kızgın bakışlarla bana bakarak, “Köpeğine sahip ol, havlamasın.” dedi ve hızla bizden uzaklaştı. Kavga bitince Hallac’ın yanına gittim. İçeri girdim. Beni görünce yüzünü öte tarafa çevirdi. Beni bağışlamasını rica ettim. Bunun üzerine yeniden sakinleşti ve şöyle konuştu;

“Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı’nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayn bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insanların inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında. Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dinî topluluktur (yani bunlar düalisttir).

Bilesin ki, Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir.

Ben dinlerin ne olduğu konusunu çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin mânâsını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır! Zahirde inanç ve inançsızlık arasında sadece bir isim farkı vardır. Hakikatte ise, bunların ikisi arasında hiçbir fark yoktur.”

Kendine kalbimi mekân seçtin
O, Sen’in sırlarınla dolu şimdi
Evine hoşgeldin, umarım
Komşu olmak hoşuna gider
Şimdi orada Sen’den başka
Bir sır yok benim bildiğim
Kendi gözlerinle bak,
Davetsiz bir misafir var mı orada?
Sen’in benden ayrıldığın gece,
İster uzun olsun, ister kısa
Sevgili yoldaşlarım kalır burada.
Hatıralar ve umut
Eğer hoşuna gidiyorsa felaketim
Ben de memnunum hâlimden
Ah beni öldüren! Sen benim için
Ne istersen ben de onu isterim
Sabırlı olmak istiyordum – lâkin
Kalp uzak yaşayamaz kalpten
Sen’in ruhun benim ruhuma karıştı –
Bir yaklaştı, sonra süzülüp uzaklaştı.
Ben Sen’im, aynen Sen’in Ben
Olduğun gibi; hedefim ve gayem.
Hallaç efsanesi aşağıdaki hikâyeden ortaya çıkmıştır:
 
Hallaç çarmıha gerildiği zaman, Hızır yanından geçer. Hallaç, Hızır’a şöyle seslenir: “Tanrı dostlarının mükâfatı budur!”
Hızır cevap verir: “Biz onu (sırrı) sakladık ve sâlim kaldık. Sen onu ifşa ettin ve ölüyorsun. Ah Hallaç, bu sabah nasılsın?”
Hallaç, “Öyle bir hâldeyim ki, benden bir kıvılcım uçup gitse, bununla cehennem bekçisini ateşiyle birlikte yakabilir.” dedi.
Kalbimde bazı heves ve arzular vardı.
Bir oldular Sen’den sonra, bakışım seçkin
Sen benim sultanım olalı varlıkların sultanıyım ben.
Vaktiyle kıskandıklarım, şimdi beni kıskanıyor
İşte bu yüzden dostum da düşmanım da beni kınıyor
Zira kimse bilemez ne büyük bir çile çektiğimi
İnsanları kendi dünyalarına ve inançlarına bırakıyorum
Ben Sen’in aşkın içindeyim – Sen dünyanın ve inancın özüsün
Bir dost anlatıyor:
 
Hallac’ı, Bağdat’ın el-Hatice semtinin pazarında gördüm. Ağlıyor ve halka yalvarıyordu: “Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Çünkü, O, beni benden aldı ve beni bana geri vermiyor ve gücüm bu hâli kaldırmaya yetmiyor ve ben ayrılıktan, O’nun huzurunda olmamaktan ve O’ndan mahrum kalmaktan korkuyorum . Vay o kim senin hâline ki, huzurda bulunduktan sonra kısmeti ayrılık olsun ve Bir olduktan sonra ayrı düşsün!”
Hallac’ın etrafına toplanan halk da ağlıyordu. Hallaç da. Bu hâl Attab Camii’nin  önüne kadar devam etti. Hallaç, caminin kapısının önüne gelince durdu ve konuşmaya başladı. Söylediklerinin bir kısmı anlaşılıyor, bir kısmının mahiyeti pek anlaşılmıyordu. Anlaşılabilenlerin bazıları şunlardır:
“Ey insanlar! Doğrusu O’nun yarattıklarıyla konuşması lütfundandır. O, onları terbiye etmek için, onlara görünmekte ve tekrar saklanmaktadır. O, kendini zaman zaman aşikâr kılmasa herkes inançsız olurdu ve O, kendini perdelemese, herkes yoldan çıkardı. Bunun için O, bu hâllerin hiçbirini devamlı kılmıyor. Benim hâlim ise, başkadır! O, hiçbir an kendini benden saklamıyor. Öyle ki, benim insanlığım O’nun Tanrılığında kaybolana kadar ve benim bedenim O’nun varlığının nurunda eriyip yok olana kadar, ben hiçbir an huzur bulamıyorum. Şimdi benim ne cevherim ne de izim, ne suretim ne de bilgim var!”
Sen’i düşündüğümde hasretin beni titretir
Sen’i unutursam, azap ve keder
Ben sadece incinmeyi arzulayan
Bir kalbe dönüştüm- beni titreten acıya koşan
Sen’i istiyorum, beni mükâfatlandırman için değil
Sen’i sadece beni cezalandırman için istiyorum.
Zira ben dilediğim her şeyi elde ettim
Azabıyla beni kendine hayran bırakan Sevgili dışında.
Hamdolsun insanlığını (nasut) aşikâr etti
Tanrısallığın (lahut) göz kamaştıran sırrını
O, mahlukaında aşikâr olmuştu
“Yiyen ve içenin” suretinde
Mahlukat O’nu gözleriyle görene kadar
Kirpik kirpiğe bir bakış misali.
Öğrencilerinden biri anlatıyor:
Hallac’m Bağdat Pazarı’nda şöyle dediğini duydum:
Haydi dostlarıma haber verin
Denize açılmıştım, parçalandı gemim.
Benim ölümüm çarmıhın dininde
Gitmem artık ne Mekke’ye ne Medine’ye
Sonra onun arkasından gittim. Evine girdi. “Allah-u Ekber!”diyerek namaza başladı. Önce Fatiha suresini, arkasından Şu’ara suresinden (26. Sure) Rum (30. Sure) suresine kadar okudu.
“Kendilerine ilim ve iman verilenler de derler ki…” (Rum suresi 30/36) Burada durdu ve tekrarladı. Sonra ağlamaya başladı. Selam verdikten sonra, sordum ; “Şeyhim, pazarda bir kâfir gibi konuştun. Şimdi burada bu şekilde namaza duruyorsun! Sen ne istiyorsun, maksadın nedir?” O, eliyle kendisini göstererek, “Bu lanetlenmişin katledilmesini istiyorum.” dedi.
“İnsanları böyle bir bâtıl işe teşvik etmek caiz midir?” diye sordum . O da, “Hayır; hattâ ben onları Hakikat’e teşvik ediyorum . Zira bana göre, (eliyle kendisini göstererek), bu şahsın katli şeriata göre vaciptir ve onlar bu işten dolayı mükâfatlandırılacaklardır; çünkü gayretleri dinleri içindir.” diye cevap verdi.
 
İbrahim ibn Fatik anlatıyor:
Hallac’ı çarmıhın önüne getirdiklerinde, bir çarmıha baktı, bir çivilere baktı ve sonra gözlerinden yaşlar gelinceye kadar gülmeye başladı. Sonra etrafta toplanan kalabalığa döndü. Kalabalığın içinde duran Şibli’ye şöyle dedi: “Ebubekir, seccaden yanında mı?” Şibli: “Elbette, Şeyhim ” dedi. Hallaç, rica etti: “Öyleyse onu benim için yere ser.” Hallaç, Şibli’nin yere serdiği seccade üzerinde iki rekât namaz kıldı. Ben yakınındaydım. İlk rekâtta Fatiha suresini, arkasından Bakara suresinin 155. ayetini okudu: “Çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve ürünlerden eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabırlılara.”
İkinci rekâtta ise, yine önce Fatiha suresini, arkasından Âl-i İmran suresinin 185. ayetini okudu: “Her nefis ölümü tadacaktır…” Ve selam verdikten sonra bir dua etti, çoğunu hatırım da tutamadım; hatırladıklarımın bir kısmı şunlardır:
“Ey Tanrım, and olsun ki, Sen her yönden tecelli edensin ve her yönden münezzehsin. Sen’in benim hakkımı korumaya söz vermenin karşısında, benim Sen’in hakkını korumaya söz vermem… Aslında benim Sen’in hakkını korumaya söz vermemle, Sen’in benim hakkımı korumaya söz vermen birbiriyle çelişiyor. Zira Sen’in hakkını korumak için benim vereceğim söz benim insan tabiatımdan, halbuki benim hakkım için Sen’in vereceğin söz Sen’in ilâhı tabiatından kaynaklanmaktadır. Ve nasıl benim insanlığım Sen’in Tanrısallığına karışmadan yükseliyorsa, Sen’in Tanrısallığın da benim insanlığıma hiç dokunmadan onu ezip geçiyor.
Sen’in ezeliyetinin karşısında benim faniliğim… Faniliğim, Sen’in ezeliyet örtünün altında. Bunun için Sana sonsuz şükürler olsun ki başkalarından gizlerken. Cemalinin tecellilerini bana cömertçe bahşettin ve başkalarına yasakladığın en derin sırlarını görmeme izin verdin. Bu kulların Sen’in dinine olan bağlılıklarından dolayı beni öldürmek için toplandılar. Böylece Sana daha yakın olmak istiyorlar. Onları affet! Çünkü, bana gösterdiklerini onlara göstermiş olsaydın, onlar bu işe niyetlenmezlerdi. Ve eğer Sen, onlardan gizli tuttuklarını benden gizli tutmuş olsaydın, benim de başıma böyle bir musibet gelmezdi. Sen yaptığın her şey için övgüye layıksın; Sen, arzuladığın her şey için övgüye layıksın.”
Sonra sustu ve bir süre içinden duaya devam etti…
Sonra söyle konuştu:
“Ah dostlarım öldürün beni!
Çünkü benim hayatım sadece ölümdedir.
Evet, sadece hayatta bana ölüm vardır,
Ve ölmektedir hayatım benim!
And olsun, en büyük rahmet,
Nefsi söndürürek süzülmek göğe,
En kötüsü ise
Yapışıp kalmak bu bedene.
Bıkkınlık içindedir ruh.
Hâlâ bu harabede yaşamaktan:
Öldürün beni, evet ve yakın beni.
Uzuvları sefilce titreyen bedenimi!
Sonra geçip gidin yanından
Cansız mezarların
Benim Dostumun sırrını
Bâtınımın mirasından alın
Görmüyor musunuz, en yüksek makamlara
Ulaşmak gayretindeki yaşlılardan biriyken
Şimdi bir çocuk gibiyim.
Sadece ana memesine düşkün.
istirahat ediyorum tuzlu toprakta,
Ve karanlık mezarda yatarak!
Hayret, benim annem
Hayat vermiş kendi babasına.
Ve benim küçük kızlarım
Kardeşlerim gibi etrafımda
Bunun sebebi
Ne aldatma, ne de devir değişimi.
Toplayın bir araya bütün parçalarımı
Işıklı bez parçaları arasından.
Havadan ve ateşten,
Yanıbaşınızdaki canlı pınardan!
Ekin onları ihtimamla,
Tozlu ve dümdüz toprağa.
Ve sulayın onu, ah dostlarım:
Bırakın dönsün süzülerek kadehler!
Bırakın doldursun hizmetkârlar.
Fışkırsın çeşmelerden sular!
Bakın, yedi gün sonra burada
Yükselecek asil bir funda!
Cellat Ebül-Hasan tam bu esnada Hallac’a yaklaşarak ona öyle bir tokat attı ki, burnu kanadı ve kan damla damla ak sakalından aşağıya akmaya başladı. Bundan çok etkilenen Şibli, feryat ederek hırkasını yırttı. Ebül-Hüseyin el-Vâsıti ve daha bir çok sufi bayıldılar ve halk az daha ayaklanıyordu. Fakat askerler yapacaklarını yaptılar…
Şibli anlatıyor:
 
Hallac’ın yanına yaklaştım. Elleri ve ayakları kesilmiş, gövdesi bir direğe bağlanmıştı. “Tasavvuf nedir?” diye sordum .
Dedi ki: “Burada gördüğün, onun en alt makamıdır.” “Öyleyse en yüksek makam hangisidir?” diye sorunca, şu cevabı verdi:
“Senin için oraya yol yoktur. Fakat onu yarın göreceksin. Benim gördüğüm gayb âlemindedir ve bu yüzden senden saklıdır.”
Ve akşam namazı vakti geldiğinde, halifeden, boynunun vurulması için izin çıktı. Bunun üzerine bekçi “Artık bugün akşam oldu. Bu işi yarına bırakalım !” dedi.
Sabah olunca, bağlı bulunduğu direkten onu çözdüler ve boynunu vurmak üzere, ön tarafa getirdiler. Hallaç o anda yüksek sesle şöyle söyledi: “Vecde kapılanın nasibi, Bir’in onu Bir’liğe geri götürmesidir.”
Sonra Kur’an-ı Kerim’in Şûra suresinin (42) 18. ayetini okudu: “O na (Kıyamete) inanmayan imansızlar onun çabuk gelmesini isterler, inananlar ise gerçek olduğunu bilirler de ondan korkar ve sakınırlar. İyi bil ki kıyam et hakkında tartışanlar, uzak (derin) bir sapıklık içindedirler.”
Bunların Hallac’m duyulan son sözleri olduğu söyleniyor. Sonra boynu vuruldu; bedeni bir hasıra sarılarak, üzerine katran yağı döküldü ve yakıldı. Külleri bir minarenin üzerine çıkarılıp rüzgâr alıp götürsün diye bırakıldı.
Şibli, Hallaç öldürüldükten sonra onu rüyasında gördü: “Tanrı sana ne yaptı böyle?” diye sordu. Hallaç dedi ki: “O beni hem aşağıladı, hem şereflendirdi!” Şibli sordu: “Hangi mertebede seni aşağıladı?” Hallaç cevap verdi: “Kudretine nihayet olmayan padişahlar padişahının yüce huzurunda doğrulara has mecliste!.” (Sure 54/55) Şibli, tekrar sordu: “Sana bunca eziyet çektiren halka ne yaptı?” Hallaç, “Hem bana iyi davrananları hem bana düşman olanları affetti. Zira bana iyi davrananlar beni tanıyorlardı ve Allah rızası için bana iyi davranıyorlardı. Bana düşman olanlarsa beni tanımıyorlardı ve Allah rızası için düşman oldular. İşte bu yüzden iki tarafı da fazilet sahibi olarak kabul edip onları affetti.” dedi.
Hallac-ı Mansur
Annemarie Schimmel
Hallac
“Kurtarın Beni Tanrı’dan”
Çeviri: G. Ahmetcan Asena
Pan Yayıncılıkyagmurda ıslanan sairler
 
Kurtarın Beni Tanrı’dan için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Kasım 2019 in Altı Çizili Satırlar, Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: