RSS

Kategori arşivi: Hikaye

İki Buçuk

İşte gene hiç sevmediği bir duruma düş­müştü! Bin kez söylemişti kendi kendine ki, “Dolmuşa bindiğim zaman değil, inerken para­yı vereceğim bundan sonra!”

Olmuyordu, olmuyordu Allah belasını versin. Bundan önce bir değil, beş değil, belki de on, on beş, yirmi sefer hep aynı duruma düşmüş, şoförle takışmıştı. En temizi, dolmuştan inece­ği yere gelince, inmeden önce parayı vermekti. Bir süre öyle yapmıştı. Ama bu sefer, bu so­nuncu sefer…

Durak kalabalıktı. Birkaç kişi koş­muşlardı, çevik bir davranışla girivermişti ara­baya. Solunda iki kişi. En sağdaydı. Yanındaki bozuk paraların en küçüğü iki buçukluk. Öteki müşteriler verince o da onlara uymuş, uzatmıştı iki buçukluğu. Şoför almış, ötekilerin iki buçuk, beşliklerinin üzerini vermiş, onunkini… Bu sırada en sağdaki inip, bir başka yolcu binmeseydi şoför herhalde paranın üstünü verecekti. Çünkü davranışı öyleydi. Ama yolcu “Cağaloğlu!” de­yince, şoför yeni müşteriyle konuşmaya dalmış, iki buçuğun üstünü unutmuştu.

Ne yapmalıydı şimdi? “Şoför efendi, iki bu­çuğun üstünü unuttunuz!” dese, şoför belki de, “Ne biliyorsun unuttuğumu?” diye bozabilirdi. Bozmasa bile, dolmuş yolcuları şöyle bir ba­karlar, içlerinden, “Amma da para canlısı ha!” gibilerden geçirebilirlerdi. Başkalarının onun hakkında böyle düşünmelerini istememekle beraber, bu türlü düşündüklerini belirtircesine yan yan bakmalarından nefret eder, cinleri te­pesine toplanırdı.

Sağındakine baktı: Koca burunlu, sarkık ger­danımın biriydi. Beyden değil de efendiden. Böyleleri ukala olurlar. Vara yoğa karışırlar. Tartışmaya can atarlar. Nitekim: “Şoför Efendi, iki buçukluğun üstünü unuttunuz…” dese, bu koca burunlu, sarkık gerdanlı adam o biçim, yan yan bakacaktı. “Ne bakıyorsun?” diye terslese, “Göze yasak mı var?” karşılığını ala­cağını iki kere iki dört eder gibi biliyordu.

Adama yeniden baktı, sanki “Göze yasak mı var?” demiş gibi kızdı, içinden:

“Var!” dedi.

Sanki: “Yok canım?” karşılığını almışçasına öfkesi arttı. Gene içinden:

“Canın yoksa nasıl yaşıyorsun?”

“Aman ne bayağı espri. Evladım espri zeki insan harcı. Sense…”

“Bense?”

“Kaşalotun birisin be!”

Tam bu sırada solundaki yolcu da inmek için şoföre seslenmişti. Araba durdu, solundaki in­di. Solundakinden boşalan yere kaydı. Koca burun, sarkık gerdanlı da ortaya geçti. En sağa yeni bir yolcu. O da Cağaloğlu’ya gidecekti. Tekliği uzattı. Şoför elli kuruşu omuzu üzerin­den en sağdaki yolcuya uzattı. Şoför onun iki buçukluğunu sağlama unutmuştu. Bir ara:

“Şoför efendi benim iki buçukluğun üstünü unuttun!” diyecekti vazgeçti. Adam belki de şöyle derdi:

“Ne iki buçukluğu?”

Kan tepesine sıçradı. Sanki şoför gerçekten bu karşılığı vermiş gibi sinirleri gerilmişti. İçinden: “Arabaya binerken verdim ya!” “Hatırlamıyorum..”

“Nasıl hatırlamazsın? Yalan mı söylüyorum?”

“Ben yalan mı söylüyorum?”

“Biz bu meslekte senin gibi neler gördük..”

O zaman, o zaman dayanamaz, çıldırırdı işte:

“Beni onlarla mı kıyaslıyorsun yani?”

Şoför belki de yarım sağla arkaya dönerdi:

“Nesin ya? Hanım evladı? Dolandırıcıların hiçbiri dolandırıcılığı kabul etmez. Hele, de, suratına atılır!”

“Yani?”

“Yani değil Panayot!”

Evet, şoförle böyle takışsalar ne olurdu so­nu? Karakola mı düşerlerdi?

Birden gözü dikiz aynasına kaydı: Şoför adamakallı sıkıydı. Alttan üstten inceltilmiş bı­yığıyla da itin birine benziyordu. Takışınca arabayı durdurup direksiyondan iner, yakasına yapışır, belki de bir kafa, bir yumruk…

İçini çekti. Bu hiç de istenecek şey değil. Eli yüzü kan içinde, üstü başı toz toprak, karakola gitmek, şoförden davacı olmak… Üstelik sağındaki müşterilerle şoförün yanındakiler de her­halde şoförden yana olurlardı. O zaman şoför: “Bana hakaret etti Komser Bey!” der, hakaretin şeklini anlatır, müşteriler de onu desteklerlerdi ki, hem iki buçukluğun üstü kalırdı, hem de şoföre hakaretten kovuşturma başlayabilir, as­tan yüzünden pahalıya gelirdi.

Onun için, vazgeçmeli, hatta iki buçuğun lafı­nı bile etmeden, yeni elli kuruş vermeliydi şo­före. Besbelli, unutmuştu aldığı iki buçukluğu…

Pantolonunun bozuk para cebinden iki tane sarı yirmi beşlik çıkarıp avucunda tuttu. Az sonra Cağaloğlu’ya gelince inecek, inerken de parayı verecekti. Verecekti ama neden? Elli kuruşluk yolu ne için üç yüz kuruşa gelecekti? Enayi miydi? Paraları yeniden cebine sokar­ken, aklından gene kavga, karakol, dolmuş müşterilerinin tanıklığı geçti. Vazgeçti cebine koymaktan. Dayak yese de yemese de kara­kola düşünce haksız çıkabilir, hele şoföre ha­karet dümeni işin içine girerse, değil üç lira, kim bilir kaç üç liralar düşebilirdi işin içine.

Gözü yeniden dikiz aynasındaki şoförün “it” yüzüne ilişti:

“Allah belanı versin!” diye geçirdi. “Hayvanoğlu hayvan. Suratından belli ne bok olduğun. Haram zıkkım olsun, yiyeme inşallah. İlaç parası yap. Hem de varsa en sevdiğin çocuğuna!”

Cağaloğlu’ya gelmişlerdi:

“Ben uygun bir yerde ineyim!”

“Peki abi..”

Şoför arabayı uygun yere yanaştırıp durdur­du. O, avucundaki elli kuruşu tam uzatacaktı, şoför iki buçukluğun üstünü uzattı:

“Buyurun abi iki liranızı!”

Aldı, dolaşan ayaklarıyla hızla uzaklaştı. Yüzü alev alev yanıyor, kendi kendinden utanıyordu.

Orhan KemalOrhan-Kemal-hikayeleri

 
İki Buçuk için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.

“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.

“Vyborgskaya’ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ya !”
lona, bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:

“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”

Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:

“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”

Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.

Subay, şaka yollu:

“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”

Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.

Subay:

“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.

Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:

“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.

“Hmm… Neden öldü ?”

Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:

“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…”

Karanlığın içinden bir ses:

“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”

Bunun üzerine:

“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…

Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.

Kambur olanları, cırlak bir sesle:

“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.

Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.

“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”

Iona, bir kahkaha atarak:

“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.

Kambur genç:

“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.

Uzun boylu gençlerden biri:

“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:

“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.

“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”

“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”

Iona, gevrek gevrek güldü.

“Neşeli beyler !” dedi.

Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:

“Off! Şeytan çarpsın seni!” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana! Vur da hızlansın biraz, lanet olası!”

Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:

“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”

Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:

“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.

Diğerlerinden biri:

“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.

Kambur, yeniden söze girdi:

“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”

Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:

“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.

Sonra, uzun gençlerden biri:

“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.

Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı.

Yanına yaklaşarak:

“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.

“10’a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.

Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.

“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”

Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.

“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”

O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:

“Su mu istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Herhalde” diye yanıtladı.

Iona, tekrar atıldı:

“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”

Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.

“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”

Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.

Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.

“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”

Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.

“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı

Anton Çehovanton-cehov-aci-hikayesi

 
Acı için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Çehov’un Öykücülüğü Üzerine

Tam adıyla söyleyeyim: Anton Pavloviç Çehov‘la lise son sınıfta tanıştım. İstanbul Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken tam bir Çehov tutkunuydum. Türkiye’de ilk Çehov öykülerini, dergilerde, Servet Lünel, Erol Güney ve Oğuz Peltek’in yaptıkları çevirilerle tanımıştım. Dergilerde, özellikle de Varlık dergisinde sık sık bu kişilerin çevirdiği Çehov öyküleri yayımlanıyordu. Sonra kitap olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın (o zamanki adıyla Maarif Vekâleti’nin) çıkardığı “klasikler dizisi”nde Hikâyeler başlığı altında iki cilt olarak çıkmıştı öyküler. Servet Lünel’in, Oğuz Peltek’in yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, ama Erol Güney’in o çok baskılı tek partili dönemde, yurttaşlıktan atıldığını, o günden beri de İsrail’de yaşadığını biliyorum.

Bu üç isim aklımda kalmış: Servet Lünel, Oğuz Peltek ve Erol Güney.

O iki ciltlik kitabın ilk cildinin hemen başında, Çehov’un öykücülüğüne değinen, şimdi kime ait olduğunu hatırlamadığım, çok güzel bir önsöz vardı. Hem edebiyatta öykü türünü hem de Çehov’un öykücülüğünü dile getiren bir önsöz. Romanla öykü arasındaki farkı, aklımda kaldığına göre aşağı yukarı şöyle anlatıyordu:

“Romanda, anlatılan ailenin içine gireriz. Onlarla birlikte yaşarız, onlardan biri oluruz. Ama öyküde, o ailenin yaşadığı evin önünden geçerken, pencereden onları masa başında topluca görüp geçeriz.”

Çehov’un öykülerine gerçekten çok uygun bir tanımlama.

Çehov’un öykülerinde değişik bir anlatım vardır: Garip gelmesin, ben de öyle düşünüyorum; anlattığı kişiler kim olursa olsun Çehov onlara her zaman sevgiyle yaklaşır. Bu kişiler genellikle sıradan insanlardır. Çehov, köyleri, kasabaları dolaşan bir hekim olarak pek çok in-san tanımış, pek çok gözlemde bulunmuştur. Bu insanların çoğu başarısız, sıradan kişilerdir. Rus toplumunun çöküş döneminin soyluları da vardır yarattığı tipler arasında ama bu tiplerin pek çoğu, hayatın bayağılaştırdığı, umutsuz, içi kararmış, iç karartıcı kişilerdir. Ama Çehov’un yaklaşımı her zaman sevgiyledir. Edebiyata nefretle girilemeyeceği kanısındayım. 

Çehov’un dünyası taşradır. Kasabalardır, köylerdir. Tolstoy ne kadar kenti anlatmışsa, Çehov da o kadar taşrayı anlatmıştır.

Bir okurundan aldığı mektubu yanıtlarken şöyle diyor Çehov:

“Kahramanlarımın iç karartıcı olduğundan yakınıyorsunuz. Ne yazık! Benim suçum değil bu. Benim isteğim dışında oluyor; hem sonra, yazarken iç karartıcı bir biçimde yazıyormuşum gibi gelmiyor bana.” 

Kısaca söylemek gerekirse: her büyük yazar gibi, Çehov da mutluluğun resmini yapmaya kalkışmıyor. 

Ama doğayla iç içedir yarattığı tipler.

Çehov, bir doğa tutkunudur.

Okuduğum öykülerinden bende kalan bir büyük izlenim de Doktor Çehov’un kadınlara da doğa kadar tutkun oluşudur. 

Öykülerinde müthiş bir yalınlık vardır. Bu yalınlık seçtiği sözcüklerde, kurduğu cümlelerde, çizdiği tiplerde, oluşturduğu kurguda açıkça görülür. 

“Olay” onun da öykülerinde vardır. Ama olayda da anlatımda da hiçbir abartıya rastlayamazsınız. Deneme türü öyküden alabildiğine uzak bir yazardır Çehov. Bu yüzden onun öykülerinde öğüt verme gibi bir eğilim bulamazsınız. O çok alçakgönüllü bir anlatımla geliştirir öyküsünü, öyle bir atmosfer yaratır ki, okuruna aktarmak istediğini, bütün boyutlarıyla ona hissettirir. Çehov kuru bir anlatıcı değil, bir hissettirici öykücüdür. Bir atmosfer öykücüsüdür. Bu yüzden de kendinden önceki öykü yazarlarının üstüne çıkmış, modern öykünün ilk büyük öncüsü olmuştur.

Onun öykülerini okuduktan sonra bir arkadaşınıza özetlemeye kalkarsanız, öykünün bütün havası kaçar. Ancak arkadaşınıza, ya kendiniz sesli okuyarak ya da ona okutturarak o öykünün tadına vardırabilirsiniz. Bu özellik, çağdaş öykücülüğün başlangıcıdır. 

Yarattığı tipler öylesine kesin, ama öylesine yalın çizgilerle çizilidir ki. Müthiştir. Yarattığı tipleri dış görünüşleriyle çizer. Ama Çehov, bir roman karakteri yaratır gibi yarattığı tipin psikolojik derinliklerine inmekten nefret eden bir yazardır. Yazdığının bir roman olmadığının bilincindedir çünkü. 

İşte yarattığı tiplerden rasgele birkaç örnek:

“Yajov, muşmula gibi buruşuk suratı sert kıllarla kaplı, ufak tefek bir ihtiyardı.”

“Kuryatkin, yıpranmış bir ceketle eski püskü bir pantolon giymiş, kırk yaşlarında, şişmanca bir adamdı.”

“Genç bir adam olan savcının yüzü mavi damar ağlarıyla kaplıydı, uzun favorileri vardı.”

“Belinden geniş, meşin bir kemerle sıktığı kahverengi bir cüppe giymiş, uzun boylu, çam yarması gibi iri bir adam olan zangoç, muayene odasına girer. Zangocun yarı kapalı duran gözüne perde inmiş; burnunda uzaktan iri bir sineğe benzeyen koyu bir ben var.”

Örnekleri çoğaltmanın gereği yok. Görülüyor: çok kesin çizgilerle, yaratılan tiplerin dış görünüşleri çiziliyor. Siyah beyaz çizgilerle çizilmiş portreler.

Bir öyküsünde bir profesör tipi yaratmış. Bir okur, kendisine sormuş:

“Bu yarattığınız profesörün karakterini anlayamadım,” demiş. 

Çehov’un yanıtı çok ilginçtir: “Kolay,” demiş, “profesör, çizgili beyaz bir pantolon giyer.” 

Bir gün, o zamanlar çok genç olan ünlü Rus yazarı İvan Bunin’e sormuş Çehov:

“Çok yazıyor musunuz? Hayır mı? Çok yanılıyorsunuz. Çalışmalı, yaşamının sonuna kadar durmadan çalışmalı bir yazar. Ancak bence, öykü, yazıldıktan sonra başıyla sonu atılmalıdır. Çünkü biz yazarlar, en çok o bölümlerde, başta ve sonda yalan söyleriz. Kısa yazmalıyız, elden geldiğince kısa.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Başarılarla başarısızlıklar için kaygılanmayı hemen şimdi kesin olarak bir yana bırak. Bunun seni ilgilendirmesine izin verme. Senin görevin, düzenli olarak, gün gün tam bir dinginlik içinde çalışmak; kaçınılmaz hatalara, başarısızlıklara hazır olmaktır.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektubunda da şöyle diyor:

“Yazmak zorunda olduğum düşüncesi bir an bile bırakmıyor beni.” 

Defterime ne zaman almışım, bilmiyorum, ama Çehov, şu sözleriyle de yazarlığının en büyük özelliklerinden birine değiniyor:

“Denizi betimlemek çok zordur. Bir öğrencinin defterinde geçenlerde bir betimleme okudum: ‘Deniz büyüktür’ diyordu. İşte hepsi bu kadar. Denizin enginliği ancak böyle anlatılabilir.” 

Öykülerinde, deneme türünde bir öyküleme görmeyiz, demiştim. Deneme, biçimlendirilmiş bir tür bilgi aktarımıdır. Deneme türünde yazılan yazılarda inandırılmaya çalıştığı doğruları vardır yazarın; ister istemez de öğütleri vardır. Sevgili Sait Faik’in bile pek çok öyküsü, deneme-öykü, röportaj-öykü türünde başlar. Biraz deneme, biraz röportaj başlangıcıdır öykülerinin pek çoğu. Bu öyküler, genellikle ilk yazdığı kitaplardadır.

Yanlış anlaşılmasın, Sait Faik, benim öykücülüğüme yön veren birkaç yazardan biridir. Biri Çehov’sa, biri de Sait Faik’tir. Sonradan bu deneme-öykü türünden vazgeçmiş, Türk öykücülü-ğünün idollerinden biri olmuştur. Özellikle bizim 50 kuşağı yazarları için böyle olmuştur. Ama Çehov’da bu tür deneme girişli öyküler bulamazsınız. O, öykünün nerede başlaması, nerede bitmesi gerektiğini çok iyi bilir. 

“Yazarken bir başkasının fikrini almamalı yazar, hiçbir öğüdü dinlememeli. Çalışmalarında yürekli olmalı. Büyük köpekler vardır, küçük köpekler vardır; büyük köpeklerin varlığı küçüklerin rahatını kaçırmamalı; hepsi de havlamak, Tanrının verdiği sesi kullanmak zorundadır,” diyor.

Öyküleri fazlalıklardan arındırmanın ilk ve en büyük ustası da Çehov’dur. Elinden geldiğince fazlalıklardan arındırmaya çalışır öykülerini. Bilirsiniz, onun ünlü sözüdür; Çehov’un sözcükleriyle söyleyemeyeceğim ama aklımda kaldığınca söyleyeyim:

“Bir öykünün başında ‘silah’tan söz ediliyorsa, o silah öykünün bir yerinde patlamalıdır,” der.

Çok ince bir mizah vardır öykülerinde, kara mizahtır bu. Onun bir öyküsünü okuyup bitirdiğinizde ya yüreğinizin derinlerinde bir burulma, bir sızı bulursunuz ya da yüzünüzde bir hafif gülümseme belirir. 

“Üzgün ya da şanssız insanları betimlerken, insanların yüreklerine dokunmak isterseniz, daha soğuk olmaya çalışın; bu onların acılarına bir artalan sağlar; acıları bu artalanda daha keskin bir kabartma olarak belirir,” diyor bir mektubunda.

Azat edilmiş bir kölenin torunu, iflas etmiş bir bakkalın oğluymuş Çehov. Çocukluğu, gençliği gerçekten yoksulluk içinde geçmiş. Hekim olmak için tıp fakültesinde okurken bir yandan da öyküler yazıyormuş. Gazetelerde yazdığı yazılardan, öykülerden az da olsa para da kazanıyormuş. Daha okurken bile, alt sınıflara dersler vererek harçlığını çıkarmaya çalışıyormuş.

Biliyorsunuz, Çehov bir hekimdi. Tıp fakültesini bitirip hekim olduktan sonra bile ailesine o bakmış. Bu yakınlarda çıkardığımız, yine Sayın Mehmet Özgül’ün Türkçeye çevirdiği Doktor Çehov’dan Öyküler kitabına Celâl Üster de güzel bir önsöz yazmış. Çehov’un, kendi yayıncısına yazdığı mektupta geçen şu sözlerini o önsözden aldım. Diyor ki Doktor Çehov:

“Tıp, nikâhlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok.”

Yıllar önce, üst kattaki komşumuz daha Sovyetler Birliği iken, sosyalist blok çökmeden önce, Moskova’daki, Çehov Müzesi’ne çevrilmiş evine gitmiştim; Çehov’un hekimken yaşadığı eve. İki katlı, gösterişsiz ama çok sevimli bir evdi. Duvarlar birbirinden güzel fotoğraflarıyla doluydu. Bütün fotoğraflarında, burnuna iliştirilmiş o çerçevesiz ya da ince çerçeveli gözlüğü, çenesinde sivri sakalı, -eskimiş de olsa- düzgün bir ceketi, ütülü pantolonu, boyalı ayakkabılarıyla Çehov zarif bir beyefendiydi. Tıpkı bizim Orhan Kemal gibi.

Yine biliyorsunuz, Çehov müthiş bir Tolstoy hayranıydı. Onun için “… bir insan değil o, bir üstün insan, bir Jüpiter,” der. Onun yazarlığına hayrandır. Ama bir arkadaşına yazdığı mektupta şunları söylemekten kendini alamaz:

“Tolstoy’un evinde hayat, muhteşem bir balo salonunu andırır, ama ben şu karşımdaki gölün derin ve dingin sularını kendime daha yakın buluyor, bu hayatı, o tür bir hayata tercih ediyorum.” 

Sevgili dostu Gorki, Çehov’un gösterişsiz yaşamı konusunda bakın ne diyor:

“O kadar gösterişten uzak, o kadar yalın bir kişiliği vardı ki, onun yanında herkes daha doğal görünme ihtiyacı duyardı.” 

Hakkında yazılanlardan aklımda kaldığına göre: Çehov’un yaşamı da öyküleri gibi gösterişten uzakmış. Oldukça yoksulluk çektiğini, köy köy, kasaba kasaba dolaşıp hastalarına neredeyse karşılık almadan baktığını biliyoruz. Çok iyiliksever olduğu söylenir. Bakın yine bir mektubunda bu konuda ne diyor Çehov:

“Herkese iyilik etmek isteği, insanın içinde ruhsal bir ihtiyaç olmalıdır, kişisel bir mutluluk kaynağı olmalıdır. Çünkü bu istek, kuramsal düşüncelerin ürünü olunca, istek olmaktan çıkar.”

Doktordu; ama kendisi de uzun süren verem hastalığından çok çekti. Yaşadığı yüzyılda veremin mikrobu daha bulunamamıştı. Bu yüzden vereme yakalananlar, yaşamlarını biraz uzatmaya çalışsalar da ondan kurtulamazlardı. Çehov da genç yaşında (44 yaşında) veremden öldü. 

Yani yoksulluk ve hastalık onu çok üzmüş, belli ki çok acı çektirmiş ona. Ama gerek yoksulluğundan, gerekse hastalığından hiç şikâyetçi olmadığı söylenir, yazılır. 

Katherine Mansfield’in güncesinden alıyorum şu cümlelerini:

“Tek kuruşum bile yok, ama buna şu açıdan bakıyorum: zengin adam, çok parası olan değil, bu erken ilkbaharın bize verdiği göz kamaştırıcı çevrede yaşama olanakları olan kişidir.” 

Burada, bu güzel insan, bu erken ilkbaharın ortasında kendini gerçek zengin olarak görüyor.

Bir başka sözü:

“Para biriktireceğim. Sürekli otel odalarında dolaşmak, otel kapıcıları, rasgele yemek gibi şeyler düşünmek, hayal gücümü ürkütüyor.”

Bir başka mektubunda da:

“En çok çalışanlar köylülerdir ama hiçbir zaman ‘çalışmak’ sözünü kullanmazlar,” diyor.

Başından beri öykülerimde yalın olmaya çalıştım. Bunda Çehov’un etkisi büyüktür. Yalınlıkla basitliği karıştırmayın. Basitlik ilkel bir şeydir. Zordur yalınlığı yakalamak. Basitliğin en net görünüşü de süslemektir. Çok süslenmiş bir vitrinin, çok süslenmiş bir kadının, çok süslenmiş bir salonun çirkinliğini getirin gözlerinizin önüne. Basitlik budur. 

Yalın olmayı hiç elden bırakmadım; ama buna yoğunluğu da ekledim.

Üniversite birinci sınıfta bir gün Çehov’un ‘Acı’ adlı öyküsünü buldum. Yalın olduğu kadar da yoğun bir öyküydü. Bu öyküyü okuduğum kitap, yine başta sözünü ettiğim Erol Güney-Servet Lünel ikilisinin çevirdiği kitaptı. Çehov’un hâlâ derin izlerini taşıdığım öyküsüdür ‘Acı’ adlı öyküsü.

Yıllar sonra, tıpkı Çehov gibi veremden çok genç yaşta (35 yaşında) ölen, Çehov’un bütün etkilerini taşıyan, Çehov’a tutkun ünlü İngiliz bayan öykücü Katherine Mansfield‘in Can Yayınları’nda çıkan Bir Hüzün Güncesi adlı kitabını okurken beni çok sevindiren bir bölüme rastladım. Bayan Katherine Mansfield, güncesine şu notu yazmış:

“ ‘İşte böyle kardeşim kısrak; Kuzma Ioniç yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var, sen onun öz annesisin; bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor; acımaz mısın?’ 

Beygir yalanır; dinler gibidir; sahibinin ellerine doğru solur. 

Iona dalar, ona her şeyi anlatır.” 

Mansfield’in andığı satırlar, benim Çehov’un çok sevdiğim ‘Acı’ adlı öyküsünün bitiş cümleleriydi. Mansfield, defterine yazdığı bu alıntının altına şu cümleyi eklemiş:

“Tüm Fransız öykülerini yakabilirdim bu öykü uğruna. Fransız öykülerinin hiçbirine değişmezdim bunu. Dünyanın harikalarından biri bu öykü.” 

Bu ünlü İngiliz öykücüsünün de benim gibi bu öyküyü çok sevdiğini öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı.

Bize ‘Acı’ adıyla çevrilen bu öykü, İngilizceye ‘Mutsuzluk’ adıyla çevrilmiş.

Hiç unutmuyorum: ‘Acı’ adıyla Türkçeye çevrilen bu öykünün başına, çeviren, öyküye çok yaraşan, öyküyü özetleyen bir dize de eklemişti:

“Ah kime anlatsam kederimi”. 

Çehov’un ‘Acı’ öyküsünden yola çıkarak bir öykü yazdım. Adı: ‘Sevgili Acı’. 1998 yılında yazmışım.

1904 yılında aramızdan ayrılan Çehov’u, bu büyük ustayı, ölümünün 100’üncü yılında, düzenlediğimiz böyle bir anma gününde, neden kendimden bir öykü okuduğumu, öyküyü dinleyince anlayacaksınız.

Kızılcaköy, 19.12.2004

Not: Can Yayınları’nın Aralık 2004’te, üç gün süren Çehov’u Anma Günleri’nde, Erdal Öz‘ün yaptığı konuşmanın metni×åõîâ À.Ï. â ßëòå, 1901 ãîä

 
Çehov’un Öykücülüğü Üzerine için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mayıs 2017 in Hikaye, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm.

“(…)
Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. Bir Çingene kızının göğsünde idi. Bir insan kokusu duydum Mürüvet’te. İsmi Mürüvet’ti. Çayırlara uzanmıştı. Dişlerinin koyu, sarıya çalar bir beyaz rengi vardı. Bir mahalle kızının arkadaşına ağzından çıkarıp al sen çiğne dediği sakızının renginde…
Ağzı ot kokuyordu. Gözleri siyah bir çiçekti, insanlarda açan. Ne çiçek açmış erik ağacına, ne yeşil kafasını kundaktan çıkarmış incir yapraklarına, sümbüllere, ne de şebboylara imrendim. Hepsi, tahta havaleler, çalılar, çitler ve tel örgüleri arasından bakıyorlar insana. Erikler, sümbüller, şeftaliler bile insanoğlunun bir tanesinin elinde. Mürüvet’in hiçbir şeyi yoktu. Dudaklarından öptüm onun. Yirmi beş kuruş mukabilinde…
(…)”
(İnsanlığın Haline Doğru başlıklı dizinin IV numaralı son yazısından )
“(…)
Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?
 
(…)”
(Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden)
***
“(…)
Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerindeyse bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36,5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günü serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim. Saadetleriyle coştum.
 
(…)”
(Sarnıç adlı öyküden)
***
“(…)
Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır, bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, şarap içilen kahveler tahayyül edebiliriz. Mademki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük.
Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?
Bırakın beni harpler… Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler. Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.
 
(…)”
(Çelme adlı öyküden)
***
“(…)
En revaçta şarkıların bedava söylendiği Yüksekkaldırım, İstanbul’un mütevazı şekilde meşhur bir yeridir. Ondan ne Nişantaşı, ne Maçka, ne Adalar, Modalar gibi söz açılabilir, ne de paralı taşralıların hayal ettiği Doğru Yol gibi şehvetli, zevklidir. Yüksekkaldırım, gören olursa, acayiplerin yokuşudur. Yan sokakların isimleri pek güzeldir. Bir Alageyik Sokağı vardır hele… Akşam olunca kalın sesli bir kadının gramofonda söylediği “Bir ihtimal daha var” şarkısını, Alageyik Sokağı’nın başındaki kahveci ile beraber mırıldanan “6” numaranın Aysel’inin korkunç kaşları, yanan gözleri bir dakika insanoğlunun kitaplara, konferanslara, mekteplere, gazetelere, siyasi müzakerelere, her şeye girmiş halini düşündürür, yine unutturur. Alageyik Sokağı’ndan Yüksekkaldırım’a keskin bir insanlık kokusu fırlar. Aşağıya doğru karanlık insanların saadete doğru gittikleri görülür. Âdem oğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yerde, kavuşmak istenilen saadete Alageyik Sokağı’ndan girilir. Sonra yine Yüksekkaldırım’a çıkılır.
(…)”
(Bacakları Olsaydı adlı öyküden)
***
“(…)
Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden… Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.
“Kürek çekmeden oldu” diyor “küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.”
Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. “Kartopu mu oynadın?” diyorum.
 
Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.
“Babacığım” diyor, “beni affet!”
(…)”
(Çatışma adlı öyküden)
***
“(…)
İlk defa bir okuyucu mektubu alan yazıcının hali, ilk defa içki içenin sarhoşluğuna pek benzer. İnsan bir garip oluyor, gönlü bulanıyor, başı dönüveriyor. Her taze heyecan, zevkine doğru dürüst varılamayan bir güzellik taşır. Sonradan gelir şarabın hümarı. O zaman da alkole alışılmış demektir. Artık bir huzursuzluğu gidermek için içilir. Her gün mektup alan yazıcılar bir nevi alkolik olmuşlardır. Onlar bu tadı tadamazlar. Ben ilk okuyucu mektubu ile sarhoş olduğum için şimdilik ne âlâ! İnşallah ne fazla mektup alır da kanıksarım, ne de hiç almaz, o zevki bir daha tatmaktan geri kalırım.
(…)”
(İlk Okuyucu Mektubu başlıklı yazıdan)
***
“(…)
İstanbul’un meşhur yokuşları vardır: Şişhane yokuşu, Kumbaracı yokuşu, Eşek çatlatan, Deve bağırtan… Her türlüsü. Kimi dikliği, kimi uzunluğu, kimi tatlılığı ile anılır. Babıâli yokuşuna gelince insanı ne çıkarken, ne inerken yormaz ama oranın insanları boğuşa boğuşa, didine didine ekmek paralarını çıkarırlar. Yokuşa ayağınızı bastınız mı altınızdaki karpuz kabuğuna dikkat etmezseniz kaydığınız gündür. Burası öyle bir yokuştur ki kimler inmiş, kimler çıkmıştır. Ne eşek anırtan yokuşu, ne de Kumbaracı yokuşu, bu yokuş kadar zalim değildir.
 
Küçük muhbirinden büyük muhabir, büyük muharririnden kalpazan, başmuharririnden hain, musahhihinden vatanperver, dâhi şairinden lâfazan, üç mısraı binlerce beyte bedel insan burada yetişmiştir.
 
Babıâli’de isim yapmak, para kazanmak hem zordur, hem kolay. Nicelerin yüz binleri burada güneş görmüş kar gibi erimiştir. Nicelerin cebindeki on kuruşları yüz binlere çevrilmiştir. Burada İstanbul satışı 300’den 30.000’e kadar aykırılık gösteren gazeteler çıkar. Umutlarla gelinir, umutsuzluklarla dönülür.
 
(…)”
(Şair Gazeteci başlıklı yazıdan)
***
“(…)
Özdemir’e gelince, rahatını arıyordu. Ben onun için bir jilet gibi, bir tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa, ben olmazsam öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki, arasıra bir başka kadınla da yatabilecekti. Elbette bana bir lüzumlu eşya muamelesi göstermiyordu. Şimdiden sonra belki kul köle de olacaktı. Ama istemem. Ona bu huzuru vermek için dünyaya gelmedim.
 
Eve dönmeme de imkân yok. «Konsolosun kızı» ile «Balıkçı Cemal’in aftosu» arasında mekik dokumak için sinirlerim müsait değil. Bu sıfatlara karşı koymak da boş. Kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik. Yalnız başıma, tek başıma kötü bir şekilde yaşayacağımı sanma. Buna derim ve gururum müsaade etmez. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmedim. Onun için üzülme. O şekilde yaşayacak olsam İstanbul daha müsaittir.
 
Dün nüfus kağıdıma baktım, orada bir de Ayşe ismi var. Biraz da o isimle yaşamak istiyorum. Mektup yazar mıyım, yazmaz mıyım? Birkaç sene sonra döner miyim? Dönmez miyim? Şimdilik Türkiye’de bir yere tren bileti aldım. Trenime beş dakika var. Belki trende devam ederim…
(…)”
(Kayıp Aranıyor’dan)
***
“(…)
Şiir, muhakkak ki yazının ta kendisi… Orman, deniz, çiçek, yemiş, böcek, kuş, güzel insan olur da şiir olmaz olur mu? Yazıdan evvel, sanırım, resim vardı. Yazı çok sonraları icat edilmiştir diye bir şey söylemeyeceğim. Beni âlim sanırlar da alay ederler! Yazı üzerine hiçbir deneme okumadım. Onun üzerine düşünmek istiyorum. Demek söylemekten usandığımız, konuşmak istemediğimiz bir gün, gizlice -bakın bu gizlice kelimesini iyi buldum- kendimiz hitap ettiğimizin yanında bulunmadan, sesimiz işitilmeden söylemek zorunda kalmışız. Bu iş nasıl olur diye düşünmüşüz. Yazıyı belki binlerce, milyonlarca insan okuyor. Ama yazı bunun için uydurulmuşa benzemiyor pek… Olamaz, ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şeyler söylemek için bir takım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı. Bu yüzden uyduruldu. Bir türlü “Seviyorum!” diyemedik.
 
(…)
Biz artık yazının canına okuduk. Onu nelere alet etmedik. İçimizin, beynimizin, güzel, tashihli taraflarını söyleyemediğimiz, söylemeye sıkıldığımız, utandığımız, hem temiz hem de güzel olduklarına inandığımız şeyleri anlatmak için uydurduğumuz bu işaretleri artık kepaze ettik. Yalan söylemek için, birini aldatmak için, bir kötü fikri müdafaa etmek için kaleme sarılanlarımız oldu. Bak gör ki, şu insanoğlunun elinde kala kala yine hep güzelleri kaldı. Onun için yazı yazmaktan korkmamalı. Kötüsü üç günlük, üç seneliktir. İyisi tarih olduğundan beri bize kalıyor. Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… Merak ettiğim hep o ilk ve en güzel yazı.
(…)”
(Mektup adlı öyküden)
***
“(…)
Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu. Hemen hemen bir nahiyeye hücum! Yazın havası güzelmiş, arsaları ucuzmuş diye bir zevksizler akını başladı. Bir yapı merakıdır aldı milleti.
 
(…)
Nahiyeye gelince, gitgide, troid guddesi çok faal oğlan çocukları gibi biçimsiz bir şekilde uzuyor, büyüyordu. Zevksiz ama muhteşem villalar, köyümün köy, Korent Gölü manzarasını Juan les Pins karikatürüne benzetebilmek gayretiyle didinmesine rağmen bir acayip, adeta topraktan doğan bir mukavemet, köyümden o balıkçı köyü havasını bir türlü gideremiyordu. Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokuluydu. Yine atkestanelerinden pırıl pırıl kahverengi meyveler, tenha yollarda potinlerimizin ucuna düşüyor, çocuklar, yine onlarla saatlerce futbol oynuyorlardı.
Birdenbire günlük kokulu serin avlulara düşüyor. Birdenbire bir kır kahvesinin kuyu çemberinde Bizans yazısı okunuveriyor, yine bir dönemeçten dönünce asırlık minicik bir kilisenin bahçesine giriyor, ihtiyar, kambur, boğum boğum bir zeytin ağacında bir çan asılı duruyordu.
 
(…)
Çamların, zeytinlerin –o defne ve kocayemişler, naneler, devedikenleri, kartopları filan, adam yerine sayılmaz- bile birçoğu, yapılara zarar vermesin diye önce diplerine kireç kuyusu açılarak, buna mukavemet edince bin senelik dallar yer yer budanarak, yine canını muhafaza eder de kurumazsa üç beş gün kötü kötü, düşman düşman bakılarak ve bir gece gövdesine bir halat bağlanıp inim inim inletilerek, ne olursa olsun devrildi.
Böylece birçok şeyler oldu.
Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, çamurdan kendilerini koruyabilmiş yosunlu yollar, sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şey değiştirtmiyorlardı. Bu mukavemet hareketine sükûn içinde gülümseyerek karışmış gitmişlerdi. Onlara iştirak eden ben vardım, Balıkçı Komyanos vardı. Dul madam Hrisopulos vardı. İşte birkaç kişi daha vardı, o kadar.
(…)”
(Korentli Bir Hikâye adlı öyküden)
***
“(…)
― Ben mektebe gitmiyorum ki.
― Neden?
― Öğretmen beni dövüyor.
― Neden?
― Yaramazlık ediyorum da ondan.
― Sen de yaramazlık yapma.
― Ben yaramazlık nedir bilmiyorum ki.
― Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
― Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
― Çok fena yapmışsın.
― Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
 
(…)”
(Plajdaki Ayna adlı öyküden)
***
“(…)
— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.
— Bilmem, diyebildim.
Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.
— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.
— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.
 
— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.
 
— Nedir? diye sormadı.
 
— “Eftalikus Kahvesi.” Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca “Eftalikus” da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.
 
O demediklerimi anlamış gibiydi:
 
— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.
— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.
— Ne bileyim, dedi. Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.
— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem, dedim.
(…)”
(Eftalikus’un Kahvesi adlı öyküden)
***
“(…)
Sirkteki bütün numaraları bir küçük çocuk heyecanıyle seyrediyoruz, ellerimiz bir küçük çocuğun elleri gibi çırpınıyor. Küçülüyoruz, miniminileşiyoruz. Bizimle beraber belki bine yakın kocaman insan, çocukluğunu yeniden buluyor.
Çocukluk insana o kadar çabuk geri geliyor ki, âdeta onu içimizde gizli bir yerde saklıyor gibiyiz. İstediğimiz zaman o, bir saniyede bizi buluveriyor. Onu kaybeden, onu kendimizden defeden biz olduğumuz halde, o sadık bir köpek şammesiyle bizi arayıp bulacak. En ümit etmediğimiz zaman ona, bizi bulmak fırsatını vereceğiz. Eğer sizde bu çocukluğa dönüş kabiliyeti büsbütün söndüyse o zaman sirk sizin için manasız; sirkte gülen, eğlenen, heyecanlanan insanlar acayip, basit mahlûklardır. Çünkü saçlı sakallı insanlara çocuk diyemezsiniz. Halbuki o heyecana kapılmışsanız, arasıra kendinize gelip etrafınıza baktığınız zaman, çocukluğu bir yetmiş yaşında ihtiyarın gözlerinde, ellerinde, hatta bembeyaz sakalında buluverir, siz eğer yetmiş yaşında değilseniz, büsbütün küçülürsünüz. Sirkte büyük küçük yok, sirkte büyük küçük mevcut değildir. Sirkte bütün insanlar dokuz yaşındadır.
 
(…)”
(Gauthar Cambazhanesi adlı öyküden.)
***
“(…)
Tam saatinde buluştular. Üsküdar’a indikleri zaman, Halit:
—İstersen sen beni şurada bir kahvede bekle —dedi—, Suat’ların evi epey uzaktır.
Saffet:
—Yok, geleyim ben de seninle. Çoktan… Senelerdir geçmedimdi Üsküdar’a. İstanbul’un bozulmamış bir semtidir. İnsanları namuslu fıkaradır. Bir tatlıca İstanbul köylüsüdürler. Bazen İstanbul’da meyhanede, kahvehanede başka türlü bir delikanlıya rastlarım. «Ulan» derim, kendi kendime, «şu oğlan ne Çeşmemeydanlı, ne Edirnekapılı, ne de Karagümrüklü; olsa olsa Üsküdarlıdır.» Doğru çıkar.
—Hakkın var, Saffet, Üsküdarlı bir başka şehirliye benzer. Bana öyle gelir ki, Üsküdar’da hiç zengin oturmaz. Üsküdar’ın külhanbeyi olur ama zıpırı, edepsizi olmaz. Sanki burada ne haine, ne nanköre, ne de kancık adama rastlanır. Üsküdar’ın delisi bile sakin, zararsız olur, gibime gelir.
—Üsküdar, İstanbul’dan Diyarbakır kadar uzaktır.
 
—Vallahi öyle. Meselâ Kadıköylüde de, Kadıköylüyüm diyen bir taraf vardır ama, ne olsa Beyoğlu tarafı, İstanbul tarafı insanıdır. Halbuki adam, Üsküdarlı ile iki kelime konuşur konuşmaz «Hemşerim, sen Üsküdarlısın» deyiverir. Kendine has bir konuşuşu, gülüşü, giyinişi vardır Üsküdarlının. Nasıl biz, Karadenizliyi lisanından hemen çakarsak, kendim için söylemiyorum ama, adamı, Üsküdarlıyı daha iki lakırdı eder etmez, anlayıverecek sanırım.
Arnavut kaldırımlı, minimini mescitli, sakin, karışık sokaklar… Cumbalı, kafesli, şahnişli, içleri tertemiz evler… İnsan bu evlerin içine burnunu soksa; çamaşır, sabun, ödağacı, nefis bir çamur kokusu duyar.
 
— İşte Yedi İncirler, işte Akzadeler, işte Borazancıbaşı, işte Salihpaşa Çeşmesi, işte Dört Yetimler, Sancak Sokağı, Deli Mehmet Çıkmazı, Hasan Almaz, Kirazlı Çeşme, İki Ahmetler, Baba Cafer, Belâlı Dede…
— Ne söylenip duruyorsun, Halit?
— Ben çocukken bu sokakların isimleri böyleydi.
— Şimdi değişti mi?
— Bilmem.
— Baksana tabelalara…
— Bakamam. Korkarım, değiştirdiler diye.
— Tuhaf! İnsan şu isimlerin hepsinin tarihini çabucak, kendine göre yazıveriyor.
 
— Hem de herkes başka bir masal.
 
— İsimlerin bir acayip tadı var.
 
— Şeftali gibi isimler.
 
— Karpuz gibi.
 
— Kavun gibi.
 
— Ünnap gibi.
 
— Döngel gibi.
 
— Yok, anasının gözü gibi!
— Üsküdar’da bir Anasının Gözü sokağı muhakkak vardır.
Gülüşerek yürüdüler.
(…)”
(Kumpanya adlı öyküden.)
***
“(…)
Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… Yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi, ben de bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun, derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimden haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.
(…)”
(İki Kişiye Bir Hikâye adlı öyküden)
Kaynak: newalaqasabasait-faik-hikayelerinden-secmeler
 
Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Dönüş

Niçin geldim buraya
niçin döndüm bu toprağa
dört bir yanı suyla çevrili
bu çorak adaya?
Havasına dayanamadığım
iklimi sağlığıma zararlı
ve her dönüşümde pişmanlık duyduğum
bu kara parçasına
geldim
niçin?
Burada açtım gözlerimi. Burada kapayacağım. Dediğim için. Burda. Bu adada. Bu odanın bir köşesinde. Bahçe içindeki küçük evimde. Dediğim için. Ya da kumsalın bir yerinde. Bir kaya kovuğunda. Bir deniz mağarasında. Bir kaçak gibi. Ya da tepelerinden birinde. Kurşunu alnına yemiş gibi. Dediğim gibi.
Burda açtım gözlerimi. Gözlerimi nerde açtığımı ansımıyorum. (Nerde kapayacağımı da ansımayacağım.)
Beni doğuran kadın, ölü. Çocuk belleğim ölü.
Ölünün gözleri görür mü?
Gözlerimi burda açmış olup olamayacağıma göre niçin bu dönüş?
(Bu kaçıncı dönüş?)
Bu sürekli dönüş?
Bilmiyorum.
Bir tutku mu?
Bir saplantı mı?
Toprağın çekmesi mi?
Denizin çağrısı mı?
Bilmiyorum.
Bilmeden dönüyorum.

Gemiden indim.
Elimde bir bavul.
İskeledeki memur selamladı, hatırımı sordu ve “Hoş geldiniz” dedi.
Akşam, dört bir yanı örümcek ağlarıyla sarılı eve girdim kapıyı büyük demir anahtarla açıp.
Girişte sandığın üstünde bırakılmış bir mum buldum. Sanki beni bekliyordu.
Yaktım. Mum ışığında baktım eve, örümcek ağlarına, rutubetin duvardaki izlerine.
Yatak odasına girdim. Hazır. Ama toz toprak içinde bir yatak, beni bekliyordu.
Yatağın üstündeki örtüyü kaldırdım. Pencereyi açtım. Sonra bütün pencereleri açtım. Mumu söndürdüm. Çıktım. Karnımı doyurmak için gittiğim aşevinde, şarabı yudumlarken, adını unuttuğum bir çocukluk arkadaşı geldi yanıma.
-Demek dönüldü?
-Evet.
-Toprak çekiyor değil mi?
-Hayır, toprak değil deniz.
-Aynı şey.
-Evi nasıl buldun?
-Örümcek ağları içinde.
-Eh o kadar olur.
-Camlardan bazıları kırılmış.
-Bunca yıl geçti aradan.
-Evet.
-Bu kez dönüş temelli mi?
-Bilmiyorum. Bakacağım. Belki.
-Tek başına mı?
-Her zamanki gibi.
Şaşırdı. Ya da acıdı.
-Şaşacak ne var?
-Şaşırmadım . Ama yaş… Biliyorsun hepimiz yaşlandık. (Yaşla yalnızlığın ne ilgisi var?)
-Haklısın. Yoksa köyden birini mi bulacaktın bana bakacak?
-Niçin olmasın?
Niçin olmasın?
Aşımı pişiren. Çamaşırımı yıkayan, Yatağımı yapan. Soğuk gecelerde beni ısıtan. Kıyıda balıktan dönüşümü bekleyen.

Niçin olmasın?
Oldu. Buldular.
Yeryüzünün en iyi kadınıydı.
Yüzü kızarmadan yüzüme bakmıyordu.
Gel, dediğim zaman geliyor, git, dediğim zaman gidiyordu. 
Sustuğum zaman susuyordu. 
Yalnız bahçede hangi çiçekleri görmek istediğimi soruyordu. 
Bugüne değin ne yaptığımı sormuyordu. 
Bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü sormuyordu. 
Verirsem alıyordu. Alırsam giyiyordu.
Yalnız bir gün, daha doğrusu bir akşam, soyunup yatağa girmeden önce, o tüm saflığı içinde bir söyledi ki delinmez sandığım ciğerimi deldi:
-Biliyor musun, senden önce ben burada yok gibiydim.
Biliyorum, daha çok yoksulluğun sesiydi bu.
Hiçbir şey vermemiştim bu kadına. Hemen hemen hiçbir şey. Yazın bir basma entari. Kış yaklaşıyor diye üç arşın pazen. Canım çektiğinde bir okşama. Diyelim biraz ötesi. Ne övüp göklere çıkartmıştım, ne yerip yerin dibine batırmıştım. Kendim nasıl yaşıyorsam, onu da öyle yaşatmıştım. Sessiz. Tekdüze. İlk kez evime girdiğinden, yatağımı paylaştığından beri ilk kez, doğru dürüst bir şey söylemek gereği duydum. Ama sözcükler, boğazımda düğümlendi. Yalnızca: 
-Ben sana hiçbir şey yapmadım, diyebildim. Sonra, en sevdiğim, birçok kez, birçok kişiye söylemek isteyip söyleyemediğim sözcük çıktı ağzımdan. 
-Bağışla! 
Bana dokunmaya, bana bir söz söylemeye çekinen, canı çektiğinde kendisini sevmemi bile istemekten; değil istemekten, bunu belli etmekten çekinen bu kadın, birlikte olduğumuzdan beri ilk kez benden önce yatağa girdi. Sırtüstü uzandı. Kollarını iki yana açtı. Gözlerini yumdu.
-Sen beni bağışla ve bana bir çocuk ver, dedi. 
Ada sarsılıyor sandım. Dışarda bir fırtına patladı sandım. Öylesine bir doğallıkla söylemişti ki, sanki kuruyan bir bitki dile gelmiş su vermemi istiyordu benden. Oysa, su, yaşam, güneş oydu. 
Yanına uzandığımda, ona bana güvenmemesini, çünkü kendime benim bile güvenim olmadığını söyledim. 
-Geldiğim gibi bir gün gene giderim, dedim. 
-Biliyorum, dedi. Onun için istiyorum.

Güz yağmuruyla birlikte adadan ayrılma isteği belirdi içimde. Kışı burada geçirmekten korkuyordum. Burası: Bir ada. Dört yanı denizle çevrili. Bir denizin üstüne oturmuş. Ya deniz dibindeki kayalar çözülürse? Ya da batarsa? Bundan mı korkuyordum? Bilmiyorum. Kışın esecek, günler boyu dinmeyecek fırtınaların korkusu muydu içimdeki? Bilmiyorum.
Bir sabah, iskeleye gittim. İki gün sonra kalkacak vapur için bir bilet istedim. Bir tek bilet.
İskele memuru, önüne koyduğum parayı eliyle itti.
-Nereye gidiyorsunuz? dedi. Adamızda rahat etmediniz mi?
-İşlerimi çözümleyip döneceğim, dedim.
-Hangi işleri? Neyi çözümleyeceksiniz? Bırakın bunları. Oturun oturduğunuz yerde. Bakın, artık yabancılar da kalmadı adamızda.
-Ben sizin düşüncenizi sormadım, dedim. Ben ilk vapur için bir yer istiyorum.
-Bir yer mi? dedi iskele memuru. İlk kalkacak vapurda sizin için bir yer yok.
-Yani bütün yerler dolu mu? dedim.
-Hayır, dedi. Sizin için yer yok dedim.
-Bu ne demek? dedim.
-Bu şu demek ki, adadan ayrılmak için sizin özel izin almanız gerekiyor.
-Kimden? dedim.
-Adanın mülki amirinden, dedi.
-Ben kimseden izin almam, dedim. Eğer siz bilet vermezseniz, ben de bir balıkçı motoruna atlayıp giderim.
-Bunu size salık vermem, dedi. Başınıza bir kaza gelebilir.
Sonra kalmam için yalvarırcasına:
-Niçin gitmek istiyorsunuz? dedi. Eviniz barkınız burda. Kimse sizi tedirgin etmiyor. Bu ada sizin adanız. Doğduğunuz yer. Baba ocağınız. Üstelik şimdi çocuk bekleyen bir de eşiniz var.
-Ama bu benim seçtiğim bir yaşam değil, dedim.
-Hangimiz kendi yaşamımızı seçiyoruz ki, dedi iskele memuru. Hangimiz dilediğimiz yaşamı seçiyoruz ki?
Elimdeki parayı cebime koydum.
-Demek bana bilet vermiyorsunuz, dedim.
-Hayır, dedi.
Odasından çıkarken,
-Balıkçı teknelerini unutun, dedi. Bunu size pahalıya ödetirler.
-Ödetsinler bakalım, dedim.

Neyi ödeyecektim?
Kim ödetecekti?
Nasıl ödetecekti?
Niçin ödetecekti?
Niçin ödeyecektim?
“Kimseye bir borcum yok, ama gerekirse öderiz” dedim kendi kendime. Sonra içimden bir ses, “Ama ödenmeyecek şeyler de vardır” dedi.
“Yaşamımla öderim” dedim.
“Yaşamınla ödenmeyecek şeyler de vardır” dedi.
Kısır bir yaşam deneyimim vardı.
Bu sorunun karşılığını (neymiş onlar) sorup, cevabını veremedim.

Kumsala döndüm. Kızgın kumsala. Artık kızgın olmayan kumsala.
Kimseler yoktu.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Niçin gideceğimi bilmiyordum.
Buraya, yazmamak, ölene değin yazmamak, bahçemde çiçek yetiştirip, denizde balık tutup yaşamak için dönmüştüm.
Gün batıyordu.
İki gün sonra beni adadan götürmesini istediğim vapur rıhtıma yanaşmıştı. Işıklar içindeydi.
O demir alacak ve ben içinde olmayacaktım.
“Sabah ola hayrola”, dedim.
Evime doğru yürüdüm.
Bahçe kapısını açtım.
Ev ışıklar içindeydi.
Alt katın penceresine yaklaştım.
Yemek masasının başında bir adam, masanın üstüne kâğıtları yaymış, ağzında cigarası, yazı makinesini önüne çekmiş bir şeyler yazıyordu.
Karım kahvesini getirdi.
O gülümseyerek teşekkür etti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra kâğıtları karıştırdı.
Sonra yazı makinesinin tuşlarına vurmaya başladı
Boşluğa yönelmiş
Bir makineli tüfeğin
Tetiğine basar gibi.

Ferit Edgü  / Bir Gemide (1972)ferit-edgu-hikayeleri

 
Dönüş için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mart 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Bir Şehit Mezadı

Oturduğumuz evin karşısında bir küçük kahve vardı; zâbitlerimiz burayı kendilerine mahsus bir kıraathane haline koydular; bütün boş vakitlerini, burada, İstanbul gazetelerini, Ankara’dan gelen ajans haberlerini, kimbilir hangi tarihten kalmış bazı eski risaleleri okumakla geçiriyorlardı. İki muharebe arasındaki fasıla bu ateşli gençler için pek can sıkıcı bir intizar devresidir. Bütün malihulyalar insanı hep bu devrede yakalar; eski hâtıralar hep bu devrede uyanır ve daüsıla denilen bu yumuşak pençeli canavar kalbin içine tam bu devrede yerleşir. O zaman harbin en çetin, en korkunç, en kanlı safhaları bile iştiyak ile özlenir.

Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar… Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti.

Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler olurdu. Birdenbire kahveci bir hasır iskemlenin üstüne çıkar ve etrafa “Başlıyor!” diye bağırırdı; o zaman bütün oturanlar yerlerinden kalkarlar ve kahvecinin etrafında uğultulu bir halka teşkil ederlerdi. Ben de bunların arasına sokulurdum ve iskemleye tünemiş adamın yanında bir masanın üstünde ya açılmış bir bavul, ya kapağı devrilmiş bir sandık görürdüm. Bunların içi daima karmakarışık bir eşya yığınıyla doludur. Son muharebede şehit düşen zâbitlerden birinin eşyası…

Cephede âdet olduğu üzere sağ kalan arkadaşlarından biri onun nesi var nesi yoksa, toplar, buraya getirir, mezada koyardı.

İlk gördüğüm bu mezatların birinde sormuştum:  “Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?”

“Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır; bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içindeki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafı kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyayı burada satıp parasını sahibine gönderiver-mektir.”

Bunun üzerine burada bütün mezatlara iştirake ve eşya parçasına bir pey sürmeye başladım.

Ah, bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.

“Kalpak, ikiyüze, ikiyüz ona, ikiyüz elliye, kalpak…”

İçimizden biri soruyordu: “Kurşun deliği var mı?”

Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu. “Var, var ama küçük bir delik. Dışarıdan hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak! İkiyüz elliye, ikiyüz ellibeşe… Haraç, haraç…”

Sonra elinde bir matara sallamaya başlıyordu; daha sonra ya bir kayış, ya bir dolak, ya bir mendil destesi uzatıyordu: “Ala keten mendil, beş tanesi yüz elliye yüz elliye…”

“İki yüz olsun!”

“İki yüz, iki yüz…”

Bunlar da satılıyor, sıra bir gömleğe, bir dona, bir diş fırçasına, bir tarağa, bir tıraş takımına, bir bilek saatine, bir küçük cep aynasına geliyordu. Bütün bu hususî eşyanın şekline, nevine, rengine göre ölenin hüviyeti gözümün önünde teressüm ediyordu. Kâh “Tuvalete düşkün bir genç!” diyordum. Kâh “İntizam ve ihtimamı seven bir adam!” diyordum. Kâh “Mütevazı, fakir bir küçük zabit!” olduğuna hükmediyordum. Bir gün Mülazım Sani Cevdet Efendi isminde bir şehidin mezadı oldu. Bunun eşyasının büyük bir kısmını Fransızca, Türkçe bir siirti edebî kitaplar ve resimli risaleler teşkil ediyordu. Marcel Prevost’nun “Kadın Mektuplarından tutun da, Bourget’nin Hervieu’nün eserlerine kadar bir roman koleksiyonu. Bunların arasında, Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”si; çok okunmadan parça parça olmuş bir “Zavallı Necdet”, bir eylül şehit Cevdet Efendi’nin İstanbul’dan tâ Sakarya kıyılarına kadar taşıdığı kitaphanenin, şimdi hatırlayabildiğim, en şayanı dikkat parçalarını teşkil ediyordu. Bunlar meyanında kendi eliyle doldurulmuş birkaç defter ve bir solmuş kurdela ile sıkı sıkıya bağlanmış bir tomar mektup da vardı. Sıra bunlara gelince, mezada nezaret eden arkadaşı yüzü kızararak kahveciye yaklaştı:

“Bunları geç; bunlar olmaz!” dedi ve defterle tomarı alıp yavaşça paltosunun ceplerine yerleştirdi.

Ben; kitapları, mahiyetini tayin edemediğim bir heyecan ile ellerim arasında evirip çeviriyordum ve gözlerimin tevakkuf ettiği her sahifede solgun benizli, mahzun bakışlı bir İstanbul çocuğunun ince ve narin çehresini görüyordum. Onun ile konuşuyordum. İşitilmeyen bir dille ona diyordum ki: “Gördün mü? Bütün bu okuduğun şeyler, bütün bu tadına doyamadığın sözler, bütün bu tiryakisi olduğun edebiyat hep yalanmış! Sen kendini daima bunların içinde zannetmişsin; ruha sun’i bir hassasiyet veren ve hayatı hep şiir ve sevişmeden ibaret gibi gösteren bir sahte havada düşünmüşsün, tahayyül etmişsin, takdirin sana neler söylediğini hiç işitmemişsin! Lâkin günün birinde o müthiş ateş yağmuruna tutulur tutulmaz bütün arkanda kalan yolu unutmuşsun. O yolda seni muhayyel maşuka, bekliyordu; yazın tüllere, kışın kürklere bürülü o muhayyel maşuka ki, tebessümleri kadar bakışları da tatlı idi. Sana, ‘Gel’ diyordu; ‘Kurşunlar niçin, toplar ve süngüler niçin? Biz vatandan daha güzel ve harpten daha ateşli değil miyiz?’ Sen bu sesleri işiterek günlerce, gecelerce sendeliyordun. Lâkin, günün birinde seni bekleyen her türlü visalden daha tatlı şehadeti asla hatırına getirmiyordun!”

Ben kitapların sahifelerinde bu çehre ile böyle hasbıhal ederken yanıma arkadaşı geldi:

Merhum hep bunları okurdu ve beynini mütemadiyen hayal ile doldururdu. Fakat, son zamanlarda çok değişmişti; hakikî bir asker olmuştu!..

Dövüşürken ve ölürken yanında idim, tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Allah, Allah!’ diyerek döğüştii ve tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Anacığım!’ diyerek can verdi. Onu kollarım arasına aldığım zaman, yüzünde bütün okuduklarını unutmuş ve yeni yeni sırlara agâh olmuş gibi bir hal vardı.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlubir-sehit-mezati

 
Bir Şehit Mezadı için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Şubat 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Ayran

Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu.
İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hala örten
karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat
yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp
boğuluyordu.

Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş
olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra
dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko
maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az
ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla
dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışında dizlerine
vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup
önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi.
Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun
topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya
çamura basıyordu.

Yaz kış, her gün gitmeye mecbur olduğu bu iki saatlik yol
bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük
ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.

Küçük Hasan senelerden beri gördüğü şeylere alakasız
gözlerle bakıyordu. Kuru sazların arasında çorak ovayı oyarak
geçen ve ta yanına gelmeden farkına varılmayan dört adım genişliğindeki
küçük derenin, yan yana uzatılmış üç kalastan ibaret
köprüsü artık çökecek kadar sallanmaya başlamıştı.

Biraz daha yukarda, küçük bir sırta dayanarak ovaya bakan
değirmenin uğultusu duyulmuyordu. Bu kış günlerinde üç
gün işlerse beş gün işlemiyor, kapısının önündeki, yaprakları
dökülmüş, üç söğütle tamamen terk edilmiş bir viraneyi andırıyordu.

Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde
kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört
saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu
anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu.
Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek,
geri dönmek mecburiyeti…

Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı
tuttuğu sol elinin çatlaklarla örtülü üst tarafı ile burnunu sildi.
Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığıni gördü.

İki tarafı çıplak dağlarla çevrilen bu upuzun ovanın tam
orta yerinde yapayalnız duran ve etrafındaki yapraksız akasyalarla
daha zavallı görünen bu soğuk bina, oraya rastgele atılmış
bir taş parçasını andırıyordu. Günde iki defa geçen posta treni
bile, ne diye bu manasız yerde duruyorum diye hayret eder gibiydi
ve birkaç dakika durduktan sonra kalkarken, çaldığı düdükte
keyifli bir ıslık edası vardı.

Küçük Hasan, istasyonun tahta parmaklıkla ayrılan hududuna
gelince biraz dinlendi, sonra yine tahta parmaklıklı kapıyı
aralayarak içeri süzüldü.

İstasyon binasıyla raylar arasında kalan dört beş adım genişliğindeki
yerde, heybelerinin üstünde oturan iki köylü ile,
kaputunun içinde büzülmüş gibi duvara dayanan bir jandarmadan
başka kimse yoktu. Burası öyle tren zamanı çeşit çeşit
kebapçılar, gazozcular, yemişçilerle dolan büyük istasyonlardan
değildi. Ancak yazın civar köylerden kara üzüm, kavun,
karpuz getiren beş on köylü burasını canlandırırdı. Kışın ise
küçük Hasan’la üç dört günde bir küçük bir küfe kış armudu
getiren topal ve ihtiyar bir köylüden başka kimse ortalıkta görünmezdi.
Tren geldikçe rahatsız edilmiş bir suratla ortaya çıkan
istasyon memuru, işi biter bitmez derhal odasına çekilir,
bütün gününü, on senelik akümülatörlü radyosundan bir ses
çıkarabilmek için asla yeis getirmeden uğraşmakla geçirirdi.

Bugün, kış armudunu satan köylü de ortada yoktu. Küçük
Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları
seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp
bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin
arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri
görülüyordu.

Keskin bir düdük sesi ile irkildi. İstasyona gelen tren, kendini
haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne
geldi ve durdu.

Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı
yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere
kaldırarak:

-Ayran, ayran, temiz ayran!- diye bağırmaya başladı.

Yazın -buz gibi!- diye bağırırdı; şimdi, bu soğuk havada,
sanki her ayran kelimesinin başında hala o -buz gibi- sıfatı
vardı. Kimse başını çevirip bakmıyordu bile. Trenin hemen hemen
bütün camları kapalıydı, açık olan bir iki tanesinde de boyalı
saçlı, yün bluzlu kadınlar duruyordu.

Küçük Hasan’ın gözleri, delecekmiş gibi, kapalı camlara
dikiliyor ve bunların arkasında teneke maşrapadan ayran içebilecek
insanlar; hali vakti yerinde köylüler, boyunbağsız esnaflar,
izinli giden askerler, hasılı susamış kimseler arıyordu.

Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı
dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü
buruşturarak:

-Ayran, temiz ayran!..- demeye devam ediyordu.

Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak satabilseydi. Buna
mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi.
Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dört gözle bekleyen
iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor
ve o hep bağırıyordu:

-Temiz ayran… Temiz…-

Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç
saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da
yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye
iki gün bile yetmiyordu… Ondan sonra iki kardeşi beslemek
vazifesi küçük Hasan’a düşüyordu. Biri iki, öteki beş yaşında
olan bu sıska çocukların bütün işleri, basık tavanlı bir damdan
ibaret olan evde ellerine ne geçerse yemekten ibaret gibiydi.
Küçük Hasan hergün yoğurt çalmak için kendisine lazım olan
mayayı onların yetişemeyeceği ve bulamayacağı bir yere –tavan
direklerinin duvarla birleştiği köşeye– saklamaya mecbur
oluyor ve her gün, istasyonda bulunduğu sırada, bu iki aç midenin,
kendileriyle aynı çatı altında aynı açlığı çeken ihtiyar keçiyi
bile yiyeceklerinden korkuyordu.

Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya
koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere
ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o
balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü.
O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan
midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki
üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir
yorganın altına sokulurdu.

Onu asıl dehşete düşüren, kardeşlerinin bu kuyu gibi daima
yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak eve
döndüğü zaman, bu iki sıska mahlukun kendisine nasıl parlak
ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca
tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı
kadar bağırdı:

-Ayran… Ayran!..-

Trenin üçüncü mevki vagonlarından birinin penceresi indirildi.
Uzun boyunlu, kasketli, kır bıyıklı bir baş uzanarak:

-Ver bakalım bir tane!- diye seslendi.

Küçük Hasan maşrapayı titreyerek uzattı. Adam minimini
gözlerini maşrapanın içine dikerek sindire sindire içiyor ve sulu
ayranı bıyıklarının ucundan yakalıksız gömleğine damlatıyordu.
Maşrapayı uzatarak:

-Doldur bir daha!..- dedi.

Onu da içtikten sonra yeleğinin cebinden bir onluk alıp
aşağı attı:

-Ver beş kuruş!..-

Küçük Hasan:

-Yok ki!- dedi ve etrafına bakındı. Ortalıkta istasyon memurundan
başka kimse kalmamıştı. O da, hafiften kar çiselemeye
başladığı için, boynunu içeri çekmiş, trenin kalkmasını
bekliyordu. Çocuk güğümünü olduğu yerde bırakarak ona koştu,
parayı uzattı:

-Şunu iki çeyrek yapsana!..- dedi.

Memur cevap vermeden arkasını döndü ve hareket kampanasını çaldı.

Trenin penceresindeki uzun boyunlu adam eliyle işaret ediyor:

-Gelsene ulan!- diye bağırıyordu. Küçük Hasan o tarafa
koştu. Penceredeki:

-Ver on kuruşu!..- dedi.

Çocuk derhal parayı uzattı. Tren yavaşça harekete geçmişti.
Adam parayı yine yeleğinin cebine koyduktan sonra, çaresiz
bir eda ile:

-Yok çeyreğim, ne yapalım!- dedi.

Vagon küçük Hasan’dan beş altı adım uzaklaşmıştı. Uzun
boyunlu adam, pencereden sarkarak:

-Hey, çocuk, hakkını helal et!- diye bağırdı. Küçük Hasan
hiçbir şey anlamıyormuş gibi bakakalmıştı. Tren hızlanıp uzaklaşıyordu.
Tekerleklerin gürültüsü arasında adamın sesi tekrar duyuldu:

-Helal et bakayım, helal et!.. Hadi!-

Küçük Hasan bir şeyler mırıldandı. Sonra güğümünü alarak
istasyon duvarının kar tutmayan bir kenarına çömeldi.

Kar adamakıllı serpiştirmeye başlamıştı. Küçük Hasan eve
eli boş dönmektense akşam trenine kadar beklemeye karar verdi.

Soğuktan donan ellerini ovuşturuyor ve annesinin keçi
kırptıkları makasla kestiği kertikli saçlarını kaşıyordu. Rüzgardan
gözleri yaşarıyor ve mavi gözlerini saran kirpikleri çapaklanıyordu.

Akşama kadar bu köşede bekledi. Ara sıra ayağa kalkıp
dizlerini ovuşturuyor, sonra tekrar çömelerek kafasının içindeki
sisli boşluğa gözlerini çeviriyordu. Düşünmesi ve tahayyül
etmesi kendisine hoş gelecek hiçbir şey mevcut olmadığı için,
bu boşluk ona bir dinlenme gibi geliyordu. Birkaç kere anası
aklına geldi. Onun ağlamaklı yüzünü görür gibi oldu. Üç küçük
çocuğunu toprak bir damda bırakarak başka köylerde ve el
yanında birkaç lokma için didinen bu kadına karşı garip bir
merhamet duyuyordu. Bunda, biraz da, kardeşlerine karşı anasıyla
aynı vaziyette bulunmasının tesiri vardı. Evdeki iki aç
mahluk haftada bir gelen zavallı kadını da hep o kin dolu bakışlarla
karşılarlardı. Kadıncağız, getirdiği bulgurdan yağsız
bir çorba yaparken, kuru kuru hıçkırıklarla iktifa eder, (yetinir) evi
bir parça düzeltmeye çalışır, akşama kadar kaldıktan sonra, bazen
bir kelime bile konuşmadan çıkar giderdi. Küçük Hasan onun
ağzından babasına veya herhangi bir akrabaya dair bir kelime
bile duymamıştı. Zaten kendini bildiğinden beri bir an bile
bunları merak etmiş değildi. Hayatı istasyonda ayran satmaktan
ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu. Bunun
için de bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve
gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk
daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak
giderse, diyordu… Bu yeni misafiri de doyurmak kendisine
düşecekti. Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih
ediyordu. Kapılarını bir gün bir insanın açtığı görülmemişti.
Hayat eskisinden daha feci olarak devam edecek ve Hasan,
günden güne sütü azalan ihtiyar keçinin yardımıyla bu müthiş
mücadeleyi başarmaya çalışacaktı. Gününün boş zamanlarını
keçiyi otlatmak, karlı havalarda ise dere boyunda, bir karıştan
kısa, kuru otlar bulup hayvana getirmekle geçirecekti.

Yazın işleri o kadar fena değildi. Sabahleyin serinde yola
çıkarsa istasyona yorulmadan varıyor, hemen hemen bütün güğümü
satıyordu. Cebine doldurduğu ufak paralar kadar, belki
de daha fazla onu sevindiren bir şey de, köye dönerken yükünün
hafif olacağı düşüncesiydi.

Sabah treninde bütün ayranı satamasa bile, akşam trenine
kalıyor, fakat istasyona ekin getiren köylüler öğleyin ekmek
yerken çok kere bütün güğümü haklıyordu.

Akşam treni saat dört buçukta geldiği için yazın ortalık kararmadan
köye dönebiliyordu. Fakat bugün daha trene yarım
saat kala istasyon korkutucu bir alacakanlığa gömülmüştü.

Ayazda ve karanlıkta kalkıp geri döneceğini düşünerek titredi
ve hemen gitmek istedi. Fakat bu sırada odasından dışarı çıkan
istasyon memuru trenin yakın olduğunu anlattı.

Trenin istasyonda durmasıyla kalkması bir oldu. Küçük
Hasan kapalı ve puslu pencerelerin arkasında hayal meyal belli
olan insan şekillerine bakarak trenin bir başından öbür başına
koştu ve -Ayran, temiz ayran!- diye bağırdı, kocaman kunduraları
ıslak kumlarda gıcırtılar yapıyor, karlar bağırmak için açtığı
ağzına doluyordu.

Vagonların pencerelerinden dökülüp yerdeki su birikintilerine
yayılan soluk muştatil (dikdörtgen biçimindeki) ışıklar sıçraya sıçraya
uzaklaşırken küçük Hasan güğümünü kavradı ve tahta parmaklıklı kapıyı
iterek köyün yolunu tuttu.

Henüz karanlığa alışmayan gözlerine kar parçaları vuruyordu.
Güğümün içindeki ayran her adımda çalkalanıyor ve
garip sesler çıkarıyordu. Yavaş yavaş sırtından içeri işleyen rutubet
onu titretmeye başlamıştı.

Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden ve bir hayvan
gibi yolunu alışkanlıkla bularak yürüyordu. Ovanın içerisine
doğru daldıkça pabuçlarının ve güğümdeki ayranın sesine
başka sesler de karıştı. Uzaklarda birtakım hayvanlar bağrışıyordu.
Müthiş bir korku ile zangır zangır titremeye başladı. Adımlarını
daha hızlı atmaya çalışıyor, fakat ayakları birbirine dolaşıyordu.
Soğuktan uyuşan bacaklarında, güğümün her çarptığı
yer dakikalarca sızlıyordu.

Karanlıktan, yüzünü kamçılayan kar ve rüzgardan, dizlerine
sıçrayan çamurdan ve duyduğu seslerden korkuyordu. Açlığı,
sıska kardeşlerinin korkunç gözlerini, yorgunluğunu unutmuştu.
Bir an evvel köye varmak, ocakta küllenen bir odun
parçasıyla aydınlanan toprak dama girmek ve bir köşede saklanmak
istiyordu. Ne yatmak, ne dinlenmek, sadece bir dört
duvar arasında bulunmak… Bu geniş karanlıktan, bu seslerden
kaçmak…

Ayakkabıları çamurda saplanıp kalmıştı. Yalınayak koşuyordu.
Savrulan güğümden üstüne başına ve yerlere ayranlar
saçılıyordu. Birbirine vuran dişlerinin arasından manasız korku
sesleri fırlıyordu.

Uzaklardaki hayvan sesleri gitgide yaklaşıyor gibiydi. Halbuki
yarı yoldaki kuru söğüt ağacını daha yeni geçmişti. Çapaklı
gözlerini karanlığı delmek ister gibi açarak ilerilere baktı.
Hiçbir şeyler göremedi. Havanın güzel olduğu gecelerde bile
ışıkları ta kenarına gelmedikçe görünmeyen köy ona, varılması
imkanı olmayan bir yer gibi geldi. Bir yere sıkıştırıldığını ve kaçacak
yer olmadığını anlayan bir hayvan gibi vahşi ve nihayetsiz
bir korku duydu. Elinden ayran güğümünü ve maşrapayı
fırlatarak koşmaya ve gırtlağından anlaşılmaz sesler fırlatmaya
başladı. Bunlar bazan -Ana… Ana!- der gibi oluyor, bazan da
-A…A…Aaah- -A…A…Aaah- halinde karanlığa yayılıyordu.

Hayvan sesleri daha yakınlaşmış, yolun ilerisinde, karların
arasında, birtakım karaltılar belirip tekrar kaybolmaya başlamıştı.
Küçük Hasan dizlerinin artık kendisini taşıyamayacağını
hissetti. Korku her tarafını bağlamıştı. Çıplak ayaklarının cıvık
çamura her basışında çıkardığı ezik ses, sırtına bir kamçı gibi
iniyor ve korkusunu birkaç misli artırıyordu. Boğazına bir şeyler
tıkanmıştı. Çatlak elleriyle gözlerini silerek ileri bakmak isterken
dizlerinin üstüne yuvarlandı. Kalktı, fakat beş altı adım
sonra tekrar düştü. Boğazından fırlayan sesler daha vahşi bir
şekil almıştı.

-Ana…Ana!- derken sesi, gitgide yaklaşan ve kar üzerinde
kayıyormuş gibi süratli adımlarla etrafında daireler çizen hayvanların
bağırışından farksız oluyordu.

Büzülmüş bir halde yolun çamurları üzerine uzanan vücudunu
kar örtmeye çalışırken o hala birbirine vuran dişlerinin
arasından:

-Ana… Anacığım… Ana!- diye mırıldanmaya çalışıyordu.
Bu sırada, birkaç yüz metre ötede, evlerinin tahta kapısı arkasında
rüzgarın sesini dinleyerek küçük Hasan’ı bekleyen iki
kardeş, onunkine pek benzeyen bir korku ile titriyorlar ve köyün
etrafında dolaşan kurtların sesini duydukça, birbirlerine
sokularak ağlaşıyorlardı.

Sabahattin Aliedebiyatimizda-kar-oykuleri

 
Ayran için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ocak 2017 in Hikaye, Kar Yağıyordu Karanlığa

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: