RSS

Kategori arşivi: Hikaye

Toprak Ana

Birlikte yürürken gözümüzde bütün dünya değişirdi ve biz bir masal aleminde yüzerdik. Ve, her tarafı sürülmüş boz toprak, dünyanın en güzel tarlası olarak görünürdü bize. O sırada, önümüzden kalkan bir boz torgay da havalanırdı aydınlardan gökyüzüne doğru. Çok yükseklere kadar çıkar, gökyüzünde bir nokta gibi görünür ve bir insan yüreği gibi çırpınarak mutlu mutlu ötmeye başlardı.

*
Ark kazılırken kenarına yığılmış yumuşak toprak bizim yastığımızdı ve yastıkların en yumuşağıydı. O gün orada geçirdiğimiz ilk gece oldu. Ondan sonra da hayatımız boyunca hiç ayrılmadık. Suvankul’un demir gibi ağır ve nasırlı elleri benim yüzümü, alnımı, saçlarımı okşarken yumuşacık
gelirdi bana. Avuçlarında, kalbimin ateşli ve neşeli çarpışlarını duyar ve kulağına fısıldardım:

-Suvan, mutlu olacağız değil mi? Cevap verirdi:

-Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.

*
-Ey Güneş, bak, bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi? Yüzgörümlüğü olsun diye ışınlarını gönder, sıcaklığını, aydınlığını ver!..

Böyle konuşurken ciddi olup olmadığını bilmiyorum ama, birden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Yüreğimi dolduran mutluluk dalgalarına dayanamamıştım. O günü hatırlayınca hala ağlarım ve niçin ağladığımı bilmem. Ne kadar da aptalım değil mi? Ama o ilk ağladığım zaman döktüğüm yaşlar başkaydı. İnsan o yaşları hayatında ancak bir defa döker.

*

O heyecanlı günleri de sık sık hatırlarım: Okuma yazmayı babalarına çocuklar öğretiyordu. Kasım ve Maysalbek, gündüz okula gidip öğrencilik, akşam eve dönünce babalarına öğretmenlik yapıyorlardı. O yıllarda masa filan yoktu bizim evlerde. Suvankul yere yüzükoyun yatarak bir deftere harfleri yazmaya çalışır, üç çocuk onun başına çöker, hepsi de söyleyecek bir şey bulurdu: Baba, kalemi daha
dik tutmalısın; bak, satır ne kadar çarpık oldu… Elin de titriyor, rahat ol… bak, şöyle yazmalısın, defteri de şöyle tutmalısın… Çocuklar bazen kendi aralarında tartışır, herbiri bu işi en iyi bilenin kendisi olduğunu iddia ederdi. Başka zaman olsa Suvankul çocukları azarlayıp sustururdu ama, şimdi onları gerçek öğretmenler gibi saygıyla dinliyordu. Bir tek kelime yazmak onu perişan ediyor, yorgun düşürüyordu. Alnından yüzünden ter akıyor, sanki yazı yazmıyor da, koca koca buğday demetlerini sırtlanıp batöze taşıyordu.

*

Genellikle aynı evde oturan gelin kaynana pek geçinemezler, ama bu konuda ben şanslıydım doğrusu. Evde onun gibi bir gelin olması gerçek bir mutluluk idi. Yeri gelmişken, benim anladığım gerçek mutluluğun da bir raslantı sonucu olmadığını, yaz yağmuru gibi birden bire başımıza düşmediğini söylemeliyim. Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.

*

İşte o günlerde ben, asla unutamayacağım bir şeye tanık oldum. Tarlanın kenarında, buğday sapları arasında, özellikle o yaz pek güzel açmış beyaz, pembe renkli; iri yapraklı gülhatmi çiçekleri vardı.
Ekinleri biçerken onlar da devriliyordu önümüzde. Aliman işte bu çiçeklerden koca bir demet toplamıştı. Bunları, bana göstermemeye çalışarak bir yere götürüyordu. Onu gizli bakışlarla izledim ve gördüm ki koşup gittiği yer biçerdöverin durduğu yerdi. Biçerdöverin yanına geldi, çiçek demetini usulca sürücü basamağına bıraktı ve yine koşa koşa döndü. Biçerdöver çalışmaya hazırdı, bugün yarın tarlalara dalacaktı. Ama o sırada hiç kimse yoktu orada. Kasım bir yerlere gitmiş olmalıydı.

*

Ekmeği aldım, duamı okudum ve ilk lokmamı ısırdım. Bambaşka, bilinmeyen bir tadı ve kokusu vardı vardı bu ekmeğin. Sürücülerin ellerinden, taze buğdaylardan, kızgın demirden, mazottan gelen ya da bunların karışımı olan bir kokuydu bu… Sonra ikinci, üçüncü lokmaları da aldım, onlarda da mazot kokusu vardı. Ama yine de, o güne kadar öyle lezzetli ekmek yemediğimi söyleyebilirim. Bu,
emekçi oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren, buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın, halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Oğlumla övünüyor, çok büyük bir gurur duyuyordum. Ama bunu kimse bilmiyordu. İşte o anda anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum…

*

Bütün bunlar hoşuma giden şeylerdi. Onun at üstünde otururken kamburlaşan sırtına bakıyor, sevgi ve acımayla başımı dayıyor ve içimden konuşuyordum onunla: Evet, evet her gün biraz daha ihtiyarlıyoruz Suvan, her gün biraz daha çöküyoruz. Vakit durmaz ki! Ama boş yere geçirmiyoruz vaktimizi. Önemli olan da budur… Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte biz de birer delikanlıydık… Ne de çabuk geçiyor zaman. Hayat dediğimiz şey çok ilginç ve bizim şimdilerde ondan vazgeçmeye hiç niyetimiz yok.

*

-Savaş çıktı ana, savaş! dedi.
Sesi uzaklardan, derinlerden geliyordu sanki.
-Savaş mı? Savaş ha?
-Evet ana, savaş başladı.
Ben bu savaş sözüne hala gerçek anlamını veremiyordum.
-Ne demek savaş çıktı? Niye savaş olsun ki? Savaş ha?

*

Bunun er-geç olacağını biliyordum. Yine de dizlerimin bağı çözüldü de olduğum yere çöküverdim. Orağı bir yana bırakıvermişim. Kollarım ellerim titriyor, bir sızı dalgası kaplıyordu vücudumu.

*

-Korkuyor musun ana? dedi. Çok korkuyorsun değil mi? O kadar korkmana gerek yok anacığım. Üzülme sen, düşünme bunları. Göreceksin yakında her şey yoluna girecek.

*

Eve gelince Aliman’ı iki gözü iki çeşme ağlar bulduk. Hamur yoğurmayı da unutmuştu. Biraz kızdım ona: Ne yani! Herkes askere gidecek, senin kocan kalacak mı sanıyordun? Öyle kendini koyvermek olmaz. Şimdiden böylesine yıkılırsan, bundan sonraki güçlüklere nasıl karşı koyarsın diye çıkışmak istedim. Ama kendimi tuttum ve onu azarlamadım. Gençliğine acıyordum. Doğru mu yaptım, yanlış mı, bilemiyorum. Daha ilk günden katı gerçeklerle yüzleşmesi, kendini koyvermek yerine direncini arttırması, sonraki günlerde karşılaşacağı acılara karşı koymasını kolaylaştırırdı. Ama bir şey söyleyemedim işte.

*

Ben gözlerimi cephe yolcularına çevirdim ve o anda yakıcı bir yumru boğazımı tıkadı. Bunların hepsi de gencecik, sağlıklı yiğitlerdi. Dolu dolu yaşama ve çalışma çağındaydı hepsi… Adları okunanlar
burada! diye bağırıyordu yüksek sesle ve aynı anda başlarını bize doğru çevirip bir göz atıyorlardı…

*

-Hadi Aliman, yola kadar uğurla kocanı. Biz burada vedalaşacağız, burada ayrılacağız. Onu geciktirmek istemiyoruz.

Suvankul bu defa oğlunun elini tuttu:
-Gözlerimin içine bak oğlum.
Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.
-Anladın mı? dedi Suvankul.
-Anladım baba, dedi Kasım.
-Hadi şimdi git, Allah’a emanet ol.

Suvankul atına bindi, tırısa kaldırarak ardına bakmadan gitti

*

Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp üzülmenin de hiçbir yararı yoktu. Önemli olan sonunda zaferi kazanmaktı.

*

Ama, çok yanılmışım. Onu da çağırdılar! Harmanda, karlar altında kalan başakları kurtarmaya, taneleri çıkarmaya çalışırken aldım kara haberi. Haberi duyar duymaz dirgenimi samana sapladım, buz gibi olmuş sapını tutarak başımı yasladım ve hiçbir şey düşünemeden öylece donakaldım bir süre. Bundan sonra ne yapardık, nasıl yaşardık biz? İki oğlum cephedeydi, işte şimdi kocam da gidecekti…

*

Yanımda yürüyen Suvankul sigara üstüne sigara yakıyordu. Bir ara elimi tuttu ve konuşabildi:

-Üşüdün mü Tolgonay, elin buz gibi?

Cevap vermedim. O bir şeyler söylemeye çalıştı, ama yine sustu. Belki kafasından geçenleri söyleyecekti bana, düşüncelerini paylaşacaktı. Belki şöyle diyecekti: Görüyorsun ya Tolgonay, çocuklarımın ardından ben de gidiyorum. Kaderim ne olacak? Döner miyim, dönmez miyim bilemem. Eğer dönmemesiye gideceksem, bu seninle son görüşmemiz olacak. Ne yapalım, kader böyleymiş… Ama seninle çok yıllar geçirdik. Karşılıklı sevgi ve anlayış içinde geçti evliliğimiz. Eğer birbirimizi kıracak davranışlarımız olmuşsa; unutalım bunları. Birbirimizi can ve gönülden bağışlayalım. Hiç kimse kendi yazgısını bilemez…

Aslında bunlar benim düşüncemdi, onun neler söylemek istediğini bilemiyordum. Dönüp dönüp yüzüme bakıyor, dudaklarını ısırıyor ve sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Birden, onun kara bıyıklarında, ilk defa, isyan etmiş gibi ağaran, gümüş rengini alan bir kıl gördüm. Bu tarlada Suvankul’a ilk karşılaştığımız günleri de hatırlıyordum. Sonra tam yirmi iki yıl onu terimizle suladığımızı, bir yandan çocuklarımızı büyütürken, öte yandan kan ter içinde kalarak tohum ektiğimizi…

Bütün hayatım gözlerimin önünde canlanıverdi. Böyle bir beraberlikten sonra bizi ayıracaklarını, hele bir daha hiç görüşmemesiye ayıracaklarını, hiç bilemez, hiç düşünemezdim. Yine hatırlıyorum: Hasadın ilk gününde, yine atla ve yine bu yoldan dönmüştük köyümüze.

Köyün kenarından yapımı yarım kalan mahalleyi ve yeni yolu da görmüştüm. Aliman ve Kasım’ın evlerini yapacağımız arsadaki taş ve kerpiçleri de. İşte şimdi de görüyorum onları. İçim hüzünle doldu. Hıçkırıklar içinde atın boynuna abandım. Öylece giderken, ağladım… ağladım…

Yanımda sessizce ve sabırla ilerleyen Suvankul:

-Ağla Tolgonay, ağla, dedi. Dök içini. Burada kimsecikler yok. Ama bundan sonra başkalarının önünde gözyaşlarını gösterme. Çünkü sen baybişesin, evin reisi. Aliman ve Caynak’ın anasısın. Bu kadar da değil, artık kolhozda benim yerime sen ekipbaşı olacaksın. Bu görevi verebilecekleri senden başka kimse yok.

*

Bir kış sabahı, demirhaneye gitmek, nallanacak kolhoz atları için yardım etmek üzere evden çıktım. Ne göreyim? Başkarma Usanbay, atını bana doğru dörtnala koşturmuyor mu! Elinde avuç içi kadar bir kağıt olduğunu da görüyordum. Yanıma gelip durdu, bu kağıdı bana uzattı, Acele telgrafın var dedi. Telgraf!

Nefesim kesilecekti nerdeyse. Demirhaneden çekiç sesleri geliyordu kulağıma, ama çekiçler örse değil de benim göğsüme göğsüme iniyordu sanki. Herhalde limon gibi sararmış olmalıyım.

*

-Tren durmayacak! Durmayacak! Çekilin rayların üzerinden, başka tren geçecek bu yoldan, çekilin! Böyle dedi ve bizi kenara doğru itti. İşte tam bu anda, hemen yakınımızda bir ses, bütün sesleri bastırarak kulağıma çarptı:

-Anaaa!… Alimaaaaan!…

Allahım! Allahım! Maysalbek idi bu! Tam yanımızdan hızla geçiyordu. Kapı penceresinden beline kadar dışarı sarkmış, bir eliyle kapıya tutunuyor, öbür eliyle asker şapkasını sallıyordu. Bağıra bağıra bir şeyler söylüyor, bize veda ediyordu. Ben sadece Maysalbeek! Maysalbeek! diye olanca sesimle bağırdığımı hatırlıyorum. Ama, o çok kısa zamanda, oğlumu şaşılacak kadar net bir şekilde görebilmiştim. Rüzgar saçlarını karıştırmış, kaputunun yakasını kanat gibi sallıyordu. Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları! Onu gözümden hiç ayırmadan koşmaya başladım. Trenin son vagonu büyük bir uğultu ve takırtıyla beni geçip gittikten sonra da traverslerin üzerinde koşmaya devam ettim. Sonra… sonra düşüp kaldım. Yolun üzerinde inim inim inliyor, ağlıyordum. Oğlum savaş meydanına gidiyordu ve ben onu, donmuş rayları kucaklayarak, sıkarak uğurluyor, veda ediyordum!

Tekerleklerin rayları döverken çıkardıkları takırtılar gittikçe uzaklaştı ve sonra duyulmaz oldu. Ben, bunca yıl sonra hâlâ, zaman zaman o trenin o gürültü ile geçişini duyar gibi olurum, vagon tekerleklerinin çıkardığı o takırtılar kulaklarımda yankılanır durur.

Aliman, düşüp kaldığım yere geldiği zaman kendi gözyaşlarında boğulmuş gibiydi. Eğilip beni kaldırmak istedi ama kaldıramadı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elleri kolları tiril tiril titriyor ve beni kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. O sırada, o istasyonun kadın makasçısı da geldi. Bir Rus idi. O da bana, tıpkı Aliman gibi ana! ana! diyor, beni kucaklıyor ve benimle birlikte ağlıyordu. Sonunda ikisi güçlerini birleştirip beni kaldırabildiler, raylardan uzaklaştırdılar. İstasyona doğru yürürken Aliman bana bir asker şapkası uzattı:

-Al ana, al bunu. Maysalbek sana bıraktı.

Ben onun bulunduğu vagonun peşinden koşarken elinde salladığı şapkasını bana attığını böylece öğrenmiş oldum.

Dönüş yolunda arabada otururken, o şapkayı kalbimin üstüne sımsıkı bastırdım ve hiç unutmadım. O şapka hala bende, evimizin duvarında asılı duruyor.

Haki renkli, kulaklıklı; bildiğimiz asker şapkalarından biri: Alnın biraz yukarısına rastlayan yerinde bir yıldız var. Bazen o şapkayı ellerime alır, yüzüme sürerim ve oğlumun kokusunu bulurum onda.

*

-Şimdi… şimdi iş başına! dedi yavaş sesle ve karların üzerinde ağır ağır yürümeye başladı. Yürürken yavaş yavaş çevresine de bakıyordu. Dalgındı. Ne düşünüyordu o dakikalarda? Belki, elinde testi, anızlı tarlada kocasına doğru koştuğu anları… Belki, Kasım’ın biçerdöver başında veda edişini. Herhalde Aliman o dakikalarda, kendisi için pek değerli ve unutulmaz olayları tekrar anıyor, tekrar yaşıyordu. Bir bakıyorsunuz gözlerinde mutluluk parıltısı, bir de bakıyorsunuz hüzün var…

Anayola doğru uzun uzun baktı. Herhalde Kasım’ı götüren atın gidişini, toynaklarının yeri dövüşünü ve kendisinin Kasım’ın peşinden koşmasını hatırlıyor, tekrar yaşıyordu o anları.

*

-Niye bu kadar çabuk bıraktılar, umarım bir daha hiç çağırmazlar, dedim.

-Bırakmadılar ana, yarın yine gideceğim, dedi Caynak. Bu defa biraz daha fazla talim görecek, daha fazla kalacağız orada. Bu yüzden de evde bir gün kalmamıza izin verdiler, merak edilecek bir şey yok.

Ona inandım. Şüphelenmek aklıma bile gelmedi. Caynak o gün bir tuhaf davranıyordu. Çıkacağı uzun bir yolculuğa hazırlanıyordu sanki. Öğleden evvel, elinde çekiç ve çivilerle avluda, ahırda, ambarda dolaştı durdu. Gevşeyen çivilere bir çekiç vuruyor, düşen çivilerin yerine yenisini çakıyor, tamir edilecek kapı pencere arıyordu. Daha sonra, koca bir yığın yakacak odun hazırladığını, arka avludaki gübreliği temizlediğini, ambarın damına attığımız otları kurutmak için aktardığını farkettim… Akşam üzeri eve geldiğimde, avluyu iyice temizlediğini, at yemliğini onardığını gördüm.

O yemliğe de ihtiyacımız vardı. Babamız evdeyken bir atın her zaman el altında, emrindebulunmasını isterdi…

-A evladım, bütün bu işlerin hepsini birden yapmana ne gerek var, o onarımları yapman için yazın bol bol vaktin olacak, demiştim.

Bana, eli değmişken, vakti de varken yapmak istediğini, sonra belki vakit bulamayacağını söylemişti. O bu cevabı verdiği zaman da uyanmamış, bir şey anlayamamıştım.

Sadece Komsolomdaki işlerinin çokluğu gelmişti aklıma. Gerçek sebebi ancak gitmesinden sonra öğrendik. Bize bir mektup yazmış ve bunu istasyondan bir arkadaşı ile göndermişti! Tanrım! Bu ne çocukluk, bu ne maskaralık! Ah yavrum ah! mektup yazmak iyi de, veda etmeden gitmek olur mu hiç? O haberi duyduğum zaman aklımı yitirecek olsam bile, gideceğini bana söylemeliydin. Konuşamadan, veda edemeden gittiği için bizden çok çok özür diliyordu. Böylesinin daha kolay, acıları uzatmaktansa her şeyin bir çırpıda bitivermesinin daha iyi olacağını düşünüyormuş.

*

Evet, Caynak, seni işte böyle ansızın yitirdik. Onsekiz yaşında bir yiğit idin cepheye gittiğinde ve senin hatıran insanların belleğinde şimdi belli belirsiz. Ama ben seni olduğun gibi her şeyinle, her davranışınla hatırlıyorum. Cepheye gittiğin günü, beni çok sevdiğin ve acıdığın için haber vermeden gidişini ve o günkü görünümünü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Bir gün tren istasyonunda sırtındaki gocuğu çıkarıp küçük bir çocuğa verişin de gitmiyor gözlerimin önünden. İstasyonda, bir ana ve dört çocuktan oluşan bir sığınmacı aile görmüştün. O çocukların büyüğü çıplak denecek kadar ince giyimliydi ve çok üşüyordu. Hiç düşünmeden sırtındaki gocuğu çıkarıp verdin o çocuğa. Sonra kendin, incecik ceketinle, soğuktan dişlerin takır takır vurarak dönmüştün eve. O soğukta, gocuğunu verdiğin o çocuk, belki bugün bir yetişkindir ve zaman zaman seni o günkü halinde hatırlıyordur. Onun bugünkü yaşı, senin o zamanki yaşından çok daha ilerde. Ama sen ona örnek oldun, öğreten oldun. İyilik, yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.

*

-İn attan Tolgonay, attan inmen ve yayan gitmen gerekiyor, dedi.

İşte o zaman şaşkın şaşkın aksakalın yüzüne baktım. Aksakal atından indi ve aynı sözleri tekrarladı bana:

-Attan inmen, yürümen gerekiyor Tolgonay. Hala neler olup bittiğini anlamasam da, birden yüreğime kor düştü. Attan yavaşça indim ve o sırada Aliman’ı farkettim. Üç kadın ve o, bizim eve gidiyorlardı.

O gün kadınlar arkları temizleme işine gittikleri için Aliman’ın çapası hala omuzundaydı. O üç kadından biri onun omuzundan çapayı alınca bir anda her şeyi anladım.

Yol boyunca kükredim, uludum, hıçkırdım…

-Ne oluyor? Söyle Allah aşkına, ne var?

Komşumuz Ayşe’nin evinde toplanmış olan kadınlar sesimi duyunca koşup çıktılar. Hiçbir şey söylemeden yanıma geldiler ve koluma girip:

-Metin ol Tolgonay, tut kendini, aslanlarımızı yitirdik… Şahinlerimizi yitirdik… Suvankul ve Kasım er meydanında, şeref meydanında öldüler.

*

-Anam! Anam! İkimiz de dul kaldık! Zavallı dullarız biz… Güneşimiz söndü, artık hep karanlık olacak, hep karanlık!… Evet, dul kalmıştık. Kaynana ve gelin ikimiz de dul idik şimdi. Hıçkıra hıçkıra yeri göğü inletiyor, birbirimizin yanaklarını ateş gibi gözyaşlarımızla ıslatıyorduk… Ama bizim doya doya ağlamaya bile vaktimiz yoktu.

*

İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama, Suvankul’la birlikte geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık. Çocuklarımız, üzüntüyü de sevinci de paylaştığımız bir ailemiz olmuştu. Savaş olmasaydı, ömrümüzün sonuna kadar beraber olacaktık. Ya Aliman ve Kasım’ın neleri olmuştu ki? Neleri olacaksa gelecekte olacaktı. Onların hayatı gelecekte, tamamen hayallerinde idi. Savaşın keskin baltası kendilerini de yıkmıştı, umutlarını da.

*

Ama kimbilir yüreğinde ne acılar vardı. Giderken bir ara başını kaldırıp etrafına göz attı, sonra yine hüzün dolu bir bakışla elindeki çiçekleri seyre daldı. Kime vereceğim bu çiçekleri? diyormuş gibi geldi bana. Derken, bütün vücuduyla titremeye başladı, başını yere iyice eğdi, çiçeklerin yapraklarını kopardı, saplarıyla yeri kazar gibi dövdü. Neden sonra sakinleşip başını elleri arasına aldığı zaman omuz başları hala inip inip kalkıyordu. Onu rahatsız etmemek için bir kulübenin kuytusundan seyrediyor, `varsın ağlasın, biraz açılır’ diye düşünüyordum. Ama o birden fırlayıp kalktı, tarlaların içinden anayola doğru koşmaya başladı. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. İşte o zaman korkuya kapıldım, hemen atıma atlayıp düştüm peşine. Kara entarisiyle kırmızı çiçekli nadasın içinde onu öyle koşup uzaklaşırken görmek beni çok korkutmuştu doğrusu. Ardından bağırdım:

-Aliman! Dur! Nereye gidiyorsun, neyin var senin?

Dur, Aliman dur!

Ama beni dinlemiyordu.

Rahvan atın kocasını ondan ayırıp götürdüğü yolun başına gelince durdu ve ona yetiştim.

-Ana! Sakın bana bir şey söyleme! Bir şey söyleme! diyordu bana.

Atın gemini çektim, o zaman Aliman koşup geldi, atın yelesini tuttu, başını bacağımın üzerine dayayıp hüngür hüngür ağladı… Susuyordum, ona ne diyebilirdim ki? Neden sonra başını kaldırdı. Gözyaşları tozla karışıp çamurlaşmış, yüzüne bulanmıştı. Hıçkırıklar arasında konuştu benimle:

-Bak ana, güneş nasıl pırıl pırıl… Gökyüzü masmavi, bozkır çiçek kaplı… Kasım artık gelmeyecek değil mi? Hiç gelmeyecek?..

-Evet kızım, hiç gelmeyecek, dedim. Aliman derin bir iç çekti.

-Beni bağışla ana, dedi yavaş bir sesle, uzaklara, ta uzaklara koşmak, onun gibi ölmek istedim. Kendimi tutamadım. Ona hiçbir şey söylemeden ağlamaya başladım. Ama, bilge bir insan, anlayışlı bir insan olabilseydim ona apaçık şöyle demem gerekirdi: Küçük bir çocuk musun sen? Kocasını yitiren yalnız sen misin? Nice nice gelinler dul kaldı. Her şeye göğüs germesini, dayanmasını bilmelisin artık. Şu sözlerimi ne kadar saçma bulursan bul, yine de söyleyeceğim:

Kasım’ı unutmak zorundasın kızım, unut onu. Geçmiş bir daha hiç geri gelmez. Bir gün sevebileceğin başka bir adam bulursun. Eğer kendini böyle bırakıverirsen senin için çok daha kötü olur. Kendini
umutsuzluk ve üzüntü içinde bırakmaya hakkın yok, daha gençsin ve hayatını yaşamak zorundasın…

Ona bu tek ve katı gerçeği söylememiş olmama bugün nasıl üzülüyor, nasıl pişman oluyorum bilemezsiniz. Daha sonraki zamanlarda bu sözler kaç defa dilimin ucuna kadar geldi ama yine söyleyemedim. Hangi görünmez güç bunları söylememe engel oluyordu bilemiyorum. Aliman da bu sözleri dinlemek istemezdi zaten. Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu.

*

O günlerde bir kolhozun saban çekecek üç at kaybetmesi demek, bugünkü değerlendirme ile on traktör kaybetmesi demekti. Biraz daha düşünürsek, cephedeki her askerden bir dilim ekmek almak gibi bir şeydi.

*

-Çaldılar! Bizi dövdüler! diyebildi hırıltılı bir sesle. Aynı anda başıyla hırsızların gittiği yönü gösterdi.

Bundan sonrasını pek iyi hatırlamıyorum, yalnız şurasını iyi biliyorum ki ben hayatım boyunca o geceki gibi at koşturmadım, o geceki gibi bir atı çatlatırcasına sürmedim. Mezar kadar karanlık olsa da gecenin bir önemi yoktu artık. Evimi yaksaydılar, her şeyimi alsaydılar da tohumlara dokunmasaydılar.

*

Onların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle de tohumluğu yitirmiş olmamla ilgili en küçük bir imâda bulunmadıkları için teşekkür ediyorum onlara. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Şüphesiz bütün bu olanların beni ne kadar üzdüğünü çok iyi anlıyorlardı. Boşa çıkan çabalarımızı, sürülüp de tohumsuzluk yüzünden ekilemeyen tarlayı, gözü yaşlı çocukların elinden aldığım ve o rezillere ganimet olan buğdayları düşündükçe yüreğim tarifsiz acılarla doluyor, gözlerim kararıyor, başım dönüyor…

*

O bahar, Suvankul’un kendi eliyle dikip yetiştirdiği elma ağacı öyle güzel, öyle çok çiçek açtı ki, sanırsızın yeni güç kaynaklarına başvurmuş, gençleşmiş, yeniden güçlenmiş o büyük elma ağacı. Bahçelerin çiçeklenme döneminde hava çok temiz olur. Gökyüzü açık, ufuk geniştir. Her şey güzeldir. Oturduğum yerden işte o güzellikleri seyrediyordum. İşte bu sırada emekdar postacımız Temirşal geldi yanıma. Selamünaleyküm Tolgonay, nasılsın? dedi. Biraz telaşlı, biraz huzursuz görünüyordu. Sık sık öksürüyor, geçen hafta soğuk aldığından söz ediyordu. Böyle konuşurken çantasını karıştırdı.

*

Halk adına, zafer adına, insan için güzel olan her şey adına gidiyorum. Bu benim son mektubum, son sözlerimdir. Anacığım! Bin defa, binlerce defa hep sana, senin ana yüreğine sığınacağım, sana sonsuza kadar borçlu kalacağım.

*

Bir rüyadan uyanır gibi, ağır başımı yavaşça kaldırdım. Avluda sessiz bir kalabalık toplanmıştı. Hiç kimse ağlamıyordu. Maysalbek öyle istemişti çünkü. Kadınlar koluma girip kalkmama yardım ettiler. Ayağa kalktığım zaman bir rüzgar çıktı, elma ağacının çiçeklerini başımıza döktü.

*

Bağrışmalar, meraklı konuşmalar biraz yatışınca, herkes başını öne eğip düşünmeye daldı. Kader ne hazırlıyordu? Kim gelecek, kim gelmeyecekti? Bu bekleyiş kimleri sevindirecek, kimleri üzecekti? Bir ağacın yüksek dallarından birine çıkmış olan bir çocuk birden bağırdı:

Geliyorlar! Herkes nefesini tutup baktı. Bir kopuzun telleri gibi gerilmişlerdi sanki. Herkes aynı sözü tekrar etmeye başladı: Geliyorlar! Geliyorlar! Böyle bağrıştılar ve tekrar sessizliğe gömüldüler. Sonra, kendilerine gelir gibi kımıldanıp sormaya başladılar birbirlerine: Peki ama, nerdeler? Ve herkes yine sustu… Bizim ilerimizde, anayolda bir at arabası göründü. Oldukça hızlı geliyordu. Yol ayrımına gelince durdu. Arabadakilerden biri aşağı atladı, kaputunu, çantasını aldı, omuzuna attı. Arabadakileri selamladı ve bizim bulunduğumuz yöne doğru yürüdü.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes şaşkın, tek askerin gelmekte olduğu yola bakıyordu. Asker yaklaştı. Kalabalık hala kımıldamıyordu. Yüzlerdeki şaşkınlık donup kalmıştı sanki. Hepimiz bir mucize bekler gibiydik. Pek çok evladımızın dönmesini umarken yalnız bir tanesi dönüyordu ve bu yüzden gözlerimize de inanamıyorduk.

Asker yaklaşıyordu. Sonra birden durdu. Köy girişindeki sessiz kalabalığı görünce o da şaşırmıştı: Kim bunlar? Niçin susuyorlar? Niçin yıldırım çarpmış gibi duruyorlar orada? Birini mi bekliyorlar?.. diye düşünüyordu herhalde. İki defa başını arkaya çevirip anayola baktı, kendisinden başka gelen yoktu. Bize doğru yürümeye devam etti. Sonra bir kere daha arkasına bakıp durakladı.

*

Ben Aliman’ın ne düşündüğünü biliyor ve ona içimden şunları söylüyordum: Ah benim biricik gelinim, artık ayrılmamız gerekiyor. Kasım’ı tamamen yitirdin. Ne yapalım? Ölenin ardından ölünmez ki! Hayatın boyunca o dul peçesini taşıyamazsın. Artık her şey bitti ve sen de gitmelisin.

Evet, gitmekten başka yapacağın bir şey yok… Hayır, sana asla darılmam. Sen isteyerek ya da bir kapris uğruna gitmeyeceksin ki! Kader böyle istedi. Ah bu kader! Bu kader! Biliyor musun senden
ayrılmak benim için ne kadar güç olacak? Biz seninle ana-kız gibiyiz. Gittiğin zaman öz kızımı gelin eder gibi göndereceğim seni. Mutluluğun için dua edeceğim. Yaşamak, mutlu yaşamak senin hakkındır. Gençsin, güzelsin. Kendine mutlaka bir eş bulursun. Yeter ki iyi bir insan olsun. Kasım’ın yerini doldurabilir mi? Bunu nasıl bilebiliriz? Ben evde yapayalnız kalırım, dünyada yapayalnız… Bunu düşünmek bile beni ürpertiyor. Bu yaşlı dönemimde beni avutacak bir şey de yok. Bana bir torun vermeye vaktin olmadı. Böylesi senin için belki daha da iyidir. Sen beni düşünme. Benim gibi bir ihtiyar yüzünden gençliğini niçin mahvedeceksin’?

Ben yaşamı yaşadım artık. Gitmeye karar verdiğin zaman bana söyle, yeter. Serbestsin, canın ne zaman isterse o zaman gönül rahatlığı ile gidebilirsin. Seni hiç unutmayacağım, çünkü seni seviyorum ve sana teşekkür borçluyum…

Yürürken aklımdan işte bunlar geçiyordu ve bunları Aliman’a gerçekten söylemek istiyordum. Aliman da benim düşüncelerimi tahmin ediyordu sanırım. İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde yaşarsa, konuşmadan ya da yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini. Yine de bana bir şey söylemiyordu.

*

Yolun kenarındaki tümseğe oturduk. Gelin kaynana geleceğimiz hakkında bir karara varmak için baş-başa vermiş gibiydik. Aliman gözlerini yere indirdi, içini çekti ve konuşmaya başladı:

-Ee, işte o lanet savaş da nihayet bitti. Şimdi sen kendi kendine herhalde bizim hayatımızın, geleceğimizin ne olacağını soruyorsundur…

Sustu. Ben hiçbir şey söylemedim. Aliman başını kaldırıp yüzüme baktı. Çok ciddiydi.

-Hiç üzülme ana, dedi ve mahzun bir gülüşle konuşmaya devam etti:
Artık bizim için bir tutamlık, bir kırıntı kadar bile mutluluk olamayacağını sanıyorsun. Evet, bir evden dört erkeğin gitmesi, hiç birinin dönmemesi olur şey değil. Ama bekle anacığım, bırak konuşayım. İçtenlikle söylüyorum ki maksadım seni avutmak, teselli etmek değil. Kendimi de aldatamam. İnan bana, kalbimden geliyor da söylüyorum: Caynak dönecektir! Onun öldüğünü söylemiyorlar ki, kayıp olduğunu söylüyorlar. Demek ki ölmemiş, öldüğünü gören yok. Belki esir düşmüştür, ya da partizanlarla ormanda gizlenmiştir.

Benim için de hiç endişe etmene gerek yok. Senin gelinin idim, şimdi ise bütün çocuklarının yerine oğlun oldum…

*

Yağmurun serin rüzgarı çarpıyordu ateş gibi yanan yüzüme. Aliman’a hiç bir şey söylemiyor, konuşmuyordum. Benim ona söyleyebileceğim kelimeler de ufukta, sağnak sağnak boşanan bulutlarda idi: Parlak, gür ve apaçık olarak. Yağmur bolluk getirirdi. İnsanların karnı doyacak, yaşayacaklardı. Ben de yaşayacaktım onlarla birlikte. Bu iyimserliğimin sebebi yalnız Aliman’ın beni bırakıp gitmek istemeyişi, bana acıması değildi. Bunun kadar, belki daha önemli bir sebep de, savaşın bütün insanları katı, bayağı, acımasız, bencil, ruhsuz bir hale getirememiş olduğunu görmemdi. Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.

*

Başımı usulca okşuyor, avucunun içini yüzümde tatlı tatlı gezdiriyordu. Gözlerim yaşla dolduğu için başımı kaldırmıyordum.

Bu davranışı ile herhalde bana veda ediyor. diye geçiriyordum aklımdan. Sonra saçlarımı örmeye başladı. Gidip sandıktan Kasım’ın vaktiyle kendisi için aldığı kokuyu getirdi. Onu saçlarıma süreceği zaman itiraz ettim:

-Yapma Aliman, sakın yapma! Benim yaşımda bir kadın için çok ayıp olur, benimle alay ederler!

Beni dinlemedi bile. Büyük bir neşe içinde, başıma, boynuma, yüzüme döküyordu kokuyu. Küçük şişede bir damla parfüm kalmadı. Sonra beni kucaklayıp öptü, karşıma geçip bir güzel süzdü:

-Şu gençliğe, şu güzelliğe bakın! diye bağırdı yaptıklarından büyük bir mutluluk duyarak.

Doğrusu, ben de kendimi pek keyifli ve mutlu hissettim. Çayımızı içtikten sonra Aliman:

-Artık yatmalı, iyice dinlenmeliyiz, gidip senin yatağını hazırlayayım, dedi.

O gece ne ben uyuyabildim ne de o. Aliman düşüncelerine dalmıştı. Ara sıra iç çekiyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu yatağında. Ben ise hep onu düşünüyor, her yerde onu görüyordum. Bazen elinde bir kucak gülhatmi ile, buğday tarlasının ortasında biçerdövere doğru koşarken, biçerdöverin basamağına o çiçekleri koyarken, sonra, yaramazlık yapmış bir afacan gibi yine koşa koşa dönerken canlanıyordu gözümde. Bazen de onu, Kasım’ın ata binmesine engel olmaya çalışırken, küçük bir çocuk gibi ağlaya ağlaya onun kollarına asılırken görüyordum. Onunla tren istasyonuna gidişimizi de hatırlıyordum. Arabayı çok hızlı sürüyorduk. Yanımda oturan Aliman’ın başı karla benek benek, yanakları soğuktan al al olmuştu. Kar, atkısına, saçlarına, yakasına düşüyor ve onu daha da güzelleştiriyordu. Sonra, kollarını açıp bana doğru koşması geliyordu gözlerimin önüne: Ana, ana! İkimiz de duluz artık, zavallı dullar!.. diye bağırması…

*

-Aliman kızım, ne oldu? Niçin ağlıyorsun? Derdini söyle bana. Sana biri kötü bir şey mi yaptı? Söyle. Yoksa bana mı darıldın? Eğer bana darılmış, gücenmişsen onu da söyle yavrum, içindekileri olduğu gibi söyle kızım…

Aliman hıçkırıklar arasında konuştu:

-Ah anam ah! Zavallı, talihsiz ve kimsesiz anacığım. Bilmiyorsun… Hem bilsen elinden ne gelir ki? Ah anam oy, anam oy! Gözyaşlarıyla ıpıslak olan yüzünü göğsüme yaslayarak uzun bir süre inledi. Sonra yavaş yavaş sakinleşti ve uyudu.

*

Sustum. Sorgu hakimi bana:

-Teşekkür ederim ana, dedi, sizi daha fazla tutmayacağım. Buyrun, gidebilirsiniz.

Kapıdan çıkarken Cenşenkul’un karısı çıldırmış gibi üzerime atıldı ve bağırmaya başladı:

-Seni iğrenç cadı seni! Gerçeği söylüyorsun ha! Gerçeği öğren de gör cezanı! Gelininin karnını kim şişirdi ha? Burnunun dibinde gebe bıraktılar orospu gelinini! Al sana gerçek! Demek çektiklerin yetmedi? Bu gerçek karşısında ne yapacaksın bakalım! Utanmaz sefiller sizi!

Onu çekip bir kenara aldılar, konuşturmamak için elleriyle yüzünü kapadılar. Ama onu tutanlara:

-Bırakın, dokunmayın ona, dedim.

*

-Bu gece Cenşenkul’un karısı köyden ayrıldı, nereye gittiği bilinmiyor.

Hiçbir şey söylemedim. Bana ne idi onun gidip gitmemesinden. Serbest olduğuna göre nereye isterse gidebilirdi. Nasıl gittiğini çok sonra, ta iki yıl sonra öğrendim: O gece köyümüzün erkekleri toplanıp
Cenşenkul’un karısının evine gitmişler, bütün eşyalarını bir at arabasına yüklemişler ve ona Hadi bakalım, demişler, seni köyümüzde istemiyoruz, def olup git, nereye gidersen git!

Ta o zamandan beri, köyümüzden hiç kimse başımıza gelen o felaketten söz etmedi. Aliman insanların kendisi için ne dediklerini belki işitiyordu. Herkesin düşüncesi, yargısı ayrı olabilirdi. Aliman’a acıyanlar da, onu kınayanlar da bulunabilirdi. Ama bana hiç kimse bu konuda tek kelime söylemedi. Bundan dolayı da şükran borçluyum onlara. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bana saygıda kusur etmediler.

*

Aliman’ın gidişinden sonra günler geçmez oldu. Daha önceki yalnızlığım yalnızlık değilmiş, gerçek yalnızlığı bilmiyormuşum meğer. Ancak üç gün dayanabildim. Sonra dünyam karardı. Evimin, hatta hayatımın da bir değeri yoktu artık. En dayanılmaz olanı da Aliman’ın akıbetini düşünmekti.

*

-Öyleyse ben de gelirim, seni yalnız bırakmam. Öyle bir bakış baktı ki görmeliydiniz. Şu son günlerde çektiği bütün acılar öfke olup birikmiş ve bana yönelmişti:

-Niye bana yapıştın? Ne istiyorsun benden? Her dakika bir gölge gibi peşimden ayrılmıyorsun. Rahat bırak beni! Geberip gideceğimi mi sanıyorsun? Korkma, gebermem.

*

-Durun! Durun, ben ölüyorum! diye mırıldandı. Dudakları incelmiş, kurumuştu. Güçlükle nefes alıyordu.

Arabayı durdurduk.

-Ana, başımı kaldır, dedi, nefes alamıyorum. Ağlıyordu. Sonra hıçkırıkları bastırarak çabuk çabuk konuşmaya başladı: Ana, sevgili anacığım, içim yanıyor, artık dayanamıyorum. Öleceğim… öleceğim… Her şey için sana teşekkür ederim, çok teşekkür… Beni bağışla anacığım… Ah Kasım hayatta olsaydı!. Ah Kasım, ben ölüyorum. Beni bağışla…

*

Hayat niçin bu kadar acımasız, bu kadar kör? Çocuk dünyaya geliyor, Aliman dünyayı terkediyordu. Biri doğuyor, biri ölüyordu. Bebeğin çıplak ve ıslak vücudunu entarimin eteğine ancak sarabilmiştim ki, anası Aliman, Bektaş’ın kollarında can vermiş, suskunluğa gömülmüştü. Başı yana düşmüş, hareketsiz kolları aşağı sarkmıştı.

*

Hayat büsbütün yitirilmedi, küçük bir tomurcuk kaldı. Hemen ardından şöyle dedim kendime: Nasıl yaşayacak bu çocuk? Ana sütünü hiç tatmadı bile. Ama onun yaşamasını çok istiyordum ve dua
ettim: Allahım, hiç olmazsa bu yavruyu bırak bana, o ölmesin Allahım! Ona dayanma gücü ver, ayakta kalabilme, güçlüklerin üstesinden gelebilme gücü ver…

*

Artık sonsuza kadar susmuş olan Aliman, gözleri kapalı, yüzü sapsarı yatıyordu arabada. Başı bir o yana bir bu yana dönüyor, yüzüne düşen kar taneleri erimiyordu.

*

İki gün sonra Aliman’ı gömdük. Geleneklerimize göre bir kadın ölüyü gömmek için mezarlığa gidemez, bu işi erkekler yapar. Ama ben gittim ve kimse bir şey diyemedi. Çünkü bizim evde erkek yoktu. Aliman’ı mezarına, mezar çukurunun dibindeki kazanaka kendim yerleştirdim, üzerine ilk toprağı ben attım. O gün de kar yine lapa lapa yağıyordu. Bir tümsek haline gelen mezar kısa zamanda karla örtüldü. O yılın ilkbaharında Aliman’ın mezarına çiçekler diktim. Her bahar dikiyorum. Çiçekleri çok severdi. Hayat devam ediyor. İlk günler Canbolat’ı yaşlı Çorabek’in gelini emzirdi. Daha sonra onu keçi sütü ile besledim. Kaygılarla, sıkıntılarla dolu günlerim çok oldu. Bunları birer birer anlatmamın hiç gereği yok. Kısacası, hayatta kalacağı, yaşayacağı alnına yazılmış ve yaşadı. Bunun için Allaha şükrediyorum. Şimdi tam oniki yaşında.

*

-Bırakma kendini ana, sakın bırakma. Senin torun iyileşti, gülmeye başladı.

-Öyleyse, dedim, ben de üstesinden gelirim bu hastalığın. Dayanmama ve hastalığı yenmeme belki torunumun kurtulduğunu öğrenmek sebep oldu.

*

Bir gün Canbolat, yağlanmış, temizlenmiş, onarılmış bisikletiyle yanıma geldi. Kendi üstü başı da yağ içindeydi:

-Büyükanne bak, babamın bisikleti ne hale geldi! dedi.

Birden ellerimin titrediğini hissettim. Sözleri beni hem sevindirmiş, hem üzmüştü. O ise pek gururluydu:

-Binmesini öğrendim bile, bak!

Seleye oturursa ayakları pedala erişmediği için ileri kaymış, bir sağa bir sola sallana sallana gidiyordu. Her an düşebilirdi. Korkuyla bağırdım:

-İn o bisikletten, düşeceksin!

O ise daha hızlı sürmeye başladı. Avlu kapısına yöneldi, sokağa çıktı. Ben de koştum peşinden. Ama o sokağa çıkar çıkmaz hızını iyice arttırdı. Bisikletiyle uçuyordu sanki ve az sonra gerçekten uçtu:
Bisiklet bir yana, o bir yana düştü. Koştum, tutup kaldırdım ve azarlamaya başladım:

-Kendini öldürmek mi istiyorsun sen! Nedir bu yaptığın? Artık bisiklete binmek yok sana!

-Artık hiç düşmem büyükanne, diye cevap verdi bana. Düşmek nasıl oluyormuş anlamak istedim, şimdiye kadar hiç düşmedim de…

Gülmeye başladım. Bektaş da avlu kapısının önünde hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Sadece bakıyor, yüzünden hiçbir şey belli etmiyordu. O da, ben de başka bir şey söylemedik, ama birbirimizi anlamıştık.

*

-Ey benim sevgili tarlam, hasat bitti ve şimdi sen dinleniyorsun. Burada artık insan sesleri duyulmuyor, arabalar yolların tozunu kaldırmıyor, biçerdöverler de görünmüyor artık. Sürüler daha anıza salınmadı. Sen insanlara meyvalarını verdin. Şimdi, doğum yapmış kadınlar gibi uzanmış, yatıyorsun. Sonbahara kadar dinleneceksin. Şu anda burada yalnızız. Senden ve benden başka kimse yok. Sen benim bütün hayatımı biliyorsun. Bugün `Ölüleri Anma Günü! Suvankul’u, Kasım’ı, Maysalbek’i, Caynak’ı ve Aliman’ı rahmetle anıyor, dua ediyorum. Yaşadığım sürece hiç unutmayacağım. Bir gün gelecek, Canbolat’a da her şeyi anlatacağım. Eğer yaradılıştan zeki ve iyi niyetli ise, anlayacaktır. Ama öbürlerine, dünyada yaşayan herkese nasıl anlatmalı? Onlara bir diyeceğim var ama herbirinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?

Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun, onlara sen anlat!

Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

-Hayır Tolgonay, onlarla sen konuşmalısın. Sen kadınsın. Sen her şeyin üstündesin, daha bilgesin. Bir insansın sen! Onlara sen anlat!

Toprak Ana
Cengiz Aytmatov
Çeviren: Refik Özdektoprak-ana-romani

Reklamlar
 
Toprak Ana için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Eylül 2017 in Altı Çizili Satırlar, Hikaye

 

Etiketler:

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? “He,” demişti, “senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar.”
Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu.
“Yırtıcam bu torbayı,” demişti bir gün annesine, “hem de Katana’nın çakısıyla.”
“Hele bir yırt,” demişti annesi, “baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere söyledim sana, Katana’yla, Sıkıntı’yla, İhsan’la arkadaşlık yapmayacaksın diye. Bu yaz sokaklarda sürtmek yok zaten, babanın fırınında çalışacaksın, hayatı öğreneceksin. Büyük amcan gibi olursun yoksa…”
“İyi” de, demişti “herkes çantayla gidiyor okula.”
Annesinin cevabı kesindi:
“Kıymetini bilseydin çantanın.”
Herkes dalga geçmişti. “Bu ne lan,” demişti Ramiz, “beygir yemliği gibi.” Katana, Sıkıntı, İhsan falan hep gülmüşlerdi.
“Hani tahta çantalarımızı tokuşturuyorduk ya,” demişti Ramiz’e “hani benim çantam parçalanmıştı ya, işte o zaman annem yemin etti; okul bitene kadar çanta manta yok.”

Dondurmacının sesi. Sokağın başında, elektrik direğinin dibinde. Bağırırken “dondurma” demiyor da başka bir şey söylüyor; ama herkes onun dondurma sattığını anlıyor. Hiç parası yok. Artık annesi harçlık vermiyor. Çocuğa para verip şımartmak çok tehlikeliymiş. Al işte büyük amcası! Dedesi onu o kadar şımartmasaymış ziyan olup gitmezmiş o da. Evde her şey önüne konuyormuş, para da nesiymiş… Dondurma var mı evde, gofret var mı, sakız var mı? Yok.
Arabasını güçlükle itiyor; hem  hava sıcak hem dondurmacı zayıf. Gidip arabayı itmesine yardım etse bedava dondurma verir mi? Terzi Cemile Teyze’nin evinin önünde durup yeniden bağırdı. Çırak kızlara duyurmak istiyor sesini. Kimseye bedava dondurma koklatacak göz yok bunda. Pencerenin tülü aralandı. Üç dört kız başı göründü. Gülüşüp itişiyorlar. Dondurmacıya beklemesini söylediler. Sokak kapısında ağzında çiklet, ayağında takunyalar. basma entarili bir kız çıktı. Öbür  başlar pencerede. Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen, geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardın hiçbiri yok ortalıkta. Belki sıcaktan. Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor. O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor. Dalgası var. Hepsinin var, biliyor. Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız, takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi.
“Lan Miskoye, burada ne yapıyorsun?”
Dönüp baktı, Ramiz ile Katana.
“Hiiç” dedi. “Okula mı?”
“Ne okulu oğlum, daha erken. Katana’ylan erik çalmaya gidiyoruz. Sen de gelir misin?”
“Ya okula geç kalırsak?”
Katana gururla saatine baktı. “Kalmayı” dedi. “koşa koşa gider geliriz, erikleri de senin heybene doldururuz.”
Başını kaşıyor kararsız.
“Yürü lan.” dedi Katana Ramiz’i kolundan çekerek. “Miskoye korkuyorr.”
“Ne korkması! Heybeye erikleri koyunca kitapları defterleri ne yapacağım diye düşünüyorum.”
“O kolay ben taşırım.” dedi Katana.

Cami avlusundan koşarak çıktılar. Ramiz, Katana’dan da büyüktü. Kocaman bir kafası, iri iri elleri vardı. Okul önlüğü beline geliyordu. Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu. Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli. Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı. Saçları hiç uzamıyordu Ramiz’in, çünkü babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ediyordu onu. Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamıyordu. Uçları yukarı doğru bükülmüş, koç boynuzu gibi bıyıkları vardı babasının. Kasketi düşecekmiş gibi yan dururdu başında. Onun ıslığının hangi amaçla çalındığını anası da, Ramiz’de, kardeşleri de, öküzler de, sarı köpekte bilirdi. Islık kime çalınmışsa o koşardı. Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz. Çünkü ondan uzun boylusu yoktu. Ne okulu severdi ne de Naci Bey’i.  Ama okuma yazma öğrenecekti. Babası bunun askerlikte cezasını çok çekmişti.
Çayırlığa çıktılar. Koşmaktan soluk soluğa kalmışlardı.
“Şimdi erik zamanı,” dedi Ramiz, “nah böyle  olmuşlar.”
“Korucu var mıdır?”
“İyice kollarız” dedi Katana, “yoksa dalarız”.
Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler. Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı. Gerilip atladılar.
Korucu yoktu.
Katana, Ramiz’in sırtına çıktı.Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı. Ramiz ilk sıçrayışta  aynı  yere tutundu. O da kendini yukarı çekti. Miskoye aşağıda kalmıştı. Onların dallardan yolup attığı erikleri torbasına dolduruyordu.
“Bu kadar yeter” dedi. İnin de gidelim artık.
Duymuyorlardı. Erikler başlarını döndürmüştü.
“Hadi lan! Zil çoktan çalmıştır.”
Korkmaya başlamıştı. Dalların hışırtısından başka ses gelmiyordu. Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp aşağı atladı. Önlüğü ile atleti sıyrılmış, karnı görünüyordu. Üstünü topladı. Saatine baktı. Ramiz hala ağaçtaydı.
“Hadi lan geç kaldık Naci Bey’den dayak yiyeceğiz.” “Tamam” diye seslendi Ramiz. Bir dala tutunup bir süre sallandı. sonra da pat diye aşağı atladı.
“Hadi koşalım!” Koşmaya başladılar. Hendekten atlarken Miskoye’nin ayağı kaydı. Düştü. Pantolonu dizlerine kadar ıslandı.
Okula soluk soluğa geldiler. Arka bahçede kimse yoktu.
“Sopa yiyeceğiz” dedi Miskoye.
“Yemeyiz.” dedi Ramiz. “Önce ben girerim sınıfa, öğretmenim derim. öğlende tarlaya babama yemek götürdüm onun için geç kaldım.”
“Eee sen tarlaya yemek götürdün biz ne yapacağız?”
“Lan tamam sizi de kurtaracağım,  var mı öyle kalleşlik. Öğretmenim diyeceğim köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldi”
“Katana deme!”
“Tamam demem İbrahim’le Muharrem derim.”
“İnanır mı?”
“İnanır.”
“Üçümüz birden girsek” dedi Miskoye, “sonra bunları anlatsan…”
“Karıştırma” dedi Ramiz.
Sınıfın kapısını tıklattı. Miskoyenin kalbi öyle bir çarpıyordu ki göğüs kafesine sığmıyordu.
Naci bey şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun demiş sınıfta bir uğultudur gidiyor.
Ramiz biraz daha güçlü vurdu kapıya.
“Giir” diye gürledi Naci Bey.
Ramiz sınıfa girdi. Başını önüne eğip kapının önünde dikildi.
“Nerdeydin?”
“Öğretmenim babam tarlada çalışıyordu..”
“Geeeç.” dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek.
Ramiz hala anlatmakta diretiyor:
“Evde yemek götürecek kimse yoktu öğretmenim sonra annem bana…”
“Geç geç” dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak. Ramiz yerine oturuncaya kadar da gözlüklerinin üstünden onu izledi.
O ara kapı yeniden tıklatıldı. Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturdu. Canı sıkılmıştı.
“Giiir” diye gürledi.
Katana içeri girdi. Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı.
“Nerdeydin”
“Öğretmenim Ramiz’in  babası tarlaya…”
“Başını kaldır! Hah şöyle yüzüme bak ta konuş. Ne Ramizi?”
Bu arada Ramiz arka sıradan ayağa kalkmış, arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı.
“Ramiz’in babasına yemek götürdük” dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle.
“Kendi götüremez miymiş?”
“Götürürmüş de öğretmenim… Köpekler varmış… Ramiz, beraber gidelim dedi elimize de sopa aldık…”
Naci Bey dik dik baktı Katana’ya sonrada gözleriyle sıraları gösterdi. “Yutmadım ama bu seferlik geç otur yerine” demek istiyordu. Katana başı önünde yerine doğru yürürken Ramize kaçamak bir bakış attı. Naci Bey hala sınıfa bakıyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı.
Kapı yeniden tıklatıldı.
Naci Bey masaya öyle bir vurdu ki ön sırada oturan kızlar “hiiii” diye bağırıp yerinden sıçradılar.
O anda Ramiz de Katana da her şeyin bittiğini anladılar. Naci Bey gözlüklerini çıkarıp ceketinin ön cebine yerleştirdi. Tahta cetvelini aldı.
Ramiz yerinden kalkmış Naci Bey’in yanına kadar sokulmuştu.
Kapı bir kez daha tıklatılınca Naci Bey iyice sinirlendi. Büyük adımlarla yürüyüp sertçe açtı kapıyı. Karşısında pantolonunu dizlerine dek ıslanmış önlüğündeki torbası yeşil erikle dolu İbrahim dikiliyordu.
“Nerdeydin?” diye bağırdı.
O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz’in kafasına indirdi tahta cetvelini.
“Hemen geç yerine otur! Sana değil ona soruyorum. Nerdeydin!”
İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yana birleştirdi. Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi gözlerini yumup başını yukarı kaldırarak:
“Erik çalmaya gittik öğretmenim,” dedi.

Cemil Kavukçuerik-calmaya-gittik-ogretmenim

 
Erik Zamanı için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ağustos 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Taş

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.

“Şoför bey! Burada ineceğim.”

Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.

“Evet, burada!”

Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.

“Bagajın var mı abi!”

Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap ve­ren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkası­na doğru yürümeye başlamıştı.

Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan mua­vin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.

Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü du­yan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.

Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.

Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzak­laşmış olmasıydı!.

Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerin­de tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebil­mesi artık mümkün değildi!.

Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.

Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir resto­randa insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber ot­lamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gi­receksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.

İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.

Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki par­makla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.

Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.

Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!

Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşa­mak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete git­mek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.

Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.

Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşa­mak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu in­san sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sü­rünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.

Ama artık bitmişti.

Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.

Etrafına bakındı.

Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.

Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşama­nın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.

Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.

İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.

Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçek­ten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini se­verdi o günlerde.

O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.

Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.

Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakış­ları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.

“Veda yamacı!. Merhaba!.”

***

“Burada ne yapıyorsun?”

İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.

“Yaşıyorum.”

“Yalnız mı?”

“Hayır, sadece insanlar yok!.”

“Bunun adı yalnızlık değil mi?”

Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.

***

İhtiyar kulübenin içinden seslendi.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.

İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.

Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübe­nin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.

“Niye sordun?”

“Yemeği ona göre yapacağım.”

Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyor­du.

Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

***

– İnsanları sevmiyor musun?

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

– Genel bir soru mu?

– Evet.

– Seviyorum.

– O halde niye tek başına yaşıyorsun?

– Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.

– Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.

– Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.

– Anlayamadım!..

– İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

– Sigara içer misin?

– Bıraktım.

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

– Ben insanları sevmiyorum!..

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.

– Genel bir cevap mı bu?

– Evet, genel.

– O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..

Aklı ve duyguları karıştı.

Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,

– Kendime değer veriyorum.

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,

– Beni anlayamazsın!.

– Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.

Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,

– Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.

İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,

– Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?

– Evet.

Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?

– Hayır

Biraz sustu ve ilave etti.,

– Ne demek istediğimi anladın değil mi?

– Evet.

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,

– Kaç yıldır buradasın?

– Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.

– İnzivaya mı çekiliyorsun?

– Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.

Pek anlayamamıştı bu cevabı.,

– Neden?

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,

– Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.

Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,

Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,

– Yaşamaktan bıktın mı?

– Sadece yorulduğumu hissediyorum.

– Ölmek istiyor musun?

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.

– Hayır.

– Doğru mu söylüyorsun!.

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

– Sen yalan söyler misin?

– Gerekirse.

İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,

– Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?

– Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.

– Neden?

– Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.

Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak isteme­di. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.

Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.

“Sen korkuyor musun?”

İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..

“Neden korkuyor muyum?”

“Ölümden”.

“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha kor­kutucu değil mi?”

Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğen­mişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiya­rın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşı­lık vermişti.

“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”

Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizle­meden cevap verdi.

“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünme­dim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”

“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”

Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya ça­lıştı.

“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söy­leyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Kork­madan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.

İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.

“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”

Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.

“Bana acımanı istemedim!.”

“Ben de isteyerek acımadım!.”

Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, ken­disini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak du­rumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendileri­ni aldatan bu insanlardı.

“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer in­sanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”

İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladı­ğı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.

“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”

Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.

“Tabi ki yoktur.”

“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”

“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”

İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacı­na yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.

“Galip çıkacağım!.”

İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.

“Nasıl?”

“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”

İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhti­yar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.

“Neyi anlayamadın?”

İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.

“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”

Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık ge­tirmek istedi.

“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”

“Netice?”

“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”

İhtiyar hafifçe gülümsedi.

“Neden gülümsedin!.”

“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”

Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.

“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Ne­den gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.

Biraz durdu.

Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.

Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu ce­vabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak isteme­di. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.

Mevzuyu değiştirmek istedi.

Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğin­den veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duru­ma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.

“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”

Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.

“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”

“Peki, suçun ne?”

“Ne suçu?”

“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”

Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de merak­landığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.

“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”

“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”

“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”

İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla sa­manı birbirinden ayırmak istercesine sordu.

“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?

Genç adam yine şaşırdı!.

Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.

Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?

Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.

Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece be­nim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde öl­mek!.

“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de an­lamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”

“Her neyse” dedi kendi kendine!.

“Nerede öleceksin?”

“Orada, Veda tepesinde!.”

“Veda tepesi mi?”

“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum ora­yı. Oraya Veda tepesi diyorum.”

İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.

“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”

“Hayır”

“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”

“Ne çukuru?“

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap ver­di.

“Leş çukuru.”

“Anlayamadım.”

“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”

Öylece kalakalmıştı.

İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kıl­mam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.

“Söylesene, sen ne demek istedin.”

“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”

Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihti­yar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.

“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”

Genç adam sustu!.

Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübe­nin kapısına çakılı kalmıştı sanki.

Düşünmeye başladı…

İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuş­tu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.

Doğru söylemişti ihtiyar.

***

Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.

“Masanın üstünde hala taş yok?.”

İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.

“Söylediğim taş, masanın altında!.”

Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.

“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”

“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa va­r olması yeter demiştin!.”

“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstün­de olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”

“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”

“Evet.”

“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altın­daydı dersin!..”

Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınlarıintiharin-esigine-gelmek

 
Taş için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Temmuz 2017 in Altı Çizili Satırlar, Hikaye

 

Etiketler:

Ölümcül Şiirler

“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”


Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.

Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!

“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.

Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?

İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…

Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.

Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.

Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.

Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.

Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.

Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.

Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.

Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.

Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…

Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.

Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.

Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.

Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı.Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.

Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.

Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.

Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.

Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.

Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”

Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.

Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.

Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?

Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:

– Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.

– Efendim?

– Karımı öldürdüm…

Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.

Emre Miyasoğluemre-miyasoglu

 
Ölümcül Şiirler için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Temmuz 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

İki Buçuk

İşte gene hiç sevmediği bir duruma düş­müştü! Bin kez söylemişti kendi kendine ki, “Dolmuşa bindiğim zaman değil, inerken para­yı vereceğim bundan sonra!”

Olmuyordu, olmuyordu Allah belasını versin. Bundan önce bir değil, beş değil, belki de on, on beş, yirmi sefer hep aynı duruma düşmüş, şoförle takışmıştı. En temizi, dolmuştan inece­ği yere gelince, inmeden önce parayı vermekti. Bir süre öyle yapmıştı. Ama bu sefer, bu so­nuncu sefer…

Durak kalabalıktı. Birkaç kişi koş­muşlardı, çevik bir davranışla girivermişti ara­baya. Solunda iki kişi. En sağdaydı. Yanındaki bozuk paraların en küçüğü iki buçukluk. Öteki müşteriler verince o da onlara uymuş, uzatmıştı iki buçukluğu. Şoför almış, ötekilerin iki buçuk, beşliklerinin üzerini vermiş, onunkini… Bu sırada en sağdaki inip, bir başka yolcu binmeseydi şoför herhalde paranın üstünü verecekti. Çünkü davranışı öyleydi. Ama yolcu “Cağaloğlu!” de­yince, şoför yeni müşteriyle konuşmaya dalmış, iki buçuğun üstünü unutmuştu.

Ne yapmalıydı şimdi? “Şoför efendi, iki bu­çuğun üstünü unuttunuz!” dese, şoför belki de, “Ne biliyorsun unuttuğumu?” diye bozabilirdi. Bozmasa bile, dolmuş yolcuları şöyle bir ba­karlar, içlerinden, “Amma da para canlısı ha!” gibilerden geçirebilirlerdi. Başkalarının onun hakkında böyle düşünmelerini istememekle beraber, bu türlü düşündüklerini belirtircesine yan yan bakmalarından nefret eder, cinleri te­pesine toplanırdı.

Sağındakine baktı: Koca burunlu, sarkık ger­danımın biriydi. Beyden değil de efendiden. Böyleleri ukala olurlar. Vara yoğa karışırlar. Tartışmaya can atarlar. Nitekim: “Şoför Efendi, iki buçukluğun üstünü unuttunuz…” dese, bu koca burunlu, sarkık gerdanlı adam o biçim, yan yan bakacaktı. “Ne bakıyorsun?” diye terslese, “Göze yasak mı var?” karşılığını ala­cağını iki kere iki dört eder gibi biliyordu.

Adama yeniden baktı, sanki “Göze yasak mı var?” demiş gibi kızdı, içinden:

“Var!” dedi.

Sanki: “Yok canım?” karşılığını almışçasına öfkesi arttı. Gene içinden:

“Canın yoksa nasıl yaşıyorsun?”

“Aman ne bayağı espri. Evladım espri zeki insan harcı. Sense…”

“Bense?”

“Kaşalotun birisin be!”

Tam bu sırada solundaki yolcu da inmek için şoföre seslenmişti. Araba durdu, solundaki in­di. Solundakinden boşalan yere kaydı. Koca burun, sarkık gerdanlı da ortaya geçti. En sağa yeni bir yolcu. O da Cağaloğlu’ya gidecekti. Tekliği uzattı. Şoför elli kuruşu omuzu üzerin­den en sağdaki yolcuya uzattı. Şoför onun iki buçukluğunu sağlama unutmuştu. Bir ara:

“Şoför efendi benim iki buçukluğun üstünü unuttun!” diyecekti vazgeçti. Adam belki de şöyle derdi:

“Ne iki buçukluğu?”

Kan tepesine sıçradı. Sanki şoför gerçekten bu karşılığı vermiş gibi sinirleri gerilmişti. İçinden: “Arabaya binerken verdim ya!” “Hatırlamıyorum..”

“Nasıl hatırlamazsın? Yalan mı söylüyorum?”

“Ben yalan mı söylüyorum?”

“Biz bu meslekte senin gibi neler gördük..”

O zaman, o zaman dayanamaz, çıldırırdı işte:

“Beni onlarla mı kıyaslıyorsun yani?”

Şoför belki de yarım sağla arkaya dönerdi:

“Nesin ya? Hanım evladı? Dolandırıcıların hiçbiri dolandırıcılığı kabul etmez. Hele, de, suratına atılır!”

“Yani?”

“Yani değil Panayot!”

Evet, şoförle böyle takışsalar ne olurdu so­nu? Karakola mı düşerlerdi?

Birden gözü dikiz aynasına kaydı: Şoför adamakallı sıkıydı. Alttan üstten inceltilmiş bı­yığıyla da itin birine benziyordu. Takışınca arabayı durdurup direksiyondan iner, yakasına yapışır, belki de bir kafa, bir yumruk…

İçini çekti. Bu hiç de istenecek şey değil. Eli yüzü kan içinde, üstü başı toz toprak, karakola gitmek, şoförden davacı olmak… Üstelik sağındaki müşterilerle şoförün yanındakiler de her­halde şoförden yana olurlardı. O zaman şoför: “Bana hakaret etti Komser Bey!” der, hakaretin şeklini anlatır, müşteriler de onu desteklerlerdi ki, hem iki buçukluğun üstü kalırdı, hem de şoföre hakaretten kovuşturma başlayabilir, as­tan yüzünden pahalıya gelirdi.

Onun için, vazgeçmeli, hatta iki buçuğun lafı­nı bile etmeden, yeni elli kuruş vermeliydi şo­före. Besbelli, unutmuştu aldığı iki buçukluğu…

Pantolonunun bozuk para cebinden iki tane sarı yirmi beşlik çıkarıp avucunda tuttu. Az sonra Cağaloğlu’ya gelince inecek, inerken de parayı verecekti. Verecekti ama neden? Elli kuruşluk yolu ne için üç yüz kuruşa gelecekti? Enayi miydi? Paraları yeniden cebine sokar­ken, aklından gene kavga, karakol, dolmuş müşterilerinin tanıklığı geçti. Vazgeçti cebine koymaktan. Dayak yese de yemese de kara­kola düşünce haksız çıkabilir, hele şoföre ha­karet dümeni işin içine girerse, değil üç lira, kim bilir kaç üç liralar düşebilirdi işin içine.

Gözü yeniden dikiz aynasındaki şoförün “it” yüzüne ilişti:

“Allah belanı versin!” diye geçirdi. “Hayvanoğlu hayvan. Suratından belli ne bok olduğun. Haram zıkkım olsun, yiyeme inşallah. İlaç parası yap. Hem de varsa en sevdiğin çocuğuna!”

Cağaloğlu’ya gelmişlerdi:

“Ben uygun bir yerde ineyim!”

“Peki abi..”

Şoför arabayı uygun yere yanaştırıp durdur­du. O, avucundaki elli kuruşu tam uzatacaktı, şoför iki buçukluğun üstünü uzattı:

“Buyurun abi iki liranızı!”

Aldı, dolaşan ayaklarıyla hızla uzaklaştı. Yüzü alev alev yanıyor, kendi kendinden utanıyordu.

Orhan KemalOrhan-Kemal-hikayeleri

 
İki Buçuk için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.

“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.

“Vyborgskaya’ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ya !”
lona, bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:

“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”

Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:

“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”

Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.

Subay, şaka yollu:

“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”

Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.

Subay:

“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.

Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:

“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.

“Hmm… Neden öldü ?”

Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:

“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…”

Karanlığın içinden bir ses:

“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”

Bunun üzerine:

“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…

Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.

Kambur olanları, cırlak bir sesle:

“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.

Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.

“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”

Iona, bir kahkaha atarak:

“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.

Kambur genç:

“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.

Uzun boylu gençlerden biri:

“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:

“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.

“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”

“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”

Iona, gevrek gevrek güldü.

“Neşeli beyler !” dedi.

Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:

“Off! Şeytan çarpsın seni!” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana! Vur da hızlansın biraz, lanet olası!”

Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:

“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”

Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:

“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.

Diğerlerinden biri:

“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.

Kambur, yeniden söze girdi:

“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”

Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:

“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.

Sonra, uzun gençlerden biri:

“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.

Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı.

Yanına yaklaşarak:

“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.

“10’a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.

Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.

“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”

Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.

“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”

O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:

“Su mu istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Herhalde” diye yanıtladı.

Iona, tekrar atıldı:

“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”

Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.

“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”

Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.

Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.

“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”

Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.

“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı

Anton Çehovanton-cehov-aci-hikayesi

 
Acı için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Çehov’un Öykücülüğü Üzerine

Tam adıyla söyleyeyim: Anton Pavloviç Çehov‘la lise son sınıfta tanıştım. İstanbul Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken tam bir Çehov tutkunuydum. Türkiye’de ilk Çehov öykülerini, dergilerde, Servet Lünel, Erol Güney ve Oğuz Peltek’in yaptıkları çevirilerle tanımıştım. Dergilerde, özellikle de Varlık dergisinde sık sık bu kişilerin çevirdiği Çehov öyküleri yayımlanıyordu. Sonra kitap olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın (o zamanki adıyla Maarif Vekâleti’nin) çıkardığı “klasikler dizisi”nde Hikâyeler başlığı altında iki cilt olarak çıkmıştı öyküler. Servet Lünel’in, Oğuz Peltek’in yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, ama Erol Güney’in o çok baskılı tek partili dönemde, yurttaşlıktan atıldığını, o günden beri de İsrail’de yaşadığını biliyorum.

Bu üç isim aklımda kalmış: Servet Lünel, Oğuz Peltek ve Erol Güney.

O iki ciltlik kitabın ilk cildinin hemen başında, Çehov’un öykücülüğüne değinen, şimdi kime ait olduğunu hatırlamadığım, çok güzel bir önsöz vardı. Hem edebiyatta öykü türünü hem de Çehov’un öykücülüğünü dile getiren bir önsöz. Romanla öykü arasındaki farkı, aklımda kaldığına göre aşağı yukarı şöyle anlatıyordu:

“Romanda, anlatılan ailenin içine gireriz. Onlarla birlikte yaşarız, onlardan biri oluruz. Ama öyküde, o ailenin yaşadığı evin önünden geçerken, pencereden onları masa başında topluca görüp geçeriz.”

Çehov’un öykülerine gerçekten çok uygun bir tanımlama.

Çehov’un öykülerinde değişik bir anlatım vardır: Garip gelmesin, ben de öyle düşünüyorum; anlattığı kişiler kim olursa olsun Çehov onlara her zaman sevgiyle yaklaşır. Bu kişiler genellikle sıradan insanlardır. Çehov, köyleri, kasabaları dolaşan bir hekim olarak pek çok in-san tanımış, pek çok gözlemde bulunmuştur. Bu insanların çoğu başarısız, sıradan kişilerdir. Rus toplumunun çöküş döneminin soyluları da vardır yarattığı tipler arasında ama bu tiplerin pek çoğu, hayatın bayağılaştırdığı, umutsuz, içi kararmış, iç karartıcı kişilerdir. Ama Çehov’un yaklaşımı her zaman sevgiyledir. Edebiyata nefretle girilemeyeceği kanısındayım. 

Çehov’un dünyası taşradır. Kasabalardır, köylerdir. Tolstoy ne kadar kenti anlatmışsa, Çehov da o kadar taşrayı anlatmıştır.

Bir okurundan aldığı mektubu yanıtlarken şöyle diyor Çehov:

“Kahramanlarımın iç karartıcı olduğundan yakınıyorsunuz. Ne yazık! Benim suçum değil bu. Benim isteğim dışında oluyor; hem sonra, yazarken iç karartıcı bir biçimde yazıyormuşum gibi gelmiyor bana.” 

Kısaca söylemek gerekirse: her büyük yazar gibi, Çehov da mutluluğun resmini yapmaya kalkışmıyor. 

Ama doğayla iç içedir yarattığı tipler.

Çehov, bir doğa tutkunudur.

Okuduğum öykülerinden bende kalan bir büyük izlenim de Doktor Çehov’un kadınlara da doğa kadar tutkun oluşudur. 

Öykülerinde müthiş bir yalınlık vardır. Bu yalınlık seçtiği sözcüklerde, kurduğu cümlelerde, çizdiği tiplerde, oluşturduğu kurguda açıkça görülür. 

“Olay” onun da öykülerinde vardır. Ama olayda da anlatımda da hiçbir abartıya rastlayamazsınız. Deneme türü öyküden alabildiğine uzak bir yazardır Çehov. Bu yüzden onun öykülerinde öğüt verme gibi bir eğilim bulamazsınız. O çok alçakgönüllü bir anlatımla geliştirir öyküsünü, öyle bir atmosfer yaratır ki, okuruna aktarmak istediğini, bütün boyutlarıyla ona hissettirir. Çehov kuru bir anlatıcı değil, bir hissettirici öykücüdür. Bir atmosfer öykücüsüdür. Bu yüzden de kendinden önceki öykü yazarlarının üstüne çıkmış, modern öykünün ilk büyük öncüsü olmuştur.

Onun öykülerini okuduktan sonra bir arkadaşınıza özetlemeye kalkarsanız, öykünün bütün havası kaçar. Ancak arkadaşınıza, ya kendiniz sesli okuyarak ya da ona okutturarak o öykünün tadına vardırabilirsiniz. Bu özellik, çağdaş öykücülüğün başlangıcıdır. 

Yarattığı tipler öylesine kesin, ama öylesine yalın çizgilerle çizilidir ki. Müthiştir. Yarattığı tipleri dış görünüşleriyle çizer. Ama Çehov, bir roman karakteri yaratır gibi yarattığı tipin psikolojik derinliklerine inmekten nefret eden bir yazardır. Yazdığının bir roman olmadığının bilincindedir çünkü. 

İşte yarattığı tiplerden rasgele birkaç örnek:

“Yajov, muşmula gibi buruşuk suratı sert kıllarla kaplı, ufak tefek bir ihtiyardı.”

“Kuryatkin, yıpranmış bir ceketle eski püskü bir pantolon giymiş, kırk yaşlarında, şişmanca bir adamdı.”

“Genç bir adam olan savcının yüzü mavi damar ağlarıyla kaplıydı, uzun favorileri vardı.”

“Belinden geniş, meşin bir kemerle sıktığı kahverengi bir cüppe giymiş, uzun boylu, çam yarması gibi iri bir adam olan zangoç, muayene odasına girer. Zangocun yarı kapalı duran gözüne perde inmiş; burnunda uzaktan iri bir sineğe benzeyen koyu bir ben var.”

Örnekleri çoğaltmanın gereği yok. Görülüyor: çok kesin çizgilerle, yaratılan tiplerin dış görünüşleri çiziliyor. Siyah beyaz çizgilerle çizilmiş portreler.

Bir öyküsünde bir profesör tipi yaratmış. Bir okur, kendisine sormuş:

“Bu yarattığınız profesörün karakterini anlayamadım,” demiş. 

Çehov’un yanıtı çok ilginçtir: “Kolay,” demiş, “profesör, çizgili beyaz bir pantolon giyer.” 

Bir gün, o zamanlar çok genç olan ünlü Rus yazarı İvan Bunin’e sormuş Çehov:

“Çok yazıyor musunuz? Hayır mı? Çok yanılıyorsunuz. Çalışmalı, yaşamının sonuna kadar durmadan çalışmalı bir yazar. Ancak bence, öykü, yazıldıktan sonra başıyla sonu atılmalıdır. Çünkü biz yazarlar, en çok o bölümlerde, başta ve sonda yalan söyleriz. Kısa yazmalıyız, elden geldiğince kısa.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Başarılarla başarısızlıklar için kaygılanmayı hemen şimdi kesin olarak bir yana bırak. Bunun seni ilgilendirmesine izin verme. Senin görevin, düzenli olarak, gün gün tam bir dinginlik içinde çalışmak; kaçınılmaz hatalara, başarısızlıklara hazır olmaktır.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektubunda da şöyle diyor:

“Yazmak zorunda olduğum düşüncesi bir an bile bırakmıyor beni.” 

Defterime ne zaman almışım, bilmiyorum, ama Çehov, şu sözleriyle de yazarlığının en büyük özelliklerinden birine değiniyor:

“Denizi betimlemek çok zordur. Bir öğrencinin defterinde geçenlerde bir betimleme okudum: ‘Deniz büyüktür’ diyordu. İşte hepsi bu kadar. Denizin enginliği ancak böyle anlatılabilir.” 

Öykülerinde, deneme türünde bir öyküleme görmeyiz, demiştim. Deneme, biçimlendirilmiş bir tür bilgi aktarımıdır. Deneme türünde yazılan yazılarda inandırılmaya çalıştığı doğruları vardır yazarın; ister istemez de öğütleri vardır. Sevgili Sait Faik’in bile pek çok öyküsü, deneme-öykü, röportaj-öykü türünde başlar. Biraz deneme, biraz röportaj başlangıcıdır öykülerinin pek çoğu. Bu öyküler, genellikle ilk yazdığı kitaplardadır.

Yanlış anlaşılmasın, Sait Faik, benim öykücülüğüme yön veren birkaç yazardan biridir. Biri Çehov’sa, biri de Sait Faik’tir. Sonradan bu deneme-öykü türünden vazgeçmiş, Türk öykücülü-ğünün idollerinden biri olmuştur. Özellikle bizim 50 kuşağı yazarları için böyle olmuştur. Ama Çehov’da bu tür deneme girişli öyküler bulamazsınız. O, öykünün nerede başlaması, nerede bitmesi gerektiğini çok iyi bilir. 

“Yazarken bir başkasının fikrini almamalı yazar, hiçbir öğüdü dinlememeli. Çalışmalarında yürekli olmalı. Büyük köpekler vardır, küçük köpekler vardır; büyük köpeklerin varlığı küçüklerin rahatını kaçırmamalı; hepsi de havlamak, Tanrının verdiği sesi kullanmak zorundadır,” diyor.

Öyküleri fazlalıklardan arındırmanın ilk ve en büyük ustası da Çehov’dur. Elinden geldiğince fazlalıklardan arındırmaya çalışır öykülerini. Bilirsiniz, onun ünlü sözüdür; Çehov’un sözcükleriyle söyleyemeyeceğim ama aklımda kaldığınca söyleyeyim:

“Bir öykünün başında ‘silah’tan söz ediliyorsa, o silah öykünün bir yerinde patlamalıdır,” der.

Çok ince bir mizah vardır öykülerinde, kara mizahtır bu. Onun bir öyküsünü okuyup bitirdiğinizde ya yüreğinizin derinlerinde bir burulma, bir sızı bulursunuz ya da yüzünüzde bir hafif gülümseme belirir. 

“Üzgün ya da şanssız insanları betimlerken, insanların yüreklerine dokunmak isterseniz, daha soğuk olmaya çalışın; bu onların acılarına bir artalan sağlar; acıları bu artalanda daha keskin bir kabartma olarak belirir,” diyor bir mektubunda.

Azat edilmiş bir kölenin torunu, iflas etmiş bir bakkalın oğluymuş Çehov. Çocukluğu, gençliği gerçekten yoksulluk içinde geçmiş. Hekim olmak için tıp fakültesinde okurken bir yandan da öyküler yazıyormuş. Gazetelerde yazdığı yazılardan, öykülerden az da olsa para da kazanıyormuş. Daha okurken bile, alt sınıflara dersler vererek harçlığını çıkarmaya çalışıyormuş.

Biliyorsunuz, Çehov bir hekimdi. Tıp fakültesini bitirip hekim olduktan sonra bile ailesine o bakmış. Bu yakınlarda çıkardığımız, yine Sayın Mehmet Özgül’ün Türkçeye çevirdiği Doktor Çehov’dan Öyküler kitabına Celâl Üster de güzel bir önsöz yazmış. Çehov’un, kendi yayıncısına yazdığı mektupta geçen şu sözlerini o önsözden aldım. Diyor ki Doktor Çehov:

“Tıp, nikâhlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok.”

Yıllar önce, üst kattaki komşumuz daha Sovyetler Birliği iken, sosyalist blok çökmeden önce, Moskova’daki, Çehov Müzesi’ne çevrilmiş evine gitmiştim; Çehov’un hekimken yaşadığı eve. İki katlı, gösterişsiz ama çok sevimli bir evdi. Duvarlar birbirinden güzel fotoğraflarıyla doluydu. Bütün fotoğraflarında, burnuna iliştirilmiş o çerçevesiz ya da ince çerçeveli gözlüğü, çenesinde sivri sakalı, -eskimiş de olsa- düzgün bir ceketi, ütülü pantolonu, boyalı ayakkabılarıyla Çehov zarif bir beyefendiydi. Tıpkı bizim Orhan Kemal gibi.

Yine biliyorsunuz, Çehov müthiş bir Tolstoy hayranıydı. Onun için “… bir insan değil o, bir üstün insan, bir Jüpiter,” der. Onun yazarlığına hayrandır. Ama bir arkadaşına yazdığı mektupta şunları söylemekten kendini alamaz:

“Tolstoy’un evinde hayat, muhteşem bir balo salonunu andırır, ama ben şu karşımdaki gölün derin ve dingin sularını kendime daha yakın buluyor, bu hayatı, o tür bir hayata tercih ediyorum.” 

Sevgili dostu Gorki, Çehov’un gösterişsiz yaşamı konusunda bakın ne diyor:

“O kadar gösterişten uzak, o kadar yalın bir kişiliği vardı ki, onun yanında herkes daha doğal görünme ihtiyacı duyardı.” 

Hakkında yazılanlardan aklımda kaldığına göre: Çehov’un yaşamı da öyküleri gibi gösterişten uzakmış. Oldukça yoksulluk çektiğini, köy köy, kasaba kasaba dolaşıp hastalarına neredeyse karşılık almadan baktığını biliyoruz. Çok iyiliksever olduğu söylenir. Bakın yine bir mektubunda bu konuda ne diyor Çehov:

“Herkese iyilik etmek isteği, insanın içinde ruhsal bir ihtiyaç olmalıdır, kişisel bir mutluluk kaynağı olmalıdır. Çünkü bu istek, kuramsal düşüncelerin ürünü olunca, istek olmaktan çıkar.”

Doktordu; ama kendisi de uzun süren verem hastalığından çok çekti. Yaşadığı yüzyılda veremin mikrobu daha bulunamamıştı. Bu yüzden vereme yakalananlar, yaşamlarını biraz uzatmaya çalışsalar da ondan kurtulamazlardı. Çehov da genç yaşında (44 yaşında) veremden öldü. 

Yani yoksulluk ve hastalık onu çok üzmüş, belli ki çok acı çektirmiş ona. Ama gerek yoksulluğundan, gerekse hastalığından hiç şikâyetçi olmadığı söylenir, yazılır. 

Katherine Mansfield’in güncesinden alıyorum şu cümlelerini:

“Tek kuruşum bile yok, ama buna şu açıdan bakıyorum: zengin adam, çok parası olan değil, bu erken ilkbaharın bize verdiği göz kamaştırıcı çevrede yaşama olanakları olan kişidir.” 

Burada, bu güzel insan, bu erken ilkbaharın ortasında kendini gerçek zengin olarak görüyor.

Bir başka sözü:

“Para biriktireceğim. Sürekli otel odalarında dolaşmak, otel kapıcıları, rasgele yemek gibi şeyler düşünmek, hayal gücümü ürkütüyor.”

Bir başka mektubunda da:

“En çok çalışanlar köylülerdir ama hiçbir zaman ‘çalışmak’ sözünü kullanmazlar,” diyor.

Başından beri öykülerimde yalın olmaya çalıştım. Bunda Çehov’un etkisi büyüktür. Yalınlıkla basitliği karıştırmayın. Basitlik ilkel bir şeydir. Zordur yalınlığı yakalamak. Basitliğin en net görünüşü de süslemektir. Çok süslenmiş bir vitrinin, çok süslenmiş bir kadının, çok süslenmiş bir salonun çirkinliğini getirin gözlerinizin önüne. Basitlik budur. 

Yalın olmayı hiç elden bırakmadım; ama buna yoğunluğu da ekledim.

Üniversite birinci sınıfta bir gün Çehov’un ‘Acı’ adlı öyküsünü buldum. Yalın olduğu kadar da yoğun bir öyküydü. Bu öyküyü okuduğum kitap, yine başta sözünü ettiğim Erol Güney-Servet Lünel ikilisinin çevirdiği kitaptı. Çehov’un hâlâ derin izlerini taşıdığım öyküsüdür ‘Acı’ adlı öyküsü.

Yıllar sonra, tıpkı Çehov gibi veremden çok genç yaşta (35 yaşında) ölen, Çehov’un bütün etkilerini taşıyan, Çehov’a tutkun ünlü İngiliz bayan öykücü Katherine Mansfield‘in Can Yayınları’nda çıkan Bir Hüzün Güncesi adlı kitabını okurken beni çok sevindiren bir bölüme rastladım. Bayan Katherine Mansfield, güncesine şu notu yazmış:

“ ‘İşte böyle kardeşim kısrak; Kuzma Ioniç yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var, sen onun öz annesisin; bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor; acımaz mısın?’ 

Beygir yalanır; dinler gibidir; sahibinin ellerine doğru solur. 

Iona dalar, ona her şeyi anlatır.” 

Mansfield’in andığı satırlar, benim Çehov’un çok sevdiğim ‘Acı’ adlı öyküsünün bitiş cümleleriydi. Mansfield, defterine yazdığı bu alıntının altına şu cümleyi eklemiş:

“Tüm Fransız öykülerini yakabilirdim bu öykü uğruna. Fransız öykülerinin hiçbirine değişmezdim bunu. Dünyanın harikalarından biri bu öykü.” 

Bu ünlü İngiliz öykücüsünün de benim gibi bu öyküyü çok sevdiğini öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı.

Bize ‘Acı’ adıyla çevrilen bu öykü, İngilizceye ‘Mutsuzluk’ adıyla çevrilmiş.

Hiç unutmuyorum: ‘Acı’ adıyla Türkçeye çevrilen bu öykünün başına, çeviren, öyküye çok yaraşan, öyküyü özetleyen bir dize de eklemişti:

“Ah kime anlatsam kederimi”. 

Çehov’un ‘Acı’ öyküsünden yola çıkarak bir öykü yazdım. Adı: ‘Sevgili Acı’. 1998 yılında yazmışım.

1904 yılında aramızdan ayrılan Çehov’u, bu büyük ustayı, ölümünün 100’üncü yılında, düzenlediğimiz böyle bir anma gününde, neden kendimden bir öykü okuduğumu, öyküyü dinleyince anlayacaksınız.

Kızılcaköy, 19.12.2004

Not: Can Yayınları’nın Aralık 2004’te, üç gün süren Çehov’u Anma Günleri’nde, Erdal Öz‘ün yaptığı konuşmanın metni×åõîâ À.Ï. â ßëòå, 1901 ãîä

 
Çehov’un Öykücülüğü Üzerine için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mayıs 2017 in Hikaye, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: