RSS

Kategori arşivi: Hikaye

Dönüş

Niçin geldim buraya
niçin döndüm bu toprağa
dört bir yanı suyla çevrili
bu çorak adaya?
Havasına dayanamadığım
iklimi sağlığıma zararlı
ve her dönüşümde pişmanlık duyduğum
bu kara parçasına
geldim
niçin?
Burada açtım gözlerimi. Burada kapayacağım. Dediğim için. Burda. Bu adada. Bu odanın bir köşesinde. Bahçe içindeki küçük evimde. Dediğim için. Ya da kumsalın bir yerinde. Bir kaya kovuğunda. Bir deniz mağarasında. Bir kaçak gibi. Ya da tepelerinden birinde. Kurşunu alnına yemiş gibi. Dediğim gibi.
Burda açtım gözlerimi. Gözlerimi nerde açtığımı ansımıyorum. (Nerde kapayacağımı da ansımayacağım.)
Beni doğuran kadın, ölü. Çocuk belleğim ölü.
Ölünün gözleri görür mü?
Gözlerimi burda açmış olup olamayacağıma göre niçin bu dönüş?
(Bu kaçıncı dönüş?)
Bu sürekli dönüş?
Bilmiyorum.
Bir tutku mu?
Bir saplantı mı?
Toprağın çekmesi mi?
Denizin çağrısı mı?
Bilmiyorum.
Bilmeden dönüyorum.

Gemiden indim.
Elimde bir bavul.
İskeledeki memur selamladı, hatırımı sordu ve “Hoş geldiniz” dedi.
Akşam, dört bir yanı örümcek ağlarıyla sarılı eve girdim kapıyı büyük demir anahtarla açıp.
Girişte sandığın üstünde bırakılmış bir mum buldum. Sanki beni bekliyordu.
Yaktım. Mum ışığında baktım eve, örümcek ağlarına, rutubetin duvardaki izlerine.
Yatak odasına girdim. Hazır. Ama toz toprak içinde bir yatak, beni bekliyordu.
Yatağın üstündeki örtüyü kaldırdım. Pencereyi açtım. Sonra bütün pencereleri açtım. Mumu söndürdüm. Çıktım. Karnımı doyurmak için gittiğim aşevinde, şarabı yudumlarken, adını unuttuğum bir çocukluk arkadaşı geldi yanıma.
-Demek dönüldü?
-Evet.
-Toprak çekiyor değil mi?
-Hayır, toprak değil deniz.
-Aynı şey.
-Evi nasıl buldun?
-Örümcek ağları içinde.
-Eh o kadar olur.
-Camlardan bazıları kırılmış.
-Bunca yıl geçti aradan.
-Evet.
-Bu kez dönüş temelli mi?
-Bilmiyorum. Bakacağım. Belki.
-Tek başına mı?
-Her zamanki gibi.
Şaşırdı. Ya da acıdı.
-Şaşacak ne var?
-Şaşırmadım . Ama yaş… Biliyorsun hepimiz yaşlandık. (Yaşla yalnızlığın ne ilgisi var?)
-Haklısın. Yoksa köyden birini mi bulacaktın bana bakacak?
-Niçin olmasın?
Niçin olmasın?
Aşımı pişiren. Çamaşırımı yıkayan, Yatağımı yapan. Soğuk gecelerde beni ısıtan. Kıyıda balıktan dönüşümü bekleyen.

Niçin olmasın?
Oldu. Buldular.
Yeryüzünün en iyi kadınıydı.
Yüzü kızarmadan yüzüme bakmıyordu.
Gel, dediğim zaman geliyor, git, dediğim zaman gidiyordu. 
Sustuğum zaman susuyordu. 
Yalnız bahçede hangi çiçekleri görmek istediğimi soruyordu. 
Bugüne değin ne yaptığımı sormuyordu. 
Bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü sormuyordu. 
Verirsem alıyordu. Alırsam giyiyordu.
Yalnız bir gün, daha doğrusu bir akşam, soyunup yatağa girmeden önce, o tüm saflığı içinde bir söyledi ki delinmez sandığım ciğerimi deldi:
-Biliyor musun, senden önce ben burada yok gibiydim.
Biliyorum, daha çok yoksulluğun sesiydi bu.
Hiçbir şey vermemiştim bu kadına. Hemen hemen hiçbir şey. Yazın bir basma entari. Kış yaklaşıyor diye üç arşın pazen. Canım çektiğinde bir okşama. Diyelim biraz ötesi. Ne övüp göklere çıkartmıştım, ne yerip yerin dibine batırmıştım. Kendim nasıl yaşıyorsam, onu da öyle yaşatmıştım. Sessiz. Tekdüze. İlk kez evime girdiğinden, yatağımı paylaştığından beri ilk kez, doğru dürüst bir şey söylemek gereği duydum. Ama sözcükler, boğazımda düğümlendi. Yalnızca: 
-Ben sana hiçbir şey yapmadım, diyebildim. Sonra, en sevdiğim, birçok kez, birçok kişiye söylemek isteyip söyleyemediğim sözcük çıktı ağzımdan. 
-Bağışla! 
Bana dokunmaya, bana bir söz söylemeye çekinen, canı çektiğinde kendisini sevmemi bile istemekten; değil istemekten, bunu belli etmekten çekinen bu kadın, birlikte olduğumuzdan beri ilk kez benden önce yatağa girdi. Sırtüstü uzandı. Kollarını iki yana açtı. Gözlerini yumdu.
-Sen beni bağışla ve bana bir çocuk ver, dedi. 
Ada sarsılıyor sandım. Dışarda bir fırtına patladı sandım. Öylesine bir doğallıkla söylemişti ki, sanki kuruyan bir bitki dile gelmiş su vermemi istiyordu benden. Oysa, su, yaşam, güneş oydu. 
Yanına uzandığımda, ona bana güvenmemesini, çünkü kendime benim bile güvenim olmadığını söyledim. 
-Geldiğim gibi bir gün gene giderim, dedim. 
-Biliyorum, dedi. Onun için istiyorum.

Güz yağmuruyla birlikte adadan ayrılma isteği belirdi içimde. Kışı burada geçirmekten korkuyordum. Burası: Bir ada. Dört yanı denizle çevrili. Bir denizin üstüne oturmuş. Ya deniz dibindeki kayalar çözülürse? Ya da batarsa? Bundan mı korkuyordum? Bilmiyorum. Kışın esecek, günler boyu dinmeyecek fırtınaların korkusu muydu içimdeki? Bilmiyorum.
Bir sabah, iskeleye gittim. İki gün sonra kalkacak vapur için bir bilet istedim. Bir tek bilet.
İskele memuru, önüne koyduğum parayı eliyle itti.
-Nereye gidiyorsunuz? dedi. Adamızda rahat etmediniz mi?
-İşlerimi çözümleyip döneceğim, dedim.
-Hangi işleri? Neyi çözümleyeceksiniz? Bırakın bunları. Oturun oturduğunuz yerde. Bakın, artık yabancılar da kalmadı adamızda.
-Ben sizin düşüncenizi sormadım, dedim. Ben ilk vapur için bir yer istiyorum.
-Bir yer mi? dedi iskele memuru. İlk kalkacak vapurda sizin için bir yer yok.
-Yani bütün yerler dolu mu? dedim.
-Hayır, dedi. Sizin için yer yok dedim.
-Bu ne demek? dedim.
-Bu şu demek ki, adadan ayrılmak için sizin özel izin almanız gerekiyor.
-Kimden? dedim.
-Adanın mülki amirinden, dedi.
-Ben kimseden izin almam, dedim. Eğer siz bilet vermezseniz, ben de bir balıkçı motoruna atlayıp giderim.
-Bunu size salık vermem, dedi. Başınıza bir kaza gelebilir.
Sonra kalmam için yalvarırcasına:
-Niçin gitmek istiyorsunuz? dedi. Eviniz barkınız burda. Kimse sizi tedirgin etmiyor. Bu ada sizin adanız. Doğduğunuz yer. Baba ocağınız. Üstelik şimdi çocuk bekleyen bir de eşiniz var.
-Ama bu benim seçtiğim bir yaşam değil, dedim.
-Hangimiz kendi yaşamımızı seçiyoruz ki, dedi iskele memuru. Hangimiz dilediğimiz yaşamı seçiyoruz ki?
Elimdeki parayı cebime koydum.
-Demek bana bilet vermiyorsunuz, dedim.
-Hayır, dedi.
Odasından çıkarken,
-Balıkçı teknelerini unutun, dedi. Bunu size pahalıya ödetirler.
-Ödetsinler bakalım, dedim.

Neyi ödeyecektim?
Kim ödetecekti?
Nasıl ödetecekti?
Niçin ödetecekti?
Niçin ödeyecektim?
“Kimseye bir borcum yok, ama gerekirse öderiz” dedim kendi kendime. Sonra içimden bir ses, “Ama ödenmeyecek şeyler de vardır” dedi.
“Yaşamımla öderim” dedim.
“Yaşamınla ödenmeyecek şeyler de vardır” dedi.
Kısır bir yaşam deneyimim vardı.
Bu sorunun karşılığını (neymiş onlar) sorup, cevabını veremedim.

Kumsala döndüm. Kızgın kumsala. Artık kızgın olmayan kumsala.
Kimseler yoktu.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Niçin gideceğimi bilmiyordum.
Buraya, yazmamak, ölene değin yazmamak, bahçemde çiçek yetiştirip, denizde balık tutup yaşamak için dönmüştüm.
Gün batıyordu.
İki gün sonra beni adadan götürmesini istediğim vapur rıhtıma yanaşmıştı. Işıklar içindeydi.
O demir alacak ve ben içinde olmayacaktım.
“Sabah ola hayrola”, dedim.
Evime doğru yürüdüm.
Bahçe kapısını açtım.
Ev ışıklar içindeydi.
Alt katın penceresine yaklaştım.
Yemek masasının başında bir adam, masanın üstüne kâğıtları yaymış, ağzında cigarası, yazı makinesini önüne çekmiş bir şeyler yazıyordu.
Karım kahvesini getirdi.
O gülümseyerek teşekkür etti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra kâğıtları karıştırdı.
Sonra yazı makinesinin tuşlarına vurmaya başladı
Boşluğa yönelmiş
Bir makineli tüfeğin
Tetiğine basar gibi.

Ferit Edgü  / Bir Gemide (1972)ferit-edgu-hikayeleri

 
Dönüş için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Mart 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Bir Şehit Mezadı

Oturduğumuz evin karşısında bir küçük kahve vardı; zâbitlerimiz burayı kendilerine mahsus bir kıraathane haline koydular; bütün boş vakitlerini, burada, İstanbul gazetelerini, Ankara’dan gelen ajans haberlerini, kimbilir hangi tarihten kalmış bazı eski risaleleri okumakla geçiriyorlardı. İki muharebe arasındaki fasıla bu ateşli gençler için pek can sıkıcı bir intizar devresidir. Bütün malihulyalar insanı hep bu devrede yakalar; eski hâtıralar hep bu devrede uyanır ve daüsıla denilen bu yumuşak pençeli canavar kalbin içine tam bu devrede yerleşir. O zaman harbin en çetin, en korkunç, en kanlı safhaları bile iştiyak ile özlenir.

Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar… Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti.

Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler olurdu. Birdenbire kahveci bir hasır iskemlenin üstüne çıkar ve etrafa “Başlıyor!” diye bağırırdı; o zaman bütün oturanlar yerlerinden kalkarlar ve kahvecinin etrafında uğultulu bir halka teşkil ederlerdi. Ben de bunların arasına sokulurdum ve iskemleye tünemiş adamın yanında bir masanın üstünde ya açılmış bir bavul, ya kapağı devrilmiş bir sandık görürdüm. Bunların içi daima karmakarışık bir eşya yığınıyla doludur. Son muharebede şehit düşen zâbitlerden birinin eşyası…

Cephede âdet olduğu üzere sağ kalan arkadaşlarından biri onun nesi var nesi yoksa, toplar, buraya getirir, mezada koyardı.

İlk gördüğüm bu mezatların birinde sormuştum:  “Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?”

“Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır; bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içindeki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafı kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyayı burada satıp parasını sahibine gönderiver-mektir.”

Bunun üzerine burada bütün mezatlara iştirake ve eşya parçasına bir pey sürmeye başladım.

Ah, bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.

“Kalpak, ikiyüze, ikiyüz ona, ikiyüz elliye, kalpak…”

İçimizden biri soruyordu: “Kurşun deliği var mı?”

Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu. “Var, var ama küçük bir delik. Dışarıdan hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak! İkiyüz elliye, ikiyüz ellibeşe… Haraç, haraç…”

Sonra elinde bir matara sallamaya başlıyordu; daha sonra ya bir kayış, ya bir dolak, ya bir mendil destesi uzatıyordu: “Ala keten mendil, beş tanesi yüz elliye yüz elliye…”

“İki yüz olsun!”

“İki yüz, iki yüz…”

Bunlar da satılıyor, sıra bir gömleğe, bir dona, bir diş fırçasına, bir tarağa, bir tıraş takımına, bir bilek saatine, bir küçük cep aynasına geliyordu. Bütün bu hususî eşyanın şekline, nevine, rengine göre ölenin hüviyeti gözümün önünde teressüm ediyordu. Kâh “Tuvalete düşkün bir genç!” diyordum. Kâh “İntizam ve ihtimamı seven bir adam!” diyordum. Kâh “Mütevazı, fakir bir küçük zabit!” olduğuna hükmediyordum. Bir gün Mülazım Sani Cevdet Efendi isminde bir şehidin mezadı oldu. Bunun eşyasının büyük bir kısmını Fransızca, Türkçe bir siirti edebî kitaplar ve resimli risaleler teşkil ediyordu. Marcel Prevost’nun “Kadın Mektuplarından tutun da, Bourget’nin Hervieu’nün eserlerine kadar bir roman koleksiyonu. Bunların arasında, Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”si; çok okunmadan parça parça olmuş bir “Zavallı Necdet”, bir eylül şehit Cevdet Efendi’nin İstanbul’dan tâ Sakarya kıyılarına kadar taşıdığı kitaphanenin, şimdi hatırlayabildiğim, en şayanı dikkat parçalarını teşkil ediyordu. Bunlar meyanında kendi eliyle doldurulmuş birkaç defter ve bir solmuş kurdela ile sıkı sıkıya bağlanmış bir tomar mektup da vardı. Sıra bunlara gelince, mezada nezaret eden arkadaşı yüzü kızararak kahveciye yaklaştı:

“Bunları geç; bunlar olmaz!” dedi ve defterle tomarı alıp yavaşça paltosunun ceplerine yerleştirdi.

Ben; kitapları, mahiyetini tayin edemediğim bir heyecan ile ellerim arasında evirip çeviriyordum ve gözlerimin tevakkuf ettiği her sahifede solgun benizli, mahzun bakışlı bir İstanbul çocuğunun ince ve narin çehresini görüyordum. Onun ile konuşuyordum. İşitilmeyen bir dille ona diyordum ki: “Gördün mü? Bütün bu okuduğun şeyler, bütün bu tadına doyamadığın sözler, bütün bu tiryakisi olduğun edebiyat hep yalanmış! Sen kendini daima bunların içinde zannetmişsin; ruha sun’i bir hassasiyet veren ve hayatı hep şiir ve sevişmeden ibaret gibi gösteren bir sahte havada düşünmüşsün, tahayyül etmişsin, takdirin sana neler söylediğini hiç işitmemişsin! Lâkin günün birinde o müthiş ateş yağmuruna tutulur tutulmaz bütün arkanda kalan yolu unutmuşsun. O yolda seni muhayyel maşuka, bekliyordu; yazın tüllere, kışın kürklere bürülü o muhayyel maşuka ki, tebessümleri kadar bakışları da tatlı idi. Sana, ‘Gel’ diyordu; ‘Kurşunlar niçin, toplar ve süngüler niçin? Biz vatandan daha güzel ve harpten daha ateşli değil miyiz?’ Sen bu sesleri işiterek günlerce, gecelerce sendeliyordun. Lâkin, günün birinde seni bekleyen her türlü visalden daha tatlı şehadeti asla hatırına getirmiyordun!”

Ben kitapların sahifelerinde bu çehre ile böyle hasbıhal ederken yanıma arkadaşı geldi:

Merhum hep bunları okurdu ve beynini mütemadiyen hayal ile doldururdu. Fakat, son zamanlarda çok değişmişti; hakikî bir asker olmuştu!..

Dövüşürken ve ölürken yanında idim, tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Allah, Allah!’ diyerek döğüştii ve tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Anacığım!’ diyerek can verdi. Onu kollarım arasına aldığım zaman, yüzünde bütün okuduklarını unutmuş ve yeni yeni sırlara agâh olmuş gibi bir hal vardı.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlubir-sehit-mezati

 
Bir Şehit Mezadı için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Şubat 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

Ayran

Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu.
İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hala örten
karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat
yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp
boğuluyordu.

Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş
olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra
dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko
maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az
ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla
dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışında dizlerine
vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup
önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi.
Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun
topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya
çamura basıyordu.

Yaz kış, her gün gitmeye mecbur olduğu bu iki saatlik yol
bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük
ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.

Küçük Hasan senelerden beri gördüğü şeylere alakasız
gözlerle bakıyordu. Kuru sazların arasında çorak ovayı oyarak
geçen ve ta yanına gelmeden farkına varılmayan dört adım genişliğindeki
küçük derenin, yan yana uzatılmış üç kalastan ibaret
köprüsü artık çökecek kadar sallanmaya başlamıştı.

Biraz daha yukarda, küçük bir sırta dayanarak ovaya bakan
değirmenin uğultusu duyulmuyordu. Bu kış günlerinde üç
gün işlerse beş gün işlemiyor, kapısının önündeki, yaprakları
dökülmüş, üç söğütle tamamen terk edilmiş bir viraneyi andırıyordu.

Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde
kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört
saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu
anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu.
Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek,
geri dönmek mecburiyeti…

Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı
tuttuğu sol elinin çatlaklarla örtülü üst tarafı ile burnunu sildi.
Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığıni gördü.

İki tarafı çıplak dağlarla çevrilen bu upuzun ovanın tam
orta yerinde yapayalnız duran ve etrafındaki yapraksız akasyalarla
daha zavallı görünen bu soğuk bina, oraya rastgele atılmış
bir taş parçasını andırıyordu. Günde iki defa geçen posta treni
bile, ne diye bu manasız yerde duruyorum diye hayret eder gibiydi
ve birkaç dakika durduktan sonra kalkarken, çaldığı düdükte
keyifli bir ıslık edası vardı.

Küçük Hasan, istasyonun tahta parmaklıkla ayrılan hududuna
gelince biraz dinlendi, sonra yine tahta parmaklıklı kapıyı
aralayarak içeri süzüldü.

İstasyon binasıyla raylar arasında kalan dört beş adım genişliğindeki
yerde, heybelerinin üstünde oturan iki köylü ile,
kaputunun içinde büzülmüş gibi duvara dayanan bir jandarmadan
başka kimse yoktu. Burası öyle tren zamanı çeşit çeşit
kebapçılar, gazozcular, yemişçilerle dolan büyük istasyonlardan
değildi. Ancak yazın civar köylerden kara üzüm, kavun,
karpuz getiren beş on köylü burasını canlandırırdı. Kışın ise
küçük Hasan’la üç dört günde bir küçük bir küfe kış armudu
getiren topal ve ihtiyar bir köylüden başka kimse ortalıkta görünmezdi.
Tren geldikçe rahatsız edilmiş bir suratla ortaya çıkan
istasyon memuru, işi biter bitmez derhal odasına çekilir,
bütün gününü, on senelik akümülatörlü radyosundan bir ses
çıkarabilmek için asla yeis getirmeden uğraşmakla geçirirdi.

Bugün, kış armudunu satan köylü de ortada yoktu. Küçük
Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları
seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp
bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin
arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri
görülüyordu.

Keskin bir düdük sesi ile irkildi. İstasyona gelen tren, kendini
haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne
geldi ve durdu.

Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı
yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere
kaldırarak:

-Ayran, ayran, temiz ayran!- diye bağırmaya başladı.

Yazın -buz gibi!- diye bağırırdı; şimdi, bu soğuk havada,
sanki her ayran kelimesinin başında hala o -buz gibi- sıfatı
vardı. Kimse başını çevirip bakmıyordu bile. Trenin hemen hemen
bütün camları kapalıydı, açık olan bir iki tanesinde de boyalı
saçlı, yün bluzlu kadınlar duruyordu.

Küçük Hasan’ın gözleri, delecekmiş gibi, kapalı camlara
dikiliyor ve bunların arkasında teneke maşrapadan ayran içebilecek
insanlar; hali vakti yerinde köylüler, boyunbağsız esnaflar,
izinli giden askerler, hasılı susamış kimseler arıyordu.

Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı
dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü
buruşturarak:

-Ayran, temiz ayran!..- demeye devam ediyordu.

Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak satabilseydi. Buna
mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi.
Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dört gözle bekleyen
iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor
ve o hep bağırıyordu:

-Temiz ayran… Temiz…-

Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç
saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da
yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye
iki gün bile yetmiyordu… Ondan sonra iki kardeşi beslemek
vazifesi küçük Hasan’a düşüyordu. Biri iki, öteki beş yaşında
olan bu sıska çocukların bütün işleri, basık tavanlı bir damdan
ibaret olan evde ellerine ne geçerse yemekten ibaret gibiydi.
Küçük Hasan hergün yoğurt çalmak için kendisine lazım olan
mayayı onların yetişemeyeceği ve bulamayacağı bir yere –tavan
direklerinin duvarla birleştiği köşeye– saklamaya mecbur
oluyor ve her gün, istasyonda bulunduğu sırada, bu iki aç midenin,
kendileriyle aynı çatı altında aynı açlığı çeken ihtiyar keçiyi
bile yiyeceklerinden korkuyordu.

Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya
koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere
ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o
balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü.
O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan
midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki
üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir
yorganın altına sokulurdu.

Onu asıl dehşete düşüren, kardeşlerinin bu kuyu gibi daima
yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak eve
döndüğü zaman, bu iki sıska mahlukun kendisine nasıl parlak
ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca
tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı
kadar bağırdı:

-Ayran… Ayran!..-

Trenin üçüncü mevki vagonlarından birinin penceresi indirildi.
Uzun boyunlu, kasketli, kır bıyıklı bir baş uzanarak:

-Ver bakalım bir tane!- diye seslendi.

Küçük Hasan maşrapayı titreyerek uzattı. Adam minimini
gözlerini maşrapanın içine dikerek sindire sindire içiyor ve sulu
ayranı bıyıklarının ucundan yakalıksız gömleğine damlatıyordu.
Maşrapayı uzatarak:

-Doldur bir daha!..- dedi.

Onu da içtikten sonra yeleğinin cebinden bir onluk alıp
aşağı attı:

-Ver beş kuruş!..-

Küçük Hasan:

-Yok ki!- dedi ve etrafına bakındı. Ortalıkta istasyon memurundan
başka kimse kalmamıştı. O da, hafiften kar çiselemeye
başladığı için, boynunu içeri çekmiş, trenin kalkmasını
bekliyordu. Çocuk güğümünü olduğu yerde bırakarak ona koştu,
parayı uzattı:

-Şunu iki çeyrek yapsana!..- dedi.

Memur cevap vermeden arkasını döndü ve hareket kampanasını çaldı.

Trenin penceresindeki uzun boyunlu adam eliyle işaret ediyor:

-Gelsene ulan!- diye bağırıyordu. Küçük Hasan o tarafa
koştu. Penceredeki:

-Ver on kuruşu!..- dedi.

Çocuk derhal parayı uzattı. Tren yavaşça harekete geçmişti.
Adam parayı yine yeleğinin cebine koyduktan sonra, çaresiz
bir eda ile:

-Yok çeyreğim, ne yapalım!- dedi.

Vagon küçük Hasan’dan beş altı adım uzaklaşmıştı. Uzun
boyunlu adam, pencereden sarkarak:

-Hey, çocuk, hakkını helal et!- diye bağırdı. Küçük Hasan
hiçbir şey anlamıyormuş gibi bakakalmıştı. Tren hızlanıp uzaklaşıyordu.
Tekerleklerin gürültüsü arasında adamın sesi tekrar duyuldu:

-Helal et bakayım, helal et!.. Hadi!-

Küçük Hasan bir şeyler mırıldandı. Sonra güğümünü alarak
istasyon duvarının kar tutmayan bir kenarına çömeldi.

Kar adamakıllı serpiştirmeye başlamıştı. Küçük Hasan eve
eli boş dönmektense akşam trenine kadar beklemeye karar verdi.

Soğuktan donan ellerini ovuşturuyor ve annesinin keçi
kırptıkları makasla kestiği kertikli saçlarını kaşıyordu. Rüzgardan
gözleri yaşarıyor ve mavi gözlerini saran kirpikleri çapaklanıyordu.

Akşama kadar bu köşede bekledi. Ara sıra ayağa kalkıp
dizlerini ovuşturuyor, sonra tekrar çömelerek kafasının içindeki
sisli boşluğa gözlerini çeviriyordu. Düşünmesi ve tahayyül
etmesi kendisine hoş gelecek hiçbir şey mevcut olmadığı için,
bu boşluk ona bir dinlenme gibi geliyordu. Birkaç kere anası
aklına geldi. Onun ağlamaklı yüzünü görür gibi oldu. Üç küçük
çocuğunu toprak bir damda bırakarak başka köylerde ve el
yanında birkaç lokma için didinen bu kadına karşı garip bir
merhamet duyuyordu. Bunda, biraz da, kardeşlerine karşı anasıyla
aynı vaziyette bulunmasının tesiri vardı. Evdeki iki aç
mahluk haftada bir gelen zavallı kadını da hep o kin dolu bakışlarla
karşılarlardı. Kadıncağız, getirdiği bulgurdan yağsız
bir çorba yaparken, kuru kuru hıçkırıklarla iktifa eder, (yetinir) evi
bir parça düzeltmeye çalışır, akşama kadar kaldıktan sonra, bazen
bir kelime bile konuşmadan çıkar giderdi. Küçük Hasan onun
ağzından babasına veya herhangi bir akrabaya dair bir kelime
bile duymamıştı. Zaten kendini bildiğinden beri bir an bile
bunları merak etmiş değildi. Hayatı istasyonda ayran satmaktan
ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu. Bunun
için de bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve
gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk
daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak
giderse, diyordu… Bu yeni misafiri de doyurmak kendisine
düşecekti. Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih
ediyordu. Kapılarını bir gün bir insanın açtığı görülmemişti.
Hayat eskisinden daha feci olarak devam edecek ve Hasan,
günden güne sütü azalan ihtiyar keçinin yardımıyla bu müthiş
mücadeleyi başarmaya çalışacaktı. Gününün boş zamanlarını
keçiyi otlatmak, karlı havalarda ise dere boyunda, bir karıştan
kısa, kuru otlar bulup hayvana getirmekle geçirecekti.

Yazın işleri o kadar fena değildi. Sabahleyin serinde yola
çıkarsa istasyona yorulmadan varıyor, hemen hemen bütün güğümü
satıyordu. Cebine doldurduğu ufak paralar kadar, belki
de daha fazla onu sevindiren bir şey de, köye dönerken yükünün
hafif olacağı düşüncesiydi.

Sabah treninde bütün ayranı satamasa bile, akşam trenine
kalıyor, fakat istasyona ekin getiren köylüler öğleyin ekmek
yerken çok kere bütün güğümü haklıyordu.

Akşam treni saat dört buçukta geldiği için yazın ortalık kararmadan
köye dönebiliyordu. Fakat bugün daha trene yarım
saat kala istasyon korkutucu bir alacakanlığa gömülmüştü.

Ayazda ve karanlıkta kalkıp geri döneceğini düşünerek titredi
ve hemen gitmek istedi. Fakat bu sırada odasından dışarı çıkan
istasyon memuru trenin yakın olduğunu anlattı.

Trenin istasyonda durmasıyla kalkması bir oldu. Küçük
Hasan kapalı ve puslu pencerelerin arkasında hayal meyal belli
olan insan şekillerine bakarak trenin bir başından öbür başına
koştu ve -Ayran, temiz ayran!- diye bağırdı, kocaman kunduraları
ıslak kumlarda gıcırtılar yapıyor, karlar bağırmak için açtığı
ağzına doluyordu.

Vagonların pencerelerinden dökülüp yerdeki su birikintilerine
yayılan soluk muştatil (dikdörtgen biçimindeki) ışıklar sıçraya sıçraya
uzaklaşırken küçük Hasan güğümünü kavradı ve tahta parmaklıklı kapıyı
iterek köyün yolunu tuttu.

Henüz karanlığa alışmayan gözlerine kar parçaları vuruyordu.
Güğümün içindeki ayran her adımda çalkalanıyor ve
garip sesler çıkarıyordu. Yavaş yavaş sırtından içeri işleyen rutubet
onu titretmeye başlamıştı.

Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden ve bir hayvan
gibi yolunu alışkanlıkla bularak yürüyordu. Ovanın içerisine
doğru daldıkça pabuçlarının ve güğümdeki ayranın sesine
başka sesler de karıştı. Uzaklarda birtakım hayvanlar bağrışıyordu.
Müthiş bir korku ile zangır zangır titremeye başladı. Adımlarını
daha hızlı atmaya çalışıyor, fakat ayakları birbirine dolaşıyordu.
Soğuktan uyuşan bacaklarında, güğümün her çarptığı
yer dakikalarca sızlıyordu.

Karanlıktan, yüzünü kamçılayan kar ve rüzgardan, dizlerine
sıçrayan çamurdan ve duyduğu seslerden korkuyordu. Açlığı,
sıska kardeşlerinin korkunç gözlerini, yorgunluğunu unutmuştu.
Bir an evvel köye varmak, ocakta küllenen bir odun
parçasıyla aydınlanan toprak dama girmek ve bir köşede saklanmak
istiyordu. Ne yatmak, ne dinlenmek, sadece bir dört
duvar arasında bulunmak… Bu geniş karanlıktan, bu seslerden
kaçmak…

Ayakkabıları çamurda saplanıp kalmıştı. Yalınayak koşuyordu.
Savrulan güğümden üstüne başına ve yerlere ayranlar
saçılıyordu. Birbirine vuran dişlerinin arasından manasız korku
sesleri fırlıyordu.

Uzaklardaki hayvan sesleri gitgide yaklaşıyor gibiydi. Halbuki
yarı yoldaki kuru söğüt ağacını daha yeni geçmişti. Çapaklı
gözlerini karanlığı delmek ister gibi açarak ilerilere baktı.
Hiçbir şeyler göremedi. Havanın güzel olduğu gecelerde bile
ışıkları ta kenarına gelmedikçe görünmeyen köy ona, varılması
imkanı olmayan bir yer gibi geldi. Bir yere sıkıştırıldığını ve kaçacak
yer olmadığını anlayan bir hayvan gibi vahşi ve nihayetsiz
bir korku duydu. Elinden ayran güğümünü ve maşrapayı
fırlatarak koşmaya ve gırtlağından anlaşılmaz sesler fırlatmaya
başladı. Bunlar bazan -Ana… Ana!- der gibi oluyor, bazan da
-A…A…Aaah- -A…A…Aaah- halinde karanlığa yayılıyordu.

Hayvan sesleri daha yakınlaşmış, yolun ilerisinde, karların
arasında, birtakım karaltılar belirip tekrar kaybolmaya başlamıştı.
Küçük Hasan dizlerinin artık kendisini taşıyamayacağını
hissetti. Korku her tarafını bağlamıştı. Çıplak ayaklarının cıvık
çamura her basışında çıkardığı ezik ses, sırtına bir kamçı gibi
iniyor ve korkusunu birkaç misli artırıyordu. Boğazına bir şeyler
tıkanmıştı. Çatlak elleriyle gözlerini silerek ileri bakmak isterken
dizlerinin üstüne yuvarlandı. Kalktı, fakat beş altı adım
sonra tekrar düştü. Boğazından fırlayan sesler daha vahşi bir
şekil almıştı.

-Ana…Ana!- derken sesi, gitgide yaklaşan ve kar üzerinde
kayıyormuş gibi süratli adımlarla etrafında daireler çizen hayvanların
bağırışından farksız oluyordu.

Büzülmüş bir halde yolun çamurları üzerine uzanan vücudunu
kar örtmeye çalışırken o hala birbirine vuran dişlerinin
arasından:

-Ana… Anacığım… Ana!- diye mırıldanmaya çalışıyordu.
Bu sırada, birkaç yüz metre ötede, evlerinin tahta kapısı arkasında
rüzgarın sesini dinleyerek küçük Hasan’ı bekleyen iki
kardeş, onunkine pek benzeyen bir korku ile titriyorlar ve köyün
etrafında dolaşan kurtların sesini duydukça, birbirlerine
sokularak ağlaşıyorlardı.

Sabahattin Aliedebiyatimizda-kar-oykuleri

 
Ayran için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ocak 2017 in Hikaye, Kar Yağıyordu Karanlığa

 

Etiketler:

Üst Kattaki Terörist

Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak rahatça yürüyebilin diye o gitti çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemse önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “şehidin kardeşinden asker selamı” başlığıyla çıktılar. “teröre asıl darbeyi “ağlamayın!” Diye bağıran bu çocuk vurdu!”

Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hala ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur dündar’ı, ali kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.

Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü seseler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.

“Öldürelim onu baba,” dedim. “Ağbimin öcünü alalım.”

Babam, “allah’ından bulsun,” dedi.

“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim. Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”

“Otur oturduğun yerde.”

“Silahını ver, ben öldüreceğim. Oniki yaşındayım, çok yatmam çıkarım.”

“Bacaklarını kırarım senin!”

“hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Hadi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”

Cevap veremedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.

“tamam nurettin,” dedi. “sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”

Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hala üst katımızda.”

Başkan, “seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.

“Nasıl gelmez?”

“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”

“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”

“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”

“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”

“Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artık, eskisi gibi değil işler.”

“Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”

Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.

“Git Nurettin git,” dedi. “sinirimi bozma benim!”

“Gitmiyorum.”

“Nurettin çık dışarı!”

“Çıkmıyorum başkanım.”

İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.

“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “hepinizden daha milliyetçiyim.”

Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.

“Lan ben size dövün mü dedim?” Diye sordu.

“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.

İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkanlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkana gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, onsekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkandan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangır şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.

Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra sinirlerim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.

Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağımı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.

‘‘Kim o?’’ dedi bir kız sesi.

Bu kız nereden çıkmıştı?

‘‘Benim,’’ dedim.

‘‘Sen kimsin?’’

‘‘Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.’’

Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. ‘‘teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,’’ dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.

‘‘İçeri gel istersen,’’ dedi. ‘‘biz de film seyrediyorduk.’’

Biz dediğine göre teröristle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.

‘‘Eee?’’ dedi.

‘‘Ne eee?’’

‘‘Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.’’

girdim.

Terörist içeriden, ‘‘kim geldi?’’ diye seslendi.

‘‘Alt komşunun oğlu canım!’’

Terörist, ‘‘merhaba,’’ deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. ‘‘ben Semih’’

Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, ‘‘ben de nurettin,’’ dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, ‘‘gerçek adım tabii.’’

Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.

‘‘Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,’’ dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.

Güzel kız, ‘‘ne içersin?’’ diye sordu.

Ortama baktım, bira içiyorlardı.

‘‘Bira,’’ dedim. ‘‘öyle bakma, daha önce de çok içtim.’’ kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.

Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Film on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, vcd’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, ‘‘biz,’’ demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.

Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, ‘‘türk milliyetçisiyim,’’ dedim. ‘‘saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!’’ enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.

‘‘Ben kalkayım artık,’’ dedim.

Semih, ‘‘yine gel Nurettin,’’ dedi.

‘‘Elbet geleceğim,’’ dedim. ‘‘bir gece ansızın.’’

Yine güldüler.

Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği desibelde kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, ‘‘gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,’’ çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, ‘‘bugün kızılderililer bile türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,’’ dedim. Güldüler. ‘‘üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,’’ diye bağırdım. ‘‘yiyorsa bölün’ kolay değil öyle o işler!’’

‘‘Tam faşoymuş bu,’’ dedi kürdün biri. ‘‘küçük faşo,’’ dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, küçük faşo aşağı küçük faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da bir kod adı takmışlardı.

Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, mali tablo analizi isimli saçma bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında da gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.

‘‘Ne yapıyorsun o ütüyle?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim, bıraktım ütüyü. Birden, ‘‘bana doğruyu söyle,’’ dedim. ‘‘terörist misin?’’

Güldü yine.

‘‘Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.’’

‘‘Değilim.’’

‘‘Kürt arkadaşların var ama.’’

‘‘Evet var, ne olacak?’’

‘‘Şerefsiz,’’ dedim.

Ayağa kalktı, ‘‘ne diyorsun lan sen!’’

Yakasına yapıştım.

‘‘Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,’’ dedim. ‘‘siz öldürdünüz onu!’’

‘‘Ben kimseyi öldürmedim.’’

‘‘Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.’’

‘‘Bilmiyordum nurettin. Çok üzüldüm.’’

Sustuk on dakika.

‘‘Sen kimden yanasın,’’ dedim.

‘‘Ben barıştan yanayım.’’

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. ‘‘siktir lan ne barışı,’’ diye bağırdım. ‘‘ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!’’

‘‘Bu savaşın sonu yok ama.’’

‘‘Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikayet ettim zaten.’’

Yakamdan tuttu.

‘‘Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!’’

Vileda sapını kavradım.

‘‘Öldüreceğim lan seni!’’ diye bağırdım. ‘‘ölü olarak ele geçireceğim lan seni!’’

Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, ‘‘çabuk silahı ver,’’ dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.

‘‘Sen söyledin bana! Üst kata ne idüğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.’’

‘‘Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.’’

‘‘Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.’’

‘‘Vermem.’’

‘‘Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!’’

Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz marmara’ydı ama mühim olan duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum nurettin dedim, sık dişini.

Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.

‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük faşo, gir içeri.’’

İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.

Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, ‘‘yapalım mı yapmayalım mı?’’ tartışması vardı.

Semih, ‘‘bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?’’ dedi. ‘‘kimse gelmez.’’

Makarnayı süzerken, ‘‘yaparız,’’ diye seslendim içeri. ‘‘merak etmeyin.’’

Kürtler, ‘‘şu küçük faşo kadar olamadın,’’ dediler Semih’e. Semih sinirlendi, ‘‘tamam lan yapalım,’’ dedi. ‘‘ama demedi demeyin.’’

Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip ‘‘ne yapıyoruz?’’ diye sordum.

‘‘6 kasım.’’

‘‘6 kasım ne?’’

Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 kasım’da semih’in yanına gittim.

‘‘Ne yapıyoruz Semih,’’ dedim.

‘‘Eylem. Sen otur evde.’’

‘‘Hayır, ben de geleceğim.’’

‘‘Otur.’’

‘‘Ne eylemi?’’

‘‘Teröristlerin eylemi.’’

‘‘Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.’’

‘‘Baştan öyle demiyordun.’’

‘‘Olabilir.’’

‘‘Sen milliyetçi değil misin?’’

‘‘Hiç kuşkun olmasın,’’ dedim. ‘‘Özbeöz türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.’’

‘‘Gelme o zaman.’’

‘‘türklük şuur ve gururun bunu gerektirir nurettin.’’

‘‘Geleceğim.’’

‘‘Neden?’’

‘‘Gelirim kardeşim, allah allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.’’

Gittik. Şehrimizdeki ilk yök karşıtı eylem. 26 öğrenci, iki kürt, bir türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.

Öne çıktım, ‘‘göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,’’ dedim. ‘‘arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.’’

Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ‘‘o copu alırım bir tarafına sokarım bak,’’ diye bağırdım. ‘‘ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!’’ polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, ‘‘senin burada ne işin var nurettin?’’ diye sordu.

‘‘Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.’’

öğrencilerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.

Babam akşama eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, ‘‘bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,’’ dedi. ‘‘bizi düşünmüyorsan onu düşün.’’

gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkandayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu, her tarafta koliler vardı. ‘‘ne oluyor,’’ dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.

‘‘Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?’’

‘‘Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bırakayım istersen.’’

‘‘Yok,’’ dedim. ‘‘Seyrettim zaten hepsini.’’ Kolinin birinde ütüyü gördüm, ‘‘Şu ütüyü versene bana,’’ dedim.

Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.

‘‘O ütüyle ne yapacaksın?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim.

Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.

‘‘Dönünce ara,’’ dedim. ‘‘Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.’’

Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.

‘‘Ne oldu nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin’’

‘‘Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.’’

Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, ‘‘ağla o zaman,’’ dedi. ‘‘açılırsın.’’

‘‘Peki, ben ağlarsam Semih,’’ dedim. ‘‘Sana bunları yapanlar sevinmez mi?’’

‘‘Boş ver onları kardeşim,’’ dedi. ‘‘Kimin umurunda ki…’’

Emrah Serbes / Üst Kattaki Terörist / İletişim Yay.ust-kattaki-terorist

 
Üst Kattaki Terörist için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Aralık 2016 in Hikaye

 

Etiketler:

Oğulla Buluşma

Yaşlı Cordan, çok perişan, allakbullak bir durumda döndü evine. Canını mı sıkmışlardı, korkutmuşlar mıydı onu ya da dövmüş, sövmüşler miydi? Karısı hemen anladı önemli bir şey olduğunu. Ve meselenin aslını öğrenince de o kadar şaşırdı ki ne yapacağını bilemedi. Kocası pek tuhaf bir hayal kurmuştu. Herhangi duyarlı bir kişiye göre onun bu davranışı kocamışlık, bunaklık, aptallık sayılır, asla aklı başında bir adamın düşüncesi olarak kabul edilmezdi.

İhtiyarın bir oğlu vardı ve yirmi yıl kadar önce savaşta ölmüştü. Pek gençti öldüğü zaman ve şimdi onu Çordon’dan başka kimse hatırlamıyordu. Zaten Çordon’un kendisi de evde, karı-koca arasında ondan hiç söz etmezdi. Ve işte şimdi, birdenbire oraya, onun savaştan önce öğretmenlik yaptığı yere gitmeye karar vermişti.

– Onun hayatta olduğuna, ölmediğine her zaman inandım, her zaman hissettim bunu. Oraya gitmek için sabırsızlanıyorum, gidip görmek istiyorum onu… diyordu.

Karısı, şaşkın şaşkın baktı adamın yüzüne. İşi önce “Sen başının üzerine mi düştün yoksa?” diye alaya almak istedi ama kendini tuttu. Çünkü kocası bu sözleri sakin, kararlı, inançlı bir sesle ve pek içten söylemişti. Kadın, kocasının oraya gitmekte kararlı olduğunu, bunu iyice kafasına koyduğunu
anlamıştı.

Oğlunu bulmak için oraya gitme kararı pek saçma olsa da, bu tatlı bakışlı, yanık ve buruşuk yüzlü, ak sakallı koca adama, çocuk gibi davranmasının hiç de doğru olmayacağını düşündü. Kocaman ve yorgun elleri, dizlerinin üzerinde birer büyük balık gibi duruyordu adamın. Niyetinin pek saçma ve budalaca bir şey olduğunu bilse de, bunu ona söylemekten çekindi. Sakin bir sesle şöyle dedi:

– Madem ki yaşadığını hissediyordun, bugüne kadar niçin gidip aramadın?

– Bilmiyorum, diye iç çekti Çordon. Şimdi gitmek istiyorum. Henüz gözlerim kapanmadan mutlaka gitmeliyim oraya. Kalbim böyle söylüyor, içimden böyle geliyor. Yarın erkenden çıkacağım yola…

– Pek âlâ, bu senin bileceğin bir şey.

Sabah olunca kocasının gitmekten vazgeçeceğini sanıyordu. Hem niçin gidecek, ne bulacaktı o uzak ve yabancı köyde? Ama kadının bu umutları boşunaydı. Hiç de kararını değiştirmek niyetinde değildi Çordon.

Dağın eteğindeki köy, onların köyü, çoktan uykuya dalmıştı. Bütün pencerelerde ışıklar sönmüştü. Yalnız Çordon’ların evindeki ışıklar ara sıra sönüyor, yanıyordu. Yaşlı adam yatıp uyuyamıyordu bir türlü. Geceleyin birkaç defa kalktı, giyinip dışarı çıktı ve her çıkışında atın otluğuna bir kucak yonca attı. Hem öyle rastgele değil, ilkbaharda biçilen, bol yapraklı yoncaları seçip alıyordu. Yazdan beri hangarın çatısında biriktirdiği yemlerin eksilmesine hiç aldırmıyordu. Başka zaman olsa böyle bir şeyi asla yapmaz, başkalarının yapmasına da engel olurdu. Kış gelinceye kadar o otlara kimsenin el sürmesine izin vermezdi. Atını ve ineğini otlamaları için ürünü alınmış ıssız bahçelere, biçilmiş ama yeniden yeşermeye başlamış çayırlara, salsola denilen sert ve kuru ağaççıkların arasına salardı. Ama şimdi atından hiçbir şeyi esirgemiyordu ve yem torbasını da ağzına kadar yulafla doldurmuştu.

Bütün gece kalktı oturdu, gitti geldi ve yatıp uyuyamadı. Karısı da uyumuyordu ama uyur gibi yapıyor, kocası odadan her çıkışında derin bir iç çekiyordu. Onu kararından caydırmaya çalışmanın yararı yoktu. Ona “İyi düşün? Nereye gideceksin? Ne yapacaksın? Çocuklaştın mı yoksa! İnsanlar yüzüne bakıp bakıp gülecekler!” demek istiyordu ama söyleyemiyor, susuyordu. Çünkü o zaman ihtiyar kocası ona “Öz anası olsaydın beni caydırmaya çalışmazdın!” diyebilirdi. O da böyle bir söz duymak istemiyordu. Kadın Çordon’ un oğlunu tanımıyordu, onu hiç görmemişti. Birinci karısı on yıl önce ölmüştü ve onun ikinci karısıydı. Aslında kadının da hiç huzuru yoktu ve bundan sürekli olarak ama haksız yere kocasını sorumlu tutuyordu. Kocasının evli iki kızı vardı, şehire yerleşmişlerdi ve her nedense, hiç gelip görmezlerdi onları. Yalnız, o da pek seyrek olarak, Çordon şehre indiği zaman onları da görmeye giderdi. Dönüşünde onlarla ilgili pek az şey anlatır, kadın da hiç üstelemezdi. Böyle hallerde üvey ana hiç bir şeye karışmamalıydı. Herhalde herkes için en iyisi buydu, işte biraz da bu yüzden ihtiyarın o tuhaf kararını kabul etmek zorunda kalmıştı. Sonra düşündü ve şu sonuca vardı: “Belki hasret hastasıdır, bir özlem acısıdır bu. Varsın gitsin, yüreğini biraz rahatlatır, üzüntüsünün hafiflediğini hisseder…”

Çordon şafak vakti kalktı. Çıkıp atını eyerledikten sonra tekrar odaya döndü. Paltosunu giydi, duvarda asılı duran kamçısını aldı. Sonra karanlıkta karısının yatağına eğilerek kulağına fısıldadı:
– Ben gidiyorum Nazifkan. Merak etme, yarın akşam dönerim. Duyuyor musun? Niye bir şey söylemiyorsun bana? Anlamaya çalış. O benim oğlum. Elbette her şeyi biliyorum ben, ama yine de gitmem gerekiyor oraya. Kalbim sıkışıyor, anlıyor musun beni…

Karısı yatağından kalktı. Karanlıkta kocasının başında ne olduğunu görüyormuş gibi homurdandı:
– Şu başındaki eski kalpağı çıkarsan çok iyi edersin, odun toplamaya gitmiyorsun, ziyarete, görüşmeye gidiyorsun.
Kadın, yatağın başı ucunda duran sandığı açtı, orada itina ile sakladığı astarakan kalpağı alıp kocasına uzattı:
– Al bunu, o eski kalpakla gidilmez oraya.

Çordon kalpağını değiştirdi ve kapıya doğru yürüdü. Ama karısı yine durdurdu onu:
– Dur hele, pencere kenarında duran şu yiyecek çıkınını da al ve heybeye koy, akşama kadar yol yürüyeceksin, karnın acıkır.

Çordon ona teşekkür etmek istedi ama bir şey söyleyemedi. Karısına “sağ ol “ demeye alışmamıştı hiç.

Çordon kısrağına bindi ve köpekleri uyandırmamak için evlerin arkasından dolanarak geçti. Köy uykudaydı. Çitleri de geçtikten sonra dağ yolunu tuttu.

Daha dün aynı yoldan dönmüştü. Şimdi sırtına bindiği bu doru kısrağı yaysız arabaya koşmuş, Küçük Boğaz’ın girişinde kurumuş ağaççıkların dallarını kesmiş, arabaya doldurmuş ve kışlık odun olarak getirmişti eve. O zaman arabanın önünde, ayaklarını araba okuna dayamış hiç acele etmeden ve ara sıra uyuklayarak, hayvanı kendi haline bırakmıştı. Her zamanki gibi dingilleri gıcırdayarak gidiyordu araba.

Gündüz hava açık, sıcaktı. Sonbaharın o günlerinde havalar ansızın soğuyabilirdi. Ama artık veda işareti sayılan açık havalar çok güzel, pırıl pırıl, tertemiz olurdu. Böyle günlerde tepeden bakınca, çevresinde çok değişik manzaralar görürdü insan: Vadideki küçük köyler, bunların birbirine bitişen ve birbirinin ardından uzayıp giden gölgeli-loş bahçeleri, evlerin beyaz duvarları, yaprakları kızaran bitkiler, tütünler, tarla süren traktörler, havada gümüş gibi parlayan bir uçağın geçişi ve ufukta, şehrin üzerinden ayrılmayan mavi dumanlar. Bütün bu küçük şeylerin üzerinden de dalga dalga kuşlar geçiyordu: Hızlı, sessiz, kara kara görünen kuşlar…

Çordon kırlangıçların nasıl kuşlar olduklarını çok iyi bilirdi. Daha sabahın erken saatlerinde o odun toplamaya giderken, kırlangıçlar telgraf tellerinde küme küme toplanmaya başlamışlardı. Sık ve uzun sıralar halinde dizilmişlerdi tellere. Hepsi birbirine benziyor ve hareketsiz duruyorlardı: Hepsinin karnı beyaz, başları aynı biçimde küçük ve ince, kuyrukları parlak iki çatallı kuşlar.. Ara sıra cıvıl cıvıl bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine. Sanki, hep birden havalanmak ve yola koyulmak için önceden tespit edilen bir saati bekliyorlardı. Göç için yapılan bu toplantıda, insanı hayran bırakan bir düzen, bir ciddilik ve büyüleyici bir güzellik vardı. “İşte bunlara kuş derim ben!” diye düşünüyordu Çordon övgüyle.

Ve işte şimdi kırlangıçlar tam onun önünde uçuşuyorlardı. Bütün yazı geçirdikleri yerin üzerinde bir veda turu yapıyor, havada sessiz ama coşkuyla dönüyor, güneş ışığında parlayan kara, büyük bir bulut gibi görünüyorlardı. Çordon başını kaldırarak uzun uzun izledi onları. Kırlangıçlar sonbahar renklerine bürünmüş ıssız bahçelerin üzerinde son bir daire çizdikten sonra, toplanıp karıştılar, sonra yeniden bir düzene girdiler, uçsuz-bucaksız bozkırlara doğru hızla gittiler. Kuş bulutu gittikçe küçüldü, silikleşti, sonsuz uzayın ötelerinden gelen bir şarkının yansıları gibi, mavi gökyüzünde hafif bir gölge haline geldiler ve sonra da küçük bir nokta oldular.

Kırlangıçlar bilinmeyen diyarlara doğru uçuyorlardı. Onları bu sabah bile görebiliyor, hayran hayran seyrediyor, cıvıltılarını dinleyebiliyordu. İhtiyarın yüreğini hafif sarhoşluk veren bir nostalji, bir özlem doldurdu. Gözleri yaşlandı. Artık uzakta hiçbir şey göremiyordu ama yine de bakıyor ve nedenini kendisi de anlamadan ve durmadan iç çekiyordu: Belki de artık dönüş umudu olmayan pek değerli, pek sevgili bir yakınını düşünüyor, ona yanıyordu. Eğer genç olsaydı, kırlangıçlara eşlik etmek için bir şarkı söylerdi.

Çordon, yakınında nal sesleri duyunca birden kendini topladı. Bir atlı hızlı hızlı tepeyi tırmanıyordu. Onu hemen değil ancak yaklaşınca tanıyabildi. Bu, komşu köyden ihtiyar Saparali (Sefer Ali) idi. Ancak cenaze törenlerinde ya da toylarda karşılaştıkları için birbirlerini az tanırlardı. Oralarda karşılaştıkları zaman selâmlaşmaktan ibaretti bu tanışıklık. Sefer Ali’nin bir ziyarete, misafirliğe gittiği besbelliydi. Üzerinde kadifeli yeni bir çapan, ayağında uçları sivri kauçuklu yeni içigler ve başında tilki kürkünden bir tebetey vardı. Elindeki kamçının sapı kızıl üvez ağacından idi.

Sefer Ali atın gemini çekerek yüksek sesle ve dostça sordu:
– Merhaba demirci! Düşüncelerine mi dalmıştın yine?
Çordon eskiden demircilik yapardı.
Bu soru karşısında şaşırıp:
– Kırlangıçlar gidiyorlar! diye cevap verdi.
– Ne? Kırlangıçlar mı? Hani, nerdeler?
– Gittiler bile.
– Gidiyorlarsa uğurlar ola. Odun mu yükledin arabaya?
– Evet, kışlık odun. Sen nereye gidiyorsun?

Sefer Ali’nin kırmızı yanaklı ve henüz pek yaşlı olmadığı için kara sakallı yüzü, mutlu bir gülümseme ile ışıldadı, çiçek gibi açtı:
– Oğluma gidiyorum. Ak-Say sovhozunun müdürüdür oğlum. Şu “Ulu Dağlar”ın eteğinde..
Sefer Ali böyle derken kamçısını Ulu-Dağlar’a doğru uzatarak gösterdi.
– Ak-Say’ın adını duydum, dedi Çordon.
– İşte oraya gidiyorum ben. “Bir iki günlüğüne babam gelsin” demiş oğlum. Emir vermesini bilirler ama biz yaşlılar olmasak hiçbir şey gelmez ellerinden. Torunumu evlendiriyoruz. Geleneklerimize uygun bir toy yapmalıyım. Pek çok kişi davet edildi. Bir de at yarışı düzenlemeyi düşünüyorum.

Sefer Ali oğlunun kolhozunda günlerin nasıl geçtiğini anlatmaya başladı. Bu yıl çok hayvan kırkmış ve çok kaliteli yün elde etmişler. Çobanlara iyi primler verilmiş, herkes müdürden memnunmuş. Oğluna büyük bir ödül verileceği de söyleniyormuş…

Bütün bunlar çok iyiydi ama, Çordon çok başka bir şey düşünüyordu: Ruhunun ta derinliklerine gömülen, ama orada bile küllerin altındaki köz gibi hep canlı duran o özlem acısı, o yürek sızlatan hasret duygusu, kırlangıçlar uçup giderken uyanıvermişti birdenbire. Ve o anda, göğsünün üzerinde yeni bir güçle alev alev yanmaya başlamıştı. Uzun yıllar önce bu dünyayı terkedip giden oğlu için duyduğu üzüntüden başka bir şey değildi bu. Eskiden oğlu da çalışmıştı Ak-Say tarafında bir yerde ve o da bir süre için babasını davet etmişti.

Çordon Sefer Ali’nin ne diyeceğini beklemeden ve hiç düşünmeden onun sözünü kesti:
– Benim oğlum da beni davet etti.
– Yaa, senin oğlun da mı orada?
– Evet, diye mırıldandı Çordon birden soğuk bir ürperti geçirerek.
– Hiç bilmiyordum, dedi Sefer Ali de saf saf omuz silkerek: İyi öyleyse, nerede olurlarsa olsunlar, yeter ki Allah sağlık versin, hadi bana eyvallah!

Sefer Ali böyle dedi ve yola koyuldu. O henüz uzaklaşıyordu ki Çordon’un aklı başına geldi, içinde bir sessizlik ve yalnızlık fırtınası koptu, kulakları uğul uğul uğuldadı ve boraya tutulmuş gibi sarsıldı. “Neler anlatıyorum ben! Yalan bu söylediğim, yalan! Niçin yaptım bunu?” Arabadan atlayıp indi ve Sefer Ali’nin arkasından koşarak bağırdı:

– Dur Sefer Ali, bekle beni!
Niyeti, yanına varınca doğruyu söylemek, ondan özür dilemekti.
Sefer Ali, gemi çekip atın başını geri çevirdi:
– Ne oldu? Neyin var senin? diye sordu endişeye kapılarak.

Çordon nefes nefese geldi. Her şeyi anlatacaktı, onun için geliyordu ama, tam yanına geldiği zaman, dayanılmaz bir güç, oğlunu hayattaymış gibi düşünme isteği, onu bu kararından vazgeçirdi. Oğlu kendi sözlerinde can bulmuştu ve şimdi bir başkasının bilincinde de yaşıyordu. Onu bir kere daha gömemez, yok edemezdi. Bu yüzden, oğlunun uzun zamandan beri hayatta olmadığını, savaşta öldüğünü söyleyemedi. Biraz daha; birkaç dakika daha yaşatmak istiyordu onu gönlünde. Sonra her şeyi anlatırdı, acelesi yoktu bu işin…

– Şey… biraz tütünün var mı acaba? Şu anda içmesem deli olacağım sanki. Varsa biraz ver.
– Hay Allah canını almasın! Beni öyle korkuttun ki!

Sefer Ali rahat bir nefes aldı ve cebinden tütün tabakasını çıkardı:
– Aç avucunu, al bakalım. Bu zıkkımın nasıl bir şey olduğunu bilirim ben. Ellerin niye titriyor demirci? İhtiyarladın galiba…
– Ee, ne yaparsın, savaş sırasında az mı çekiç salladım, üstelik ihtiyarlık da var… Seni yoldan alıkoyduğum için bağışla beni.
– Hiç önemi yok. Hadi bana eyvallah!
– Uğurlar olsun.

Artık onu daha fazla tutmak hiç iyi olmazdı ve Sefer Ali’nin çabuk gitmesine ve ona oğlunun öldüğünü anlatmak zorunda kalmayışına seviniyordu.
Yalnız kalınca bir süre yola baktı, sonra avcunu açıp tütünü yere savurdu ve arabasına doğru yürüdü.
Başını öne eğmiş, yavaş yavaş sürüyordu arabayı: “Ne yapıyorum ben? Aklımı oynattım galiba!” diye söyendi.
Yolun ortasında yine durdu, dört tarafa düşünceli düşünceli baktı. Bozkırın üzerinde, kırlangıçların uçup gittiği gökyüzünü uzun uzun seyretti ve mırıldandı:
– Yoo, yoo, oğlum var benim! Bir oğlum var ve yaşıyor!
Sonra birdenbire acılı, boğuk bir sesle bağırdı:
– Evet, benim bir OĞLUM VAR! Bir OĞLUM VAR! Ben de oğlumun yanına gideceğim, onu göreceğim, evet göreceğim!

Sonra yine sustu.

Çordon, köye varıncaya kadar yolda, bu durumlara düşmemek gerektiğine, geçmişin geri gelmeyeceğine inandırmak istedi kendini. Buna rağmen oğlunu görmek için o köye gitmek arzusu önüne geçilmez bir yangın gibi büyüdü içinde. O böyleydi işte. Aslında bu yangın yıllardan beri, çok uzun zamandan beri yakıyordu içini. Oğlunu, onun çalıştığı köye gitmeyi, askere gitmeden önce son günlerini geçirdiği yerleri tavaf etmeyi.. gezmeyi, ayağını bastığı yerlere eğilip bakmayı hayal ediyordu. Sefer Ali ile karşılaşması, o yangından küçük bir kıvılcımın sıçramasından başka bir şey değildi. Şimdi oğlu hayalinde yeniden canlanmış, yaşıyordu. Asla denetim altına alamadığı bu hayaller ve arzular yılların birbirine eklenmesi ve karışmasıyla gerçeğe dönüşüyordu sanki. Köye varışını canlandırıyordu gözünde, oğluyla buluşmasını ve konuşmasını hayal ediyordu. Kuşkusuz
oğlu çok sevinecekti: “Ah, sonunda gelebildin babacığım!” diyecekti. O da ona sokulacak, “İşte geldim oğlum, merhaba!” diyecekti, “Hiç değişmemişsin, ben ise gördüğün gibi ihtiyarladım işte.” “Hayır baba, hayır, o kadar ihtiyar değilsin, sadece aradan çok zaman geçti. Gelmekte niçin bu kadar geciktin? Kaç yıl geçti? Yirmi yıl mı? Belki daha fazla… Belki beni özlemedin?” “Ne demek özlemedin! Hayatım boyunca hep seni özledim, seni düşündüm ben. Bu kadar çok beklettiğim için özür dilerim. Bir türlü karar veremiyordum. Biliyorsun annen de öldü. Onu gömdük. Senin ölümünden sonra o da yatağa düştü ve bir daha kalkmadı. Ve işte şimdi ben seninle, hatıranla övünmek, aralarında yaşadığın insanlara saygılar sunmak için geldim. Bu toprakları, bu dağları, senin teneffüs ettiğin bu havayı, senin içtiğin suları selâmlamak istiyorum.İşte yine buluştuk, görüştük oğlum! Niçin öyle durup bakıyorsun bana? Hadi beni okuluna götür, okulunu göster, çok çok sözünü ettiğin köyü göster…”

Çordon anılarını tam olarak canlandırmakta güçlük çekiyordu. Oğlu Sultan o köyde bir avcının evinde oturuyordu ama şimdi o avcının adını hatırlamıyordu. Yalnız onun iyi bir insan olduğunu, oğlunun onu sevdiğini biliyordu. Şimdi yetmiş yaşlarında olmalıydı. Hâlâ sağ mıydı acaba? Bu avcı, Çordon’un birkaç gün kalmak üzere oraya gelmesini, birlikte o şahane şahini ile ava çıkmalarını kaç defa istemişti! Şahin hâlâ orda mıydı acaba? Bu kuşlar uzun ömürlü olurlar.

Avcının bir oğlu vardı, Sultan’ın öğretmenlik yaptığı okulda, birinci sınıfta okuyordu o zaman. İkinci sınıfa geçtiğinde savaş başlamıştı. Herhalde çocuk şimdi bir aile babasıydı. Avcının karısı da çok iyi bir kadındı. Ama, kolhozda olduğu gibi evde de işi zordu kadının. Bu kadın, evlerindeki iki av köpeğini, Sultan’dan, kendi köylerine götürüp babasına hediye etmesini istemişti. Bir sürü köpeği besleyecek hali yoktu çünkü. Bir gün Sultan o köpeklerden birini kendi köylerine getirmişti. Sırtında kara lekeler bulunan alaca bir köpekti bu. Böğrünün rengi ise sarıydı, hatta kızıla çalıyordu. Ama ne köpekti ya! Böylesine güzel ve kuş gibi hızlı av köpekleri ancak karlı UluDağlar’da bulunurdu. Yaban keçilerini tuzaklara düşüren köpekler bunlardı. Ama Sultan bir gün sonra köpeği geri götürdü. “Sahibi bu köpeği için ölür!” dedi babasına. “Onu bu kadar üzmektense kadının aşına katkıda bulunurum daha iyi.” Ve o güzel köpek, Sultan’ın bisikletini izleyerek koşup gitti onunla. Çordon o köpekten ayrıldığına pek üzülmüştü ama durumu da kabul etmişti. Böyle bir köpek, avcı için vazgeçilmez bir şeydi. Oysa kendisi demirci dükkânından ayrılamıyordu. Acaba o köpekler de yok olup gitmişlermiydi? Yoksa hâlâ tilki peşinde mi koşuyorlardı?

Bunları düşünürken Çordon, köye gitmesini gerektiren başka bir sebep daha bulmuş oluyordu. Gidip o adamı görmeliydi. Eğer ölmüşse mezarı başında bir dua okurdu, yaşıyorsa elini sıkar, bir zamanlar oğluna gösterdiği yakınlıktan dolayı ona teşekkür ederdi.

Çordon’un hiç aklına getirmek istemediği tek bir olay vardı. O olayı hatırlar gibi olur olmaz, kendini olanca çabasıyla işe verip onu unutmak isterdi: Patates fiyatlarının ne olacağını, kışa nasıl ot tedarik edeceğini, koyunu hangi mevsimde kesip tuzlayacağını, düveyi satmayı mı satmamayı mı… düşünürdü.

Aslında, hatırlamak istemediği o olayı defalarca, tekrar tekrar düşünmüştü. Yıllarca ve yıllarca, evinde yatıp uyuyamadığı zamanlarda, işinin başında demir döverken, sonra su verirken aklından hiç çıkmamıştı o korkunç olay.Uzun zamandan beri o konuda haklı mı, haksız mı olacağını yalnız Allah’ın bilebileceğini kabul etmişti sonunda… Eğer öbür dünyada oğlu ile karşılaşacak olursa ona her şeyi anlatacaktı, ama af dilemeyecekti ondan. O olaydan sonra, şehirde oturan kızları yüzüne karşı onu suçladıkları zaman, Çordon yine bir pişmanlık duymamış, bir şey de söylememişti…

O acıklı olaydan bugüne kadar kızları onu hâlâ affetmiş değillerdi. Bu, Sultan’ın cepheye gönderilmek üzere şehir istasyonuna gittiği zaman olmuştu.

Ekim 1941’de, iş yerinde demir döverken, biri koşarak gelmiş ve ona hemen eve gitmesini, oğlunun veda etmek üzere geldiğini söylemişti. Çordon, kirli ve yanık demirci önlüğüyle hemen koşmuştu. Örs ve çekiç sesi hâlâ kulağındaydı. Hızlı gidiyordu. Önce kulaklarına inanmamıştı. Oğlu çok gençti çünkü, askere gidecek yaşa gelmemişti daha. Ama doğruydu, çağırmışlardı onu cepheye: Sultan, bölge şefliğinden temin ettiği bir atı dörtnala sürerek hasta annesini görmeye gelmişti. Annesi altı aydan beri hastaydı ve iyileşemiyordu. Babasının da şehre gelmesini ve istasyona beraber gitmesini istemişti Sultan.Birbirleriyle uzun uzun konuşacak ve gereği gibi vedalaşacak vakitleri olmamıştı. O zamanlar şartlar böyleydi.Her birinin içinde söylenmemiş o kadar çok söz, o kadar çok düşünce kalmıştı ki! O günlerde halkın kalbinden geçenleri derleyip toparlayacak ve açıklayacak birinin çıkması ihtimali de pek azdı…

Çordon atını dörtnala sürerek şehre geldi. Otuz kilometrelik o yolda öyle hızlı sürmüştü ki atını, hayvan çatlayacaktı nerdeyse. Şehre gelince ilk gördüğü ve onu şaşkına çeviren şey, istasyonun önündeki büyük kalabalık ve tıkanıklık oldu. Herkes oradaydı: Korkuluklarında kızıl kumaşlar sarkan kamyonlar, ot ve saman dolu yaylı-yaysız arabalar, bazıları eyerli, bazılarının koşumu çözülmüş atlar… Demiryolunda lokomotifler durmadan keskin düdüklerini çalıyor, vagonların tekerlekleri gıcırdıyordu. Bu kalabalığın ortasında, mezralardan, köylerden, şehirden gelen insanlar kaynıyordu. Yaşlılar, gençler, çocuklar…

Çordon atından indi ve onu karşısına çıkan ilk arabaya bağladı. Arabalar öylece bırakılmış ve sayısız denecek kadar çok at bu arabalara rastgele bağlanmıştı. Hemen oğlunu aramaya koyuldu. Önündekileri ite kaka ilerliyor, askere gidenlerin nerede olduklarını soruyordu herkese. Ona, sevkedilecek askerlerin gar parkında, ayrı bir yerde tutulduklarını, oradan ayrılamadıklarını ve az sonra da hareket edeceklerini söylediler. Hemen o tarafa koştu. Orada askerleri sıraya sokuyorlardı. Adları okunuyor, emirler veriliyordu bir yandan. Çordon çaresizdi. O kalabalıkta aradığını nasıl bulacaktı? Ağaçlar da sıradaki askerleri görmesine engel oluyordu. Birden, hemen yakınında, “Baba, baba! Bu tarafa gel!” diye çağıran sesler duydu. Bağırıp el sallayarak çağıranlar kızlarıydı. Parkın hemen gerisindeydiler. Güç bela kendine bir yol açarak onların yanına vardı ve parmaklıkların gerisinde, cepheye sevkedilecekler arasında oğlunu gördü. Oğlu da onu görmüş, gülümseyerek el sallamıştı. Ama gülümseyişinde bir burukluk, bir üzüntü vardı. Çordon’un yüreği sızladı oğlunu görünce. Daha çok gençti oğlu. Bıyıkları bile çıkmamıştı. Öbürleriyle aynı boydaydı ama omuzları, görünümü ile bir çocuktu. Henüz büyüme çağını doldurmamıştı, daha büyüyecekti. Çordon bunu biliyordu. Oğlu iri ve güçlü olacaktı. İki yıl daha gerekiyordu yakışıklı, güçlü bir adam olması için.

Sonraları, oğlunu düşündüğü zamanlarda, onu niçin yalnız çok sevmekle kalmadığını (çünkü her baba çocuğunu severdi), ona saygı da duyduğunu anlamıştı. Çocukluğundan beri onu, biraz yaramaz olsa da, sağduyulu bir yaşıtı gibi kendisiyle bir tutuyordu. Kendisi de bilmiyordu bunun nedenini. Bu saygısı, oğlu öğretmen olduktan sonra daha da artmıştı. Çordon ona saygılı davranır, kendini görmeye geldiği zamanlarda izci kravatını çıkarmayı unutmuş olsa bile onu hep ciddiye alırdı (Sultan okulda iken izci başıydı). Pek atılgan, pek ateşli bir çocuktu. Ama Çordon onun zamanla uslanacağını, yatışacağını düşünüyordu. Bir erkeği olur olmaz şeyler yüzünden azarlamanın, öğütlerle hırpalamanın doğru olmayacağına inanıyordu. O, kendi yolunu bulurdu. Belki kızlarıyla arasındaki uyuşmazlığın bir sebebi de buydu işte. Büyük kızı Zeynep ve küçük kızı Saliha öğrenimlerini şehirde yapmış, evlenmiş, şehirli olmuşlardı. Sonra Sultan’ı da şehre götürmüşler ve Sultan ilköğretmen okulundan mezun olmuştu, bir yıldan beri de öğretmenlik yapıyordu.

Çordon kızlarının yanına varınca kızları onu bir kenara çektiler. Ter içindeydiler, öfkeliydiler ve erkek kardeşlerine pek de yüksek olmayan bir sesle bağırarak onu kahramanlık taslamakla, aptallıkla suçluyorlardı. Büyük bir kalabalığın ortasındaydılar. Kızları telaşlanıyor, sinirleniyorlardı. O kalabalığın, o kargaşanın arasında baba ile kızlar arasında bir tartışma başladı:

– Biliyor musun, oğlun gönüllü yazılmış!
– Nee? Nasıl olur bu?
– Bölge askerlik şubesine telefon ettik, öğrendik ki askere gitmeyi kendisi istemiş, her tarafa başvurmuş bunun için. Hatta hemen cepheye, savaşa gönderilmesini de istemiş! Anlıyor musun?

Öbür kız devam etti:

– Askerlik yaşı da gelmedi daha!
– Demek buna mecbur olmuş, gerekli görmüş bunu.
Kızların ikisi birden gürledi:
– Mecbur mu? Gerekli mi?
– Baba, anlamıyorsun! İkimizin kocası da askerde, yetmez mi? Dönüp dönmeyeceklerini bir Allah bilir. Yapayalnız kaldık. Evin son erkeği, en küçüğü de bir an önce cepheye varmak için sabırsızlanıyor…

– Bir çocuk gibi yitip gidecek orada. Ona izci başı olduğunu soracak değiller baba!
– Baba, bir şey söylesene, niçin susuyorsun?
– Ne diyebilirim, elimden ne gelir ki?
– Git konuş onunla, yanına gitmen için izin alırız. Git, böyle çekip gitmeye hakkı olmadığını söyle. İş işten geçmeden caydırmaya çalış. Vazgeçebilir ve henüz geç değil… Yalnız sen caydırabilirsin onu!
Yoo, durun! diye kekeledi.

O ortamda, o kargaşada kararını vermiş birini bu kararından caydırmaya çalışmanın imkânsız olduğunu, doğru da olmayacağını kızlarına anlatmakta güçlük çekiyordu. Oğlu verdiği sözden nasıl dönebilirdi? Sözünden caymaya kalkışsa, ayni sıradaki asker arkadaşlarının yüzüne nasıl bakardı? Sonra onun için ne derlerdi? Ve kendisini ne duruma düşürür, kendisi için ne düşünürdü? Ne derdi?

– Bunu yapmamalı, utanç verici olur…
– Nee? Utanç verici ha!
– Kimden utanacak, kim tanıyor onu burada?
– Aman Tanrım, onun var ya da yok olmasından kime ne? Kimin ihtiyacı var onun kim olduğunu bilmeye?
– Kendisinin! Kendisi kim olduğunu bilecek ya! En önemlisi budur işte! Kendisinden kaçamaz! dedi Çordon.
– Yapma baba, durdur onu! Bir çocuk o daha. Hadi, vakit varken caydır onu!

Bu sırada kalabalık dalgalandı. Bir hay huy içinde insanlar sağa sola açıldılar. Bando bir marş çalmaya, kızıl bayraklar dalgalanmaya ve askerler sıra halinde parktan çıkmaya başladılar. Trene binecekleri anons edildi. Çordon’un kızları kollarına asılarak, bando sesi ve yüzlerce insanın bağrışmaları arasında onu sıkıştırmaya, yalvarmaya devam ediyorlardı:

– Çabuk, sorumlu subayı görelim, subay istasyonda… Oğlunu kurtarmalısın!
– Baba, hasta annemin hatırı için, onun canı için! Annemizin hasta olduğunu, ölmek üzere olduğunu söyle subaya!

Bu sözler Çordon’u iyice sarstı. Onu kalabalığın arasından çekip, acemi sevkinden sorumlu subayın bulunduğu yere doğru sürüklediler.

İstasyon binasına büyük bir taş merdivenden çıkılıyordu ve merdiven de dopdoluydu. Kızlar, kan ter içinde ateş gibi yanan vücutlarının, yaşlı, tasalı, cesur ve ayni zamanda umutsuz bakışların arasında, babalarını yukarı doğru çektiler. Tamburlar gürlüyor, marş çalınıyor, askerlerin veda bağrışları arasında, Çordon, acılar içinde ruhunun sessiz çığlığını duyuyordu. Kızlarının, sadece kardeşleri Sultan’ın ve sevdikleri, kendilerine göre korudukları ailenin iyiliğini düşündüklerini çok iyi anlıyordu ama, yine de onlara kızıyordu. Çünkü oğlunun hür ve bağımsız davranmasına engel olmasını istiyorlardı ondan. Oğlunun insanlık gururunu öldürme suçunu onun sırtına yüklemek istiyorlardı! Ama kızlar, o itiş-kakış arasında, kendilerine basamak basamak yol açarak yukarı doğru sürüklüyorlardı onu. Merdivenin sonuna geldikleri zaman, Çordon oğlunun da bulunduğu sıralanmış askerleri gördü. Bando toplanıyor, yerinden ayrılmaya, en sonda harekete geçmeye hazırlanıyordu.

Oğlunun bulunduğu grup, katarlara binecek son gruptu. Çordon oğlunu hemen farketti ve onun başını dört yana çevirerek bakındığını gördü. Babasını ve ablalarını arıyordu besbelli. Eğer o anda ablalarının onu gitmekten alıkoymak için babalarını sevk subayına başvurmaya zorladıklarını, onu kendi gözünde alçaltmaya, insanlık gururunu yok etmeye, çiğnemeye çalıştıklarını bir bilseydi!…

Bu sırada Çordon, kırmızı entarili bir kızın kalabalığın arasından fırlayarak Sultan’a doğru koştuğunu gördü. Ama ancak el sıkışacak kadar bir süre kalabildi Sultan’ın yanında. Onu ondan uzaklaştırdılar.

Şimdi istasyon şefinin odasına gelmişlerdi. Yetkili subay oradaydı. Kızları onu büronun kapısına doğru ittiler:

– Hadi, gir içeri! Ona babası olduğunu söyle, annemizin hasta olduğunu da.. onun henüz bir çocuk olduğunu, düşünmeden hareket ettiğini anlat. Her şeyi açık açık söyle, ayırsınlar onu konvoydan…

– Hadi baba! Daha ne duruyorsun? Her dakikanın çok büyük önemi var şimdi!

Çordon, onlara aldırış eder olmasa da, o kalabalık içinde utanç duymaya başlamıştı. Askerler, siviller kendi işlerinin telaşı içinde, o yana bu yana koşuşmaktaydılar.

Çordon silkindi, ayak diredi:
– Hayır, dedi, ben böyle bir şey yapamam, böyle davranmak benim huyuma suyuma uymaz! Oğluma kötülük edemem!

– Baba, gireceksin içeri!
– Evet baba, girmelisin, sen girmezsen biz gireriz, her şeyi anlatırız!

Kızların sabrı taşmıştı. Kapıya dayandılar. İçeri girecekleri sırada Çordon kollarından tuttu ve çekti:
– Hayır, buna izin veremem! dedi.

Bundan sonra merdivene doğru yürüdü, kalabalığı yararak ve onları korkunç bir kuvvetle ellerinden çekerek merdivenden indi. İşte o zaman, hiçbir babanın duymak istemediği ya da istisna sayılacak kadar az babanın duyduğu sözleri işitti onların ağzından:

– Oğlunu ölüme gönderiyorsun!
– Lânet olsun, bir baba değilsin sen!
– Hayır, sen artık bizim babamız değilsin! diye ekledi öteki.

Çordon’un yüzü bembeyaz oldu. Sıkılan yumruklarını gevşetti, kızların kollarını bıraktı ve tek kelime söylemeden, insanları ite kaka, meydana doğru ilerledi. Oğluna veda etmek için o insan ormanını yara yara, o çığlıklar, hay-huy arasında bindirme yerine koşmak istiyordu. Ama geçit kapanmıştı bile. Peronda, kalabalık kara yoğun bir kitle gibi dalgalanıyor, bando durmadan coşturucu marşlar çalıyordu… Oradan geçmek imkânsızdı.

Peronun önünde parmaklığa dayanan Çordon, insan başlarından oluşan bu denizin üzerinden, ucu görünmeyen kırmızı vagonlara baktı.

– Sultan! Sultan! Oğlum, buradayım! Görüyor musun beni? diye bağırıyordu elini kolunu sallayarak.

Sultan onu nasıl duysundu ki! Parmaklığın yanında duran bir demiryolcu ona sordu:

– Atın var mı?
– Evet, dedi Çordon.
– Aktarma istasyonunun nerde olduğunu biliyor musun?
– Evet, öbür tarafta.
– Öyleyse babalık, hemen atına atla, dörtnala sür. Beş kilometrelik bir yol gideceksin. Yetişirsin. Katar orada bir dakika duracak. Oğlunu görebilir, uğurlayabilirsin. Ama çabuk ol, dikilip durma orada!

Çordon atını bulmak için oraya buraya koştu. Atını nasıl bulduğunu değil, tek bir hareketle yuları nasıl çözdüğünü, üzengiye nasıl bastığını, kamçısını nasıl şaklattığını ve hayvanın nasıl fırladığını, başını öne eğerek demiryolu boyunca onu nasıl dörtnala sürdüğünü hatırlıyordu yalnız. Tenha yolda tek tük geçen yayaların ve arabaların, ondan vahşi bir göçebe imiş gibi korktuklarını da… “Allah vere de vaktinde yetişsem! Haydi, yetiştir beni! Oğluma söyleyeceğim çok şey var!” diye düşünüyor ve dişlerini gevşetmeden, dört nala giden atlının duasını okuyordu: “Ey ataların ruhu! Ey atların koruyucusu Kamber Ata! Bana yardım edin! Atım sürçmesin! Ona şahinin kanatlarını ver! Demirden bir yürek ve ceylan gibi bacaklar ver! Ona balıkların ciğerini ver!…”

Yolu geçtikten sonra rayların kenarındaki dolguların yanında bir patikaya girdi. Yine kırbaçladı atını.

Aktarma istasyonuna girmek üzereydi ki, geriden, ona yetişmekte olan trenin sesini duydu. Birbirine eklenmiş iki dev lokomotifin boğucu gürültüsü onun önüne eğdiği geniş omuzlarına dağdan kopan kayalar gibi iniyordu sanki.

Tren, dörtnala giden Çordon’un yanından gelip geçti. At da bütün gücünü kullanıyordu. Ama yine de tren orada duracaksa yetişebilecekti. Artık pek az bir mesafe kalmıştı. Trenin orada durmaması ihtimali, bu kaygı, bu korku, ona Allah’ı hatırlattı: “Allahım! Eğer var isen bu treni durdur! Sana yalvarıyorum, durdur bu treni!”

Çordon yavaşlayan katarın son vagonuna yetiştiği zaman tren durmuştu. Oğlu da onu görmüş, trenden atlamış, koşuyordu. Çordon da onu görünce atından atladı. Tek kelime söylemeden birbirlerinin kucağına atıldılar ve her şeyi unutarak, öylece hareketsiz kaldılar.

Sonra:
– Baba, beni bağışla gönüllü olarak gidiyorum… dedi Sultan.
– Biliyorum oğlum, biliyorum.
– Ablalarıma saygısızlık ettim baba, mümkünse onlar da bağışlasınlar beni.
– Seni bağışladılar oğlum. Onlara kızma, onları unutma, yaz, anlıyor musun? Anneni de unutma…
– Peki baba.

İstasyonun kampanası çaldı. Birbirlerinden ayrılma zamanı gelmişti. Oğlunun yüzüne son kez baktı ve onda, bütün hatlarıyla kendini gördü. O, tam kendisiydi, kendisinin gençliği… Sonra onu sımsıkı bağrına bastı.. o anda bütün benliğiyle baba sevgisini oğluna aktarmak istiyordu. Oğlunu böyle kucaklayan Çordon şunları söyledi ona:

– Bir erkek, bir adam ol oğlum. Nerede olursan ol, erkek ol, mert bir erkek olarak kal!

Vagonlar kımıldadı.

– Ey Çordonov (Çordonoğlu), gidiyoruz! diye bağırdı kumandan.

Sultan’ı kolundan çekip hareket eden trene bindirdiler. O zaman Çordon kollarını indirdi, gidip köpükler içinde kalan atının boynuna abandı ve başladı hüngür hüngür ağlamaya. Atın boynuna sımsıkı sarılarak ağlıyor, öyle sarsılıyordu ki, onun üzüntüsünün ağırlığı altında atın toynakları olduğu yerde kayıyordu.

Demiryolcular yanından sessizce gelip geçtiler. Onlar, o günlerde insanların niçin ağladıklarını çok iyi biliyorlardı. Yalnız, istasyona gelen çocuklar birden duruyor, çocuksu bir merak ve acıma duygusuyla, o yaşlı adamın ağlamasını seyrediyorlardı.

*

Çordon, Küçük Boğaz’ı geçip, yer yer tepelerle kesilen ve karlı dağlara kadar uzanan o vadiye geldiği zaman, güneş de dağların üzerinde gökyüzüne doğru iki kavak boyu yükselmiş bulunuyordu. Orada birden nefesi kesilir gibi oldu. Oğlu işte orada, o topraklarda yaşamıştı…

Cengiz Aytmatovogulla-bulusma-aytmatov
 
Oğulla Buluşma için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Eylül 2016 in Hikaye

 

Etiketler:

Bakele

Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.

Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
“Sen yorulma, ineği ben sağarım.” Gider sağardı.
“Su vereyim mi Bakele?” Verirdi.
Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.” Yakardı.
Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
“Sen niye okumuyosun dede?”
“İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi.
Öğrenirdim.
Bakele macirdi.
“Macir ne demek dede?”
“Göçmen demek oğlum.”
“Göçmen ne demek?”
Başka memleketten gelmiş insan demekti.
Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.

Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı klitapları kendim okumayı öğreniyordum.
Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.

Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.” Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem.
“Semiha çay koy.” derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.

Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.

Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
Ne edecekti?

Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.

Vesile?

“Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.

Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine.
“Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
Anlattı.

“Canım” demekmiş.
Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.

İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
Bakele dönüp bakmış.
Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”

Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
Öyle dedi dedem.

Sezgin Kaymaz
Bakale / Aprilinsallah

 
Bakele için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Temmuz 2016 in Hikaye

 

Etiketler:

Sigara Yaktıracak Bir Hikaye

Şahin marka araç ile son ses aynı sokaktan iki kez geçen gence dayının biri “taşındı onlar” dedi. Çocuk arabayı sağa çekti müziği kıstı. Arabaya yaslanıp sigara yaktı. Apartmana baktı. Terasta kuşçu vardı. Güvercinler havalandı. Sigarası bitti, müzik kısık sesle devam etti.

Halil Yörükoğlusigara_yaktiracak_bir_hikaye

 
Sigara Yaktıracak Bir Hikaye için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Mayıs 2016 in Hikaye

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: