Malatyalı Aşhan Ananın Oğluna Mektubu

Çağam İrecep;

Gadan alır, gözünü yerim. Biz seni çoh ösgedik, sen bizi heder ettin. Bu mektupta sana çoh sözüm var bizim pegin bitişiğindeki pegin sahabısı hozzik Şaben papur yolunda ganereye giderken tomofile çarpmış, yere debelenmiş, arnının çatına daş girmiş. Oğlu heyirsiz Mahmıt loynan eve getirmiş, mabeyine döşek serip Şabeni uzatmışlar. Duz çevirdiler, gurşun tökdürdüler, hah ölür dedi ama dert bile yapışmadı Şabene. Evveli gün aminle bi godafa mişmiş dutup Şabeni sormaya gettik. Şaben yerde debelenirken sakkosu yırtılmış, gopçaları tökülmüştü. Sakkosunu yudum gopçalarını tikdim, cıncılı gibi ettim… Şabenin canı marhuta,pıtpıt, isot gızartması istiymiş, yapdım, yedirdim ama hora geçdiğini de zannetmiyim…

İrecep geçen hafta pohlu cegetten vurdum, gavur hamamına geddim. Hamam havletti, şendik yohdu, bi gözel yundum, arındım. Eve geldim canım bi şovra istedi. Bi şovra vuram dedim, kevgürü bulamadım. sonra hatırladım, takadaydı…

Çağam boynumdan bi hap bozdurdum, gardaşın bana bi gözel zıbınlıh aldı, günecenin altında sındıynan kestim, biçtim, tikdim sındıkçıya goydum,alem çatladı…

Çağam hıznada şare gavururken, gakırdah tenekesini açık unutmuşum, içine sıçan düşmüş, bi teneke gakırdah efin tefin oldu getti.

Çağam bizim derhatlenme yerindeki delikten içeriye hozelek giriyi, heç irahatımız galmadı.

Geçenlerde bacıngil bize gelmişdi. Bacının ufak oğlan çapa çapa daşlığa girdi, sırptı, sırtı guylu yere çahaldı,bacının aklı gitti, çağa gorhudan ağlıya ağlıya çıtladı. Neysemki dedenin göncüğünde acık gızamığ şekeri varmış. Verdi de çağanın sesi kesildi. Bi daha da sırpıncah yerde çapmak neymiş, örgendi…

Çağam dünegün guymah yapmışdım, İrecep bunu severdi dedim,boğazımdan geçmedi. Bıldır aldığımız tavuğun altına on yumurta goyup pinde gurka yatırdım. Bi sürü cücügümüz oldu, görsen aklın çıhar.

Çağam dün gece böyükanan ayak yoluna giderken,pisiğin manuğu damın ayahcağından üsdüne hoplamış, gorhudan böyükanan altına gaçırmış, bu sabah tumanını yıhadım, tuman nezelmiş, iler tutar yeri galmamış, liyme liyme oldu elimde kaldı. Gel şimdi böyükanana laf anlat. Bizim sarı inekte guzuladı guzulayacak. İzin alır da gelirsen ağuz yemeğe yetişirsin işallah, havalar çoh gözelleşti,çigdem eşkın pepeguş çıhtı. Bu hafta dağa kenger toplamaya gidecem.

Çağam sana gız bahmaya başladık. Geçenlerde Çarmuzu’da iyi biri var dediler, iki kök nahna alma mahanasıynan gidip gızı gördük. Gızı şöyle bi çala gördüm, boyu posu eyi de azıcığ zayıf. Yengen hamamda görmüş “vallah bacım bedürük gibi gız, acıh tavlanırsa köşe yastığı gibi olur.” dedi ama, biliysinki yengeninde bi sözü bi sözünü tutmaz. Acığ daha düşünek hele… Güççük bacın İmmihan’a şerbet içecektik. Yanıyumruların Hınız Azzet gelip nişanı attıklarını söyledi. Dert yapışasıcalar, torpağıma gidesiceler, pegine pancar ekilip gözüne Maraş gatranı çekilesiceler, gidip gızımı kesmişler.Gızımın elinden iş gelmezmiş de,gözel değilmiş de…Bi sürü laf…

Gızımın ay gibi yüzü, ceylan gibi gözü bedürük gibi golları var. Yanağları gelelli elması gibi yanıyı…

Çağam biliymisin. Bacın yigirmiyedi çeşit küfte mi yapmıyı, mişmiş mi yarmıyı, bulgur mu gaynatmıyı, inek mi sağmıyı, tut mu toplamıyı, bastıh mı sermiyi, degirmana mı gahmıyı?…

Yerişip yetmeyesiciler, bu kadar yalanı nasıl uydurmuşlar.

Kahtalı Abuzer, Besnili Vakkas, Antepli Ökkeş, Aşağışeherli Hacıbayram, Çırmıhtılı Ali Seydi, Çarmuzulu Vahap, Adafılı Yakup azmı istediler bacını da vermedik. Bu Cumaliye de pavruka da çalışıyı, gız uzağa getmesin diye verimkar olduğ. Onu da gözleri götürmedi, gidip gızımı kesdiler torpah başlarına, heç de almasınlar gızımı, onu mu dert edecem. Benim gızım Gediklilere layık Allah’ıma şükür.

Hepsine dert yapışsın, iki gözleri bi delikten çıhar da sesleri Gorucuk dan gelir işşallah…

Kesdane kebab, acele cevap!

Anan Aşhanmalatya-agzi-mektup-ashan-ana

Reklamlar

Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. 

Sual: Neden bunların umumuna fena diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.

Cevap: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Sual: Neden hüsn-ü zannımıza sû-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!

Münâzarat (16/92) / Sualler ve Cevaplar (7/73)
(İlk dönem eserleri)

Said-i Nursîher-sozun-kalbe-girmesine-izin-vermeyin

Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Münir Özkul, aktör yani tepeden tırnağa, ilikten kana, hücresinden alyuvara aktör adam Münir Özkul. Hepimizde ondan bir parça var. Hepimizden bir parçayı da o çoktan almış, basmış bağrına. Sonra on yıllara yayarak gıdım gıdım geri vermiş bize. Sesiyle, duruşuyla, oyunuyla bize kendimizi “iyi hissettiren” bir adam oluşu işte bu nedenden olmalı. Sahi ne yapıyor bu büyük aktör bu bayramda? Gidip elini öpüp sevgi saygı sunalım mı? Şeker verir mi bize? Harçlık atar mı?.. Haydi buyrun “düş gibi güzel” söyleşiye.

Paşa torunu olarak doğdu. Sanatın apoletsiz ama kavuklu paşası oldu. 
Şimdi 82 yaşında bir aktör o. Evinde “kar topluyor”. Bir gün yeniden, göklerden boca olacak.
Münir Özkul’la ‘düş gibi’ güzel bir söyleşi yaptım. Duyduklarım da güzel bir ‘düştü’ sanki.

– Milliyet Sanat’a fotoğraflar çekerdim bazı bazı… Orada adınız geçtiğinde Zeynep Abla (Oral) “Çocuklukla bilgelik arasında bir büyük yetenek” derdi sizin için. Büyüdü mü o çocuk artık? 
– Nerdeee! O çocuk hep aynı yaşta, aynı afacanlık, ele avuca sığmazlık içinde. Gözü hep sokakta, topta, topaçta… 

– İnsanlar 65 yaşına gelince emekli oluyor. Sizin sadece sahne hayatınız 65 yıl Münir Abi.
– Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. 

– Ben eski bir Bakırköylü hem de Bakırköy Halkevi elemanıyım. Folklor de oynadım, amatör tiyatro da yaptım. Rahmetli Orhan Tuğsavul, Kadir Taymaz gibi ustalarımız söylerdi. “Halkevi’nin temellerinde Münir Özkul gibi sağlam direkler vardır” derdi.
– Doğru söylemişler. Çok emeğimiz var Halkevi’yle birbirimizin üzerinde.

– “Çok dirayetli, değerli, önemli bir paşanın torunudur” da derler. Şehir efsanesi mi bu, gerçek mi?
– Gerçektir. 1925, paşa torunu olarak doğdum. Askere yazılmamı isterlerdi ben Halkevi’ne yazıldım. Sonra Tiyatro Ses’te birkaç küçük rol, sonra Küçük Sahne’ye geçiş.

– Efsane kadro yani?
– Hem de ne efsane. Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akaya, Şükran Güngör. Orada Muhsin Ertuğrul Bey’in yönettiği Steinbeck’in eserini, ‘Fareler ve İnsanlar’ı oynadık, yer de yerinden oynadı.

– Sinemaya da arkadaş hatırına ve tamamen tesadüf geçmişsiniz değil mi?

– Rejisör Sırrı Gültekin çocukluk arkadaşımdı. Hep setine davet ederdi. Bir gün çok ısrar edince gittim seyretmeye. Sırrı henüz 1.asistan. Ben de askerim. Vatan Yahut Namık Kemal’i çekiyorlar. Üstümde üniforma var ya, geldi, “Bak kıyafetin de hazır, gel ufak bir rolü sen oyna” dedi. Kıramadım. Güzel bir hatıramız olsun diye geçtim kameranın karşısına. (gülerek) Bir daha da hiç ayrılmadım zaten. 

– Rekor sayıda film varçektiniz?
– Rekor mudur bilmem. 400’e yakın olduğunu biliyorum ama.

– Başroller de oynamışsınız bir dönem…
– Öyle çok da ahım şahım şeyler değildi. Ben kompozisyon oyunculuğunu seviyorum daha çok.

– Kötü adam oynadığınızı biz mi hiç görmedik yoksa zaten yok mu?
– Bazen öyle roller geldiği oldu. Arzulamadım. Sitemler hatta aforoz etmeler bile oldu. Babamdan kalan tabloyu sattım yine direndim.

– Gidip iş isteseniz kim iş vermezdi ki size abi?
 Fıtratımda yok öyle bir şey. Daha önce de işsiz kaldığım olmuştu. Mesela hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim Küçük Sahne 1957’de kapanmıştı. Muhsin Bey Devlet Tiyatroları’nın başına geçmişti. Kendime iş aramasını beceremedim. Mahcup bir yapım var. İşler baştan beri bana gelmişti. Şanslı bir adamım sanıyorum. (gülüyor) Kimbilir belki de yetenekliydim.

– Müsahipzade Celal’in bir romanı vardır hani.
– Hangisi?

– “Bir Kavuk Devrildi”
– Harika bir romandır. Sonradan filmi de harika çekildi. Necdet Mahfi Ayral senaryosunu yazdı, Muhsin Bey yönetti. Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, Halide Pişkin, Sami Ayanoğlu, Muazzez Arçay oynadı.

– Sizin hikayenizde kavuk devrilmiyor, devrediliyor; rahmetli Dümbüllü İsmail’den.
– Onun hikayesi çok matraktır aslında.

– Nasıl abi?
– Duymadınsa anlatayım. Hoş hikayedir

– Keyifle dinlerim abim…

– Sadık Şendil’in Kanlı Nigar’ını oynuyoruz. Müthiş sükse yapmış temsil. Kapalı gişeyiz her gece. Bir defasında oyunun ortasında tırak geldi bana.

– !!!!!!.
– Tırak. Yani tiyatroculara olur bu. Bir an aklından repliğin gidiverir. Öyle kalır, hatırlayamazsın.

– Eyvah!
– İbiş rolünde repliği unuttum, donakaldım. Herkes bana bakıyor, ne yapacağım diye bekliyor.

– Ne yaptınız?
– Avazım çıktığı kadar bağırdım

– !!!!!
– Oynamıyorum diye haykırdım.

– Ne oldu sonra peki?
– Sonradan toparladık tabii. Meğer rahmetli Dümbüllü de oradaymış. Ertesi sabah “Başındaki o fesi bir daha giyme. Sana kavuğumu veriyorum” dedi. Gururlandırdı beni.

– Yaşarken devredilen bir miras gibi artık o kavuk değil mi. Siz de Ferhan abiye (Şensoy) devrettiniz sanırım.
– Öyle oldu, layığı oydu çünkü.

– Orhan Aksoy’un “Fakir Kızı Leyla” filminde evin kahyası rolündeydiniz, sonra uzun zaman o tipleme yaşadı.
– Evet cuk oturdu o rol çünkü. Defalarca oynadım ardından.

– Hep eve gelen fakir genç kızı bir hanımefendi olabilmesi için eğittiniz.
– (gülerek) “Fakir Kızı Leyla”da kıza yürüyüş dersi verebilmek için kadın kılığına bile girdim.

– Bilmez miyim. Kezban Paris’te filminde de genç kızı bir kuğu haline getirdiniz. Ayşecikli filmlerde huysuz dede oldunuz. Bastonla çocuk kovaladınız. Sonra Gülşah’ın da dedesi olup torununuza yeni bir anne bulmak için elinizden geleni yaptınız.
– İyi hatırlıyorsun bravo.

– Unutulur mu o filmler abi?

– Mafya bile oldum ben biliyor musun?

– Bilmem mi. Yanılmıyorsam Hülya Koçyiğit ve Ekrem Bora’nın, “Seni Seviyorum” filmiydi. Bir de Zeki Müren’li filmlerinizden “Gurbet”i severim.
– Evet balıkçıydım orada da.

– Ama Ertem Eğilmez’li, Kartal Tibet’li seriler baş yapıtlar değil mi?
– Onların yeri bambaşka elbette. Arzu Film yılları da ömrümün sinemadaki en mutlu zamanıdır.

– Gülen Gözler, Bizim Aile, Mavi Boncuk. Fakir ama onurlu bir baba, Yaşar Usta.
– Ey gidi günler, diyelim.

– Demeyelim daha Hababam Sınıfları var. Kel Mahmut var.
 Filmlerle birlikte hayat da film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. 

-90’lı yılların ikinci yarısından sonra televizyonlar ağır basmaya başladı ama siz serin durdunuz sanki.
– Önce öyle yaptım. Sonra Kandemir Konduk “Ana Kuzusu” diye bir dizi yazdı. Perihan Savaş ve Ayşen Gruda ile birlikte rol aldım orada.

– Jübile de yaptınız aynı yıl?
– Evet Atatürk Kültür Merkezi’nde jübilesini yaptım ve sahneye ‘elveda’ dedim.

– Abi bunca emeğe rağmen hiçbir zaman çok paranız olmadı değil mi? Evinizi bile o jübilenin geliriyle almışsınız. Gerçek sanatçılık böyle bir şey mi?
– (mağrurca) Boşver bunu.

– Sonra aynı yıl Veli Çelik “Ay Işığında Saklıdır” televizyon filmini çekti. Nasıl ikna etti sizi de oynadınız?
– Sevdim o projeyi. Aydan Şener ve Toprak Sergen’le oynadık. İyi çocuklardı. Zaten 2 yıl sonra da Hamdi Alkan’ın “Reyting Hamdi”sinde Yarmagül’ tiplemesinin dedesi rolünü aldım ama çok sürmedi o da.

– Son film hangisiydi peki?
– 2000 yılında Serdar Akar’ın çektiği “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” oldu son filmim. Güzel film yaptı oğlan.

– 26 Mart 2005’de İstanbul Beylikdüzü Academia Center içerisinde “Münir Özkul Sahnesi” açıldı. Gurur verici olmalı?
– Olmaz mı? Çok gururlandım elbette. Sen nasıl hatırlıyorsun bu tarihleri gününe kadar?

– Nasıl hatırlamam usta. 26 Mart benim doğum günüm. 27’si de Dünya Tiyatrolar Günü. (gülüşmeler)
– Az değilsin sen de ha!

– Abi bir de kitap var sizin için yazılan. “Zaten Aktör Dediğin Nedir ki” adlı…
– Evet. Kızım Güner çok ilgilendi, çok çabaladı o iş için. Eşin dostun da yazıları var hakkımızda.

Gazino hayatı
-Abi gazino meselesini ıskalamayalım.
– Bir de o dönem var haklısın.

– Nasıldı peki?
– Gazinolarda ‘one man show’ yapıyordum. Atlıyor, zıplıyordum. Millet bayılıyordu bunlara. Gülmekten kırılıyorlardı, ben de çok şaşırıyordum. 

– Kimdi assolistiniz?
– Zeki Müren’di. Benden sonra o alırdı sahneyi.

Evlenmekten korkmaz ama
– Abi siz 4 kez evlendiniz ve 3 çocuk babasısınız değil mi?
– (Gülerek) Doğrudur. Kızım Güner beni anlatırken; “Babam evlenmekten korkmaz. Boşanamamaktan korkar” der. 

– Özel hayata girmek anlamında değil de, biyografinizin ara başlıkları açısından kısaca bahsetsek…
– İlk evliliğimi Şadan Hanım’la yaptım.

– Kimdi acaba?
– Çok sürmedi. Anlatmasam da olur. Sonra Suna’yla. Suna Selen’le birleştirdim hayatımı. Kızım Güner, bu izdivacın meyvesidir işte. 8 yıl evli kaldık sonra, “Fazlası nasip değilmiş” dedik.

– Bir de Yaşar Hanım var değil mi?
– Yaşar Hanım var evet. Tophaneli Örümcek Yaşar…

– !!!!!!
– Şaşırmak da yok özel hayata fazla girmek de, söz verdin.

– (gülerek) Baş göz üzerine usta. Ama Umman Hanım’a da (şu anki eşi) uzun yer vermeliyim.
– 30 seneye yakın oldu. Muhteşem bir kadındır o.

– Ruh ikiziniz mi?
– Eşi benzeri yoktur ki, ikizi olsun…

 

EL ÖPMESİ YERİNE 
İşte sorularım işte yanıtlar. O yanıtların hepsi de gerçeği ifade ediyor. Tek nüans, Münir Özkul’a bizzat sorduklarım değil “sormak istediklerim”, verdiği değil, imkanı olsaydı vereceği muhtemel yanıtlar bunlar… Böyle bir bayram günü, hayatlarımızı bayram yerlerine çeviren gönül dostlarından birine, onların en yüce örneklerinden Münir abiye saygı olsun, vefa olsun, el öpmesi olsun istedim bunları yazarak. 

GÖZDEN IRAK OLAMAZ 
Bilsin ki unutulmazlar arasındadır. Şimdi sağlığı konuşmamıza, sormamıza, yanıt almamıza elverişli değil. Ama olsun. Dedim ya, bunlar da dünya çapında bir sanatçımızı “gözden ırak” tutmamıza sebep değil. Sen hepimizin Kel Mahmut’u, hocasısın hepimiz senin göz bebeğin Hababam Sınıfı’nın öğrencileriyiz. İyi Bayramlar hoca. İyi bayramlar büyük usta.

KIZININ GÖZÜNDEN MÜNİR BABA 
Büyük usta Münir Özkul’un başarılı oyuncu ve televizyoncu kızı Güner Özkul bambaşka bir portre getiriyor önümüze. Bakın nasıl bir Münir Özkul portresi o… – Babam ben doğduğumda, aktör olmasının doğası gereği bütün ilgiyi üzerimde toplamama, bununla da yetinmeyip, ağlayıp zırlamama pek içerlemiş. Zaten hep, “Bi’ çocuklarla, bi’ de hayvanlarla oynamayacaksın!” der durur. Bunun üzerine, babamı hep “Benim at suratlı damadım!” diye çağıran anneannem beni büyütme işini üstlenmiş.

ŞAHANE SERSERİ 
Anneannem ölünceye kadar, sürekli çalışan ve turnelerde sürünen annem ve babam, benim için evimize gelen en sevdiğim misafirler oldu. Yedi yaşımdayken anneannem öldü ve dedemle birlikte bizim misafirlerin yanına taşındık. Bu arada, babam çoktan içkiyi bırakmış, efendi efendi çalışan biri olmuştu. Derken, annem Güner ağabeye (Güner Sümer) aşık oldu ve dedemi de alıp gitti. Biz babamla baş başa kaldık ve böylece şahane serserilik günlerimiz başladı. 

İŞTE ÖRÜMCEK YAŞAR 
Tophaneli Örümcek Yaşar adlı kadınla evlenmesi annemce de uygun görüldü ve evlendiler. Yaşar Anne, babam ve ben, Kuzguncuk’ta, Nakkaştepe’te köprüye üstten bakan bir eve taşındık. Yürümedi; bir gün Yaşar Anne bizi terk etti ve giderken de, “Bana ‘Örümcek Yaşar’ diyorlar ama sen benden de kötüymüşsün, akrepsin sen! Akrep Münir!” dedi. Bana melek gibi davranan babama neden ‘kötü’ dediğini anlamadığım gibi, akreplerin kötü olduğundan da pek emin değildim. 

AĞLAYARAK GELDİ 
Bir gün, babam eve ağlayarak geldi: “15 yıldan sonra sinemada ilk kez başrol oynayacağım…” dedi. Çok mutlu ve heyecanlıydı, hemen ne oynayacağını, kaç para alacağını sordum çok bilmiş bir çocuk olarak. “Kel Mahmut diye bir rol… Öğretmen rolü… Para mı?.. Bilmem! Beş bin lira filan galiba…” İşte böyle bir adamdı Akrep Münir, hâlâ da öyledir, paraya pula asla aklı ermez, zaten ermesini de istemez. Para işlerinden anlasa saflığını yitireceğini düşünür. 

KAN VE GÜL 
Bir de Yıldız Abla var hayatımıza giren. Havalı bir kadındı. Babam da pek severdi böyle olanları. Kısa sürede babamdan pek hayır gelmeyeceğini anlayan Yıldız Abla, bizi kanlı güllü şarkılar söyleyen biri için terk etmişti. Üst katta oturan ev sahiplerimiz babamın serseriliklerinden bıkmış ve bu gidişe bir ‘dur’ demeye karar vermişlerdi. Yine kovulduk. Artık Beyoğlu’na dönmüştük ve 12 yıl süren, Ferhan Ağabeyin (Ferhan Şensoy) kitabına bile giren ‘Kazancı Yokuşu’ maceramız başlamıştı.

ZAMPARALIK DEVAM 
Babam zamparalıklarına devam ediyor ve her yeni sevgilisine “Valla son karım beni terk ettiğinden beri elim kadın eline değmedi, kızımla başbaşayız…” mavalını okuyordu. İşin tuhafı, hepsi de bunu yutuyordu. Fotoroman yıldızı Fabio Testi hayranı Banu, uzun boylu Kumarbaz Suna ve diğerleri… Babam kendi varken evin her yerinde Fabio Testi gibi bir kazmanın posterlerinin asılı olmasına tabii ki tahammül edemezdi. “Kusura bakma… Kızım benim için her şeyden önemli… Seni sevmedi işte, ne yapayım!” deyince pılımızı pırtımızı toplayıp Kazancı Yokuşu’na geri döndük.

AZ DAHA 
Babama yaranmak için beni el üstünde tutan kadının çocuk katili olmasına ramak kalmıştı. Suna’yı ise hem annem gibi adı Suna’ olduğu ve yine annem gibi uzun boylu olduğu için, hem de bana güzel kokulu sabunlar hediye ettiği için çok sevmiştim, ama paradan anlamayan babam, her nasılsa, kumarın kötü bir şey olduğunu bilirdi. “Kusura bakma… Kızım benim için…” diye başladı.

KODAMAN SOKAK 
Bu yalan kim bilir babamı kaç kez kurtardı… Ve manken Tülay!.. Çok ‘cool’du… İçlerinde en güzeli, en klası oydu. Dual pikabında saatlerce Pink Floyd dinlerdik ve cep foto okurduk. Onun kadar şık bir kadın görmemişimdir belki de. Bir gün Tülay pikabı babamın kafasına fırlattı, babam eğilince pikap camdan dışarı uçup Kodaman Sokak’ta patladı. Babamın canı pek tatlıdır, deli deliyi görünce sopasını saklarmış, biz de oradan tüydük, o iş de öyle bitti. 

GÖNLERDEN BİR GÜN 
Metin Üstündağ (Met Üst), bir söyleşiye gelmişti. Umman Abla bize çay yetiştirmek için döneniyor, ben de yeni kameramla babamı çekiyor ve düşünüyorum: “Nasıl da halim selim, tonton bir ihtiyarcık gibi oturuyorsun… Babacım, bu rolü çok mu benimsedin? Yoksa gerçekten böyle mi oldun? İçindeki şeytan nereye gitti? Hani o seni sen yapan… Hani ya akrep?..”

BABA AŞKI 
Kızlar babalarına aşık olurlarmış, çocuktum, o kadınların neden o kadar üzüldüğünü anlamadım. Ama erkeklerin hep at suratlı, elleri güzel ve akıcı olanlarını, oyuncu değilse de oyunbaz ve kötü olanlarını sevdim, farklı şekillerde de olsa beni üzmelerine izin verdim. Belki de hep o kadınların acılarını anlamaya çalıştım, armut dibine düşermiş ya, ben de kötüymüşüm meğer….

Savaş Ay / 2007

 

Çok zampara olduğu kesin. Hiçbir zaman çok alçakgönüllü, çok mazbut değildi. Züppe bir adamdı benim babam. Oynadığı halk adamıyla alakası yok. O oyunculuk yeteneği. İstanbullu. Ukala tarafları çok vardır. Cemaat dönemleri var. Tasavvuf ve sufizme çok merak saldı, o gruplarla çok görüştü. Herkesin kendinden sandığı babamın çok ilginç bir karakteri vardı. Bağımsızdı. Bakırköy’de, ablalarının göz bebeği bir genç. O yüzden hep çocuk ve şımarık kaldı.

* Umman Hanım’la kaç yıldır beraber?

32 yıldır. Umman Abla’ya her zaman çok şaşırmışımdır. Kendi 25 yaşındaki hallerimi düşününce, kavak yelleri esiyordu benim başımda o yaşta. 25 yaşında kendinden 28 yaş büyük birine bağlan ve bu zamana kadar gel. Babam 53 yaşındaydı o zaman. 

Umman Abla çok genç yaşta bir evlilik yapmış, çocuğu olmuş ve onu kaybetmiş. Ondan sonra da babamı o çocuğun yerine koymuş bence. Bir daha da çocuk doğurmak gibi bir talebi olmamış ve hayatını babama vakfetti. Bütün sevgisini ilgisini babama verdi, inanılmaz bir şey. Üstelik, babamın çapkınlıkları oldu, Umman Abla’yı da çok hırpaladı. Hiçbir zaman durmadı. Hiçbir kadının peşinden koşmadı. Çok hızlı geçerdi. Çok üzülen, kızan kadınlar gördüm babama. Neye üzüldüklerini anlamıyordum. Ben de erkeklerin hep at suratlı (anneannem babama derdi), güzel elli, oyuncu olmasa bile oyunbaz, kötü olanlarını sevdim. Beni farklı şekillerde de olsa üzmelerine izin verdim ve belki de o kadınları anlamaya çalıştım.

* Anneniz babanızdan sonra Güner Sümer’le evlenmiş. Ve sizin isminizle aynı isimli adamı sevdiği için de “Bu kaderin Münir’e cevabıdır” demiş. Buna bayıldım…

Annem de babam da kendi dönemlerinin serseri takılan, bohem, bildiği gibi yaşayan tipleri. Annemin ilk eşi de ressam Cem Kabaağaç. Cevat Şakir’in yeğeni.

O da gayet sivri biri. Annem sıradan birini hiç seçmemiş. Güner Sümer sonra da. İsim tamamen tesadüf. Ama annem onu der, çünkü benim adım Şadan Güner. Babam ilk eşinin adını koymuş bana bilerek. “Senin kalbini kırdım ama kızıma adını koyuyorum” diyerek. Sonradan annem Güner Abi’ye aşık olunca, “Kaderin Münir’e cevabı” dedi tabii.

İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…

Tıbbın tamamen başarısız olduğunu çok erken anladım. Modern tıptan bu sebeple ayrıldım ve biyoloji okudum. Zaten yaklaşık son 20 yıldır, kuantum fiziği buluşları ile bütün bilim adamları aynı sonuca vardı.

Yeryüzünde bir inanç ve bir dinle bağlantılı olmayan hiçbir şey yok. Özellikle de tıp. Neden tıp? Çünkü insanı en çok gıda ve tıp ilgilendiriyor. İnsan en çok hasta olmaktan, ölmekten ve aç kalmaktan korkar. O zaman bu iki konu insan için çok önemlidir ve insan hayatını şekillendirir. İnsan neye sığınırsa ona benzer.

Hiçbir tıp dine dayalı olamaz. Kuantum fizikçileri şöyle söylüyor; maddi dünyada fizik ve kimya kanunları geçerli ancak konu atoma gelince insanın aklı duruyor. Çünkü orada hiçbir kanun geçerli değil. Atom altı dünyada kanunlar geçerli değilse o zaman kanunların ne anlamı var? Dikkat edin, bu çok ince ve temelli bir anlayış. Atom altına kadar kanunlarımız geçerli, ancak atom altı dünyada geçerli değil.  Atom altı dünyada ne olduğunu biz insan aklımız ile anlayamayız. O zaman bir dine sarılmaktan başka bir çözüm kalmıyor. İster bilim adamı olsun, ister iş adamı olsun ya da normal bir vatandaş olsun… Ben insanın bir dine muhtaç olduğunu kuantum fiziği gelişmelerinden çok önce fark ettim.

Hastaların en sevdiği cümle; “Ben doktora kendimi teslim ettim”dir. Peki senin aklın nerede idi? Sen nasıl kendini başka bir insana teslim ediyorsun? Hiç olmazsa uygulayacağın bu yöntem nedir diye bir araştır. Ama hiç kimse araştırmıyor. Ben zamanımızda bütün insanların akıllarını kaybettiğini görüyorum. Çünkü araştırmayan insan akıl sahibi olamaz.

İnsanlar lisanlarındaki en önemli kelimeleri yitirdiler. Mesela bugün akıl kelimesi kullanılmıyor. Siz bunun farkında değilsiniz belki, söylediğimde fark edeceksiniz. Örneğin; herkes benim çocuğum üstün zekâlı diyor ama kimse benim çocuğum akıl sahibi demiyor. Neden? Çünkü akıl kalmadı. Sonra şifa kelimesini kimse kullanmıyor. Tedavi deniyor, nedir tedavi?  Anlaşılması mümkün olmayan bir terim. Tıp şifaya ters bir kuruluştur. O yolda şifa bulmak mümkün değil. Şifa vasıtası sadece hekim olabilir.

Peki hekim kimdir? Muhakkak Müslüman’dır. Bilgi sahibi olan kişi bilgisini muhakkak bir dine dayandırmaya mecburdur. Aslında buna bilgi değil ilim demek gerekir. Bilgi sadece maddi dünyada geçerli ama atom altı dünyada bu bilgilerin hiç bir anlamı yok az önce bahsettiğimiz gibi. İlimse hem bu dünyada hem atom altı dünyada geçerli. İlim sahibi sadece Kitaba inanabilir. Tek Kitap da Kur’andır. Çünkü biliyorsunuz diğer kitaplar bozuldu. Bu kitapların bozulduğunu Kur’an’ı bilmeyen Museviler, Hristiyanlar anlayamaz. Ben inancımı sorguladığımda araştırmalarıma Yahudilik’ten başladım, sonra Hristiyanlık, Budizm ve diğer bütün dinleri araştırdım. İslam son araştırdığım dindi. Ben her şeyi İslam ışığında anladım, diğer dinlerin hatalarını buldum. Ama Kur’an’ı tanımayıp İslam’a girmeseydim anlayamayacaktım. Ben ilk araştırırken bütün dinlere âşık oldum, Budizm’e dahi. Çünkü onlar çok güzel görünüyordu, İslam’ı bilmeyenler için gerçekten caziptiler. Ama İslam’a kavuştuktan sonra onların ne kadar ilkel dinler olduğunu anladım.

Gerçek hekim sadece bir şifa vasıtası olabilir. Ama hekimin muhakkak Müslüman olması gerekir, çünkü o zaman ilim sahibi olur. Bakın zeki değil, akıllı olması gerekir. Akıllı ve zeki çok farklı kavramlardır. Akıl sahibi, Allah’tan yani ilimin kaynağından ilim sahibidir. Zekâ aslında şeytanın sıfatıdır. Hekim akıllı ve erdem sahibi olmalıdır. Aksi halde hekim şifa veremez, zarar verir.

İlim ancak Allah’tan gelir. Allah bu dünyayı ve öbür dünyayı yarattı. Yaradan bilir, yaratmayan bilemez.

DDT üretildiğinde bütün dünya mutluluktan uçuyordu. Bütün meyve sebzelerin üzerindeki sinekler, böcekler ölecek ve biz çok ürün alacağız diye düşündüler. Peki öyle oldu mu? Tabi ki olmadı. DDT ile dünya, bütün canlılar, insanlar korkunç zarar gördü. Sonra DDT nasıl yok edilir diye düşünülmeye başlandı. Ama DDT’yi yok etmek imkânsız. DDT’yi denizlere, okyanuslara gömdüler ve bu sefer denizdeki hayvanlara zarar geldi. Toprağa da zarar geldi. Bu felaket bitmiyor, bitmez de. Ne zaman biter? DDT parçalanıp dioksine dönüştüğünde ancak yok olur. Ama şimdi DDT topraktan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiyor.

Sonra antibiyotikler üretilmeye başlandı. Antibiyotik üretildikten sonra artık tüm mikropların öldürüleceği ve artık hastalık olmayacağı düşünüldü. Peki böyle oldu mu? Hayır, tam tersi antibiyotik bağışıklık sistemini yıktı ve daha çok hastalığa neden oldu. Antibiyotik seçici olarak göz sinirlerine zarar veriyor. Bağışıklık sistemi yetmezliği çok çoğaldı. Körlük, sağırlık, bağırsak problemleri, ağız problemleri çoğaldı. Çünkü antibiyotikler vücuttaki bütün mikropları öldürdü. Normal olarak ağızda ve bağırsaklarda yaşayan mikroplar öldürüldükten sonra bağışıklık sistemi yüzde 80 yok oluyor. Bunun yanı sıra hazım ağızdan başlayarak bozuluyor. Hazım bozulduktan sonra metabolik birikinti çoğalıyor ve sonuç olarak hastalıklar da çoğalıyor. Avrupa ve Amerika’da nadir durumlarda antibiyotik verilir ama Türkiye’de herkese veriliyor. Bütün ilaçlar çok faydalı deniyor ama sonra korkunç zararları ortaya çıkıyor. Keşiflerin hepsi önce methediliyor sonra zararları ortaya çıkıyor ve ilaçlar, ürünler piyasadan toplatılıyor. İnsanda akıl olsaydı bunun farkına varmaz mıydı? Bakıyorum bazen benim talebelerim bile “Aidin Hanım, bu nano teknolojik topu kullanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bunu soran demek ki akıl kazanamadı.

Ben bu bilgilerden yola çıkarak Kuran ve Hadislerde haram ve helali araştırmaya başladım. Haram, insanın vücuduna ve ruhuna zararlı şeylerdir, helal ise insanın sağlığına ve ruhuna faydalı şeylerdir. O zaman tabi ki haram ve helale çok önem vermek gerekir.

Modern tıp temelde bozuk. Hastalık sebepleri bilinmeden nasıl tedavi edilebilir? Tıp kitaplarında hemen hemen anlatılan her hastalığın altında ‘sebebi bilinmez’ yazar. Böyle bir şey olabilir mi? Bilmediğiniz bir şeyi nasıl tedavi edebilirsiniz? Buna tedavi denmez ki.  Sebebini bilmediğinizde hiçbir şey yapmamak en iyisidir.

Modern tıbbın temeli neden hatalı? Çünkü hastalıkların sebebi çok basit olmasına rağmen bugünkü tıp bunu bilmiyor. O zaman bu basit hususları bilemeyen bir kuruluş nasıl ciddi hastalıkları bilebilir? Sebepler bu kadar basitken, hastalık sebebini ortadan kaldırmak yerine karmaşık çözümler ile uğraşmayı tercih etmek akıl almaz bir hatadır. Halbuki o basit sebepleri ortadan kaldıracak olsanız bir çok insan hemen iyileşecek.

Hastalığın sebebi yaşam tarzıdır. Yaşam tarzını düzeltmeden hastalığı tedavi edemezsiniz. Yaşam tarzı dediğimiz husus da helal ve harama dikkat ederek yaşamaktır. “Haram yeme, helal ye” hepsi bu kadar. O zaman tabii olarak sağlıklı olursunuz. Başka hiçbir şeye gerek yok. Ama bunu yapmadan kesinlikle yola çıkılmaz ve insan şifa bulamaz. Haram çoğalıyor, bütün katkı maddeleri, aromalar gıdayı o kadar bozuyor ki, gıda gıda sıfatından çıkıyor. Gıda olmayan maddeleri insan kullanmaya devam ederse nasıl sağlıklı olabilir, olamaz. Bütün ilaçlar bağışıklık sistemi ile beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturuyor. İnternette psikotropik maddeleri araştırın. Aspirin’den başlayarak, bütün antibiyotikler, hormonlar hepsi psikotropik madde içerir. Psikotropik madde, bağışıklık sistemi ve beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturan bir maddedir. Nasıl onlardan şifa olabilir? Şifayı zaten konuşmayalım bile, onlarla nasıl tedavi olunabilir? Kesinlikle olmaz. Biz ilk önce ilaçları terk etmeyi tavsiye ediyoruz ve insanlar hemen daha iyi oluyor. Çünkü o zaman bağışıklık sistemi canlanmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi canlandığında kimseye ihtiyaç kalmıyor, süreç kendi kendine işliyor.

Biz vücudun hastalık mekanizmalarını bugün hastalık olarak kabul ediyoruz. Mesela ateş. Çocuk ateşlenince, eyvah çocuk hastalandı diyoruz. Ateş hastalık değil, hastalıktan kurtulmadır. Neden? Çünkü çocuklar suni süt içiyor, suni gıdalar tüketiyor ve vücutlarında katkı birikintileri oluşmuş durumda. Bu birikintileri bağışıklık sistemini çıkartmaya çalışıyor. Ateş yükseliyor, o sıcak kan ile o birikintiler erimeye başlıyor ve ter yoluyla vücuttan atılıyor. Yani vücut atıkları ter, balgam, idrar yoluyla arındırmaya çalışıyor. Bu hastalık mıdır? Değildir elbette. Ama tıpta bu hastalık olarak görülüyor.

Akıl kazanmadan insan hiçbir şey anlamaz. İnsan ancak açlık ile akıl kazanabiliyor. Açlık ile vücuttan bütün zararlı maddeler, bütün katkı maddeleri, kötü yağlar ve birikintiler çıkartılıyor. Yani haramlar yakılıyor. Kan dolaşımı düzeliyor, kan dolaşımı düzelince beyin yeteri kadar gıda ve oksijen alıyor. Beyin çalışmaya başlıyor ve beyin çalışmaya başlayınca akıl geri geliyor. Akıl geri geldiyse bir problem yok. İlk önce kadınların ve annelerin akıllanması gerekiyor. Çünkü ilk önce onlar akıllarını kaybetti. O zaman onlar ateşin çocuk için Allah’ın bir rahmeti olduğunu anlayacaklar. Ben kitapta ılık banyo yaptırın, sirke kullanın diye yazdım ama mesela benim torunlarımda bunları da kullanmıyoruz, banyo da yaptırmıyoruz ya da sirke de kullanmıyoruz. Ne kadar yüksek ateş, o kadar iyidir ve o kadar Allah’a şükretmek gerek.

Peki ateşte risk noktası var mı? 41,5. Ateş 41,5’tan daha fazla olmaz. 41,5’tan daha fazla olursa o zaman ecel, ecele karşı hiçbir şey yapamazsınız. 41 dereceyi görene kadar yanlış müdahale edilmezse o zaman ateş çocuğa bir şey yapmayacak ve kendi kendini yok edecek demektir.

Ateşlenme bağışıklık sistemi tepkilerine yalnızca bir örnektir. Bu konu ne kadar detaylı anlatılsa da biraz inanç ve tevekkül ile ilgili bir konu olduğundan herkes tarafından tam anlamıyla anlaşılamayabileceğini düşünüyoruz. Arzu ederseniz bu şekliyle bırakalım, merak edenler, ilgilenenler detaylar için gerekli araştırmayı bireysel yürütsünler.

Bütün birikintiler, bütün zararlı mikroplar 41 derecede yok oluyorlar. Beyin, 41 derecede kendini temizler. Havaleden korkmamak gerekiyor. Düşük ateşte de havale olur. Düşük ateşte havale geçirmek bağışıklık sisteminin çökmeye başladığını gösteriyor, bağışıklık sistemi yetersizliği oluştuğunu gösterir. O zaman iki ağır sebep birleşiyor. Ben kitapta da bir örnek verdim. Diyelim ki nefes borunuza bir cisim kaçtı. O zaman ne yaparsınız? Öksürürsünüz değil mi? Öksürüğü durdurursanız ne olacak? Aslında önemli olan bu. Havalede de aynı prensip var. Demek ki beyinde katı tıkanıklıklar var. Yüksek ateş olduğu zaman beyin ısınıyor. Beyin ısındıkça, nasıl ki demir sıcakta genleşir, damarlar da açılır o zaman tıkanıklıklar hareket eder. Hareket ederken de kasılmalar olur çünkü beyin tüm organlar ve kaslar ile bağlıdır. Dolayısıyla kasılmayı durdurmak anlamsızdır.

Hasta olduğunuzda tıp size bir şeyler içiriyor, bir şeyler yediriyor ve siz iyileşiyorsunuz. Olur mu öyle bir sistem? Hz. Muhammed (sav) “Hastalıklarınız günahlarınızdır” buyuruyor. Hastalıklardan kurtulmanın da tövbede olduğunu söylüyor. Haramdan uzaklaşmak, helale yaklaşmak, yol bu. 

Hacamat ile ölmüş hücreler, genetik olarak değişmiş hücreler, kılcal damarda bulunan tıkanıklıklar ve toksinler mekanik olarak atılıyor. İnsanlar ben damardan kan aldırsam olmaz mı diyorlar. Kesinlikle aynı olmaz. Çünkü hacamatla kan aldırılmıyor. Toksinler, zararlı maddeler, tıkanıklıklar alınıyor.

Şifa bulmak için aklını kullanmak bu ikinci kademe. Birinci kademe akıl kazanmak. Akıl kazanmak şifa bulmakla paralel gidiyor. Bugün kadınların hepsi istisnasız akıllarını kaybetmiş durumda. Onlar hidrojenize yağlar kullanmaya başladı, hidrojenize yağlar aslında yağ değil, plastik madde ve bu plastik maddeler vücuda girdikten sonra kılcal damarlarda tıkanıklıklar yapıyor. Tıkanıklık olduğu zaman da organlara yeteri miktarda oksijen ve gıda gelmiyor ve hastalıklar başlıyor. Hidrojenize yağları tabaklardan çıkarmak mümkün değil. Çünkü yapış yapış kalıyor. Çamaşırı deterjansız yıkamak mümkün değil. Çünkü çamaşırlar da yapış yapış oluyor. Tuvaletler de temizlenmez çünkü oralar da yapış yapış oluyor. Hidrojenize yağlardan sonra deterjanları kullanmaya mecbur kaldık. Deterjanlarda da kuvvetli eriticiler var. Benzen, Toluene ve Xylene (BTX) adlı 3 madde var. Bunlar aslında uyuşturucu maddeler. Tiner de var deterjanlarda. Tiner nasıl bağımlılık yapıyorsa bu nedenle deterjanlar da bağımlılık yapıyor. Zaten bugün bakın kadınların hepsi deterjana bağımlı durumdalar. Çok korkunç aslında fakat deterjanlar birer uyuşturucu. Aynı zamanda deterjanlarda eritici kimyasallar bulunduğundan beyin dokularını eritiyor. Beyin ve burun kafesli kemik ile birbirinden ayrılıyor. Burun kafesi ince bir zarla kaplı. Deterjanlardaki kimyasallar o dokuları eritiyor ve direkt beyne gidiyor. Beyinde de damarlara hasar veriyor.

Kitap aslında herkese ulaşmadığı için çok etkili.
(Kitabı almak için emek vermek, insanlara biraz garip geliyor. Çünkü biz diğer kitapların parasını veriyoruz ve alıyoruz. Bizim istediğimiz insanların kitabı arayıp bulması ve bir adım dahi olsa kalkıp bu adımı atması... Biz zaten kitabı satmayı değil, kitabın içindekileri insanlara ulaştırma meselesini önemsiyoruz.)

Dünyada en hasta insanlar doktorlar ve öğretmenlerdir. Onlardan daha hasta insan görmedim. Ben de en hasta insanlardan biriydim. Bende olmayan hastalık yoktu. Ben yanlış bir şey yaptığımı anlıyordum ama neyi yanlış yaptığımı bilmiyordum. Dinleri araştırmaya başladım ve ilk önce Budizm’i araştırdım, Budizm’e âşık oldum. Sonra Yahudilik, sonra Hristiyanlık. Hristiyanlığa gelince tamam dedim bundan daha güzel bir din olamaz. O kadar güzel, o kadar yüksek bir din nasıl daha iyisi olacak dedim. İslam’a hiç yaklaşamıyordum. Sonra kızım bana, “Anne, biz öldükten sonra kitaplara göre toplanacağız. Biz babam ile Kur’an’da toplanacağız, siz İncil’de toplanacaksınız.” dedi. Bunu duyunca çok korktum, çünkü ben bunu hiç düşünmemiştim. Sonra Kur’an okumaya karar verdim. İlk önce tercümesinden okumaya başladım. Ben o kadar mutsuz oldum ki ama sonra ben umutsuzlukla ilgili ayet buldum Tövbe suresinde. Bir dünya değil, 18 bin alem üzerime geliyordu. Halbuki herkesin gıpta ettiği bir hayatım vardı. Mutsuzluğumu anlatmak mümkün değildi. 18 bin alem beni sıkıyordu ve hiçbir şey yapamıyordum. Uyuyamıyordum, yaşayamıyordum, adım atamıyordum, insanlarla konuşamıyordum. O zamanlar geceleri uykusuz geçirdiğimde “Ben ölmek istiyorum, ben ölmek istiyorum” diye yakarıyordum. Rüyamda “Ölürsen cehenneme gidersin” dendiğini duydum. Nasıl korktum, kalktım ve uyuyamadım. Sonra “Taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum” demeye başladım. Hiçbir şeyi görmemek ve hissetmemek istiyorum diyordum. Sonra bir Kur’an meali geldi karşıma ve Kur’an’ı açınca karşıma çıkan ilk ayet şuydu; “Biz cehennemi insan ve taşlar için yarattık”. Eyvah dedim o zaman taş olsam da kurtulamam. O zaman geceler boyunca dua etmeye başladım ve “Allah’ım sen beni yarattın, Sen bana yol göster. Sen beni eziyet için yaratmadın. Sen beni bir şey için yarattın. Neden bana o kadar eziyet ediyorsun?” diye ağlayarak dua ettim, Duamın kabul olmasını canı gönülden murad ettim. Ve bir an geldi, duam kabul edildi.  O zaman her şey değişti.

Aidin Salih ile yapılan röportajlardan


Aidin Salih hakkında

Aidin Salih 2007`de basılan “Gerçek Tıp” adındaki kitabında, günümüz hayat tarzı, sade hayatın önemi ve sağlığı bozan alışkanlıklardan bahsederek bunlara çözüm önerileri getirdi.”

İçimize niçin bir kor düştüğüne gelince; bizzat tanışma ve kendisine danışma fırsatı bulduğumuz; yüzyüze tek bir defa görüşme imkânı bulmuş olsak da, İslâmî hassasiyetine, tasavvufî inceliğine ve tıbbî ehliyetine yakından şâhid olduğumuz muazzam bir şahsiyet olmasıydı bunun sebebi.

Dilerseniz, hikâyesini sizinle de paylaşalım kısaca:

Küçük oğlumuz aylardır iyileşmeyen bir orta kulak iltihabı geçiriyor, kullandığımız antibiyotikler işe yaramıyor, çocukta artık işitme kaybı başlıyordu. Son gittiğimiz “Batı tıbbı” doktoru, kesin tedavi olarak, çocuğun ameliyat edilmesi ve hem bademciğinin hem de geniz etinin alınması, bu arada kulağına da tüp takılması gerektiğini söyleyince, “artık yeter!” dedik ve hemen peşinden, Aidin Salih hanımefendinin, yıllar önce bir dostumuzun küçük çocuğunun geçirdiği çok ağır bir hastalığı “tabiî” ilaç ve usullerle tedavi ettiğini hatırladık.

O zamanlar Üsküdar Altunizade’de olan muayenehânesine gittik ve sekreterinden ailecek randevu aldık. Bu arada, randevu gününe kadar oğlumuz için ne yapabileceğimizi sorduk oradaki yardımcısına. Bize çocuğun kulağına soğan suyu damlatmamız tavsiye edildi. Peki ne oldu dersiniz? Antibiyotiklerin tedavi edemediği işitme kaybı, yalnızca bir gün sonra geçiverdi!..

Derken, randevu günü geldi ve ana baba olarak belli bir hastalığımız bulunmasa bile ailecek kendisine muayene olmaya gittik. Hepimizi muayene etti Aidin Salih hanımefendi ve tümü bitki esaslı, belli bir program dahilinde kullanılacak bir takım ilaçlarla birlikte, hepimize belli bir takvim zarfında tamamlanmak üzere açlık yâni oruç, hacamat ve sülük reçetesi yazdı. Aynı şekilde, kan grubumuza göre bir beslenme programı verdi, bu çerçevede artık “Batı tıbbı” kaynaklı tüm ilaçlarla beraber, kimyevî işlemden geçmiş veya paketlenmiş gıdaların hiçbirini kullanmamamızı tembih etti.

Muayenemiz şöyle gerçekleşti; önce yüzümüze, ağzımızın içine, ellerimizin içine ve dışına, çıplak ayaklarımıza baktı, sonra da tek tek herbirimize bazı sorular sordu, nihâyet herbirimiz için ayrı ayrı tavsiyelerini sıraladı. Daha doğrusu, yardımcısına reçetemizi yazdırdı.

Bu sırada bana söylediği bir şey şu oldu:

– “Karaciğeriniz kirli (ki, bunu ilk kez öğreniyordum ve ilk yapmam gereken iş de bir “karaciğer temizliği” olacaktı)… Uzun yaşayacaksınız… (Yardımcısına dönüp gülümseyerek) İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…”

Ayrıca, içtiğim sigaraya o kadar takılmayarak, fakat oğlumuzun giydiği çoraptaki “Batı kaynaklı” desene ziyâdesiyle takılarak, şunu sordu:

– “Zihin kontrolü diye bir şeyin varolduğunu hiç duydunuz mu siz?”

Son derece şaşırmıştım. Güya bir süre kendi çapımda zihin kontrolü ve Telegram araştırması yapmış biri olarak, şöyle cevab verdim:

– “Elbette… Hattâ, uzaktan elektromanyetik dalgalarla yapılan bir çeşidi de var.”

Cevabladı:

– “Madem öyle; çocuğunuza niçin üzerinde böyle desenler olan çoraplar giydiriyorsunuz?.. Kitabımın “Zihin Kontrolü” başlıklı bölümünü iyi okuyun!..”

Utanmıştım hâliyle.

Birkaç gün sonra, hayatımın ilk hacamatını yaptırtmak üzere, tavsiye ettiği hacamatçıya gittim. Ancak orada da çok şaşıracaktım. Çünkü kafama hacamat yapmak üzere saçımın belli bir bölgesini tıraş eden hacamatçı, aynen Aidin Salih hanımefendinin teşhisini tekrarlayarak, şöyle diyecekti bana:

– “Karaciğerin çok kirli…”

Hiçbir “modern” tıbbî tahlil yaptırtmadığım hâlde, Aidin Salih hanımefendi ve hacamatçı beyefendi bunu nasıl anlamıştı, hâlâ bilmiyorum.

Sadece bir ay kadar bir süre sonunda, oğlumuz artık iyileşmeye başlamış, Aidin Salih hanımefendinin bilâhare tavsiye ettiği sülük tedavisinin peşinden ise hastalığı tamamen geçmişti. Diğer bir deyişle, ameliyatla bademciğini ve geniz etini aldırtmak, bir de kulağına tüp taktırtmak, demek ki hiç de “mutlaka gerekli” değildi.

Bana gelince; pek bir kilo problemi yaşamadığım hâlde, bir ay zarfında 9-10 kilo vermiş; “Batı tıbbı”nın müdavimleri zayıflamak için kendilerini telef ededursun, yaklaşık bir sene sonraki ramazan bayramına 74 kilodan 50 kiloya düşmüş olarak girmiştim.

Kendisine muayene olduğumuz o günün üzerinden 2.5 sene geçti ve bu süre boyunca hiçbir aile ferdimiz hastahâneye gitmedi, tek bir “Batı tıbbı” kaynaklı ilaç bile kullanmadı; bundan sonra da gitmeyi ve kullanmayı asla düşünmüyoruz. Şahsımız bakımından, bu süreçte, ciddi sayılabilecek iki rahatsızlık geçirdik ve her ikisini de bitki esaslı tabiî ilaçlar, hacamat, sülük ve masaj yoluyla atlatmayı başardık.

Aidin Salih hanımefendi vesilesiyle söylenmesi gereken çok şey, İbda külliyatından yapılması gereken çarpıcı bazı iktibaslar varsa da, şimdilik bu kadarıyla iktifâ edelim ve Allahtan bu büyük “İslâm hekimi” için rahmet dileyelim.

Kendisi, “insanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum” demişti bize. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin Allaha sığındığı “ihtiyarlık düşkünlüğü”nü hiç arzulamıyordu besbelli.

“Batıcı hayat tarzı”na lâfta değil bilfiil ve kendi sahasındaki İslâmî alternatifi örnekleştirerek karşı olmuş bu hakiki müslüman, belki de şifâsına vesile olduğu hastalarının bazı hastalıklarını üzerine cezbederek, 71 yaşında ama dev bir İslâmî eser ve ekol bırakarak ayrıldı aramızdan.

Kaldı ki, vefatından bir süre önce, şöyle demişti hacamatçı bir dostumuz Aidin Salih hanımefendinin hastalığı hakkında:

“Aidin Salih hanımefendi gibi hekimler, başkalarının hastalıklarını da üzerlerine çektikleri için bu kadar hasta olurlar bazen.”

Diğer yandan; onun kurduğu tıb ekolünden, yazdığı eserden ve yaptığı konuşmalardan fikirler ve pasajlar çalarak kitab üstüne kitab yazmalarına, kanal kanal dolaşmalarına rağmen Aidin Salih hanımefendinin adını anmaktan kaçınan şöhretleri görünce, ibretle gülüyoruz.

Seni unutmayacağız ve unutturmayacağız sahici müslüman, sahici hekim; nur içinde yat.

Faruk Günindi

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi.

Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya;

Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim…
Altın yemişiyle dalları secde benim…
Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği”
Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim.

Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi.

Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığını tarafından kuşatılmış Malatya’nın gözbebeğini görüp ağlayacaktım. Kim bilir belki birkaç kırıntı kalmıştır, sonbahardan bir kare eser bırakmışlardır diye yollara attım kendimi… Beddua ede ede gezdim Tecde’yi… Biraz daha kurumuş, biraz daha betonlaşmış ve biraz daha can çekişiyordu Tecde… 

Öldü ölecek.

Komada…

Cenazesini kaldıracağız yakında…

Tecde’nin ruhuna Fatiha okumaya az kaldı.

Cenazesi nereye gömülecek acaba?

Büyük ihtimalle Şehir Mezarlığı’na defnederiz.

Çünkü Tecde’yi gömmek için Tecde’de yer kalmadı.

***

Cuma namazlarını kıldığım mütevazı, küçük ve eski bir cami olan Kozkökü Camii’nin bulunduğu sokaktan başladım sonbahar turuna… Merhum Hayrettin Abacı da bu sokakta oturuyordu. Nasır hoca camiden ayrılmış, Cami öksüz kalmış…

Sokakta sanki taziye havası var. Kimsecikler yok, yıkılmayı bekleyen evlerden başka, bir de kendisine yiyecek aramak için beyhude dolaşan sahipsiz birkaç kedi…

Bedenimi okşayan tatlı bir rüzgâr esiyor, sararmış yapraklar dalından kopuyor, yerdeki kurumuş yapraklar rüzgârın önünde sürüklenip gidiyor. 

Belediye Başkanlarının suikastına kurban giden Tecde’de hiçbir hayat belirtisi yok.

Yıkık dökük eski evlerin arasından hızla aşağı doğru inerken burnuma keskin bir ekmek kokusu çarptı.

Durdum.

Bisikletten indim.

Eski ve yıpranmış tahta kapıyı hiç korkmadan vurdum.

İzin isteyip içeri girdim.

O da ne!

Tecde’nin son müdavimleri, mahallenin kadınları toplanmış sacda yufka ekmeği pişiriyor.
İnanılır gibi değil…

Beton binalara inat, ocağı yakmışlar, dumanı tüttürmüşler, keskin ekmek kokusunu etrafa yaymışlar. Çoğu beni tanır, oturdum, Gündüzbey şivesiyle “gı”lı “la”lı” sohbet ettim, fotoğrafımı çektim, ekmeğimi de aldım yoluma devam ettim.

Az gittim uz gittim, biraz ileride durup gazelle örtülmüş bir sokak fotoğrafı çektim.

Birden yaşlı bir adam, bahçe kapısını açıp, “Ne arıyorsun burada?” dedi. Neyse ki, bu nur yüzlü adam Söğütlü Cami civarında tespih yapıyormuş, gözüm bir yerden ısırmıştı zaten: Şahin Amca… 81 yaşında, ayaklarından ameliyat olmuş, iki çitilin dibinin bellenmesi lazımmış, Allah beni göndermiş… 

Belimi yaptım, organik (hiç ilaç atılmamış) elmamı da aldım vedalaştım. Yukarı, Barguzu camiinin alt sokağından dönüp tekrar turuma başladığım yere döndüm.

İşte size bir Tecde günlüğü…

Belki bu sene son turum olacak, belki ben bir dahaki sonbahara yetişemeyeceğim, belki de Tecde can verip gidecek. Bu fotoğraflar çocuklarımıza, torunlarımıza miras kalacak. 

Artık Tecde sadece anılarda ve fotoğraflarda yaşayacak, Tecde’yi yok edenler ise hep beddualarla anılacak.

Alişan Hayırlı

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde

“De tant d’atroces trahisons
İl n’est resté” que les décors”
diyor:
“Bunca acımasız ihanetten, 
sadece dekorlar kaldı geriye”
Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir.
Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu… Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek.
Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “Su başında durmuşuz” diye başlayan şiir, dekorların da ölümlü olacağının bir hikâyesidir. Beyazıt Meydanı yoğun olarak ihanetlerin ve mutlulukların sinmiş olduğu bir dekorlar topluluğudur veya “dekordur”. Sultanahmet Meydanı da öyle. Küçük, kişisel mutluluklara veya ayrılıklara, ihanetlere dekor görev yapmış pastahaneleri, kafeteryalar, sinema salonları vardır. Bazan bu çaptak dekorlar gidiyor. Biz geride kalıyoruz. Pangaltı’daki Haylayf pastahanesi gibi… Şimdi yerinde Ramada Oteli var. Otelin pastahanesinde kahve içen bir gence “evladım, burada bir zamanlar Haylayf (High life) Pastahanesi vardı” dersem, muhatabım beni öteki dünyadan gelen bir ziyaretçi gibi görecek ve rahatı kaçacak. Şu halde eski dekorlardan bahsetmemeliyim. Beynimin kompakt diski geri dönüşüm çukuruna tevdi edilinceye kadar, beynimin “player”inde bu dekorları canlandırarak, sadece kendim seyretmeliyim. Aragon, aynı şiirde diyor ki
“bütün çiçekler, giderek tatlanır, 
bütün gözyaşları buharlaşır, 
hummalardan ve tekrar sağlığa kavuşmalardan da, 
sadece dekorlar kaldı geriye”. 
Aragon devam ediyor
“Kalbimiz, 
Bu elimizle parçaladığımız ekmek, 
Bu kuşların gagaladığı”.
Evet, kimse sapasağlam Halk Ekmek fabrikasından yeni alınmış gibi selofana sarılı bir yürek ile ölmüyor. Gagalanmış veya hançer sokulmuş yüreklerle ölüyoruz. Bundan yakınmayalım. Kim taze ekmek gibi bir yürekle öldü ki? Hazret­i İsa’nın yüreğine, gördüğü ihanetin hançeri saplanmıştı. Hazret­i Ali, Hazreti­ Hüseyin nasıl öldüler? Ulu kişileri, din büyüklerini bırakalım? Cumhurbaşkanları, Profesörler, Otopark kâhyaları arasında taze ekmek gibi bir yürekle ölen kim? “Küllü men aleyhâ fani” bu Kuran bildirisidir, her yerden, her gün tekrarlanıyor. Bazılarımızın kulaklarına şık ve estetik pamuklar tıkalı, bazılarımızın kulaklarında pis paçavralar. Ara sıra bunlardan kurtulduğumuz, bu bildiriye kulak verdiğimiz de oluyor. Keşke bu anlar uzun sürseydi. Uzun sürmüyor ne yazık ki?
Bir gençlik şiirimde münacat idi; “Neyi değiştirir ki üzüntümüz” demiştim. Fakat bir teselli var yine de; Allah’tan ceza da gelse, bu, O büyük teselli kaynağının varlığı sâyesinde geliyor. O olmasaydı, ceza görebilir miydik? Sûflerin “lütfun da hoş, kahrın da hoş” sözü bunu demek istiyor. Ben de demiştim ki:
“Senden bir ses gelecekse eğer
Ne soracaksa sorsun melekler 
Bu gürültülü sessizlikten
Öte tarafta çektiğimiz yeter.
Otuz otuzbeş yaş arasındaydım. Dünya gürültülü, gökler sessiz geliyordu bana. Öteki dünyaya giden kişi, Münkir ile Nekir’in sorgulama ziyaretinden sevinç duymalıydı. Çünkü Tanrı’dan hiç selâm alamadığı dünya hayatından sonraki ilk gecesinde, O’nun var olduğunu kanıtlayan iki melekle karşılaşıyordu. Azarlanma ve ceza korkusu önemli değildi. Tanrı’dan gelen selâm, yeter mutlulukta ve o şahıs kıyametten önce de, bu selâm ile kendini cennette hissedebilirdi.
Hüsrev Hatemi
Kuşlar ve Zaman / Dergâh Yayınlarımunker-nekir

Birine mutlu demek için sonunu görmek gerekir

Sarayın önünde gururla dikilip poz veren Abası (Yakut mitolojisinde; ağaç kadar uzun boylu insan olarak betimlenen, dünyada kötü ve zararlı ne varsa Abası tarafından yaratıldığına inanılan kötü ruh) ve karısı Buus Dyalkın Hatun’u  (sallana sallana gezen buz hanımı anlamına geliyor) görünce, bu saltanatın bir sonu olur mu diye düşünürken, aklıma Lydia kralı Kroisos (Karun) ve Solon’un Herodot tarafından anlatılan hikayesi geldi.

Kroisos (Karun,Krezus) M.Ö 6.yy’da 560-546 yılları arasında Lidya Krallığı yapmış, zenginliğiyle tarihte iz bırakmış bir kral. Başkent Sardes (Salihli,Sart), Kroisos döneminde gücü ve zenginliği nedeniyle,gezginlerin ve filozofların uğrak yeri olmuş. Bu ziyaretçilerden birisi de, M.Ö 640-559’da yaşamış, Atinalı hukukçu, şair ve filozof olan, eski çağın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon’dur.

Solon, aristokrat sınıfından, orta halli bir aileye mensup.Ticaret amacıyla, başta Efes ve İon kentleri olmak üzere pek çok yer gezdikten sonra 600’lü yıllarda ülkesine döner ve ”her gün yeni bir şey öğrendim” sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bu gezilerinden edindiği bilgilerle, Attika’da ortaya çıkan tarım krizi sırasında 594’de idarede görev alarak Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Yasaları’nı hazırlayıp uygulamaya koyar.

Borçları karşılığında özgürlüğünü rehin koyan halkın tüm borçlarını silerek, el konulan topraklarını geri verir. Borç nedeniyle köleleştirilenlerin serbest bırakılmalarını sağlar. Toprak reformuna giderek edinilebilecek toprak miktarına sınırlama getirir ve borçluların, borçlarından dolayı kendini rehin gösterip köleleşmesi uygulamasını kaldırır.

Tarım krizini aşmak için; zeytin ağacını kesenlerin cezalandırılması ve zeytin ağacı dikiminin arttırılması maddesini yasaya ekleyerek, dışarıya zeytinyağı dışında tarım ürünü ihracatını yasaklar.

Tüm yurttaşlara; yasa yapma, karar alma, görevlileri seçme ve temyiz davalarına bakma gibi görevleri olan, en üst yönetim organı Halk Meclisi’ne (Ekkiesia) katılma hakkı tanır.

Görevi Halk Meclisi’nin onaylayacağı yasa tasarılarını hazırlamak olan Dört Yüzler Meclisi’ni kurar.

Tüm yurttaşlara yasalar önünde eşitlik sağlar.

Yurttaşlara, yöneticilerin kararlarına karşı, mahkemeye başvurma ve dava açma hakkı tanır.

Hazırladığı bu yasalarla Yunan Demokrasisi’nin temelini de atmış olur.

Hemen her suça ölüm cezası uygulayan ve Solon öncesi kullanılan Drakon Yasaları’nı yumuşatarak, hukuk sistemini daha insancıl hale getirir.

Solon, yasalarında aile ile ilgili düzenlemeler de yapar. Kadın ve erkeğin birbirlerine ve eve karşı görev ve sorumluluklarını belirterek, evlilik, miras ve ebeveynlik gibi konuları yasalarla belirler.

10 yıl süreyle geçerli olmasına karar verilen Solon Yasaları döner tabletlere yazılarak, herkesin görebileceği alanlara yerleştirilir. Tiranlık yapmayı kabul etmeyen ve yasaların uygulanması sırasında değişiklik için kendisine baskı yapılmasını istemeyen Solon, 10 yıl süre ile kendi isteğiyle Atina’dan ayrılarak bir nevi gönüllü sürgün eder kendisini.

Solon hukukçu ve devlet adamı kimliği yanı sıra, tarihte ilk otobiyografi yazan kişidir aynı zamanda. Otobiyografisini şiir şeklinde yazdığı için Atina’nın ilk şairi olarak da anılır. Otobiyografisinde, yaptıklarını şiirlerle anlatarak, sonraki nesillere aktarmayı ve şiirlerinde halkı bilinçlendirmeyi amaçlar.

Solon’un sözlerinden şu bir kaç örnek bile hala yaşadığımız ortamda güncelliğini nasıl koruduğunun bir göstergesi sanırım.

-Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır, daha ağır ve güçlü olanlar ise onu parçalayıp geçer.

-Haksızlığa uğramayanlar da, uğrayanlar kadar öfke duydukları zaman haksızlık ortadan kalkacaktır.

-Servetim olmasını isterim, haksızlıkla zengin olmayı, asla.

Başkenti Sardes olan Lidya Krallığı, günümüzde Manisa ve ilçelerinin bulunduğu alanı kapsar. Bu kentin içinden geçen Patraklos ırmağı (Sart Çayı) beraberinde kaynağının bulunduğu Tmolos’tan (Bozdağ) altın gümüş karışımı elektron parçalarını sürükleyip getirir. Irmağın alüvyonlarındaki bu değerli maden parçaları toplanıp, arıtma atölyelerinde ayrıştırılarak, Lidya Krallığı’nın ve Kroisos’un (Krezus, Karun) dillere destan zenginliğini oluşturan; sikke, mücevherat ve altın eşyaların yapımında kullanılır. Altın zenginliği nedeniyle Lidya’ya altın ülke yakıştırması yapılmıştır.

Lidya Krallığı’nın insanlık tarihine en büyük armağanı, sikkeyi icat etmeleridir. Kral Alyattes zamanında M.Ö 6.yy başlarında elektrondan basılan ilk sikkelerin yerini saf altın ve gümüşe bırakması M.Ö 560-547 arasında hüküm süren Kroisos zamanında olmuştur.

Sardes’te yapılan kazılarda ortaya çıkan, M.Ö 6.yy ortalarına tarihlenen arıtma atölyeleri bulunmuştur. Bu da Kroisos dönemine uymaktadır. Sardes altın atölyeleri yılda birkaç yüz kilo altını ayrıştıracak kapasitede idi. Bu altın zenginliği Kroisos’u da çok zengin bir kral yapmıştır. Kroisos adı doğu toplumlarında Karun olarak anılmaktaydı ve ”Karun kadar zengin” deyimi ise Lidya Kralı Kroisos’a atfedilmiştir.

Yaşadığı çağda; yaptığı yasalarla halkına yüzlerce yıl atlatan, vatandaşlarının yaşadığı topraklarından eşit oranda yararlanması yönünde adım atan, eşitlik ilkesini hayata geçiren, reformist, ileri görüşlü, güç ve iktidarı halkı lehine kullanıp, gerekli gördüğü anda bunlardan feragat edebilen, şair, filozof ve bilge bir devlet adamı (Bu bilge devlet adamı sizlere de tarihimiz de sahip olduğumuz başka bir bilge devlet adamını anımsatıyor mu bilmem) ile: Ülkesinin kaynaklarını kişisel zenginliği için kullanıp, kendini ülkenin sahibi ve efendisi gören, sahip olduğu güç ve zenginlikle kendinden geçip; kendisini tanrılara denk görecek derece kibre kapılan diktatör bir kral karşılaşır ve bu karşılaşmada diktatör kral (peki ya bu diktatör kral tanıdık mı?), bilge devlet adamını kapı dışarı etme ve horlamaya çalışma gafletine düşerse sonuçları nasıl olur, Herodot’un anlatımıyla görelim;

Solon yurdundan ayrıldıktan sonra pek çok ülkeyi gezer. Mısır’a Amasis’in yanına gittikten sonra en son Sardes’e, Kroisos’un yanına gelir. Kralın konuğu olduğu sarayında üç-dört gün kaldıktan sonra; kralının emriyle adamları Solon’a hazineleri gezdirirler, üstün ve görkemli şeyleri gösterirler. Hepsini görüp iyice inceledikten sonra, Kroisos sorar:

”Sana pek çok ülkeyi gezdiren meraklı yaratılışının ve bilgeliğinin ününü bir çok kez biz de duyduk. Benim konuğum bir filozof olarak sana şunu sorma isteği uyandı bende; acaba gezdiğin yerlerde mutlulukta herkesi geride bırakacak birine rastladın mı?”

Böyle soruyordu, çünkü kendisi bütün talihli insanlar arasında en mutlu adam olmakla övünüyordu. Bunu Solon’dan da duyacağına emindi, ama Solon ona yaranmayı aklından bile geçirmeden yalnızca gerçeği düşünerek:

”Atinalı Tellos’u gördüm” der. Bu cevaba şaşıran Kroisos,

”Tellos’u neden bu kadar talihli sayıyorsun?” diye sorar.

”Tellos, zengin bir ülkede yaşıyordu, güzel ve erdemli çocukları vardı. Evinde torunlarının da doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördü, üstelik talih bakımından gerekli olan maddi rahatlığı da vardı, ama asıl önemli olan şu ki; ömrü parlak bir sonla taçlandı. Atinalıların komşu kentle yaptığı savaşta, yurdunu savunurken ve düşmanı önüne katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini. Düşmüş olduğu yerde, Atinalılar ulusal tören yaptılar onun için ve onu çok ululadılar.” diye cevaplar Solon.

Solon’dan Tellos’un mutluluğunu dinlemekten usanan Kroisos, hiç olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinin ümidiyle;

”Ondan sonra kim gelir senin bildiğin?” diye sorar

”Onlar, Kleobis ve Biton’dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla yaşayacak kadar varlıklıydılar. Güçlü kolları vardı, pek çok yarışmada ödüller aldılar. Ama aldıkları ödüllerden başka onların mutlulukta ikinci sayılması şundandır; Argos’lular Hera onuruna bir bayram kutluyorlardı, analarının bir arabayla tapınağa götürülmesi gerekiyordu ama öküzler istenildiği saatte tarladan dönmemişlerdi. Geç kalmaktan korkan gençler, kendileri girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler. Arabanın üstünde anaları vardı ve kırk beş stadyon (sekiz km) boyunca gık demeden onu taşıyıp tapınağa getirdiler. Oradaki tüm insanlar bunu gözleriyle gördüler. Argos’lular çevrelerini sarmış, imrenerek bakıyorlardı onlara ve böyle soylu çocukları olduğu için anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içinde, tanrıçanın heykeli karşısında, başı dik, kendisine bunca onur kazandırmış oğulları Kleobis ve Biton’a insanoğlunun elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan sonra, kurbanlar kesilip şölen yapıldı, gençler tapınağın içinde yorgunluktan uyuyakaldılar ve bir daha uyanmadılar. Argos’lular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi’ye sundular.”

İkinci sırayı da bu genç adamlara kaptıran Kroisos,öfkeyle:

”Atinalı yabancı, ya ben? Benim mutluluğumu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya?” diye söylenir.

”Kroisos, sen tanrının insanları sürekli sınav yaptığını bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca görmek istemeyeceği çok şey görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Artık aylarla beraber, bu da yirmi altı bin iki yüz elli gün eder. Kesin olarak bir tek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama soruna cevap vermem için önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını görmem gerekir. Ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. Kim ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve dünyadan hoşnut ayrılırsa, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu, zenginliği ve gücü yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.”

Bunlar Kroisos’un hoşuna gidecek sözler değildir. Eldeki şeyleri hor görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen, kendince dar kafalı saydığı bu adamı kapı dışarı eder.

Solon gider ama; şüphesiz kendini insanların en mutlusu saydığı için, tanrıların gazabı sert çarpar  Kroisos’u.

Solon gider gitmez bir rüya görür Kroisos. İki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. diğeri kıymetli oğlu Atys’dir. Rüyasında ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür Atys’in. Uyandıktan sonra oğlunu kaybetme korkusu sarar Kroisos’u. İlk iş Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, ne olur ne olmaz, asıldığı yerden kopar da oğlunun bir yerine düşer endişesiyle.

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Adrastos isminde Frigya’lı bir adam gelir Sardes’e. Midas’ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Kroisos’un sarayında arınma dileğinde bulunur. Kroisos ”Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz” diyerek yanına alır Adrastos’u.

O sıralarda Mysia’nın Olympos Dağı (Kaz Dağları) civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler başa çıkamaz olurlar verdiği zararlarla. Kroisos’a elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler. Kroisos gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya’lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya’lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Kroisos oğlu Atys’i Adrastos’a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Mysia’ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos’un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys’e saplanır ve Kroisos’un oğlu tıpkı rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Kroisos’un oğlunun, himayesine alıp kolladığı bir adam tarafından öldürülmesi bizim Abası’nın himaye ettikleri tarafından, oğlunun ifşa edilen marifetlerini anımsattı bana.Eh bu da bir başlangıç olsa gerek.

Kroisos acısının üzerine iki yıl kapanır. Sonra Pers Kralı Kiros’un Med Kralı Astyages’i bozguna uğratması ve Pers ordusunun kalabalıklaşması ona yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harakete geçer. Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi’ye Apollon Tapınağı Kahinleri’ne (Orakl) kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir.

Lidyalı sözcüler kahinlere ”Kroisos Perslerle savaşsın mı” diye sorarlar.

Kahinlerin cevabı;”Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir.” olur.

Kroisos kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros’un (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev, II.Kiros. Kyros) krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kahinlere tekrar göndererek, bu seferde ”saltanatı uzun olacak mı ” diye sordurur. Bu soruya kahinler bir dörtlükle cevap verirler.

Günün birinde katır Med’lere kral olacak
O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia’lı kaç,
Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.

Bu sözlere Kroisos daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp pers’lere doğru sefere çıkar. Pteria’da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Kroisos geri çekilerek Sardes’e sarayına döner. Kiros onu takip ederek, on dört günlük kuşatma sonucu Sardes’i ele geçirir.

Kroisos’un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kahinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

Lydia’nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
             Sarayında işitmeyi isteme,
             Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
             Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
             Zira o, acılı bir günde konuşacak.

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Kroisos’u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlan konuşmaya başlar.

Hep merak ediyoruz, Abası’yı o saraya kadar taşıyan, adı sanı olmayan, olaylara bu kadar sağır ve dilsiz kalanlar ne zaman konuşacak diye. Sanırım onlar duymaya ve konuşmaya başladığı gün Abası’nın saltanatının bittiği gün olacak.

Kroisos on dört yıllık bir saltanattan sonra, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kahinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Persler tutsak Kroisos’u, Kiros’a götürürler. Kiros odunları yığdırıp, üzerine zincire vurulmuş tutsağı çıkartır. Kroisos odun yığınlarının üzerinde ayakta durmuş beklerken Solon’un sözleri gelir aklına. ”Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.” ve acıyla haykırır ”Ah Solon! Solon! Solon!’

Kiros bunu duyunca adamlarına ”Kroisos’tan sorun bu çağırdığı kimdir ?” der.

Kendisine iletilen soruya cevabı ”Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu”der ve Solon’la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros’a iletince, Kiros bu hikayeden çok etkilenir, Kroisos’u ateşin üzerinden indirtir ve ona sorar:

”Kroisos, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?”

”Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğulları babalarını gömerler, savaştaysa babalardır oğullarını mezara indiren.”

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Kroisos etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

”Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?”

”Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar.”der Kiros.

”Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.”

Kroisos’un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Kroisos, kendisine vurulan zincirleri Delphi’deki kahinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi’ye götürürler. Kahinlere sorulur;

”Hiç utanmadın mı, Kiros’un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Kroisos’u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.”

Soruya kahinlerin cevabı şu olur:

”Kahinin dedikleri doğrudur, Kroisos’un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kahin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Kroisos kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı yıkılacak olan benimki mi, Kiros’un mu diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros’tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media’lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.

Lidyalılar bu cevabı Sardes’e götürürler, bunu duyunca Kroisos kusurun Apollon’un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Kaynak: http://www.arkeorehberim.com/birinin-mutlu-oldugunu-soylemek-icin-sonunu-gormek-gerekir