RSS

Kategori arşivi: Şiir Gibi

Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer

Schopenhauer’a üç ay misafir oldum. Frankfurt’taki münzevi hayat yaşadığı otel odasına beni kabul etti. (Tabii Malatya’dan boş gitmedim, elimde de iki paket kayısı vardı-biri kendisi ötekisi köpeği içindi-, günkurusu kayısıya bayıldı. Netekim en önemli eserini “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” (Die Welt als Wille und Vorstellung) kayısıları yedikten sonra yazdı!)

İnişli çıkışlı bir dostluğumuz, acı tatlı hatıralarımız oldu. Gerçekte çok huysuz ve geçimsizdir ama Allah’ı var, bana karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmadı! Herkes onu kibirli ve gururlu zanneder ama inanın bildiğiniz gibi değil, hayatımda Arthur kadar mütevazı bir adam görmedim. Köpeğini de insanlardan daha çok sevdiği iddiası kocaman bir yalandır. Bir keresinde köpeğiyle beraber aynı masada oturup yemek yediğimiz doğrudur. Kızdığı zaman “Seni gidi insan seni!” diye köpeğine hakaret ettiği de doğrudur. Ama insanlardan daha çok sevdiği… Orası biraz karanlık.

***

İyi geçinmekle beraber anlaşamadığımız derin ve önemli konular da oldu. Mesela Tanrı’nın işine çok karışırdı. Sabahlara kadar tartıştığımız oldu, keçi gibi inatçıydı, Nuh der peygamber demezdi. Bir ara döndü bana dedi ki, “Alişan abi, şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”

İşte böyle…

“Sana ne? Seni ne ilgilendirir? Kendinde Tanrı’nın işine karışma hakkını nereden buluyorsun?”
Tabii bunları böyle yüzüne sert bir şekilde söyleyemedim.

Gelelim şu meşhur kadın meselesine… Kadınlardan nefret etmesinin belki de en önemli sebebi annesiydi. Annesiyle yıldızı bir türlü barışmadı. Uzun uzun ona anne hakkının önemini anlattım. “Dresden’e git, anneni gör, elini öp, helallik dile” dedim. Ama beni asla dinlemedi. Evi terk etti, annesi ölene kadar bir daha da (25 yıl boyunca) hiç görüşmedi. 

İnsanları severdi ama kendi ifadesiyle “kadınlardan” nefret ederdi. Nitekim kız kardeşi ile de ömründe sadece bir kere, kaldığı otelin lobisinde yarım saatliğine görüştü.

Hiç evlenmedi. (Ancak kendisinin ölümünden 40 yıl sonra Nietzsche isminde gayrı meşru bir çocuğu olacaktı!)

Yalnız başına yaşadı, bir otel odasında yalnız başına öldü. Fakat yanında bir “kişi” vardı, köpeği Atman…

Buyurun, üç aylık sohbetimiz boyunca aklımda kalan sözleri:

“Gençliğimde bile başkaları mal mülk edinmek için çabalarken benim bu tür şeylere başvurmak zorunda olmadığımı, çünkü içimde bütün mallardan daha değerli olan bir hazine taşıdığımı fark ettim; en önemli şey, zihinsel gelişimin ve tam bağımsızlığın temel koşul olduğu bu hazineyi güçlendirmekti… İnsanın doğasının ve haklarının tersine gücümü kendi saadetimin arttırılmasından almak zorundaydım, böylece bir gücü insanlığın hizmetine sunabilirdim. Zekâm bana değil dünyaya aittir.”

***

Başkalarının senden daha fazla acı çektiğini öğrenmek zevk verir.

***

“Bütün büyük şairlerin evlilikleri mutsuzdur ve hiçbir büyük filozof evlenmemiştir: Demokritos, Descartes Platon, Spinoza, Leibniz ve Kant. Tek istisna Sokrates’ti ve o da bunun bedelini ödedi, çünkü karısı şirret Ksanthippe’ydi… Çoğu erkek, kadınların kötülüklerini örten dış görünüşlerine kanar. Gençken evlenirler ve yaşlandıklarında bunun bedelini öderler, çünkü karıları histerikleşir ve inatlaşır.”

***

“Her insan kendisinde olmayanı sever” 

***

Aşkın gücüne karşı konulmaz. Çünkü mantık melekesinin bütün itirazlarına rağmen, kendisini amaçlarını koşulsuz olarak takip etmeye zorlayan, böceklerin içgüdüsüne yakın bir dürtünün etkisi altındadır… Ondan vazgeçemez. Ve mantığın bu konuyla ilgisi yoktur. Sıklıkla insan, mantığının kendisine uzak durmasını söylediği kişiyi arzular, ama mantığın gücü cinsel tutkunun gücü karşısında etkisizdir. Latin dramcı Terentius der ki: Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.

***

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arsında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.”

***

“Zekâm bana değil, dünyaya aittir.”

***

“Yetenek başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir; dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran nişancı.”

***

“Ölümden sonra doğumdan önce neysen o olacaksın.”

***

“Sonsuz mal birikimi insanı, kendi malının malı haline getirir.” 

***

“İki ayaklı hayvanların sıradan sohbetleri kadar kısır ve sıkıcı bir sohbeti sürdürmektense hiç konuşmamak daha iyidir.”

***

“İnsanlarla kurulan nerdeyse bütün bağlar bir kirlenme bir pislenmedir. Ait olmadığımız acınası yaratıklarla dolu bir dünyaya indik. Daha iyi olan az sayıda insana saygı duymalı ve değer vermeliyiz; gerisine talimat vermek için dünyaya geldik, onlarla arkadaş olmak için değil.”

***

Düşmanın bilmemesi gerekeni dostuna söyleme. 

• Bütün kişisel ilişkilere sır gibi bak ve yakın arkadaşlarınla bile tam bir yabancı gibi kal. Çünkü koşullar değişince bizim hakkımızda bildiği en zararsız şeyler bile bizim zararımıza olabilir.

• Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak da öteki yarısı.

Bir insanın karakterinin kötü yanlarını unutmak zor kazanılmış bir parayı sokağa atmak gibidir. Kendimizi aptalca tanıdıklardan ve aptalca arkadaşlıklardan korumalıyız.

• İnsanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.

• Önemsememek önemsenmeyi getirir.

Bir insan hakkında gerçekten iyi şeyler düşünüyorsak bunu ondan bir suç gibi gizlemeliyiz. 

• İnsanların oldukları gibi olmalarına izin vermek olmadıkları şeyi kabullenmekten iyidir.

***

“Kibar ve dostça davranarak insanları esnek ve itaatkâr yapabilirsiniz: bu yüzden sıcaklık balmumu için ne ise kibarlıkta insan doğası için odur.”

***

“İş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. Ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? İnsan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopyaya götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklar ve öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi”

***

İnsan başta hiç mutlu değildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir.”

***

“Babamdan, lanet ettiğim ve irademin bütün gücüyle mücadele ettiğim kaygıyı miras olarak aldım… Genç bir adamken hayali hastalıklarla büyük işkence çektim. Berlin’de okurken veremli olduğumu düşünüyordum. Askere gitmeye zorlanacağım korkusu peşimi bırakmıyordu. Nepal’den çiçek hastalığı korkusu yüzünden kaçtım. Verona’da zehirli enfiye çektiğim fikri bütün benliğimi kapladı. Manheim’de herhangi bir dış neden olmaksızın tarif edilemez bir korkunun etkisinde kaldım. Yıllarca adli kovuşturma korkusu yaşadım. Geceleri bir ses olsa yatağımdan fırlar ve her zaman dolu olarak tuttuğum tabancamı ve kılıcımı kapardım. Her zaman olmayan tehlikelere bakmama neden olan bir kaygı içindeydim. En ufak sıkıntıları büyütüyor, benim için en zor olan insanlarla bağ kuruyordum.”

***

“Benim hayatım kahramanca, ama kültürden ve incelikten yoksun kişilerin, dükkân sahiplerinin ya da sıradan insanların standartlarıyla ölçülemez… Bu nedenle bireyin gündelik hayat seyrinin bir parçası olan şeylere sahip olmadığımı düşününce depresyona girmemeliyim… Bu yüzden kişisel hayatımın tutarsız ve plansız gibi görünmesi beni şaşırtamaz.”

***

Buranın yerlisi değilim ve eşitim olan varlıkların arasında değilim.”

***

“Hakikati anlamak çok daha iyidir: acı kaçınılmazdır. Ve hayatının özüdür.- “acının kendini gösterme şekli tamamen tesadüfîdir ve mevcut acımız… O olmasa başka türde bir acıyla doldurulacak olan yeri doldurur. Eğer böyle bir düşünce günlük hayatta kullanılan bir inanç haline gelirse acıya katlanma derecemizi önemli ölçüde arttırabilir.”

***

“Başlangıcımız ve sonumuz arasında ne fark var! İlkinde arzunun çılgınlığı bedeni zevkin coşkunluğu söz konusu; ikincisinde ise bütün organların tahribatı ve cesetlerin küflü kokusu… Doğumdan ölüme giden yol iyilik ve hayattan zevk alma anlamında hep aşağıya doğru gidiyor; mesut şekilde hayal kuran çocukluk, neşeli gençlik, zahmetli yetişkinlik, kırılgan ve genellikle acınası yaşlılık, son hastalığın işkencesi ve sonunda ölümün acısı. Varoluş, sonuçları yavaş yavaş daha da belirgin hale gelen yanlış bir adım gibi görünmüyor mu?”

***

Her zaman kolay bir şekilde ölmeyi ummuşumdur, çünkü hayatı boyunca yalnız olan bir insan yalnızlığını en iyi kendisi değerlendirebilir. İnsan denen iki ayaklı hayvanların acıklı kapasiteleri için hesaplanmış maskaralık ve soytarılıkların arasına çıkmaktansa başladığım yere geri dönmenin… Ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim.” 

***

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

***

“Hayat berbat bir şeydir. Hayatımı onu düşünerek geçirmeye karar verdim.”

***

“Mutlu bir hayat imkânsızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.”

***

Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır.

***

“Eğer hayata küçük ayrıntılarıyla bakacak olursak ne kadar gülünç görünür. Mikroskopta görülen bir su damlası gibidir, tek hücrelilerle kaynayan tek bir damla. Telaşla koşuşturup birbirleriyle mücadele etmelerine nasıl güleriz. İster bu su damlasında isterse insan hayatının küçük süresi içinde olsun bu korkunç etkinlikler komik bir etki yaratıyor.”

***

“Her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık… ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklinde ki paha biçilmez ayrıcalık.”

***

“Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü, yuvarlak, ortası sıcak, üzerindeki küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soğuk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre- bu … gerçek dünya.”

***

Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp Cennet.

***

“En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız olduğunu da söyleyebiliriz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.”

***

İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan yanlarından geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan ölümün kollarına koşar.”

***

“Üstün, nadir bulunan zekâya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip, sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer.”

***

“Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.

***

Çiçek cevap verdi: Seni aptal! Görülmek için mi açtığımı sanıyorsun? Kendi zevkim için açılıyorum, başkaları için değil, çünkü hoşuma gidiyor. Aldığım zevk var olmaktan ve açmaktan ibaret.

***

“Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.”

***

Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir.”

***

“Eğer dalaverecilerin oyuncağı ve soytarıların maskarası olmak istemiyorsak, ilk kaide içine kapanık ve ulaşılmaz olmaktır.”

***

“30 yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kâğıt toplarla oynar. Çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. İnsan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.”

***

“İnsanları keyifli bir ruh haline sokmanın başınız gelen kötü bir şeyi anlatmaktan veya şahsi bir zaafınızı açıklamaktan daha başka yolları da vardır.”

***

“İsteklerimizi sınırlamalıyız, arzularımızı dizginlemeli, öfkemizi bastırmalı, ferdin sahip olmaya değecek şeylerden yalnızca sınırlı bir paya erişebileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız.”

***

“Dikensiz gül yoktur, ama gülsüz pek çok diken vardır.”

***

“Ben kalabalıklar için yazmadım… Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen şahıslara miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.

***

“Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatın ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar.”

***

Gençliğin bakış açısından bakıldığında hayat sonsuz derecede uzun bir yolculuktur: Yaşlılıktan bakınca çok kısa bir geçmişe benzer. Gemiyle uzaklaştığımızda kıyıdaki nesneler daha küçük, tanınması ve ayırt edilmesi daha zor hale gelirler, aynı şekilde olaylar ve etkinliklerle dolu geçmiş yıllarınızı da tanıyamazsınız.”

***

“Karşımızdakinin yalnızca kendi budalalığımız, kusurumuz ve kötülüğümüz olduğunu akıldan çıkarmayarak her insan budalalığına, kusuruna ve kötülüğüne hoşgörülü bir şekilde yaklaşmalıyız.

***

Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekeleri yerindeyse her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder.”

***

İnsanoğlu benden hiç unutamayacağı birkaç şey öğrendi.

——————————————————————————

Ama bilmek vardı, bilmek vardı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s19)

Neden kapanış saatinden önce çıkışa koşalım ki? (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Oldu’yu ‘ben öyle istedim’ e çevirmek-tek başına buna kurtulma derim. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Hayat tarafından yaşanmak yerine hayatını yaşamak zorundaydı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Bazı çiçekler geç açar… (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s23)

Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda da kaç. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

Avrupa toplumuna ait hastalıklar: Otizm, sosyal kaçınma, sosyal fobi, şizoid kişilik, antisosyal kişilik, narsisit kişilik, sevme yetersizliği, kendini aşırı büyük görme, kendini gizleme. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

“Schopenhauer bütün hayatı boyunca gerçek bir insan aramış, ama sefil bedbahtlar, sınırlı zekâlılar, kötü kalpliler ve kötü huylular” dışında kimseyi bulamadığından yakınmıştır. (Her zaman bu tür yergilerden ayırdığı Goethe hariç.) (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi)

Arthur sık sık duygunun bilgiyi engelleme ve bozma gücüne sahip olduğunu bize ve kendisine hatırlatır. Ona göre neşelenmek için bir nedenimiz olduğunda bütün dünya gülümseyen bir özellik taşır ve keder üzerimize çöktüğünde dünya karanlık ve kasvetli bir hal alır. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s295)

Englisher Hof’ta Schopenhauer’in yaptıklarına ilişkin sayısız anekdot vardır: muazzam iştahı, sıklıkla iki kişilik yemek yemesi, (birisi bu konuda yorum yaptığında aynı zamanda iki kişilik düşündüğünü söylerdi), kimsenin yanına oturmaması için iki kişilik yer ücreti ödemesi, haşin, ama etkileyici sohbeti, sık öfke patlamaları, konuşmayı reddettiği insanları dahil ettiği kara listesi, uygunsuz şaşırtıcı konuları tartışma eğilimi –örneğin cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak için cinsel birleşmeden sonra penisini sulandırılmış ağartma tozuna batırmasını sağlayan yeni bilimsel keşfi övmesi. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s320)

Ciddi sohbetlerden hoşlanmasına rağmen ayırdığı zamana değecek yemek arkadaşlarını nadiren bulurdu. Bir süre boyunca düzenli bir şekilde oturduğu masaya altın bir parça koydu, giderken de kaldırdı. Genellikle aynı masada yemek yiyen bir askeri subay bu uygulamanın amacını sorunca Schopenhauer bu altını askerlerin atlar, köpekler ve kadınlar etrafında dolaşmayan ciddi bir sohbet yaptıklarını duyduğu gün yoksullara bağışlayacağını söyledi.” Yemeği sırasında kanişi Atman’a “Siz efendim” diye sesleniyor, eğer Atman yaramazlık yaparsa “Seni insan” diyordu. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Keskin zekasıyla ilgili pek çok anekdot anlatıyordu. Bir keresinde yemek yiyenlerden biri onun basitçe “ bilmiyorum” diye yanıtladığı bir soru sormuştu. Adam “ Vay vay sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!” deyince Schopenhauer, “Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır,” diye yanıt vermişti. Schopenhauer’a bir kadın tarafından ya da kadınlar ve evlilikle ilgili bir soru sorulunca istinasız ters tepkiler alıyordu. Bir keresinde ne kadar mutsuz bir evliliği olan bir kadının arkadaşlığına katlanmak zorunda kalmıştı. Schopenhauer onu sabırla dinlemişti, ama kadın kendisini anlayıp anlamadığını sorduğunda “Hayır ama kocanızı anlıyorum” diye cevap vermişti. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Doktorlar hakkında da söyleyecek sert sözleri vardı. Bir keresinde doktorların iki farklı el yazısı kullandıklarını söylemişti: reçetelerde kullandıkları zor okunan yazı ve faturalarda kullandıkları açık ve anlaşılır yazı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s322)

Dehasının yükünün genetik yapısı yüzünden kendisini hâlihazırda olduğundan daha kaygılı ve huzursuz kıldığını söylüyordu. Birincisi, dâhilerin duyarlılığı daha fazla acı ve kaygı yaşamalarına neden oluyordu. Hatta Schopenhauer kaygı ve zekâ arasında doğrudan bir ilişki olduğuna kendisini inandırmıştır. Bu yüzden dâhilerin yalnızca bu üstün yeteneklerini insanlık için kullanma yükümlülükleri yoktur, bir de kendilerini tamamen görevlerini yerine getirmeye adamaları gerektiği için mevcut olan pek çok tatmin unsurundan (aile, arkadaşlar, ev, mal mülk biriktirme) vazgeçmek zorunda kalırlar. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

Kendi kaderinin efendisi olduğuna olan inancıydı- yani yalnızlığı seçen kendisiydi; yalnızlık onu seçmemişti.(Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

“Hayatı boyunca aramızda yaşayan, ama aramızda bir yabancı olarak kalan bu insan nadir duygulara sahipti. Buradaki hiç kimse ona kan bağıyla bağlı değil; yaşadığı gibi yalnız başına öldü” (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, 429)

Alişan Hayırlıyitik-cennet-cocukluk

 
Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Şiir Yazarı Şair Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun

‘Harf denizinde kâğıttan şiir yüzdürmelerin’ ve ‘ruh ikliminde kâğıttan sır saklamaların’ ustası Haydar Ergülen’e,

1987 Eylül’ünde, üniversite kaydımı yaptırdıktan sonra, İstanbul’a geçmiştim.  Galata Köprüsü’nün altındaki Erzurum Çayevi’nde çayımı içip gelen geçen vapurlara bakarken yanımdaki sandalyeye bir adam oturmuştu.

Beyaz yağlı boyayla ve son derece düzgün harflerle ‘Şiir Yazarı Şair’ yazan siyah çantası dikkatimi çekmişti. Siyah fötr bir şapka, siyah bir ceket ve siyah bir gömlek, ağzının kenarından sarkan filtresiz bir sigara, muhtemelen ‘birinci cigarası’…

Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’ne kaydını iki gün önce yaptırmış bir edebiyat öğrencisi olarak, bir an şiirden para kazanılabileceğini düşünmüştüm.

Garson, ‘Merhaba Muharrem Amca’ deyip  adamın çayını getirmişti. Çayını bitirdikten sonra, ne işle iştigal ettiğini gösteren çantadan, teksir makinesiyle çoğaltılmış silik maniler çıkarmıştı. Üçüncü hamur kâğıtlara çeşitli renklerde basılmış  mani şiirler vardı. Hiç konuşmadan, her masaya birkaç tane bırakıp tekrar yerine oturmuştu.

Daha önceden hazırlanmış ve konularına göre tasnif edilmiş bu mani şiirlerden  az bir ücret karşılığı edinmek mümkündü. Her kopyanın altında da ‘Hediyesi takdirinize bırakılmıştır’ notu vardı.

Şiire sahip olacak kişinin gönlünden ne koparsa!  Yedi sekiz masadan sadece iki kişi müşteri olmuştu şiire.  Biri ben, diğeri  izinli bir asker… İzinli asker, sevgilisi için özel bir şiir istemişti.  ‘Ismarlama şiir, zor iştir evlat! Paraya kıyarsan yazarım. Nişanlının ismi çıkacak ilk harflerde. Zeynep, altı harf hem… ’ demişti.  Böyle bir durumda, şiir müşterisinin gönlünden yüklüce bir hediye kopması gerekirdi! İzinli askerin masasına oturmuştu ve şiirini yazmaya başlamıştı. Ben, üç beş bardak çay içirebilecek bir para bırakmıştım masaya ve kalkmıştım. Konuşmak, tanışmak istedimse de ya fırsatım olmamıştı ya da buna cesaret edememiştim.  Beyoğlu’ndaki sahaflara doğru yürümeye başlamıştım.

***

Bir yıl sonra; Refik Durbaş‘ın,  Boyut Yayınları’ndan çıkan ‘Yazılmaz Bir İstanbul’ kitabı elime geçmişti.  Bir yıl önce, şiirini satın aldığım Muharrem Amca’yı anlatıyordu.

Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun’la ilgili 21 Haziran 1987’de Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısını bu kitaba da almıştı Refik Durbaş. Muharrem Bey, ilkokulu üçe kadar okuduktan yıllar sonra, ilkokul diplomasını dışarıdan sınavlara girerek almış. Çiftçilik yaparken içine şiir ateşi düşmüş. İki kez yaptığı evliliklerinde çocuğu da olmayınca memleketini terk etmiş, Türkiye’yi gezerek şiir satmaya başlamış. Hatta, bazı yerlerde de epeyce bir tanınır olmuş. En sonunda yolu İstanbul’a düşmüş.

***

20 yıl sonra, Cengiz Kahraman’ın Kitap-lık dergisindeki yazısını okuyunca, Muharrem Amca’yı  yeniden  hatırladım.  Kahraman, ‘Şiir Yazarı Şair’den şöyle söz ediyordu: “1980’li yılların ortasında, daha çok bahar ve yaz aylarında, Sultanahmet’teki çay bahçelerinde, Beyazıt Çınaraltı’nda, Çemberlitaş’taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusunda, Galata Köprüsü’nün altındaki Erzurum Çayevi, Arzu Birahanesi, Kemancı gibi mekânlarda rastlardım bu ilginç adama.

Bu tuhaf görünüşlü ilginç adam bir süre sonra o mekânların alışıldık simalarından biri olup çıkmıştı.

Bir akşamüstü, Sultanahmet’teki havuzlu parkın duvarında oturup arkadaşlarımla aylaklık ederken, önümüzden geçen adam dikkatimizi çekti. Kılığı kıyafeti ilginçti, elindeki tuhaf çantada yazan şeyin ne olduğunu merak ettik. Yanımda fotoğraf makinem vardı ve bu ‘nev’i şahsına münhasır’ tipin peşinden giderek tek bir kare fotoğrafını çektim. Arkadaşlarımın yanına döndüğümde, ‘Şiir Yazarı Şair’ dedim.

Aramızda şiir satarak, para kazanılıp kazanılamayacağını konuştuk. Bu, ona ilk rastlayışımdı. Sanırım 1985 yılının Nisan ya da Mayıs ayıydı. Zaten o sene yaz bitene kadar sürekli karşımıza çıkmıştı; ancak nedense başka bir fotoğrafını çekmemişim. O senenin dışında da bir daha tesadüf etmedim. Aradan geçen zaman bu ilginç karakteri unutmama neden oldu. Yıllar sonra, negatiflerin arasında bir şey ararken, fark ettim bir kareyi. Fotoğrafı bastırdıktan sonra, birkaç arkadaşıma hediye ettim. İstanbul’da da belirli yerlerde tanınan bir adam olmuştu ki, aradan yıllar geçtikten sonra bazı mizah dergilerinde kendisine bir çizgi karakter olarak rastladım. Sanki, 1980’li yıllarda şehrin bir noktasında takılıp kalmış ve o yılların ruhunu temsil eden bir ikon gibi…”

Cengiz Kahraman’ın çektiği fotoğraflar, çok net değildi. Yine, Kitap-lık dergisinin eski sayılarından birinden kesip dosyama koyduğum bir fotoğrafı Samih Rifat çekmişti. Fotoğrafın altında da küçük İskender’in bir şiiri vardı.

***

2010’da yayımlanan ‘Şiir Adımlı Bir Yolcu: Haydar Ergülen’  kitabımı hazırlarken  en sevdiğiniz şairi sormuştum size. Akrostiş yazan birini hatırlamıştınız.  20 yıl kadar önce, eski Galata Köprüsü’nün altında ve üstünde, öğrenci kahvelerinde, biracılarda şiir satan birini… Elindeki Bond çantanın üstünde ‘Şiir Yazarı Şair’ yazan Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun’u…

Muharrem Coşkun’un, kendini önce ‘şiir yazarı’ olarak adlandırmasından çok etkilendiğinizi söylemiştiniz. 50-55 yaşlarında, ucuzundan bir takım elbise, incesinden bir kravat, temizinden bir beyaz gömlekle gezen bu adamda, ‘şiire saygı’nın samimiyetini görmüştünüz.

Eski dosyalardan birinden çıkarıp  bana uzattığınız şiiri ezbere biliyordum; çünkü, 23 yıl önce ben de aynı şiiri satın almıştım Muharrem Coşkun’dan: ‘Güzel Kızlar İçin Hatıra Şiiri’

***

Şimdi, o üçüncü hamur sayfalar, ‘gençliğimizin parkında bir gazel gibiydi! ‘Ne çocuk, ne büyük kalmıştık ortada, zarfsız bir mektup gibi’ydik.

Sıddık Akbayır,  22  Temmuz 2012,  Beyoğlu

Kaynakça

Akbayır, Sıddık; Şiir Adımlı Bir Yolcu: Haydar Ergülen, 2. Basım, Ferfir Yayınları, İstanbul 2010.
Durbaş, Refik; Yazılmaz Bir İstanbul, Boyut Yayınları, İstanbul  1988.
Kahraman, Cengiz; İstanbul ve Londra’da Şiir Satanlar, Kitap-lık, S.102, Şubat 2007.
küçük İskender; Müsaade Bey, Kitap-lık, S.102, Şubat 2007.siir-yazari-sair-muharrem-coskun

 
Şiir Yazarı Şair Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Nisan 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Veda Yazısı

Burada yazmak güzel. Bir o kadar da şaşırtıcı ve ürkütücü.

Bazen de hüzün veriyor. Hüznümün sebebi, yazılanların ancak polemik konusu olduğunda ciddiye alınması. Şaşırtıcı olan ise polemik olsun diye yazmadıklarımın-hatta polemik olmasın diye yazdıklarımın da- polemik konusu edilmesi. (Meselâ, yağmur’u heykelle kıyasladığım son yazım vardı ki, rahmeti anlatmak içindi, sadece rahmeti. Bir yağmur güzellemesi kemalist ve anti-kemalist tartışmalar arasında güme gitti.)

Ürkütücü olana gelince, yağmur ve rahmetle ilgili yazının başına benim o heykel detayını bilerek iliştirmemdi. İliştirmek zorunda kalışım. İliştirmeyi isteyişim; ürkütücü. Demek ki ben de kendimi reytinge kaptırmışım. Kaptırdığımı bilmeyecek kadar kaptırmışım hem de. Kapıldığını bilmemek kadar talihsiz bir kapılış yoktur. O zaman kapılıştan kurtaramazsın kendini. 

Sadede geleyim: Bugün bana mahzunca bir soru soruldu. “Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki? Peygamberlerin yürüdüğü durakları nasıl adımlarım ki?” Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum.

Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.” Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular… Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir “dışarıda”ki kendime bakıyorum, bir “içerdeki” adamlara… Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular… Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir? Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben? Kim bilir hangi yakıcı şehvet fırtınasına tutulup yüz kızartıcı bir tecavüzün ortasına sürüklendiler? Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? “Masum değilim” diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. “Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için.” “Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için.”

Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni. Bu konuda gizliden gizliye en az iki adama hayranlık duyarım. Birisi harbiliğine bizzat tanık olduğum Volkan Konak. Milyon dolarlık Cola reklamını tek kalemde geri çevirmesi muhteşem… Oysa, ne ayıplanacaktı ne de hakkı olmayan bir şeyi alacaktı. Ama “ilke”sinin yanında durdu Volkan Konak.  Paranın sürpriz çıkışı, kaçımızın ilkeli duruşu için belirlediği gerekçeleri yerinden etmez ki? Sımsıkı dururken ya da öyle durduğumuzu sanırken, aniden esiveren sıcak şehvet rüzgârı vidalarımızı gevşetmez mi? Titremeye başlamaz mıyız cazip bir teklif karşısında? Oradan buradan yeni gerekçeler üretmeye yeltenmez miyiz? Helal olsun Volkan Konak’a. Birisi de Kenan Sofuoğlu… Kolay mıdır, eline düşüvermiş 800 bin TL’ye (eski hesap 800 milyar) bir çırpıda “haram”dır deyip arkasını dönmek? En azından, ara formüller ve nadir fetvalar arayacak kıvırtmalar yapmaya kalkışamaz mıydı? Ne bileyim; adının verildiği kurumlar gibi patika yollara paça sıvasaydı ya… Helal olsun delikanlı Kenan’a.

Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda fireni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.

***

Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, “olabilir!” denecek. “Üstü kalsın!” diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için.

***

Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber’den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, “keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!” deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama… Ama…  Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana “sırdaş” olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.

Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan.  Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. “Başka bir seçenek yok muydu ey Allah’ım” diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; “olmadı!” diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak… Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; “ayıp ettin adama” diyorum. “Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!” Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere…

Diyeceğim o ki, “adam” olmanın yolu hatasızlık değil. “Adam”ın ilki “Adem” de hata ile başlamış dünya kariyerine… Onu “Adam” eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır.

Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi?

Bana o mahzun soruyu soran kardeşime sorduğum soru şuydu: “Peki, sen kendini cennete layık bir adam olarak mı görmek isterdin? ‘Tabii ki ben cennete layığım. Beni koymalılar Kevser havuzunun başına…’ diyorsan, asıl o zaman cennete layık görme kendini…”

Gelelim, bu yazının başlığına… Evet, bu bir veda yazısı. Baktım ki, yazıların başlığını hep ben “iç gıcıklayıcı” olsun diye koyuyorum. İyice kaptırmışım ya kendimi reyting kaygısına! Artık yazılarıma kendim başlık atmaya veda ediyorum. Bu işi son yazılarda benden iyi yapan Yaşar İliksiz kardeşime bırakıyorum. Günahı vebali Yaşar’a ait. Bu yazının başlığını da son kez ben atıyorum. Belki Yaşar değiştirmiştir. (Yukarıda “Bu bir veda yazısıdır” mı yazıyor? Yazıyorsa vebal benimdir.)

Yorumcu kardeşime peşin uyarı: Beni övüyorsan, beni Rabbim senden iyi biliyor. Övgünün ne kadarını hak ettiğimi O biliyor. Övgünü hak edecek hale getirir beni, inşaallah. Beni yeriyorsan, beni Rabbim senden iyi biliyor. Yerginin ne kadarını hak ettiğimi O biliyor. Yerdiğin kadar kötü olmama izin vermez, inşaallah…

Senai Demirciveda-yazisi

 
Veda Yazısı için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Nisan 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Olağanüstü Hal’de Avukatlık ve Bir Silivri Anısı

Üniversiteden tanıdığım bir hâkim arkadaşı ziyaret etmek üzere Silivri’deki 6 Numaralı cezaevine gitmeden evvel telefon açıp bilgi alayım dedim. Tam 2 saat 40 dakika boyunca aramama rağmen santral bir türlü telefonu bağlamayınca çıkmış olduğum yol zaten beni bir o kadar sürede cezaevine getirdi. Üzerimdeki metalleri çıkardım, avukat girişinden cezaevine doğru yürüdüm. Görevli sadece Perşembe günü avukat görüşü olduğunu ve iki gün sonra gelmem gerektiğini çok kibar şekilde söyledi bana. Ve ekledi: Keşke önceden telefon etseydiniz. Yev he he dedim içimden, telefonlarınız meşgul, 2 saat 40 dakika aradım fakat cevap bulamadım deyince ses etmedi, verecek bir cevabı yoktu. İki gün sonra tekrar yola koyuldum, 2 saat sonra cezaevinde oldum saat 13.00’da. Aynı zamanda açık görüş var. FETÖ’cülerle avukatları görüştürüyorlar. FETÖ’cü olmayanlarla yakınlarına açık görüş yaptırıyorlar. Ertesi gün de FETÖ davasından alınlarla yakınları kapalı görüş yapacakmış. Avukat görüşme odası sınırlı olduğu için bir sıra listesi yapmışlar. Adımı on birinci sıraya yazdılar. Sıra bana saat 16.30’da geldi. Benden sonra adı yazılan 4 avukat ise görüş yapamadı, haftaya Perşembe dediler onlara. Sıra bana gelene kadar oradaki bütün mahkûm sülalelerinin çocuk seslerini dinlemek, ter kokularını koklamak durumunda kaldım. Birinci saatin sonunda not defterime roman taslağı çizdim. Sonra arkada boş bırakılmış hortumun ağacın etrafını doldurduğunu görünce diğer ağaçlara yönlendirip ağaç sulamaya başladım. Çam, kaysı ve çok küçük olduğu için ne olduğunu çıkaramadığım birkaç tür… Döndüm hâlâ bana sıra gelmemiş. Tekrar çıktım, beyaz gömleğimden avukat olduğumu anlayan bir gardiyan, avukatsınız galiba size bir soru sorabilir miyim deyince buyur dedi. Bugün bizi FETÖ davasından işten uzaklaştırdılar ne yapabilirsiniz dedi. Bilmiyorum dedim. Olağanüstü Hal geçsin avukat tutun. Tuttuğunuz avukata da para verin. Embesillik yapmayın. Tamam abi dedi, elinde valizi ile gitti. Sulama bitti, içeri girdim, sıra bana gelmiş. Bu arada çok beklediğim için motivasyonum da bozuldu. Kadın klavye kullanmasını bilmiyor, UYAP kullanmasını bilmiyor, FETÖ şüphesi ile görevden uzaklaştırdıkları insanların yerine birilerini bulamamışlar. Buldukları da bilgisayar bilmiyor. Az kalsın kendim oturup yazacaktım, kaydımı yapacaktım.

İçeri girdim, avukat görüşme odasına kamera koymuşlar, bi tane de gardiyan hemen yanı başımızda bizi dinliyor. Dünya tarihinde avukat ile görüştürmeme, yakınlar ile görüştürmeme, Guantanamo, Esad Rejimi, Pakistan Hükümeti tarafından uygulanan şeyler ama avukat görüşmesinin kamera ve lise mezunu adam tarafından izlenmesi bir ilk. MİT ajanı değil, gardiyan izliyor konuşmayı. Savunma hakkını ihlal etmek başkadır, ama savunma hakkına sıçmak, sıçtığını sıvamak bambaşka bir şey imiş anladım. Tabii ilk etapta hemen bu aletlerin ve dikizlemenin evrensel hukuk kaidelerine aykırı olduğunu şerhini düştük müvekkil ile. Deliller ne dedim. Sordukları soru lisede hangi okula gittiğim idi dedi. Hmmm dedim. Peki nasıl bu kadar hızlı bir liste oluşturup 2.500 hakimi aldılar dedim. 2014 HSYK seçiminde Yargıda Birlik Platformu diye bir yapı kurdu AKP dedi. Buraya üye olmayan, bu partiyi sevmeyen, yani kendilerine oy vermeyen herkesi listelemişler dedi. Oylar gizli verilmiyor muydu dedim. Evet gizli dedi. Nasıl anladılar peki dedim senin oy vermediğini? Adliyede kalemlere hizmetlilere sorup kimin oy verdiğini kimin vermediğini sorup kabataslak bir liste hazırladıklarını düşünüyorum dedi. Bunları gardiyanlar dinledi, kameralar kaydetti. Çıkacaksın buradan, bu delillerle kimse darbeden yargılanamaz dedim. Bütün uluslar arası dava imkânlarını deneyeceğiz gerekirse. Çıktım.

Hapishanede çalışacak insan yok, avukat görüş odalarının sadece 3 tanesine kamera takılabildiği için avukatlar müvekkilleriyle görüş yapamıyor. Sıra beklerken akşam oluyor. Sistem yıkılmış. Devlet yıkılmış. Devlet televizyonlardan ve mitinglerde Türk Bayrağı sallayan insanlardan ibaret kalmış. Adil yargılanma ihlal ediliyor, savunma hakkı yok sayılıyor, fiziksel, psikolojik işkence gırla gidiyor. Yandaş derneklerin avukat başkanları bunlar insan olmadığı için savunulmaya değer yanları yok dolayısı ile savunma hakları yok, biz gelen davaları almayacağız diye açıklama yaparken aynı derneğin üyesi hapishanede müvekkiline kafa göz giriyor darbeci diye. Darbeyi organize eden 1000-2000 arası sivil ve asker caninin yüzünden 300.000 kişi yargılanıyor, işinden atılıyor. Kocalarını içeri atıp bankadaki nafakalarına el koyup açlığa terk ediyorlar kadınları, çocukları mağdur ediyorlar. Rüşvet, yolsuzluk şimdilerde yerini yağmaya talana gaspa terk etmiş. Utanıyorum. Avukatlık yapmaya utanıyorum. Hani suçlar şahsiydi, suçlunun yakınları da cezalandırılamazdı, hani herkes suçluluğu ispat edilene kadar masum sayılırdı. Gidip kaçak bi gazetecinin karısını rehin almışlar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Bankalardaki üç kuruşlarına el konulmuş memurların. İşkence edip bi de görüntüleri medyaya veriyor embesiller. Sonra da utanmadan suçlu iadesi istiyorlar. Hangi ülkenin kanununda işkenceyi açık açık yapan devlete suçlu iade edilmesini olumlu bulan bir yasa var? Terör örgütü ile ortaklık yaptığını itiraf eden Cumhurbaşkanı kendini masum sayarken, örgüte inanan halkına akla gelen tüm hukuksuzlukları yapıyor. Bunların hepsini üst üste düşünüp kafayı yiyorum şu an. Kamera beni izlerken yaptığım müvekkil görüşünü ise hiçbir zaman unutmam. Kastre edildim çünkü, hukuk onurum incindi. Şimdi hepinizi uyarıyorum.

1-Topladığınız delilleri bir an önce, her ne kadar adam eksikliği var ise de, hızlıca, uyumadan, uyarıcı alarak inceleyip şu birinci dereceden masumları bir an önce salın, işlerinin başlarına geçsinler.

2-Başka geçim kaynağı olmayan ailelerin el koyduğunuz paralarının geçinebilecekleri kadarını iade edin, aç kalmasınlar.

3- Darbe gecesi cürmü meşhutların dosyalarını tefrik edip bir an önce cezalandırın, toplumun vicdanı rahatlasın, geç gelen adalet, adalet değildir. Yani en azından teşebbüs ile örgüt üyeliğini ayrı davalar yapın.

4- Hukukun temel ilkelerini çiğnemeyi bırakın en azından tazminatlarını bizim vergilerle ödüyorsunuz çünkü bize giriyor.

Av. Cihat Dumancihat-duman

 
Olağanüstü Hal’de Avukatlık ve Bir Silivri Anısı için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Reşit Galip

Bu Kokuşmuş Kafayla Devlet Yürümez

Dolmabahçe Sarayı’ndaki 1931’in Ağustos’undaki yemekte Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Reşit Galip,  Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve daha birkaç kişi ve kimilerinin eşleri var. Dr. Reşit Galip, huzursuz, kabına sığmıyor, içkiyi de fazlaca kaçırmış durumdaydı.

O gece Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara duyuracağını söyler. Bunun üzerine, Dr. Reşit Galip:

-“Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!” Demesi üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kaşları çatılır:

-“Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz” uyarısına karşın, Dr. Reşit Galip:

-“Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan da devrimci değildir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır” diye devam edince, Gazi’nin kaşları iyice  çatılır. Yaşlı ve deneyimli Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, geçmişte Gazi’nin öğretmenidir. Gazi’nin:

-“Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması, sence bir değer taşımıyor mu?” Sorusuna, Dr. Reşit Galip:

-“Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttukları içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır” cevabını verir. Gazi:

-“Bu masada hocama ve bir Millî Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize izin veremem” diye çıkışır.

-“Bunun üzerine, herhalde Dr. Reşit Galip özür dileyerek susmuştur” diye düşünüyorsunuz, öyle mi? Ama yanıldınız! Aksine:

-“Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuvar’a verdiğiniz 15.000 liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!” Diye devam eder. Hayda! Paşa değil, bakan değil, meclis başkanı değil. Sade bir milletvekili, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı söylüyor bunları. Olacak şey mi? Gazi:

-“Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak. Buyurun, biraz dinlenin!” Diyerek, Dr. Reşit Galip’in nazikçe sofrayı terk etmesini ister. Herkes bu saygısız milletvekilinin hemen kalkıp gideceğini beklerken, O:

-“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak, sizin kadar benim de hakkımdır” demesin mi? Böyle bir  durumda, siz Gazi’nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız, bilemeyeceğim, ama o büyük insan:

-“Öyleyse, biz kalkalım!” Diyerek gerçekten sofrayı arkadaşlarıyla birlikte terk eder. Gerçek ‘büyük insan’ odur ki, güçlüyken, güçsüzler karşısında sinirlerine hâkim olmayı bilir. 30’lu yılların ünlü liderlerinden ne Hitler yapabilmiştir bunu, ne Stalin, ne de Mussolini…

-“Boş ver onları sen muhterem de, bu öykünün sonu nasıl bitmiş, onu söyle sen bize” diyorsunuz, öyle mi?

Doğal olarak, Gazi gibi bir lider, Dr. Reşit Galip gibi bir milletvekilinin kendisini küçük düşürmesini kabul edemez. Kim bilir, bunun acısını ondan nasıl çıkarmıştır? Diye düşünüyorsunuz, değil mi? Bakalım…

Gazi, sabah uyandığında, Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan Dr. Reşit Galip’i sorar. Bıyıkoğlu, Ankara’ya gidecek kadar borç para istediğini, bunun üzerine 25 lira verdiğini söyler. Gazi:

-“Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın  parası yokmuş, baksana! Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var…” der.

Hikmet Bil
(Atatürk’ün Sofrasında, Uncu yayınları, İstanbul 1981. s. 54)resit-galip

 
Reşit Galip için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Nizar Kabbani

Arap edebiyatı (ortadoğu) ve şiiri üzerine konuşulacağı zaman duyduğum ilk ses derinlerden gelen bir çocuğun çığlığı ve bitmek bilmeyen silah sesleriyle tozun toprağa karıştığı bir savaş meydanı. Evet burası Filistin, içimize kazıdıkları acının merkezi, burası Kudüs, vatanım gök kubbem. İşte, “edebiyat ve şiir tam olarak bunun için var olmalı” dediğim an. – Değil mi ki şiir, hezeyanların ve büyük acıların tarifi olmuştur çağlar boyu?- Mahmut Derviş, Le Trio Joubran, Fairouz ve Nizar Kabbani adeta aynı acıyı haykırıyorlar bize.

“Oturdu.. Umutlanarak ters çevrilmiş fincanımdan gözlerinde korku belirdi ansızın
Dedi: Ey oğul…hüzünlenme”

Şamlı zengin bir tüccarın oğlu olarak 21 Mart 1923 yılında Şam’da dünyaya gelen Nizar Kabbâni, Lise eğitimini Şam’da bitirdikten sonra Şam Üniversitesi’nde hukuk okudu ve 1945’te mezun oldu. Dışişleri bakanlığında ve Mısır, Türkiye, İngiltere, Lübnan, Çin ve İspanya da çeşitli görevlerde bulundu. Ancak yaşamında, sonraları şiirlerinde bir sevgiliye benzeteceği Beyrut’un yeri büyüktür. Sanat ve hürriyet aşkı taşıyan bir ailede yetişmiş. Şiiri çok seven babası, Fransız ihtilâline karşı düzenlenen ayaklanmaları maddî ve mânevî olarak desteklemiştir. Amcası Ebu Halil Kabbâni Arap Tiyatrosunun kurucularından sayılmaktadır. İlk kitabı Esmerim Anlattı Bana (1942) henüz on dokuz yaşındayken yayımlandı. Bu kitapla kazandığı şöhreti her geçen yıl arttı. Ülkesini birçok Avrupa ve Asya başkentinde diplomat olarak temsil eden Kabbani, yönetimle olan uyuşmazlığı nedeniyle görevinden istifa etti. Kendisi bazı kaynaklara göre Adonis’le birlikte yaşayan en büyük Arap şairi olarak görülür. Bir aşk şairi olarak tanınan Kabbani, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Arap şiirinde çağ açıcı bir rol oynamıştır. “Gerileme Kitabına Dipnotlar” şiiri Beyrut’ta Al-Adab dergisinin Ağustos 1967 sayısında yayımlanır yayımlanmaz bütün Arap dünyasında yasaklanmış ve Arap edebiyatının ilk samizdat örneği olarak gizlice elden ele dolaşmaya başlamıştır. Bu şiirin yayımlanışı aynı zamanda Al-Adab Al-Huzarani (Haziran Edebiyatı) akımını da doğurmuştur. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950’lerdeki şiirde sadeleşme hareketinde, gerekse 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından patlayarak çığ gibi artan politik şiirde Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur.

Haziran hareketi’nin kurucusu olan Kabbani, hem Arap şiirinin sadeleşmesine, hem de 1967’deki Altı gün savaşı’nın ardından patlayan politik şiirin gelişmesine kılavuz olan bir şiirbazdır.. Yeşil bir lambadır şiir, Geçkin bir kadının güncesi gibi eserler de, bu dönemin nefis ürünlerindendir bilhassa.. Türkçe’de en son “gözlerinin mavi limanında aşk, kadın, hüzün şiirlerinden seçmeler” adlı bir seçmesi görülen Nizar Kabbani’nin, daha bir dolu Türkçe söylenmiş eseri mevcuttur.. Şiirleri savaş karşıtı ve Doğulu kadınların acılarını dile getirmesinden dolayı kadın şairi olarak anılan Kabbani, 1967 yılından sonra Araplara yönelttiği sert eleştirilerden ötürü sağ ve sol pek çok kesimin şimşeklerini üzerine çekmiştir, şuurunu keşfedip cüretini gösterenlerin şairi olmuştur.

1966 da şiiri memurluğa tercih edip istifa edinceye kadar bu görevde kaldı. İki kez evlendi. ilk eşi Suriyeli Zehre’den olan oğlu Tevfik’in, Kahire’de tıp okurken kalp hastalığı nedeniyle 17 yaşında vefat etmesi üzerine, Nizar onun için “efsanevi prens Tevfik Kabbani” ağıtını yazdı ve öldüğünde oğlunun yanına gömülmesini vasiyet etti. İkinci eşi “ömrümün ve şiirimin yol arkadaşı” dediği Belkıs Er-ravi Irak’lıdır. 1982 de Beyrutta Amerikan elçiliğine bomba koyulması sonucu ölümü, Nizar üzerinde çok derin izler bıraktı. Nizar karısının adını taşıyan bir mersiye yazdı ve ölümünden tüm Arap yöneticilerini sorumlu tuttu. Ondan sonra tekrar evlenmeyi reddetti ve 1998 de ölünceye kadar hayatının son 15 yılını Londra da bir apartman dairesinde tek başına geçirdi.

“yirmi yıldır aşkın yolu üzerindeyim
ve hala yol meçhul
bir kez katil
çoğu kez maktul oldum
yirmi yıl… ey aşkın kitabı
hala birinci sayfadayım”

Delice sevdiği annesinin ölümü de Nizarı çok etkileyen olaylardandır. Nizar annesinin sütten ancak yedi yaşında kesebildiği nazlı bebeği, annesi de Nizar için bütün kadınları kendisinde toplamış olan bir kadındır.  Nizar Kabbani çağdaş Arap edebiyatının büyük yenilikçilerindendir. Şiirlerini klasik Arap şiirini özümseyerek, ama yeni bir form, yeni bir sesle geçmişin kısıtlayıcı ve belirleyici tüm kayıtlarından da kurtularak yazdı ve hep bu tarzı savundu. 1967 Arap-İsrail savaşında yaşanan bozgundan sonra Arap dünyasında başlayan, mevcut Arap yönetimlerini tenkit edebiyatının kurucusu ve en büyük temsilcisidir. Şiirlerinden açıkça görüleceği üzere, yansıyan duyarlılığın odak noktasını Filistin ve Filistin sorunu oluşturmaktadır. bu bir yerde, İslam dünyasının kalbinin delik deşik olduğu gerçeğiyle aynı anlama gelmektedir. Filistin sorununun başlı başına bir trajedi olmasının yanında, bütün İslam alemi ve özellikle Arap dünyası açısından sömürülme, kuşatma, talan, ihanet, uşaklık, yenilgi, ve batı ya her anlamda bağımlılık gibi başka içerimleri de bulunmaktadır. ayrıca şiirlerine ağırlıklı olarak kadınları konu etmesi sebebiyle kadın şairi diye de anılır.

Nizar hayattayken büyük Arap şarkıcıları onun şiirlerini yorumlamak için birbirleriyle yarıştılar. Ümmü Gülsüm, Abdülhalim Hafız, Feyruz, Macide Rûmi, Kâzım Sahir bunların en meşhurlarındandır.

Nizar Kabbâni, eyvanında şadırvan ve şadırvanın etrafında da çiçek saksıları olan bir evde büyümüş. Şadırvandan akan su sesi ve etrafa yayılan çiçek kokuları Kabbâni’nin ruhundaki sanat kabiliyetinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış. Çocukluk yıllarında resim ve müzikle hemhal olan Kabbâni, ilk şiirini 16 yaşında iken yazmış. Okul arkadaşlarıyla beraber katıldığı Roma gezisinde, bir gün güverteden denizi seyre dalmış. Denizde yükselen dalgalar ve bu dalgalar arasında zıplayan yunusların güzel manzarası, Kabbâni’nin ağzından ilk şiir mısralarını döktürmüş..

“Ey şiirin dostları!
Ben ateş ağacıyım,
hasretlerin kahiniyim ben
Elli milyon aşığın resmi sözcüsüyüm.”

1941 yılında Şam Hukuk Fakültesine kayıt olan Kabbâni, ilk divanı olan “Kaalet lî Samra”yı (Samra bana dedi ki) yazıp kendi imkânlarıyla neşretmiş ve bu şiir edebiyat çevrelerinde büyük yankı yapmış. 1944 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olan Nizar Kabbâni, Kahire, Ankara, Pekin, Beyrut ve Madrid’de diplomat olarak görev yapmış. 1966 yılında Hariciyeden istifa edip Beyruta yerleşmiş. Beyrutta “Kabbâni Neşriaat” adında bir yayın evi kuran şair, kendini tamamen şiire adamış.

Nizar Kabbâni ilk dört divanını gazel tarzında yazmış ve bu tarz kendisini, “kadın ve aşk şâiri” olarak tanıtmış. Kabbâni, gazel tarzında şiir yazmasının ana sebebini ailede yaşanan acı bir olaya dayandırmaktadır. Zira sevgili kızkardeşinin aile zoruyla sevmediği bir adamla evlendirilmesine dayanamayıp intihar etmiştir.

Kabbâni aşk konulu şiirleri için “Arap aleminde aşk zincirlenmiştir ve mahbustur. Ben de onu kurtarmaya geldim” der.

Nizar Kabbâni, hem eşi Zehra Hanımın (amca kızı), hem de 22 yaşındaki oğlunun ard arda vefat etmeleriyle şiire 3 yıl ara vermiş. Ta ki, Irak asıllı Belkıs Hanımla karşılaşıncaya kadar. Güzel bir Arap kadını olan Belkıs Hanıma olan aşkını evlilikle taçlandırmak isteyen Kabbâni’nin evlilik teklifi, Belkıs Hanımın ailesi tarafından “kadın ve aşk şâiri” olduğu gerekçesiyle bir kaç defa reddedilmiş. Ancak Kabbâni’nin israrlı talepleri karşısında sonunda razı olmuşlar.. Kabbâni’nin “Babil kraliçelerinin en güzeli” diye vasfettiği sevgili eşi Belkıs Hanım 1982 yılında Beyrut’ta Irak sefaretine düzenlenen bir bombalı eylem neticesinde vefat etmiş. Eşinin ölümünden sonra Beyrut’ta yaşayamayan Nizar Kabbâni Londra’ya yerleşmiş ve ölünceye kadar da burada kalmış.

Hayatı boyunca 41 şiir divanına imza atan Nizar Kabbâni modern Arap şiirinin pîri sayılmaktadır. Hatta kendisine “Reîs Cumhuriyyeti Şiir el Arabi” (Arap Şiir Cumhuriyetinin Başkanı) lâkabı verilmiştir. Nizar Kabbâni Arap toplumunu ilgilendiren mevzulara şiirle çare aramış. 1956 yılında yazmış olduğu ve toplumunun en büyük sıkıntısı olan tembellik hastalığını dile getiren “Hubz, Haşiş ve Kamer” (Ekmek, Ot ve Ay) adlı şiiri ile tepkileri üzerine çekmiş. Arap- İsrail harbinden (1967) Arapların korkunç bir mağlûbiyetle çıkmasını eleştiren “Min Defter en- Nekse” (Nekse Defterinden) adlı şiiri ise uzun müddet yasaklanmış. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950′lerdeki şiirde yalınlaşma deviniminde, gerekse 1967′deki “Altı Gün Savaşı”nın ardından çığ gibi artan ‘politik şiir’de Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur. 30 Nisan 1998’de Sürgünde (Londra) yaşamını yitirdi.

Özgür Öztürk
Kaynak: yasamaugrasibalkis-nizar-kabani

 
Nizar Kabbani için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Egemen Söyleme Karşı Eleştirel Tanıklığın Şairi: Nizâr Kabbânî

Nizâr Kabbânî şiiriyle/sanatıyla/edebiyat anlayışıyla bütün Ortadoğu toplumlarının kalbi oldu. Şiirleriyle direnişi paylaştı, şiiriyle siyasete yön verdi, şiiriyle siyaseti sorguladı, bu günün tarihini sorguladı. Nizâr Kabbânî’nin bu yaklaşımı, Nizâr Kabbânî şiirinin edebi niteliğine/yoğunluğuna/derinliğine kesinlikle gölge düşürmedi.  
Atasoy Müftüoğlu (Su, 2007;31)

Çağdaş Arap edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan ve modern Arap şiirinin en güçlü isimleri arasında kabul edilen Nizâr Kabbânî1, Irak’tan Fas’a kadar tüm Arap dünyasında geniş bir okuyucu kitlesine ulaşarak, gerek halk gerekse entelektüel düzeyde büyük ilgi gören bir şair olması ve de bununla yakından ilgili olan edebiyatın gücüne ilişkin yaklaşımlarıyla egemen Siyonist yayılmacılığa karşı eleştirel bir çerçeve geliştirmesi nedeniyle kültürel bir model olarak önümüzde durmaktadır. Düşünsel serüveni kadar siyasal konumlanışında da gelgitler bulunan şairin ilk dönem şiirleri bireysel saplantı ve sapkınlıklarla yoğrulmuştur. Şairin, resime karşı ilgisinin bir sonucu olarak kalemi bir fırça, kelimeleri de bir boya gibi kullanmak suretiyle şiirlerini bir tabloya çevirmeyi başarması onun şiirlerinin en önemli özelliğidir.

Nizâr Kabbânî bir şair olarak edebiyat anlayışı yanında, yakın tarihlerdeki emperyalist müdahalelerden, iç savaşlardan fazlasıyla etkilenmiştir. Tarihi sürecin bizatihi içinde yer alarak özgürlük için muhalif duruşunu her zaman korumuştur. Bunu yaparken de sosyalist edebiyat anlayışından kaynaklanan sanatsal perspektifiyle has yazı kumaşını birleştirebilmiştir. Yani yazdıklarıyla devrim yapan bir şairdir o. Onun bu iki yönünü dikkate alarak bu yazıda olabildiğince iyi örnekler üzerinden sanat anlayışı ile siyasi perspektifi nasıl birleştirebildiğini genel hatlarıyla ortaya koymaya çalışalım.

Nizâr Kabbânî’nin Poetikasının Anahatları

“Şiir” diyordu Şiirin Saati’nde John Berger, “kanayan yaraya seslenir.” (1988;65) Kabbânî, şiirin bireylerin yaşamlarından, sorunlarından kopuk olmaması gerektiğine inanır. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynayacağı düşüncesiyle edebî hayatının erken sayılabilecek dönemlerinden itibaren şiirlerinde toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara, çektiği acı ve sıkıntılara, gördüğü baskı ve yıldırmalara vurgu yapmakla kalmamış, aynı zamanda gerek siyasileri gerekse tepkisini dile getirmeyen halkı da cüretli bir şekilde eleştirmiştir.

Uzun yıllar diplomat olarak çalışmış olması onu hem edebi yönden hem de siyasi yönden beslemiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yansından sonra tüm dünya edebiyatını etkileyen edebî, fikrî ve felsefî akımlar onun edebî kişiliğinin oluşumunu etkilemiştir. Bu konuda şair şu değerlendirmede bulunur: “Akdeniz’in bize taşıdığı tüm fikir tohumları topraklarımızda yeşerdi. Çiçek açtı ve yaprak verdi. Marksizm, emperyalizm gibi Doğu ve Batının tüm felsefe ve ideolojileri toprağımızda çatıştı. Daha sonra arkasında düşüncelerinden bir şeyler bırakarak topraklarımızdan ayrıldı. Ellili yılların başında Marksizm ani şekilde başımızda bir tur attı ve şiirlerimizi ideolojik bir manifestoya çevirdi. Gelenekçi şairlerin hayallerinden dahi yeni kasideler türetti. Arkasında bir şiir ürünü bırakarak sahillerimizden ayrıldı. Sonra da Jean Paul Sartre (1905-1980)’nin egzistansiyalizm akımı edebiyatımızın kapılarını hızlı bir şekilde vurdu. Edebiyatımızda bu felsefe ve akımların etkisinde kalmayan kişi başparmakla gösterilmeye başlandı.” Onun bu tespitleri aynı zamanda yirminci yüzyıl Ortadoğu’sunun tarihini de özetlemektedir. Bu noktada onun tanıklığını anlamak bakımından şiire ve edebiyata bakışı üzerinde durmak gerekecektir öncelikle.

Nizâr Kabbânî, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı çeşitli makale, deneme, şiir ve kendisiyle yapılan konuşmalarda şiirle ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirmiştir. Bir anlamda Kabbânî’nin poetikası olarak da kabul edilebilecek söz konusu bu düşünceler şairin şiirlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

“Bir tarafta yer almayan, bir tutum ve tavır sergilemeyen, bir görüş için mücadele etmeyen, herhangi bir insanın zulmü karşısında kılıcını çekmeyen bir şiir hayal edemiyorum. Seyfuddevle ve Babıali’den maaş alan tüm şairlere ve edebiyattaki sirk oyunlarına karşıyım. Edebiyatçıların saray yöneticilerinin karşısında filler gibi dans ettikten sonra elma, muz ve zilletle ıslatılmış ekmeğin önlerine konması için hortumlarını uzatmalarını yadırgıyorum.” diyor Kabbânî. Kabbânî’nin poetikası’nın olabildiğince net bir biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle klâsik Arap şairlerinin ekseriyetinin tuttuğu yol bilinmelidir. Bu şairlerin genel özelliği kendilerini koruyan, kollayan patronaja tabi olmalarından ötürü şiiri bir kazanç ve bir geçim kaynağı olarak görmeleriydi. Bu şairler sultanların kendilerine sundukları nimetlere, caizelere kavuşabilmek için onları en yüce sıfat ve meziyetlerle överlerdi. Bu nedenle bu şairlerin şiirleri, övgü dışında hiçbir misyon taşımayan, süslemeli ve abartılı söz sanatından öteye geçemezdi. İşte bu şiir anlayışı, dünyada yaşanan değişmelere ve ideolojik çatışmalara paralel olarak köklü bir eleştiriye tabi tutulur. Özellikle kırklı ve ellili yıllarda tüm dünya edebiyatını etkileyen Marksizmin toplumcu edebiyat damarı Arapça konuşan, yazan şairleri de etkiler. Bu ilginin nedenlerinden biri, Arap topraklarını işgal eden Siyonist İsrail’i destekleyen ABD’ye karşı tepki iken ikinci olarak, toplumsal yoksulluklar, baskılar, eşitsizlikler gibi meseleler de yavaş yavaş edebiyat dünyasına girmeye başlar. Böylece Arap şiiri, yıllarca devam eden uysal yapısından sıyrılarak, muhalefet eden, eleştiren, sorgulayan, algısal erozyona karşı eleştirel bir çerçeve geliştiren, halkın sıkıntılarını paylaşan bir kimliğe bürünür.

Kabbânî’nin şiirlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde ve şiirle ilgili görüşlerini irdelediğimizde onun şiir anlayışıyla Marksist toplumcu edebiyat anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu görüyoruz. Şiiri daha çok bir çatışma, bir direniş olarak gören Nizâr Kabbânî, tabuları yıkmayan, kurallara karşı çıkmayan, halkın sıkıntılarını paylaşmayan, özgürlük için ateş kıvılcımı yakmayan, zulüm ve baskılara direnmeyen, adaleti sağlamayan şiirin hiçbir önemi olmadığını belirtir. Onun bu yaklaşımları edebiyat çevrelerinde tartışmalara neden olur. Hakaret derecesine varan sert eleştirilere maruz kalır. Ancak bu eleştiriler karşısında yılmaz. Çünkü ona göre gerçek şair, hiçbir zaman şiirleri için teminat ya da caize istemez. Şiir ise kâğıtların üzerinde şahitlik yapma eylemidir. Dolayısıyla şiirleri için bir teminat yani konformist karşılıklar arayan beklentiler içinde olan bir şair, toplumun ve olayların gerisinde kalır. Bu da toplumcu şairle bağdaşmayan bir tutumdur. “Arzu ve hedefi olmayan, bir tahta tavşan olan şiiri reddederiz / Bir palyaço gibi halifeleri eğlendirmek için dans eden şiirin ne önemi var / Ne, gökyüzüne uçurduğumuz güvercinler, ne ney, ne de sabâ rüzgarı / Ancak o, tırnaklara uzanan bir öfkedir, ne kadar korkaktır şiir, öfke taşımazsa!” dizeleri onun klasik Arap şiirinden farklı yanlarını daha da anlaşılır kılmaktadır.

Kabbânî, şairin toplumsal duyarlılığını belirlerken ona bir peygamber kadar büyük ve öncü bir sorumluluk yükler. O, peygamberlerin, arz üzerinde fesat çıkaranlarını uyarma, yoldan sapan toplumları düzeltme, onları eğitme, ıslah etme ve yönlendirme göreviyle sorumluluklarının farkında olan şairin sorumluk yönünden, toplumda üstlendiği görev bakımından, peygambere benzer bazı sorumluluklarının bulunduğunu kabul eder. Dolayısıyla bir peygamber ilkeleri uğruna dışlanmayı, yalnız bırakılmayı, sürgün edilmeyi hatta ölümü göze alırken, bir şairin de inandığı ve savunduğu ilkeler uğruna neden ölümü göze almaktan kaçındığını bir dizesinde “Peygamberler bir görüş uğruna çarmıha gerilirler. O halde niye çarmıha gerilmez şairler?” biçiminde sorgular. Nizâr Kabbânî, toplumda kendine bir görev biçmeyen ve hiçbir sorumluluk taşımayan bir şiir ve şairin varlığını düşünemez. Yüzyıllardır “Anlamsız süslemeler, oyuncaklar ve mozaikler bizleri (meşgul etti) öldürdü / Şiirlerimizin yarısı nakıştır, oysa bina çöktüğünde nakış ne işe yarar?” yaklaşımlarıyla hem toplumcu bir sanat ilkesini dışavurur hem de edebi gelenek eleştirisi yapar. Nizâr Kabbânî, şair ve şiirin toplumdaki işlevini irdelerken şiirin döneminden kopuk olamayacağı düşüncesindedir. Nitekim şiirlerinde Arap toplumunun siyasî, sosyal ve kültürel alanda geri kalmasında sadece siyasileri değil aynı zamanda şairleri de sorumlu tutar. Kabbânî’ye göre sanat, var olanla yetinmek, var olanı papağan gibi tekrarlamak değil, yeniyi aramak, yapılmayanı yapmaktır. Kabbânî, şiirlerinde klişenin tiranlığından, benzetmelerinden, söz dağarcığından uzak durarak şiir yeteneğini serbestçe ama ustalıkla kullanır. Hayal ufkunu alabildiğince geniş tutarak, hatta bazen mantık kurallarını aşan sürrealist ifadelerle şiirine yeni tasvir ve benzetmeler kazandırır, şiirlerinde her zaman özgün hayallere önem vererek yerleşik ifade kalıplarının dışına çıkar, özellikle de ilişkiler teorisinden hareket ederek okuyucunun beklemediği, daha önce alışık olmadığı yeni benzetmelere başvurur. Nizâr Kabbânî, şiirlerinde geleneksel şiir anlayışının dışına çıkarak, kendine özgü imgeler kullanarak şiiri uyu(t)maktan kurtarır. Şiirleri biçim olarak serbesttir, serbest biçimli şiiri, şiir alanındaki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul eder. Ona göre klâsik Arap şiiri, farklı dönemlerde yazılmasına rağmen sanat bakımından aynı konular etrafında dönüp durmuştur yani sınırlı bir izleğe sahiptir. Oysa serbest şiir, bu anlayışı yıkarak çağının gerek siyasal gerekse toplumsal gelişmelerini yakından izleyen bir özelliğe sahip olmuştur. Aynı zamanda kuralcılıktan kurtulmayı da sağlamıştır.

Siyasi Şiir, Filistin ve Ortadoğu

Nizâr Kabbânî’yi öne çıkaran esas unsurun yazmış olduğu siyasi şiirler olduğu bilinmektedir.2 Arap şiir tarihinde siyasi şiir, Emeviler döneminde siyasi hiziplerin doğuşuyla ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiş olan bir şiir türü olarak anılıyorsa da Şuara Suresi çerçevesinde baktığımızda siyasi şiirin vahyin ilk muhatapları zamanında da olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi şiir toplumsal değişim ve dönüşüm zamanlarında ortaya çıkan bir şiir tarzıdır esas itibariyle. Arap dünyasında da I. Dünya Savaşı’nın ardından daha da yoğunlaşan işgalci emperyalist güçlere karşı gösterilen dirençle birlikte yeniden önem kazanmaya başlamış ve sanat açısından da çıtasını günden güne yükselten bir şiir anlayışı olmuştur. Siyasî bir mesaj niteliğinde olan bu tür şiirlerin, halkın büyük bir kesimine ulaşabilmesi ve onlarda beklenen etkiyi gerçekleştirmesi için yalın, heyecanlı, diri, muhalif, dirençli bir içeriğe sahip yapaylıktan uzak bir şiir iklimini de beraberinde getirdiği görülür. Bu siyasi şiirin Arap dünyasında daha çok Filistin meselesi etrafında ilmek ilmek işlendiği de bir başka gerçektir. Kabbânî de pek çok şiirinde siyasi mesajlarını ağırlıklı olarak Filistin dolayımında sunmuştur.

Onun şiirlerinde yoğun olarak küçük ve doğacak çocuklar üzerinde durduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Özelikle “doğmuş” ve “doğacak” çocuklara seslenmesinin onun devrimci düşüncesinden kaynaklandığı ortadadır. Çünkü Kabbânî de, diğer devrimciler gibi değişimin ancak ve ancak zihniyet değişimiyle mümkün olacağını düşünmektedir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada “Devrimciliğe nereden başlarsınız?” diye sorulduğunda: “Ana karnındaki cenin ve çocuklardan, herhangi bir düşünceye sahip olmamış, biçim almamış şekillerden, henüz hitabet ve atasözlerimizden zehirlenmemiş olanlardan, kafatasları nihaî şeklini almamış ve sırtları daha kamburlaşmamış masum ve saf kişilerden başlamalıyız.” diye cevap vermiştir. Şiirin devrimci bir ruh taşıması gerektiğine inanan şair, bir yazısında şiiri geçmişteki bütün dilleri iptal eden bir dil, bütün aklı özetleyen çılgın bir söz, şiddete başvurmadan ve kan dökmeden gerçekleştirilen çağdaş bir devrim, adaleti yansıtan, kuralın dışına çıkan bir sanat, özgürlük uğruna savaşan insanların ortaya çıkması için biriken hüzün olarak niteler. Şairin devrimcilik anlayışı ise Arap insanının coğrafyasını bütünüyle değiştirip onun zihinsel yapısını yeniden oluşturmaktır.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin nabzını ülke ayrımı yapmaksızın tutan şairin şiirlerinden örneklerle onun siyasi şiirlerini genel olarak çerçevelemeye çalışalım.

Nizâr Kabbânî, 1967 Arap-İsrail savaşından önce yazdığı Aşk ve Petrol adlı şiirinde Filistin sorununa duyarsız kalan, Arap ulusunun millî serveti niteliğindeki petrolün gelirleriyle İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde zevk ve sefa süren Körfez Arap ülkelerinin yöneticilerini ironik bir üslûpla eleştirir: İsrail’in mızrakları, kız kardeşlerinin karnındaki çocukları düşürmemiş miydi / Evlerimizi yıkmamıştı sanki, mukaddes kitaplarımızı yakmamıştı / Sanki Bi’ru’s-Seba’da, Yafâ’da ve Hayfâ’da ağaçlarda idam edilenler senin sülalenden değildi / Kudüs kan revan içinde, oysa sen şehvetinin esirisin / Uyuyorsun, yaşanan trajedi sanki senin trajedin değil / Ne zaman anlayacaksın / Ne zaman senin ruhunda uyanacak insan?”

Kabbânî’nin 1967 Arap-İsrail savaşından önceki döneme ait siyasî şiirlerinin hem biçim hem de içerik bakımından iyi bir seviye yakalayamamış, olgunlaşmamış olduğu yönünde bir düşünce edebiyat çevrelerinde yer almaktadır. Uzun bir dönem kadın ve aşk gibi bireysel konulardaki şiirlerle meşgul olan şairin, siyasî şiir yazımı konusunda bir yandan fazla bir deneyime sahip olmayışı öte yandan ve belki de daha önemlisi mücadele kültürünün yetersizliği nedeniyle başarılı olabilmesi mümkün değildir. Ama bütün bu kusurlarına ve kılçıklarına rağmen onun bu döneme ait siyasî şiirleri gelmekte olan bir şairin ilk verimleri olarak okunmaya müsaittir.

Nizâr Kabbânî’nin siyasî şiirlerindeki asıl değişim, 5 Haziran 1967’de başlayan ve Arapların yenilgisiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının hemen akabinde yazdığı ve tepkisini ortaya koyduğu Yenilgi Defterine Notlar adlı şiiriyle meydana gelmiştir. Birçok eleştirmen de şairin bu kasidesini siyasî şiirleri için bir dönüm noktası ve sanat anlayışı hususunda da değişimin başlangıcı olarak görür. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Haziran 67 Savaşı yenilgisinden sonra şiirinde açıkça görülmeye başlayan değişimin nedenlerine değinirken şöyle der: “Aşk şiirinden siyaset şiirine geçişin kesinlikle kazançlı bir ticaret olmadığına inanıyorum. Kadınların gözlerinde uyumak, dikenli tellerin arasında uyumaktan daha huzurlu ve daha güvenlidir. Parfüm ticareti, sirke ticaretinden daha kârlıdır. Ülkemizde zeki olan bir insan, siyaset çukuruna düşmeyendir. Sevgi ülkesi, ülkelerin en mutlusudur. Uzun zamandır aşk ülkesinde otoritemi sürdürüyorum. Benim tahtımı ve tebaamı savunacak bütün imkânlara sahibim. Benim siyasete geçişim bir değişim değildi, aksine içimdeki cam levhaların hepsini kıran bir anlık iç sarsıntısının sonucudur. Haziran’ın geride bıraktığı cam parçalarının duygularımın üzerine dağılması neticesiyle başka bir sesle haykırdım.” Haziran yenilgisinden sonra şair duyduğu öfkeyi şiirlerine taşımış, İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki işgali var olduğu sürece bitmeyecek uzun soluklu bir eyleme dönüşmüştür.

Nizâr Kabbânî, bu yenilginin ardından Arap düşüncesini, siyasi yapılarını, savaşa karşı misli misline hazırlıklar yapmayı ihmal eden zihniyeti eleştirerek bunun cahili bir düşünce olduğunu vurgular. Bu yaklaşımları Arap dünyasının doğusundan batısına kadar her köşesinde büyük bir tepkiye neden olmuş, onun hakkında çeşitli tartışmalar yapılmasına yol açmıştır. Nizâr’a göre Haziran çok mantıksız bir aydı, dolayısıyla onunla ilgili yazılacak her şey mantık kuralları dışında olacaktı: “Haziran çok acı bir meyveydi. Bazıları bu meyveyi yedi, bazıları da zamanla onun tadına alıştı, bazıları da bu meyveyi görür görmez reddetti. Ben de açlık grevine giden ve Haziran’ın rahminden doğan bu sakat çocuğu reddeden son gruptan idim.”

Haziran yenilgisi, askerî bir yenilginin yanı sıra, aynı zamanda Arap siyasî sisteminin bir çöküşünün ve iflasının da açık bir göstergesiydi. Zira savaştan önce Arap liderleri Filistin meselesi üzerinde siyaset yapıyorlardı. Vatandaşlarını da içi boş, hamasî söylemlerle oyalıyorlardı. Savaştan sonra tüm sermayeleri tükendiği gibi kralın çıplak olduğu da herkes tarafından görüldü. Bu nedenle şair, Arap siyasî liderlerine şöyle seslenir: “Sınırlarımız sayenizde / Bir kağıt parçası haline geldi / Helal olsun size! / Peşkeş çekilen bir kadına döndü / Helal olsun size be!” Gerek yöneticilerin, gerek vatandaşların, gerekse basın-yayın organlarının, Haziran yenilgisinden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi eski alışkanlıklarını sürdürüyor olmalarından yakınır.

Kabbânî, fakirlik, hastalık, savaş, barış, yenilgi ve zaferin Tanrı’nın bir iradesi ve lütfu olduğuna inanarak her şeyde kaza ve kadere sığınma eğilimi gösteren teslimiyetçi anlayışı kendine özgü alaycı bir üslûpla eleştirir. Aynı şekilde Arapların, kaybetmiş oldukları toprakları dualarla, evliyaların kabirlerini ziyaret etmekle geri almalarının mümkün olmadığını, dolayısıyla bu insanları da mezarlarında rahat bırakmaları gerektiğini dile getirir: “Evliyalarımızı rahat bırakın, evliyalar hangi toprağı geri getirdi ki?”

Kabbânî, Kudüs adlı şiiriyle işgal altında bulunan Kudüs’e seslenir ve şehrin kutsal kimliğini öne çıkararak onun işgal altında olmasından dolayı duyduğu üzüntüsünü dile getirir. “Kim durdurur düşmanları / Sana karşı ey dinlerin gerdanlığı / Kim siler kanları duvar taşlarından / İncil’i kim kurtarır / Kur’an’ı kim kurtarır / Kim kurtarır İsa’yı öldürenlerden / İnsanı kim kurtarır.” diye sorar. 1970 yılında ise Kabbânî İsrail Duvarlarında Fedaî Afişleri isimli kasidesini yayımlar. Şair, burada Siyonistlerin Arap topraklarını işgal etmekle, bu savaşın sona ermeyeceğini, zira dünyanın kuruluşundan beri bu toprakların Arapların olduğunu söylemektedir: “Bu bizim ülkemizdir/ Dünyanın kuruluşundan beri buradaydık / Ey İsrailoğulları! Böbürlenmeyin / Saatin akrepleri dursa da / Bir gün mutlaka dönecektir / Toprağı işgal etmekle bizi korkutamazsınız / Tüy, kartalın kanatlarından düşebilir / Korkutmaz bizi uzun susuzluk / Sular her zaman kayaların bağrında kalır / Orduları yendiniz, ancak duygulan yenemediniz / Ağaçlan tepelerinden kestiniz / Kökleri kaldı (…) Golan tepelerinden çıkacaksınız / Ürdün yakasından çıkacaksınız / Silah zoruyla çıkacaksınız…”

Nizâr Kabbânî, Haziran yenilgisinden sonraki döneme ait siyasî şiirlerinde sadece Haziran yenilgisiyle sınırlı bir algıya takılıp kalmamıştır. Arap dünyasında yaşanan siyasî olaylara ve gelişmelere de değinmiştir. Bunlardan biri, 1967 Haziran savaşından sonra Ürdün’e sığınmış olan Filistinliler ile Ürdün ordusu arasında 26 Ağustos 1970’te çıkan ve 18 Eylül 1970’e kadar devam eden iç savaştır. Kabbânî, Ürdün ordusunun Filistinlilere karşı giriştiği bu hareketi bir “kıyım” olarak niteler ve bu operasyonla ikinci bir “Kerbelâ” yaşandığını vurgular.

Onun şiirinde işlediği konulardan biri de Lübnan’da yaşanan iç savaştır. Kabbânî, 1961’de diplomatik görevinden ayrıldıktan sonra Beyrut’a yerleşir. Beyrut’u çok sever, yaşanan iç savaş onun şiirlerine de yansır: “Yakutla süslenmiş bileziklerini kim sattı / Büyülü yüzüğüne kim el koydu / Altın örüklerini kim kesti / Yeşil gözlerinde uyuyan mutluluğu kim katletti / Bıçakla yüzünü kim çizdi / Ve güzel dudaklarına kezzabı kim döktü / Deniz suyunu kim zehirledi ve dost iki yakaya kini kim serpti / İşte biz geldik, özür dilemeye … ve itirafta bulunmaya / Kabile ruhuyla sana ateş açtık… / Ve bir kadın öldürdük, (hürriyet) adı olan / Beyrut, her gün içimizden birini öldürüyor / Ve her gün bir kurban arıyor / Ölüm ise kahve fincanımızda / Dairemizin anahtarında, balkonlarımızın çiçeklerinde / Gazetelerin sayfalarında ve alfabede / Ey Belkıs! İşte biz yeniden Câhiliye dönemine giriyoruz / İşte biz; vahşete, geri kalmışlığa, çirkinliğe ve seviyesizliğe dalıyoruz / Tekrar barbarlık çağına giriyoruz.”

Lübnan’da yaşanan iç savaş sırasında Irak Büyükelçiliği’ne düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu Nizâr eşi Belkıs’ı kaybeder. Şair, eşinin ölümünden milis grupları değil, o çok sevdiği Beyrut’u sorumlu tutar: “Öldüren Beyrut… cinayet işlediğini bilmiyor. Sana aşık olan Beyrut’un… haberi yok sevgilisini öldürdüğünden, ay ışığını söndürdüğünden.” İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesiyle Beyrut’tan ayrılmak zorunda kalan şair, Avrupa’nın değişik kentlerinde bulunduğu sırada dahi Beyrut’a olan sevgi ve özlemini dile getiren birçok şiir yazar. Nizâr Kabbânî’nin Lübnan’da yaşanan iç savaş sonrası şiirlerinde ele aldığı başka bir konu da Lübnan’ın güney topraklarını işgal eden İsrail’e karşı mücadele veren Hizbullâh’tır. İsrail, Lübnan’dan gelen Filistin komandolarının saldırılarını önlemek amacıyla Lübnan’ın güney topraklarını 1982’de işgal eder. Hizbullâh’ın, işgale son vermek için sınırdaki İsrail kuvvetlerine saldırı ve gece baskınları düzenlemesi sonucu İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmek zorunda kalır. Nizâr Kabbânî, 1985 yılında yazdığı Beşinci Güney Senfonisi adlı şiiriyle Hizbullâh’ın İsrail’e karşı gösterdiği direnişi över ve şiirini Şiîler için önem arz eden dinî ve tarihî motiflerle dokur: “Güney olarak isimlendirdim seni Ey Hüseyn’in abasını giymiş ve Kerbelâ’nın güneşi! Ey fedaîliği sanat edinen gül ağacı! Ey yeryüzünün devrimi, gökyüzünün devrimiyle buluşan! Ey toprağında, buğday ve peygamberler biten beden! İzin ver bize… Elindeki kılıcı öpelim Bize izin ver… Gözlerinden bakan Tanrı’ya tapalım! Ey Şam gülü gibi kanlarıyla yıkanmış! Sen verdin bize kimliği ve özgürlük gülünü.”

Nizâr Kabbânî Lübnan’dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Filistin sorununu uluslararası siyasî bir platforma taşımak amacıyla diplomatik faaliyetlerini artırır, ancak bu girişimleri sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Cezayir’in Fransız işgaline karşı yaptığı silahsız direnişi örnek alarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için Aralık 1987’de Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlileri İsrail’e karşı silahsız taşlı direnişe (intifada) çağırır. Filistinli çocukların bağımsızlık için başlattığı intifada hareketine Nizâr Kabbânî de şiirleriyle destek verir. Nitekim yazdığı Atfâlu’l-Hicâre (Taş Atan Çocuklar) adlı şiiriyle bu çocukların attıkları taşların, dünya kamuoyunun dikkatlerini Filistin meselesine çekmesinden övgüyle söz eder. Duktûratu Şeref fî Kîmyâ’i’l-Hacer (Taş Kimyasında Onur Doktorası) adlı şiirinde ise intifada çocuklarının büyük silah gücüne sahip İsrail kuvvetlerini nasıl çaresiz bıraktıklarını ortaya koyarak onların bu direnişini şöyle över: “Atıyor bir taş / Ya da iki taş / Bölüyor İsrail kobrasını ikiye / Yutuyor tankların etini / Ve dönüyor bize… / Kolsuz / Bir an içinde / Görünür bulutların üstünde bir yer / Doğar gözlerde bir vatan (…) Sorar onu büyük gazeteler: / Kenan topraklarından gelen bu peygamber kim? / Hangi çocuk bu? / Hüzün rahminden çıkan, / Hangi efsane bitkisi / Duvarların arasında bu biten? / Hangi yakut nehri / Kuran’ın yapraklarından taşan?” Şair, el-Gâdibûn (Öfkeliler) adlı şiirinde ise Gazzeli öğrencilere üzerinde yaşadıkları toprakları kendi neslinin kaybettiği ve geri almak için de herhangi bîr çabada bulunmadığı itirafında bulunur ve onlardan direnişlerini sürdürmelerini ister: “Gazze öğrencileri! … / Öğretin bize… / Sizdekinin bir kısmını / Çünkü unuttuk biz… / Öğretin bize / Çocukların elleri arasında taşın / Nasıl değerli bir elmasa dönüştüğünü / Gazze öğrencileri!… / Basınımıza aldırmayın / Dinlemeyin bizi / Vurun / Vurun… / Tüm gücünüzle / Kararlı olun / Ve dinlemeyin bizi!”

Nizâr Kabbânî, Filistinli çocukların direnişlerini bu şiirleriyle desteklerken, İsrail’in çeşitli gazete ve dergilerinde kendisi aleyhinde haberler çıkar ve terörü desteklediğine dair ona birtakım suçlamalar yöneltilir. Şair, bu suçlamalara, Ben ve Terör adlı şiiriyle şöyle yanıt verir: “Suçlanıyoruz terörle biz / Ne zaman savunsak gülü … ve kadını / Günahsız kasideyi… / Gökyüzünün maviliğini… / Bir vatanı, artık içinde kalmadı / Ne havası ne suyu / Ne çadırı ne devesi / Ne de siyah bir kahvesi / Terörle suçlanıyoruz biz / Sökülmüş, dağılmış, parçalanmış / Bir vatan kalıntısı hakkında yazı yazdığımızda / Terörle suçlanıyoruz biz / Sesimizi yükselttiğimizde / Milliyetçi liderlerimize / Ve eğerlerini değiştiren herkese / Ve birlikçilikten / Simsarlığa dönenlere!” Şair, şiirin devamında işgale karşı direnen, kuvvetin mantığını kavrayan tüm direniş hareketleri eğer bir terör olayı olarak değerlendirilecekse böyle bir terör hareketinin yanında olduğunu vurgular: “Ben terörden yanayım / Eğer beni kurtaracaksa / Yahudilerin çanından / Ya da Roma çanından / Kayserler’den koruyacaksa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Paylaşılmış / Amerika ile İsrail arasında / Eşitçe!! / Ben terörden yanayım / Sahip olduğum bütün şiir / Nesir… / Ve dişlerimle / Mademki bu yeni dünya düzeni / Kasapların elindeyse!!! / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Tasnif etti bizi / Sinekler kategorisinde / Ben terörden yanayım / Şayet Amerikan senatosu / Ceza verme gücü elindeyse / Ceza ve sevaba o karar veriyorsa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Çocuklarımı öldürmek / Ve onları köpeklere atmak istiyor / Bütün bunlar için / Sesimi yükseltiyorum / Ben terörden yanayım / Ben terörden yanayım.” Kabbânî, bu şiirinde İsrail ile Amerika’ya karşı tepkisini dile getirirken aslında yeni dünya düzeninin kendisine direnen bütün direniş hareketlerini terör olarak ifade etmesindeki yaklaşımın ipliğini pazara çıkarır. Aynı zamanda Amerika ve İsrail’e karşı duyulan meşru ve haklı öfkeye tercüman olur.

Saddam Hüseyin yönetiminin İran Devrimi’ni bloke etmek için giriştiği savaşın sona ermesinden birkaç ay sonra 1990’da Kuveyt’e saldırıp işgal edişine de tepki gösterir Nizâr Kabbânî. Yenilgi Defterinin Üzerinde Notlar adlı şiirinde şöyle ortaya koyar eleştirilerini: “Körfez savaşı, trajikomiktir / Ne uğruna mücadele edilecek bir şey / Ne savaşılacak insanlar var / Ne de bir defalığına olsun Aşûr Binyabâl’i gördük / Tarihin müzesine tüm kalan / Terliklerden bir piramidi…” Şaire göre Kuveyt üzerinde yapılan Körfez Savaşı’nın ağlatıcı tarafı artık Araplar arasındaki birlik düşüncesinin iyice imkansız hale gelmesidir. Şairin bu öngörüsünde yanılmadığı Arap Birliği’nin özellikle işgal, direniş gibi hayati meselelerde bir türlü toplanamaması ya da dişe dokunur bir eylemlilik içine giremeyişi hatırlandığında görülecektir: “Her yirmi yılda bir / Silahlı bir adam gelir bize / Birliği kundakta öldürmek / Hayalleri yok etmek için / Arapların kılıçları etimizde kesişti / Müslüman Müslümanla çatıştı / … / Her yirmi yılda bir / Bize gelir kendine aşık bir narsis / Kurtarıcı ve Mehdi olduğunu iddia etmek için / Her yirmi yılda bir / Maceracı bir adam gelir bize / Ülkeyi, insanları ve kültürü rehin bırakmak için / Kumar masasına.” Körfez Savaşı’nın ardından Washington’daki FKÖ ile İsrail heyetleri arasında yapılan ikili görüşmelerden sonuç alınamayınca bu defa görüşmeler gizlice 20 Ocak 1993’te Oslo’ya intikal eder. Burada yapılan gizli görüşmeler sonunda İsrail’in işgal ettiği Filistin toprakları Gazze ve Eriha’dan aşamalı olarak çekilmesi ve buraları özerk bir bölge olarak Filistinlilere devretmesi, buna karşılık Filistin’in de İsrail devletini tanıması şeklinde iki heyet arasında bir mutabakata varılır. Bu mutabakat 13 Eylül 1993’te Washington’da taraflar arasında imzalanarak tüm dünyaya ilân edilir. Nizâr Kabbânî, daha önce İsrail ile Mısır arasında yapılan Camp David barış anlaşmasına karşı çıktığı gibi İsrail ile Filistinliler arsında Oslo’da varılan anlaşmanın adil bir çözüm getirmediği düşüncesiyle bu anlaşmaya da karşı çıkar ve tepkisini şu ifadeleriyle dile getirir: “Çocuklarımızı elli yıl aç bıraktılar / Orucun sonunda attılar bize / Bir soğan / Elimize tutuşturdular bir Sardunya kutusu / (Gazze) adında / Ve (Erihâ) adında kuru bir kemik / Filistin adında bir otel / Tavansız ve direksiz / Bıraktılar bizi kemiksiz bir beden olarak / Ve parmaksız bir el olarak / Kalmadı üzerinde ağlayacağımız hiçbir harabe / Bir millet nasıl ağlasın / Gözyaşları alınan?? Oslo’daki bu gizli flörtten sonra / Kısır olarak çıktık… / Buğday tanesinden daha küçük bir vatan bağışladılar bize / Susuz yutacağımız bir vatan bıraktılar!! / Tıpkı Aspirin taneleri gibi / Elli yıl sonra / Oturuyoruz şimdi harabelerin üstünde / Barınağımız bile yok, binlerce köpek gibi!!” Kabbânî’nin Oslo barışına tepki göstermesinin bir başka sebebi de bu barışın işgal altındaki diğer Arap topraklarını da içine alacak şekilde kapsamlı bir çözüm olmamasıdır. Bu yüzden bu tür anlaşmalara “Güçlülerin değil korkakların barışı” olarak bakar. Kabbânî’nin şiirlerinde dikkat çeken önemli bir husus ise onun, hiçbir zaman barışçıl girişimlerin bir sonuç vermeyeceğini, silahla alınan toprakların ancak ve ancak silah zoruyla geri alınabileceğini düşünmesidir. Onun bu yaklaşımında yirmi yıl sürdürdüğü diplomatlık mesleğinin Filistin meselesinde hiçbir etkisinin olmaması da oldukça etkili olmuştur. Belki de o, bir diplomat olarak, kapalı kapılar ardında olup bitenlere yakından tanık olduğu, Birleşmiş Milletler gibi teşkilatların karar ve kurallarının sadece güçsüz ve zayıflar için bağlayıcı olduğunu bildiği için bu tür ‘barışçıl’ yöntemlerin güçsüzler adına pek bir yarar getirmeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenledir ki Nizâr Kabbanî, adil ve kalıcı barışın her zaman güç ve kuvvetten geçtiğine inanır. Örneğin Tarîk Vâhid (Tek Yol) adlı şiirinde bunu şu ifadeleriyle vurgular: “Bir tüfek  istiyorum / Annemin yüzüğünü sattım bir tüfek satın almak için / Rehin bıraktım cüzdanımı ve defterlerimi bir tüfek için / … / Şu an bir tüfeğim var / Beni de götürün sizinle birlikte Filistin’e / Saf (temiz) bir yüz gibi mahzun tepelere / Yeşil kubbelere, peygamber taşına / Yirmi yıldır ben / Bir toprak, bir kimlik arıyorum / Arıyorum oradaki evimi / Dikenli tellerle çevrili vatanımı / Ey devrimciler!… / Kudüs’te, Halil’de, Beysâh’da, Eğvâr’da / Beytu’l-Lahm’daki / Nerede olursanız ey özgürcüler! / İlerleyin / İlerleyin / Barış süreci bir tiyatro / Adalet bir tiyatro / Filistin’e tek bir yol gider / O da tüfek namlusundan geçer…”

Oslo barış sürecinden sonra Nizâr Kabbânî, Araplardan tamamen umudunu keser. Bu yaklaşımı yazdığı şiirlerine de yansır. Nitekim Necîb Mahfuz, Kabbânî’nin barış sürecinin yerine herhangi bir alternatif ortaya koymadığını belirterek onu bu konuda eleştirir. Ona göre sadece eleştirmek yeterli değildir. Önemli olan, Kabbânî’nin onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesidir. Çünkü barış görüşmelerinde bulunanlar çok zor şartlar altında pazarlık yapıyorlar. Bu yüzden yangından kurtarılması gerekenin kurtarılması ve boşuna zaman kaybedilmemesi gerekir. Mahfuz’un Camp David Anlaşmasına sıcak baktığı hatta Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının bu konudaki yaklaşımı dolayısıyla olduğu hatırlandığında Mahfuz’un Kabbânî’yi eleştirmesi çok abes kaçmıyor doğrusu. Mahfuz’un bu eleştirisine Kabbânî’nin yanıtı gecikmez: “Siyasî çözümler hususunda öneriler sunulması şairlerin görevi değildir. Bu siyasilerin işidir. Şairler, sadece seviyeli şiirler yazıp, gerçekleri betimleyip, olayları eleştirirler.” diyerek kendini savunur.

SONUÇ

Nizâr Kabbânî’nin, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı şiirlerde, siyasî içerikli konuların yanı sıra, çeşitli yönleriyle kadın, fetişizm, doğa ve Endülüs gibi temalar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Onun edebî dünyasının biçimlenmesinde ve bu temalar üzerinde yoğunlaşmasında yaşadığı çeşitli olaylar, edindiği kültür, sahip olduğu mizaç ve dünya görüşü gibi faktörlerin büyük etkisi olmuştur. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynadığını düşünen Nizâr Kabbânî, Arap toplumunun içinde bulunduğu fakirlik, ezilmişlik, geri kalmışlık, emperyalizm, Siyonist yayılmacılık gibi sosyal sorunlara dikkat çekmiş ve halkı bu konularda bilinçlendirmek için şiirini bir araç olarak kullanmıştır. Özellikle Haziran 1967 yenilgisinden sonra, Arapların içine düştüğü trajikomik durumun meydana getirdiği öfkenin etkisiyle şairin şiirlerindeki eleştiriler yergi boyutuna ulaşmıştır. Barış görüşmelerinin gerçek yüzü de onun şiirlerine yansımıştır. Çünkü ona göre şiir topluma seslenmeli, toplumsal ve siyasi sorunları eleştirel bir çerçevede işleyerek hem geniş kitlelere ulaşmalı hem de sorumlu, öfkeli bir duruş sergilemelidir.

Dipnot:

1- Nizâr Kabbânî, 21 Mart 1923’te Şam’ın Mi’zenetu’ş-Şahm mahallesinde, amca çocukları olan Tevfîk bey ile Faize hanımın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Soyu, Konya’dan Şam’a göç etmiş ve oraya yerleşmiş bir Türk aileye uzanmaktadır. Dedeleri kantarcılık mesleğiyle uğraştıkları için kendilerine el-Kabbânî (kantarcı) lakabı verilmiştir.

2- Kabbânî, herhangi bir devlet adamı için ne bir övgü ne de bir ağıt yazmamış olmasına rağmen, bu tutumunu sadece Cemal Abdunnâsır için bozar. Bu da onun Arap sosyalisti oluşundan kaynaklanmaktadır. Nizâr Kabbânî, siyasî şiirlerinde hiçbir zaman kendi ülkesine ve özellikle uzun dönem iktidarı elinde bulunduran Hâfiz Esad yönetimine açık bir şekilde eleştiride bulunmamaktadır. Bu nedenle şairin ölümünden sonra bir ulusal kahraman olarak naşının Suriye’ye getirilmesine izin verilmiştir.

KAYNAKÇA

SU, Hüseyin (2007) Irmağın İçli Sesi, Hece Yayınları, Ankara
BERGER, John (1988) Şiirin Saati, Çev: Gönül Çapan, Adam Yay. İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (1996) İşgal Altında, Çev: İbrahim Demirci, Rey Yay., Kayseri
KABBÂNÎ, Nizâr (1997) Gazaba Uğramış Şiirler, Çev: İbrahim Demirci, Mavi Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2000) Hüzünlü Irmak, Çev: Metin Fındıkçı, İyi Şeyler Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Gözlerin Mavi Limanda, Çev: Aysel Ergül ve Rıza Halilov, Birey Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Nizâr Kabbânî’den Aşkın Kitabı, Çev: Laurent Mignon, Ayışığı Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Yasak Şiirler, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2003) Seninle Evlendim Ey Özgürlük, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
Çağdaş Arap Edebiyatı Seçkisi, Çev: Rahmi Er, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 2004
TUR, Salih (2005) Nizâr Kabbânî Hayatı Sanatı ve Şiirleri, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enst., Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Asım Öz

 
Egemen Söyleme Karşı Eleştirel Tanıklığın Şairi: Nizâr Kabbânî için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: