RSS

Kategori arşivi: Şiir Gibi

İstanbul Halkının Ölüm Karşısındaki Duyguları

Cenevre Üniversitesi Dahiliye Kliniği profesörü Dr. Roch ile 1933 senesi yazında Eyüp Sultan’da, Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu. Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim.

Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım:

Karaca Ahmed’de:
Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare
Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla

Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır

Güya ölenin terceman-ı hissiyatı olan bu beytin birinci mısrası doğrudur, ziyaret ona alaka-i ruhu temin eder. Dua da ruh-i alakanın intifaıdır. Lâkin ikinci mısrada acı bir hakikat ifham etmekte ve âdeta beddua eder gibi bir lisan kullanmaktadır.

*
Karaca Ahmed’de:
Bu fânîde bulamadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın için rıhleti

Zavallı bu dünyada rahat edemediği için ölümü ihtiyar ettiğini ne saf bir suretle ilan ediyor.
*
Karaca Ahmed’de:
Hastalandım bulmadım derdime derman
Yok bu dünyanın vefası kanı (hani) Süleyman
*
Karaca Ahmed’de:
Bu cihan bağına geldim bir mürüvvet göremedim
Derdime derman aradım bir ilacın bulmadım
1282
*
Karaca Ahmed’de:
Bu canımda terahhum etmedi veba bir kerre
Yaktı ciğerim köşkünü geçmedi reca bir kerre
1300

Şair burada ciğerim köşkünü yaktı demekle onun lisan-ı hâl ile öldüğünü anlatmak istiyor.

*
Edirnekapı’da:
Ah ne yazık oldu bana gençliğime doymadım
Çaresiz bir derde düştüm çaresini bulmadım
Yaktı bitirdi vücudum şehrini kahr ile
Gül gibi soldum cihandan ne olduğumu bilmedim.
1332

Şair bu genç yaşında ölenin hissiyatına ve ölüm anındaki düşüncelerine iyi vâkıf olduğunu göstermiştir.

*
Edirnekapı’da:
Ey felek kaddin bükülsün nâmurad ettin beni
Bir murada ermiş iken târumâr ettin beni
1317

Feleğe ne kadar yerinde ta’riz. Murada erenler târumâr olduğunu şair ne güzel düşünmüş.

*
Edirnekapı’da:
Daha pek genç iken bîçare düştü bîdeva derde
Ciğerler parçalandı çehre soldu tülhükam oldu
*
Karaca Ahmed’de:
Hem medkûk illetile ciğerim püryan etti
Kim görse rahm ederdi akan çeşmim yaşına
*
Karaca Ahmed’de:
Meskenim dağlar başı sahraya hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini Lokman’a hacet kalmadı
Nikâhım kıyıldı tezevvüc olmadı icra
Nagihan bir derde düştüm vereme bulmadı çare
Arkasından tez ermişti câm-ı ecel
Murada ermek değil mümkün ne hikmettir bu dünyada
Garibin halini hanımım ağlasın yansın
On yedi yaşında deyu mezarım iftihar etsin
1315

Anadolu’dan gelmiş burada bir evde büyümüş bir garip kızcağız, bir hanımın yanında evlatlık. Ondan başka kendisine ağlayıp yanacak yok. On yedi yaşında nikâhlıyorlar. Lâkin dûçâr olduğu veremden dolayı evlenemiyor ve çabucak ölüyor. Onun lisanından şair bu dünyada ne hikmettir murada ermek mümkün değil diyor. Mezaristanlarımızda bunun gibi acıklı hikâyeler çoktur.

*
Karaca Ahmed’de:
Ah kim âlem içre ben de şâdân olmadım
Çaresiz derde esir oldum def ‘a imkân bulmadım
Geçti ömrüm görmedim sıhhat yüzün
Bir misafir gibi geldim ben de mihmân olmadım
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayub derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti
1252
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Hamlini vaz‘eyleyip heman gitti
*
Karaca Ahmed’de:
Ah ile zar kılarak gençliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş muradım almadım
Hasrete fânî cihanda tûl-i ömür sürmedim
Firkate takdir bu imiş ta ezelden bilmedim
*
Karaca Ahmed’de:
Bir gül gonca misalin meskenidir bu mezar
Eyledi nazik tenin hâk ile yeksân rûzigâr
*
Karaca Ahmed’de:
Niyazım budur benim Bari Hüda’dan
Unutmasın dostlar beni duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Bakıp geçme recam budur ey Muhammed ümmeti
Müteveffânın diriden heman bir Fâtiha’dır minneti
*
Karaca Ahmed Türbesi adasında:
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenime ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman
(XIX’uncu Asır Başları)
*
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
Emr-i Hak böyle imiş
Yerini buldu ferman
1251
*
Üsküdar’da:
Çeküp el âlemi fânîden oldu âzim-i bekâ
Düşüp derdi bîdermana çekdi çilesin çarhın
Terehhum eyledi ahvaline dünya ve mâ fîhâ
Esüb bâd-ı ecel gülberk-i ömrün pâyimâl etti
1260
*
Karaca Ahmed’de:
Bir kuş idim uçtum yuvadan
Ecel beni ayırdı anadan babadan
Unutmasınlar beni hayır duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Ne yaptım ben sana ey zalim felek âh
Bana göstermedin rûy-i cihanı
Henüz açılmadık bir gonca iken
Perişan oldu halim nâgehânı

İNCE DUYGULU MEZAR TAŞLARI KİTABELERİ

Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar
Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal
Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı
On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl
1329
*
Geldim şu dünyada eğlendim al giydim karalar bağladım
Bir vakit dillerde söylendim hayf ömrüm geçti gitti
Hak sahibi kapıya geldi kesildi nasibim geriye kaldı
Ezrail yanağıma pençe saldı can cesetten çıkıp gitti
Kavm ü hısım duyup yandı çığırdılar imam geldi
Mal ü mülküm burada kaldı hayf ömrüm geçti gitti
El urdular sağlığımıza bakmadılar hâlimize
Göçürdüler ilimizden göçürdüler geçti gitti
İndirdiler mezarıma sığındım Ganî Sübhân’a
Toprak attılar serime gözüm yaşı kaçtı gitti
İmam telkine başladı ne güzel iş eyledi
Kavm ü hısım beni başladı dövünüben geçti gitti
(Tarih kırık – Karaca Ahmed’de bir Bektaşî kabrinde)
*
Edirnekapı’da:
Ferman etti Hüda
Fânîye hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
Yapıldı cennet sarayın
Mimara hacet kalmadı
1339
*
Karaca Ahmed’de:
Sârikler elinde konakda oldu telef
Sadakatle ol civan etti kütah
1303
*
Karaca Ahmed’de:
Hanemde otururken bir gün nâgihân
Kulağıma değdi ihfâdan irciî emri heman
Hasretile yirmi dört saat mürûrunda emr-i tamam
Bu vücudu gülterim kabr içinde oldu nihan
Tıfl idim ki henüz girdim on yedi yaşıma
Terk edip ömrüm defterin dürüp misl-i hazan
1285
*
Öyle geçme bir nazar kıl mehlika
Böyle eyler her kişi sonra sana

Yaşadığımız anların tesirine göre ölüler, dirilerin hatırlamasını çok isterler deriz. Yaptığının mukabilini göreceğine işarettir.
*
Karaca Ahmed’de:
Kimesne gülmez kimesne dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
1216

HASTALARIN TEDAVİSİYLE MEŞGUL HEKİMLERDEN BAHİS MEZAR TAŞLARI

Karaca Ahmed’de:
Vâlideynin yüreğine urdu dürlü yâreler
Hiç tabîbler ana kılmaz ne deva ne çareler
1206
*
Karaca Ahmed’de:
İdince Hüda kulun hakkına gel deyu ferman
Hekimler onu te’hir edemez bir an
1230 (Bir kadın kabri)
*
Karaca Ahmed’de:
Çaresiz bir derde düştüm bulmadım asla deva
Derdim efzûn oldu umdukça etıbbâdan vefa
1284
*
Edirnekapı’da:
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
1339
*
Edirnekapı’da:
Esir-i renc-i bîmârı olup vâfir zaman-ı âhir
Etıbba-yı zamane oldu tedbirinde acz-ârâ
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
1251
*
Karaca Ahmed’de:
Kele Lokman neylesin dolmuş ecel peymânesi
(XIX. Asır Başı)
*
Bu satırlarda bazen tabiplerin ölümden kurtaracak devalar yapmadıklarından hafif serzenişler, sonra eceli gelince hekimlerin onu te’hir edemeyeceğinden bahis vermeler, çok uzun hasta yatmasını hekimlerden vefa umduklarından bilenler, öldükten sonra artık Lokman’a ihtiyacı olmadığını bildirenler, delilikler karşısında zaman hekimlerinin tedbirlerindeki aczden şikâyet edenler, hekimin derdine derman bulamadığını bildirenler, Lokman da gelse ecele ne yapacak diye soranlar vardır. Hekimlere tariz yoktur. Ölüm sebepleri, ekseriye kadere haml olunur.

MEZAR TAŞLARINDA YAZILAN VEFAT SEBEPLERİNDEN
(KERRE İÇİNDE OLANLAR İZAHLARIDIR)

Tâûn (asıl veba).

Derd-i hunnâk (kuş palazı).

Veba (sârî hastalıklar). Vebadan ölenlerin adedi çoktur.

Derd-i bî-aman, çaresiz dert (veba ve kanser).

Vaz‘-ı haml esnasında (şehid sayılır).

Türlü emrâz (müzmin hastalıkların arazı).

Renc-i bîmârî (delilik).

Ciğerler parçalandı (verem).

Uyub nefsim hâline

Eyledim canım harab

Sârikler elinde konakta oldu telef (hırsızlar öldürmüş).

Şehid (harpte yaralanıp ölenler veya uzun bir hastalıktan sonra göçenler).

Kalp hastalığı.

Aşk.

Katl (şehid).

İkiz doğup yaşadıktan sonra ölümlerinde yine yan yana ana rahminde gibi bulunanlar.

Muradına ermeyen (evlenememiş kız ve erkekler).

Garip ölenler (vatanlarından uzak vilayet mezarlıklarında).


ŞAİRLERİN KABRİSTANLAR HAKKINDAKİ BİRKAÇ DUYGUSU

Şair, bir çocuk kabrine şunu yazdırıyor: “Ey toprak, üzerine pek de sıklet-bahş olma. Zira o senin üzerine çok az basmıştır.”
*
Ruşen Eşref: “Bastığım toprak ayağımın altında uslu duruşunu ve beni binbir süsünle avutuşunu anlamıyor muyum sanıyordun. Ey sinsi! Seni çiğnediğimin cezasını beni öğütmekle vereceksin. Biliyorum, seni seviyorum.”
*
Şair Eşref :
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı.”

DARB-I MESELLER

Ölüm hakkındaki darb-ı mesellerimiz de halkın ölüm karşısında duyduklarına bir misaldir. Bunlar üzerinde çok düşünmeğe değer. Birkaçı:

– Ölümü görmeyince hastalığa mum olmaz. Ölümü gören hastalığa razı olur.

– Ölüme tükürtürüm, yüzüme tükürtmem.

– Eden bulur, inleyen ölür.

– Mezar taşıyla iftihar olunmaz.

– Ayıbını topraklar örtsün

– Ölenle ölünmez.

– Öleceğim diyen ölmez, onurup yürüyen ölür.

– Ölüm hak, miras helal.

– Ölüye ağlamaz, diriye gülmez.

– Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.

– Ölmüş ile ölünmez.

– Borçlu ölmez, benzi sararır.

– Biri ölmeyince, diğeri gün görmez.

– Öküz öldü, ortaklık ayrıldı.

– Tende biten, teneşirde gider.

– Can çıkar, huy çıkmaz.

– Çıkmayan canda umut var.

– Ne ölüye ağlar, ne diriye güler.

ŞAİRLERİMİZİN SÖYLEDİKLERİ
ÖLÜM TARİHLERİNDEN BAZI MİSALLER

Sürûrî: Can borcun eda eyledi gitti Ödemişli (1206).

Hikmet: Ömrü Ömer Efendi’yi etti veba heba (1227).

Sürûrî: Mevte çare bulmayıp göçtü hekim bey derdimend (1201).

Sürûrî: Yedi Gevrekzade’yi açgözlü felek (1216).

Esat: Hekimbaşı iken Behcet Efendi göçtü âlemden (1249).


VEBA/TÂÛNDAN VEFAT TARİHLERİ

Hikmet: Genç iken renc-i vebadan eyledi Tahir vefat (1227).

Rasim Esad: Şumnu’da Baki Efendi oldu tâûndan şehid (1227).

Sabit: Gitti bin yüz birde Esad hekim tâûndan (1101).

Ârif: Gitti Şakir vah kim tâûndan (1227).

Sürûrî: Hayf Yusuf genç iken kıldı intikal (1207).

Sürûrî: Vah kim tâûn hücum etti şehid oldu Said (1211).

Sürûrî: Kıldı tâûn Afife Hanım’a vah (1213).

Sürûrî Mecmuası (1299)


GARİP TARZDA YAZILI MEZAR TAŞLARI

Ser verip sır vermeyen Server Dede.

– Davasında yok güzafı ser verip sır vermemiş.

Karı dırıltısından vefat eden es- Seyyid Ahmed Ağa (1260).

Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda (ta‘lîk yazılı ve sarıklı taş).

Diğer bir rivayette Halil Ağa (Hotinli Kemaleddin rivayet).

– Her kim ki mezarıma dokunursa yılancık illetinden kurtulmasın.

Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda. Altında “Yılancıklı” kelimesi imza makamında konmuş. Hangi kadına ait belli değil. Vaktiyle bunun tedavisi ile meşgul birisine ait olması muhtemel. Bu, müzeye naklolan taşlardandır.

– Meşhur yevmiye elli dirhem sülmen (civa) ve afyon ekl eden yüz otuz dört yaşında fevt olan Rehavî es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi.
*
Karaca Ahmed’de:
Uyup nefsim hâline
Eyledim canım harap
Bir cariyesiyle akibet
Oldun turâb
1289

Bir kıza aşık oluyor. Duyulunca zamanın içtimaî terbiyesi, düşüncesi sevkiyle bunu izzet-i nefsine giran görerek canına kıyıyor. Nitekin bu taşın diğer tarafında aynı adamın dilinden şair şunları yazıyor:

İlahi rûz-ı mahşerde bana gûna gûn ecreyle
Ne dertlerle helak oldum şehidlerle haşreyle
Sana kurban edüp canım eyledim turâbı mesken.


MEZARİSTANLAR HAKKINDA TUHAF RİVAYETLER

Ankara taraflarında bir mezar taşında “Kırk yumurta bir paraya çıktığı zaman herkes karısını geçindiremeyeceğim diye boşadı. Lakin ben boşamadım.” diye yazılı olduğunu görenler rivayet eder.

KABRİSTANLARIMIZA AİT BABALARIMIZIN ÖĞÜTLERİ

Kabristana otlatmak için hayvanlarınızı sokmayın.

– Kabristandan kimse hiçbir şey almamalıdır. (Bu terbiye el’ân Sarıyer halkında vardır. Ağabeyim Ömer Şevki’nin dört yıl önce yaptırdığım kabrinin eski tahta aksâmı daha evvel ve daha sonra yerlerde çürüdüğü hâlde kimse gelip almamıştır.)

– Mezaristanlardan bir şey alıp götürenlerin evlerinden ölü çıkar.

– Komşu mezarlarından taşlarından yeni kabirler yaptırmayın.

Hırsızlıktır, o onların malıdır. Yeniden, hariçten malzeme getirtip yaptırın. Sonra sizinkileri de başka kabirlerin imarında kullanırlar.

– Kabirlere ve kabristanlara tecavüz ve müdahale etmeyin. Zira içinde babalarınız, anlarınız, evlatları, kardeşleri, akraba ve ahbabı medfûndur. Bunlara yapılacak tecavüzü bir gün de size yaparlar.

– Kabristanına hürmet eden, kabirlerini temiz tutan bir millet, büyük bir medeniyet sahibi olduğunu ispat eder.

– Kabirlerine hürmet etmemek ve onları tahrib etmek yalnız eski ve yeni nesle değil, gelecek nesillere karşı da irtikâb edilmiş bir kabahattir.

HALK ŞAİRLERİNİN MEZAR KİTABELERİ

1- Mezaristanlarımız, büyük duygulu şairlerimizin, insanların ve halkın ölüm karşısındaki duygularının yaşadığı bir kitaptır. Bunların bir kısmı en meşhur dîvan şairlerimiz, diğerleri halk şairlerimiz tarafından yazılmıştır. Dîvan şairleri tarafından yazılanlar ince hislerle ve derin mânâlarla süslüdür. Bu noktadan mezarlarımız fikir meşheri bedayiidir. Şair, umumi kültürünün ve felsefesinin tesiriyle güzel medlûller meydana çıkarmıştır. Aralarında çok nükteli olanlar, memleketin zenginlerine ve ricâline ısmarlama yapılan tarihler gibi değildir. Bunlar birtakım mânâsız ve güzelce sıralanmış, mevzûn sözlerdir. Ancak o şahıslara aittir. Lâkin efrad-ı ailesinden birisine irticalen söyledikleri çok güzeldir. Halkın gönlünden kopanları halk ve esnaf mezarlarında ve onların ailesinde görüyoruz. Onlar ölümün mahiyetini, tekrar dirileceklerini ve bu yerlerden bitecekleri tesellisiyle beraber büyük üzüntülerle karşılaşmışlardır. Halk mezar taşlarının başındaki beyit ve kıtaları zaman elif-balarının karışık ve imla yanlışlarıyla dolu birçok kopyalarını diğer mezar taşlarında da çok buluyoruz. Çoğunun vezni yoktur. Mezarcılar bunları istismar ile kendilerine sipariş olunan taşların yazılarından seçilen misallerden halkın hoşuna gidenleri çoğaltmışlar. Ahîren dostum Prof. Horia Slobozianu Romanya’da Tekir gölündeki villası bahçesinde bulduğu eski bir mezaristan taşlarında da vezinleri bozuk âtîde saydığımız misallerle süslü kabir taşı örneklerini tercemeleri için yollamıştır.

Bunlardan öğreniyoruz ki Türkler gittiği yere kültürünü de beraber götürmüştür ve bu eski yurtlarındaki hislerini hiç kaybetmemişlerdir.

Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır.

*

– Gençliğine doymadan muradına ermeyen…

– Gençliğine doymayan (1191).

– Bulunmadı emrâzın çaresi.

– Genç yaşında tekmil imiş vadesi (1326).

*

Bunun, bozuk imlâlı ve yanlış kafiyeli pek çok çeşitleri vardır:

Bulmayıp derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti heman…

(XIX. Asır)

*

Bu fânîde bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın-çin rıhleti…

*

Emr-i Hak’la dürlü emrâz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebep oldu mevtime
Âkibet erdi ecel rıhlet göründü canıma

1320

*

Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenim ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman…

(XIX. Asır)

Romanya’da Tekir gölündeki kabir taşları da bunlara çok benzer. Burada garip olarak ölenler de mezkûrdur.

2- Türkler ölümden korkmamışlar ve onu, “Ömrüm bu kadarmış.” diye ölecekleri anda bile tevekkül ile karşılamışlardır. Ölümden sonra mezaristanda olan safahatın teferruatı ölmezden evvel birçok saf ve temiz ruhlu insanların hafızasında yer etmiştir. Mezar taşları, insanların ölüm karşısında tevekküllerinin izahlarıyla doludur.

3- Şairler, kabir taşlarına yazdıklarını bazen kendi lisanlarından, dirilere hitab tarzında yazmışlardır. Ölenlerin dilinden hitabı daha sûzişkâr olmuştur ve yanlarından geçen dirilere açık ve kapalı serzenişlerde bulunmuşlar. “Bugün bana ise yarın sanadır.” gibi sözler katmışlardır. Gelip geçenler bunları okudukça kendi telakkilerine göre müteessir ve mütehassis olmuşlardır.

4- Mezar taşlarımız Türk harsının bir safhasını canlandırır. Ölenlerin ölüm karşısında mütevekkilâne düşünceleri, terceme-i hâlleri ve meziyetlerini, ve’l-hâsıl dünyevî her hâlini anlamak kabildir.

5- Hars menbaı olan mezaristanlarımız hekimler, hekimbaşılar, mimarlar, esnaf, devlet memurları, âlimler, tarikat mensupları, ve’l-hâsıl her tabaka hakkında tedkik yapılabileceği gibi bu açık meşherde kavuklar, mezar taşı mimarisi ve yazılar hakkında çok şeyler öğrenebiliriz. Bu hususta “Yeni Türk” koleksiyonunda Hikmet Turhan Dağlıoğlu’nun değerli etüdleri ve muhtelif yerlerde bu taramanın lüzumuna temas eder kısa yazılar vardır.

6- Esnaf ve halkın ölüm telakkileri çok dikkate şayandır. Garip yazılı ve tuhaf mânâlı taşlar bunlara aiddir. İlim ve fazilet sahiplerinin ve sanatkârların kabirlerindeki manzûm ve mensûr yazılar kendi mevkilerini temsil edecek bir vasıftadır.

7- Hayatta olan kocaların eşlerine aid mezar taşları pek farklıdır. Hayatında olduğu gibi öldükten sonra da karısına bağlılığını bırakmamış ve unutmamış insanların, mezaristanlarda bu kabirlere ne kadar özendikleri ve bazen oralarını gelin odaları gibi süsledikleri görülmüştür.

8- Genç yaşta derd-i deva-nâ-pezîr (verem)den ölen kızların mezar taşları pek acıklıdır. Hele birisinde “Senin bırakacağın hatıra bu mezar taşı mı olacaktı?” diye yazılıdır. Mezar taşlarında Türklerde ölüm felsefesine dair bilgilerimiz ve onun neticeleri sırf bu kadar değildir. Bunlar bir deneme mahiyetinde toplanmıştır.

9- Netice şudur: İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinin de ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır.Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
Karaca Ahmednâme
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver

Kaynak: https://www.uskudar.bel.tr/userfiles/files/Karaca_AhmetName.pdfkaraca-ahmet-mezar-tasi-yazilari

 

Etiketler:

Torino Atı

3 Ocak 1889, Friederich Nietzsche, Via Carlo Alberto’da ki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette, taksicinin biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdanmamakta direnmektedir. Bundan dolayı Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuru verir.

Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve öfkeden köpürmekte olan taksicinin sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden taksinin üzerine atlar ve kolunu bağlar bir vaziyette atın boynuna dolar.

Komşusu onu evine götürür…

O da iki gün boyunca divanın üzerinde, o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: “Anne, tam bir aptalım (Mutter, İch bin dumm)”. Uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

(Torino Atı filmi giriş sahnesi)

 
Torino Atı için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Şubat 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Hezarfen (bin sanat sahibi) Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay

Yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde, renkli kişiliğiyle Üsküdar’ı temsile layık bir sanatkar hüviyetini sürdüren üstad Necmeddin Okyay’la önceleri hoca-talebe, sonra da baba-oğul yakınlığıyla yirmi yılı aşan bir beraberliğimiz oldu. Buna dayanarak, ölümünden 27 yıl sonra Üsküdar Sempozyumu’nda onu -zamanın elverdiği nispette- Üsküdarlılara tanıtmayı bir vecîbe addediyorum. Kendileriyle şahsen muarefesi bulunanlar da artık azaldığından, bu konuşmamla hiç olmazsa onlara da Ustad’ı hatırlatmış sayılacağım muhakkaktır.

Okyay’ın evi -kırk yıldan fazladır artık ailenin mülkü olmamakla beraber- Üsküdar’ın Toygartepesi semtindeki Şair Ruhi Sokağı’nda hala duran 5 numaralı ahşap evdir, Sokağın karşı sırasındaki bir evde de “Said Paşa imamı” lakabıyla anılan mevlidhan Hasan Rıza Efendi (vefatı: 1887) oturmaktadır. (Mehmed Akif merhumun bu zatla ilgili latîf bir şiiri “Said Paşa imamı” başlığıyla Safahatın 7.kitabı olan Gölgeler’de okunabilir), ilahi bir cezbe haliyle yaşayan Hasan Rıza Efendi, 1882 yılının Eylül aynıda, hiç mutadı olmadığı halde karşı komşusunun kapısını çalar ve: “Bir oğlun olacak, ismini Necmeddin koy!” diyerek yürür gider. Üsküdar Mahkeme-i Ser’iyesi’nin başkatipliğiyle beraber -babadan müntakil- Yenicami imam ve hatipliğini de sürdüren Mehmed Abdünnebi Efendi, keşfi açık komşusunun bu sözleri üstüne, o akşam rüyasında, yatak odasının penceresine bir kuyruklu yıldız konduğunu görür. Aradan dört ay kadar geçince, 28 Ocak 1883 günü, beklenen Mehmed Necmeddin doğar.

Küçük Necmeddin, yaşı dört sene, dört ay, dört güne eriştiğinde -Osmanlı teamülüne göre- ibtidaî tahsili için evlerinin yakınındaki Karagazi (Karakadı) mahalle mektebine başladı ve üç yıl hitamında buradan mezun olduktan sonra Kasabzade Mehmed Efendi’den Kur’an-ı Kerim hıfzını ilerletti. Müteakiben Ahmediye-Çavuşderesi semtleri arasındaki Ravza-i Terakki isimli (bugünkü adı: Halil Rüşdü İlköğretim Okulu) hususi mektebin, önce ibtidaî kısmını üçüncü sınıftan başlayarak o yıl bitirdi; aynı yerde orta tahsilini sürdürdü. Bu esnada rik’a, dîvanî ve celi divanî yazılarını rüşdiye (orta mekteb) seviyesine göre meşk edip icazetini aldı; yine o sıralarda hafızlık eğitimini de, Kasabzade’nin vefatı sebebiyle mektebin hocası Hafız Şükrü Efendi’den tamamladı. Ravza’nın hat muallimi Hasan Tal’at Bey, genç Necmeddin’deki istidadı görünce, kendisini Nuruosmaniye Medresesi’ndeki yazı odasına 1902 yılında götürerek, oranın hocası olan Filibeli Hacı Arif Efendi’ye (1836-1909) devamını sağladı. Arif Efendi, Bakkal lakabıyla tanınan bir hat üstadıydı ve medreseye gelen birçok meraklıya sülüs-nesih yazlarını meşk ediyordu.

Genç Necmeddin’in birincilikle mezun olduğu Ravza-i Terakki, devrinin en kudretli öğretim müesseselerindendi. Nitekim, aynı senelerde buradan feyz alan şu üç arkadaş, seksenli yaşlarında mesleklerinin pîri unvanını almışlardır:

1- Necmeddin Okyay (1883-1976): Şeyhü’l-hattatîn
2- Hafız Ali Üsküdarlı (1885-1977): Reisü’î-kurra
3- Burhan Felek (1889-1982): Şeyhü’l-muharrirîn

Rüşdiye tahsilini bitirdikten sonra lise eğitimi için Üsküdar idadîsi’ne giren Necmeddin, buraya bir yıl devam etti. Ancak salı günleri hat meşki almak üzere Nuruosmaniye’ye gitmesine müsaade edilmeyince tahsilini bırakmağa karar verdi; zaten devlet memuru olmak gibi bir niyeti de yoktu. Bu arada eline geçen bir ebru (ebrî) kağıdı, öğrenmek iştiyakında olan bu gencin fevkalade ilgisini çekdi. Bu san’atı yegane bilenin Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi (1829-1904) olduğunu da düyunca, kendisinden ebruculuğu tahsil etmek üzere Sultantepesi’ndeki Dergah’a çıkmayı iş edindi.

Ebrunun yanı sıra, ahar denilen kağıt cilalama usullerini ve biraz da ince marangozluğu öğrenmişken, Edhem Efendi fani ömrünü tamamlayıverdi. Ancak hocasından kazandığı birikimleri genç Necmeddin istîdadıyla geliştirdi. Bilhassa, ebru kağıdındaki renklerin imtizacı konusunda, o vakitler Toygartepesi’nde oturan Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rıza Bey’den (1858-1930) çok faydalandı.

Hafızlıktaki derecesini ilerletmek için Kaptanpaşa Camii imamı meşhur Hafız Nazif Efendi’den (1861-1931) aşere ve takrîb, ayrıca Çinili Camii imamı Nuri Efendi’nin cami derslerine devamla ilmiye icazetnamelerini alan Necmeddin, bunu alanların kullandığı “efendi” unvanına da hak kazanmış oldu. Bu arada Konyalı Vehbi Efendi’den is mürekkebi îmalini öğrendi. Sultan tepesi’nde oturan Sultan Aziz’in okçubaşısı Seyfeddin Bey’le tanışarak onunla kemankeşlik çalışmalarına katıldı. Okmeydanı‘ndaki hedef okçuluğu denemelerinde ancak 680 gez (1 gez- 66 santimetre) uzaklığa atabildi. Halbuki kabza (okçuluk icazeti) alabilmek için en az 800 gez atmak gerekiyordu. Bununla beraber, Necmeddin Efendi biri 1920’de, diğeri 1940’da olmak üzere Okmeydanı’nın Vakıflar idaresince satışını iki kere önlemek, Cumhuriyet devrinde yeniden Okspor isimli kulübü kurmak ve 1934’de çıkarılan soyadı kanunu uyarınca kendisine Okyay’ı seçmekle bu tarihî spordan hiçbir zaman kopmadığını gösterdi. Ancak Okmeydanı’nın 1950’den sonra devletçe “yokmeydanı” haline getirilişinin ve tarihî Türk okçuluğunu bilen yegane kişi olarak kalmanın elemiyle ömrünü sürdürdü. O yaşlı halinde bile, meraklılara “Ya Hakkk!” nidasiyle ok atışı gösterirken, sanki yirmisindeki delikanlılığına avdet ederdi.

Bizim yine eski yıllara dönmemiz gerekiyor; çünkü Necmeddin Efendi’nin öğrenecekleri henüz bitmedi! Bakkal Arif Efendi’ye devamı sırasında eline bir ta’lîk yazı geçen genç Necmeddin, bu hat nev’inden çok hoşlandı ve bunu hemen öğrenmek arzusuna kapıldı; ta’lîk hattının o yıllardaki en büyük ismi Sami Efendi’ye (1838-1912) mülakî oluşunu kendisi şöyle anlatırdı: “Biz ta’lîk yazmak istediğimiz sırada kendilerinin biricik kızı vefat etmiş, üzüntüsünden yazı göstermiyordu. ‘Sultan Hamid irade etse göstermez, lakin bir reddedemeyeceği kimse Özbekler Şeyhi Edhem Efendi’dir’ dediler. Hemen, ebrî hocamız olan Şeyh Efendi’ye koştuk. Bizi Sami Efendi’ye götürdü. Derse başladık. Ertesi hafta gittiğimizde, arkadaşım Abdülkadir’in meşkine baktı, ‘Bir daha böyle gelirsen, kendimi ‘evde yok’ dedirtirim’ dedi. Benim meşkimi de şöyle elinde sallayıp: ‘Al bir mel’abe-i sibyan (çocuk oyuncağı) daha!’ demez mi? Dünya başıma yıkıldı zannettim. Bir dahaki sefere çalışmaz mısın? Sonraki hafta korkudan titreyerek gittik. Meşke şöyle bir baktı. ‘Hmm, bizim tekdirin faide-i azimesi (azarlamanın büyük faydası) görülmüş’ dedi. Hazret’in vefatına kadar on sene kendilerine devam ile çok feyz. aldık”. 1905’de ta’lik hattından, 1906’da sülüs-nesih yazılarından, eski üstadlara taklîden yazdığı kıt’alarla, hocalarının icazetine hak kazanan genç Necmeddin, öğrenmek hususunda boş durur mu? Hocaları hayatta kaldığı müddetçe onlardan nasîb almağa gayret etti. Kendisinin diğer yazı nevilerinden de behresi bulunmakla beraber, Sami Efendi’nin yönlendirmesiyle ta’lîk ve celî ta’lîk hatlarına daha çok eğildi; bunlarla kıt’a ve levhalar yazmayı tercih etti. Mermer üstüne hâkkolunmuş hayli mezar kitabesi ve Çenberlitaş’daki Piyer Loti evinin kitabesi (1920) de Necmeddin Efendi’nin kaleminin eseridir.

Şurası mutlaktır ki, hat san’atı İslam’ın kitabı Kur’an-ı Kerîm’in en güzel şekilde yazılması gayretinden doğmuş, lakin kısa zamanda sahasını genişletmiştir. Rönesans devri sanatlarındaki dînî ağırlık düşünülürse, hüsn-i hattın oluşmasındaki bu temayül tabiî sayılır. Osmanlı devrinde de hatla uğraşanların çoğu önce bir dînî tahsil almışlar, hatta ömürleri boyunca dînî hizmetlerde bulunmuşlardır, İslamiyet’te ruhban sınıfı olmadığı cihetle, cami hizmetleri, günde beş kere yapılan toplu ibadete mihraba geçerek önderlik etmek (imamet) ve kılınan her cuma namazı öncesi minbere çıkıp hutbe okumak (hitabet) ile sınırlı kalır. Bu hizmetler, diğer vazifelilerle nöbetleşe yürütüldüğü için, imam-hatip zümresinin meraklı ve çalışkan olanları ilim ve sanatla uğraşmağa rahatlıkla zaman ayırabilmiştir. Necmeddin Okyay’a da, doğduğu Üsküdar’daki son klasik mimarî örneği olan Yeni Valide Camii’nin ikinci imameti -babasının 1907’deki vefatıyla- intikal etmiş. Onun daha sonra birinci imam ve hatip olarak 40 yıl sürdürdüğü bu hizmeti sırasında daha neler, nelerle uğraşacağını birazdan anlatacağım.

1908 yılına gelindiğinde, 25 yaşındaki Necmeddin, Üsküdar Yeni Valide Camii’nin ikinci imamı, muhtelif yazı çeşitlerinden icazet sahibi genç bir hattat, ebru san’atkarı, kağıt terbiyesinde ve mürekkep imalinde usta, okçulukta mahir bir sporcu ve ayrıca eski hattatların eserlerini toplamağa ve onları inceleyerek hattın inceliklerini kavramağa çalışan zekî ve dikkatli şahsiyetiyle karşımıza çıkıyor. Dikkatine şu vakıayla işaret etmek istiyorum: Camide vazifeli olduğu sıralarda, avludaki musluklarda abdest alanların cebinden para çalan bir yankesici camiye dadanmış. Hadise birkaç defa tekrarlanınca, oranın sorumlusu sıfatıyla Necmeddin Efendi bundan büyük bir rahatsızlık duymuş ve namaz evveli muslukların önünü uzaktan tarassut altına almış. Uzun bir takipten sonra, nihayet yankesiciyi suçüstü yakalamış, iş mahkemeye intikal ettiğinde, adam suçunu hakimin huzurunda inkara kalkışmış; bunun üzerine Necmeddin Efendi hırsızlığın bütün kaide ve inceliklerini göz önüne serecek şekilde, olanları hakime nakledince, şaşıran hırsız; “Bu hoca, muhakkak yankesicilikten yetişmedir.” diyerek, suçunu mecburen kabullenmiş ve mahkum edilmiş!

1914 yılında Cağaloğlu semtinde açılan “Medresetü’l-Hattatîn” isimli öğretim müessesesine -artık yazdığı hat levhaları sağda solda görülmeğe başlayan- genç Necmeddin’i hoca olması için, müdür Arif Hikmet Bey (vefatı:1918) davet etmiş. Fakat, gittiğinde kendisine sormadan, yanlışlıkla talebe olarak kaydetmişler. O, buna “Demek ki daha öğreneceklerim varmış” diyerek itirazda bulunmamış ve sülüs hattını Kamil Efendi’den (1861-1941) ders alarak ileriye götürmüş, Tuğrakeş Hakkı Bey’den (1873-1946) de celi sülüs ve tuğra öğrenmiş. Lakin diplomasını 1918’de almazdan iki yıl evvel, 1916’da ebru ve Ahar muallimi olarak Medresetü’l-Hattatîn’e tayin edilip öğrenci yetiştirmeğe başlamış, işte o sıralarda, Medrese’ye gelerek kendisinden çiçekli ebru yapmasını isteyen tanımadığı birinin arzusunu gerçekleştirmek için uğraşırken, bunda da muvaffak olmuş. Bu tarz ebrûya daha sonra Necmeddin Ebrusu adı verilmiştir. O yıllarda, camideki vazifesi icabı, henüz sarık-cübbe kıyafetiyle dolaşmak hakkına sahip bulunan Necmeddin Efendi’nin sür’atli yürüyüşünü, talebesinden Süheyl Ünver (1898-1986) hocamız: “Cübbesi, yolda giderken Necmeddin Efendi’nin arkasından yetişemezdi!” cümlesiyle anlatırdı. Medresetü’i-Hattatîn’deki “Hat ve Hattatlar Tarihi” dersinin muallimi olan şair Hüseyin Haşim Bey (1861-1920) de felekiyat (astronomi) tabirlerini kullanarak yazdığı şu kıt’asında Necmeddin Efendi’yi, bakınız ne kadar ihatalı tanıtıyor:

Hattat Necmeddin-i Üsküdarî Hakkında:

Gerçi meclâdır o necm-i dîn ü hatta Üsküdar,
Pertevî zanneyleme, eyler o semte inhisar.
Kevkeb-i evc-i zekâdır, şems-i burc-ı iktidar,
Asumân-ı hüsn-i hat eyler anınla iftihar.

(Gerçi o din ve hal yıldızının parladığı yer Üsküdarsa da, ışığını sadece o semte yaydığını sanma. Zekanın doruğundaki yıldız, iktidar burcundaki güneş mertebesinde olan Necmeddin’le hüsn-i hattın gökleri iftihar eder.)

Yine o yıllarda Süleymaniye’deki Kanunî Sultan Süleyman Mektebi’yle Bostancı ve Erenköy mekteblerinde hat muallimliğine başlayan Necmeddin Efendi, hattatlığının da verdiği imkanla zer-endûd levhalar hazırlamağa ve yazılı ebru denemelerine ağırlık verir; lakin, bu ikincisi için önceleri, çok zahmetli bir usulle çalışmıştır: Kağıda yazdığı yazının etrafını oyarak, çıkardığı harfleri bir başka kağıda arapzamkıyla yapıştırıyor, kuruduktan sonra ebru teknesine attığında, yapışık harflerin altındaki kısım suyun sathındaki boyaları almıyor ve ıslanan harfler yapıştıkları yerden ayrılınca, yazılı kısımlar kağıdın renginde kalıyor. Fakat, çok zaman alan bu usulü Necmeddin Hoca dikkati sayesinde kolaylaştırmıştır. Harfleri yapıştırmakta kullandığı arapzamkı mahlülünün kazara dışa taştığı yerlerde de kağıdın boya kabul etmediğini bu arada gözden kaçırmadığı için, yazılan bir defa da, kağıdın üstüne doğrudan arapzamkı mahlülüyle yazmayı tecrübe ederek çok mükemmel neticeler alıyor.

Necmeddin Hoca, Tuğrakeş Hakkı Bey‘le yakınlaşınca ve gülcü Şükrü Baba’yı da tanıyınca, onlardaki gülcülük merakına kendini de kaptırmıştır. Üsküdar’daki ahşap evinin ulu ağaçlarla dolu 4000 m2’lik bahçesinin bir bölümünü 1926’da gül yetiştirmeğe ayırmış ve burada 400 çeşide kadar gül yetiştirmiş, yarışmalara katılıp madalyalar almıştır. İşin asıl hoş tarafı, bir gülün botanik künyelerini Latince olarak bilmesi ve gördüğü cinsi bu isimle tanımlamasıydı. Üstad’daki şu gül aşkına bakınız ki, benim kendilerine mülaki olduğum 1955 yılında bile, artık eskisi gibi meşgul olamadığı için, yine de kırk çeşit gülü kalmıştı. 1961’de Toygartepesi’ndeki evinden Koşuyolu’nda bir apartman katına taşınınca gülden de, bahçesinden de kopmak mecburiyetinde kalan Necmeddin Efendi, talebesinden Ali Alparslan’ın, 1963 yılında vazifeyle bulunduğu Londra’dan kendisine mükemmel bir gül katalogu göndermesi üzerine, şu hazin kıt’ayı ona cevaben yazmıştı:

Güllerin karşımda her an, solmadan durmakdadır,
Hem temaşasıyla gönlüm şad-man olmakdadır.
Eski bagçem hatıra geldikçe dîdem hün olur,
Şimdi gül resmiyle Necmi geçmişi anmakdadır.

Hat koleksiyonu da sür’atle büyüyen Necmeddin Hoca’nın eline 1925 yılında bir mücellidin terekesinden klasik cilt yapımında kullanılan şemse kalıpları geçer. Birdenbire eski tarzdaki mücellidliğe karşı içinde heves uyanır. Kendi gayreti ve biraz da mücellid Bahaddin Efendi’nin (1866-1939) yardımıyla kısa zamanda bu işi de başarır, çünkü hayat lügatinde “boş durmak” yoktur, “daima çalışmak” vardır. Sadece eline geçen cilt kalıplarıyla yetinmez; dostlarından Hacı Vesim Paşazade Lutfi-i Mevlevi Bey’in yardımları ve Darbhane’ye devamı sonunda öğrendiği “galvanoplasti” usulüyle eski kalıplardan yenilerini elde etmeyi başarır ve ortanca oğlu Sami (1911-1933) ile beraber mükemmel eserler vücuda getirirler. Cilt kalıplarından yazı çerçevesi yapmak da bu devrinin mahsulüdür. Üç oğlu içinde müstesna sanatkarlığıyla dikkati çeken oğlu Sami’nin henüz 22 yaşındayken peritonitten vefatı, Necmeddin Hoca’yı hayli sarsar, lakin “Bakî kalanın ancak Allah olduğu” inancıyla teselli bulur. Sami’nin Yeni Cami’deki cenaze namazını, imamete geçip de kıldırmağa baba olarak nasıl dayanabildiğini kendilerine sormak gafletime Hoca’nın cevabını unutamam: “Resulullah, ciğerparesi İbrahim’in namazını kıldırmağa nasıl dayanabildiyse, öyle!”. Sırası gelmişken Necmeddin Efendi’nin diğer iki evladından da bahsetmeliyim: Deniz Albayı olan büyük oğlu Nebih Bey (1907-] 983) emekliliğinde altın oygu olarak hat (tuğra) ve tezyinat kesmesiyle ünlendi; küçük oğlu Sacid Bey (1915-1999) ise Devlet Güzel San’atlar Akademisi’nde ebru ve şemse cilt muallimi olarak 37 yıl hizmet etti.

1910’da Medresetü’l-Hattatîn kadrosunda başlayan hocalığını, buranın kapatılmasıyla, 1925’de Hattat Mektebi, 1929’da Şark Tezyini San’atlar Mektebi adını alarak sürdüren yeni müesseselerde; nihayet 1936’dan itibaren Devlet Güzel San’atlar Akademisi‘nin Türk Tezyini San’atları şubesinde sürdüren Necmeddin Okyay, 1948’de yaş haddinden emekliye ayrılmakla beraber, evi meraklı talebeye her zaman açıktı. 1955 yılında hat meşki için müracaatımda, beni kendisine götüren Yeni Cami kayyımı Saim Efendi, ders ücretinin ne kadar olacağını sormak garabetinde bulununca, Hoca’nın büyük bir şaşkınlıkla cevabı: “Biz parayla öğrenmedik ki, parayla öğretelim! Bu mevzulardan sakın bahsetmeyin” olmuştu. Sonraki ziyaretimde götürdüğüm Şekercigüzeli’nin badem ezmesini görünce de : “Sizi böyle şeyler getirmekten men ederim evladım. Çünkü o zaman öğretişim hasbî olmaktan çıkar, bir karşılık almış olurum” demişti. Aslında, tarihimiz boyunca eski üstadların hepsi, hususi hat öğretimlerini maddî karşılık beklemeden gerçekleştirmeğe özen göstermişlerdir.

Bu çok cepheli zatın bir başka hususiyeti de, Osmanlı topraklarında yaşayan muhtelif kavimlerin Türkçe’yi konuşmalarındaki lehçe farklılıklarım bir tiyatro artisti kadar başarıyla taklit edebilmesiydi. Sadece bununla da kalmaz, başta Sami ve Edhem Efendilerle İbnülemin Mahmud Kemal Bey ve Gülcü Şükrü Baba olmak üzere, tanıdığı bazı zevatın konuşmalarını da mimiklerine varana kadar aksettirirdi. Dinlerken gülmekten katılırdınız; bulunduğu toplantılara sohbetiyle neşe katardı. Osmanlı topluluğunda mutad olan şifahi kültürü bütün nükteleriyle aktarmanın çok başarılı bir temsilcisiydi, Batıda namını duyan İlahiyat ve şarkiyat alimleri İstanbul’a uğradıklarında ziyaretine gelirlerdi. Bunlardan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın (1908-2001), Necmeddin Efendi’yle görüşmesinden sonra, onu, gıyabında “bakıyyetü’s-salihîn” (salih kişiler zümresinin sona kalanlarından) olarak vasıflandırmasını daima hatırlayacağım.

Necmeddin Hoca’nın imzasız Osmanlı hat eserlerinin ekserisinin kime ait olduğunu, hatta yazılış senesini, müşahede ve müktesebatıyla tespit edebilmesi büyük bir hayranlık uyandırırdı ve bu veçhesiyle adeta bir “sanat velisi” hüviyeti taşırdı. Hayatı boyunca “bilen bir hattat şuuruyla” kendi topladığı emsalsiz hat eserlerinin pek çoğu 1960 yılında Topkapı Sarayı Müzesi’ne intikal etmiştir. Bu koleksiyonda hüsn-i hattın yanı-sıra, tezhip sanatının da fevkalade örnekleri mevcuttu. Necmeddin Hoca, tezhip sanatıyla fiilen uğraşmamakla beraber, Devlet Güzel San’atlar Akademisi’nin hocaları Rikkat Kunt (1903-1986) ve Muhsin Demironat’ın (1907-1983) klasik tezhip yolunu bulmalarına rehberlik etmiş; ayrıca, kitap sanatlarına dair tabir ve ıstılahları da dikkatle toplayarak zamanımıza eriştirmiştir. Zira, yaşlılığında bile, bu sanatlara faydalı olmak gayesini bir an olsun kaybetmemişti. Üstadın kendi yazdığı hat eserleri de en ziyade Mimar Sinan Üniversitesi’nde olmak üzere, Topkapı Sarayı ve Türk-İslam Eserleri müzelerinde, bazı hususi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ne yazık ki, Mimar Sinan Üniversitesi’nde saklanan yazılarından azımsanmayacak bir bölümü, üç yıl kadar önce dolabıyla birlikte kaybolmuştur.

Müstesna yaradılışıyla, Necmeddin Okyay birçok hüneri nefsinde topladığı için “hezarfen” (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmıştır. Onun ebru hocası Edhem Efendi de aynı lakapla yad edilir. Necmeddin Efendi, ebced hesabıyla tarih düşürmekte de pek mahirdi. Aruz öğrenmediği halde, yazdıklarının vezni yerinde olur, bu da çevresindeki aruz bilenleri şaşırtırdı. Düşürdüğü tarihlerden Sami Efendi için olanını naklederek bu bahsi de kapayalım:

Serfürû eyler cihan, tarîh-i Necmeddin için:
Göçdü Sami, kaldı Rakım mesleki üsladsız…
1330 (1912)

Başta Neyzen Emin Dede (Yazıcı, 1883-1945) olmak üzere, birçok nağmeşinas dostu bulunduğu halde, Necmeddin Efendi, nedense musikiyle ilgilenmemiştir; makamlardan sadece acem-aşirân’ı tefrik edebildiğini söylerdi. Ancak “Üsküdar ağzı” denilen tilavet üslubuyla Kur’an-ı Kerîm okurken, makamları tiz sesiyle tabiî olarak birbirine münasip şekilde sıralardı. Hatta, Yenikapı Mevlevîhanesi’nde teravih kıldırmak için imamete geçtiğinde, muzipliği ile meşhur arkadaşı hattat ve musikişinas Ömer Vasfi Efendi (1880-1928) müezzinlik ederken, olmayacak makamlar gösterse de, Necmeddin Hoca tabiat-i musikîyesiyle mihrapta bunlara mükemmelen uyarmış. Bu hal “Deli” lakabıyla maruf Ömer Efendi’ye merak olur ve “Ulan, seni açmaza düşürmek için gösterdiğim makam seyirlerini ve kararlarını mûsiki bilmediğin halde nasıl yakalıyorsun? Hayret ediyorum!” dermiş. Böylesine dolu dolu yetişmiş olan Okyay üstadımızın samimiyet ve tevazu içinde ara sıra tekrarladığı şu sözünü de hiç unutamam; Evladım, zamanın en iyi hocalarından ders gördüm amma, kendim bir şey olamadım” Oysa kendileri, yukarda isimleri sıralanan üstadların dürülüp bükülüp bir bedende toplanmış hali gibiydi. Bazılarını genç, bazılarını da orta yaşlarındayken tanıyıp da sohbet halkalarına dahil olduğu zevat-ı kiramın bir kısmını şuraya sıraladığımda, Osmanlı kültür mihraklarının XX.y.y.’daki numunelerini rahmetle anmış olacaksınız: Abdülaziz Mecdi Efendi (Tolun, 1865-1941), Ahmed Celaleddin Dede (Baykara, 1853-1946), Ahmed Naim Bey (1870-1934), Ahmed Remzi Dede (Akyürek, 1872-1944), Hafız Eşref Efendi (Ede, 1876-1954), Müderris Ferîd Bey (Kam, 1864-1944), Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır, 1879-1942), Üsküdarlı Şair Tal’at Bey (1858-1926), Debreli Hoca Vildan Efendi (1853-1924). Necmeddin Efendi’nin hüsn-i hat konusunda en çok gorüşüp anlaştığı hattat ise, Macid Ayral (1890-1961) merhumdu. Hatta onun vefatından sonra: “Macidim gitti, elimdeki eserler öksüz kaldı” cümlesini zaman zaman tekrarlardı.

Üzerindeki 14 çeşit rahatsızlığı da “hastalık koleksiyonu” olarak görüp, bunu bütün nüktedanlığıyla yazı koleksiyonculuğu alışkanlığına bağlayan Necmeddin Hoca, son yıllarında arasu (glokom) ve perde (katarakt) illetleri dolayısıyla görme hassasını neredeyse kaybetmişti ve ömrünce bağlandığı sanatlar, ona artık yüzlerini göstermez olmuşlardı. Fakat “çalışmak”, hayatı boyunca kendisinin bütün hücreleriyle gerçekleştirdiği bir fiildi. Doksan üç yıllık aziz ömrünün bir anını boşa harcamadan, önce öğrenmek, sonra da öğretmek şevkiyle yanıp tutuşan ve bir ibadet hazzıyla çalışan merhum üstadın bu hali, rühuna o derecede işlemişti ki, vefatından üç gün önce, Haydarpaşa Numune Hastanesi’ndeki son görüşmemizde hatırını sorduğum vakit, hasta yatağından kısık sesiyle: “Ölmeye çalışıyorum” cevabını vermişti!

Nihayet 5 Ocak 1976 pazartesi sabahı fani ömrü tükenen ve -isminin manasına göre- dînin olduğu kadar, faaliyetleriyle sanatın da yıldızı olan hocamızı, ertesi gün, yıllarca hizmet ettiği Üsküdar Yeni Valide Camii’nden öğle vakti kaldırıp Karacaahmed Sultan’da oğlu Sami ve dokuz yıl önce kaybettiği refîkası Seniye Hanım’ın yanına sırladık. Lakin, kabrine konulan latin harfleriyle yazılmış kitabe, bu büyük sanatkarın şanına hiç yakışmasa da, o, eserleriyle yaşamağa devam ediyor, edecek… Yeri gelmişken, şu sempozyumu tertipleyen Üsküdar Belediye Başkanlığı’na da eski bir ricamı tekrar hatırlatmalıyım: Her şeyiyle Üsküdarlı kalan bu büyük sanatkarın adının, son yıllarını geçirdiği Doğancılar – Viran Saray sokağına verilmesini sabırla bekliyorum. Böylece Üstad’ın ismi Üsküdar’da abad edilmiş, o sokak da “viranlık” dan kurtulmuş olacakttır.

Hocamızın bir yazılı ebrûsunun hazırlanış hikayesini anlatarak, konuşmamı artık nihayetlendirmeliyim: Ebrûculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarsısı’ndaki bir dükkanda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lakin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros mütarekesini müteakip, gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri istanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip, sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güçbela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken, o neş’e ile evine girip “Gel keyfim gel” celi ta’lîkini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır. Tekneden çıkardığı eserini kurutup seyretmek maksadıyla önüne aldığında, bir yandan kahvesini yudumlarken, heyecanından fincanını “Gel keyfim gel” in üstüne döker; işte görülen lekeler bunlardır. Sanırım, Necmeddin Efendi çapında bir sanatkar için, gelişlerinde kendisiyle beraber bütün Türkleri hüzne boğan işgal kuvvetlerine karşı, gidişlerinde bundan daha keyifli ve sanatkarca bir intikam düşünülemezdi!

Üsküdar’ın sanki gürül gürül akan tarihî bir memba çeşmesinden, bu konuşmamla dinleyicilerime ancak birer tas sunabildiğimi sanıyorum. Anlattıklarımın, muhabbetten kaynaklanan bir mübalağa olduğunu düşünebileceklere de şunu samimiyetle açıklamalıyım ki, söylediklerim fazla değil, noksandır bile!

M.Uğur Derman necmettin-okyay

 
Hezarfen (bin sanat sahibi) Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Şubat 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Gül Tutan El

Hazerfen Necmeddin Okyay’ın elinde gül tutan bir resmi vardır. Gülden ve değirmi beyaz sakallı mütebessim yüzünden nurlar saçılan bir fotoğraf. İlk nerede gördüm hatırlamıyorum. Ve ilk kez Necmeddin Okyay’ın bir fotoğrafını görüyordum [o sırada hakkında fazla bir şey de bilmiyordum]; dedim ki, işte aradığın yüz, işte aradığın el, işte gül.

Artık ne yazacaksan yaz.
Yazamadık, o ân geçti gitti.

Disiplinli-çalışkan-velud kardeşimiz Beşir Ayvazoğlu peşpeşe yayımladığı güzel eserlerine bir yenisini daha ekledi: Neyin Sırrı Hâlâ Hasret-Bir mesk silsilesi: Aziz Dede-Emin Dede-Halil Dikmen-Niyazi Sayın (Kubbealtı Neşriyatı-Nisan 2002).

Titizlikle basılan, enlemesine açılan bir albüm gibi de kabul edebileceğiniz eserde pek çok fotoğraf yer alıyor.

Derken efendim, Necmeddin Okyay’ın gül tutan fotoğrafına raslamayayım mı? Hem de üstadın Üsküdar-Toygartepesi’ndeki evinin güllerle donanmış bahçesinde. Bu fotoğraf benim önceden gördüğüm değil. Ama aynı gün çekilmiş olmalı, çünkü Necmeddin Okyay’ın kıyafeti aynı.. Benim gördüğüm renkli fotoğrafın siyah-beyaz olanı Ayvazoğlu’nun “Defterimde 40 suret” (Ötüken Yay., 1996) adlı eserinde de var.

Üç kişiler: Necmeddin Efendi’nin yetiştirdiği bir gül ağacının altına oturmuş, objektife bakmışlar: Eşref Ede, Mustafa Düzgünman ve Necmeddin Okyay.

Eskiler tekin değildir diye gerekmedikçe aynaya bakmazlardı [İsmail Kara terk-i edebdir, diyor; ama başka sebepler de olmalı]. Öyle ki o gümüş işlemeli oval aynalar duvara ters asılırdı. Aynadaki suretine bakmaya çekinen bu eski zaman adamları fotoğraf makinasının objektifine, o soğuk nesneye nasıl bakabilirler?

Elbetteki tedirgin olarak.

Çünkü makina onların sûretini çıkaracak. Asılları orada dururken bu sûret ne işe yarayacak? Tedirginlik bazan had safhaya ulaşır. Fotoğrafı çekilen kişiler neredeyse esas duruşa geçer, eller düzgün bir biçimde dizlere konur; dudaklar büzülür, kaşlar çatılır, vücut ve zihin bir tehdit altında imiş gibi geriliverir.

İşte bu doğal ile sanalın çatıştığı kriz ânında, Necmeddin Hoca kendi yetiştirdiği güle sarılmış. Gariptir gülün sapını bir neyzenin neyine yapışması gibi tutuyor. İki eliyle birden, lakin incitmeye korkar gibi. Ve herhalde neyden neyzene intikal eden o ferahlık ve güven duygusu; gülden Necmeddin Hoca’ya intikal ediyor. Fotoğraf tam o anda çekilmiş. Hocaefendi’nin tehlikeyi savuşturup gülümsediği anda.

Bir yüz neler anlatır? Bu konuyu uzatmak istemiyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim: Necmeddin Okyay’ın bu fotoğrafı Toygartepesi’ndeki tek katlı, bahçeli evinden; o bahçenin toprağından, gülünden; hatlarına, ebrularına ve nihayet yüzüne yansıyan ilâhî âhengin bir nümunesidir. Fotoğrafla değil kendisiyle karşılaşmış olsa idik, şöyle bir süre konuşmaksızın yüzüne baksaydık kimbilir neler kazanacaktık?

Eşref Ede öyle değil. Onun bakışları sanıyorum objektife değil fotoğraf çekene yönelmiştir. Delici nazarlar ile muhatabının kalbini okumaktadır. Mustafa Düzgünman ise Ede’den el almış gibi bakıyor, ancak henüz daha genç.

O tek katlı evler, o bahçeler, o güller ve o insanlar yok artık.

Bizler herbiri birer bazuka, birer roketatar, birer namlu olarak üzerimize çevrilmiş kameraların önünde, tehdit altında, şaşkın ve savunmasız duruyoruz.

İçimizi açmak bir yana, (bir açık vermemek üzere) olabildiğince kapamak ve medya bombardımanından yara almadan kurtulmak için büzüldükçe büzülüyor, veya “battı balık” diyerek kabak çiçeği misali sırıtıyoruz.

Mustafa Kutlu
2012necmettin-okyay-gul-tutan-el

 
Gül Tutan El için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Şubat 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı

• Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
• Psikolojik Açıdan Üzüntü
• İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
• Mutluluk ve Üzüntü
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Mânevî ıstırap ve Çilenin İmanla İlişkisi
• Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
• İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
• Hüzün Kokulu Düşünceler

“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2962

Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti

Hüzün (huzn): “İstenmeyen bir durumun başa gelmesinden veya geçmişteki bir kayıptan duyulan keder, üzüntü” şeklinde tanımlanır. Hüzün kelimesi, insanın maddî veya mânevî kayıp ve eksiklerinden duyduğu üzüntü için kullanılır. Zıddı, sürûr ve ferahtır.

Râgıb el-İsfahânî, hüznü “kederden hâsıl olan iç sıkıntısı” şeklinde tanımladıktan sonra bu sıkıntının irâdî olmadığını, bu sebeple Kur’an’da geçen “üzülme” veya “üzülmeyin” gibi ifadelerin gerçekte hüzünlenmeyi değil; bu duyguya götüren davranışlardan sakınmayı öğütlediğini belirtir. Hz. Hatice ve Ebû Tâlib’in ölümleri Hz. Peygamber’i derinden üzdüğü için bu ölümlerin vuku bulduğu yıla İslâm tarihinde “senetü’l-hüzn”, yani hüzün yılı denilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı

Kur’ân-ı Kerim’de iki âyette “hüzün”, üç âyette aynı anlamda “hazen”, otuz yedi âyette de aynı kökten fiiller olmak üzere toplam 42 yerde hüzün ve türevleri geçmektedir. Bu âyetlerin çoğunda mü’minlerin âhirette üzüntüsüz bir hayat yaşayacakları haber verilmekte;2963 Rasûl-i Ekrem’e ve mü’minlere hitaben, inkârcıların kendilerine karşı haksız söz ve davranışlarından veya mâruz kaldıkları çeşitli sıkıntılardan dolayı üzülmemeleri, metin olmaları tavsiye edil mektedir.2964 Yûsuf sûresinin 84 ve 86. âyetlerinde, Hz. Yûsuf’un başına gelenler sebebiyle babası Hz. Ya’kub’un çektiği şiddetli acı ve üzüntü, hüzün kelimesiyle ifade edilmektedir.

…Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar için hüzün de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir).” 2965

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 2966

“Rasûlüm, küfürde/inkârda yarışanlar sana hüzün vermesin (seni üzüp kaygılandırmasın). Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” 2967

“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘iman ettik’ diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin” 2968

“Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebûbekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir/üstündür, hikmet sahibidir.” 2969

“Kendilerine (savaş için gerekli) binek sağlaman için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).” 2970

“Dikkat edin, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. (Rasûlüm,) Onların (müşriklerin) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.” 2971

“Bunlar (hidâyet üzere olanlar), iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. 2972

“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı kaygı duyma!” 2973

“En büyük dehşet dahi onları üzmez, tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar:

‘İşte bu size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür.” 2974

“(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 2975

“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.” 2976

“Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!2977

Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.” 2978

Hadis-i Şeriflerde Hüzün

Hüzün ve türevleri hadislerde de değişik konumlarda kullanılmıştır. Bu hadislerin bazılarında ölüm gibi acılı olaylar karşısında hüzünlenmenin normal olduğu,2979 Kur’ân’ın hüzünlü bir ortamda indiği,2980 insanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlara keffâret olacağı,2981 Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı,2982 Hz. Peygamber’in acı ve hüzün veren sıkıntılara uğramaktan Allah’a sığındığı2983 ifade edilir.


Psikolojik Açıdan Üzüntü

Üzüntü, sevinç ve mutluluğun zıddı olan bir reaksiyondur. Bu duygu, insanın sevdiği bir şahsı veya yanında büyük değeri olan bir şeyi kaybetmesiyle ya da herhangi bir sıkıntı durumu, önemli bir işi gerçekleştirmede başarısızlığın baş göstermesiyle meydana gelmektedir. Normal olarak anne ve babalar, çocuklarının kaybolmalarıyla, başlarına acı veren veya arzu edilmeyen bir şeyin gelmesiyle üzüntü duymaktadırlar. Kur’an, oğlunu sandığa koyup nehre bıraktıktan sonra, dalgaların onu kendisinden uzaklaştırma zamanındaki Hz. Mûsâ’nın annesindeki üzüntüye işaret etmektedir: “Böylece Biz onu, annesine geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin.”2984 Kur’an, Hz. Ya’kub’un oğlu Hz. Yusuf’u kaybetmesiyle ilgili üzüntüsünü dile getirmektedir: “Yüzünü onlardan öteye çevirdi de: ‘Ey Yûsuf üzerindeki tasam (gel, gel, tam senin gelme zamanındır)! dedi ve üzüntüden gözleri ağardı. (Acısını) yutkunuyor (açığa vurmamaya çalışıyor)du. Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin! ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.” 2985

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek onunla birlikte cihada çıkma isteğinde bulunan, fakat Allah Rasûlü’nün kendilerine binek bulamadığını ifade etmesiyle ağlayarak dönen fakir mü’minlerin üzüntülü hallerini de dile getirmektedir: “Kendilerini (savaş için gerekli binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ deyince infak edip Allah yolunda harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar).” 2986

Kur’an, hicret esnasında, müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Ebûbekir (r.a.)’i öldürmek için iz sürdükleri sırada, sığındıkları mağarada Hz. Ebûbekir (r.a.)’e huzursuzluk veren üzüntü hissini de dile getirmektedir: “…Hani ikisi mağarada iken arkadaşına: ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu.” 2987

Hz. Peygamber, Mekke müşriklerinin Allah’a ve kendisine inen Kur’an âyetlerine inanma hususundaki çağrısına olumlu cevap vermediklerini gördüğünde üzüntü duymuştur: “İnkâra koşanlar seni üzmesin, onlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir nasip koymamak istiyor. Onlar için büyük azâb vardır.”2988; “Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Sonunda onların dönüşleri Bizedir. O zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah göğüslerin özünü (kalplerde ne düşünceler geçtiğini) bilir.” 2989

Hz. Peygamber (s.a.s.), inançsızların Allah hakkında söyledikleri şeyleri ve kendisini yalanlamalarını işittiğinde üzülürdü: “Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.”2990; “Biliyoruz, onların dedikleri seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” 2991

Kur’an, birçok âyette üzüntü duygusunu korku ile birlikte dile getirerek, bu reaksiyonların üzüntü kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ikisi, insana musallat olunca hayat neşesini kaybettirirler. Nitekim aynı şekilde bu âyetler, Allah’a iman, takvâ ve sâlih işleri yapmanın korku ve üzüntüden koruduğu ve bunlara karşı bir tedavi olduğunu ortaya koymaktadır: “…Size Benden bir hidâyet geldiği zaman, kim Benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. ”2992; “Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman ittika edip (günahlardan) korunan ve kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2993; “Biz rasûlleri/ elçileri müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini ıslah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2994; “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2995

Psikolojiye göre, mânevî acıların meydana getirdiği üzüntü gibi duygusal haller, yüzün canlılığını kaybetmesi, sindirim faaliyetlerinin yavaşlaması gibi bazı fizyolojik halleri meydana getirmektedir. Yüzümüze menfî şekilde tesir eden duygular olarak, hüzün, nefret, gerginlik ve şiddet sayılmaktadır. Bunların oluşmalarına zemin hazırlayan da, iç dengeyi korumaya yönelik temel psikolojik durumlardır. Kur’an, Hz. Ya’kub’un, oğlu Hz. Yûsuf’u kaybetmekten dolayı gözlerinin kör olduğunu dile getirmekle,2996 hüznün bünyede meydana getirdiği fizyolojik tahribata temas etmektedir. Zaten sıkıntının büyük oranda mihaniki organik işlemle beraberliği kabul edilmektedir. Kederli bir kimse, duruşu ve oturuşuyla çökmüş biri gibi fizikî olarak kendini belli etmekle beraber, adaleleri gevşek, nabızları kısa, yavaş ve zayıf, nefesi düzensiz olup âdeta omuzlardan nefes alır gibi bir durum arz eder. Hatta bugün, organizmanın dıştan gelen psikolojik zorlama durumlarına karşı fizyolojik cevaplar verdiği, mide ülseri, kan basıncının yükselmesi, ya da allerjik tepkiler gibi bazı işlevsel bozukluklara sebep olduğu da bilinmektedir.

“(Oğulları:) ‘Vallahi sen, Yûsuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!’ dediler. (Ya’kub,) ‘Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a arzederim ve Allah tarafından (vahy ile), sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum!’ dedi.”2997 Bu âyet, aynı zamanda musibet ve üzüntü zamanında esef ve ağlamanın câiz olduğunu ifade etmektedir. Bu gibi zamanlarda ağlamak, psikolojik bir ihtiyaç olup, bünyenin sıkıntı suretiyle yüklendiği enerjiyi deşarj etmesini sağlayacağından, bir fıtrat kanunu olduğunu söyleyebiliriz. Din ise fıtrî olan şeyleri engellemez, ancak bir sınır tâyin eder. Bundan dolayı İslâm, ağlamayı bir merhamet eseri olarak görürken; döğünmek ve yaka paça yırtmak gibi aşırılıkları ve isyan kokan davranışları yasaklamıştır.

Kur’an, peygamberlere ve âyetlere iman etmenin, iyiliklerde bulunmanın, Allah’tan korkmanın dünya ve âhiret üzüntüsüne düşmemeyi gerektireceğini belirtir. “Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden rasûller/elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup kendini ıslah edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2998 Allah mü’minleri üzüntüden de bu özellikleri sayesinde kurtaracağını vaad etmektedir. Hz. Yûnus’tan (a.s.) söz eden şu âyetlerde bu realiteye vurgu yapılmaktadır: “Onun (Yûnus’un) duâsını kabul ettik ve onu gamdan/kederden kurtardık. İşte Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”2999; “Eğer (Yûnus) Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecek güne kadar onun (balığın) karnında kalmıştı.” 3000


İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı

İslâm düşünce tarihinde hüzün konusunda biri özellikle Kindî’den itibaren felsefî çizgideki ahlâk kitaplarında, diğeri tasavvuf kitaplarında olmak üzere iki farklı yaklaşımın ortaya konduğu görülür. Bunlardan ilkinde hüzün, daha ziyade insanın dünyevî kayıplardan duyduğu ve kurtulmak zorunda olduğu olumsuz bir duygu, hatta tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık olarak ele alınırken tasavvufî eserlerde daha çok âhiret kaygısı veya hayırlı bir iş başaramamaktan duyulan üzüntü için kullanılır ve olumlu bir durum kabul edilir.

Kindî hüznü, “sevilen şeylerin elden gitmesinden veya amaçlanan şeylerin elde edilememesinden doğan nefsânî/psikolojik bir elemdir” şeklinde tarif eder. Kindî’ye göre ahlâk, bir bakıma ruh sağlığı olduğuna, yersiz üzüntü, kaygı ve korkular da bu sağlığı bozduğuna göre bu rahatsızlıkların tedavi edilebilmesi, öncelikle onların sebeplerinin bilinmesine bağlıdır. Kaynaklarda bu sebepler, “sevilen şeylerin kaybedilmesi ve amaçlanan şeylere ulaşılmaması” şeklinde özetlenmiştir. İçinde yaşanılan “kevn ve fesâd”, yani oluşma ve bozulma âleminde kayıplardan kurtulmak mümkün olmadığına göre insan, değişen ve elden giden geçici nimet ve imkânlar yerine, her zaman kalabilen ahlâkî ve aklî erdemleri aramalı, Kindî’nin deyimiyle seveceği şeyleri “akıl âlemi”nden seçmelidir. Değişken olan tabiat dünyasında duyusal haz ve menfaatlerin sürekli olmasını istemek, imkânsız olanı istemektir; Çünkü bu isteğin gerçekleşmesi tabiat düzenine aykırıdır.

Üzüntünün sebepleri konusundaki bu fikirler, daha sonraki ahlâkçılar tarafından da kabul edilmekle birlikte Kindî’nin aşırı zühd anlayışını benimsemeyen âlimler de olmuştur. Meselâ Ebû Bekir er-Râzî, bir tabip olarak insanın bütün üzüntülere karşı bir çare olmak üzere bedenî ve maddî ihtiyaçlarını uygun biçimde karşılaması gerektiği düşüncesiyle Kindî’ye göre daha realist bir tutum izlemiştir. Aynı şekildi Kindî’nin üzüntüye düşmemek için bir tür inzivâ hayatını öğütlemesine karşılık öğrencisi Ebû Zeyd el-Belhî sosyal hayata katılmanın önemi üzerinde durmuş, gerek bu hayata katılmanın gerekse yararlı işlerle uğraşarak zihnî üzüntü ve korku gibi patolojik durumlardan uzak tutmanın faydalarını önemle vurgulamıştır.

Kaynaklarda hüzün, psikolojik acıların bir çeşidi olarak görülür ve insanın değişik ıslah yollarıyla bedenî acılardan kurtulmaya çalıştığı gibi üzüntüyü de belli tedbirlerle gidermesi istenir. Bunlar ahlâkî tedbirlerdir; dolayısıyla nefsin hüzünden kurtarılması da ahlâkî tedavi ile mümkün olur. Bu tedavinin yolları üzüntü veren eylemlerden kaçınmak, musibetleri doğal karşılamak, bu dünyada musibete uğramanın kaçınılmaz olduğunu, hiç musibete uğramamak şeklindeki bir isteğin tabiatla çeliştiğini düşünmek, el altında bulunan imkânların asıl sahibinin Allah olduğunu ve O’nun emanetini dilediği yolla bir kimseden alarak bir başkasına verebileceğini akıldan çıkarmamaktır.3001 Kindî, hakîmâne bir ifadeyle kaybedilmeye elverişli bütün dileklerde musibet, geçici olan her şeyde acı ve keder, imkânsız olanı ummakta üzüntü ve sıkıntı, her kaygısızlığın sonunda korku bulunduğunu belirterek bu görüşünü de uzun uzun anlattığı “gemi yolcuları” istiâresiyle destekler. İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yer bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile fark etmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.

İslâm düşünürleri, üzüntü ve kaygının başlıca sebepleri arasında yer alan ölüm korkusu üzerinde de durmuş ve bu korkunun yersizliğini gerekçeleriyle anlatmışlardır. Buna göre sanıldığının aksine ölüm kötü değildir; ölüm olmasaydı insan da olmazdı. Çünkü insan “akıllı ve ölümlü bir canlı” diye tanımlanır. Ölüm mutlak bir yok oluş değil; gerçek, sürekli, özgür ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Şu halde insanın ölümden korkmasının temelinde akıl yoksunluğu, kontrolsüz şehvet ve öfke duygularından kaynaklanan tutkular yatmaktadır. Kindî’nin ifadesiyle “kralları köleleştiren” şey, bu duygulardır. Bu sebeple hastalıkların en tehlikelisi nefsin hastalığıdır. İnsanın başlıca görevi, bu duyguları yenerek gerçek özgürlüğünü elde etmesidir; iki dünyanın mutluluğu da buna bağlıdır.

Üzüntü problemi üzerinde önemle duran bir diğer İslâm âlimi de İbn Hazm’dır. İbn Hazm da Râzi gibi lezzeti, elem veya kederin giderilmesinden duyulan haz ya da mutluluk şeklinde açıklamakta, fakat insanların pek çok amaç arasında yalnız bir ortak amaç taşıdıklarını, bunun da kederden kurtulma olduğunu ifade etmektedir. İbn Hazm, çeşitli nimet ve imkânlardan örnekler vererek kişinin bunları istemesinin temelinde bunların yokluğundan dolayı baş gösteren keder olduğunu belirtmektedir.

Bu arada İslâmî eserler içinde ilk defa Kindî’nin aktardığı, “niçin hiç kederlenmiyorsun?” sorusu ve Sokrat’ın buna verdiği, “Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum” cevabı bazı benzerleriyle birlikte Râgıb el-İsfahânî’nin Zerîa adlı kitabında yer almıştır. Gelecekteki bir musibet ve zarar beklentisiyle şimdiden üzüntüye kapılmanın yersizliğine ilişkin açıklamalar da Kindî gibi Râgıb’ın da ortak görüşleridir. Ölüm korkusunun sebepleri ve korkunun yenilmesine ilişkin ifadelerle anne karnındaki çocuğun dünyaya gelmeyi istememesi gibi insanların da ölümden sonraki hayata geçmeyi istememelerine, yani ölümden korkmalarına ilişkin Râgıb’ın ifadeleri de bir ölçüde Kindî’nin görüşlerini hatırlatır.

Kindî gibi Gazâli de üzüntüyü zâhidâne bir anlayışla ele almakta ve bu olumsuz duygunun yanlış gayelere, yani mal ve mevkiye yönelmekten kaynaklandığını söylemektedir.

Mutasavvıflar, hüzün meselesini sâlikin Allah ile ilişkisi açısından ele almış, bu suretle hüzün terimini “dünyevî veya nefsânî bağlar yüzünden Allah’a yakınlaşamayan, O’nunla ünsiyet kuramayan sâlikin bu ayrılıktan duyduğu acı ve keder” anlamına gelecek şekilde kullanmışlardır. Herevî gibi mutasavvıflar, bazı sahâbîlerin maddî imkânsızlıklar sebebiyle Tebük Seferi’ni katılamamaktan dolayı hissettikleri büyük üzüntüden takdirkâr bir üslûpla bahseden âyete3002 dayanarak hüznü tasavvufî faziletler arasında gösterirler. Afîfüddin Tilmisânî, hüznün bir fazilet ve yüksek makam olduğunu belirtir. Herevî, hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira hüzün, kulun İlâhî mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak, bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî, üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar. Çünkü hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda ancak kat eder.” Sözü, bu hususa işaret eder. Bu sebeple olmalıdır ki, Herevî hüznü, havf, işfak, huşû, zühd, verâ gibi aynı mahiyetteki tasavvufî erdemlerin başında göstermiştir.

Tasavvufta bu anlamıyla hüznün çok eski bir geçmişi vardır. Bazı zâhid sahâbîler, âhiret kaygısı ile ibâdet ve iyiliklerini yetersiz gördüklerinden dolayı büyük bir üzüntü duyuyorlardı. Daha sonra Hasan-ı Basrî’nin önderliğinde Basra’da oluşan zühd okulunun temel özelliği de hüzün, havf ve bükâ (ağlamak) kelimeleriyle özetlenir. Nitekim Ebû Nuaym, Hasan-ı Basrî’yi “korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş” şeklindeki nitelemelerle tanıtır. Hasan-ı Basrî’ye göre âhiretin ebedîliğine karşılık dünya hayatının sonlu ve sınırlı oluşu, bunun farkında olan ve ölümü en tesirli vaaz olarak algılayan mü’minde kaçınılmaz olarak bir hüzün hali doğurur; bu hal kişiyi bir sorumluluk ve kendini yargılama (muhâsebe) bilincine, kısa dünya hayatının her ânını değerlendirme irâdesine yöneltir. Şu halde hüzün, patolojik bir ârıza olmayıp mü’mini muhâsebe, tevbe gibi ahlâkî makamlardan geçirerek sâlih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî, “mü’mini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” diyordu. Kur’ân-ı Kerim’in de genellikle mü’minlerin kalplerine korku ve kaygı salan tarafı üzerinde zihnini yoğunlaştıran Hasan-ı Basrî, Kur’an’ı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, korkusunun şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtiyordu. Hüzünlü ve soluk yüzlü olmayı Kur’an’a inanmanın alâmeti olarak görüyor, öldükten sonra kendisini rüyasında son derece sevinçli ve mutlu bir halde gören ve bunun sebebini soran Mâlik bin Dînâr’a, bir insanın dünya hayatında hüznü ne kadar sürekli olursa âhirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylüyordu.

Hasan-ı Basrî’nin yüksek dinî duyarlılığı, geniş bilgi ve kültürü, siyasî ve sosyal etkinliği gibi seçkin özellikleri sayesinde korku ve hüzne dayalı tasavvufî anlayış Basra’yı aşarak Horasan’dan Mısır’a kadar İslâm dünyasının pek çok merkezine yayılmışsa da özellikle Râbia el-Adeviyye’nin önderliğinde gelişen yine Basra merkezli diğer bir tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine; sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık veren anlayışın hâkim olduğu görülür. Ayrıca Hasan-ı Basrî çizgisindeki sûfîlerin hüznü bir fazilet saymalarını tenkit edenler de olmuştur. Meselâ Takıyyüddin İbn Teymiyye, dinî konularda bile olsa hüzünlenmemek gerektiğine işaret eden âyetlerden örnekler vererek hüznün bir duygu olarak ne fayda sağlayacağını ve ne de zararı önleyeceğini belirtir. Şu halde üzüntünün kendisi değil, sebepleri ve sonuçları önemlidir. Buna göre meselâ dinî bir olumsuzluktan veya müslümanların başına bir sıkıntı gelmesinden dolayı üzülen bir kimse, üzüntü duygusundan dolayı olmasa da, içindeki iyilik sevgisinden dolayı sevap kazanır. Buna karşılık insanın iyilik irâdesini zayıflatan ve Allah’ın buyruklarını ihmal etmesine yol açan üzüntüler de günah sebebidir. İbn Kayyim el-Cevziyye de âyet ve hadislerden deliller getirerek hüznün istenen ve amaçlanan bir hal olmadığını, bir faydasının da bulunmadığını, aksine bu tür duyguların kuldaki seyr u sülûk şevkini kırdığını, irâdeyi aşındırdığını ileri sürer. İbn Kayyim, mutasavvıfların, hüznün fazilet olduğuna delil olarak gösterdikleri âyet ve hadisleri yanlış yorumladıklarını ileri sürmekte, ayrıca bu konudaki bazı hadis ve haberlerin sahih olmadığını ifade etmektedir. 3003

Mutluluk ve Üzüntü

İnsanların hayattan bekledikleri, sadece fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması değildir; bunlarla birlikte, psikolojik ihtiyaçlarının da karşılanmasını ve hayatlarının bir anlamı olmasını arzu ederler. Anlamlı hayat, huzur ve mutluluk içinde müslümanca geçen hayattır. İnsan ruhu, keder, elem ve acılardan ne kadar hoşlanmazsa; sevinç, mutluluk ve hazlardan da o kadar hoşlanır. Bir bakıma, insanı yaşatan ümittir. İnsan, ümidini yitirdiği an, içini üzüntü kaplar, sosyal faâliyetlerini istemeyerek durdurur. İnsanlarda ümitle birlikte korku da veya korkunun yanında ümit de vardır. İnsanlardaki korku yok olup gittiği zaman, isyan, taşkınlık veya görevini yerine getirememe halleri ortaya çıkar. Açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran da açlık korkusudur. Bu iki duygu, görev duygusunu canlandıran ve canlı tutan duygulardır. Ümitle korku arasındaki hassas dengeyi koruyan insan, ancak kendi güçsüzlüğünü ve âcizliğini az çok anlayabilir ve bu sebeple de, böbürlenerek şımarmaz.

Kulluk, bu âcizliği ve güçsüzlüğü anlamak ve bunun şuurunda olmak demektir. Hiçbir varlık, ebedî teminat veremez. Onu ancak Allah verebilir. Bunun içindir ki, kulluk, ancak Allah’a yapılır. Hayatın gayeleri arasında en önemli yeri ve ilkini de bu teşkil eder. Zira kulluk görevi, insanın değerini ortaya koyar ve insana ne olduğunu ve ne olacağını gösterir. Allah’a kul olabilenler, yani âcizliğini ve güçsüzlüğünü anlayarak gerçek değerini ve yerini bilenler, sudan sebeplerle kendilerini veya birbirlerini yemeğe kalkışmazlar, huzurlarını kaçıracak davranışlarda bulunmazlar.

Mutlu insan, bu gerçeğin şuurunda olandır. Bunun içindir ki hayat olduğu gibi, insanlar da olmaları gerektiği gibi değil; oldukları gibi kabul edilmelidir. Olması gerekenler, idealde ve uzakta olan şeylerdir. Olanlar ise, realitede ve yakında olan şeylerdir. Yakında ve realitede olanı anlamadan ve varlığını kabul etmeden, idealde ve uzakta olanı anlamamız ve ona ulaşmamız mümkün değildir. Zaten, insanları çelişkiye ve çatışmaya sürükleyen de bu tutum ve davranışlardır. Bunun için insanı tanımak ve lâyık olduğu yere oturtmak gerekmektedir.

Elimizde imkân varken her türlü tedbirimizi almalı ve işin neticesini Allah’a havâle etmeliyiz. İyi bir kul olabilmek için bu, önemli bir harekettir. İslâm dininin tevekkül inancı da bunu gerektirir. Elimizde olan şeyleri yaptıktan sonra gerisini Allah’a bırakmak ve olacak şeyleri tevekkülle karşılamak ve neticeye rızâ göstermek kul olmanın gereğidir. Çünkü her şeyi bilen, tanzim edip planlayan ve zamanı gelince her şey yerli yerinde yaratan Allah; ebedî teminatı veren de Allah’tır. Geçici hayat karşılığında, ebedî hayatı satın almak isteyen bir insan, kaybettiklerine veya verdiklerine neden ve niçin üzülsün? Tıpkı sevdiği bir malı almak isteyen bir kişi, malın bedelini verdiği zaman nasıl üzülmüyor, bilâkis seviniyorsa, ebedî hayatı satın almak isteyen bir kişi de verdikleri karşısında üzülmemelidir. Allah, mü’minlerin canları ve malları karşılığında cenneti onlara satmıştır; bir başka ifade ile Allah, cennete karşılık, mü’minlerin canlarını ve mallarını satın almıştır.3004 Canınızı, malınızı ve verilecek her şeyinizi verirseniz, ancak Allah’tan cenneti satın alabilirsiniz. Allah da ancak, bunlar karşılığında cenneti vaad etmiştir; veren cenneti alabilir, vermeyen asla! Ancak canından ve malından bir şeyler verebilenler, yani bedelini ödeyenler cenneti satın alabilirler.

Hak yolunda canlarını verenler, mallarını harcayanlar, ancak kendileri için canlarını ve mallarını vermiş olurlar.3005 Yani vermenin mükâfatı yine kendimiz içindir. Allah için değildir. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.3006 İhtiyaç sahibi biziz; her şeye ihtiyacımız vardır. Yaptığımız her işi severek yapmalıyız. Severek yapılan iş, yarı yarıya kolaylaşan bir iş demektir. İstenmeden ve sevilmeden yapılanda hayır yoktur. Bunun için yapmak zorunda kaldığımız işleri, önceleri sevmesek ve arzu etmesek dahi, severek yapmaya çalışmalı, işimizi yarı yarıya kolaylaştırarak huzurlu bir hayat yaşamalıyız. Hayatı kendi kendimize zehir etmemeliyiz.

Severek ve isteyerek bir iş yapmak, mutlu ve huzurlu hayat şartlarından sadece biridir; sakin ve nazik olma, herkese iyi davranma ve kendimize iyi ve güzel telkinlerde bulunma da diğer önemli şartlardan bazılarıdır. Allah, bir âyetinde, Peygamberimiz’e, insanlara karşı sert ve kaba davransaydı, onları etrafından dağıtırdı, demektedir 3007. Diğer bazı âyetlerde ise, mü’minlerin vasıfları arasında, alçak gönüllü ve mütevâzi olma hali özellikle belirtilmektedir 3008. Böyle bir davranış, en azından bize karşı yapılacak hücumlara karşı, koruyucu bir kalkan görevi görür. Kişiye yönelen tümüyle haksız ve bâtıl olmayan saldırı ve suçlamalar ne kadar az olursa, insan o kadar stres ve üzüntülerden uzak olur.

Şâyet stres ve üzüntü içine düşmüş isek, iyi olduğumuzu, yeryüzünde kötü durumda olan tek kişinin biz olmadığımızı, bizden daha kötü durumda olan kişilerin de bulunduğunu düşünmeli ve kendi kendimize telkinlerde bulunmalıyız. Sıkıntılarımızı içimize gömmemeli, dost ve arkadaşlarımızla paylaşmalıyız. Böylece sırtımıza binen ağır yüklerin hafiflediğini görürüz. Duâ böyle durumlarda en güzel çare ve hafifleme yoludur. Zira dostlar içinde en sâdık ve samimi dost Allah’tır. O’nunla dertlerimizi paylaşmak ve O’ndan yardım ummak kadar hiçbir şey, insanı stresten kurtaramaz. Eş dost ve arkadaşlarımız, Allah’a olan duâ ve niyazlarımızdan sonra gelir. Kader inancı ve Allah’a karşı kayıtsız şartsız teslim olma, stresin en etkin çaresidir. Bu çareyi iyi kullanan insanlar, sağlığını da iyi koruyanlardır.

Bir kişide ruhî ve hissî bir düzensizlik, yani sıkıntı ve üzüntü varsa, o kişinin bulunduğu ve yaşadığı fizikî ortamda da mutlaka uyumsuzluk ve düzensizlik var demektir. Aynı şekilde bir yerde fizikî uyumsuzluk ve düzensizlik varsa, yine orada mutlaka psikolojik bir düzensizlik ve uyumsuzluk var demektir. Ruhî uyumsuzluk ve düzensizlikler, kolaylıkla fizikî düzensizliğe ve keşmekeşliğe dönüşür. Bu sebeple, öncelikle ruh ve his dünyamızı tanzim etmemiz ve korktuklarımızdan emin olarak sıkıntılarımızdan kurtulmamız gerekir. İnsanları dünyevî endişeler içinde en çok korkutan, ölüm, açlık, yarın endişesi ve mesleğini ve şerefini kaybetme gibi olaylardır. Bunlar arasında en önemlisi ve ilk sırada yer alanı şüphesiz, ölüm korkusudur.

Ölüm, tabiî bir kanundur. Her doğal kanun gibi ondan da korkulabilir. Ancak bazı insanlar, ölümden korktuğu kadar, hiçbir şeyden korkmamaktadır. Aslında ölümden değil, ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkulmalıdır. Ölüme hazırlıklı olmak, korktuğundan emin olmak demektir. Hayatta iken görevini yapanlar ve bundan dolayı da kendilerine güvenenler, ölümden diğerlerinin korktuğu gibi korkmazlar, hatta ölümü büyük bir tevekkülle beklerler. İbâdetin dünyada en büyük faydası da belki budur. İbâdetin pek çok faydaları mevcuttur. Bu faydalar arasında en son ve en büyük faydası, sonsuzluğa açılan kapının önünde ve öncesinde insana güven vermesidir. Bu güveni insana ibâdetten başka hiçbir şey sağlayamaz. “Lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn (onlara ne bir korku ve ne de mahzun olma vardır)”3009 âyetinin ilk tecellisi de belki buradan başlamaktadır.

Ruhî gerilim ve bunun bir parçası olan üzüntü ve sıkıntı, hayatımızın bir parçasıdır. Mevsimler nasıl insan hayatının bir parçası ve insanı etkileyen bir vâkıa ise, sıkıntı, üzüntü ve ruhî gerilimler de insan hayatının gerçekleridir. Ancak, bu ruhî gerilimlerin sürekliliği ve devamlılığı, insan bedenine tamir edilmesi ve geriye döndürülmesi imkânsız zararlar vermektedir. Birikmiş gerilimlerin etkisi, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakta ve çoğu kere de insanı ciddî hastalıklara ve ölüme sürüklemektedir.

Olgunluk, bir sabır işidir; uzun vâdeli kazanç uğruna geçici ve kısa vâdeli kazanç ve zevkleri feda edebilmektir. Olgunluk sebattır. Olumsuz etkilere boyun eğmeden hedefe doğru yürümek ve hedefe varmaya çalışmaktır. Olgunluk, irâdedir. Umut kırıcı olaylar karşısında ezilmeme/üzülmeme gücüne sahip olabilmektir. Olgunluk tevâzudur. Olgun bir insan, yanıldığında “hata ettim” veya “özür dilerim” diyebilen insandır. Olgun insan, özü ile sözü, sözü ile de özü bir olan, bilmediği şeyin peşine düşmeyen insandır.3010 Rûhî olgunluk da, ruh sağlığına sahip olmak demektir.

Kur’an’da rûhî gerilimlerden ve bunların tezâhürlerinden sık sık bahsedildiği görülür. Özellikle müslümanların başarısı karşısında inanmayanların duydukları kıskançlık, haset ve öfke bunların davranışlarına yansıyan yönleri üzerinde durulmakta ve inkârcıların rûhî ve fizikî portreleri çizilmekte, mü’minlerin ise, rûhî gerilimlerden uzak, korkusuz ve emniyette bir hayat yaşadıkları ve âhirette de bu hayatın devam edeceği anlatılmaktadır. Kur’an’da sık sık Cenâb-ı Hak, mü’minler için “onlar için ne bir korku, ne de mahzun olma vardır”3011 buyurmaktadır. Bu teminat, esas olarak âhiret hayatı için olmakla birlikte, dünya için de kısmen geçerlidir.

Allah’a tevekkül edip O’na güvenme, O’na teslim olma, yarınından emin olma ve güven içinde yaşama ümidi, insanı huzurlu yapar ve rûhî gerilimlerden uzak tutar. Kâfirlerin, yarınlarından endişeleri vardır. Bu sebeple büyük bir güvensizlik içindedirler. Bu da, onları huzursuz etmekte ve çeşitli rûhî gerilimlere sürüklemektedir. Bu rûhî gerilimlerden kurtulmanın çarelerini ise geçici şeylerde aramaktadırlar. Hâlbuki bunlar, insana ebedî teminat veremez, insandaki sonsuzluk duygusunu tatmin edemez. Dünya fânîdir, geçicidir; âhiret ise sonsuz. Ancak âhiret inancı, insanın sonsuzluk duygusunu tatmin eder.

İman eden insanları, bunalımlardan kurtaracak iki önemli çıkış yolu bulunmaktadır. Birincisi, kadere iman; ikincisi ise, sabır ve duâdır. Kader inancının insana sağladığı rûhî huzur ve sükûnu hiçbir şey sağlayamaz. “Kadere inanan, kederden emin olur.” Keder ve üzüntü, insan sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında gelir. “Duvarı nem, insanı gam çökertir.” Sabır ve duâ ise, insanı sonsuza bağlar ve onun sonsuzluk duygusunu tatmin eder. Duâ, yaratan ile yaratılan arasındaki münasebetleri düzenleyen en kısa yoldur. Cenâb-ı Hak, “Duânız olmasaydı, Rabbinizin yanında ne kıymetiniz olurdu?”3012 buyurmaktadır. Peygamberimiz’in (s.a.s.) duâ ile ilgili öğütlerinden biri şöyledir: “Allah’ın kendisine sıkıntı anında, başının dara düştüğünde icâbet etmesinden hoşlanan insan, rahatlık anında da bol bol duâ etsin.”3013; “Duâ, gelen ve gelecek olan belâlara karşı fayda verir. Ey Allah’ın kulları, size duâ etmenizi tavsiye ederim; duâ etmeyi ihmal etmeyin.” 3014

Duâ, insanı rahatlatır. İşin neticesini Allah’a havale eden ve O’ndan af dileyen insan, gönül huzuruna ve birine içini dökmenin rahatlığına kavuşur. Sabır, ilk sadme esnasında gösterilen mukavemettir. 3015 Hz. Ya’kub, “güzel sabır!”3016 diyor. Kur’an, sabırdan övgü ile bahseder.3017 Sabrın sağladığı rûhî olgunluğu ve neticede elde edilen huzur ve mutluluğu, hiçbir şey sağlayamaz. “İnsan, ziyan içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”3018 Sabır, insana direnme gücü verir. Olgunlaştırır ve mutluluk yolunu gösterir. Sabır ve duâ, insanın en samimi iki dostudur. Bu iki dosta sahip olanlar, huzurlu ve mutlu olan insanlardır. Öyleyse huzurlu olmak için, biz niye bu iki dosta sahip olmayalım? 3019

İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı

(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.” 3020 Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’minin hüznü cennette bitecek. Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefatı sırasında başucunda ağlamakta olan Fâtıma’sına söylüyordu: “Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek!” Evet, o güne dek hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu: “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!” 3021

Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları? Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir bir kaybedilen dayanaklar: Abdulmuttalib, Ebû Tâlib, Hz. Hatice ve peş peşe gelen evlât acıları, ölümleri. Tabii bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle o çok ağlamış, az gülmüştü.
Kan, ter, gözyaşı… Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dâvâ uğruna dökülen kanların bile karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle; kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını almamış? Bu ister mü’min ister kâfir olsun, yasa herkes için geçerli, “insan için” diyor Kur’an; “İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır.”3022 Gözyaşı da öyle, zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır. Bu üç damla bedeldir, bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrûlaşır. Kan, toprağın; ter, ekmeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.

“Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”3023 Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdum duymazlık derler, hamâkat derler…

Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.

Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir “kalb-i selîm’e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.

Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık.
Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah’a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”

Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da meşrû değil.

“Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”

Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler. İşte biz böyle olduk. 3024


Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Çile ve Hüznün İmanla İlişkisi

Maddî ıstırapların başkalarına geçiş yapamayıp onu çekenlerin nefislerinde kalması ve çeşitli tedavi yöntemleri ve ilaçlarla kısa bir zaman sonra gücünü kaybederek unutulup gitmesine rağmen; mânevî ıstıraplar öyle değildir. Bunlar, ilaçla, merhemle dinmez, zamanla bazen bir azalma kaydetse de, çoğunlukla zamanla daha büyür, daha rahatsız edici hal alır. Mânevî ıstırap, maddî ıstırabın başkalarına geçen ve onlar üzerinde çeşitli şekil ve tarzlarda akisler bırakan şeklidir. Maddî ıstırap bölünemez; şâyet bölünebilseydi, bir sopa darbesiyle oluşacak acı, yüz bin kişiye bölündüğünde, her bir kişiye bir toplu iğnenin batması kadar bir kısım düşerdi. Buna mukabil, mânevî ıstırap bölünebilir ve bölündükçe de bölünme oranında bir artış kaydeder. Hal böyle olunca, bu ıstırabın başkalarına geçmesi ve çoğalması ıstırap çeken insanın ıstırabı oranında olmaktan ziyade, karşısındakinin ruh yapısına bağlıdır. Maddî ıstırap, dışarıdan gelen darbelerin şiddetine göre etki eder, yani verene tâbidir. Mânevî ıstırap ise verene değil; alana göre değişir. Bu ıstırap ve çile, onun etkisinde kalacak insanın ruh seviyesine göre değişir. İnsanlardan başka diğer canlılarda bu hal yoktur. Nitekim, kırbaç vurulan bir atı gören insanın dışındaki diğer canlılar, kendi hesaplarına belki ürkerler, ama hiçbir zaman onun çektiği acıdan ötürü nefislerinde bir acı, bir ıstırap, üzüntü duymazlar. İşte insanı diğer canlılardan ayırıp onların üstüne çıkaran, kısacası insanı insan yapan, halife yapan bu tarafıdır.

İslâm, bencillik ve bireyselliğe, ilgisizlik ve vurdumduymazlığa müsamaha göstermez: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Doğuda bir müslümanın ayağına diken batsa, garptaki bir müslüman bunun acısını duyup üzülmezse, o onlardan değildir.” Bu hadisler ve benzer düsturlarıyla İslâm, bu ıstırabı ibâdetleştirmekten de öte, imanlaştırmaktadır. Bu gerekçelerle ıstırap ve dâvânın çilesini ta iliklerinde hissetmek, iman kardeşlerinin dertleriyle dertlenip üzüntülerine ortak olmak, müslümanın bütün bir ömür boyu kendinden ayrılamayacak ruh halidir. O yüzden müslüman dertsiz, çilesiz, gamsız, bencil ve boş veren bir kimse değil; ıstırap çeken, çilekeş ve mahzun bir insandır. Onun ıstırap ve üzüntüsü, kendisine yüklenen sorumluluktan ötürü duyduğu mes’ûliyetin kendisine yaşattığı ruh halidir. O ıstırap çekip, İslâm’ın ve müslümanların dertleriyle hüzünlendikçe imanı kuvvetlenecek, imanı seviye kat ettikçe daha çok çile çekecektir. Bütün bir ömür böylece geçecektir.
Yüce dâvâ uğruna çekilen ıstırap, çile ve üzüntü, insanı rûhen yükselten, onu olgunlaştıran en büyük etkendir. Nasıl ki altın madeni topraktan çıkarıldıktan sonra yüksek ısıda eritme fırınlarında defalarca eritildikten ve kuyumcunun örsünde, onun çekici altında ve mengenesi arasında çile çektikten sonra, ancak o zaman, padişahların başı üstünde ihtimam ve iftiharla taşınan taç haline gelebilmektedir. O, dün toprakta ayaklar altında iken de, bugün padişahların başı üzerlerinde taşınırken de, aynı altındır. Fakat mukayese kabul etmez derecedeki bu fark, onun bu arada çektiği acı, sıkıntı, çile ve ıstırabın bir sonucudur. Bu işlemler esnasında, altına fikri sorulabilseydi, kendisine revâ görülen bu hallerin ancak kendisinin toprak altındaki rahat ve huzurunu bozmaktan başka bir işe yaramadığını söylerdi dili olsaydı. Ve kendisine bu üstünlüğü sağlamış olan çilelerin kıymeti bu sonuçla ona gösterilebilse, çile çekmeyenlerle karşılaştırma yapılarak anlatılabilseydi, mahcup olup, müteşekkir kalabilecekti. Dikkat edilirse, bütün bu çekilenler altına, altın olması bakımından hiçbir şey ilâve etmemiştir. Bununla beraber bu altın, başlar üstünde taşınır hale bu çektikleriyle gelebilmiştir.

Aynen bunun gibi, çekilen sıkıntı ve ıstıraplar da, insanların ruhlarına fazladan bir şey katmazlar. Fakat onların mânen yükselmesini, ulvîleşmesini sağlarlar. “En büyük belâlar Peygamberlerin, sonra velîlerin ve sonra sırası ile diğer mü’minlerin başınadır” şeklindeki hadis-i şerif, bu hakikati en güzel şekilde dile getirmektedir.

Yalnız, bu ifadelerden, insanların Yüce Allah’tan acı, ıstırap, felâket ve hüzün istemelerinin tavsiye edildiği sonucu çıkarılmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bunu kesinlikle yasaklamış ve bize Allah Teâlâ’dan daima sıhhat ve âfiyet talep etmeyi tavsiye etmiştir.

Başkalarının acı ve ıstırabına ortak olmak, onların dertleriyle dertlenip üzüntülerini paylaşmak, günümüzün bireysel zevk anlayışına zıt, ciddi bir nefis eğitimi ve ruh seviyesi isteyen bir haldir. İslâm, bu durumu imanlaştırmıştır. Bunun için de, önce namaz, oruç, zekât, infak, kurban vs. gibi ibâdetlerle, kendi bağlılarını maddeten ve mânen eğiterek onları, bunu kabule hazırlamış ve daha sonra da “yeryüzündeki canlılara merhamet edip acıyın ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin” ve benzeri telkin ve esaslarıyla, mü’minleri bu istikamete yöneltmiştir. Nihâyet “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir.” ihtar ve emirleriyle bu istikameti göstermiş ve bunu bir iman meselesi haline getirmiştir. Bu gerekçelerle müslüman, çilekeş, mahzun bir varlıktır. O çile çektikçe imanı kuvvetlenecek ve imanı kuvvetlendikçe de daha çok çile çekecektir. Bu böylece bütün bir ömür boyu sürüp gidecek, “korku ve üzüntü olmayan” gerçek mutluluk yurdunu hak etmiş olacaktır.

Bunun en güzel, en canlı misali, Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’dan önceki ve İslâm’dan sonraki hareket ve davranışları arasındaki bâriz farktır. İslâm’dan önce çocuğunu diri diri toprağa gömen Ömer’in (r.a.), İslâm’dan sonra, bir keçi yavrusunun Dicle nehri üzerindeki bir köprüden geçerken, bu köprünün kendi ihmali sonucu harap olarak ayağının kırılmasına sebep olması ihtimaliyle tir tir titreyerek hüngür hüngür ağlaması, değil başka insanların, insan dışındaki canlıların bile çektikleri ve hatta çekecekleri acı ve ıstırabı kendi nefsinde duymuş olmanın en canlı ifadesidir. Yine Hz. Ömer’in (r.a.) başkalarının acı, ıstırap ve üzüntü içinde olmaları ihtimaliyle sabaha kadar gözünü kırpmadan sokaklarda, mahalle aralarında dolaşması, müslümanın ruh büyüklüğünü gösteren en güzel bir örnektir. Zira o da insandı. O da etten ve kemiktendi. Muhakkak o da istirahat etmek, dinlenmek ihtiyacını duymakta idi. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar böylesine bir mesâiye nasıl olup da tahammül ediyordu? Bir insan olarak bunu nasıl başarabiliyordu? Hepimizden çok yorulmasına rağmen yine de gece gündüz çalışıyordu. Çünkü kendisini buna mecbur kabul ediyordu. Zira sahip olduğu imanın kendisine verdiği başkalarının dertleriyle dertlenmek ve üzüntülerine ortak olmak sorumluluğu, onun ruhunda bir enerji, bir güç haline gelmekte ve onu bitmek tükenmek bilmeyen bir eylemin, sâlih amelin içine çekmekte idi.

Birkaç sene evvel çocuğunu diri diri gömen Ömer (r.a.)’in, birkaç sene zarfında bir keçi yavrusunun ayağının kırılması ihtimaliyle müteessir ve mahzun olacak kadar rûhî olgunluğa erişmiş olması, ancak İslâmiyet’in bu çeşit çileleri imanlaştırmış olmasıyla mümkün olabilmiştir.

Maddî dert ve ıstırap, “ben”den başlar, “ben”de devam eder ve yine “ben”de biter. Mânevî ıstırap ve çile ise, “sen” veya “o”dan başlar, “ben”e intikal eder ve yine “ben”den “sen” veya “o”na döner ve orada son bulur. Böylece devrini de tamamlamış olur. “Sen” veya “o”ndan “ben”e geçiş his/duygu halinde, hâlbuki “ben”den “sen” veya “o”na geçiş ise iş halindedir. Yani, “ben”e his olarak gelmekte ve “ben”den iş/eylem olarak geri dönmektedir. Başka bir deyişle, birincisinin başlayış ve bitişi “ben”, diğerininki ise “sen”dir. Bu münasebetle, maddî ıstırap “ben”de başlayıp “ben”de bittiği için “bencil”dir. Mânevî ıstırap, yani çile ise, “sen”de başlayıp “sen”de bittiği için de “sencil”dir. Bundan dolayı da maddî ıstırap ve acılar “bencilliği”, mânevî ıstırap, yani çile ise “sencilliği” doğuracaktır. Yani, birisi kendi hizmetinde, diğeri de başkasının hizmetinde olacaktır.

Biz, diğer kardeşlerimizin acı ve sıkıntılarına iştirak ettiğimiz, bunu paylaştığımız ve nihâyet bu acı ve ıstırabı, bu hüznü içimizde hissettiğimiz oranda iman bakımından olgun ve kâmiliz demektir. Meselâ, bir kış gecesi kar altında beton üzerinde yatmış olan ufacık yavruların bu bitmez tükenmez çileleri, eğer bizim sıcak yatağımızdaki rahatımızı ve zevkimizi kaçırmıyorsa, ilk yapacağımız iş, ellerimizi açarak Allah Teâlâ’dan yaptığımız ibâdetleri kabul etmesini istemek ve bize İslâm’ın esasını, özünü anlayacak zihin açıklığı, ruh büyüklüğü ve teslimiyet vermesini dilemek olmalıdır.

Tefekküre dalıp hüzünlenmek ayrı şeydir, karamsar düşünceler içinde surat asmak çok ayrı. İnsanların yanında mütebessim, sadece Allah’la başbaşa olduğumuzda da mahzun olmak, Ekrem Rasûl’ün sünnet ve sîreti idi. Onun, insanlar içinde daima ümitvâr, iyimser ve yüzünde tebessümü eksik olmayan tavrı, Allah’a karşı mahzun olmaya engel değildi. Gerçek anlamda ve tavsiye edilen “mahzun olma”yı, kahkaha ile gülmemek, Allah’la beraber olmak, O’nu her an hatırlayıp her ânını ibâdet haline getirmek, ölümü ve sonrasını düşünmek, sorumluluk bilincini kuşanmak, insanların dertleriyle dertlenip ilgilenmek sağlar.

Ama tavsiye edilen hüzün, hiçbir zaman marazî bir bunalım, bedbîn, karamsar bir tavır, hastalıklı bir somurtuş ve gergin bir çehre demek değildir. Gönle buruk bir zevk, tatlı bir âhenk veren, ruhu okşayan, onu doyuran, vicdanı ve hayır duygusunu besleyen, insanı olgunlaştıran özelliklerdir olumlu hüzün.

İslâm ne kadar cemaat ve cemiyet dini ise, Batı hayatı o kadar bireycidir. Herkes kendisi için ve kendi dünyasında yaşar Batılı ve bâtıl düzen ve dünya görüşünde. İnsanımız da batı virüsünden kafa ve gönlüne bulaşıcı hastalıklar kaptığı günden bu yana yalnızdır; dertleriyle baş başadır. Kendi kendine yetmeye, başkalarını boş vermeye dayalıdır hayat felsefesi. Dünyanın en uzak köşesinde bir müslümanın ayağına batan diken, herhangi bir insanın gönlüne batan küfür ve şirk dikeni, onun rahatını ve varsa eğlencesini kaçırmaya yeter de artar bile. Kendisinin, çevresinin ve giderek halifesi olduğu yeryüzünün sorumluluğu, onu bırakın gülüp oynamak; ağlamak ve üzülmek için bile vakti olmadığını, kendisine çok iş düştüğünü tatlı bir hüzünle hatırlatacaktır.

Komşusu açken tok yatması câiz olmayan bir mü’minin, özellikle iman, takvâ ve ahlâk olarak gönüllerin açlıktan sahibini komalık ettiği bir ortamda, kendi basit dertlerini öne çıkarması doğru olur mu? Hüznün, insanın ta ciğerine işleyen buruk ama tatlı bu hüzünle birlikte şükür ve sorumluluk bilincinin takviyesi için Allah rasûlü hasta ve kabir ziyaretlerini tavsiye etmiştir. Üzülmek, insanı önemsemektir; onu ciddiye almaktır.

Televizyon öncesi Anadolu’da düğün tarihine yakın köyde bir ölüm vuku bulduğunda, komşu ve yakın kimselerin üzüntüsüne ortak olmak için düğün ertelenirdi. Şimdi ise… Şâirin dediği gibi; “Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!” İnsanlığın fesadı, “bana ne?”, “neme lâzım?”, “her koyun kendi bacağından asılır!” gibi ata sözü değil; “ate sözleri”yle azgınlaşmıştır. Münkeri yasaklayıp mârufu emretmenin yerini, “boşvermişlik” ve adına “demokrasi” ve “özgürlük” dedikleri “kişinin kendine/hevâsına tapma” almıştır.

Allah hiçbir duygumuzu boşuna veya bize zararı olsun diye yaratmamıştır. Fıtratımıza yerleştirilen hüzün duygusu da, sınırı ve dozu ayarlanmak kaydıyla insânî erdemlerden biridir. Bitkilerde ve hayvanlarda bu duygu yoktur. Ot gibi, at gibi yaşamak isteyenler de olumlu hüzünden uzak yaşamak için çırpınanlar, dünyayı oyun ve eğlence yeri gibi görenlerdir.

Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak

Mü’minler, Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanları artan kimselerdir 3026. Kur’an, biz insanlara değil de; dağa indirilmiş olsaydı, onu Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görecektik 3027. O yüzden biz de Kur’an’ı huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek, gözyaşları içinde okumalıyız. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün değildir.

“Rasûl’e indirileni (Kur’an’ı) duydukları zaman, kavradıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 3028 “Rablerinden korkanların bu Kitaptan tüyleri ürperir. Sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.” 3029; “…Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu artırır.” 3030

Rasûlullah (s.a.s.), Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O, zaman zaman İbn Mes’ûd’a Kur’an okutur ve dinlerken gözyaşlarını tutamazdı. İbn Mes’ûd anlatıyor: “Rasûlullah bana; “Kur’an’ı bana oku!” buyurdu. Ben (hayretle): “Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana: “Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi de seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” meâlindeki 41. âyete geldim. “Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Rasûlullah’a baktım; ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.”3031 Abdullah bin Sıhhir şöyle anlatır: “Bir gün Rasûlullah’ın yanına gelmiştim; namaz kılıyordu ve ağlamaktan, göğsü kaynayan kazan gibi fokurduyordu.” 3032

Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kur’an okuma bakımından, insanların en güzeli, okuduğu zaman Allah’tan haşyet ettiğini (saygıyla çekinip korktuğunu) gördüğüm kimsedir.” Kur’an’ı indiği şekle ve ortama uygun olarak okumak gerekir. İndiği ortam da genellikle hüzün ortamı idi. “Kur’an’ı hüzünle okuyun. Çünkü o, hüzünle nâzil olmuştur.” 3033 Kur’an’ı hüzünle okumak: Okurken tabiî hali terkederek sanki hudû ve huşûdan ağlıyormuş tavrı takınmaktır. Kur’ân-ı Kerim okurken ağlamak müstahaptır. “Kur’an’ı okuyun ve ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlamaya çalışın veya (hiç olmazsa) ağlar gibi olun,.”3034; “Muhakkak ki bu Kur’an hüzün ile nâzil olmuştur. O’nu okuduğunuz zaman ağlayın. Şâyet ağlayamıyorsanız ağlayanın hali içinde olmaya çalışın.”3035; “Kur’an’ı kendi edâsı ile okumayan bizden değildir.”3036; “Kıraat yönünden insanların en güzeli, Kur’an okurken hüzünlenen kimsedir.” Peygamberimiz (s.a.s.)“Size bir sûre okuyacağım ki, bu sûre okunurken kim ağlarsa cennetliktir. Ağlayamazsa hüzünlü bulunsun.” buyurmuş ve her zamanki hüzünlü bir sesi ile Tekâsür sûresini okumuştur.

Aynı şekilde, sahâbe de Kur’an’ı kendilerinden geçerek huşû içinde, hüzünlü bir edâ ile okuyorlardı. Hz. Ebûbekir Kur’an okurken gözyaşlarını tutamazdı. Hz. Ömer de Kur’an okurken sık sık ağlardı. Bir keresinde Hz. Ömer, cemaate yatsı namazını kıldırırken Yûsuf sûresini okuyordu. Şu âyetlere geldiğinde kendisini tutamayarak yüksek sesle ağlamaya başladı; öyle ki hıçkırıkları en arka saftan duyulmuştu: “Oğulları: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin’ dediler. Ya’kub: ‘Ben hüznümü ve kederim yalnız Allah’a arzederim ve Allah’tan (vahiy ile) sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum’ dedi.” 3037

Hasan-ı Basrî şöyle derdi: “Kur’an’ı, O’na inanarak okuyanların hüznü artar, sevinci azalır; ağlaması çoğalır, gülmesi azalır; meşgalesi çoğalır, tembelliği ve neşesi azalır.”3038 İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “İsrâ sûresindeki secde âyetlerini3039 okuyunca, ağlayıncaya kadar secde etmekte acele etmeyin. Şâyet sizden birinin gözü ağlamıyorsa kalbi ağlasın.” Gazâli şöyle der: Ağlamanın yolu, kalbe hüzün getirmektir. Hüzün/üzüntüden ağlamak meydana gelir. Hüzünlenmenin yolu, Kur’an’daki tehdit, misak ve ahidleri düşünmektir. İnsan, Allah’ın emirleri ve yasakları karşısında kendi kusurlarını düşünerek hüzünlenir ve ağlar. Kalpleri tertemiz olan kimselerin yaptığı gibi hüzünlenip ağlayamazsa, o zaman hüzünden yoksun olduğuna ağlasın. Çünkü bu, musibetlerin en büyüğüdür. 3040


İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi

Olumsuz anlamdaki hüzne gelince… Başımıza gelen hastalık, fakirlik, sevdiklerimizin ölümü gibi musibetler, birer imtihan olduğu için bunlara sabır göstermeli ve gereğinden fazla ya da gerçek anlamda üzülmemeliyiz. Kadere iman, bu tür üzüntülere en güzel frendir. “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenenleri kimseleri sevmez.” 3041

Dünyevî anlamda ve sâlih amele yöneltmeyen, yani faydası değil psikolojik zararları olan üzüntü, can sıkıntısı, gönül daralması için, Peygamberimiz’in tavsiyesi şudur: “Ben bir söz biliyorum ki, üzüntüye düşen onu söylerse, Allah bu üzüntüyü giderir. O da kardeşim Yûnus’un sözüdür.”3042 Biliyoruz ki Yûnus (a.s.) balığın karnında karanlıklar içinde üzgün bir halde iken Rabbine şu duâyı yapmıştır: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn = Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ve tenzih ederim; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben zâlimlerden oldum.” 3043

Peygamberimiz, bu tür olumsuz üzüntüden Allah’a sığınır ve bunu tavsiye ederdi. Bir gün Allah Rasûlü mescide girdi. Ensârdan Ebû Ümâme’yi üzgün bir şekilde gördü. Sebebini sorduğunda, üzüntü ve borçlarından dolayı bu halde olduğunu öğrendi ve şu teklifi yaptı: “Sana, söylediğin takdirde Yüce Allah’ın üzüntünü gidereceği, borçlarını ödeme imkânı vereceği bir söz öğreteyim mi?” Ebû Ümâme, sevinç içinde, ‘öğret yâ Rasûlallah’ deyince, Efendimiz şöyle buyurdu: “Öyleyse sabah akşam şu duâyı yap: ‘Allahümme innî eûzü bike mine’l hemmi ve’l-huzni ve mine’l cübni vel buhli ve mine’l aczi ve’l keseli ve min ğalebeti’d deyni ve kahri’r-ricâl = Allah’ım; üzüntü ve kederden, korkaklık ve cimrilikten, âcizlik ve tembellikten, borca batmaktan ve insanların kahrına uğramaktan Sana sığınıyorum.” Ebû Ümâme, diyor: “Bu tavsiyeyi ve duâyı yapmaya başladım. Yüce Allah üzüntülerimi giderdi, borçlarımı da ödeme imkânı verdi.” 3044

Tabii, bu arada duânın, sadece dille olmadığını, duâ lafızlarının anlamlarını gönülden kabulle, ihlâsla dillendirilmesi ve bundan da önce fiille/eylemle de duâ edilip sebeplere yapışılması gerektiğini unutmamalı. Yani üzüntüden Allah’a sığınırken, üzüntü verecek hususlardan uzak kalmak ve onu gönülden uzaklaştırmak için çabalamak da gerekecektir.

“Allah, devamlı istiğfar edenin, her (dünyevî) üzüntüsünü sevince dönüştürür. Her zorluktan çıkış yolu verir. Ummadığı yerden ona rızık kapıları açar.”3045 Rasûlullah’a böyle bir üzüntü geldiğinde nasıl davrandığını da biliyoruz:Bir iş, kendisini üzdüğünde, Rasûlullah namaz kılmaya sığınırdı. 3046; “Üzüntü ve kederi artan bol bol ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh = Allah’ın dışında güç ve kuvvet kaynağı yoktur’ desin.”3047 Ve, hâlâ geçmeyen ciddî bir dünyevî üzüntü varsa, onun da ilacını belirten bir tavsiyesi: “Cihad yapın. Çünkü o, cennet kapılarından biridir. Allah onunla nefislerden üzüntü, gam ve kederi uzaklaştırır.” 3048

Hüzün Kokulu Düşünceler

Ne varlığa gerçek anlamda sevinmeli; ne de yokluk ve zorluklara gerçek anlamda üzülmelidir. Bunların tümü, sonunda kazanma veya kaybetmek olan birer sınav ve sorumluluğu olan emanettir. De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. …Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3049

Varlık ve imkânlar da, yokluk ve zorluklar da birer imtihandır. Kişi, hidâyet üzere ise, kendisinin Allah için yaşadığını bilecek ve dönüşün ancak O’na olduğunu unutmadan tüm zorluk ve eksiltmelere sabredecektir: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile dener, imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir musibet/belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 3050
Dereler ve nehirler, önüne çıkan engeller veya aşırı yağışlar ile yatağını, yani istikameti bırakıp taşabiliyor ve büyük zararlara sebep olabiliyor. Aynen akar su gibi, hareket halindeki varlıklar ve özellikle insan da kendisine tayin edilmiş istikametten ayrılırsa benzer büyük zararlara sebep olacaktır. Bir uçağın veya geminin, bir silah veya füzenin hedef noktasını şaşırmasının nelere mal olacağını düşünmek yeterlidir.

Bir orman (dünya) içinde, evine (Allah’a ve O’nun cennetine) gitmekte olan bir insanı düşünelim. Bu insan yolunu, istikamet ve hedefini şaşırıp kaybeder ve Tih çölünde kırk sene şaşkın şaşkın dönen yahudiler gibi, orman içinde kalmaya mahkûm olursa, o takdirde gerçek anlamda hüzün/üzüntü ve bunalım ortaya çıkacaktır.

Kuşlar, ağaçlar, çayırlar, çiçekler, ırmaklar, şelâleler, meyveler… onu evin yolunu kaybettiği takdirde ne dereceye kadar doyurup tatmin edecektir? Bu kaybolan kişinin, unutmuş görünse de, her gün, her saat gizli veya açık düşüncesi ve üzüntüsü evinin hasreti, arzu ve iştiyakından başka bir şey olur mu dersiniz? Diğer taraftan, istikametini tutmuş, dosdoğru yolu üzerinde emin, atına veya arabasına binmiş (Allah’a kulluk aracı ve helâl bir meslek) bir insanı düşünelim; bu kişi, huzur ve keyifle ormandan geçip gidecek, etrafta gördüğü şelâle değil; su birikintisi dahi, çiçek değil; diken bile (bazı sosyo-ekonomik zorluk ve imkânsızlıklar) bu insana sadece huzur ve zevk verecektir. Niçin bazen fakir bir adamın (ormandaki yaya) “ya Rabbi şükür!” diyebildiği, huzur içinde çalışıp durduğu halde, zengin veya makam mevki sahibi bir insanın, sıkıntı ve üzüntüsünden belki de intihar düşüncesini kafasından attığı bir saat bile bulamadığının sebebi, bu şekilde, istikamet, kulluk ve sorumluluk bilinciyle daha iyi kavranılır. Dosdoğru yol ve yoldan çıkıp kaybolanlar; sırât-ı müstakîmde hidâyet üzere cennete doğru yol alanların huzur ve mutluluğu; diğerlerinin üzüntüler içinde mahvolması, gerektiği şekilde ibret alınmazsa devam edip gidecek.

Evet, sorun ve çözüm “istikamet” kavramında odaklanıyor. Nereye doğru gittiğimiz, hangi yolu takip ettiğimiz, ya huzurun altınsı ışıması içinde ormanın sona eren noktasını görmeyi veya ormanda kaybolup kurda kuşa yem olmayı bekleyerek bin bir üzüntü içinde kahrolmayı sonuçlandıracaktır.
Yoldan çıkanların sonu, tükenmeyen üzüntülerle uçurumlara, cehennem çukurlarına yuvarlanmaktır. Beden aracını, kullanma kılavuzuna uyarak, bizi çok sevdiği için kaza yapmamızı istemeyen Zâtın yol gösteren kurallarına ve yoldaki işaretlerine göre kullanıp hedefe ulaşarak yolculuğu tamamlamaktır doğru olan. Bir de (dünya malıyla) sarhoş, kalabalık yolda hız sınırını aşan, kurallara riâyet etmeyen ehliyetsiz şoförler var. Birkaç dakika yalancı zevk ve sonra sonsuz üzüntüler… İman edip sâlih ameller işleyenlere, “Rabbim Allah’tır” deyip hedefini şaşırmadan istikamet üzere dosdoğru gidenlere ise korku ve üzüntü yoktur. Yarışı kazanan, ödülü hak eden sürücüler bunlardır.

“Üzüntü de mutluluk ve neşe de bulaşıcı şeylerdir.”

“Üzüntüsünü belli etmeyen onu yarı yarıya mağlup etmiştir.”

“Sebebi belli üzüntüye dayanmak kolaydır; nedeni belirsiz hüzün ise öldürücüdür.”

“Hayatın büyük üzüntüleri için cesarete, küçükleri için de sabır ve dayanıklılığa sahip olmalıyız.”

“Soyulduğu halde gülen adam, hırsızdan bir şey çalmış demektir; boş yere üzülen ise kendi kendini soyar.”

“Arkasından sevineceğin bir üzüntü, sonunda üzüleceğin bir sevinçten daha iyidir.”

Allah’la geçmeyen her saniye, dünya ve âhirette sonsuz hüzünlere sebeptir. Ne mutlu sonsuz âlemde korkusuz ve üzüntüsüz yaşamak için, gerekli tüm sınavlarını başaranlara…

Kur’ân-ı Kerim’den Hüzün/Üzüntü Konusunda Âyet-i Kerimeler

Huzn Kelimesi ve Değişik Çekimleriyle İlgili Kelimelerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 42 Yerde:) 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 139, 153, 170, 176; 5/Mâide, 41, 69; 6/En’âm, 33, 48; 7/A’râf, 35, 49; 9/Tevbe, 40, 92; 10/Yûnus, 62, 65; 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 15/Hıcr, 88; 16/Nahl, 127; 19/Meryem, 24; 20/Tâhâ, 40; 21/Enbiyâ, 103; 27/Neml, 70; 28/Kasas, 7, 8, 13; 29/Ankebût, 33; 31/Lokman, 23; 33/Ahzâb, 51; 35/Fâtır, 34; 36/Yâsin, 76; 39/Zümer, 61; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 46/Ahkaf, 13; 58/Mücâdele, 10.

Hüzün Konusuyla İlgili Âyetler

Hidâyete Tâbi Olan Mü’minlere (Âhirette) Korku ve Üzüntü Yoktur: 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 170; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35; 10/Yûnus, 62; 35/Zümer, 61.
Cennete Girenlere Korku ve Üzüntü Olmadığı Müjdesi Yapılır: 7/A’râf, 49; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 35/Fâtır, 34.
Rabbim Allah’tır Deyip Dosdoğru Olanlara Korku ve Üzüntü Yoktur: 41/Fussılet, 30; 46/Ahkaf, 13.
Üzülmeyin, Gevşemeyin, Mü’minseniz Üstünsünüz: 3/Âl-i İmran, 139.
Hicrette Peygamberimiz’in Hz. Ebûbekir’e Hüzünlenmemesini İstemesi: 9/Tevbe, 40.
Müşriklerin Tavırlarına Üzülmemek: 3/Âl-i İmrân, 176; 5/Mâide, 41; 6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 65; 15/Hicr, 82; 16/Nahl, 127; 27/Neml, 70; 31/Lokman, 23; 36/Yâsin, 76.
Bazı Peygamberler İçin Doğal Üzülme Örnekleri: 12/Yûsuf, 13, 84, 86; 20/Tâhâ, 40; 28/Kasas, 7, 13; 29/Ankebut, 33.
Cihad İçin İmkân Bulamayan Fakir Müslümanların Üzüntüsü: 9/Tevbe, 92.
Şeytan, Mü’minleri Üzmek İçin Gizli Konuşmalardan Yararlanır: 58/Mücâdele, 10.

Dipnotlar:

3006] 29/Ankebût, 6
3007] 3/Âl-i İmrân, 159
3008] 48/Fetih, 29; 5/Mâide, 54
3009] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
3010] 17/İsrâ, 36
3011] 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277 vd.
3012] 25/Furkan, 72
3013] Tirmizî, Daavât 9, 5, 562
3014] Tirmizî, Daavât, 102, 5, 532
3015] Buhâri, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 8
3016] 12/Yûsuf, 82
3017] 60/Rûm, 76; 46/Ahkaf, 35; 32/Secde, 24; 12/Yûsuf, 90-91 vd.
3018] 103/Asr, 2-3
3019] Celâl Kırca, Kur’an ve İnsan, s. 220 vd
3020] 35/Fâtır, 34
3021] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
3022] 53/Necm, 39
3023] 53/Necm, 60
3024] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79-82
3025] Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, s. 24 vd.
3026] 8/Enfâl, 2
3027] 59/Haşr, 21
3028] 5/Mâide, 83
3029] 39/Zümer, 23
3030] 17/İsrâ, 109
3031] Buhârî, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî, Tefsir, hadis no: 3027
3032] Riyâzu’s-Sâlihîn I/486
3033] Ebû Ya’lâ, Taberânî, El-Evsat; Ebû Nuaym, el-Hilye; Feyzu’l Kadir, c. 2, s. 62, hds no: 1335; Mecmau’z Zevâid, c. 7, s. 170
3034] İbn Mâce, İkame 176
3035] İbn Mâce, I/424
3036] Buhârî, Tevhid 44; Ebû Dâvud, Vitr 20; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/172, 175, 179
3037] 12/Yûsuf, 85-86; Hadislerle Müslümanlık, 4/1479
3038] İhyâ I/810
3039] 17/İsrâ, 107-109
3040] İhyâ, 2/692
3041] 57/Hadîd, 22-23
3042] Tirmizî
3043] 21/Enbiyâ, 87
3044] Ebû Dâvud
3045] Ebû Dâvud
3046] Ahmed bin Hanbel, Müsned
3047] Buhârî ve Müslim
3048] Taberânî
3049] 3/Âl-i İmrân, 26-27
3050] 2/Bakara, 155-156

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127
5. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 19, s. 73-76
7. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar, İz Y. s. 81-99
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 83-85
9. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
10. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 79-82
11. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 220-235
12. Dinî Hayatın Psiko -Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 24-31
13. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 60-64, 92, 94
14. Merak Ettiklerimiz, A. Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. s. 343, 407
15. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 185-188
16. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 2 s. 691-692, c. 1, s. 778
17. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. 1/102
18. Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. 7/310-311; 17/136, 143; 4/14-21; 12/283
19. Hüzün Yazıları, Olcay Yazıcı, Boğaziçi Y.
20. Üzüntüsüz Yaşama Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
21. Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Dale Carnegie, Alem Y./Sistem Y.
22. Bir Hüzünkârın Tahrir Defteri, Ahmet Doğan İlbey, Gümüşoba Y.
23. Hayatın Dert ve Üzüntülerine Peygamberimiz’den Teselliler, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
24. Kitap ve Sünnete Göre Mutluluğun Kazanılması, M. Zekeriya Kandehlevi, Vahdet Y.
25. Huzur ve Kurtuluş Yolu, Mevdudi, Kayıhan Y.
26. Huzur ve Saadetin Kaynağı İslâm I-II, Ekrem Doğanay, Gümüş Matbaacılık Y.
27. Huzura Koşmak, Şaban Döğen, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
28. Mutlu Bir Son İçin, M. Yaşar Kandemir, T. Diyanet Vakfı Y.
29. Mutluluğun Kazanılması, Ragıb el-İsfahanî, Bahar Y.
30. Mutluluk Esasları, Kemaleddin Tuncel, Marifet Y.
31. Mutluluk Yolları Hayat Kitabı, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Hikmet Y.
32. Mutsuzluk Kılavuzu, Paul Watzlawick, Ayrıntı Y.
33. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
34. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
35. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
36. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

Ahmet Kalkanislamda-huzun-kavrami

 
İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Ocak 2017 in Şiir, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yazarın parayla imtihanı / Şaheserler yazdılar ama yoksul öldüler

Günümüzde kitapları çok satan kimi yazarların milyonluk serveti konuşulsa da böylelerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yazar milletinin başı öteden beri ‘para’yla daime dertte. Tanpınar, “Ya Rabbim, bana bir 5000 lira lütfet.” diye yalvarıyordu. Para ve parasızlık yazarları nasıl etkiledi, istemedikleri işlerde çalışmak zorunda kalınca neler yaptılar, bol parası olanlar nasıl harcıyordu? Dünyada ve Türk edebiyatında yazarın para ile imtihanını araştırdık. Sonuç mu? Varlığı bir dert paranın, yokluğu bin…

Yazarın ezeli derdi

Edebiyat severler, yazarların parayla handan olmaktansa fakirlikten nalan olmasını tercih ederler. Böylesi, dünyevi hazlara ve hırslara sırt çevirmiş yazar imgesine daha uygun düşer. Oysa yazarlar da modern dünyada yaşamayı becerebilen her insan gibi paranın kıymetini pekala bilirler ya da acı acı öğrenirler. Türk ve dünya edebiyatında yazarın para ile olan ilişkisini inceledik.

Mehmet H. Doğan, Şimdi Uzaklardasın adlı kitabında, Cemal Süreya’yı ilk gördüğünde nasıl şaşkına döndüğünü anlatır. Şair, Doğan’ın kafasındaki şair imgesinden ziyade, “Eskiden orta büyüklükteki hemen her işyerinin duvarında asılı duran ‘peşin satan-veresiye satan’ levhasındaki peşin satana, kasasında deste deste banknotlar olan şişman, göbekli, bir koltuğa yan gelmiş, ayak ayak üstüne atmış, elinde kalın bir puro, belinden saatinin kösteği sarkan adama…” benzemektedir.

Eğer Süreya tablonun diğer yarısındaki avurdu avurduna çökmüş, elindekini avucundakini hesapsızca havaya savurmuş, kara kara yarın ne yiyeceğini düşünen “veresiye satan”a benziyor olsaydı Doğan’ı muhtemelen bu denli şaşırtmayacaktı. Çünkü edebiyat severler, yazarların parayla handan olmaktansa fakirlikten nalan olmasını tercih ederler. Böylesi, dünyevi hazlara ve hırslara sırt çevirmiş yazar imgesine daha uygun düşer.

Müsriflik ya da pintilik…

Laurence Sterne, Duygu Yolculuğu adlı eserinde, iki şişe şarabı yuvarladıktan sonra malını mülkünü diğer insan kardeşleriyle pay etme romantik heveslerine kapılır. Tam da o sırada kapıdan, manastırı için iaşe toplayan bir keşiş girer. Sterne hemen para kesesini cebine atıp üstünü ilikler. Nihayet hiç kimse, “erdemlerinin tesadüflerin elinde oyuncak olmasından hoşlanmaz”.

Erdemlerini sonuna kadar götürme konusunda daha hırslı olan Tolstoy, evinin önünde biriken dilenci güruhunun arasından geçebilmek için bir para küpü edinir yaşlılığında. Küpten paralar, ağzından İncil’den alıntılar dökülürken bile kimsecikleri memnun edemez. Sadakayı beğenmeyen bir dilenci arkasından bağırır “Bana bir de iyi biri olduğunu söylemişlerdi!”. Ne var ki yazarımızın gençlik hali bu denli cömert değildir. Kan kardeşi olduğu Kazak genci ona bir para kesesi, gümüş bir dizgin, yüz ruble değerinde bir Doğu kılıcı hediye eder ve beş rublelik kumar borcundan da kurtulmasını sağlar. Genç cimri Tolstoy ise bunların karşılığında ona ancak bir tabanca, altı kurşun ve küçük bir müzik kutusu verir; ki kutuda da gözü kalır.

Yahya Kemal ise yaşlılığında bile parasının kıymetini had safhada bilenlerdendir Mina Urgan’a göre. Annesi Şefika, Kemal’den aldığı borcu ödemek için evindeki halıyı sattığında Urgan, ünlü şairin eski dostlarından bu sıkışık dönemlerinde para almayacağını düşünür. Ancak şair “acelesi nedir canım, ne gereği vardı” gibi sözlere bile lüzum görmeden alacağını cebine indirir.

Pintiliğiyle nam salmış Patricia Highsmith, 18 yaşında aldığı kıyafetleri ünlü ve iyi kazanan bir yazar olduğu zamanlarda bile giymeye devam eder. Yıkılmış binalardaki keresteleri toplayıp evindeki şöminede yakar. Tek çocuğu olduğu annesinin bakımevi masrafları gözüne batar “Annemin faturaları, yiyecek, kılık kıyafet gibi gündelik masraflarımdan daha pahalıya patlıyor bana”. Nedir ki Highsmith, boğazından arttırdığı paraların bir kısmını düzenli olarak, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını destekleyen örgütlere bağışlar.

Herkes para için yazar…

Çehov ise ömrü boyunca gık demeden bakar ailesine. Çehov’un ataları çağdaşı Rus yazarların tersine toprak kölesidir. Büyük dedesi kendisi ve dört oğlunun özgürlüğü için adam başı yedi yüz ruble sayar efendisinin eline; parasının çıkışmadığı kızını ise efendiye hediye eder. Çehov’ların yıllarca iki yakaları bir araya gelmez. Müflis bir tüccar olan babaları oğullarının eline bakmaktadır ve azıcık sızlanacak olsalar sakalını okşayarak “Babanın ve ananın yemesi lazımdır” der. Yıllar sonra onu fazla eser üretmekle suçlayanlara karşı Çehov’un cevabı hep bu olacaktır “Siz de biliyorsunuz ki ananın babanın yemesi lazım”.

Yoksulluk Çehov’u bir yazı makinesine dönüştürür. Hızlı ve satılabilir eserler üretme zorunluluğu hep ensesindedir. İngiltere’de onunla aynı kaderi paylaşan yazarlar, Grub Street’i mesken tutarlar; yiyecek sokağı. Burada yazarlar açlıktan ölmemek için önlerine gelen her şeyi yazmak zorundadırlar; ansiklopedi maddeleri, gazete makaleleri, müstehzerat ilanları… Sokağın mezunlarından Samuel Johnson buruk bir alaycılıkla “Enayiler bir yana, herkes para için yazar” der.

Orhan Kemal “enayi” değildir ama pazarlık payı olmadığından çok ucuza çalışır. Diğer senaristlerin 5000 aldığı yerde o sadece 500 alabilmektedir. Çünkü Yeşilçam esnafı, Kemal’in çocuklarının evde ekmek beklediğini bilir ve eserlerini ucuza kapatır. Tıpkı romanları gibi

Katherine Mansfield da Johnson’ın enayi sınıfına koyduklarından değildir. Bir hikâye kitabı üzerinde didinirken günlüğüne şu notu düşer: “Hem sonra bu kitabı bitirirsem gerçek kitaba başlamak için özgür olacağım. Hem sonra, bir para sorunu bu”. Mansfield hayranı olduğu Çehov gibi yoksulluğun ve veremin pençelerinde kıvranmaktadır ve hikâye para, para refah demektir. “Bu yıl için iki dileğim var; yazmak, para kazanmak. Düşün, paramız olursa dilediğimiz yere gidebilirdik, Londra’da bir oda tutar, gönlümüzce özgür, beş para etmez kişilerden bağımsız, onlara karşı onurlu olurduk. Bizi böyle kıskıvrak bağlayan, yoksulluktan başka bir şey değil pekala”.

George Orwell da yoksulluğun insanı onursuzluğa ittiği kanaatindedir. “Yoksulluk, daha işin başında sizi bir yalan ağının içine alır. Yine de o yalanlara karşın, yoksullukla zor baş edersiniz. Yıkanacak çamaşırlarınızı çamaşırhaneye gönderemezsiniz. Çamaşırcı kadın yolunuzu kesip ne oldu, diye sorar. Ağzınızın içinde bir şeyler gevelersiniz. Kadın, başka bir çamaşırcı bulduğunuzu sanarak can düşmanınız kesilir. Tütüncü neden sigarayı bıraktığınızı sorup durur”. Parizyen yoksulluğun tadına baktıktan sonra memleketine dönen Orwell, Londra’da yoksullara bedava yemek ve yatak veren kurumların eksperi olacak kadar düşer bir aralık “Rowton Evleri çok görkemli binalardır”, “Onlardan sonra, temizlik bakımından, sıralamada Selamet Ordusu’nun konukevleri yer alır”.

Bana zengin bir dul bulun!

Geçim gemisinin kalemle yüzmediği yerde yazarlar daha pratik çözüm yollarına da sapabilirler. Oscar Wilde fecaat halindeki mali durumunu toparlamak için zengin bir kıza evlenme teklif eder. Ret cevabı alınca da üzüntüsünü şöyle kağıda döker “Charlotte, kararına üzüldüm. Senin paran ve benim beynimle öyle uzaklara ulaşabilirdik ki!”. Balzac kızkardeşine yıllarca “Bana zengin bir dul bulun” diye başlayan mektuplar döşenir. Zengin dulu bulup kırk yılın başı zevk için kitap yazma hayaliyle öyle gözü döner ki kadın hayranlarından gelen mektupları yanıtlarken önceliği pahalı kağıtlara yazılmış olanlara verir. Yöntem öyle bilimseldir ki hayatının aşkı ve ömrünün son demlerinde karısı olacak Madam Hanska’yla bu sayede tanışır.

Dostoyevski o kadar uyanık değildir; ikinci ve nihai evliliğini bir steno kızla yapar. Nedir ki Anna’nın fakirliğini telafi edebilecek bir ev idaresi yeteneği vardır. Para konusunda karakterlerine rahmet okutacak denli safça kocasını çekip çevirmeyi bilir. Dostoyevski’nin tek para saçma yöntemi kumar değildir; tüm yoksul akrabalarının geçimini temin etmeyi boynuna borç bilir. İnsanlara olan sonsuz güveni yüzünden defalarca kez dolandırılır. Sıcak paraya olan ihtiyacını açık ettiği için yayınevleri tarafından sömürülür. Kapısına gelen hiçbir dilenciyi geri çeviremez vs… Tuhaftır ki bunca eli açık olan yazarın en ünlü anekdotlarından biri, verdiğine değil aldığına dairdir. Yazarımız Avrupa’dayken Turgenyev ve Herzen’e mektuplar yazarak borç ister. Herzen onu başından savar (Dostoyevski kindarca Herzen’in sosyalistliğiyle birlikte para sevgisinin de keskinleştiğini yazacaktır sonraları); Turgenyev ise 50 thaler gönderir. Borç bir müddet sonra ödenir ancak yıllar sonra Turgenyev alacağının 50 değil 100 thaler olduğunu iddia eder. Şu durumda Dostoyevski borcuna sadık olmayan bir yalancı durumuna düşmüştür. Eski mektupların bulunmasıyla sorun çözülür ancak edebi dedikoducular bir yüzyıl sonra bile bu olayı kapatmamakta direnecektir.

Yoksulluk, müsriflik ve pintilik nihayetinde aşırı durumlardır ve her aşırılık gibi yazara yakışır. Yazarın imgesini asıl bozan şey; hesaba kitaba bulaşmaktır.

Hesap kitap adamı olarak yazar

Bir kadının geçimini mutlaka kocasının temin etmesi gerektiğini savunan ve geliri kocasının gelirini katladığı zamanlarda bile meslek hanesine “ev kadını” yazmakta direten Agatha Christie için kitap demek hesap demektir. Christie “yazar” olduğunu ancak gelir vergisi müdürlüğü kapısına dayanınca idrak eder “Şaşırmıştım. Yazdıklarımdan elde ettiğim geliri yazarlıktan elde edilmiş bir kazanç olarak görmüyordum”. Yazacağı kitap sayısını bile gelir vergisi oranlarına göre planlar “Yılda bir kitap yazmam yeterli olacaktı. Eğer yılda iki kitap yazarsam, elimde kalacak para aşağı yukarı bir kitaptan alacağım paraya eşitti”. Yakınlarına doğum günlerinde ya da bayramlarda çek yerine kitap gelirini verme cinliği de Christie’ye aittir. Hâlâ çok satanlar listesinden inmeyen yazarın hediye çekleri bir nevi altın yumurtlayan tavuklar gibidir.

Hisseler ve romanlar…

Gelmiş geçmiş en hesapçı yazar olan Balzac da terzisine olan borçlarını, romanlarında onu öve öve göklere çıkararak öder. Ünlü olmadan önce sayısız takma isimle sayısız ucuz roman yazarak para kazanır.Yazdıklarından kazandığı paraları inanılmaz ticari spekülasyonlarda yer. Zengin olma hırsı öyle gözünü karartır ki romanlarındaki karakterlerin saçmalık addettiği ticari spekülasyonlara atılacak kadar mantıksızlaşır. Yaptığı en akıllıca yatırım, Madam Hanska’yla birbirlerine aşık olduklarında evlenebilmek için kadının zengin kocasından boşanmasına karşı durmasıdır. Zaten Mösyö Hanska’nın sağlık durumu hiç de parlak değildir, şu dünyada geçireceği topu topu kaç yıl kalmıştır… İki rasyonel âşık zengin kocanın ölmesini beklerler yıllarca. Vuslat biraz fazlaca gecikecek; Balzac nihayet zengin dula kavuştuktan birkaç ay sonra ölüp gidecekmiş ne gam…Balzac’ın hesap yapma arzusu o kadar keskindir ki müstakbel nişanlısını görmek üzere ilk defa Ukrayna’ya gittiğinde, devasa ağaçlarla kaplı uzayıp giden korulara bakarken romantik düşlere dalacağına ağaç ticaretine dalar “Şu sıralar Fransa’da demiryolu döşemeleri için araziler dolusu meşe odununa ihtiyaç var ve o kadar meşe odunu yok”.

Dünyadan geçmiş yazarların simgesi Kafka ise sağlıksız çalışma koşulları içine dokunan bir asbest fabrikasının sahibidir. Yine de onbeş yıl garantili ve vergisiz yüzde 5,5 kâr vadeden savaş tahvillerine kayıtsız kalamaz. Vakti zamanında Daniel Defoe da batık gemileri çıkartıp içindeki altınları pay etme iddiasındaki bir şirketin hisselerine kayıtsız kalamamış ve birkaç silah ve gemi bacasıyla evinin yolunu tutmuştur. Sonrasında, “Bir patent tacirinin oldukça eğlenceli hikâyesini yazabilirdim. Oradaki enayi de bizzat kendim olurdum” diye yazacaktır. Bu “enayilik” Defoe’nun iflasına sebep olacak müflis tüccar borçlarını ödeyebilmek için roman yazmaya başlayacaktır.

İngiltere’deki bir diğer finansal kriz ise şair Alexander Pope’u vurur. Güney Denizi adlı şirketin hisselerine para yatıran şair mutluluktan dört köşedir başlarda “Her gün şu ya da bu hissenin kazandıracağına dair haberleri dinliyorum, zenginleşme arzusu içinde iki misli keyfim yerine geliyor”. Ne var ki işler umduğu gibi gitmez ve hisseler elinde patlar. Bir vakitler zengin olma fikriyle içi kıpır kıpır olan şair buruk bir ahlakçılığa çark eder “Tanrı’nın açgözlüleri de tıpkı günahkarlara yaptığı gibi kendi yöntemleri ile cezalandırdığını düşünüyorum. Düşlerinde düş gördüler ve uyandıklarında ellerinde hiçbir şeyin olmadığını anladılar. Güney Denizi’nin tufanı, eski tufanın tersine birkaçı dışında tüm günahkarları boğdu…”.

Parasını boş çıkan altın madeni hisselerinde yiyip edebiyata sığınan Mark Twain, “İnsanın yaşamında spekülasyon yapmaması gereken iki dönem vardır. Biri bunu yapamayacağı dönem, diğeri de yapabileceği dönemdir”sözleriyle ifade eder son pişmanlığını. Borsadan öyle dili yanmıştır ki “Ekim, hisse spekülasyonu yapmak için özellikle tehlikeli aydır. Ondan sonra kasım, aralık, ocak, şubat, mart, nisan, mayıs, haziran, temmuz, ağustos, eylül gelir” diye uyarır kendisiyle aynı hırsı paylaşanları. Bu isimlerin tersine Emily ve Anne Bronte borsadan pekala da para kaldırmayı bilirler.

Roman daha çok para getirir

Yusuf Ziya Ortaç, ‘Portreler’inde şiirlerine nasıl paralar aldığını ballandıra ballandıra anlatır. Daha gencecik bir ‘şair adayı’ iken Abdülhak Hamid’ler, Cenap’lar, Ziya Gökalp’lerle tanışıp onların meclislerine bağdaş kuran Yusuf Ziya, iki üç yıl içerisinde ‘yazıları para eden’ bir adam oluvermiştir. İlk ‘telif ücreti’ni aldığında 18 yaşındadır. Hece vezniyle yazdığı ilk manzumesini Bilgi Derneği toplantısında anlı şanlı şairler içinde okumuş, Ziya Gökalp de bu şiiri beğenip Türk Yurdu’nda yayınlamıştır. Dergiden sapsarı bir altın lira almıştır ki bu onun kalemiyle kazandığı ilk paradır.Artık Türk Yurdu Mecmuası’nda çıkan her şiirine bir sarı altın alıyordur.

Onca romanın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar, edebiyatçıların daima maişet bunaltısı içinde yaşadıklarını söylemiş ve şöyle demiştir: “Mesleğin bugünkü besleyiciliği, öldürmeyecek kadardır.” Musahipzade Celal de, “Edebiyat, yazı yazmak, umdurup, undurmayan bir iştir. Kaleminizle bir çığır açıp ne kadar çalışsanız, ne kadar yorulsanız, ün alıp parmakla gösterilseniz, sonu bir hırka bir lokma bile değildir.” der. Reşat Nuri Güntekin ise ‘geçinmek’ten geçinmeye fark olduğunu söyledikten sonra şöyle diyecektir: “Geçinmekten maksadınız, kendiniz ve çoluk çocuğunuz için oldukça rahat bir hayat temin etmekse bugün için yalnız edebiyatla geçinemezsiniz. Mutlaka dışarıda bir iş aramaya mecbursunuz. Fakat açlıktan, soğuktan ölmemeye yaşamak, geçinmek derseniz, mümkündür.” Geçinmek meselesi elbette yazılan yazının türüne göre değişmektedir. Reşat Nuri de bunu söyler ki haklıdır. “Mesela roman, şiirden daha çok okunur, satılır ve muharrire nispeten daha fazla para getirebilir. Bu itibarla bugünkü romancı, bugünkü şairden çok daha zengin bir insan sayılır.”

‘Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım’

Şair Asaf Halet Çelebi de parasızlıktan az çekmemiştir. 1953 tarihli Akşam Gazetesi’nde yayımlanan röportajında, “Sizce şair için en iyi yardımcı iş nedir?” sorusuna Çelebi, şu cevabı veriyor: “Herhâlde memuriyet değildir. Meselâ ben memurum. Şefim benden on yaş küçük olduğu hâlde bir şaire gösterilmesi gereken saygıyı göstermiyor bana. Yanında sigara içmemi bile aykırı buluyor. Her şair memura öteki memurlardan daha çok saygı gösterilsin demiyorum. Amayazılariyle, kitaplariyle memleket sanatında gerçek değeri tanınmış bir sanatkâra sıra memuru muamelesi yapmak ayıptır. Bir memleket sanatkâra gösterdiği saygı ölçüsünde yükselir.” Devrinde ‘Kırtıpil’ lakabıyla anılan Ahmet Hamdi Tanpınar kadar parasızlıktan şikayet eden yazar azdır. Profesör yapılarak üniversitede görevlendirilmiş ve milletvekili seçilmiş olmasına rağmen hep parasızlıktan yakınan bir yazar olmuştur. Öyle ki zaman zaman kumara ve piyangoya bel bağlar Tanpınar. Prof. Dr. İnci Enginün ve Prof. Dr. Zeynep Kerman’ın yayına hazırladığı Günlük’lerindeki şu cümleler tüm yaşadıklarını özetliyor “(…) Remzi’den 150 istedim, 50 aldım. Şerif’ten hiç ümit yok (…) Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak. Yarabbim bana bir 5000 lira lütfet. (…) Bir kere şu para işlerinden kurtulabilsem, son derece zeki, dikkatli ve soğukkanlı olurum. Bu meseleyi halletmem lâzım. Yarabbim Türk münevverinin tali’i! Ve bütün Türkiye’nin tali’i. Fakat bizler hakikaten bedbahtız. (…) Cebimde yalnız bir lira var. Kendimi dün akşamdan beri küçülmüş, biçare buluyorum. Parasızlığım bazı hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı, beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve bu borç beni çıldırtacak.”

Ey okur haberin var mı?

Evet; yazarlar da modern dünyada yaşamayı becerebilen her insan gibi paranın kıymetini bilirler. Bazen tatlı tatlı bazen de acı acı öğrenirler bunu. Ne var ki bu tecrübeler onların edebiyatını da doğrudan etkiler. Ya para kazanmak için takma adla ucuz romanlar yazarlar ya da insanüstü bir çalışma temposuyla eserlerini yayınevlerine yetiştirmek zorunda kalırlar. Bütün bunlardan okurun haberi var mıdır peki? Ya da şöyle diyelim: Yazarın yoksulluğu, parasızlıkla imtihanı okurun ne kadar umurundadır? Bizim zevk içinde, hülyalara dalarak okuduğumuz harikulade romanların kaçı acaba rahat ve huzurlu bir yazarın elinden çıkmıştır?  Edebiyatla paranın ilişkisi aslında sandığımızdan daha derin ve çetrefillidir. Parasızlık da para hırsı da sonuçta sadece niceliği değil, edebiyatın ‘kalite’sini etkileyebilmektedir. Bugün değişen bir şey var mıdır? Eserleri çok satan ve iyi kazanan birkaç yazar dışında edebiyatçı milleti yine maişet motorunu yürütebilmenin derdindedir. Balzac’ın zengin bir dul bulma rüyasına kapılmayan kaç yazar sayabiliriz?

Yelda Eroğlu

saheserler-yazdilar-ama-yoksul-olduler

Edgar Allan Poe 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu

Şiirleri ve gizemli hikâyeleriyle Amerikan edebiyatının en değerli yazarlarından birisi olarak gösterilen Edgar Allan Poe, kumar ve içkiye düşkündü. İçecek bir şey bulamadığında saf ispirto içiyordu. Pek çok meslektaşı gibi sağlığında kıymeti takdir edilmedi. Eserlerini karın tokluğuna satmak zorunda kaldı. Erken dönem eserlerinden Ligeia’yı on yılda tamamlayabildi. Bu eserini sadece 10 dolara satabildi. Kuzgun (The Raven) isimli eseri 1845 yılında yayınlandığında kendisine sadece 9 dolar verildi. Aylık 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu. Karısı Virginia gıdasızlıktan verem hastalığına yakalandı. Kuzgun’un yazarı Poe parasızdı. Günlerce bir şey yemeden aç oturuyordu. Poe ailesinin açlıktan ölmek üzere olduğunu anlayan komşuları sepetlerle yiyecek getirdi. Eşi Virginia öldüğünde Poe’nun cebinde cenazenin kaldırılmasına yetecek para yoktu. Meyhanede fenalaştıktan dört gün sonra 40 yaşında öldü. Sonsözü, “Tanrım benim zavallı ruhuma yardım et.” oldu. Ölümünden sonra Poe’nun satılığa çıkarılan birkaç sahifelik el yazısına 10 bin dolar verilecekti.

Peyami Safa telefonunu satılığa çıkardı

Peyami Safa, 27 Mayıs darbesinden sonra sıkıntılı günler geçirdi. İlan bulmakta zorlandığı Türk Düşüncesi dergisinin yayını durduruldu. Türk Edebiyatçılar Birliği’nden ve Türk Dil Kurumu’ndan çıkarıldı. Son yıllarında Adnan Menderes’e yakın olduğu için ağır saldırı ve hakaretlere maruz kaldı. Milli Birlik Komitesi’nin baskılarıyla Havadis’teki yazılarına da son verildi. Yaklaşık 300 cilt tutan çalışması vardı; ama işsizdi ve maddi sıkıntı içerisindeydi.

Bir gün yayıncısının yanına giderek ev kirasını ödeyebilmek için telefonu satılığa çıkardığını söyler. Yayıncısı, Sultanhamamı esnafından telefon ücreti kadar para toplayarak Safa’ya teslim eder. Basıldığını göremediği Doğu-Batı Sentezi isimli kitabını bu borcuna karşılık yayınevine teslim eder. 62 yaşında vefat eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun yazarı, son dönemini şöyle özetler: “Kitaplarımı basıp da büyük paralar kazanmamış, beni yazı kadrosuna alıp da muazzam servetler yığmamış editör, gazete sahibi zor gösterilir. Fakat benim gayret payımın mükâfatı, yarım asır süren uzun bir mahrumluk, hastalık ve işkence hayatından başka bir şey olmamıştır.”

Tanpınar’ın Günlüğü’nden: Hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm

Türk Edebiyatı’na Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eşsiz eserler kazandıran Ahmet Hamdi Tanpınar da son yıllarında hem sağlık hem de maddi sorunlarla boğuştu. 1962 yılında 61 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Beş Şehir’in yazarı, içinde bulunduğu sıkıntıları günlüğüne şu şekilde kaydetmiş: “26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (…) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. Abdülhâk Şinasi’den borç para alıyorum. Kemal’den para bulamıyorum…”

Mehmet Akif Ersoy Ankara soğuğunda paltosuz dolaştı

İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy da son yıllarını ıstırap içinde geçirdi. Dostu Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır’a gitti. Daha doğrusu gitmek zorunda kaldı. Maaşsızdı, işsizdi. Ancak onu esas üzense polis takibi altında olmasıydı. Takriri Sükûn’un çıktığı, İstiklal Mahkemeleri’nin yoğun mesai yaptığı 1920’li yılları Mısır’da geçirmek zorunda kaldı. Bin bir güçlükle çıkardığı Sebil’ür-Reşad dergisi kapatıldı. Mısır’da ciddi maddi sıkıntı içerisindeydi. Durumuna üzülüp, yiyecek ve ev eşyası getirmesinler diye oturduğu adresi değiştirdi.Hastalanınca Lübnan, Antakya üzerinden Türkiye’ye giriş yaptı. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetti. Cenazesine resmi protokol katılmadı. Mezarı iki yıl sonra üniversiteli gençlerce yapıldı. Siyasi atmosfer nedeniyle Safahat’ın basımı ise 1943 yılına kadar yapılamadı.

Ersoy, yazdığı İstiklal Marşı’nın Meclis’te okunup ayakta dinlenmesinin ardından 12 Mart 1921’de milli marş olarak kabul edilmesi sebebiyle ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer (Kızılay) bünyesinde cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışlamıştı. Safahat yazarının İstiklal Marşı’nın yazdığı dönemde sırtında paltosunun olmadığı, Taceddin Dergâhı’ndan Meclis’e paltosuz yaya olarak gittiği söylenir. Akif, çok sevdiği milletine İstiklal Marşı ve Çanakkale Destanı gibi kıymetli eserlerini; yakınlarına ise dürüst ve onurlu bir şahsiyet bıraktı.

24 Ocak 1967’de gazetelerin iç sayfalarında yürekleri sızlatan şöyle bir haber dikkatleri çekti: “Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlu Emin Ersoy’un ölüsü bulundu!” Yıllar sonra Çetin Altan, bir yazısında Emin Ersoy’a yer verdi, bir gün Mehmet Akif Ersoy’un oğlu olduğunu söyleyen bir kişinin odasına gelerek para istediğini, bu olaydan iki hafta sonra da ölü bulunduğunu yazdı.

 
Yazarın parayla imtihanı / Şaheserler yazdılar ama yoksul öldüler için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ocak 2017 in Şiir Gibi

 

Her şeye, herkese sadece katlanıyordum

Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? 
*

Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki,saat kadar derin olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek istemeyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “ben artık bir başkasıyım!”diyebilmek saadeti.
*
Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde-zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiç bir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek bir insan onunla karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden,davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, ”Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birden bire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyim, nasıl olsa beni artık ayıplamaz, kendine ait bir lugatı kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kafi geliyor.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zanımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım,hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.
*
Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir işe yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır!

*

Her şey yolunda.  Fakat yalnızız. Bütün dünyada yalnızız.
*

Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? … Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalaa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat O böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azami istifadem ne olabilir?
*
Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki, kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz.
*
O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.
*
Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız.
*
Fakat hayır, burası gerçekten garip bir yerdi. Hiçbir şeye hayret edilmiyor, hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu. Burada insan, olduğu gibi, bütün hususiyetleriyle, kabahatleriyle, sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. Fakat bu affedilmek değildi. Aksine hiçbir şey unutulmaz, hattâ her zaman için hatırlanırdı. Gerçekte onlar, pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim, doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi.
*
Belkide şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
*
Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “ne olacağım?”sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim.
*
Her insan ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden adeta baştan aşağı beğenmemek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.
*
İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer insanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.
*
İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.
*
Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Nerdeyse yalnız ona bakacak,ona şaşıracaktım. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa, “Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!”diye hayret ettimse… Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.
*
Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir, demişti. Hayat, kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben, çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi, yarı şaka, tembel bir hayat! Öyle bir mazi falanla alakası olması gerek!
*
Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.
*
Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki, bütün bir zihniyeti ve inkarı güç realiteleri ifade eder. Şoför kelimesi şüphesiz bunların en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havada bıraktığını ikinci hecede adeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şivede söylenirse söylensin o daima manalıdır.
*
Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge… Gül! dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.

*
Bunları hatırlar hatırlamaz, oraya, kahveye, az çok benden başka türlü yaşayanların, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. Onların yanında benim de bir hayatım oluyor, onlarla beraber düşünüyor, onlarla beraber yaşıyordum.
*
Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
*
Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.
*
Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor.
*
İçten gelen her şey doğrudur.
*
Hayat yürüyor, Hayri Bey… Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor.
*
Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.
*
Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. O yılanı gayet iyi bilirdim. Bir kere içimizde yerleşti mi bulandıramayacağı hiç bir şey yoktu.
*
İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.
*
Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan… Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz.
*
Tecrübe sahibi olmak demek yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir.
*
Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde.. Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.
*
Siz tecrübe kelimesinin hakiki mânasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.
*
Emine’nin sevincini gördüğüm âna kadar bu hep böyle devam etti. Denebilir ki, asıl onu görünce uykudan uyandım. Karım biraz zayıflamıştı. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı. Bununla beraber karşımdaydı. Ve her zamanki neşesiyle, açık kalbiyle gülüyordu. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti.
*
Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.
*
İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat aynı iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.
*

Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.
*
O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınarahmet-hamdi-tanpinar
 
Her şeye, herkese sadece katlanıyordum için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ocak 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: