RSS

Kategori arşivi: Şiir Gibi

Reşit Galip

Bu Kokuşmuş Kafayla Devlet Yürümez

Dolmabahçe Sarayı’ndaki 1931’in Ağustos’undaki yemekte Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Reşit Galip,  Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve daha birkaç kişi ve kimilerinin eşleri var. Dr. Reşit Galip, huzursuz, kabına sığmıyor, içkiyi de fazlaca kaçırmış durumdaydı.

O gece Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara duyuracağını söyler. Bunun üzerine, Dr. Reşit Galip:

-“Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!” Demesi üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kaşları çatılır:

-“Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz” uyarısına karşın, Dr. Reşit Galip:

-“Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan da devrimci değildir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır” diye devam edince, Gazi’nin kaşları iyice  çatılır. Yaşlı ve deneyimli Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, geçmişte Gazi’nin öğretmenidir. Gazi’nin:

-“Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması, sence bir değer taşımıyor mu?” Sorusuna, Dr. Reşit Galip:

-“Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttukları içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır” cevabını verir. Gazi:

-“Bu masada hocama ve bir Millî Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize izin veremem” diye çıkışır.

-“Bunun üzerine, herhalde Dr. Reşit Galip özür dileyerek susmuştur” diye düşünüyorsunuz, öyle mi? Ama yanıldınız! Aksine:

-“Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuvar’a verdiğiniz 15.000 liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!” Diye devam eder. Hayda! Paşa değil, bakan değil, meclis başkanı değil. Sade bir milletvekili, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı söylüyor bunları. Olacak şey mi? Gazi:

-“Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak. Buyurun, biraz dinlenin!” Diyerek, Dr. Reşit Galip’in nazikçe sofrayı terk etmesini ister. Herkes bu saygısız milletvekilinin hemen kalkıp gideceğini beklerken, O:

-“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak, sizin kadar benim de hakkımdır” demesin mi? Böyle bir  durumda, siz Gazi’nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız, bilemeyeceğim, ama o büyük insan:

-“Öyleyse, biz kalkalım!” Diyerek gerçekten sofrayı arkadaşlarıyla birlikte terk eder. Gerçek ‘büyük insan’ odur ki, güçlüyken, güçsüzler karşısında sinirlerine hâkim olmayı bilir. 30’lu yılların ünlü liderlerinden ne Hitler yapabilmiştir bunu, ne Stalin, ne de Mussolini…

-“Boş ver onları sen muhterem de, bu öykünün sonu nasıl bitmiş, onu söyle sen bize” diyorsunuz, öyle mi?

Doğal olarak, Gazi gibi bir lider, Dr. Reşit Galip gibi bir milletvekilinin kendisini küçük düşürmesini kabul edemez. Kim bilir, bunun acısını ondan nasıl çıkarmıştır? Diye düşünüyorsunuz, değil mi? Bakalım…

Gazi, sabah uyandığında, Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan Dr. Reşit Galip’i sorar. Bıyıkoğlu, Ankara’ya gidecek kadar borç para istediğini, bunun üzerine 25 lira verdiğini söyler. Gazi:

-“Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın  parası yokmuş, baksana! Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var…” der.

Hikmet Bil
(Atatürk’ün Sofrasında, Uncu yayınları, İstanbul 1981. s. 54)resit-galip

 
Reşit Galip için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Nizar Kabbani

Arap edebiyatı (ortadoğu) ve şiiri üzerine konuşulacağı zaman duyduğum ilk ses derinlerden gelen bir çocuğun çığlığı ve bitmek bilmeyen silah sesleriyle tozun toprağa karıştığı bir savaş meydanı. Evet burası Filistin, içimize kazıdıkları acının merkezi, burası Kudüs, vatanım gök kubbem. İşte, “edebiyat ve şiir tam olarak bunun için var olmalı” dediğim an. – Değil mi ki şiir, hezeyanların ve büyük acıların tarifi olmuştur çağlar boyu?- Mahmut Derviş, Le Trio Joubran, Fairouz ve Nizar Kabbani adeta aynı acıyı haykırıyorlar bize.

“Oturdu.. Umutlanarak ters çevrilmiş fincanımdan gözlerinde korku belirdi ansızın
Dedi: Ey oğul…hüzünlenme”

Şamlı zengin bir tüccarın oğlu olarak 21 Mart 1923 yılında Şam’da dünyaya gelen Nizar Kabbâni, Lise eğitimini Şam’da bitirdikten sonra Şam Üniversitesi’nde hukuk okudu ve 1945’te mezun oldu. Dışişleri bakanlığında ve Mısır, Türkiye, İngiltere, Lübnan, Çin ve İspanya da çeşitli görevlerde bulundu. Ancak yaşamında, sonraları şiirlerinde bir sevgiliye benzeteceği Beyrut’un yeri büyüktür. Sanat ve hürriyet aşkı taşıyan bir ailede yetişmiş. Şiiri çok seven babası, Fransız ihtilâline karşı düzenlenen ayaklanmaları maddî ve mânevî olarak desteklemiştir. Amcası Ebu Halil Kabbâni Arap Tiyatrosunun kurucularından sayılmaktadır. İlk kitabı Esmerim Anlattı Bana (1942) henüz on dokuz yaşındayken yayımlandı. Bu kitapla kazandığı şöhreti her geçen yıl arttı. Ülkesini birçok Avrupa ve Asya başkentinde diplomat olarak temsil eden Kabbani, yönetimle olan uyuşmazlığı nedeniyle görevinden istifa etti. Kendisi bazı kaynaklara göre Adonis’le birlikte yaşayan en büyük Arap şairi olarak görülür. Bir aşk şairi olarak tanınan Kabbani, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Arap şiirinde çağ açıcı bir rol oynamıştır. “Gerileme Kitabına Dipnotlar” şiiri Beyrut’ta Al-Adab dergisinin Ağustos 1967 sayısında yayımlanır yayımlanmaz bütün Arap dünyasında yasaklanmış ve Arap edebiyatının ilk samizdat örneği olarak gizlice elden ele dolaşmaya başlamıştır. Bu şiirin yayımlanışı aynı zamanda Al-Adab Al-Huzarani (Haziran Edebiyatı) akımını da doğurmuştur. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950’lerdeki şiirde sadeleşme hareketinde, gerekse 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından patlayarak çığ gibi artan politik şiirde Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur.

Haziran hareketi’nin kurucusu olan Kabbani, hem Arap şiirinin sadeleşmesine, hem de 1967’deki Altı gün savaşı’nın ardından patlayan politik şiirin gelişmesine kılavuz olan bir şiirbazdır.. Yeşil bir lambadır şiir, Geçkin bir kadının güncesi gibi eserler de, bu dönemin nefis ürünlerindendir bilhassa.. Türkçe’de en son “gözlerinin mavi limanında aşk, kadın, hüzün şiirlerinden seçmeler” adlı bir seçmesi görülen Nizar Kabbani’nin, daha bir dolu Türkçe söylenmiş eseri mevcuttur.. Şiirleri savaş karşıtı ve Doğulu kadınların acılarını dile getirmesinden dolayı kadın şairi olarak anılan Kabbani, 1967 yılından sonra Araplara yönelttiği sert eleştirilerden ötürü sağ ve sol pek çok kesimin şimşeklerini üzerine çekmiştir, şuurunu keşfedip cüretini gösterenlerin şairi olmuştur.

1966 da şiiri memurluğa tercih edip istifa edinceye kadar bu görevde kaldı. İki kez evlendi. ilk eşi Suriyeli Zehre’den olan oğlu Tevfik’in, Kahire’de tıp okurken kalp hastalığı nedeniyle 17 yaşında vefat etmesi üzerine, Nizar onun için “efsanevi prens Tevfik Kabbani” ağıtını yazdı ve öldüğünde oğlunun yanına gömülmesini vasiyet etti. İkinci eşi “ömrümün ve şiirimin yol arkadaşı” dediği Belkıs Er-ravi Irak’lıdır. 1982 de Beyrutta Amerikan elçiliğine bomba koyulması sonucu ölümü, Nizar üzerinde çok derin izler bıraktı. Nizar karısının adını taşıyan bir mersiye yazdı ve ölümünden tüm Arap yöneticilerini sorumlu tuttu. Ondan sonra tekrar evlenmeyi reddetti ve 1998 de ölünceye kadar hayatının son 15 yılını Londra da bir apartman dairesinde tek başına geçirdi.

“yirmi yıldır aşkın yolu üzerindeyim
ve hala yol meçhul
bir kez katil
çoğu kez maktul oldum
yirmi yıl… ey aşkın kitabı
hala birinci sayfadayım”

Delice sevdiği annesinin ölümü de Nizarı çok etkileyen olaylardandır. Nizar annesinin sütten ancak yedi yaşında kesebildiği nazlı bebeği, annesi de Nizar için bütün kadınları kendisinde toplamış olan bir kadındır.  Nizar Kabbani çağdaş Arap edebiyatının büyük yenilikçilerindendir. Şiirlerini klasik Arap şiirini özümseyerek, ama yeni bir form, yeni bir sesle geçmişin kısıtlayıcı ve belirleyici tüm kayıtlarından da kurtularak yazdı ve hep bu tarzı savundu. 1967 Arap-İsrail savaşında yaşanan bozgundan sonra Arap dünyasında başlayan, mevcut Arap yönetimlerini tenkit edebiyatının kurucusu ve en büyük temsilcisidir. Şiirlerinden açıkça görüleceği üzere, yansıyan duyarlılığın odak noktasını Filistin ve Filistin sorunu oluşturmaktadır. bu bir yerde, İslam dünyasının kalbinin delik deşik olduğu gerçeğiyle aynı anlama gelmektedir. Filistin sorununun başlı başına bir trajedi olmasının yanında, bütün İslam alemi ve özellikle Arap dünyası açısından sömürülme, kuşatma, talan, ihanet, uşaklık, yenilgi, ve batı ya her anlamda bağımlılık gibi başka içerimleri de bulunmaktadır. ayrıca şiirlerine ağırlıklı olarak kadınları konu etmesi sebebiyle kadın şairi diye de anılır.

Nizar hayattayken büyük Arap şarkıcıları onun şiirlerini yorumlamak için birbirleriyle yarıştılar. Ümmü Gülsüm, Abdülhalim Hafız, Feyruz, Macide Rûmi, Kâzım Sahir bunların en meşhurlarındandır.

Nizar Kabbâni, eyvanında şadırvan ve şadırvanın etrafında da çiçek saksıları olan bir evde büyümüş. Şadırvandan akan su sesi ve etrafa yayılan çiçek kokuları Kabbâni’nin ruhundaki sanat kabiliyetinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış. Çocukluk yıllarında resim ve müzikle hemhal olan Kabbâni, ilk şiirini 16 yaşında iken yazmış. Okul arkadaşlarıyla beraber katıldığı Roma gezisinde, bir gün güverteden denizi seyre dalmış. Denizde yükselen dalgalar ve bu dalgalar arasında zıplayan yunusların güzel manzarası, Kabbâni’nin ağzından ilk şiir mısralarını döktürmüş..

“Ey şiirin dostları!
Ben ateş ağacıyım,
hasretlerin kahiniyim ben
Elli milyon aşığın resmi sözcüsüyüm.”

1941 yılında Şam Hukuk Fakültesine kayıt olan Kabbâni, ilk divanı olan “Kaalet lî Samra”yı (Samra bana dedi ki) yazıp kendi imkânlarıyla neşretmiş ve bu şiir edebiyat çevrelerinde büyük yankı yapmış. 1944 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olan Nizar Kabbâni, Kahire, Ankara, Pekin, Beyrut ve Madrid’de diplomat olarak görev yapmış. 1966 yılında Hariciyeden istifa edip Beyruta yerleşmiş. Beyrutta “Kabbâni Neşriaat” adında bir yayın evi kuran şair, kendini tamamen şiire adamış.

Nizar Kabbâni ilk dört divanını gazel tarzında yazmış ve bu tarz kendisini, “kadın ve aşk şâiri” olarak tanıtmış. Kabbâni, gazel tarzında şiir yazmasının ana sebebini ailede yaşanan acı bir olaya dayandırmaktadır. Zira sevgili kızkardeşinin aile zoruyla sevmediği bir adamla evlendirilmesine dayanamayıp intihar etmiştir.

Kabbâni aşk konulu şiirleri için “Arap aleminde aşk zincirlenmiştir ve mahbustur. Ben de onu kurtarmaya geldim” der.

Nizar Kabbâni, hem eşi Zehra Hanımın (amca kızı), hem de 22 yaşındaki oğlunun ard arda vefat etmeleriyle şiire 3 yıl ara vermiş. Ta ki, Irak asıllı Belkıs Hanımla karşılaşıncaya kadar. Güzel bir Arap kadını olan Belkıs Hanıma olan aşkını evlilikle taçlandırmak isteyen Kabbâni’nin evlilik teklifi, Belkıs Hanımın ailesi tarafından “kadın ve aşk şâiri” olduğu gerekçesiyle bir kaç defa reddedilmiş. Ancak Kabbâni’nin israrlı talepleri karşısında sonunda razı olmuşlar.. Kabbâni’nin “Babil kraliçelerinin en güzeli” diye vasfettiği sevgili eşi Belkıs Hanım 1982 yılında Beyrut’ta Irak sefaretine düzenlenen bir bombalı eylem neticesinde vefat etmiş. Eşinin ölümünden sonra Beyrut’ta yaşayamayan Nizar Kabbâni Londra’ya yerleşmiş ve ölünceye kadar da burada kalmış.

Hayatı boyunca 41 şiir divanına imza atan Nizar Kabbâni modern Arap şiirinin pîri sayılmaktadır. Hatta kendisine “Reîs Cumhuriyyeti Şiir el Arabi” (Arap Şiir Cumhuriyetinin Başkanı) lâkabı verilmiştir. Nizar Kabbâni Arap toplumunu ilgilendiren mevzulara şiirle çare aramış. 1956 yılında yazmış olduğu ve toplumunun en büyük sıkıntısı olan tembellik hastalığını dile getiren “Hubz, Haşiş ve Kamer” (Ekmek, Ot ve Ay) adlı şiiri ile tepkileri üzerine çekmiş. Arap- İsrail harbinden (1967) Arapların korkunç bir mağlûbiyetle çıkmasını eleştiren “Min Defter en- Nekse” (Nekse Defterinden) adlı şiiri ise uzun müddet yasaklanmış. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950′lerdeki şiirde yalınlaşma deviniminde, gerekse 1967′deki “Altı Gün Savaşı”nın ardından çığ gibi artan ‘politik şiir’de Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur. 30 Nisan 1998’de Sürgünde (Londra) yaşamını yitirdi.

Özgür Öztürk
Kaynak: yasamaugrasibalkis-nizar-kabani

 
Nizar Kabbani için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Egemen Söyleme Karşı Eleştirel Tanıklığın Şairi: Nizâr Kabbânî

Nizâr Kabbânî şiiriyle/sanatıyla/edebiyat anlayışıyla bütün Ortadoğu toplumlarının kalbi oldu. Şiirleriyle direnişi paylaştı, şiiriyle siyasete yön verdi, şiiriyle siyaseti sorguladı, bu günün tarihini sorguladı. Nizâr Kabbânî’nin bu yaklaşımı, Nizâr Kabbânî şiirinin edebi niteliğine/yoğunluğuna/derinliğine kesinlikle gölge düşürmedi.  
Atasoy Müftüoğlu (Su, 2007;31)

Çağdaş Arap edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan ve modern Arap şiirinin en güçlü isimleri arasında kabul edilen Nizâr Kabbânî1, Irak’tan Fas’a kadar tüm Arap dünyasında geniş bir okuyucu kitlesine ulaşarak, gerek halk gerekse entelektüel düzeyde büyük ilgi gören bir şair olması ve de bununla yakından ilgili olan edebiyatın gücüne ilişkin yaklaşımlarıyla egemen Siyonist yayılmacılığa karşı eleştirel bir çerçeve geliştirmesi nedeniyle kültürel bir model olarak önümüzde durmaktadır. Düşünsel serüveni kadar siyasal konumlanışında da gelgitler bulunan şairin ilk dönem şiirleri bireysel saplantı ve sapkınlıklarla yoğrulmuştur. Şairin, resime karşı ilgisinin bir sonucu olarak kalemi bir fırça, kelimeleri de bir boya gibi kullanmak suretiyle şiirlerini bir tabloya çevirmeyi başarması onun şiirlerinin en önemli özelliğidir.

Nizâr Kabbânî bir şair olarak edebiyat anlayışı yanında, yakın tarihlerdeki emperyalist müdahalelerden, iç savaşlardan fazlasıyla etkilenmiştir. Tarihi sürecin bizatihi içinde yer alarak özgürlük için muhalif duruşunu her zaman korumuştur. Bunu yaparken de sosyalist edebiyat anlayışından kaynaklanan sanatsal perspektifiyle has yazı kumaşını birleştirebilmiştir. Yani yazdıklarıyla devrim yapan bir şairdir o. Onun bu iki yönünü dikkate alarak bu yazıda olabildiğince iyi örnekler üzerinden sanat anlayışı ile siyasi perspektifi nasıl birleştirebildiğini genel hatlarıyla ortaya koymaya çalışalım.

Nizâr Kabbânî’nin Poetikasının Anahatları

“Şiir” diyordu Şiirin Saati’nde John Berger, “kanayan yaraya seslenir.” (1988;65) Kabbânî, şiirin bireylerin yaşamlarından, sorunlarından kopuk olmaması gerektiğine inanır. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynayacağı düşüncesiyle edebî hayatının erken sayılabilecek dönemlerinden itibaren şiirlerinde toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara, çektiği acı ve sıkıntılara, gördüğü baskı ve yıldırmalara vurgu yapmakla kalmamış, aynı zamanda gerek siyasileri gerekse tepkisini dile getirmeyen halkı da cüretli bir şekilde eleştirmiştir.

Uzun yıllar diplomat olarak çalışmış olması onu hem edebi yönden hem de siyasi yönden beslemiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yansından sonra tüm dünya edebiyatını etkileyen edebî, fikrî ve felsefî akımlar onun edebî kişiliğinin oluşumunu etkilemiştir. Bu konuda şair şu değerlendirmede bulunur: “Akdeniz’in bize taşıdığı tüm fikir tohumları topraklarımızda yeşerdi. Çiçek açtı ve yaprak verdi. Marksizm, emperyalizm gibi Doğu ve Batının tüm felsefe ve ideolojileri toprağımızda çatıştı. Daha sonra arkasında düşüncelerinden bir şeyler bırakarak topraklarımızdan ayrıldı. Ellili yılların başında Marksizm ani şekilde başımızda bir tur attı ve şiirlerimizi ideolojik bir manifestoya çevirdi. Gelenekçi şairlerin hayallerinden dahi yeni kasideler türetti. Arkasında bir şiir ürünü bırakarak sahillerimizden ayrıldı. Sonra da Jean Paul Sartre (1905-1980)’nin egzistansiyalizm akımı edebiyatımızın kapılarını hızlı bir şekilde vurdu. Edebiyatımızda bu felsefe ve akımların etkisinde kalmayan kişi başparmakla gösterilmeye başlandı.” Onun bu tespitleri aynı zamanda yirminci yüzyıl Ortadoğu’sunun tarihini de özetlemektedir. Bu noktada onun tanıklığını anlamak bakımından şiire ve edebiyata bakışı üzerinde durmak gerekecektir öncelikle.

Nizâr Kabbânî, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı çeşitli makale, deneme, şiir ve kendisiyle yapılan konuşmalarda şiirle ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirmiştir. Bir anlamda Kabbânî’nin poetikası olarak da kabul edilebilecek söz konusu bu düşünceler şairin şiirlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

“Bir tarafta yer almayan, bir tutum ve tavır sergilemeyen, bir görüş için mücadele etmeyen, herhangi bir insanın zulmü karşısında kılıcını çekmeyen bir şiir hayal edemiyorum. Seyfuddevle ve Babıali’den maaş alan tüm şairlere ve edebiyattaki sirk oyunlarına karşıyım. Edebiyatçıların saray yöneticilerinin karşısında filler gibi dans ettikten sonra elma, muz ve zilletle ıslatılmış ekmeğin önlerine konması için hortumlarını uzatmalarını yadırgıyorum.” diyor Kabbânî. Kabbânî’nin poetikası’nın olabildiğince net bir biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle klâsik Arap şairlerinin ekseriyetinin tuttuğu yol bilinmelidir. Bu şairlerin genel özelliği kendilerini koruyan, kollayan patronaja tabi olmalarından ötürü şiiri bir kazanç ve bir geçim kaynağı olarak görmeleriydi. Bu şairler sultanların kendilerine sundukları nimetlere, caizelere kavuşabilmek için onları en yüce sıfat ve meziyetlerle överlerdi. Bu nedenle bu şairlerin şiirleri, övgü dışında hiçbir misyon taşımayan, süslemeli ve abartılı söz sanatından öteye geçemezdi. İşte bu şiir anlayışı, dünyada yaşanan değişmelere ve ideolojik çatışmalara paralel olarak köklü bir eleştiriye tabi tutulur. Özellikle kırklı ve ellili yıllarda tüm dünya edebiyatını etkileyen Marksizmin toplumcu edebiyat damarı Arapça konuşan, yazan şairleri de etkiler. Bu ilginin nedenlerinden biri, Arap topraklarını işgal eden Siyonist İsrail’i destekleyen ABD’ye karşı tepki iken ikinci olarak, toplumsal yoksulluklar, baskılar, eşitsizlikler gibi meseleler de yavaş yavaş edebiyat dünyasına girmeye başlar. Böylece Arap şiiri, yıllarca devam eden uysal yapısından sıyrılarak, muhalefet eden, eleştiren, sorgulayan, algısal erozyona karşı eleştirel bir çerçeve geliştiren, halkın sıkıntılarını paylaşan bir kimliğe bürünür.

Kabbânî’nin şiirlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde ve şiirle ilgili görüşlerini irdelediğimizde onun şiir anlayışıyla Marksist toplumcu edebiyat anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu görüyoruz. Şiiri daha çok bir çatışma, bir direniş olarak gören Nizâr Kabbânî, tabuları yıkmayan, kurallara karşı çıkmayan, halkın sıkıntılarını paylaşmayan, özgürlük için ateş kıvılcımı yakmayan, zulüm ve baskılara direnmeyen, adaleti sağlamayan şiirin hiçbir önemi olmadığını belirtir. Onun bu yaklaşımları edebiyat çevrelerinde tartışmalara neden olur. Hakaret derecesine varan sert eleştirilere maruz kalır. Ancak bu eleştiriler karşısında yılmaz. Çünkü ona göre gerçek şair, hiçbir zaman şiirleri için teminat ya da caize istemez. Şiir ise kâğıtların üzerinde şahitlik yapma eylemidir. Dolayısıyla şiirleri için bir teminat yani konformist karşılıklar arayan beklentiler içinde olan bir şair, toplumun ve olayların gerisinde kalır. Bu da toplumcu şairle bağdaşmayan bir tutumdur. “Arzu ve hedefi olmayan, bir tahta tavşan olan şiiri reddederiz / Bir palyaço gibi halifeleri eğlendirmek için dans eden şiirin ne önemi var / Ne, gökyüzüne uçurduğumuz güvercinler, ne ney, ne de sabâ rüzgarı / Ancak o, tırnaklara uzanan bir öfkedir, ne kadar korkaktır şiir, öfke taşımazsa!” dizeleri onun klasik Arap şiirinden farklı yanlarını daha da anlaşılır kılmaktadır.

Kabbânî, şairin toplumsal duyarlılığını belirlerken ona bir peygamber kadar büyük ve öncü bir sorumluluk yükler. O, peygamberlerin, arz üzerinde fesat çıkaranlarını uyarma, yoldan sapan toplumları düzeltme, onları eğitme, ıslah etme ve yönlendirme göreviyle sorumluluklarının farkında olan şairin sorumluk yönünden, toplumda üstlendiği görev bakımından, peygambere benzer bazı sorumluluklarının bulunduğunu kabul eder. Dolayısıyla bir peygamber ilkeleri uğruna dışlanmayı, yalnız bırakılmayı, sürgün edilmeyi hatta ölümü göze alırken, bir şairin de inandığı ve savunduğu ilkeler uğruna neden ölümü göze almaktan kaçındığını bir dizesinde “Peygamberler bir görüş uğruna çarmıha gerilirler. O halde niye çarmıha gerilmez şairler?” biçiminde sorgular. Nizâr Kabbânî, toplumda kendine bir görev biçmeyen ve hiçbir sorumluluk taşımayan bir şiir ve şairin varlığını düşünemez. Yüzyıllardır “Anlamsız süslemeler, oyuncaklar ve mozaikler bizleri (meşgul etti) öldürdü / Şiirlerimizin yarısı nakıştır, oysa bina çöktüğünde nakış ne işe yarar?” yaklaşımlarıyla hem toplumcu bir sanat ilkesini dışavurur hem de edebi gelenek eleştirisi yapar. Nizâr Kabbânî, şair ve şiirin toplumdaki işlevini irdelerken şiirin döneminden kopuk olamayacağı düşüncesindedir. Nitekim şiirlerinde Arap toplumunun siyasî, sosyal ve kültürel alanda geri kalmasında sadece siyasileri değil aynı zamanda şairleri de sorumlu tutar. Kabbânî’ye göre sanat, var olanla yetinmek, var olanı papağan gibi tekrarlamak değil, yeniyi aramak, yapılmayanı yapmaktır. Kabbânî, şiirlerinde klişenin tiranlığından, benzetmelerinden, söz dağarcığından uzak durarak şiir yeteneğini serbestçe ama ustalıkla kullanır. Hayal ufkunu alabildiğince geniş tutarak, hatta bazen mantık kurallarını aşan sürrealist ifadelerle şiirine yeni tasvir ve benzetmeler kazandırır, şiirlerinde her zaman özgün hayallere önem vererek yerleşik ifade kalıplarının dışına çıkar, özellikle de ilişkiler teorisinden hareket ederek okuyucunun beklemediği, daha önce alışık olmadığı yeni benzetmelere başvurur. Nizâr Kabbânî, şiirlerinde geleneksel şiir anlayışının dışına çıkarak, kendine özgü imgeler kullanarak şiiri uyu(t)maktan kurtarır. Şiirleri biçim olarak serbesttir, serbest biçimli şiiri, şiir alanındaki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul eder. Ona göre klâsik Arap şiiri, farklı dönemlerde yazılmasına rağmen sanat bakımından aynı konular etrafında dönüp durmuştur yani sınırlı bir izleğe sahiptir. Oysa serbest şiir, bu anlayışı yıkarak çağının gerek siyasal gerekse toplumsal gelişmelerini yakından izleyen bir özelliğe sahip olmuştur. Aynı zamanda kuralcılıktan kurtulmayı da sağlamıştır.

Siyasi Şiir, Filistin ve Ortadoğu

Nizâr Kabbânî’yi öne çıkaran esas unsurun yazmış olduğu siyasi şiirler olduğu bilinmektedir.2 Arap şiir tarihinde siyasi şiir, Emeviler döneminde siyasi hiziplerin doğuşuyla ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiş olan bir şiir türü olarak anılıyorsa da Şuara Suresi çerçevesinde baktığımızda siyasi şiirin vahyin ilk muhatapları zamanında da olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi şiir toplumsal değişim ve dönüşüm zamanlarında ortaya çıkan bir şiir tarzıdır esas itibariyle. Arap dünyasında da I. Dünya Savaşı’nın ardından daha da yoğunlaşan işgalci emperyalist güçlere karşı gösterilen dirençle birlikte yeniden önem kazanmaya başlamış ve sanat açısından da çıtasını günden güne yükselten bir şiir anlayışı olmuştur. Siyasî bir mesaj niteliğinde olan bu tür şiirlerin, halkın büyük bir kesimine ulaşabilmesi ve onlarda beklenen etkiyi gerçekleştirmesi için yalın, heyecanlı, diri, muhalif, dirençli bir içeriğe sahip yapaylıktan uzak bir şiir iklimini de beraberinde getirdiği görülür. Bu siyasi şiirin Arap dünyasında daha çok Filistin meselesi etrafında ilmek ilmek işlendiği de bir başka gerçektir. Kabbânî de pek çok şiirinde siyasi mesajlarını ağırlıklı olarak Filistin dolayımında sunmuştur.

Onun şiirlerinde yoğun olarak küçük ve doğacak çocuklar üzerinde durduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Özelikle “doğmuş” ve “doğacak” çocuklara seslenmesinin onun devrimci düşüncesinden kaynaklandığı ortadadır. Çünkü Kabbânî de, diğer devrimciler gibi değişimin ancak ve ancak zihniyet değişimiyle mümkün olacağını düşünmektedir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada “Devrimciliğe nereden başlarsınız?” diye sorulduğunda: “Ana karnındaki cenin ve çocuklardan, herhangi bir düşünceye sahip olmamış, biçim almamış şekillerden, henüz hitabet ve atasözlerimizden zehirlenmemiş olanlardan, kafatasları nihaî şeklini almamış ve sırtları daha kamburlaşmamış masum ve saf kişilerden başlamalıyız.” diye cevap vermiştir. Şiirin devrimci bir ruh taşıması gerektiğine inanan şair, bir yazısında şiiri geçmişteki bütün dilleri iptal eden bir dil, bütün aklı özetleyen çılgın bir söz, şiddete başvurmadan ve kan dökmeden gerçekleştirilen çağdaş bir devrim, adaleti yansıtan, kuralın dışına çıkan bir sanat, özgürlük uğruna savaşan insanların ortaya çıkması için biriken hüzün olarak niteler. Şairin devrimcilik anlayışı ise Arap insanının coğrafyasını bütünüyle değiştirip onun zihinsel yapısını yeniden oluşturmaktır.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin nabzını ülke ayrımı yapmaksızın tutan şairin şiirlerinden örneklerle onun siyasi şiirlerini genel olarak çerçevelemeye çalışalım.

Nizâr Kabbânî, 1967 Arap-İsrail savaşından önce yazdığı Aşk ve Petrol adlı şiirinde Filistin sorununa duyarsız kalan, Arap ulusunun millî serveti niteliğindeki petrolün gelirleriyle İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde zevk ve sefa süren Körfez Arap ülkelerinin yöneticilerini ironik bir üslûpla eleştirir: İsrail’in mızrakları, kız kardeşlerinin karnındaki çocukları düşürmemiş miydi / Evlerimizi yıkmamıştı sanki, mukaddes kitaplarımızı yakmamıştı / Sanki Bi’ru’s-Seba’da, Yafâ’da ve Hayfâ’da ağaçlarda idam edilenler senin sülalenden değildi / Kudüs kan revan içinde, oysa sen şehvetinin esirisin / Uyuyorsun, yaşanan trajedi sanki senin trajedin değil / Ne zaman anlayacaksın / Ne zaman senin ruhunda uyanacak insan?”

Kabbânî’nin 1967 Arap-İsrail savaşından önceki döneme ait siyasî şiirlerinin hem biçim hem de içerik bakımından iyi bir seviye yakalayamamış, olgunlaşmamış olduğu yönünde bir düşünce edebiyat çevrelerinde yer almaktadır. Uzun bir dönem kadın ve aşk gibi bireysel konulardaki şiirlerle meşgul olan şairin, siyasî şiir yazımı konusunda bir yandan fazla bir deneyime sahip olmayışı öte yandan ve belki de daha önemlisi mücadele kültürünün yetersizliği nedeniyle başarılı olabilmesi mümkün değildir. Ama bütün bu kusurlarına ve kılçıklarına rağmen onun bu döneme ait siyasî şiirleri gelmekte olan bir şairin ilk verimleri olarak okunmaya müsaittir.

Nizâr Kabbânî’nin siyasî şiirlerindeki asıl değişim, 5 Haziran 1967’de başlayan ve Arapların yenilgisiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının hemen akabinde yazdığı ve tepkisini ortaya koyduğu Yenilgi Defterine Notlar adlı şiiriyle meydana gelmiştir. Birçok eleştirmen de şairin bu kasidesini siyasî şiirleri için bir dönüm noktası ve sanat anlayışı hususunda da değişimin başlangıcı olarak görür. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Haziran 67 Savaşı yenilgisinden sonra şiirinde açıkça görülmeye başlayan değişimin nedenlerine değinirken şöyle der: “Aşk şiirinden siyaset şiirine geçişin kesinlikle kazançlı bir ticaret olmadığına inanıyorum. Kadınların gözlerinde uyumak, dikenli tellerin arasında uyumaktan daha huzurlu ve daha güvenlidir. Parfüm ticareti, sirke ticaretinden daha kârlıdır. Ülkemizde zeki olan bir insan, siyaset çukuruna düşmeyendir. Sevgi ülkesi, ülkelerin en mutlusudur. Uzun zamandır aşk ülkesinde otoritemi sürdürüyorum. Benim tahtımı ve tebaamı savunacak bütün imkânlara sahibim. Benim siyasete geçişim bir değişim değildi, aksine içimdeki cam levhaların hepsini kıran bir anlık iç sarsıntısının sonucudur. Haziran’ın geride bıraktığı cam parçalarının duygularımın üzerine dağılması neticesiyle başka bir sesle haykırdım.” Haziran yenilgisinden sonra şair duyduğu öfkeyi şiirlerine taşımış, İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki işgali var olduğu sürece bitmeyecek uzun soluklu bir eyleme dönüşmüştür.

Nizâr Kabbânî, bu yenilginin ardından Arap düşüncesini, siyasi yapılarını, savaşa karşı misli misline hazırlıklar yapmayı ihmal eden zihniyeti eleştirerek bunun cahili bir düşünce olduğunu vurgular. Bu yaklaşımları Arap dünyasının doğusundan batısına kadar her köşesinde büyük bir tepkiye neden olmuş, onun hakkında çeşitli tartışmalar yapılmasına yol açmıştır. Nizâr’a göre Haziran çok mantıksız bir aydı, dolayısıyla onunla ilgili yazılacak her şey mantık kuralları dışında olacaktı: “Haziran çok acı bir meyveydi. Bazıları bu meyveyi yedi, bazıları da zamanla onun tadına alıştı, bazıları da bu meyveyi görür görmez reddetti. Ben de açlık grevine giden ve Haziran’ın rahminden doğan bu sakat çocuğu reddeden son gruptan idim.”

Haziran yenilgisi, askerî bir yenilginin yanı sıra, aynı zamanda Arap siyasî sisteminin bir çöküşünün ve iflasının da açık bir göstergesiydi. Zira savaştan önce Arap liderleri Filistin meselesi üzerinde siyaset yapıyorlardı. Vatandaşlarını da içi boş, hamasî söylemlerle oyalıyorlardı. Savaştan sonra tüm sermayeleri tükendiği gibi kralın çıplak olduğu da herkes tarafından görüldü. Bu nedenle şair, Arap siyasî liderlerine şöyle seslenir: “Sınırlarımız sayenizde / Bir kağıt parçası haline geldi / Helal olsun size! / Peşkeş çekilen bir kadına döndü / Helal olsun size be!” Gerek yöneticilerin, gerek vatandaşların, gerekse basın-yayın organlarının, Haziran yenilgisinden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi eski alışkanlıklarını sürdürüyor olmalarından yakınır.

Kabbânî, fakirlik, hastalık, savaş, barış, yenilgi ve zaferin Tanrı’nın bir iradesi ve lütfu olduğuna inanarak her şeyde kaza ve kadere sığınma eğilimi gösteren teslimiyetçi anlayışı kendine özgü alaycı bir üslûpla eleştirir. Aynı şekilde Arapların, kaybetmiş oldukları toprakları dualarla, evliyaların kabirlerini ziyaret etmekle geri almalarının mümkün olmadığını, dolayısıyla bu insanları da mezarlarında rahat bırakmaları gerektiğini dile getirir: “Evliyalarımızı rahat bırakın, evliyalar hangi toprağı geri getirdi ki?”

Kabbânî, Kudüs adlı şiiriyle işgal altında bulunan Kudüs’e seslenir ve şehrin kutsal kimliğini öne çıkararak onun işgal altında olmasından dolayı duyduğu üzüntüsünü dile getirir. “Kim durdurur düşmanları / Sana karşı ey dinlerin gerdanlığı / Kim siler kanları duvar taşlarından / İncil’i kim kurtarır / Kur’an’ı kim kurtarır / Kim kurtarır İsa’yı öldürenlerden / İnsanı kim kurtarır.” diye sorar. 1970 yılında ise Kabbânî İsrail Duvarlarında Fedaî Afişleri isimli kasidesini yayımlar. Şair, burada Siyonistlerin Arap topraklarını işgal etmekle, bu savaşın sona ermeyeceğini, zira dünyanın kuruluşundan beri bu toprakların Arapların olduğunu söylemektedir: “Bu bizim ülkemizdir/ Dünyanın kuruluşundan beri buradaydık / Ey İsrailoğulları! Böbürlenmeyin / Saatin akrepleri dursa da / Bir gün mutlaka dönecektir / Toprağı işgal etmekle bizi korkutamazsınız / Tüy, kartalın kanatlarından düşebilir / Korkutmaz bizi uzun susuzluk / Sular her zaman kayaların bağrında kalır / Orduları yendiniz, ancak duygulan yenemediniz / Ağaçlan tepelerinden kestiniz / Kökleri kaldı (…) Golan tepelerinden çıkacaksınız / Ürdün yakasından çıkacaksınız / Silah zoruyla çıkacaksınız…”

Nizâr Kabbânî, Haziran yenilgisinden sonraki döneme ait siyasî şiirlerinde sadece Haziran yenilgisiyle sınırlı bir algıya takılıp kalmamıştır. Arap dünyasında yaşanan siyasî olaylara ve gelişmelere de değinmiştir. Bunlardan biri, 1967 Haziran savaşından sonra Ürdün’e sığınmış olan Filistinliler ile Ürdün ordusu arasında 26 Ağustos 1970’te çıkan ve 18 Eylül 1970’e kadar devam eden iç savaştır. Kabbânî, Ürdün ordusunun Filistinlilere karşı giriştiği bu hareketi bir “kıyım” olarak niteler ve bu operasyonla ikinci bir “Kerbelâ” yaşandığını vurgular.

Onun şiirinde işlediği konulardan biri de Lübnan’da yaşanan iç savaştır. Kabbânî, 1961’de diplomatik görevinden ayrıldıktan sonra Beyrut’a yerleşir. Beyrut’u çok sever, yaşanan iç savaş onun şiirlerine de yansır: “Yakutla süslenmiş bileziklerini kim sattı / Büyülü yüzüğüne kim el koydu / Altın örüklerini kim kesti / Yeşil gözlerinde uyuyan mutluluğu kim katletti / Bıçakla yüzünü kim çizdi / Ve güzel dudaklarına kezzabı kim döktü / Deniz suyunu kim zehirledi ve dost iki yakaya kini kim serpti / İşte biz geldik, özür dilemeye … ve itirafta bulunmaya / Kabile ruhuyla sana ateş açtık… / Ve bir kadın öldürdük, (hürriyet) adı olan / Beyrut, her gün içimizden birini öldürüyor / Ve her gün bir kurban arıyor / Ölüm ise kahve fincanımızda / Dairemizin anahtarında, balkonlarımızın çiçeklerinde / Gazetelerin sayfalarında ve alfabede / Ey Belkıs! İşte biz yeniden Câhiliye dönemine giriyoruz / İşte biz; vahşete, geri kalmışlığa, çirkinliğe ve seviyesizliğe dalıyoruz / Tekrar barbarlık çağına giriyoruz.”

Lübnan’da yaşanan iç savaş sırasında Irak Büyükelçiliği’ne düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu Nizâr eşi Belkıs’ı kaybeder. Şair, eşinin ölümünden milis grupları değil, o çok sevdiği Beyrut’u sorumlu tutar: “Öldüren Beyrut… cinayet işlediğini bilmiyor. Sana aşık olan Beyrut’un… haberi yok sevgilisini öldürdüğünden, ay ışığını söndürdüğünden.” İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesiyle Beyrut’tan ayrılmak zorunda kalan şair, Avrupa’nın değişik kentlerinde bulunduğu sırada dahi Beyrut’a olan sevgi ve özlemini dile getiren birçok şiir yazar. Nizâr Kabbânî’nin Lübnan’da yaşanan iç savaş sonrası şiirlerinde ele aldığı başka bir konu da Lübnan’ın güney topraklarını işgal eden İsrail’e karşı mücadele veren Hizbullâh’tır. İsrail, Lübnan’dan gelen Filistin komandolarının saldırılarını önlemek amacıyla Lübnan’ın güney topraklarını 1982’de işgal eder. Hizbullâh’ın, işgale son vermek için sınırdaki İsrail kuvvetlerine saldırı ve gece baskınları düzenlemesi sonucu İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmek zorunda kalır. Nizâr Kabbânî, 1985 yılında yazdığı Beşinci Güney Senfonisi adlı şiiriyle Hizbullâh’ın İsrail’e karşı gösterdiği direnişi över ve şiirini Şiîler için önem arz eden dinî ve tarihî motiflerle dokur: “Güney olarak isimlendirdim seni Ey Hüseyn’in abasını giymiş ve Kerbelâ’nın güneşi! Ey fedaîliği sanat edinen gül ağacı! Ey yeryüzünün devrimi, gökyüzünün devrimiyle buluşan! Ey toprağında, buğday ve peygamberler biten beden! İzin ver bize… Elindeki kılıcı öpelim Bize izin ver… Gözlerinden bakan Tanrı’ya tapalım! Ey Şam gülü gibi kanlarıyla yıkanmış! Sen verdin bize kimliği ve özgürlük gülünü.”

Nizâr Kabbânî Lübnan’dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Filistin sorununu uluslararası siyasî bir platforma taşımak amacıyla diplomatik faaliyetlerini artırır, ancak bu girişimleri sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Cezayir’in Fransız işgaline karşı yaptığı silahsız direnişi örnek alarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için Aralık 1987’de Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlileri İsrail’e karşı silahsız taşlı direnişe (intifada) çağırır. Filistinli çocukların bağımsızlık için başlattığı intifada hareketine Nizâr Kabbânî de şiirleriyle destek verir. Nitekim yazdığı Atfâlu’l-Hicâre (Taş Atan Çocuklar) adlı şiiriyle bu çocukların attıkları taşların, dünya kamuoyunun dikkatlerini Filistin meselesine çekmesinden övgüyle söz eder. Duktûratu Şeref fî Kîmyâ’i’l-Hacer (Taş Kimyasında Onur Doktorası) adlı şiirinde ise intifada çocuklarının büyük silah gücüne sahip İsrail kuvvetlerini nasıl çaresiz bıraktıklarını ortaya koyarak onların bu direnişini şöyle över: “Atıyor bir taş / Ya da iki taş / Bölüyor İsrail kobrasını ikiye / Yutuyor tankların etini / Ve dönüyor bize… / Kolsuz / Bir an içinde / Görünür bulutların üstünde bir yer / Doğar gözlerde bir vatan (…) Sorar onu büyük gazeteler: / Kenan topraklarından gelen bu peygamber kim? / Hangi çocuk bu? / Hüzün rahminden çıkan, / Hangi efsane bitkisi / Duvarların arasında bu biten? / Hangi yakut nehri / Kuran’ın yapraklarından taşan?” Şair, el-Gâdibûn (Öfkeliler) adlı şiirinde ise Gazzeli öğrencilere üzerinde yaşadıkları toprakları kendi neslinin kaybettiği ve geri almak için de herhangi bîr çabada bulunmadığı itirafında bulunur ve onlardan direnişlerini sürdürmelerini ister: “Gazze öğrencileri! … / Öğretin bize… / Sizdekinin bir kısmını / Çünkü unuttuk biz… / Öğretin bize / Çocukların elleri arasında taşın / Nasıl değerli bir elmasa dönüştüğünü / Gazze öğrencileri!… / Basınımıza aldırmayın / Dinlemeyin bizi / Vurun / Vurun… / Tüm gücünüzle / Kararlı olun / Ve dinlemeyin bizi!”

Nizâr Kabbânî, Filistinli çocukların direnişlerini bu şiirleriyle desteklerken, İsrail’in çeşitli gazete ve dergilerinde kendisi aleyhinde haberler çıkar ve terörü desteklediğine dair ona birtakım suçlamalar yöneltilir. Şair, bu suçlamalara, Ben ve Terör adlı şiiriyle şöyle yanıt verir: “Suçlanıyoruz terörle biz / Ne zaman savunsak gülü … ve kadını / Günahsız kasideyi… / Gökyüzünün maviliğini… / Bir vatanı, artık içinde kalmadı / Ne havası ne suyu / Ne çadırı ne devesi / Ne de siyah bir kahvesi / Terörle suçlanıyoruz biz / Sökülmüş, dağılmış, parçalanmış / Bir vatan kalıntısı hakkında yazı yazdığımızda / Terörle suçlanıyoruz biz / Sesimizi yükselttiğimizde / Milliyetçi liderlerimize / Ve eğerlerini değiştiren herkese / Ve birlikçilikten / Simsarlığa dönenlere!” Şair, şiirin devamında işgale karşı direnen, kuvvetin mantığını kavrayan tüm direniş hareketleri eğer bir terör olayı olarak değerlendirilecekse böyle bir terör hareketinin yanında olduğunu vurgular: “Ben terörden yanayım / Eğer beni kurtaracaksa / Yahudilerin çanından / Ya da Roma çanından / Kayserler’den koruyacaksa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Paylaşılmış / Amerika ile İsrail arasında / Eşitçe!! / Ben terörden yanayım / Sahip olduğum bütün şiir / Nesir… / Ve dişlerimle / Mademki bu yeni dünya düzeni / Kasapların elindeyse!!! / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Tasnif etti bizi / Sinekler kategorisinde / Ben terörden yanayım / Şayet Amerikan senatosu / Ceza verme gücü elindeyse / Ceza ve sevaba o karar veriyorsa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Çocuklarımı öldürmek / Ve onları köpeklere atmak istiyor / Bütün bunlar için / Sesimi yükseltiyorum / Ben terörden yanayım / Ben terörden yanayım.” Kabbânî, bu şiirinde İsrail ile Amerika’ya karşı tepkisini dile getirirken aslında yeni dünya düzeninin kendisine direnen bütün direniş hareketlerini terör olarak ifade etmesindeki yaklaşımın ipliğini pazara çıkarır. Aynı zamanda Amerika ve İsrail’e karşı duyulan meşru ve haklı öfkeye tercüman olur.

Saddam Hüseyin yönetiminin İran Devrimi’ni bloke etmek için giriştiği savaşın sona ermesinden birkaç ay sonra 1990’da Kuveyt’e saldırıp işgal edişine de tepki gösterir Nizâr Kabbânî. Yenilgi Defterinin Üzerinde Notlar adlı şiirinde şöyle ortaya koyar eleştirilerini: “Körfez savaşı, trajikomiktir / Ne uğruna mücadele edilecek bir şey / Ne savaşılacak insanlar var / Ne de bir defalığına olsun Aşûr Binyabâl’i gördük / Tarihin müzesine tüm kalan / Terliklerden bir piramidi…” Şaire göre Kuveyt üzerinde yapılan Körfez Savaşı’nın ağlatıcı tarafı artık Araplar arasındaki birlik düşüncesinin iyice imkansız hale gelmesidir. Şairin bu öngörüsünde yanılmadığı Arap Birliği’nin özellikle işgal, direniş gibi hayati meselelerde bir türlü toplanamaması ya da dişe dokunur bir eylemlilik içine giremeyişi hatırlandığında görülecektir: “Her yirmi yılda bir / Silahlı bir adam gelir bize / Birliği kundakta öldürmek / Hayalleri yok etmek için / Arapların kılıçları etimizde kesişti / Müslüman Müslümanla çatıştı / … / Her yirmi yılda bir / Bize gelir kendine aşık bir narsis / Kurtarıcı ve Mehdi olduğunu iddia etmek için / Her yirmi yılda bir / Maceracı bir adam gelir bize / Ülkeyi, insanları ve kültürü rehin bırakmak için / Kumar masasına.” Körfez Savaşı’nın ardından Washington’daki FKÖ ile İsrail heyetleri arasında yapılan ikili görüşmelerden sonuç alınamayınca bu defa görüşmeler gizlice 20 Ocak 1993’te Oslo’ya intikal eder. Burada yapılan gizli görüşmeler sonunda İsrail’in işgal ettiği Filistin toprakları Gazze ve Eriha’dan aşamalı olarak çekilmesi ve buraları özerk bir bölge olarak Filistinlilere devretmesi, buna karşılık Filistin’in de İsrail devletini tanıması şeklinde iki heyet arasında bir mutabakata varılır. Bu mutabakat 13 Eylül 1993’te Washington’da taraflar arasında imzalanarak tüm dünyaya ilân edilir. Nizâr Kabbânî, daha önce İsrail ile Mısır arasında yapılan Camp David barış anlaşmasına karşı çıktığı gibi İsrail ile Filistinliler arsında Oslo’da varılan anlaşmanın adil bir çözüm getirmediği düşüncesiyle bu anlaşmaya da karşı çıkar ve tepkisini şu ifadeleriyle dile getirir: “Çocuklarımızı elli yıl aç bıraktılar / Orucun sonunda attılar bize / Bir soğan / Elimize tutuşturdular bir Sardunya kutusu / (Gazze) adında / Ve (Erihâ) adında kuru bir kemik / Filistin adında bir otel / Tavansız ve direksiz / Bıraktılar bizi kemiksiz bir beden olarak / Ve parmaksız bir el olarak / Kalmadı üzerinde ağlayacağımız hiçbir harabe / Bir millet nasıl ağlasın / Gözyaşları alınan?? Oslo’daki bu gizli flörtten sonra / Kısır olarak çıktık… / Buğday tanesinden daha küçük bir vatan bağışladılar bize / Susuz yutacağımız bir vatan bıraktılar!! / Tıpkı Aspirin taneleri gibi / Elli yıl sonra / Oturuyoruz şimdi harabelerin üstünde / Barınağımız bile yok, binlerce köpek gibi!!” Kabbânî’nin Oslo barışına tepki göstermesinin bir başka sebebi de bu barışın işgal altındaki diğer Arap topraklarını da içine alacak şekilde kapsamlı bir çözüm olmamasıdır. Bu yüzden bu tür anlaşmalara “Güçlülerin değil korkakların barışı” olarak bakar. Kabbânî’nin şiirlerinde dikkat çeken önemli bir husus ise onun, hiçbir zaman barışçıl girişimlerin bir sonuç vermeyeceğini, silahla alınan toprakların ancak ve ancak silah zoruyla geri alınabileceğini düşünmesidir. Onun bu yaklaşımında yirmi yıl sürdürdüğü diplomatlık mesleğinin Filistin meselesinde hiçbir etkisinin olmaması da oldukça etkili olmuştur. Belki de o, bir diplomat olarak, kapalı kapılar ardında olup bitenlere yakından tanık olduğu, Birleşmiş Milletler gibi teşkilatların karar ve kurallarının sadece güçsüz ve zayıflar için bağlayıcı olduğunu bildiği için bu tür ‘barışçıl’ yöntemlerin güçsüzler adına pek bir yarar getirmeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenledir ki Nizâr Kabbanî, adil ve kalıcı barışın her zaman güç ve kuvvetten geçtiğine inanır. Örneğin Tarîk Vâhid (Tek Yol) adlı şiirinde bunu şu ifadeleriyle vurgular: “Bir tüfek  istiyorum / Annemin yüzüğünü sattım bir tüfek satın almak için / Rehin bıraktım cüzdanımı ve defterlerimi bir tüfek için / … / Şu an bir tüfeğim var / Beni de götürün sizinle birlikte Filistin’e / Saf (temiz) bir yüz gibi mahzun tepelere / Yeşil kubbelere, peygamber taşına / Yirmi yıldır ben / Bir toprak, bir kimlik arıyorum / Arıyorum oradaki evimi / Dikenli tellerle çevrili vatanımı / Ey devrimciler!… / Kudüs’te, Halil’de, Beysâh’da, Eğvâr’da / Beytu’l-Lahm’daki / Nerede olursanız ey özgürcüler! / İlerleyin / İlerleyin / Barış süreci bir tiyatro / Adalet bir tiyatro / Filistin’e tek bir yol gider / O da tüfek namlusundan geçer…”

Oslo barış sürecinden sonra Nizâr Kabbânî, Araplardan tamamen umudunu keser. Bu yaklaşımı yazdığı şiirlerine de yansır. Nitekim Necîb Mahfuz, Kabbânî’nin barış sürecinin yerine herhangi bir alternatif ortaya koymadığını belirterek onu bu konuda eleştirir. Ona göre sadece eleştirmek yeterli değildir. Önemli olan, Kabbânî’nin onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesidir. Çünkü barış görüşmelerinde bulunanlar çok zor şartlar altında pazarlık yapıyorlar. Bu yüzden yangından kurtarılması gerekenin kurtarılması ve boşuna zaman kaybedilmemesi gerekir. Mahfuz’un Camp David Anlaşmasına sıcak baktığı hatta Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının bu konudaki yaklaşımı dolayısıyla olduğu hatırlandığında Mahfuz’un Kabbânî’yi eleştirmesi çok abes kaçmıyor doğrusu. Mahfuz’un bu eleştirisine Kabbânî’nin yanıtı gecikmez: “Siyasî çözümler hususunda öneriler sunulması şairlerin görevi değildir. Bu siyasilerin işidir. Şairler, sadece seviyeli şiirler yazıp, gerçekleri betimleyip, olayları eleştirirler.” diyerek kendini savunur.

SONUÇ

Nizâr Kabbânî’nin, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı şiirlerde, siyasî içerikli konuların yanı sıra, çeşitli yönleriyle kadın, fetişizm, doğa ve Endülüs gibi temalar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Onun edebî dünyasının biçimlenmesinde ve bu temalar üzerinde yoğunlaşmasında yaşadığı çeşitli olaylar, edindiği kültür, sahip olduğu mizaç ve dünya görüşü gibi faktörlerin büyük etkisi olmuştur. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynadığını düşünen Nizâr Kabbânî, Arap toplumunun içinde bulunduğu fakirlik, ezilmişlik, geri kalmışlık, emperyalizm, Siyonist yayılmacılık gibi sosyal sorunlara dikkat çekmiş ve halkı bu konularda bilinçlendirmek için şiirini bir araç olarak kullanmıştır. Özellikle Haziran 1967 yenilgisinden sonra, Arapların içine düştüğü trajikomik durumun meydana getirdiği öfkenin etkisiyle şairin şiirlerindeki eleştiriler yergi boyutuna ulaşmıştır. Barış görüşmelerinin gerçek yüzü de onun şiirlerine yansımıştır. Çünkü ona göre şiir topluma seslenmeli, toplumsal ve siyasi sorunları eleştirel bir çerçevede işleyerek hem geniş kitlelere ulaşmalı hem de sorumlu, öfkeli bir duruş sergilemelidir.

Dipnot:

1- Nizâr Kabbânî, 21 Mart 1923’te Şam’ın Mi’zenetu’ş-Şahm mahallesinde, amca çocukları olan Tevfîk bey ile Faize hanımın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Soyu, Konya’dan Şam’a göç etmiş ve oraya yerleşmiş bir Türk aileye uzanmaktadır. Dedeleri kantarcılık mesleğiyle uğraştıkları için kendilerine el-Kabbânî (kantarcı) lakabı verilmiştir.

2- Kabbânî, herhangi bir devlet adamı için ne bir övgü ne de bir ağıt yazmamış olmasına rağmen, bu tutumunu sadece Cemal Abdunnâsır için bozar. Bu da onun Arap sosyalisti oluşundan kaynaklanmaktadır. Nizâr Kabbânî, siyasî şiirlerinde hiçbir zaman kendi ülkesine ve özellikle uzun dönem iktidarı elinde bulunduran Hâfiz Esad yönetimine açık bir şekilde eleştiride bulunmamaktadır. Bu nedenle şairin ölümünden sonra bir ulusal kahraman olarak naşının Suriye’ye getirilmesine izin verilmiştir.

KAYNAKÇA

SU, Hüseyin (2007) Irmağın İçli Sesi, Hece Yayınları, Ankara
BERGER, John (1988) Şiirin Saati, Çev: Gönül Çapan, Adam Yay. İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (1996) İşgal Altında, Çev: İbrahim Demirci, Rey Yay., Kayseri
KABBÂNÎ, Nizâr (1997) Gazaba Uğramış Şiirler, Çev: İbrahim Demirci, Mavi Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2000) Hüzünlü Irmak, Çev: Metin Fındıkçı, İyi Şeyler Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Gözlerin Mavi Limanda, Çev: Aysel Ergül ve Rıza Halilov, Birey Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Nizâr Kabbânî’den Aşkın Kitabı, Çev: Laurent Mignon, Ayışığı Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Yasak Şiirler, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2003) Seninle Evlendim Ey Özgürlük, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
Çağdaş Arap Edebiyatı Seçkisi, Çev: Rahmi Er, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 2004
TUR, Salih (2005) Nizâr Kabbânî Hayatı Sanatı ve Şiirleri, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enst., Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Asım Öz

 
Egemen Söyleme Karşı Eleştirel Tanıklığın Şairi: Nizâr Kabbânî için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Sıradan Pencereler

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.

Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.

Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.

Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.

Hangisi daha vahşice olurdu?

Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?

Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar.

Ortalıkta kimsecikler yok.

Hafif bir yağmur çiseliyor.

Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor.

Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar.

Gökyüzü kapalı ama hava ılık.

Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yanına, kuvvetli kulaçlarla ısınmaya çalışıyorsun.

Tek kişilik bir “yaza veda” partisi bu.

Terk edilmiş havuzda, zaman zaman avucuma takılan kuru yaprakların arasında yüzerken garip bir sevinç de duyuyorum, sonbaharın tadını çıkarmaya çalışıyorum.

Arada bir sütunların arasından bir görevli şaşkın gözlerle bana bakıyor, eylülün son günlerinde yüzen bir adamın suyun içinde taş kesilip dibe batmasını bekliyor sanırım.

Sırtüstü yüzerken uzaktaki apartmanların üst katlarını görüyorum.

Birbirlerine benziyorlar.

O sıradanlığın içinde nelerin gizlendiğini merak ediyorum.

Mesleki bir çarpılma belki de bu, gördüğüm her şeyde görülmeyen bir şeyler olduğuna inanmak.

O evlerin her birinde de görülmeyen, anlatılmayan, saklanan bir şeyler olduğuna eminim.

Bir şeyler saklıyorlar.

Havuzun bir ucundan bir ucuna gidip gelirken yüzümde bir gülümseme yaratan hınzır bir hayal de dolaşıyor aklımda.

Türlü tuhaf meselelere aklını takan bütün erkeklere, kadınlarının kendilerinden neler gizlediklerini söyleyiverseler mesela.

Kötü kalpli biri, aynı anda bütün erkeklere kadınların onlardan gizli neler yaptığını, neler düşündüğünü, neler hayal ettiğini anlatsa.

Sanırım dehşet filmlerindeki gibi bir sahne yaşanırdı.

Sokaklar, bir yerden bir yere çılgınca koşan erkeklerle, çarpışan arabalarla, çığlıklarla, küfürlerle dolardı.

Hayatın diğer alanlarında olup bitenlere ilgilerini tümüyle yitiren erkekler kadınlarına ait gerçeklerin daha fazlasını, nedenini, ayrıntısını öğrenebilmek için kıyamet kısrakları gibi koşarlardı.

Yaşanan görünür huzuru, belki de söylenmeyen gerçeklere borçluyuz.

Saklananlara.

Kadınların çok büyük kısmının erkeklere asla anlatmadıkları sırları var.

Zihinlerinin özenle kilitlenmiş bölümlerinde erkeklere göstermedikleri duyguları, maceraları, hayalleri, hatıraları duruyor.

Taa çocukluklarından beri babalarına, ağabeylerine, arkadaşlarına yalan söylemek zorunda bırakılan, baskılar sonucunda bir tür yalan eğitiminden geçen kadınlar iki şeyden çok eminler, erkeklerin onların gizlediği bir şeyler olduğunu asla anlayamayacağından ve o koca adamların gerçekleri taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından.

Eğer biri, kadınları “ne saklıyorlar” diye dikkatle izlemeye koyulursa, ışıksız bir yeraltı labirentine düşmüş gibi zamanla gözleri karanlığa alışır ve birbirine benzer küçük işaretler görmeye başlar.

Biriktirdiği o işaretleri bir araya getirdiğinde ise bir definenin haritasını ele geçirir.

Kadınlar erkekleri tanıyor ama birbirlerini pek tanımıyorlar.

Ve, sır saklama biçiminin neredeyse hepsinde aynı olduğunu bilmiyorlar.

Hepsi birbirine benzer sırları, zihinlerinin birbirlerine benzeyen bölümlerine, bir cevizi ağaç kovuğuna saklayan sincap gibi aynı mimiklerle ve jestlerle bırakıyor.

Bir erkek, sakladıkları gerçeklerden birinin yanından farkına varmadan geçerse yüzlerinde aynı uçuk pembelik bir anlığına beliriyor.

Aynı kaçamak gülüş.

Konuları değiştirmek için yapılan o aynı muhteşem manevra.

Üstlerine gidildiğinde aynı sinirli tepki.

Birisi, erkeklere o gizli araziye girişin yolunu gösterse…

Bütün erkekler gerçekleri öğrense.

Sanırım, bu konuda kadınlar haklı.

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.

Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.

Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.

Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.

Hangisi daha vahşice olurdu?


Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?

Bazen kadınlar taşıdıkları sırlardan yorulduklarında, kaçmaktan sıkılan bir suçlu gibi yakalanmayı arzularlar.

Ama çok açık, çok berrak bir arzu değildir bu, yakalanma isteği, yakalandığında olacaklardan duyulan korkuyla çatışır.

Onun için açıkça bir şey söylemezler ama yakalanmalarına yol açacak ipuçlarını erkeklere verirler; anlamsız gözüken bir cümleyle, bilmemesi gereken bir konuda sergilediği bir bilgiyle, kuşkulandırıcı kaygan bir gülüşle erkeği soru sormaya kışkırtırlar.

Sanırım çok az erkek karşılaştığı bu “olağandışılıkla” ilgilenip soru sorar.

Bu ilgisizlik, onların işaretler karşısındaki duyarsızlıklarından mı yoksa bilinçaltlarında hep yaşattıkları tuhaf korkudan mı kaynaklanıyor, bunu bilmek çok zor.

Hep öğrenmek ister gibi gözükmelerine rağmen belki de öğrenmek istemiyorlar.

Bütün dünyayı yöneten, savaşlar çıkartan, cinayetler işleyen, bin bir entrika çevirebilen, büyük servetleri idare eden, istihbarat teşkilatları kuran erkeklerin, konu kadınların sırları olduğunda böylesine aptallaşıp saflaşması insanı kuşkuya düşürüyor.

Büyük bir ihtimalle onlar kadınların gizlediklerinin peşine düşmekten korkuyorlar.

Bu, sadece karşılaşacaklarını taşıyamama endişesinden değil.

Daha ürkütücü bir başka tehlike var onlar için.

Bir kadının sırrını çözmeye çalışan erkek, o kadında kaybolur.

Yakalamaya uğraştığı sırrın kölesi olur.

Bütün hayatı, bir kadının karanlığı içinde kör bir yarasa gibi duvarlara çarpa çarpa parçalara bölünür.

Her bir sır için zamanını, ruhunu, varlığını feda eder ve her sırrın arkasından yeni bir sır çıkar önüne.

Bu, öylesine dehşet verici bir kısır döngüdür ki, kadının sırrının peşine düşen erkek bulduğu her ipucuyla ulaşmaya çalıştığı gerçeğin ve o gerçeği içinde saklayan kadının esiri haline gelip bir daha kolay kolay uzaklaşamaz.

Bağımlılık yaratan, hiç çözülmeyen sonsuz bir bilmeceye dönüşür kadın.

Bu duruma düşen erkeğe, gerçeği bir eroinmana eroin verir gibi parça parça verir kadın.

O gerçeğin o erkeği çökertişini izler.

Her çöküşte erkek kadına bağlanırken, kadın erkekten uzaklaşır.

Belki de, kadınların zaman zaman yakalanmak istemelerinde bu oyunu oynama arzusu da vardır, gerçeği ilk gördüğünde silkinip kaçamayan ya da bu gerçeği sağlam bir biçimde taşıyamayan erkeğin köleleşeceğini sezerler.

Bir jileti etine sürmek gibidir bu.

Ürpertici, korkutucu, tehlikeli ve heyecan verici.

Erkek gerçeğe yaklaştığında belki sadece korkudan değil bu tuhaf heyecandan kızarır kadınların yüzü.

Kadınların sakladıkları gerçekleri öğrenmek tehlikelidir.

Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birini hiç tanımadığınızı anlayabilirsiniz.

Bir yanıyla size çok yakın olan birinin bir yanıyla çok uzak olduğunu görmek şaşırtır sizi.

Ve, bir erkek aradaki o mesafeyi nasıl dolduracağını hiç bilemez.

O mesafenin neden oluştuğunu da…

Belki de birçok kadının o mesafeye, kendilerine ait gizli bir hayata ihtiyacı vardır.

Yalnız başlarına, sadece kendilerine ait maceralarla ve hayallerle dolaşacakları bir alana.

Erkeklerin pek tanımadığı bir bahçedir orası.

Bir erkeğin kolayca sahip olamayacağı bir bahçe.

Kadını o gizli bahçesinin varlığını bilerek kabul edebilir mi bir erkek?

Kadınlar, kabul edemeyeceğine inanır.

O bahçeyi saklarlar onun için.

Serin bir sonbahar havuzunda avuçlarıma kuru yapraklar değdiğini hissederek yüzerken gördüğüm o sıradan evlerin içlerinde gizli bahçeler var.

Pencereleri ne kadar da birbirine benziyor…

Ne kadar da sıradan görünüyorlar.

Birisi, erkeklere bütün gerçekleri söylese…

Kadınların aklından geçenleri…

Hepsini…

O sakin kadınların rüyalarında gördüklerini…

Bir erkeğin giremeyeceği, sahip olamayacağı karanlık bölgeler.

Bütün bunları bilerek bir erkek bir kadınla mutlu olabilir mi?

Tek hecelik bir değişiklik herkesi mutlu edebilir belki de, “benim olsun” yerine “benimle olsun” diyebilmek…

Aradaki o küçük “le” hecesi…

Bir hece…

Birçok hayatı mutsuz kılan küçük bir hece.

O hecenin üstesinden gelmek zor, değil mi?

“Senin söylediğinden fazlasını sana sormam, benim söylediğimden fazlasını bana sorma” diyen, herkesi kendi gizli bahçesinde özgür bırakan, gerçekleri korkulacak tehlikeler olmaktan çıkaran bir anlaşma…

Bu yapılabilseydi eğer birçok hayat ne kadar farklı yaşanırdı.

Erkekler gerçeklerden bu kadar korkmaz, kadınlar gizli bahçelerinde bu kadar ürpererek dolaşmazlardı.

Yağmur çiseliyor.

Kimse yok.

Şezlongları çoktan kaldırmışlar.

Yağmurla titreyen bir havuzda yüzüyorum.

Uzaktan evler gözüküyor.

Sıradan evler.

İçleri tene değen jilet gibi ürpertici gerçeklerle dolu.

Kimsenin bilmediği, kimsenin sormaya cesaret edemediği gerçekler.

Hayatı böylesine eğlenceli kılan da belki bu.

Yağmurda yüzmek gibi…

Havuzda yağmurdan ıslanıyorsun…

Ahmet Altankadinlarin-gizemi

 
Sıradan Pencereler için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Huzursuz Ruhlar

Birisini çok sevseniz…

Ona aşık olsanız…

Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese…

Yıllarınızı birlikte geçirseniz…

Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız…

Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse…

Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız…

Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz…

Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız…

İçinde isimler olan bir defter bulsanız…

Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada…

Ne yaparsınız?

Ne hissedersiniz?

Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

Sevdiği kadının seviştiği erkekler…

Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

Çok ağır yaralanmıştı.

Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

Hesap sorabileceği, “niye yaptın” diyebileceği kimse yoktu.

Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

“Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”

O “derin gözlerin” sahibi onu aldatmıştı.

Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

Bir kadın bunu niye yapar?

Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya “Elsa’nın gözleri” şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

“Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum.”

Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, “herkes tarafından sevilme ve beğenilme” hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

Gerçi yeryüzündeki herkeste bir “sevilme” isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

Nedir o?

Ne yaratır o boşluğu?

“Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın
Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri.”

Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

Kendisinin.

Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

Garip bir ikilik bu.

Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de “yanlış insanları” beğendikleri için küçümsüyorlar.

“Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar”

Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini “haksızlığa uğramış” hissetmeleri.

Haksızlığa uğramış biri, bu “haksızlığı” dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

Ve her şeyi yaparlar gerçekten de…

Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, “bulunacak” bir deftere yazabilirler.

“Sevilme hastalığına” yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

Tanrının şakaları bitmez.

Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.

İnsanlar, bu “sevilme hastalarını” tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, “sevilmek isteyen”den “sevmeyen”e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
….
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan”

O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

Aragon, bir “kaçaklık”, bir “yabancılık” olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar…

Ama gene de “sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi” diyordu.

O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

Hiçbir soru soramadı.

“Niye” diyemedi, “Niye yaptın Elsa?”

Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim”

Aragon, “ölmenin sevmekten daha kolay” olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

Ve hiçbir zaman soramadı.

“Niye Elsa, niye yaptın bunu?”

Ahmet Altanelsa-nin-gozleri

 
Huzursuz Ruhlar için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

İstanbul Halkının Ölüm Karşısındaki Duyguları

Cenevre Üniversitesi Dahiliye Kliniği profesörü Dr. Roch ile 1933 senesi yazında Eyüp Sultan’da, Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu. Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim.

Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım:

Karaca Ahmed’de:
Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare
Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla

Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır

Güya ölenin terceman-ı hissiyatı olan bu beytin birinci mısrası doğrudur, ziyaret ona alaka-i ruhu temin eder. Dua da ruh-i alakanın intifaıdır. Lâkin ikinci mısrada acı bir hakikat ifham etmekte ve âdeta beddua eder gibi bir lisan kullanmaktadır.

*
Karaca Ahmed’de:
Bu fânîde bulamadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın için rıhleti

Zavallı bu dünyada rahat edemediği için ölümü ihtiyar ettiğini ne saf bir suretle ilan ediyor.
*
Karaca Ahmed’de:
Hastalandım bulmadım derdime derman
Yok bu dünyanın vefası kanı (hani) Süleyman
*
Karaca Ahmed’de:
Bu cihan bağına geldim bir mürüvvet göremedim
Derdime derman aradım bir ilacın bulmadım
1282
*
Karaca Ahmed’de:
Bu canımda terahhum etmedi veba bir kerre
Yaktı ciğerim köşkünü geçmedi reca bir kerre
1300

Şair burada ciğerim köşkünü yaktı demekle onun lisan-ı hâl ile öldüğünü anlatmak istiyor.

*
Edirnekapı’da:
Ah ne yazık oldu bana gençliğime doymadım
Çaresiz bir derde düştüm çaresini bulmadım
Yaktı bitirdi vücudum şehrini kahr ile
Gül gibi soldum cihandan ne olduğumu bilmedim.
1332

Şair bu genç yaşında ölenin hissiyatına ve ölüm anındaki düşüncelerine iyi vâkıf olduğunu göstermiştir.

*
Edirnekapı’da:
Ey felek kaddin bükülsün nâmurad ettin beni
Bir murada ermiş iken târumâr ettin beni
1317

Feleğe ne kadar yerinde ta’riz. Murada erenler târumâr olduğunu şair ne güzel düşünmüş.

*
Edirnekapı’da:
Daha pek genç iken bîçare düştü bîdeva derde
Ciğerler parçalandı çehre soldu tülhükam oldu
*
Karaca Ahmed’de:
Hem medkûk illetile ciğerim püryan etti
Kim görse rahm ederdi akan çeşmim yaşına
*
Karaca Ahmed’de:
Meskenim dağlar başı sahraya hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini Lokman’a hacet kalmadı
Nikâhım kıyıldı tezevvüc olmadı icra
Nagihan bir derde düştüm vereme bulmadı çare
Arkasından tez ermişti câm-ı ecel
Murada ermek değil mümkün ne hikmettir bu dünyada
Garibin halini hanımım ağlasın yansın
On yedi yaşında deyu mezarım iftihar etsin
1315

Anadolu’dan gelmiş burada bir evde büyümüş bir garip kızcağız, bir hanımın yanında evlatlık. Ondan başka kendisine ağlayıp yanacak yok. On yedi yaşında nikâhlıyorlar. Lâkin dûçâr olduğu veremden dolayı evlenemiyor ve çabucak ölüyor. Onun lisanından şair bu dünyada ne hikmettir murada ermek mümkün değil diyor. Mezaristanlarımızda bunun gibi acıklı hikâyeler çoktur.

*
Karaca Ahmed’de:
Ah kim âlem içre ben de şâdân olmadım
Çaresiz derde esir oldum def ‘a imkân bulmadım
Geçti ömrüm görmedim sıhhat yüzün
Bir misafir gibi geldim ben de mihmân olmadım
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayub derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti
1252
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Hamlini vaz‘eyleyip heman gitti
*
Karaca Ahmed’de:
Ah ile zar kılarak gençliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş muradım almadım
Hasrete fânî cihanda tûl-i ömür sürmedim
Firkate takdir bu imiş ta ezelden bilmedim
*
Karaca Ahmed’de:
Bir gül gonca misalin meskenidir bu mezar
Eyledi nazik tenin hâk ile yeksân rûzigâr
*
Karaca Ahmed’de:
Niyazım budur benim Bari Hüda’dan
Unutmasın dostlar beni duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Bakıp geçme recam budur ey Muhammed ümmeti
Müteveffânın diriden heman bir Fâtiha’dır minneti
*
Karaca Ahmed Türbesi adasında:
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenime ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman
(XIX’uncu Asır Başları)
*
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
Emr-i Hak böyle imiş
Yerini buldu ferman
1251
*
Üsküdar’da:
Çeküp el âlemi fânîden oldu âzim-i bekâ
Düşüp derdi bîdermana çekdi çilesin çarhın
Terehhum eyledi ahvaline dünya ve mâ fîhâ
Esüb bâd-ı ecel gülberk-i ömrün pâyimâl etti
1260
*
Karaca Ahmed’de:
Bir kuş idim uçtum yuvadan
Ecel beni ayırdı anadan babadan
Unutmasınlar beni hayır duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Ne yaptım ben sana ey zalim felek âh
Bana göstermedin rûy-i cihanı
Henüz açılmadık bir gonca iken
Perişan oldu halim nâgehânı

İNCE DUYGULU MEZAR TAŞLARI KİTABELERİ

Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar
Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal
Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı
On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl
1329
*
Geldim şu dünyada eğlendim al giydim karalar bağladım
Bir vakit dillerde söylendim hayf ömrüm geçti gitti
Hak sahibi kapıya geldi kesildi nasibim geriye kaldı
Ezrail yanağıma pençe saldı can cesetten çıkıp gitti
Kavm ü hısım duyup yandı çığırdılar imam geldi
Mal ü mülküm burada kaldı hayf ömrüm geçti gitti
El urdular sağlığımıza bakmadılar hâlimize
Göçürdüler ilimizden göçürdüler geçti gitti
İndirdiler mezarıma sığındım Ganî Sübhân’a
Toprak attılar serime gözüm yaşı kaçtı gitti
İmam telkine başladı ne güzel iş eyledi
Kavm ü hısım beni başladı dövünüben geçti gitti
(Tarih kırık – Karaca Ahmed’de bir Bektaşî kabrinde)
*
Edirnekapı’da:
Ferman etti Hüda
Fânîye hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
Yapıldı cennet sarayın
Mimara hacet kalmadı
1339
*
Karaca Ahmed’de:
Sârikler elinde konakda oldu telef
Sadakatle ol civan etti kütah
1303
*
Karaca Ahmed’de:
Hanemde otururken bir gün nâgihân
Kulağıma değdi ihfâdan irciî emri heman
Hasretile yirmi dört saat mürûrunda emr-i tamam
Bu vücudu gülterim kabr içinde oldu nihan
Tıfl idim ki henüz girdim on yedi yaşıma
Terk edip ömrüm defterin dürüp misl-i hazan
1285
*
Öyle geçme bir nazar kıl mehlika
Böyle eyler her kişi sonra sana

Yaşadığımız anların tesirine göre ölüler, dirilerin hatırlamasını çok isterler deriz. Yaptığının mukabilini göreceğine işarettir.
*
Karaca Ahmed’de:
Kimesne gülmez kimesne dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
1216

HASTALARIN TEDAVİSİYLE MEŞGUL HEKİMLERDEN BAHİS MEZAR TAŞLARI

Karaca Ahmed’de:
Vâlideynin yüreğine urdu dürlü yâreler
Hiç tabîbler ana kılmaz ne deva ne çareler
1206
*
Karaca Ahmed’de:
İdince Hüda kulun hakkına gel deyu ferman
Hekimler onu te’hir edemez bir an
1230 (Bir kadın kabri)
*
Karaca Ahmed’de:
Çaresiz bir derde düştüm bulmadım asla deva
Derdim efzûn oldu umdukça etıbbâdan vefa
1284
*
Edirnekapı’da:
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
1339
*
Edirnekapı’da:
Esir-i renc-i bîmârı olup vâfir zaman-ı âhir
Etıbba-yı zamane oldu tedbirinde acz-ârâ
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
1251
*
Karaca Ahmed’de:
Kele Lokman neylesin dolmuş ecel peymânesi
(XIX. Asır Başı)
*
Bu satırlarda bazen tabiplerin ölümden kurtaracak devalar yapmadıklarından hafif serzenişler, sonra eceli gelince hekimlerin onu te’hir edemeyeceğinden bahis vermeler, çok uzun hasta yatmasını hekimlerden vefa umduklarından bilenler, öldükten sonra artık Lokman’a ihtiyacı olmadığını bildirenler, delilikler karşısında zaman hekimlerinin tedbirlerindeki aczden şikâyet edenler, hekimin derdine derman bulamadığını bildirenler, Lokman da gelse ecele ne yapacak diye soranlar vardır. Hekimlere tariz yoktur. Ölüm sebepleri, ekseriye kadere haml olunur.

MEZAR TAŞLARINDA YAZILAN VEFAT SEBEPLERİNDEN
(KERRE İÇİNDE OLANLAR İZAHLARIDIR)

Tâûn (asıl veba).

Derd-i hunnâk (kuş palazı).

Veba (sârî hastalıklar). Vebadan ölenlerin adedi çoktur.

Derd-i bî-aman, çaresiz dert (veba ve kanser).

Vaz‘-ı haml esnasında (şehid sayılır).

Türlü emrâz (müzmin hastalıkların arazı).

Renc-i bîmârî (delilik).

Ciğerler parçalandı (verem).

Uyub nefsim hâline

Eyledim canım harab

Sârikler elinde konakta oldu telef (hırsızlar öldürmüş).

Şehid (harpte yaralanıp ölenler veya uzun bir hastalıktan sonra göçenler).

Kalp hastalığı.

Aşk.

Katl (şehid).

İkiz doğup yaşadıktan sonra ölümlerinde yine yan yana ana rahminde gibi bulunanlar.

Muradına ermeyen (evlenememiş kız ve erkekler).

Garip ölenler (vatanlarından uzak vilayet mezarlıklarında).


ŞAİRLERİN KABRİSTANLAR HAKKINDAKİ BİRKAÇ DUYGUSU

Şair, bir çocuk kabrine şunu yazdırıyor: “Ey toprak, üzerine pek de sıklet-bahş olma. Zira o senin üzerine çok az basmıştır.”
*
Ruşen Eşref: “Bastığım toprak ayağımın altında uslu duruşunu ve beni binbir süsünle avutuşunu anlamıyor muyum sanıyordun. Ey sinsi! Seni çiğnediğimin cezasını beni öğütmekle vereceksin. Biliyorum, seni seviyorum.”
*
Şair Eşref :
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı.”

DARB-I MESELLER

Ölüm hakkındaki darb-ı mesellerimiz de halkın ölüm karşısında duyduklarına bir misaldir. Bunlar üzerinde çok düşünmeğe değer. Birkaçı:

– Ölümü görmeyince hastalığa mum olmaz. Ölümü gören hastalığa razı olur.

– Ölüme tükürtürüm, yüzüme tükürtmem.

– Eden bulur, inleyen ölür.

– Mezar taşıyla iftihar olunmaz.

– Ayıbını topraklar örtsün

– Ölenle ölünmez.

– Öleceğim diyen ölmez, onurup yürüyen ölür.

– Ölüm hak, miras helal.

– Ölüye ağlamaz, diriye gülmez.

– Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.

– Ölmüş ile ölünmez.

– Borçlu ölmez, benzi sararır.

– Biri ölmeyince, diğeri gün görmez.

– Öküz öldü, ortaklık ayrıldı.

– Tende biten, teneşirde gider.

– Can çıkar, huy çıkmaz.

– Çıkmayan canda umut var.

– Ne ölüye ağlar, ne diriye güler.

ŞAİRLERİMİZİN SÖYLEDİKLERİ
ÖLÜM TARİHLERİNDEN BAZI MİSALLER

Sürûrî: Can borcun eda eyledi gitti Ödemişli (1206).

Hikmet: Ömrü Ömer Efendi’yi etti veba heba (1227).

Sürûrî: Mevte çare bulmayıp göçtü hekim bey derdimend (1201).

Sürûrî: Yedi Gevrekzade’yi açgözlü felek (1216).

Esat: Hekimbaşı iken Behcet Efendi göçtü âlemden (1249).


VEBA/TÂÛNDAN VEFAT TARİHLERİ

Hikmet: Genç iken renc-i vebadan eyledi Tahir vefat (1227).

Rasim Esad: Şumnu’da Baki Efendi oldu tâûndan şehid (1227).

Sabit: Gitti bin yüz birde Esad hekim tâûndan (1101).

Ârif: Gitti Şakir vah kim tâûndan (1227).

Sürûrî: Hayf Yusuf genç iken kıldı intikal (1207).

Sürûrî: Vah kim tâûn hücum etti şehid oldu Said (1211).

Sürûrî: Kıldı tâûn Afife Hanım’a vah (1213).

Sürûrî Mecmuası (1299)


GARİP TARZDA YAZILI MEZAR TAŞLARI

Ser verip sır vermeyen Server Dede.

– Davasında yok güzafı ser verip sır vermemiş.

Karı dırıltısından vefat eden es- Seyyid Ahmed Ağa (1260).

Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda (ta‘lîk yazılı ve sarıklı taş).

Diğer bir rivayette Halil Ağa (Hotinli Kemaleddin rivayet).

– Her kim ki mezarıma dokunursa yılancık illetinden kurtulmasın.

Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda. Altında “Yılancıklı” kelimesi imza makamında konmuş. Hangi kadına ait belli değil. Vaktiyle bunun tedavisi ile meşgul birisine ait olması muhtemel. Bu, müzeye naklolan taşlardandır.

– Meşhur yevmiye elli dirhem sülmen (civa) ve afyon ekl eden yüz otuz dört yaşında fevt olan Rehavî es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi.
*
Karaca Ahmed’de:
Uyup nefsim hâline
Eyledim canım harap
Bir cariyesiyle akibet
Oldun turâb
1289

Bir kıza aşık oluyor. Duyulunca zamanın içtimaî terbiyesi, düşüncesi sevkiyle bunu izzet-i nefsine giran görerek canına kıyıyor. Nitekin bu taşın diğer tarafında aynı adamın dilinden şair şunları yazıyor:

İlahi rûz-ı mahşerde bana gûna gûn ecreyle
Ne dertlerle helak oldum şehidlerle haşreyle
Sana kurban edüp canım eyledim turâbı mesken.


MEZARİSTANLAR HAKKINDA TUHAF RİVAYETLER

Ankara taraflarında bir mezar taşında “Kırk yumurta bir paraya çıktığı zaman herkes karısını geçindiremeyeceğim diye boşadı. Lakin ben boşamadım.” diye yazılı olduğunu görenler rivayet eder.

KABRİSTANLARIMIZA AİT BABALARIMIZIN ÖĞÜTLERİ

Kabristana otlatmak için hayvanlarınızı sokmayın.

– Kabristandan kimse hiçbir şey almamalıdır. (Bu terbiye el’ân Sarıyer halkında vardır. Ağabeyim Ömer Şevki’nin dört yıl önce yaptırdığım kabrinin eski tahta aksâmı daha evvel ve daha sonra yerlerde çürüdüğü hâlde kimse gelip almamıştır.)

– Mezaristanlardan bir şey alıp götürenlerin evlerinden ölü çıkar.

– Komşu mezarlarından taşlarından yeni kabirler yaptırmayın.

Hırsızlıktır, o onların malıdır. Yeniden, hariçten malzeme getirtip yaptırın. Sonra sizinkileri de başka kabirlerin imarında kullanırlar.

– Kabirlere ve kabristanlara tecavüz ve müdahale etmeyin. Zira içinde babalarınız, anlarınız, evlatları, kardeşleri, akraba ve ahbabı medfûndur. Bunlara yapılacak tecavüzü bir gün de size yaparlar.

– Kabristanına hürmet eden, kabirlerini temiz tutan bir millet, büyük bir medeniyet sahibi olduğunu ispat eder.

– Kabirlerine hürmet etmemek ve onları tahrib etmek yalnız eski ve yeni nesle değil, gelecek nesillere karşı da irtikâb edilmiş bir kabahattir.

HALK ŞAİRLERİNİN MEZAR KİTABELERİ

1- Mezaristanlarımız, büyük duygulu şairlerimizin, insanların ve halkın ölüm karşısındaki duygularının yaşadığı bir kitaptır. Bunların bir kısmı en meşhur dîvan şairlerimiz, diğerleri halk şairlerimiz tarafından yazılmıştır. Dîvan şairleri tarafından yazılanlar ince hislerle ve derin mânâlarla süslüdür. Bu noktadan mezarlarımız fikir meşheri bedayiidir. Şair, umumi kültürünün ve felsefesinin tesiriyle güzel medlûller meydana çıkarmıştır. Aralarında çok nükteli olanlar, memleketin zenginlerine ve ricâline ısmarlama yapılan tarihler gibi değildir. Bunlar birtakım mânâsız ve güzelce sıralanmış, mevzûn sözlerdir. Ancak o şahıslara aittir. Lâkin efrad-ı ailesinden birisine irticalen söyledikleri çok güzeldir. Halkın gönlünden kopanları halk ve esnaf mezarlarında ve onların ailesinde görüyoruz. Onlar ölümün mahiyetini, tekrar dirileceklerini ve bu yerlerden bitecekleri tesellisiyle beraber büyük üzüntülerle karşılaşmışlardır. Halk mezar taşlarının başındaki beyit ve kıtaları zaman elif-balarının karışık ve imla yanlışlarıyla dolu birçok kopyalarını diğer mezar taşlarında da çok buluyoruz. Çoğunun vezni yoktur. Mezarcılar bunları istismar ile kendilerine sipariş olunan taşların yazılarından seçilen misallerden halkın hoşuna gidenleri çoğaltmışlar. Ahîren dostum Prof. Horia Slobozianu Romanya’da Tekir gölündeki villası bahçesinde bulduğu eski bir mezaristan taşlarında da vezinleri bozuk âtîde saydığımız misallerle süslü kabir taşı örneklerini tercemeleri için yollamıştır.

Bunlardan öğreniyoruz ki Türkler gittiği yere kültürünü de beraber götürmüştür ve bu eski yurtlarındaki hislerini hiç kaybetmemişlerdir.

Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır.

*

– Gençliğine doymadan muradına ermeyen…

– Gençliğine doymayan (1191).

– Bulunmadı emrâzın çaresi.

– Genç yaşında tekmil imiş vadesi (1326).

*

Bunun, bozuk imlâlı ve yanlış kafiyeli pek çok çeşitleri vardır:

Bulmayıp derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti heman…

(XIX. Asır)

*

Bu fânîde bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın-çin rıhleti…

*

Emr-i Hak’la dürlü emrâz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebep oldu mevtime
Âkibet erdi ecel rıhlet göründü canıma

1320

*

Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenim ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman…

(XIX. Asır)

Romanya’da Tekir gölündeki kabir taşları da bunlara çok benzer. Burada garip olarak ölenler de mezkûrdur.

2- Türkler ölümden korkmamışlar ve onu, “Ömrüm bu kadarmış.” diye ölecekleri anda bile tevekkül ile karşılamışlardır. Ölümden sonra mezaristanda olan safahatın teferruatı ölmezden evvel birçok saf ve temiz ruhlu insanların hafızasında yer etmiştir. Mezar taşları, insanların ölüm karşısında tevekküllerinin izahlarıyla doludur.

3- Şairler, kabir taşlarına yazdıklarını bazen kendi lisanlarından, dirilere hitab tarzında yazmışlardır. Ölenlerin dilinden hitabı daha sûzişkâr olmuştur ve yanlarından geçen dirilere açık ve kapalı serzenişlerde bulunmuşlar. “Bugün bana ise yarın sanadır.” gibi sözler katmışlardır. Gelip geçenler bunları okudukça kendi telakkilerine göre müteessir ve mütehassis olmuşlardır.

4- Mezar taşlarımız Türk harsının bir safhasını canlandırır. Ölenlerin ölüm karşısında mütevekkilâne düşünceleri, terceme-i hâlleri ve meziyetlerini, ve’l-hâsıl dünyevî her hâlini anlamak kabildir.

5- Hars menbaı olan mezaristanlarımız hekimler, hekimbaşılar, mimarlar, esnaf, devlet memurları, âlimler, tarikat mensupları, ve’l-hâsıl her tabaka hakkında tedkik yapılabileceği gibi bu açık meşherde kavuklar, mezar taşı mimarisi ve yazılar hakkında çok şeyler öğrenebiliriz. Bu hususta “Yeni Türk” koleksiyonunda Hikmet Turhan Dağlıoğlu’nun değerli etüdleri ve muhtelif yerlerde bu taramanın lüzumuna temas eder kısa yazılar vardır.

6- Esnaf ve halkın ölüm telakkileri çok dikkate şayandır. Garip yazılı ve tuhaf mânâlı taşlar bunlara aiddir. İlim ve fazilet sahiplerinin ve sanatkârların kabirlerindeki manzûm ve mensûr yazılar kendi mevkilerini temsil edecek bir vasıftadır.

7- Hayatta olan kocaların eşlerine aid mezar taşları pek farklıdır. Hayatında olduğu gibi öldükten sonra da karısına bağlılığını bırakmamış ve unutmamış insanların, mezaristanlarda bu kabirlere ne kadar özendikleri ve bazen oralarını gelin odaları gibi süsledikleri görülmüştür.

8- Genç yaşta derd-i deva-nâ-pezîr (verem)den ölen kızların mezar taşları pek acıklıdır. Hele birisinde “Senin bırakacağın hatıra bu mezar taşı mı olacaktı?” diye yazılıdır. Mezar taşlarında Türklerde ölüm felsefesine dair bilgilerimiz ve onun neticeleri sırf bu kadar değildir. Bunlar bir deneme mahiyetinde toplanmıştır.

9- Netice şudur: İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinin de ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır.Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
Karaca Ahmednâme
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver

Kaynak: https://www.uskudar.bel.tr/userfiles/files/Karaca_AhmetName.pdfkaraca-ahmet-mezar-tasi-yazilari

 
İstanbul Halkının Ölüm Karşısındaki Duyguları için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Şubat 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi, İstanbul Şiirleri

 

Etiketler:

Torino Atı

3 Ocak 1889, Friederich Nietzsche, Via Carlo Alberto’da ki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette, taksicinin biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdanmamakta direnmektedir. Bundan dolayı Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuru verir.

Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve öfkeden köpürmekte olan taksicinin sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden taksinin üzerine atlar ve kolunu bağlar bir vaziyette atın boynuna dolar.

Komşusu onu evine götürür…

O da iki gün boyunca divanın üzerinde, o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: “Anne, tam bir aptalım (Mutter, İch bin dumm)”. Uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

(Torino Atı filmi giriş sahnesi)

 
Torino Atı için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Şubat 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: