RSS

Kategori arşivi: Şiir Gibi

Ruh halimin güvercin tedirginliği

Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım.

Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum.  Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.

Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.

Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Kendimden emindim

Ama hayret işte! Dava açılmıştı.

Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.

O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.

Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

“Ya sabır” çeke çeke…

Ama dönülmedi.

Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.

Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.

Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.

“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.

Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.

Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.

Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.

Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.

Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim

Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.

Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.

Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.

Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.

Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.

İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:

“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.

Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.

“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.

Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?

Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“Türk Devleti adına”

İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil,  Devlet’i koruyor.

Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.

Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda  da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?

Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?

Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?

Başsavcının çabasına rağmen

Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?

Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.

Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.

Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.

(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)

Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.

Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.

“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.

Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.

Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.

Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.

Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.


Tıpkı bir güvercin gibiyim…


Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.


Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.


İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?

“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”

Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi…

İşte size bedel… İşte size bedel…

İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?


Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

“Ölüm-Kalım” dedikleri

Kolay bir süreç değil yaşadıklarım… Ve ailece yaşadıklarımız.

Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.

Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında…

O noktada hep çaresiz kaldım.

“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.

İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.

Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.

“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.

Kalmak ve direnmek

İyi de, gidersek nereye gidecektik?

Ermenistan’a mı?

Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?

Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.

Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?

Rahat bana batardı!

“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.

Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.

Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.

Kalacaktık ve direnecektik.

Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceğimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı…

Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.

Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.

Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.

Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.

Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.

Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.

Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?

Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.


Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.


Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

Hrant Dink
guvercin-tedirginligi

 
Ruh halimin güvercin tedirginliği için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Ocak 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Anne, Neden Beni Bıraktın?

Mardin’in Süryani cemaatinden Bedia Hanım (bazı kayıtlara göre Vehia), dört çocuğuyla dul kaldığında henüz 33 yaşındaydı. Elde yoktu, avuçta yoktu. Çaresizlikten, fakirlikten, Suriye’ye göçmeye karar verdi. Kızları Münüre ile Behice’yi ve büyük oğlu İlyas’ı yanına aldı, o vakitler altı yaşında olan Bahe’yi, Mardin varolduğundan beri oradaymış gibi duran Deyrulzafaran Manastırı’na, ruhanilerden Dilobale’ye emanet etti.

Bahe, kardeşlerin içinde en zayıfıydı, hastaydı, zekası yaşıtları gibi değildi. Belki bakamayacağını, belki göç yoluna dayanamayacağını düşündü. Oğlunu manastırın korunaklı duvarları arasına bırakırken “Burada kal, döneceğim” dedi. Bir rivayete göre yıl 1919’du, başkasına göre ise 1928. Bahe, bir nüfus cüzdanına ancak 40 yaşında sahip olduğundan bunu net olarak hiç bilemeyeceğiz.

Bahe’nin hayatını, geçen yıl ‘Misafir’ ismiyle belgeselleştiren Haydar Demirtaş, ablalarından birini Suriye’de buldu. Yıllar sonra gördüğü kardeşinin fotoğrafını öpüp koklarken ayrılıklarını şöyle anlatacaktı: “Anneme, Bahe’yi manastıra bırakmanın onun için daha iyi olacağını söylediler. O hem çocuk hem de saf biriydi. Manastır onun hem anası, hem babası oldu…”

Bahe, yıllar boyu manastıra hizmet etti. Temizledi, bekçiliğini yaptı, bahçıvanlığını üstlendi, her geleni koştu kapıda karşıladı. O, manastırın bir parçasıydı, manastır da onun. Süryaniceyi hiç öğrenemedi, hep Arapça konuştu. Ömrünün son yıllarında yürümekte, duymakta, görmekte zorlanıyordu ama yine de ziyaretçileri karşılamaktan, onlarla fotoğraf çektirmekten vazgeçmedi. Bir de annesinin dönmesini beklemekten… 

Geçen salı günü (2 Nisan 2014) gözlerini yumduğunda belki 76, belki 85 yaşında olan Bahe Amca, ömrünün sonuna kadar rüyalarında annesini gördü. Yıllar boyu herkese annesini, kendisini nasıl bırakıp gittiğini anlattı. Bazen başka hiçbir şey anlatmazdı. Hep aynı üç soruyu sorardı: Niye beni terk etti? Niye beni buraya bıraktı? Niye bana geri gelmedi?

Deyrulzafaran’dan bir taş eksildi

Sadece annesine küfreder

Yıllar geçti, manastırdan onlarca din adamı, yüzlerce öğrenci geçti. Tek değişmeyen Bahe ve ömürlük bekleyişiydi. Kilise günlerinde manastıra gelen herkese annesini anlatır ancak rahatladıktan sonra eğlenmeye başlardı. Gençliğinde şarkı söylemeyi, halay çekmeyi severdi. Bir de kırmızı çorapları… Sadece kırmızı çorap giyerdi. Fakir dolabında onlarca çift kırmızı çorap vardı. “Ne istersin?” diye sorulduğunda hep aynı cevabı verirdi: Kırmızı çorap. 

Her gün mutlaka Metropolit Saliba Özmen’le kısa da olsa sohbet ederlerdi. “Bu manastırın gülü kim” diye sorardı Özmen. Yüzü aydınlanır, “Benim” derdi Bahe Amca. Son günlerinde bile manastırda görev yapmış rahipler sorulduğunda başlardı bir çırpıda 70 yılı saymaya: Rahip Circis, Rahip Bitris, Rahip Davut, Rahip Cıbran, Rahip Sait, Bıdrıs, Hani, İbrahim, İlyas… Hepsine tek tek Allah’tan rahmet diledikten sonra, “Hepsi gitti, bir gün ben de gideceğim. Hepimiz misafiriz” derdi.

Son yıllarında tüm ihtiyaçlarını gören, sabah kahvesini getiren, giydiren, tıraş eden Metin Üstüner, “Gerçek bir ruhani” diyor onun için: “Burada görev yapmış ruhanilerin kokusu geliyor ondan”.
Tıpkı Bahe gibi Mardin’in kıymetlilerinden, kendini bildi bileli basmacılık yapan, basmalara dini motifler işleyen 90 yaşındaki Nasra Şimmes de şahit onun masumiyetine: “Nebi gibidir, günahı yok. Ne hırsızlık bilir, ne küfretmeyi. Sadece annesine küfreder, neden beni bıraktı diye”.

Manastır çalışanlarından Gülcan Bayruğ, yıllarca yoldaşlık etti Bahe’ye. Bayramlarda evine giderdi kalmaya bazen. Bayruğ’a duyduğu sevgiyi şöyle tarif ederdi: “Anneciğim seni Babısor, Mardin Kapı, Amerika, Viranşehir, Eski Kale, Mardin, Bilali Köyü, Ankara, Şam ve Dünya kadar seviyorum”.
Bahe Amca, manastırın dışında hiçbir yeri bilmedi, tek göz odasının yalınlığında, ermişler gibi yaşadı.

Banu Tunamanastirda-annesini-bekleyen-bahe-nin-hikayesi

 
Anne, Neden Beni Bıraktın? için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Ocak 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Müslüman Müslümanları ‘Allah Rızası’ için katlediyor

Şii’yi Sünni ve Sünni’yi Şii aleyhine o kadar kışkırttılar ki, bugün İslam aleminde savaşın ve Müslüman kanının Müslüman’a mübah olmadığı bir yer kalmadı. Yapılan aleyhte propagandalarla, bugün Müslümanların başına bela olmuş durumda.

Müslüman Alimler İslam’ın ilk döneminde -hak meselesi ayrı bir konu- ama vaka Ali’nin ilk üç halifeye karşı tavrı öyle bir şekildeydi ki, Ali, Osman’ı savunmak için çocuklarını gönderdi.  Hatta peygamber evlatlarından Hasan ya da Hüseyin Osman’ı savunduğu esnada yaralandı. Siz onların çatıştığını, savaşa tutuştuklarını nerede görmüşsünüz? Onlar İslami vahdeti korudular.

Mezhep adındaki fıkhi mektepleri tesis eden imamlar ve fakihler birbirleri ile düşman değillerdi. Bugün işi öyle bir noktaya getirmişiz ki, Müslüman’ın Müslüman’dan daha fazla düşman olduğu kimse yok.

Bazı İslam ülkeleri bazı İslam ülkelerine karşı İsrail ile ittihat sloganları atıyorlar. İşimiz nereye varmış. Müslüman Müslüman’ı katliama tabi tutuyor, Müslüman’ın çocuğuna, namusuna, izzetine acımıyor. İslam ülkelerine acımıyor. İslam ülkeleri baştan başa savaş ve tefrika izindedir ki bunlarda ne Hristiyan ne de Yahudi var. Suriye, Irak, Mısır, Libya’dan Cezayir’e kadar ve burada Afganistan, Pakistan’da Müslümanların elbisesinin yakınlarının kanlarına bulanmadığı gün yok. Biz bu aleyhte propaganda ile bu atmosferi oluşturduk.

Ehli sünnet aleyhinde propaganda yapan Şii Âlimin çenesi kırılsın. Şia’nın aleyhinde propaganda yapan Sünni Âlimin çenesi kırılsın. Bugün karşılaştığımız durumun neticesi olarak, ne devlet halledebiliyor ne de halk. Dün savaşçılar öldürülüp yağmalanırken, bugün İslam aleminde aileler ve tarafsız halk bir yana çocuklar, kadınlar ve insanların namusları bile güvende değil.

Bunlar hep peygamberin yolunu bırakıp insanların arasında şeytanın yolunu tebliğ ettiğimiz içindir. Şeytanların adetlerine uyduk. Her birimiz İblis’in ordusunun bir bölümünü teşkil ederek kendi Camiamızı, Ümmetimizi paramparça ettik. ‘Allah falana lanet etsin’, ‘Allah filana lanet etsin başımıza bu belaları getirdi’ diye şikayet ediyoruz.

Uluslararası casusluk şebekeleri, süper güçler, İslam düşmanları aramızda fitne çıkarmaya çalışıyorlar. Ama biz bu fitne için gerekli zemini onlara sunmazsak ellerinden bir şey gelmez.

Evladına yanlış ve kötü muamelede bulunan bir babanın evladını, onun düşmanı kullanarak o ailenin yok olmasına yol açar. Tedbir ehli kendi ailesine doğru ve şefkat dolu şekilde muamelede bulunur. Bu şekilde kimse onun ailesine nüfuz edemez. Düşmanın eline bahane ve fırsat veren biziz.

Müslüman Cuma günü beyaz elbise giyiyor, silahını alıyor ve Müslümanları ‘Allah Rızası’ için katlediyor. ‘Allah için’ Müslüman’ın namusunu çiğniyor ‘Allah için’ Müslümanların güvenliğini ortadan kaldırıp yok ediyor.

Bir anda da oluşmadı bu durum. Hz. Peygamber’in vefatından sonra 1300 senedir, imamlardan sonra yaklaşık 1000 senedir sürekli Şia Ehli sünnetin, Ehli sünnet Şia’nın aleyhine propaganda yaptı. Neticesi de bugünkü tekfirciler işte.

 

 
Müslüman Müslümanları ‘Allah Rızası’ için katlediyor için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Ocak 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Edebiyatta Kış Kokusu

Büyük bir uykunun mevsimidir kış. Yalnızca doğa değil, insanoğlu da onunla birlikte bu uykuya hazırlar -bedenini değilse de- ruhunu. İlkbaharın sağaltıcı neşesi, yazın baştan çıkarıcı enerjisi ve sonbaharın hüznünün ardından, kış bir teselli gibi geliverir. Şimdi ruhu uykuya yatırma zamanıdır. Uyumanın ve unutmanın zamanı… Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın da dediği gibi “Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır – tek, tenha – bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.”

“Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum” der Nâzım Hikmet ise. Çünkü unutabilmek için önce hatırlamamız gerekir. Ve biz o uzun kış ayları boyunca işte en iyi bunu yaparız. Çünkü, Tomris Uyar’ın da “Rüzgârı Düşün” adlı öyküsünde söylediği gibi “Yağan kar, gerilere sürüklüyor düşünceyi.”

Önce her şey onun kokusunu duymamızla başlar. Tıpkı Füruzan’ın “Sabah Eskimişliğin” adlı öyküsünde olduğu gibi; “Havalar birden soğuyacak, sokaklar kış kokmaya başladı.” Ve sonra onun alametlerini görürüz, “Geçen gün yıkılan eski bir yapının ardında kış bulutlarının hazırlığını gördüm.”

Bir şairse bambaşka inceliklerle duyumsar onun gelişini. Pablo Neruda, Kış Bahçesi adlı şiirinde, ruh ülkesinin mevsimlerinde, kış aylarını beklemeye ayırır: “Kış gelmekte. Sessizliğe ve sarıya bürünmüş yavaş yapraklarla devredildi bana o muhteşem yazdırım./ Kardan bir kitabım, geniş bir el, bir kır, bekleyen bir çemberim ben, dünyaya ve onun kışına aidim./ Canlandı dünyanın söylentileri ormanlarda, sonra yanık yaraları misali kırmızı çiçeklerle çılgına dönüp tutuştu buğday, şarabın yazısını takdim etmek için güz geldi sonra: hepsi geçti gitti, yazın son kadehiydi o firari gök, ve o gezgin bulut sönüp gitti./ Balkonda bekledim, büsbütün mutsuzdum, sanki dünyaya ve yalnız kalmış sevgilimin üstüne kanatlarını yaymak için çocukluğun bütün sarmaşıklarıyla gelmişti dün.(…)”

Sait Faik Abasıyanık ise kışı yine tabii ki sevgili adasında karşılayacaktır. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküsünde anlattığı gibi; “Kış, Ada’nın sahillerine lodoslarla beraber gelirdi. Kocayemiş ağaçlarının çamlarla birleştiği adanın lodos tarafında, hiçbir ev yoktur. Orada kocaman vahşi kayalar, tuhaf kuşlar ve derin uçurumlar vardır. Kalpazanlar Kayası’nın üstünden lodos aştığı zaman, adanın poyraz tarafındaki evlerinde sessiz bir hayat başlardı. Göçler gitmiş olurdu. Banyolar sökülmüş; köşkler küskün ve hayatsız dururdu. Küçük sandallar yer yer karaya çekilmiş bulunurdu. İşte balık zamanı bu zamandı. Kocaman gırgır kayıkları sahile başvururlar, torik ve palamut adanın etrafında bütün gün döner dolaşırdı. Kocaman kayıklar, kocaman bir şehre durmadan balık götürür, adaya para pul, bir iki çuval un, birkaç kilo et getirirlerdi. O sene kış ne kadar fazla olmuşsa balık da o nispette az çıkmıştı. Balığın az, kışın çok olması günah çıkartan papazı bile düşündürürdü.

Kışın soğuğu, doğanın giderek çıplaklığa bürünmesi doruk noktasına ulaştıkça, farkında olmadan biz de o ıssızlığı giyinmeye başlarız; koyu renk bir kadife ceket gibi ruhumuza… Füruzan için ‘yarı donmak’tır bu: “Soğuktan hiç hoşlanmam, sıcak bir ev mutluluğun yarısı sayılır. Hele kötü yapılmış yoksul evlerin yapışan kederli soğuğu… Kar oyunlarından ürken kısalmış, eski giysili çocukları o kadar iyi biliyorum ki… En çok üşüyen yerim ıslak ayaklarımdı; uyuştuğu zaman mangala yaklaşma, derlerdi. Yavaş yavaş kanım çözülürdü sıcakta; sonraları bunun yarı donmak olduğunu öğrendim.” Tezer Özlü için ise ruhuna gitme isteği uyandıran bir bunaltı… Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden: “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek… isterim hep.”

Tomris Uyar’sa “Evin Sonu” adlı öyküsünde bizi İstanbul’un en soğuk günlerinden birine götürür ve küçük şeylerde aranan sıcaklık duygusunun altını çizer. “İstanbul sokaklarının ölü bir beyazlık yansıttığı o sessiz kışın en soğuk gününde Nermin, iki çocuğunu yünlere sarmış, Fatih’teki evinden kalkıp ta Çamlıca’ya annesine gelmişti. O gün bütün ayrıntılarıyla aklındaydı: bir sürü küçük küçük, üstelik hiçbir olayla açıklanamayan, bir olaya hazırlık bile olamayacak yüzlerce ayrıntısıyla. Karın hızlandırdığı rüzgârda dağılıp paralanan bağlantısız incelikler: yolların ıssızlığı, topuklar altında çatırdayan toprak yol, insan soluklarıyla buğulanmış bir vapur camından dışardaki karanlığı (deniz ya da akşam) gözleyiş, içerinin güven veren kargaşası (çayfincanları, kaşıklar, ocağa koşuşturan garsonlar), sonra Çamlıca’ya çıkarken şoförün kulağındaki fiyakalı cıgara.”

Öte yandan kışın o karanlık soğuğu belki de en çok okul çocuklarının ruhuna sızar. Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde tek bir cümleyle anımsatır bunu bize. Çok tanıdık bir his yılları aşıp da gelir, yüreğimize çörekleniverir. “Kış aylarında yağmur en çok bizim okulun beton avlusuna yağıyor.” Ama aynı yazar aynı kışın, bambaşka diyarlarda bambaşka bir yüzünü sunabileceğini de gösterir bize. Mevsimlerin değil, özgür olup olmama halinin yağdırdığını görürüz o hüznü bir yağmur gibi yüreğimize. Çünkü kalp hafifse, kış bile bir başka güzellik ve neşe vadeder; “Taşrada karlı günlerde okula kızakla gitmek bir başka coşku. Güneş, ağaçlar üzerine birikmiş kar kümelerini aydınlatıyor. Çocuklar kızağımı itiyor. Sınıflarda yanan küçük sac sobaların ısıtıp ısıtmadığını anımsamıyorum.”

Kışla birlikte karın hükümranlığı başlar. “Beyaz ipek gibi yağdı kar/ bir kız kardan hafif yüreğiyle/ geçip gitti güvercinleri anımsatarak,” der Ataol Behramoğlu. Kimine göre bir kuş kanadı gibi hafiftir kar, kimine göreyse yüreğe oturmuş bir demir yük kadar kalın ve sıkıntılı… Maharet ise onu dinlemekten geçer. Sessizliğiyle konuşur kar. Ona baktıkça, dinledikçe bize ayna olur. Suskunluğuyla asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve çoğu zaman da bir arınma sunar. Tıpkı Orhan Pamuk’un Kar adlı romanında da gördüğümüz gibi… “Karın sessizliği, diye düşünüyordu otobüste şoförün hemen arkasında oturan adam. Bu bir şiirin başlangıcı olsaydı içinde hissettiği şeye karın sessizliği derdi. (…) Kar rüyalarda yağdığı gibi uzun uzun, sessizce yağarken cam kenarında oturan yolcu yıllardır tutkuyla aradığı masumiyet ve saflık duygularıyla arındı ve kendini bu dünyada evinde hissedebileceğine, iyimserlikle inandı.”

Karla yükselen aşk

Japon Edebiyatı’nın güçlü isimlerinden Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi’nde ise bir kentli erkeğin, ülkenin karlarla kaplı bir bölgesine çıktığı yolculukta tanıştığı geyşayla yaşadığı aşkın aracılığıyla aslında kendi kalbindeki ‘karlı ülkeyle’ tanışmasına tanık oluruz. “Tren uzun bir tünelden çıkıp karlar ülkesine girdi,” diye başlar bu güzel roman. Ve biz de yalnızca nefis kar manzaralarını değil, asıl olarak bir yürekteki buza kesmiş peyzajı izleriz bir anlamda… “Gece göğünün altında her yer bembeyaz uzanıyordu. Tren bir işaret noktasında durdu. Vagonun karşı tarafında oturan kız geldi; Şimamura’nın yanındaki pencereyi açtı. Kar kokulu soğuk içeri doldu. Kız pencereden iyice sarkarak, ta uzaktaymış gibi, istasyon şefine seslendi. İstasyon şefi, elinde bir fener, karların üzerinden yavaş yavaş ilerledi. Yüzü ta burnuna kadar atkısına gömülü, kasketinin kulakları inikti. Bu kadar soğuk ha… diye düşündü Şimamura. Demir yolu lojmanları olan basık, kışlamsı yapılar, dağın buzlu yamacına yer yer serpiştirilmişti. Karın beyazlığı daha bunlara ulaşamadan karanlıklara karışıyordu.”

Evet, bu kadar soğuktur ilk başta her şey Şimamura için. Ancak aşkı keşfettikçe, arınmaya başlar. Tıpkı karın arındırarak beyazlattığı, geleneksel yöre kumaşı gibi…

“İplik karda bükülür, bez karda dokunur, karda yıkanır, karda ağartılırdı. İlk çıkrık dönüşünden son makasa kadar her şey karda yapılırdı. Çok eskiden beri böyleydi. ‘Şijimi bezinin varlığı kardandır’ diye yazılmış. ‘Şijimi bezinin anası kardır.’ Bu karlar ülkesinde otlardan dokunan şijimi bezi, karların geçit vermediği uzun kışlar boyunca köy kızlarının elinin emeğidir.

Şimamura bu, kimin sırtına değdiği belirsiz olan elden düşme kimonolarını ‘karda ağartılmaya’ gönderirdi. Kimonoları ta buralara, ilk dokundukları yerlere kadar göndermek güç işti. Gelgelelim Şimamura köy kızlarının döktüğü göz nurunu düşündükçe, ağartılma işinin, o kızların ülkesinde, yollu yolunca yapılmasını isterdi. Beyaz dokumanın kalın kar tabakasının üzerine serildiğini; hem karların, hem de dokumanın doğan güneşle kızıllaştığını düşündükçe, bezdeki bütün kirlerin yok olduğuna inanır, kendisi bile yıkanıp arınmış gibi gelirdi.”

Bazen de düpedüz sihirdir kar. Mucizeler oluşturmaya muktedirdir. Dünyanın en güzel aşk romanı Anna Karenina’da adeta âşıkları kavuşturmak için çabalayan bir aşk perisi gibi davranır. Ve sonra da tüm sihriyle onlara nefis bir arka plan hazırlar. “Korkunç bir fırtına istasyonun köşesinden hücum ediyor ve tekerleklerin arasında tozu dumana katarak ıslık çalıyordu. Vagonların, direklerin, insanların, görünen her şeyin bir tarafı karla örtülüydü ve bu örtü giderek büyüyordu. Bir an fırtına durdu, fakat daha sonra karşı konulamaz gibi görünen dalgalar halinde tekrar esmeye başladı.

(…) Anna ciğerlerini havayla doldurmak için bir kez daha derin bir soluk aldı ve tam kapı dikmesine tutunup vagona binmek için elini manşonundan çıkartmıştı ki, yanı başında asker kaputlu bir başka adam fenerin titrek ışığının önünden geçti. Anna çevresine bakındı ve Vronskiy’in yüzünü hemen tanıdı.

(…) Bu sırada rüzgâr önündeki engeli aşmaya çalışırcasına vagonların üstlerinden karları sağa sola saçmış, kopmuş bir demir levhayı sarsmaya başlamıştı. Kar fırtınasının korkunçluğu şimdi Anna’ya daha güzel görünüyordu.”

Bir aşk hikayesinin doğmasına yol açacak kadar romantik olan kar, ne tuhaftır ki aynı şiddette acımasız, öldürücü ve hatta düpedüz şeytani olabilir. Tıpkı hayat gibi… Sabahattin Ali’nin en bilinen öykülerinden biri olan “Ayran”, karın tüm acımasızlığını serer önümüze. Ailesine ekmek götürebilmek için köyün yakınlarından geçen tren yolcularına kar yağarken ayran satmaya çalışan çocuğun dramı, gece basıp eve dönüş yolunda karın öldürücü yüzüyle başbaşa kalınca bir trajediye dönüşür. “Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu. İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hâlâ örten karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp boğuluyordu,” diye başlayan öykü, adeta öykünün sonuna dair de bir önsezi taşır.

Kış ölümü hatırlatır

Çağdaş dünya edebiyatından İranlı yazar Goli Taraghi de benzer bir şekilde Kış Uykusu adlı romanında kışın soğuğuyla ölümü hatırlatır: “Pencere aralıklarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan rüzgâr doluyor içeriye. Kış geldi. (…) Ne kadar soğuk ve ne kadar yakıcı. Dünya buz tutmakta, dünya benimle birlikte yavaş yavaş ölmekte. Işıkları yakayım. Sandalyemi bahara döndüreyim ve battaniyeye sarılayım.”

Karın saçtığı ışıkla bambaşka bir romanda daha karşılaşırız. Kısa bir süreliğine geldiği dağdaki sanatoryumda, yıllarını geçirmek zorunda kalan Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının kahramanı Hans Castorp için kar yağmayı sürdürdükçe kıstırılmış halinin, cezaevini andıran duvarlarını daha da kalınlaştıran bir güce dönüşür. Yine de ne Hans ne de biz, karın o soğuk güzelliğinden etkilenmeyi de, her şeye rağmen aydınlığından kaynaklanan bir ümit duygusunu da elden bırakamayız. Kuşkusuz Mann, romanı aracılığıyla karın edebiyatta yarattığı en güzel sahneleri de armağan etmiş olur bize…

“Hep ve her kötü havada, uzakta da olsa, kar insanın gözünün önündeydi hep, çünkü yarlarda ve kayalık vadi girişinde izleri olurdu ve her zaman güneyin en uzak dağ majestelerini karda selamlayan Ratikon zincirinin uçurumlarında, kalıntılar ve izler parıldardı: Ama her ikisi de sürdü, hem kar yağışı hem de ısı düşüşü. Gökyüzü vadinin üzerinde soluk gri ve alçak duruyordu, sessiz ve sürekli inen kar taneleri abartılı ve insanı sakinleştiren bir bollukla düşüyordu ve hava her saat daha da soğuyordu. Hans Castorp’un odasında ısının yalnızca yedi derece olduğu sabah oldu ve sonraki gün yalnızca beş dereceydi. Bu, don idi ve haddini bildi, ama devam etti. Gece buz kesmişti, şimdi gündüz de üşünüyordu, hem de sabahtan akşama kadar, bu arada kar yağmaya devam ediyordu, kısa aralıklarla dördüncü, beşinci ve yedinci gün. Kar artık müthiş birikmişti, nerdeyse sıkıntı olmaya başlamıştı. Şelale yanındaki banka giden iş yolunu, keza vadiye inen yolda yürüyüş yolunu küremişlerdi; ama bunlar dardı, kenara çekilmek zordu karşılaşmalarda yana kar yığınına basmak gerekiyordu ki insan dizine kadar kara batıyordu. Yuları bir adamın elinde bir atın çektiği taştan bir kar ezici bütün gün bu kaplıca caddelerinde dolaştı durdu ve sarı renkte, eski frank usulü posta arabası stilinde bir kayak, önde beyaz yığınları kürerek yana atan bir kar sabanı, kaplıca semti ile ‘Köy’ denen kuzey mahallesi arasında işliyordu. Bu yukardakilerin o dar, yüksek ve ırak dünyası şimdi kalın kürk giymiş ve sarınıp sarmalanmış gibi görünüyordu, beyaz bir başlık giymemiş hiçbir direk hiçbir dal kalmamıştı, Berghof girişine çıkan merdivenler kaybolmuş, eğimli bir düzeye dönüşmüştü, çamların bütün dallarında ağır, komik biçimli yastıklar vardı, orda burda kar yığını  kayıyordu, toz duman olup bulut ve beyaz sis olarak ağaç gövdelerinin arasına iniyordu. Çepeçevre dağlar kar altındaydı, aşağı bölgeler buğuluydu, ağaç sınırını aşan çeşitli biçimlerdeki zirveler yumuşak bir örtünün altındaydı. Hava karanlıktı, güneş solgun bir ışık olarak sis perdesinin arkasında kalmıştı. Ama kar, dolaylı ve yumuşak bir ışık saçıyordu, dünyaya ve insanlara, beyaz ya da renkli yün boşlukların altında burunları kızarmış da olsa onlara yakışan sütlü bir aydınlık.”

Öte yandan kar görkemlidir, güzeldir ve tüm soğukluğuyla, erişilmez bir ışıkla soluksuz bırakır bizi. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunda Lara ve Doktor Jivago ile birlikte karlar altındaki buz tutmuş, bir zamanların yazlık köşkünü birlikte dolaşmayı kaç kez hayal etmişizdir kim bilir. Bir zamanların o zarif yazlık köşkü artık bakımsızlıktan harabe hale gelmiş olsa da, karın yarattığı sihirle masalsı bir buzlar sarayına dönüşmüştür. Lara ve Jivago’nun aşkı mıdır bu yanılsamaya neden olan, yoksa karın sihirli beyaz gücü mü bilinmez. Ama çok da önemi yoktur zaten bilmenin, edebiyatın o kendi büyülü dünyasında…

Karla arınan İstanbul

Her ne kadar, Tomris Uyar, “Şubat, kötü bir rüzgâr olarak geldi bu yıl,” dese de, kar İstanbul’a bambaşka bir hava verir. Şehrin hüznüyle birleşince, ortaya 1001 Gece Masalları’nı andıran bir manzara çıkar. Karın İstanbul’a olan armağanı kuşkusuz, bu kadim şehri yorgunluklarından arındırıp ona zamansız, yaşsız bir çehre sunmasıdır. Ve bu halleri de en güzel Orhan Pamuk anlatır, İstanbul Hatıralar ve Şehir’de…

“Kar çocukluğumun İstanbul’unun ayrılmaz bir parçasıydı. Kimi çocukların yaz tatilini bir yolculuğa çıkmayı iple çekmeleri gibi, ben de çocukluğumda karın yağmasını beklerdim. Dışarıya, sokaklara çıkıp karda oynayacağım için değil, kar altında şehir bana daha ‘güzel’ gözüktüğü için. Bu güzellikten şehrin çamurunun, pisliğinin, çatlaklarının ve bakımsız yerlerinin örtülmesindeki yenilik ya da şaşırtıcılık duygusundan daha çok, karın şehre getirdiği telaş ve hatta felaket havasını kastediyorum. Her sene üç beş gün yağmasına, şehrin bir hafta on gün kar altında kalmasına rağmen, kar her seferinde İstanbulluları ilk defa yağıyormuş gibi hazırlıksız yakalar, yollar kesilir, savaş ve felaket zamanlarında olduğu gibi ekmek fırınlarının önünde hemen kuyruklar oluşur ve en önemlisi bütün şehir aynı konunun, karın etrafında bir cemaat duygusuyla birleşirdi. Şehir ve insanları dünyanın geri kalanından iyice koparak kendi dertleriyle içlerine kapandıkları için karlı kış günlerinde İstanbul hem daha tenhalaşmış, hem de masallardan çıkma eski günlerine biraz daha yaklaşmış gibi gelirdi bana.”

İstanbul’un Boğaziçi’ni en güzel anlatan yazar ise edebiyatımızın dev isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’dır kuşkusuz. “Bir gece evvelinden başlayan yağmur, şimdi kara çevirmişti. Nuran, karlı havada Boğaz’ı çok severdi,” der Huzur’da ve ardından da karlar altındaki İstanbul’u ve Boğaziçi’ni anlatarak bizi başka alemlere taşır.

“Pencereden, karşı sırtları örten karın üstüne akşam, çok hafif ve daüssılalı bir pastel kızıllığı artmıştı. Her şey bu tül kadar ince rengin altında bir rüya hafifliğinde yüzüyordu. Fakat hava pusluydu. Yine yağacaktı. Ara sıra vapur düdükleri onları gömüldükleri köşede arayıp buluyor, içlerini, ıssız dalgalara teslim olmuş kıyıların, boş yalıların, rüzgârla kamçılanan iskele meydanlarının, bir koridor gibi muzlim ve hayattan uzak yolların hüznüyle dolduruyordu.

Bu, İstanbul’un nadir görünen karlı havalarındandı. Sanki bütün mevsimi –lodosların yalancı yazına aldanarak- tembel tembel geçiren kış, birdenbire bu şubat sonunda, tam Şark usulü bir hızla harekete geçmiş ve bütün ihmallerini birkaç gün içinde tamamlamaya azmetmiş gibi, fırtına, sis, kar, tipi, eline ne geçerse hepsini kullanarak şehri altüst etmişti. Bir gün evvel, tulumbanın borusundaki suya varıncaya kadar her şey donmuştu. Bahçedeki ağaçlar üzerlerinden sarkan büyük buz parçalarıyla akşamın boşluğunda çok başka bir alemden gelmiş ağır, yaşlı hayallere benziyorlardı.”

Kış gelir ve adımlarımızı yavaşlatır. Dünya biraz daha yavaş dönmeye başlar. Hatırlamaya çalıştıkça unutur, unutmaya çalıştıkça da daha beter hatırlarız! Bizi neşeli bir baş dönmesine sürükleyecek ılık bir rüzgârdan da, sabahları yüzümüzü gülümsetecek sarışın güneşten de yoksundur kış. Ama çok önemli bir şeye sahiptir. Dinlemesini bileni huzuruyla sarıp sarmalar. Bilgedir kış. Bize yeniden doğabilmek için önce durup dinlenmemiz gerektiğini öğretir. Bir kış ikindisinde, üstümüzde battaniye, elimizde sıcak bir bardak çay ile kitaplarımıza gömülmüşken bir şiir çarpar gözümüze ve işte o zaman kışın kendine has güzelliklerini bir mucize gibi yaşar, o tatlı uyku haline kayarız.

“Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!/ Uyandırmayın beni, uyanamam./ Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,/ Allah aşkına, gök, deniz aşkına/ Yağsın kar üstümüze buram buram…” -Ahmet Muhip Dıranas

Elif Tanrıyaristanbuldan-kar-manzaralari

 
Edebiyatta Kış Kokusu için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ocak 2017 in Kar Yağıyordu Karanlığa, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı, Merhaba!

Bugün Tahran’ın etrafında bir mezarlıktaki kabirlerde soğuk Tahran gecelerini sabah eden erkek, kadın ve çocukların hayatlarına dair sarsıcı bir haber okudum. Şu an tüm vücudum utanç ve buğz ile dolu. Size yazdığım bu mektup vesilesiyle, bu coğrafyada otuz küsur yıldır sorumluluk üstlenmiş herkesi bu utanca ortak etmek niyetindeyim.

Biliyorum ki birtakım siyasetçiler bu haberleri siyaset ve seçim odaklı tandırı harlamak için bir bahane olarak kullanacaklar. Ancak bu tandırın sıcaklığı gece mezar köşelerinde, parklardaki ağaç diplerinde ve köprü altında uyuyan çocukların, kadınların ve erkeklerin yorgun bedenlerini ısıtmayacak.

Bu haberde insanın iliğine işleyen soğuk geceleri bir kabir köşesinde sabah eden kişinin, muhabirin acı tabiriyle “ölümü yaşayan” kişinin adı “Arman (Değer)”dı. Bu isim beni bırakmıyor. Kaybolan “değeri” mezarda buldular. Utanç olsun bizlere!

Tarihte muktedirlerin, tebdil-i kıyafet bir şekilde, korumalarından, maiyetinden ve kendilerine biat edenlerden uzak, onların dertlerini ve yaşadıkları zorlukları bir nebze de olsa aracısız görüp anlamak için halkın arasına karıştığını okuduk. Şaşkınlıkla okunacak bugünün tarihinin yazılmasında çeşitlilik yaratmak için yetkililerin en azından, yalnız ve tanınmayacak biçimde halkın arasına karışmasını öneririm. Köylere ve uzak şehirlere gitsinler. Bu mümkün değilse eğer; bu civara, Tahran’ın kenar mahallelerine gitsinler ki canlarını ve gençliklerini bu iklime kurban eden, tokat yemekten yüzleri kızarmış onurlu yoksulları görsünler. Eğer bu da mümkün değilse; bir gün şehrin acil servislerine uğrasınlar, gizlice hayatı harcanmış bir hastayı hastaneye yetiştirmeye çalışan bir ambulansa binsinler, yolda bir hastanın canını kurtarmak için yol vereceklerine, insanların gidecekleri yere daha çabuk ulaşmak için nasıl ambulansın arkasına geçmek için yarıştıklarını ve bunu sonuna kadar nasıl sömürdüklerini görsünler.

Bu, basit, acı ve tekrar eden bir örnek ama bugünkü durumumuzun bir özetidir. Bu gizli acımasızlığın hesabını kim verecek? Biz neden ve ne zaman böyle olduk? Biz insanlar artık vatandaş sevgisini unuttuk, küçük ve gizli şiddeti kendi kilimimizi sudan çekmek için günlük davranışlarımız ve söylemlerimizde bir araç yaptık, yalan söylemeyi evdeki ve dışarıdaki hayatımızı sürdürmek için bir yeti olarak öğrendik ve çocuklarımıza da öğretiyoruz.

Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz. Mirdamad yaya geçidi üzerinde kendini asan ve boş cebinde “gözlerimi tedavi ettirecek param yoktu” notu bulunan babadan kim bahsediyor? İçi yanarak bunları dile getiren azınlık da karalamaya maruz kalıyor. Karalayan bu leke, yetkililerin karanlıkların sorumluluğundan firar edişidir. Bu mu müjdelenen şehir? Değerler şehri bu mu?

Asghar Farhadimezarda-yasayan-insanlar

 
Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Ocak 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de

‘Yalnız bu sefer dikkat edelim albayım’ diye yalvardım. ‘Bu sefer bir oyuna gelmeyelim. Son fırsatı da elimizden kaçırmayalım. Bütün ihtimalleri hesaplayalım. Bütün teknikleri öğrenelim. Göründüğümüz kadar olmayalım. Hiç olmasa, göründüğümüzden az olmayalım. Hemen tükenmeyelim. Bütün milletlere rezil olmayalım. Bizden iyi bir oyun çıksın. Mış gibi yapmaktan usandım Albayım.’ Albayım, benim gibi telaşa kapılmadı. Her şeyi yeni baştan nasıl ele alacağımızı anlattı. ‘Bütün bildiklerini unut,’ dedi bana. ‘Zaten fazla bir şey bilmiyorum albayım,’ diye itirafta bulundum. ‘Her şeyden önce nefesimizi iyi ayarlamalıyız oğlum Hikmet,’ dedi bana. ‘Evet albayım!’ diye heyecanla bağırdım. ‘Hemen içkiyi, sigarayı ve boş düşünmeyi bırakıyorum. Bedava düşünmek yok artık!’ ‘Heyecanlanma,’ dedi albayım. ‘Heyecanlarını boş yere harcama.’ Kendimi tutmak istiyordum. İnanın çok istiyordum. Gene de dayanamadım, bağırdım: ‘Anlıyorum albayım! Her yeteneğimizi hesaplı kullanmalıyız. (s.410)

***

Hikmet, çevresinin boşaldığını hissetti: Ergun odada yoktu, başkaları da yoktu. Belki içeri gitmişlerdir gene, diye düşündü. Evi dolaşıyormuş gibi yaparak odalara göz attı: Kimse yoktu. Demek ellerini sıktım. Odaya döndü: Nursel Hanımla Sevgi’den başka kimse yoktu. Olabilir, dedi kendi kendine; biraz dalgın olunabilir, bunda bir zarar yoktur. İnsan sonunda hatırlıyor işte. Kadınların elbiselerine baktı. Bu elbiseleri de hatırlamalıyım, yalnız önemli şeyleri hatırlamalıyım. İnsanın düşünce ve hafıza gücü sonsuz değildir; onu korumalıyım. Kendimi iyi hissediyorum. Gülümsedi. (s.417)

***

Hikmet, gözlerini yerden kaldırdı: Nursel Hanım da gitmişti. Bunu da görmemiş olamam, diye homurdandı içinden: Giderken haber vermedi bana. Zarar yok, ne yapalım? Daha iyi oldu: Sevgi’yle istediğim gibi konuşurum. Bunu beklemiyor muydum? Benden sıkılanlarla işim yok. Yalnız, Sevgi’nin hangi elbiseyi giydiğini unutma. Görmek istediklerini hatırla yeter.

«İşte bunun için Sevgi,» diye söze başladı, «Bu yorgunluklar beni yordu. Bir süre bunları düşündüm sadece. Fakat her zaman seni düşündüm. Ve sonunda, seni sevdiğimi söylemeğe geldim sana.» Başını kaldıramıyordu. «Çünkü benim durumumu en iyi sen anlarsın. Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin. Yorgunluklar vardılar, fakat ümitsizlik yoktular. Sen bir yerde bulunuyordun. Yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum. Bizi başkaları anlamaz Sevgi. Başkalarının aklı başkadır. Bu yüzden ikimizi hep garip bakışlarla süzmüşlerdir. Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var. Ben onlara aldırmıyorum. İnsanların beni beğenip beğenmemeleri umurumda değil artık. Ben kendimi tanımakla ilgiliyim. Albayımın tavsiyelerini tutmakla ilgiliyim. (s.420)

***

 İnsan da çocuklarla birlikte aptallaşıyordu zaman geçtikçe. (421)

***

«Peki, haklıydı da neden kaçıyordu?» Bakkal Rıza Bey, «Belki de haklı olduğunu ispat edebilecek durumda değildi,» dedi. Ergun, «Yapmayın Rıza Bey,» dedi. «İnsan, haklı olduğunu bile bile kaçar mı?» Sevgi, «Kaçabilir,» dedi, kendine güvenen bir sesle. «Evet,» dedi Hikmet de, «Bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeğe dayanamamıştır. Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. Böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.» (s.441)

***

Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlartehlikeli-oyunlar-2

 
Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Aralık 2016 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Dodan’ın parçalandığı an

‘O Ses Türkiye’de Dodan’ı görmek yaralayıcıydı. Kürt olduğunu söylemediği için değil. Alevi olduğunu söylemediği için değil. O jüridekilerin onun hakkında “karar verecek” yargıçlık evsafında olmadığı için değil. 22 yıl ‘ana akım’ın dışında yol yürümüş bir müzisyenin, ana akımın sahnesinde su istemesiydi yaralayıcı olan. Herkesin birbirine benzemeye zorlanması yaralayıcıdır.

Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı. İçim, yüreğim, burnumun direği sızladı.

Hayır, bilenlerin ilk tahmin edebileceği gibi Kürt olduğunu söyle(ye)memesi değildi yaralayıcı olan. Adını söylerken Kürtçeden bahsetmemesi tuhaftı elbette: “Dünde kalan zaman” anlamına geliyor adı ama hangi dilde? “Doğudan” diye anladı adını jürideki müzisyenler, haklıydılar da… “Doğu” Kürt dememenin bir yolu hem, hem de işte Kürtleri işaret etmenin bir yolu. Türkçe konuşanlar için “Dünde kalan zaman” ve “geçmiş zaman” anlamında bir isim karşılarına çıktığında “Ne demek bu” sorusunu “Hangi dilde” olduğu sorusu takip edebilirdi, etmedi. Acun biliyordu tabii ki, işini bilir, programında ne söylenip ne söylenmeyeceğini bilir. Kürtçenin ne zaman yasak, ne zaman serbest olacağını bilir. Jüri, yani yargı makamındakiler doğru yargıyı verdiler ve susulması gereken yerde sustular, Dodan da sustu. Kürtçe albümleri olduğunu, repertuvarının tamamına yakınının Kürtçe olduğunu da söyle(ye)medi. Bu da yaralayıcıdır elbette. Türkiye’deki birçok yara buradan, bu “söyleyememe” meselesinden çıkar. Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır. Fakat o sahnedeki en yaralayıcı yan bundan değil.

‘DOĞUŞTAN BİR ŞEY OLMALI…’

Deyişin nasıl söylenmesi gerektiğini söyledi jürideki (Athena kardeşlerden Gökhan) biri. Zaten Athena kardeşler bu işi biliyor, “doğuştan bir şey olmalı” derken yine Gökhan müziğin spontan sosyolojisini iyi bildiğini gösterdi.Gökhan ve Hakan içten sevinmişti; sevinçleri, heyecanları, iyi bir sanatçının soykütüğünü okuyabildiklerini gösterecek kadar içtendi.

Dodan, ana akımın dışını seçmiş bir müzisyen, Kürt sedasını (çoğunlukla olduğu gibi Kürtçe de söylese, nadiren olduğu gibi Türkçe de söylese) kendine özgü bir sedaya çevirip, ana akımın dışında yürütmekte başarılı olmuş bir müzisyen. O alanda geleneğe yaslanıp kalanlarla geleneği az çok düzenleyip yürüyenlerden farklı olarak, 1990’larda beliren, 2000’lerden itibaren çokça görünür hale gelen yenilikçi arayışların isimlerinden biri. Xero Abbasgibi. Nizamettin Ariç gibi. Ciwan Haco gibi. Ahmet Arslan gibi.

İlk defa, tesadüfen, Beyoğlu’ndaki mekanlardan birinde (galiba Haymatlos’tu) karşılaşmış, çok mutlu ve mesut olmuştum. Güzel bir geceydi. Gece boyu susamadan söylemişti. Ana akımların dışında, kendisine bir dünya var edebileceği inancı ve gayretiyle yol yürüyordu. Yıllar öyle geçti. 22 yıl olmuş. 2010’da bir televizyon programına çıktı, Okan Bayülgen onu, iyi bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu bilen bir şovmen olarak, pek yapmadığı türden iltifatlar eşliğinde sunmuştu. Ama müziği değil şovu öne alan televizyon dünyası, ana akımı izleyenlerin aklında kalıcı olmayı kolay sağlamıyor çok çok uzun süredir. Bir çıktı, bir daha çıkmadı.

Elbette Dodan ve birçok benzer müzisyen, İMC TV’de sık sık göründü.

‘PEK BİR ŞEY OLAMADIK’

Sonra, işte yılar sonra “O Ses Türkiye”ye çıktı. (Biraz da İMC ve benzeri yerlerin bir bir kapatılmasından olabilir mi? Vaktiyle hiç olmamasından?) Jüri, hep birden “yüzünü ona dönerek” iltifatlarını esirgemedi. O da Hadise’yi seçti kendisini “yetiştirmesi” için. Yarıştaki koçluk için.

“Biraz münzevi, biraz mütevazı yaşayan bir adam olduğum için çok fazla şey olamadık” dedi. 22 yıllık sahne hayatı varken. Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede, öğrenmiş. Yaralayıcı değil mi? Münzevi zaten olunmaz o sahnede. “Çok fazla şey olamadık” mı? Oysa olmuştu. Hiç az şey değildi olduğu.

Buyrun, Naim Dilmener anlatıyor beş yıl önceden, 27 Şubat 2011’de Radikal’de yazmıştı, okurun ve Dilmener’in affına sığınarak uzun bir alıntı:

“Kürt(çe) müziğine yeni kapılar aralamak isteyenlerden biri de Dodan. Bir zaman evvel Dodan Project adıyla ‘Be Naw’ adlı bir albüm yayınlamış bu genç şarkıcı, Okan Bayülgen’in programlarından birine konuk olduktan sonra herkesin merakını celbetmiş, herkes birden peşine düşmüştü. İstanbul’da, başta Haymatlos olmak üzere çok sayıda yerde sahneye çıkan Dodan’ı bir kere dahi seyredebilenler, sıradışı bir yorumcu ve müzisyenle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sahnedeyken, şarkılarını söylerken, kelimenin tam anlamıyla kendinden geçen Dodan’ın halet-i ruhiyesi, sahneden salona her seferinde taşıyor ve anında herkesi etkisi altına alıyor. Arada söylediği bir iki Türkçe şarkı türkü dışında repertuarının tamamı Kürtçe olan Dodan, kalplere sızabilmek için ille de aynı dili konuşmak (ya da tek dilli olmak) gerekmediğinin ispatı. 
Dodan’ın yeni albümü ‘Şabun’da, Okan Bayülgen’in programında seslendirdiği ‘Neçe’ adlı şarkı da mevcut. Bu ve diğer şarkıların her biri, Dodan’ın türlü yerlerden beslenmiş benzersiz sound’unun işaret fişekleri. Öte yandan, ağırlıklı olarak cazdan beslenen Dodan için, aslında isimlerin, etiketlerin en ufak bir önemi yok gibi. Onun iddia ettiği asıl şey, başarılabilecekse eğer, “ses” ile her türlü oyunun oynanabileceği. Bu yönüyle (hem ruh hem de vokal tekniği anlamında) Klaus Nomi’nin çağdaş bir benzeri olduğunu söylemek de mümkün.”

SUSAMIŞ BİR SANATÇI

Dodan, su istedi sahnede jüriden. “Sizi tanıyalım” sorusu üstüne, “Suyunuz var mı?” Boğazı kurumuş.“Yapmış olduğumuz projelerin dışına çıkamadık” dedi bir de. Ne demek bu? Projeler mi kötüydü? Naim Dilmener “Hayır” diyor, güzeldi projeler. Dodan Project. Neydi peki o sahnede su isteten? Susuz bırakan Dodan’ı? Projelerin bir karşılığı olması gerekir, değil mi? Arkası dönük dört yargıcın huzuruna çıkmasına yol açan karşılık.

Arkası dönük jüri üyeleri, yeteneğinizi beğenirlerse size “yüzlerini dönüyor”lar. Yüzleri çok kıymetli, kolay kolay dönmüyorlar. Arkaları çok kıymetli, herkese, sanat için o sahneye gelmiş herkese arkaları dönük. Sanat çabasına ve sanat arayışına arkaları dönük. İşlerine bakıyorlar. Kendi sanatlarına. “Yırtmaya çalışan” bir dolu insanın şansını denediği bir arena kurmuşlar, yargıçlık ve koçluk yapıyorlar. Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.

Kürtlük mevzuu kenarda dursun, Alevilik mevzuu kenarda dursun, ana akımlara kapılmadan kendi yolunu yürüyen biri, yolunu ana akımın 22 yıldır yüz vermediği düzeneklerinden birine nasıl yöneltmiş olabilir? Oradaki iltifatlara ne ihtiyacı var? Eski bir sözde gizli ihtiyaç: Marifet iltifata tabidir.

Ana akım iltifatından kaçanlar, marifetlerinin iltifat görebileceği yollar, yolaklar, yaşama alanları varlığına güvenerek yol yürürler. Hem açılmış yollar vardır ana akım dışında hem açılabilecek yollar. Dodan hem açılmış yollardan yürüyordu, hem de açılabilecek yolları açıyordu. Fakat yol bitmiş olmalı ya da takat kesilmiş olmalı. O zaman Dodan, Dodan olarak ana akımın cilalı imaj (pespayelik demeyelim hadi) sahnesinde görünür ve oraya ruh katar, “paramparça eder” orayı. Athena bilir yine. Fakat, o anda, tam o anda acaba Dodan da paramparça olmamış mıdır? Yaralayıcı değil mi bu?

KENDİSİYLE YARIŞACAK

Dodan, çok beklenebileceği gibi Hakan ile Gökhan’ı niye seçmedi? Niye olacak: Aynı atmosferin sanatçısı Dodan. Yarışı sürdürmek için onlardan alacağı fazla bir şey yok, belki iyi bir alışveriş olabilirdi aralarında, zaten onlar saygılarını çok açık sergileyerek (“Siz” dediler özenle) bir “koçluk” değil, müzikal yoldaşlık arzusu sergilediler. Fakat Dodan diğer yarışmacılarla yarışmayacak ki, eksikleri müzikal değil ki, müzikal tercih yapsın! Sibel Can ve Murat Boz’un müzikal yönleri, buldukları ve doya doya içtikleri suyu saymazsak, Dodan’ın eksikleriyle zaten ilgili değil.

Peki Hadise’yi niye seçti? Hadise ona ne öğretecek? Hadise Türkiye içinde ve dışında iyi bir “pop”çu olarak, o sahneye çıkmadan önceki Dodan’ın bulamadığı suyu bulma yollarında yardımcı olacak, anlaşılan. Aradığı iltifatın “kalıcılaşması”nı sağlayacak. Anne babalar söyler, sanatla uğraşan çocukları için, “Ekmek yok bu işte. Yıllardır uğraşıyor, pek bir şey olamadı.” Pek bir şey? Para yok yani.

Dodan, diğer yarışmacılarla yarışmayacak. Dodan kendisiyle yarışacak. Eski Dodan’ı 22 yıl birçok bakımdan “çok şey olan” ama bir bakımdan “bir şey olamayan” Dodan’ı geride bırakamaz ama dışarda bırakabilir. Düzenek, eski Dodan’ı dışarda bırakma düzeneği zaten. Biz dinleyiciler için güzel bir sürpriz olan o sahnedeki Dodan, Dodan için bir boyun eğmenin, bir yenilginin, bir sıkışmanın, susuz kalmanın kendisi. Çölleşen bir iklimde susuz kalmış bir sanatçı olarak, ilaçlı suya razı gelmiş.

Eski Dodan, dünde mi kalacak? Geçmiş zamanda? “Projeleri”yle bulamadığı suyu, orada yaşadığı susuzluğu, jürinin yolladığı bir bardak suyla giderebilecek mi? Bir yanıyla evet: Ana akımlarda hayli ses getirecek kadar kabiliyet ve donanımı var. Bir yanıyla hayır: Oralarda, eski Dodan’ın bulamadığı para var belki ama peşine düştüğü sanat pek yok.

Herkesin birbirine benzemeye mecbur olduğu bir yerdeyiz. Çöl. Birbirinin aynı kum tanelerinden oluşan bir çöl. Durmadan aşındırıp kuma çeviren çöl. Şairden reklamcı çıkaran çöl. Ünlü ve gerçekten iyi öykücüyü tekstil reklamında oynatan çöl. Hegel üzerine kütük gibi doktora tezi yazmış felsefe profesörünü reklam mankenine çeviren çöl. Yarış, rekabet, çatışma dışında ilişki yöntemine saygı duymayan, duyurmayan çöl. 24 Ocak çölü, 12 Eylül çölü.

Benzememeyi becermişin benzemeye razı geldiği andı Dodan’ın o sahnedeki anı. Yarışmacı, rekabetçi gereklerden bilerek uzak durmuşken 22 yıl, karşısında durduğu yargıçların yargısına teslim oluş anı. Yaralayıcı. Dodan’ı orada güzel sesi ve yoğun çaba ürünü yorumuyla, kendi sanatına arkası dönük figürlerden su istemeye zorlayan çöl. Dilerim, umarım, Dodan bu çölü yaralanmadan geçer. O su can suyu olur sanatına, zehir değil.

Ali Duran Topuz

Kaynak: gazeteduvar

 
Dodan’ın parçalandığı an için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Aralık 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: