RSS

Kategori arşivi: Şiirdir Baba

geride kalan kırlangıç

bazen olur.
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım
diyen babamın sevinci.
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem
karabiber yemeye.
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.

biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok,
yıldızlar gibi gökyüzünde parlayıp sönen,
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum.
annemin ellerinde kalan böğürtlen lekeleri…

bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum
tekrar doğmak gibi
taşları sökülmüş bir çitin
ağırlığını anlamak gibi.
ceviz ve iğde kokuları arasında
geceye karışmış hisler.
kimse tutamaz günün hesabını
çocukluk geride kalmıştır,
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının
gülümsenerek hatırlanması.
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.

annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada
bahçe çitinin taşlarını düzeltmesi
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam…
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez
“sözleştiler kendi aralarında,
anlaştılar güzelce”
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde
durup evi hisseden.
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden.
çocukken, kalbimi sevinçten parlatan o doğanın
hâlâ ve ısrarla orada durması
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.

Bejan Matur

 
geride kalan kırlangıç için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

ilk vasiyet

Oğlum Deniz’e

1

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2

Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3

Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar…

4

Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü…
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .

5

Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata’ da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz… ölümde bile…

6

Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak…

Deniz… unutma adını. ..

Galata, 1988

Ahmet Erhan

 
ilk vasiyet için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya
Alkolik bir babadan ıslaklık
Polis korkusundan bir çelenk
Askerlik şubelerinden bir son yoklama
Boynumda işsizlikten bir kement
Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık
Karımın sabahlarından bir suçlama
Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı…

– Bu oyun burada bitti mi amca?
– Hayır, yönetmen yeniden başa aldı.

Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum
Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen!
Belki de her yerde yanıldım ben
Şunun şurasında kaç yıl yaşadım

Bağışlayın beni
Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım…

1990
Ahmet Erhan

 
şano için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi

1

Bir çocuğun resmi üstüme örtülü kaldı
Kalbimin çıkınında tıkış tıkış anılar
Kolalı yakasının beyazı keşke alnına vursaydı
Şimdi yıllardan kaç, kocaya mı vardı rakamlar
Oğluma ne kadar benzermişim, o bana benzemiyor
Bende tavanarası küfü, onda uysal isyanlar
Külümü karıştırsam hemen yalazlanıyor
Sanki her köşebaşında babama bir sözüm var
Yaraya tütün, kalbe hüzün adamım, ömre ölüm yakışır
Bul karıştır, tak takıştır, sonra bir de kaşın üstüne
Bütün cinnetlerine tamah ettiğim Hayat
Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor
Şimdi yıllardan kaç? Şimdi yıllardan kaç?

2

Tesbih nerde koptu kesin bendedir
Babam külhanbey adam, sol taşağı mühürlü
Binüçyüzotuzsekizden beri Cumhuriyet çocuğu
Anası Rum, Dede Kafkaslar’dan, yüzbaşı…
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Kırma döllerden karılmış şu Anadolu harası
Söyle şimdi oğlu Boşnak, babası devrimci midir?
Kırk yaşını aşarken kişneyerek ağladı
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Ahmetler’den bir safkan, yüreği akıtmalı
Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban

Kirlenmemek için kendini alkolde saklar
Şu godoş dünyaya şu kazığı çaktık madem
Kişne sen de kendince, anlayan anlar
Tesbih bende koptu, elim sendedir

3

Fahişe yüzyıl, üç nesli emzirdin
Çoktan şiirden nesre göçtü adamlar
Elinden hiç değilse oğlumu kaçırdım
Sütübozuk yüzyıl, saat onikide donunu çıkar donan
Göndere çek, rüzgarlar bütün gece kussun
Geride boğulan bir Ahmet Erhan kalsın

4

Kara Mersin taşından üç kara boncuk
İzzet ve Deniz –iki cami arasında beynamaz bendeniz
Otuzyedi kardeştik, derdi babam
İki babadan ve bir çuval anadan
Ölüp gideceğim tapularıma bile kavuşamadan
Reddi miras eylesem belki gücenirsiniz
Biliyorum, biliyorum Mersin’i biz kurduk
Denizi gördük, asamızı taşa vurduk
Otuzyedi kardeşmiş… ben kendimi yolda görsem tanımam

5

Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık drink alsam
Yetmişaltı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam
Bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum
O gün bugündür camlarımda bir buğu
Boynum kırıldı kırılacak yetim bir kuğu
Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık ayık kalsam
Şeytan diyor ki, yürü bre dağ bayır, bağır da bağır
Bir yerinde saklı tut solgun yüzünü
Ölünce kağıtlardan kazıyıp, kendime gömün beni…

6

Tarihim solgun:Milenyum! Milenyum!
Talihim beşte kalmış bir ganyan
Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan
‘Artık adam oldu diye babam.’
Şimdi yıllardan kaç, ne umurum?

Com. tr. –com. tr. – bippp. -aherhan?
Ah, Erhan!


Ahmet Erhan

 
Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Kasaba Dolmuşları

“En güzeli, yol yürüyüş öğretir

Dostum, eskimeyen arkadaşım”
Gülten Akın

Herkes beni bir demiryolu aşığı sanıyor ama gerçek öyle değil. Babam, otuz yıla yakın bir zaman hep aynı tren istasyonunda yol işçisi olarak çalıştı. Ama bir gün bile başka bir istasyona tayin olmaktan söz ettiğini hatırlamıyorum. İşinden yana mutlu olduğu söylenemezdi. Bir drezinanın güç bela ilerlediği güzergahta hemen hemen her gün demiryolunu onarmak sanıldığı kadar kolay değildi çünkü. Kar, demiryolunu kapardı, onu çağırırlardı. Gider, günlerce eve dönmezdi. Üzerinde kardan sırılsıklam olmuş elbiseleriyle eve geldiğinde buğular yükselirdi gövdesinden. Kimse ona yaklaşamazdı ama sabah hiçbir şey olmamış gibi yine yola düşeceğini adımız gibi bilirdik. Güneş, rayları gevşetip kaza ihtimali belirince yola çıkardı arkadaşlarıyla beraber. Yaz sıcağında gevşeyen rayları onarıp eve dönerdi akşamları. Erken uyuyup sabah karanlığında yola düşerdi sefer taslarıyla. Eğer nöbeti yoksa, yalnızca hafta sonları görünen bir babanın suretiyle açılan bir çocukluktan geriye, bana demiryolları kaldı.

Demiryolcu ailelerine ücretsiz seyahat yapma hakkı veren permiler sayesinde yılda iki kez tüm aile trene atlayıp uzaklara giderdik. Permilere dönüş tarihi yazıldığı için fazladan bir gün bile kalmazdık uzaklarda. Babam, çok sonra yaşlanıp emekli olduğunda dahi bu zorunluluğu değiştirmedi. Trenler, otobüslerin hızına yetişemiyordu. Bu yüzden artık otobüsle gidiyorduk uzaklara. Ama gittiğimiz yerde, daha otobüsten iner inmez dönüş biletini alıyordu babam. Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. Bu yüzden kasabaya, yeksenak zamana ve aşina olduğumuz yüzlere dönerdik her seferinde. Bütün ağabeylerim birer birer evden uzaklaşıp gittiğinde evin en küçük oğlu olan bana bir evin ağırlığı kaldı.

Böylesini hayal etmemiştim şüphesiz ama bütün ömrüm (bir iki yıllık bir Ankara macerasını saymazsam) tıpkı babam gibi hep aynı kasabada geçti. Ne kadar gitmek istesem de daha fazla uzağa kaçamadım anlaşılan. Üç beş yılda bir tayin vakti geldiğinde, ancak aynı kasabanın başka bir köyüne gidebildim. Her seferinde şehre biraz daha yaklaşsam da, iyi bildiğim, huzur veren köylere yakın durmak bana daha iyi bir fikir gibi geldi. Orada, dağların yanı başında çocuklarla bir alfabenin harfleri arasında oyalanmak daha isabetli bir seçimdi belki de. Pek çoğu tıpkı benim gibi hep orada, o kasabada, o köyde kalacak çocuklarla zamanı saydım. Zamanın tıpkı yol gibi ölçülen bir şey olmadığını ise ancak yıllar sonra anladım.

On üç yıl boyunca her gün beni şehirden köyüme götürecek kasaba dolmuşlarına binerken, her sabah yeni bir şey göreceğim duygusuyla gözümü açıp yola baktım. Hiçbir şey değişmiyordu o bir saatlik yolda. Evler, köprüler, dağ başında yayılmış koyunlar, tepelerde gelişi güzel kurulmuş köyler, her gün iki defa geçtiğimiz tarihi köprü, yıkık çiftlikler, yol kontrolü yapan askerler olması gereken yerdeydi sürekli. Zamanın geçtiğini saatler yardımıyla değil, dışarıda mevsime göre değişen tarlalar, ağaçların dökülüp yeniden yeşillenen yaprakları, toprağın renk değiştirmesinden anlayabiliyordu insan sadece. Gözümü dışarıdaki zamandan alıp dolmuşun içindeki zamana çevirdiğimde, beni kasabadaki başka bir dolmuşa aktaracak arabanın durakta ileri geri sallanır halde beklediğini görürüm çoğunlukta.

Dolmuşları, diğer ulaşım imkânlarından ayıran en temel özellik belirli bir zaman sıkıntısının olmamasıdır belki de. Şoförün insafı ve sayısı bin türlü hileyle arttırılmış koltuk sayısı belirler hareket saatini. Adı üzerindedir zaten, dolmayana kadar hareket etmez dolmuş. On yedi yolcu mutlaka tamamlanmalıdır. Bu yüzden on yedinci yolcuyu alıncaya kadar durakta ileri geri sallanan dolmuşun homurtusuna her sabah yolcuların hoşnutsuzluğu da eklenir ister istemez. Kasabada oturmak yerine her gün şehre gidiş geliş yapan yabancı memur ve kasabalılardan oluşan yolcular işe geç kalacak olmanın kızgınlığıyla oturdukları koltukta sağa sola dönerler habire. Bir türlü hareket etmeyen dolmuştan inip başka bir dolmuşa binecekmiş gibi yaparlar. Kimi parasını geri ister, kimi de dolu halde gelen başka bir dolmuşa koşturur telaşla. Ama taktiklerin hiçbiri işe yaramaz. Dolmuş şoförleri müşterilerini oyalayıp biraz daha zaman kazanmak için arabayı hareket edecekmiş gibi ikide bir hareket ettirip yeniden eski yerine geri döner. Dışarıdan, yaz kış güneşte kaldığı için kararan ve bu yüzden herkesin Arap diye seslendiği “ç” özürlü durak simsarının sesi duyulur: “Geş bin Ergani! Geş bin Ergani!” Yine de öyle kolay kolay hareket etmez dolmuş. Pencereler aralanır, tütünler sarılır, dizlere vurulup teyip yuvasına sokulan kasetten içli türküler yükselir, şoför mahallinin üzerindeki Yılmaz Güney fotoğrafıyla göz göze gelinir, dolmuşun orasına burasına yazılmış özlü sözler bir kez daha hatim edilir, kızgınlıkla bekleyen gözler dikiz aynasında birbirini süzer, şoförden korkan yolcular gözlerine kestirdikleri Arap’a çıkışır, ama on yedinci yolcu henüz gelmediği için bir türlü hareket etmez dolmuş. Kasaba dolmuşları gitmeye değil, aksine hep kalmaya ayarlıdır sanki.

Çok sonra, bahşişini alan Arap’ın bir işaretiyle yola koyulan dolmuştaki yolcuları bu kez başka bir sıkıntı basar. Ya çok hızlı gider dolmuş, ya da çok yavaş. İkisine de itirazı vardır yolcuların. Dolmuş şoförü kimseyi memnun edemeyeceğini bile bile bir vitesten öbürüne geçer. Bir türlü bitmeyen para alışverişi, yolda inip binenlerin yol açtığı zaman kaybı, koltuk sayısı yetmediği için aradaki taburelerde oturan yolcuların bitmeyen homurtusu, virajlarda birbirine değen omuzlar, birbirlerini gizli gizli süzen kadın ve erkek öğretmenler, bir türlü gelmeyen para üstü, içeriye dolan rüzgâr, içeriyi basan sıcak, gelen şikayetlerin oranına göre açılıp kapanan camlar, bir zaman sonra herkesin başını dışarı çevirip zamanı saydığı vakitler peş peşe akmaya başlar.

On üç yıldır hemen hemen her sabah yaşadığım bu türden sahneler zamanla belki de bir tür keyife dönüştü benim için. Koltuklar kesin çizgilerle ayrılmamıştır henüz. Hem fiziki hem de ruhsal temas hâlâ mümkündür dolmuşlarda. Bu yüzden hemen hemen her sabah yepyeni bir hikâye dinlersiniz yol arkadaşlarınızdan. Bu kimi zaman mecburcu bir öğretmen, kimi zaman şehre yakınlarını ziyarete gelmiş bir köylü ya da elindeki ilaçlarla hastaneden dönen ve gelininden şikayet eden yaşlı bir kadın olur. Sanki en mahrem hikayeler bir yolculuk için saklanmış ve bir daha görüşülmeyecek bir yol arkadaşına anlatılmak için beklemiştir onca zaman. Gündelik koşuşturmalardan hastalıklara, önemli tarihsel bilgilerden bitip tükenmek bilmeyen anılara kadar hemen hemen her bilgi, “nerelisin?” sorusunun akabinde peş peşe akmaya başlar yolda. Hemen yanınızdaki koltuğa oturup hikâyesini anlatmaya başlar size yol arkadaşınız.

“Küçüktüm,” der Hacı Amca, “bizim bir yakınımızın bir derdi vardı ama anlatmazdı kimseye. Tehcirden sağ kurtulduğunu bilirdik ama doğrusunu ondan dinlemek isterdik hep. Anlatmazdı. Sıkıştırırdık onu. Minderindeki yerini değiştirmeden başını pencereye çevirir, herkes ölürken kendisinin nasıl olup da sağ kaldığını sorardık ona. Önce yüzüme tükürün sonra anlatayım, derdi bize kadın.” Hacı Amca, arada bir uyuklayıp hikayesine devam eder. İşaret parmağıyla ikide bir kolunuza dokunup nasihatler verir: “Hacca git,” der, “oruç tut. Bu dünya dört günlük.” Üç günlük olması gereken dünyaya eklenen bir günün hesabını bile soramazsınız. Yolda anlatılan her şey doğrudur çünkü. Hemen arkanızdaki koltukta, ucunu kaçırdığınız başka bir hikayenin ancak kuyruğuna yetişirsiniz ancak: “Yoksulluğun kokusu kırk yıl geçmez. Böyle işte adamın hikâyesinin özeti.” Daha ötede, yeşillenmeye başlayan buğday tarlalarına bakan bir köylü, biraz daha yağmur yağması için dua eder Allah’a. Yaşlılar sohbet etmek için türlü bahaneler arar yolda. Biri “kaç yaşındasın amca?” diye sorar. “Yetmiş dört yaşındayım. On üç kez ameliyat oldum,” der yaşlı bir amca. Belli ki yol boyu anlatılacak çok hikâye vardır daha. Bütün ameliyatlar sırasıyla anlatılacaktır uzun yolda. Yol arkadaşı olmanın kendince bir hukuku vardır çünkü. Mecburcu bir öğretmen sıkılıp kravatını gevşetir. Arama noktasına yaklaşınca herkes gayri ihtiyari bir biçimde kimliğini çıkarır. Arada bir sigara yakıp külünü pencereden savuran şoför, teypteki Kürtçe kasedi çıkarıp yenisini takar. Dolmuşun içindeki dil değişir. Arama noktasına giren dolmuşu ter basar her seferinde. Genç bir asker yolcuların pörsümüş kimliklerini alıp kulübede bekleyen komutanına uzatır. Çaktırmadan şafak sorulur askere. Şafak karanlıktır daha. Kimlikler geri verilip tüm yolcular sağ salim yoluna devam eder. Köyüne dönen bir üniversite öğrencisi, okuduğu romanı telaşla açıp az önce kaldığı yerden devam eder kitaba:

“Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatler değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dâhil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de, eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş. Günler orda burada geçer, dağlar birbiri ardınca devrilir, insanların üzerine onlarca güneş doğup batar, ayaklar çoğu zaman gideceği yeri şaşırır da kimse dönüp arkasına bakmazmış. Aslolan yol değil, yolda geçen zamanmış çünkü.”

Yolun sağına soluna dağılmış lastik parçaları, güneşte solmuş reklam panoları, kimse ona trafik kurallarını öğretmediği için karşıdan karşıya geçememiş bir köpeğin leşi, otobüslerin yol kenarına döktüğü çöpler, rüzgârda savrulan boş poşetler, oraya buraya savrulan çalılar, eski benzin istasyonları, yıkık halde bekleyen hayvan çiftlikleri, kurşunlanmış trafik işaretleri, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, sulanmadığı için kuruyan fidanlar, yol kenarında boş bir dolmuş bekleyen köylüler, gelişi güzel inşa edilen barakalarda mevsimine göre domates veya karpuz satan çocuklar, tarlalarda çalışan köylüler, sağda solda kaza yapmış araçlar, yola saçılan cam parçaları, öndeki dolmuşu geçmeye çalışan şoföre çıkışan yolcularla yol her gün biraz daha uzar ama yine de vazgeçemem bu koşturmadan.

Hemen hemen her sabah aynı cümleyle uyarırım dolmuş şoförünü: “Köy yolunda inecek var!” Sabah karanlığında kasabaya peynir ve yoğurt taşıdıktan sonra, geri dönüp hepsini başka başka köylere dağıtacak öğretmenleri alacak olan köy dolmuşunu beklerim yol kenarında. Adını bilmediğim bir kuş uzun uzun öter. Kuru otların hışırtısı duyulur peşinden. Hiç kimse yoktur sanki dünya üzerinde. Yalnızca kuşun ötüşü ve otlar. İleride bir hemzemin geçit vardır. Demiryolu ile karayolu birbirine kötü kötü bakar ama yolları kesişmiştir bir kere. Az ileride askeri bir konvoy durur. Askerler telaşla araçlardan inip yol kenarında elleri tetikte bekler hep. Sabırsız bir mayın arama köpeği burnunu yerlerde gezdirip bir şeyler arar. Heyecanla yolun altındaki menfeze girip çıkar. Bir şey bulamayınca geri dönüp askeri araca tırmanır köpek. Askerler köpeğin başını okşayıp yola devam eder. Karayolundan karpuz yükü kamyonlar geçer. Otobüsler uzaklara yolcu taşır. Dönüp bakarlar yol kenarında elinde çantasıyla bekleyen öğretmene. Daha gözlerini bile doğru dürüst açamayan öğretmenlerin doluştuğu köy dolmuşu her sabah olduğu gibi geç kalır yine. Yoğurt, peynir, hasta hayvanlar veya satılmak için pazara götürülen tavukları kasabaya bırakıp geri dönen köy dolmuşu hemzemin geçidi geçip önümde durur. Peynir suyu sinmiş tozlu koltuklardan birine kurulup dışarı bakarım. Dolmuş, “sıkılgan bir dağı” aşıp köy yoluna sapar.


Kemal Varol

 
Kasaba Dolmuşları için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla.

Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi modern Türk romanında “baba” imgesinin nasıl bir hale ile sarmalandığını göstermesi bakımından önemli veriler sunar bize. Tanzimat romanındaki yetimliğe dikkat çeken Parla’nın saptamasına karşılık, Gürbilek, modern Türk romanının en iyi örneklerinden bazılarının, özellikle de Oğuz Atay’ın yapıtlarının “çocuk kalmışlığa” kilitlediğini vurgular. Oğuz Atay’ın hayata geçiremediği “Türkiye’nin Ruhu” projesinin kaynağında bu duygunun ayırt edici bir özellik olarak öne çıktığını vurgulayan Gürbilek, “çocuk kalmışlık” sorunsalının hem ulusal, hem de bireysel ‘gurur yaralarıyla’ olan bağına dikkat çektiği “Kötü Çocuk Türk”te, modern Türk romanının sahnesindeki baba imgesine değinir. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında kendini “azgelişmiş bir babanın az gelişmiş oğlu” olarak tanıtan Selim’in, “Tehlikeli Oyunlar”da “benim içimdeki çocuk büyümedi… yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası” diye yakınan Hikmet’in, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanındaki huysuz kahraman C.’nin “babam adamsa ben olmayacaktım” şeklindeki şikayetini yukarıdaki bağlam çerçevesinde okur Gürbilek.

Şüphesiz ki modern Türk romanındaki baba imgesi sadece bu romancılarla sınırlı değildir. Baba, Türk romanında daima bir fazlalık, bir tehlike, kendisine benzemekten ölesiye korkulan bir örnek olarak öne çıkar çoğunlukla. Hasan Ali Toptaş’ın “Sonsuzluğa Nokta” romanındaki baba ve oğul arasındaki gerilim ve babaya öykünme sıkıntısı romanın ana çatışmalarından biri olarak öne çıkar. Keza, Murat Uyurkulak’ın romanlarındaki baba probleminden de söz edilmelidir. Uyurkulak’ın “Tol” ve “Har” romanlarındaki baba tasavvuru modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlığa” daha bireysel, daha çatışmalı bir boyut ekler. Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı kitabındaki baba ise, evdeki sıkıntının ve öznedeki evden kaçma isteğinin bir sebebi gibi durur. Tezer Özlü’deki baba soğuk ve devlet ciddiyetiyle anlatılan bir babadır. Evde Atatürk köşeleri düzenler baba, İstiklal Marşı çalındığında ev sakinleri hazırola geçer; daha da ilginci baba çocuklarının odasına şu öğütleri asar: “Yavrularım: 1. Işık soldan gelmeli. 2. Kitap gözünüzden 30-45 cm uzakta durmalı. 3. Çalışma biter bitmez ışıklar kapatılmalı vb… Bu vatana hayırlı evlatlar olmanız isteği ile başarılar dilerim. Sevgili ve cefakâr babanız. Ad. Soyadı. İmza”.

Türk Şiirinde Baba

Türk romanındaki baba imgesi, hem Tanzimat romanında, hem de modern Türk romanında iki ayrı anlam kuşanmış halde çıkar karşımıza. Türk şiirinde ise, daha dolaysız, daha bireysel, duygu tonunu açık etmekten kaçınmayan, aksine neredeyse bütün varlığını çatışmadan ziyade bir tür uzlaşmaya borçlu olan bir baba imgesi belirir.

Nazım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Can Yücel’den İsmet Özel’e, Cahit Zarifoğlu’ndan Sezai Karakoç’a, Şükrü Erbaş’tan Abdülkadir Budak’a, Ayhan Kurt’tan Selim Temo’ya kadar sayısız şairde baba temalı şiirler bulmak mümkün. Adeta her şairin baba odaklı bir şiirinin olduğunu, babanın bir veya birkaç kez şairin eliyle şiire dahil edildiğini söyleyebiliriz. Ama baba temalı şiirler denince genellikle birkaç şiir öne çıkıyor. Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” başlıklı şiiri bu şiirlerin başında geliyor hiç kuşkusuz: “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan hiç ummazdım bunu kör oldum” diyen Süreya’nın şiiri babanın kaybı odaklıdır. Babanın kaybının burada körlükle ilişkilendirilmesi daha dipte yatan bir ruhsal dinamiğe eşlik eder Cemal Süreya’da.

Can Yücel’in, “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” dediği babasına yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiiri ise, bütün baba şiirleri arasında gerek duygu tonu, gerekse de babaya yapılan olumlu aktarımlarla apayrı bir noktada durur. Hayatta ben en çok babamı sevdim /Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk / Çarpı bacaklarıyla –ha düştü ha düşecek- / Nasıl koşarsa ardından bir devin, / O çapkın babamı ben öyle sevdim”.

İsmet Özel’in “Amentü” şiiri, daha karmaşık, baba oğul çatışmasından ziyade, ideolojik bir ayrışma zeminine oturan bir şiirdir. “İnsan / eşref-i mahlûkattır, derdi babam” şeklinde başlayan bu uzun şiirin devamında babanın kimliğine sıklıkla vurgu yapılır. “Amentü” şiirindeki baba nasihat eden, Cumhuriyet’in bir kulu olduğu vurgulanan, kazılan meyan köklerini kapitalist bir şirkete satan, ezan’ın Türkçe okunmasından rahatsız olmayan bir baba olarak ideolojik olarak şairin karşı kutbuna yerleştirilir ve şiir de tüm gücünü bu gerilime yaslar.

Aynı Trene Biner Aynı Ufka Gitmezdik

Şükrü Erbaş’taki baba imgesinde ise başından beri benzemekten özenle uzak durulan, sürekli “bir diş gıcırtısı” olarak anımsanan, model olmaktan uzak bir tasavvur vardır. Şiirdeki baba imgesi oğulla konuşan, ona nasihat eden, seven, kollayan bir baba değildir. Erbaş’ın şiirlerinde sıklıkla karşımıza çıkan baba karanlık imgelerle yan yana anılır: “ Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. / Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. / Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı” diyen özne, bunca olumsuz örnekten sonra şöyle diyecektir: “Babam neden yalnızca içince güzeldi”.

Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı otobiyografik özellikleri ağır basan kitabında, babası, kendisi ve oğlunu odağına alan bir deneyime soyunur. Baba’nın ortaya çıkışı biraz da öznenin kendisinin de baba vasfını kazanmasıyla önem kazanır. Çocukta bulunamayan sevgi babada aranır ve baba bu kitapta sıklıkla çocukla beraber anımsanır. Şiirdeki öznenin, babasıyla kurduğu ilişkinin bir benzerini kendi oğluyla da yaşama özlemi başarısızlığa uğradıkça özne bir hayıflanmayla seslenir kendi oğluna: “Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan / ‘Artık adam oldu diye babam”.

Türk şiirinde sadece babaya yazılmış şiirlerden oluşan tek kitabın sahibi olan Abdülkadir Budak, “Ahşap Anahtar” adlı kitabında baba şiirlerinin bir çeşitlemesini yapar. Bütünüyle baba ve oğul arasındaki gerilime adanmış bir kitaptır “Ahşap Anahtar”. Öfkeden ziyade daha çok bir hayıflanma ve telafi edilemeyen bir gerilime odaklanır şiir:“Yan yana ama ayrı iki raya benzerdik / Aynı trene biner aynı ufka gitmezdik” denildikten sonra, babanın imgesi daha da netliğe kavuşturulur: “Öyleydi, yalnızlıklar kız kardeşimdi / Birlikte açamazdık baba adlı kilidi”.

Kadın şairlerdeki baba unsurunu ise daha çatışmasız, babayı daha içerden kuşatan, onunla söyleşirken sevgiyi ve çoğunlukla özlemi esas alan bir söyleme yaslanmış görürüz. Bejan Matur’da zaman zaman tekrarlanan baba, daha çok kültürel ve dinsel referanslarla anılır: “Babanın cesedi en son gömülür / Bir gün ve geceyi odasında geçirmeli. Ve anlatmalı / Oğullar ve kızlar kâbus görecek. Görmeli”. Ama kanımca kadın şairlerdeki baba imgesi konusunda dikkate değer olan şiir Nilay Özer’in “Babam İçin Bir Sonsuz” başlıklı şiiridir. Bu şiir babalar ve kızları arasındaki ilişkiye dair önemli veriler sunar bize. Şiir olarak çarpıcılığı bir kenara, Türk şiirinde ilk kez böylesine cesurca bir deneyimle karşılaşırız: “her baba gibi evhamla isterdin ya / bağışla oğul doğmadım sana” diyen şiir öznesi giderek babalar ve kızları arasındaki ilişkiye başka bir ışık düşürür: “öğüdünü tuttum uzattım saçlarımı / ölürsem göğüslerimi örtsünler diye / çeyizimi barbar çalılıklara serdim / çekilecek çileye ikramdır diye / kızınım en zayıf yanınım sandın / sandın ki hep hazırım el olmaya”.

Romanın Çatıştığı, Şiirin Uzlaştığı Baba

Görüldüğü üzere, Türk edebiyatında baba imgesi roman ve şiirde iki ayrı yönelim içindedir. Özellikle modern Türk romanının kimi temsilcileri baba imgesini iyi bir çatışma alanı olarak görür ve romanlarının temel gerginliğini bu imge üzerine inşa ederler. Modern Türk romanındaki baba sakil, model olmaktan uzak, korkutucu, devlet otoritesiyle özdeşleştirilen, benzeme korkusuyla çarpışılan bir baba olarak resmedilir çoğunlukla. Gerek Oğuz Atay’da, gerek Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü’de, gerekse de Hasan Ali Toptaş ve Murat Uyurkulak’taki baba, dışarıda kudretsiz olmalarına karşın evin içinde kudretli, daha doğrusu çocuk üzerinde kudretli olan babalardır. Ama bu kudrete karşın bir türlü sakil ve küçük görülmekten de kurtulamaz baba. Roman kahramanlarının temel açmazı da burada başlar. Modern Türk romanın kimi temsilcileri, romanlarını tam da bu açmaz üzerine inşa ederler ve başarıları da bir türlü çözüme ulaştırılmayan bu açmazı görmüş olmalarında yatar. Diğer yanıyla da, babayla çatışmanın bir nihayete erdirilememesinde bu roman kahramanlarının çocuğunun babalık vasfından yoksun olarak resmedilmesinin de payı vardır kanımca.

Türk şiirindeki baba imgesi ise, romandan apayrı bir seyir izlemektedir. Romanın aksine, bir açmazdan çok, bir telafi imkânına yaslanır Türk şiiri. Bir an önce sonuca varmaya, baba ve çocuk arasındaki açmazı çözme gücüne kavuşmak ister gibidir baba temalı şiirler. Genel olarak Türk şiirinde baba yüceltim ve hesaplaşmanın alanı olarak görülür. Bu alan daha çok babanın kaybıyla belirgin hale gelir:“Ben gidersem anlarsın / ardımda bıraktığım izi! / demişti babam” (Yücel Kayıran). Romanın aksine, şiirde olumsuz aktarımların yanı sıra sıklıkla olumlu aktarımlar da göze çarpar. Babayı, bütün olumsuzluklarına karşın yüceltme üzerine kuruludur bu söylem. “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”, (Can Yücel) “eflatun akşamların uç beyi babam” (Nilay Özer), “terleyen alnını sildiğim dua gibi adam” (Engin Turgut), “belki tanrıydı babam” (Selim Temo) gibi alıntılarda da gördüğümüz gibi yüceltim mekanizması, hesaplaşmayla yan yana durur Türk şiirinde.

Bu hesaplaşmanın sağlanması için de şiirin öznesi sıklıkla babayla doğrudan veya dolaylı şekilde bir diyalog arayışına girer. Yukarıda sözü edilen romanlarda ise uzun uzun anlatılan, sıklıkla kendisine hitap edilen babayla yapılan esaslı bir diyaloga rastlanmaz. Ama Türk şiirindeki baba, romanın aksine bol bol konuşma imkânı bulur. Baba temalı şiirlerin çoğu kez upuzun tutulmasında, şiirin babadan alınan hikmetli sözlerle bezenmesinde, sözün olabildiğince uzatılmasında bu durumun payı vardır bana kalırsa. Asıl soruna giriş yapmak için bir tür fazlalığa başvuruluyor gibidir. Şiirin öznesi sıklıkla babayla konuşarak, ona hitap ederek, onu hayali bir okuyucu veya dinleyen konumuna yerleştirerek bu konuşma havasını karşılıklı hale getirmeye çalışır. Zamanında yapılmamış, vakit bulunmamış, ertelenmiş, yüzüne söylenilmeye cesaret edilmediği için yutulmuş tüm sözler bir gecikmişlik duygusuyla şiirde yer bulur. Baba, yerilmesine yerilir ama bir süre sonra olumsuz aktarım yapılan tüm özelliklerin önemsizleştirildiği ve babanın anlaşılmaya çalışıldığı, tüm hatalarına karşın bağışlandığı bir yüceltim mekanizması devreye girer.

Babayla çatışmalı ve oğulsuz olarak resmedilen roman kahramanlarının aksine, Türk şiirindeki özne, babayı anarken bu anma işlemine kendi baba olma vasfını da ekler. Şiirin öznesi kendisinin de baba olduğunda fark ettiği açmazı bir tür uzlaşı ile çözmeye çalışır. Baba temalı çoğu şiirde, şiirin öznesinin babadan söz ederken sıklıkla kendi oğullarını anmasının bir nedeni de budur sanırım. Abdülkadir Budak’ın bir şiirinde değindiği gibi, babadan alınan meşale özne tarafından kendi oğluna devredilmektedir çünkü. Babalarla bir türlü kapanmayan sancılı ilişkinin bir örneğinin kendi babalık deneyiminde yeniden karşısına çıkacağını duyumsayan öznenin uzlaşı gayreti biraz da buradan kaynaklanır. Ama tam da kısmen telafi edildiği varsayılan baba ve çocuk arasındaki sancılı ilişki bir zaman sonra yeniden öznenin karşısına dikilir. Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı kitabında bu döngüye dikkat çeker adeta: “Bütün cinnetlerine tamah ettiğim hayat / Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor”.

Kemal Varol

 
Babalar ve Yazarlar için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

İlk anda tanıyamamıştım ama oydu. Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu kapımın önünde diz çökmüş, gece vakti aniden ortaya çıkmış mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahsup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylece beni bekliyordu.

@

Kapı ağzında, âdeta son bir kez daha karar vermek istercesine bir an durup merakla içeriye, evimin upuzun koridoruna baktı. Yorgun ve tükenmiş nefesi ondan önce içeri girdi. Tam hareketlenip eşikten bir adım atmak üzereydi ki birden vazgeçti. Sanki o kapı ağzında çekilmiş bir fotoğraf karesinde donup kalmış gibi öylece kalakaldı yerinde.

Gecenin bir yarısı her şeyi göze alıp kapıma kadar gelmişti ama hâla kararsızdı. Nedenini ikimizin de gayet iyi bildiği eski bir tereddütle yıllarla geçmemiş, hatta daha da artmış derin pişmanlık akıyordu kırışmış yüzünden. Belki de içeride biri olup olmadığını, bu gece yarısı rahatsız edip etmediğini, evin müsait olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Aslına bakılırsa babamın o sarsak, kararsız ve pişman halinden hiçbir farkım yoktu. Ona nasıl davranacağımı, hangi duyguyla karşısına dikileceğimi, yüzüme nasıl bir ifade iliştirmem gerektiğini bulamıyordum. Her şeyi, birbirimizden habersiz geçen yirmi beş yılı, hatta o yirmi beş yıldan önceki yalnız ve zorlu on beş yılı unutmuş gibi davranmaya çalışsam da nafile. Gözlerimde geçmişin şimşekleri, arada bir çakıp yeniden eski haline dönüyordu.

Bazen bir toprak yığınının altındaki geçmişimi aralayıp orada neler bulacağımı merak ediyor, kazdıkça kazıyor, kazdıkça kazıyor; çok geçmeden de bulduklarımdan hoşnut kalmamış gibi, elimde eski bir kürek, kazdığım çukura yeniden toprak dolduruyordum. Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama karşı yeniktim.

@

Hayatımın tepetaklak olacağından, babamın başıma kalacağından, çekip gittiğinde bile arkasında yepyeni sıkıntılar bırakacağından korkuyordum.

Bardaktaki suyun birazını ağzına diktikten sonra sigaradan sararmış bıyıklarındaki su damlacıklarını elinin tersiyle sildi. Aşağı sarkan gür bıyıklarının ucunu yeniden yanlara doğru kaldırdığında bu hareketini bir yerlerden anımsadığımı fark ettim. Büyümüştüm ama ben hâlâ o içli kuyunun dibindeki Yusuftum belki de. Babamın su içerken yaptığı bu hareket, aklımın üzerini toprak ve çerçöple örttüğüm o kapkaranlık kuyusundan çıkıp yirmi beş yıl sonra yeniden gözlerimin önüne serildi.

@

“Hasta mısın?” dedim kullanmadığım bir tişörtü ona uzatırken.

“Önemli bir şey yok,” dedi, “basit bir idrar sorunu. Doktor, birkaç gün kalsın, rahatlayınca sondayı çıkarabilirsin dedi.”

İyiyim” diyordu ama bunu söylerken kullandığı kelimedeki sesler bile ağzından zorlukla, âdeta titreye titreye çıkıyordu. Tişörtü altına sererken, sanki hayatla ilgili önemli bir şey söylemeye hazırlanır gibi bir an ağzını açıp “Yaşlılık,” dedi ama devamını getiremedi. Ne söylese, hayatla ilgili hangi sırrı fısıldasa artık hiçbir işe yaramayacağını fark edercesine, cümlenin devamını yutup ağzını sıkıca kapadı.

@

Babamın bir derdi, bir sıkıntısı vardı muhakkak. Yıllar sonra, üstelik bir gece vakti çıkıp gelmez, evimde böylesine kıvranmazdı yoksa.

@

Başını hafifçe öne arkaya sallayıp gözlerini kapamaya çalıştı. “Sabah uyandırmayacağım seni. Dinlen güzelce. Çıkmadan kahvaltı hazırlayacağım, ye muhakkak,” dedim.

Başını “tamam” der gibi sallayıp tepemizde merakla salınan kasvetli avizeyi işaret etti sonra. Yorulmuştu. Daha fazla hareket edecek, cümle kuracak, bir şeyleri izah edecek hali kalmamıştı.

Bir an bunca yolu tek başına, üstelik bu haliyle nasıl geldiğini düşündüm. Çok geçmeden başka sorular da gelip aklımın bir ucuna asıldı ama umursamadım. Yirmi beş yıl sonra neden ortaya çıktığının, bu saatte nereden gelip nereye gittiğinin, bütün o eski defterleri tekrar açmanın, oradaki okunaksız ve pişman harflere dikkatle eğilmenin bir anlamı yoktu… Nefes alıp almadığını, durumunun nasıl olduğunu anlamak için yorgun yüzüne eğildim, göğsü inip kalkıyordu. Takma dişlerinin yokluğunda yanağıyla dudakları suyu çekilmiş bir kuyu gibi içe doğru bükülmüştü.

@

Kapıyı yavaşça açıp tam dışarı çıkacakken, geçtiği yolların kir pasını almış, terle karışmış, dayanılmaz, ekşi ekşi bir koku geldi burnuma. Bir an başımı çevirip bu kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama bulamadım. Merdivenlerden yalpalaya yalpalaya inerken hatırladım: Baba kokusuydu. Aradan yirmi beş yıl geçse de hâlâ aynıydı.

@

İçimden bir ses ısrarla, henüz şehirden ayrılmadan babamı son bir kez görmemi, her ne yaşamışsak yaşamış olalım, onunla son kez vedalaşmazsam acısının bir ömür boyu başımda bir sarkaç gibi sallanacağını söylüyordu. Oysa çoktan çekip gitmiş olmalıydı. Uyanmış, bir iki lokma yemiş ve muhtemelen çoktan otogarın yolunu tutmuştu.

@

Babam uzaklardayken, yıllar yılı kayıpken, nerede sefa sürdüğünü, yaşayıp yaşamadığını bile bilmezken, varı yoğu belirsiz bir türküden ibaretken daha güzel kavga ediyordum onunla. Çünkü bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.

@

İçinden gelen kelimeler ağzına kadar ulaşıyor ama yorgun, hastalıklı ve kederli dili o kelimelerin derli toplu bir cümleye varmasına engel oluyordu… “Tedavinin bir işe yaramayacağını biliyorum,” dedi gücünü toplayarak. “Değmez onca koşturmaya. Beni otogara bırakman kâfi!” Hayatının geri kalanını hepi topu üç cümleyle özetlemişti. Ne yaparsam yapayım, her ne söylersem söyleyeyim, karşımda babam değil, bir zamanların söz üstadı duruyordu ve ben bunu sıklıkla unutuyordum… İlk kez gücümü toplayıp ona bir şey sormaya cesaret ettim. Yıllarca ağzımın içinde dönüp duran kelimeler dudaklarıma nasıl hücum etti, ben de şaşırdım. Ne işin var Kars’ta?” diye sordum, biraz da çıkışır gibi. Yüzündeki kederi görünce daha fazla incinmesin, dudaklarını bir çocuk gibi büzmesin, son görüşmemiz bu sözlerle gölgelenmesin diye ses tonumu biraz daha yumuşattım.

@

“Sana da rahatsızlık verdim,” dedi kapıya yönelirken.

@

Sanki gövdesindeki her yerin sadece bir defa hareket edecek kadar takati vardı.

@

Belki de gittiğini gözlerimle görmek, o gönül rahatlığıyla işime gücüme dönmeyi düşlüyordum.

@

Birbirimize birkaç kaçamak ve hüzünlü bakış attık sadece. Sanırım vedalaşmak ve herkesin yolun gitmesi için bu kadarı kâfiydi.

@

Böylece etrafıma baka baka bir türlü otogardan ayrılamadığımı, gitmek istemediğimi, hem buna gücümün de olmadığını fark ettim.
..
Öylece dalmış, gözleri kederle asılı kalmış gibi belli belirsiz bir yere bakıyordu.

Bir insanı son kez gördüğünü peşinen bilmenin acısı hiçbir acıya benzemiyordu.

@

Belki geri geldiğim belki de ilk kez ona dokunduğum için gözleri doldu birden.

Görüşemediğimiz on beş yirmi dakikada daha da kötüleşmişti sanki.

Döndüğümde bıraktığım yerdeydi.

@

Çevre yoluna ilerlerken sesimi hafifçe yumuşatıp “Söyle bakalım,” dedim, “bu kış başında Kars’a neden gidiyorsun?”

O an otobüsten inip benim arabama bindiğine pişman olmuş gibi, yüzünde kapkara bir bulut belirdi. Dolan gözlerine, titreyen dudaklarına hâkim olmaya çalıştı. Ağlamadı ama sanki onun yerine gökyüzü ağlamış gibi arabanın camına birkaç yağmur damlası yağdı.

“Üç gün sonra Kars’ta Âşıklar Bayramı var,” dedi, “son kez arkadaşlarımı göreyim istedim.” “Son kez,” sözü sanki ağzından son kez çıkıyormuş gibi sesi titredi birden.
@

Ne kadar az konuşsak, birbirimize sonradan yük olacak ne kadar az anı bıraksak o kadar iyiydi. İnsan sonradan taşımakta zorlanacağı, bir anıya dönüşecek sözleri belki de hiçbir zaman sarf etmemeliydi. Ben de öyle yaptım. İçimden başka, ağzımdan başka kelimeler çıktı. “Kaygılanma,” dedim, “ben ulaştırırım seni bayrama.”

@

Koluna girdiğimde beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Ne ben bir şey sordum ne de o söyledi. Rastgele gömülmüş ölülerin arasından yavaşça ilerleyerek mezarlığın çıkısına vardığımızda takati tükenmişti ama dudağının bir kenarından az önce söylediği türküden kalma kelimeler dökülüyordu hâlâ. Onu orada, mezarlığın girişindeki taşlı çeşmenin kenarında indirip dağdan gelen buz gibi suyla elini yüzünü yıkadığımda dolaşık diliyle kendi kendine söyleniyor, dudaklarından bilmediğim, hayatım boyunca duymadığım, sanki çok ötelerden gelen eski mi eski kelimeler dökülüyordu.

Babamın bu haliyle Kars’a kadar dayanacağından, oraya sağ salim varacağından kuşkuluydum. Yine de yüzünü yıkar yıkamaz gözlerine bir ferahlık geldiğini gördüm. Sanki eteğindeki taşlardan birini attığı için bir parça rahatlamış, içindeki sıkıntıyı az da olsa yatıştırmıştı. Kime neyin iyi geleceğini kimse bilemezdi. Mezardaki kadın her kimse, onu ziyaret ettiği için galiba içindeki bulanık suyu yeniden arılaştırmıştı. Şalvarının arkasını eliyle üstünkörü silkeleyip yeniden arabaya bindiğinde bir süre inip kalkan göğsünün yatıştığını, düzensizleşen nefesinin hal yoluna girdiğini fark ettim.

@

Yine de babamın bu yeni halinde içimi acıtan bir şeyler vardı. Beline bağlanan peştamalla hamamdaki taşların üzerinde sanki ölmüş de teneşir taşına yatırmışlar gibi bir deri bir kemik, öylece yatıyordu. Bir an sahiden de öldüğünü düşünüp korktum onu öyle görünce. Karnına çektiği şişmiş bacakları ve yukarı inip kalkan göğsü olmasa düpedüz bir ölüye benziyordu. Rahatlamış, dünyanın tüm dertlerinden kurtulmuş, artık zamanı saymayı bırakmış bir ölü…

@

Adamla birlik olup yenilerini giydirdik ama babamın gözü bütün yaşlılar gibi hâlâ eski elbiselerindeydi.

@

Ama o, karşısındaki boy aynasında kendisini süzmek veri. ne dönüp usulca, göstermemeye gayret ederek bana bakmayı tercih etti. Yıllar sonra ilk kez göz göze geliyorduk. Heni topu birkaç saniye süren, ancak bu kadarına cesaret edebildiğimiz birkaç kaçamak bakış fırlattık birbirimize.

@

İçimden birkaç kez, keşke onu tanıtırken “peder” yerine “babam” deseydim diye geçirdim. Belki o zaman daha da sevinir, içi içine sığmaz olur, kim bilir belki hepi topu beş harften oluşan bir kelime ona şifa olurdu diye düşündüm ama yapamamıştım. O sesler içimde dönüp dururken ağzıma ulaşmıyordu.

Bana göstermemeye çalışıyordu ama acı çektiği belliydi. Belki de Kars’a gitmekten vazgeçerim de onu geri götürüp bir hastane köşesine atarım diye bu acıyı mümkün olduğunca benden gizlemeye gayret ediyordu.

@

“Biraz daha dayan,” dedim, “üç beş dakikaya acildeyiz.” Cevap vermedi. Gayri ihtiyari bir “Ah!” çıktı dudaklarından.

Onunla ağız tadıyla konuşmadan, hesaplaşmadan, içimde hiçbir ukde bırakmadan ölmesin istiyordum ama babam ellerimin arasından göz göre göre kayıp gidiyordu.

@

Acil servislerin belki de tek iyi yanı, ne yapacaklarını bilemez halde bekleyen kaygılı, telaşlı ve çaresiz hasta yakınlarını bir süreliğine de olsa rahatlatıp bütün kontrolü kendi ellerine almalarıydı.

@

“Kaygılanma,” dedim, “bak bağlaman köşede duruyor.” “Sağ ol,” dercesine yorgun ama birden ışıldayan gözlerini birkaç kez minnettarlıkla açıp kapadı ve ardından yeniden tıpkı akşamki gibi derin bir uykuya daldı. Morfin hem ağrılarını azaltmış hem de uyumasına yardım etmişti.

O, eksik gedik de olsa yeniden nefes almaya başlamıştı ama bu kez ben nefessiz kalmıştım.

@

Ben bu adamı nereden hatırlıyorum, muhakkak bir yerlerde gördüm diye düşünürken bir an bir şeyler anımsar gibi oldum. Eğer onu birine benzetmemişsem, birkaç kez bir yerlerde gördüğüm “Küfran” şiirini yazan şairdi bu. Tuhaf. bu adamın daha yirmi üç yaşında gencecik bir şairken yazdığı o ünlü şiirin adını hatırlıyor, bazı dizeleri belli belirsiz aklıma geliyor, hatta adamın sonraları şiiri bıraktığını bile anımsıyor ama adını bir türlü çıkaramıyordum. Yalnızdı.

@

Odadakiler hafifçe yerlerinden doğrulup neşeyle babama selam verirken, babam neden yollarda olduğunu, ölümle arasında bir karışlık mesafe kaldığını, Azrail’in kulağının arkasına üflemek için fırsat kolladığını unutmuş gibi kafasını keyifle sağa sola sallayarak onlara eşlik ediyordu.

@

Helallik İsteyenin Türküsü

“Ruhum arşıâlâya yükselip dünyayı bir yutkunma gibi arkamda bıraktığımda, anımsamanın o soğuk teneşir taşına yatırıldığımda, çenem bağlanıp sonsuza kadar suskunluğa emanet edildiğimde, önümde el pençe divan durulup helallik istendiğinde, kazma kürek sesleri hızla o kara toprağa değdiğinde, taşlarım oradan oraya yuvarlandığında, eski bir akşamın gölgesi son kez üzerime düştüğünde…

Beni hatırlayıp iç çekenler, adım geçince yere tükürenler, hakkım kalanlar, alacaklılarım, kırıp incittiklerim, susup dinlediklerim, adı dilimin ucuna gelenler, aklımdan hiç çıkmayanlar, içimden konuştuklarım, ihanet ettiklerim, sadık kaldıklarım, bende ağız tadı bırakmayanlar, ruhumdaki yırtığa iğne iplikle koşanlar başıma toplandığında. Bir zamanlar sırtımı dayadığım kavaklar, meşeler, ahlatlar; aksimi gördüğüm göller, benden akıp giden nehirler, dön dolaş yine bana kavuşan dereler; dağ yolları, patikalar, toprak ve asfalt yollar, elimi alnıma siper edip baktığım kuru güneş, uyku tutmadığında sımsıkı sarıldığım bazen bedir bazen kamer ay, içimdeki o zifiri karanlık son kez üzerime çöktüğünde.

Bende hakkı olan yağmur damlası, döne döne üzerime yağan kar tanesi, tenimi yalayan rüzgår, yolumda doğup batan güneş, yokluğumda hep beni soracak olan gölgem; buğday başakları, mısır püskülleri, her bahar çiçeklenen nar ağacım, hiç yemiş vermeyen dut ağacım, incirin sütü, narın hevesi, boynunu būküp son kez bana baktığında… Ağzımda sağa sola dönen, kimi söylenir söylenmez sönen kimi yıllar yılı gönül gezen, kimini ziyadesiyle fazla kimini yoksul așı gibi azar azar söylediğim, kimini eksik kimini döne dolaşa tellendirdiğim; kimini yutup kimini dilime sürdüğüm, gizli dertlerim saklayan, beni rezil rüsva etmeyen; sır tutan, kin tutan, kan tutan tüm kelimeler günün birinde kapkara bir bulut gibi toprağımın başında dikildiğinde…

Kâni Karaca gelsin, Çekiç Ali gelsin, Tenekeci Mahmut ve Ruhsatî gelsin; Fekiyê Teyran, Evdalê Zeynikê, Egidê Cimo ve Şakiro gelsin; Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Hafız Kemâl, Neşet, Mahsuni ve Sümmânî gelsin; Pir Sultan, Karac’oğlan, Kul Nesimi ve Yunus gelsin; yörükler, göçerler, koçerler gelsin; gevendeler, abdallar, mirtiplar, domlar, dengbėjler gelsin; hafızlar, gazelhanlar, mevlithanlar gelsin, başımda durup bana veda, bana sena, bana helal etsinler!”

@

“Bekle, bir tekerlekli sandalye alıp geleyim,” dedim.

Sanki o sandalyeye oturduğunda hepten elden ayaktan düştüğünü kabullenecekmiş gibi yüzünü keder ve derin bir sıkıntı bastı. Birkaç kez oflayıp puflayınca sandalyeden vazgeçtim.

@

Ağrıları azalmış, yüzü gözü gülüyordu. İçimden bir ses, ona zaman zaman büsbütün bir yabancı gibi davrandığımı, hatta kaderimin bana bahşettiği “baba” kelimesini kullanmaktan bile özellikle imtina ettiğimi söylüyordu. Üç günlük dünyaydı. Çekip gittiğinde ondan geriye dilden dile dolaşan üç beş türkü hariç hiçbir şey kalmayacaktı. Telefonumu havaya kaldırıp kamerasını açtım.

“Bir fotoğrafımız olsun,” dedim birden, “başını kaldırıp telefona bakar mısın?”

Bıyıklarını düzeltip gömleğinin düğmesinin ilikli olup olmadığını kontrol ettikten sonra yüzünü kapatan şapkasını hafifçe yukarı kaldırdı. Son anda bir şey hatırlamış gibi, fotoğraf karesine onun da girmesini istercesine üç telli bağlamasını alıp yanağına doğru yaklaştırdı. Telefonun neresine bakacağını bilemez bir halde başını kaldırıp boşlukta bir yerlere baksa da benim gülümseyen yüzümün aksine fotoğrafta onun gözleri dolu dolu çıkmıştı.

Telefondaki ilk ve tek fotoğrafımızı sosyal medya hesabıma yükleyip “Pederle Kars’a doğru…” diye yazdıktan sonra yavaşça gaza bastım.

Babamın gözlerindeki kedere karşılık, yarım bir gülüş gelip dudaklarının kıyısına kurulmuş ve o hafif yana kıvrık dudakları, onca yılın kahrından sonra bir keyif sigarası yakmış gibi, kendine bir türlü hâkim olamıyordu.

@

Besbelli zihninde oradan oraya taşımaktan yorulduğu, içini sıkıştıran anılarla cebelleşiyordu.

@

Sırf laf olsun, cümlelerimizle bu çekilmez yol da ferahlasın, aramızdaki bu keskin gerilim biraz düşsün diye “Sence adalet diye bir şey var mıdır?” diye sordum ona.

“Bu dünyada mı öbüründe mi?” diye sordu sigara tabakasını cebinden çıkarırken. “Her ikisinde de,” dedim. “Bu dünyada olmadığını görecek kadar uzun yaşadım,” dedi.

@

“Bir şey söyleyeceğim ama kızmak gücenmek yok,” dedi ağzından zar zor çıkan alıngan kelimelerle.

Konuşmaya başlamadan önce boğazını temizlediğine, yerinde tereddütle salındığına göre bu yıllanmış boğazdan mesut kelimeler çıkmazdı artık.

“Beni Ilıcalar yol ayrımında indir, sen yoluna devam et,” dedi.

“Hayrola, bir sorun mu var?” dedim.

“Bu kadarı kâfi,” dedi.

“Gücendin mi, ne oldu?” diye sordum.

“Zerre-i miskal gücenmedim,” dedi, “yolun bundan sonrası benim için kolay, sen de işine gücüne git artık!”

Bir yandan Ilıcalar yol ayrımını gösteren tabelayı kaçırmamak için etrafa bakarken diğer yandan da söylediklerini tartmaya çalışıyordum. Ağzımızdaki üç beş kelime yirmi beş yıl boyunca birbirimizden uzaklarda hayat sürdükten sonra nihayet yan yana gelmiş ama o kelimeler mesut bir cümle olmayı bir kez daha başaramamıştı. Haklıydı belki; fazla uzatmanın bir âlemi yoktu. Bu hikâye başından beri yarım kalmaya, sessizlikle geçiştirilmeye, daha en başından yazılan sonunu yaşamaya mahkûmdu çünkü.

@

O an tenimdeki küçücük bir ürpertiyi bile kendine dert edinen, benim hastalanmamdan kaygılanan bu adam, yirmi beş yıl boyunca bir kez bile beni merak etmemiş, durumumu sormaya, yaşayıp yaşamadığımı görmeye gelmemişti oysa.

@

“Uyan da biraz muhabbet edelim,” dedim şakayla.

“Ne anlatayım evladım!” dedi inlemeyle karışık.

“Evladım” sözcüğü arabanın aralık camından çıkıp heybetli dağların tepesinde toplanan bulutlardan fırlayan şimşeklerle aynı anda yankılandı sanki. Bir konuşma girişimi, daha en başında yara almaya başlamıştı. Sulanan gözlerime engel olmak için başımı yana çevirdim ama kırk yıl boyunca duymadığım bu sözün ağırlığını daha fazla taşıyamadım. Çaresiz, ağzımı kapayıp konuşmamızı yarıda kestim. İçimden binlerce kez söylememe rağmen, cevap olarak ona bir kez bile gönül rahatlığıyla “baba” diye seslenemediğimi fark ettim yeniden.

@

Çok geçmeden içimdeki buz tutmuş karların yavaş yavaş erimeye başladığını, tipki dağların zirvesinden aşağı süzülen o kaynak suları gibi garip bir biçimde ferahladığımı fark ettim. Babamı hep uzaklarda sanırken, o gizli bir el gibi hep yanımda yöremde dolaşmıştı. Galiba o an içimde engel olamadığım bir sevincin yükseldiğini de hissettim. Yine de babama duygularımı pek belli etmemeye çalıştım.

@

“Evet,” dedim, “ayrılıkla ölüm…”

“Ayrılıkla ölüm fena halde birbirine benziyor, biliyor musun?” dedi babam.

Yutkuna yutkuna tamamlamaya çalıştı cümlesini:

“İnsan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş,” dedi.

Çok sonra oğlundan değil, hasbelkader karşısına çıkmış bir yol arkadaşından bir şey ister gibi, “Senden bir ricam var,” dedi.

“Buyur,” dedim, “yapabileceğim bir şeyse…”

“Ölünce beni Malatya’ya götürsünler,” dedi.

@

“Arguvan’da bir kadın var, onun yanına gömün beni,” dedi zorlukla.

“Yoksa en çok onu mu sevdin?” diye sordum utana utana.

Ağzını açtı ama takma dişleri sanki ona engel olmaya çalışırcasına öne fırladılar. Yine de galiba ilk kez kalbindeki gümbürtüyü, gözlerinde salınıp duran paylaşmak istiyordu.

“Gözün kaderi görmek, kalbin kaderi yanmaktır evladım,” dedi babam.

Yutkundu ama sanki daha devam etmek niyetindeydi. Dışarı, dağları saran ak dumana baktı. Tüm gücünü toplayıp “Göz elli kişide kalp birinde kalır,” dedi sonra.

Son sözü bu oldu… Erzurum’a gelene kadar bir daha ağzını açıp tek kelime etmedi.

Vasiyetini söylemiş, içini ilk kez açmış olmanın rahatlığıyla arkasına yaslanırken, neden annemin değil de Arguvan’daki kadının yanına gömülmek istediğini anlayamadım. Ona duyduğum merhamet ve sevginin yerini, tıpkı birbirimizden habersiz geçen o yirmi beş yılda olduğu gibi, yeniden derin bir kızgınlık aldı.

Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpınışları duyuluyordu. Ne hastalığı ne adım adım yaklaştığı ölümün umurumda olduğunu, bütün bir ömür ona sadece öfke duyduğumu, ne yaparsam yapayım, ona kaç adım atarsam atayım bu duygudan eni sonu kurtulamadığımı hissediyordum.

@

Yol boyu bir kez bile açmayı düşünmediğim bavulun ranmış kayışlarını açtığımda bir iki parça kıyafet, çoğu kirli iç çamaşırı ve çoraplarla eski bir poşetin içindeki bembeyaz bir kefen bezi ve sabun gördüm… Yırtık pırtık elbiselerle kefeni tekrar yerine koyup babamla yeniden yola düştük ama kederli bir dalganın kalbimi yavaş yavaş dövmeye başladığını, o dalganın bir süre geri çekilip denizdeki çerçöpün tamamını sonra hızla içime boca ettiğini hissettim.

@

Babam ölüyordu ve ben onun yanında değildim.

“Ha üç gün ha otuz üç yıl; ne kadar vakit geçerse geçsin, bu eski püskü zaman bir oğulla baba arasındaki eksik cümleleri tamamlamaya yetmiyor,” diye geçirdim içimden ve son sürat gaza bastım.

Herkesin babası bir kere ölürdü. Alır götürür, yıkar, kefenler, toprağa gömer ve sonra arada bir acıyla hatırlanan bir ölüye dönüşürdü babalar. Benimki yıllardır tekrar tekrar ölüyordu. Bir bakışla, bir sözle, upuzun bir suskunlukla, havaya kalkan bir parmakla, sallanan bir elle, bir iç çekişle ölüyordu babam. Bu yüzden dümdüz ovada telaşla yol alırken babamın acısının bana yeterince tesir etmediğini, onun öleceği fikrinin bana yeterince inandırıcı gelmediğini düşünüyordum. Fakat hastaneye yaklaşır yaklaşmaz içimin bulandığını, acı gerçeğe yavaş yavaş yaklaştığımı, babaların bir gün sahiden de öldüğünü anlayarak sıkıca direksiyona yapıştım.

@

Nabzının giderek düştüğünü, kalbinin çoktan iflas etmiş vücudunun yorgunluğuna daha fazla dayanamadığını, doğrusunu söylemek gerekirse fazla zamanı kalmadığını söyleyen acil servis doktoru, babamı yoğun bakım servisine almaları gerektiğini belirtti.

Babamı yoğun bakım servisine aldıklarında, tıpkı annem gibi, onu da yeterince göremeyeceğim, günde beş dakika görüp tekrar dışarı çıkarılacağım kaygısıyla bu teklife sıcak bakmadım. Onu mümkünse yanında kalabileceğim, son anlarına şahitlik yapabileceğim özel bir odaya almalarını rica ettim.

Babamın durumu ortadaydı. Fazla vakti kalmamıştı. Son anlarını morgun bir benzeri olan o yoğun bakım servisinde geçirmesindense sevdikleriyle yan yana olmasına acil servis doktoru da ikna oldu sonunda.

Sanki yatakta yatmıyor da yatağın içinde bir çukur açılmış ve onu o çukura gömmüşlerdi.

@

“Kapat gözlerini,” dedim en son, “yat dinlen güzelce.”

Elimi bembeyaz saçlarından çeker çekmez gözleri yeniden kapandı ama birden yanaklarından aşağı incecik bir gözyaşı süzüldü.

Sadece gözlerini son bir kez açmasını, kendine gelmesini, üç beş kelime daha konuşmasını, içindeki hesap defterini çıkarıp onca yılın borcunu aramızdaki masaya koyarak alacak verecek davamızı artık sona erdirmesini ya da o kapkara defteri hepten yok edip birbirimize son bir kez sarılmayı düşlüyordum, hepsi bu. Ama o bir türlü uyanmıyordu.

@

Yapamıyordum.

Razı değildim.

Ölüme giderk
en, etrafında melekler uçuşurken, ecel ondan Can talep ederken babamın yanında olmak istiyordum.

@

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

@

Gözleri kapalı bir halde, konuşmak için ciğerlerinden değil de, üç beş ses için tüm vücudundan destek alması gerekiyormuş gibi, takma dişlerinden yoksun dilini sağa sola çevirip “Korkma oğlum!” dedi sadece ve ağzını yeniden kapadı.

Korkmadığımı belli etmek için avcumdaki elini yavaşça okşadım ve sanki o da ellerimi hafifçe sıkarak bana kendince bir cevap verdi ama o an çoktandır kıyısında beklediğim uçurumdan aşağı yuvarlandığımı hissediyordum. Babam uyandığı için sevinecek yerde gırtlağıma bir şey sokulmuşçasına daha da beter dağılmıştım.

@

Günler sonra bir arkadaşımı yanı başımda gördüğüm için sevinçliydim. Ama onu görür görmez birden gözlerimden yaşlar boşandı ve birbirimize sarıldık. Ne o bir şey sordu ne de ben söyleyebildim. Gecenin o vakti, o yağmurda ta Van’dan Erzurum’a kadar gelmesi içime dokunmuştu. “Niye zahmet ettin?” dedim sevincime rağmen. “Bir faydam dokunur belki.” dedi burnunu hafifçe çekerken. Sessizce başımı öne eğip bir sigara da onunla birlikte içtim ama konuşmaya çabalamanın boşuna olduğunu hissettim. Dostlar, arkadaşlar bazen bir suskunluk için bile yeterliydi sanırım.

@

“Uğurlar olsun ba…” dedim sessizce.

Cümlenin devamını getirmek, “ba!” hecesine hepi topu iki ses daha eklemek için kendimi olabildiğince zorladım ama devamı gelmedi.


Babamın bu dünyadan göçtüğünü sular seller gibi akan gözyaşlarıma bakıp elini sarsılan omzuma koyunca anladı.

“Ba…” diyebildim sadece, “ba…”

Gerisini getiremedim. Ağzımdan çıkmayan, geride kalan kardeşleriyle bir türlü yan yana getiremediğim, belki de dişlerimin arasında un ufak olan o iki ses yavaşça gözlerimden dökülmeye başladı o anda.

“Kendini zorlama evlat,” dedi Kul Yakup, “baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten.”

“Hikâyem sona erdi Yakup Emmi,” dedim nihayet ağzımı açtığımda, “her şey buraya kadarmış.”

“Hikâyen sona erdi, evet, ama ne fayda!” dedi bir elini yeniden omzuma koyan Kul Yakup, “ona artık baba desen ne demesen ne! Ustam da öyle çekti gitti işte.”

Kemal Varol

Âşıklar Bayramı

 
Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım. için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Oğullar ve Babalar

…oğullar, dünya hayatının süsüdür…”

Keht Suresi ayet 46

Oğlum Muradım’a

Odur silen alnımdaki teri
Sevecen eliyle.
Ayaklarımı çelip de
Beni yolun ortasında
Deviren yorgunluk
Ansızın siliniverir!
Ve hazırım yeniden
En uzak yollara gitmeye;
İçimde bir sevinç
Dudaklarımda bir gülüşle;
Bu demektir ki
Oğlum öptü beni;
Omuzumda oturan,
Kimsenin görmediği…

Jose Marti

Ana baba çocuğu doğduğu zaman, âdet,
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca belâ?
Ondan işte şimdi bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nâzır olur.

Su Tung Po

‘Oğlumu benden önce almayın’ diyen
Yaşlı bir adamın bakışları
Karanlıkta
Vicdan gibi.

Bejan Matur

Bir başıma kalsam şehe, sultâna kul olmam
Viran kalası hanede evlâd-ü ‘iyâl var

Âşık Dertli

Bu anda oğlunu tekdire değil, teselliye muhtaç bulan annesi, gülümseyerek: «Oğlum» dedi, «hastalığının sebebi buysa müsterih ol, sen iyi olunca her şeyi ben yaparım.»

Decameron
Boccacio

oğlum doğana kadar tuttum ağlamamı
şimdi ne zaman uzanıp oğlumu öpsem
alnıma sakalları batıyor babamın

Enis Akın

-oğlum, nasılsa ateşi söner evlerin;
kırmızı gülleri hep hatırla!

Mustafa Erdem Özler

Yaşamak için iştahını arttıracak
Şiirler vereceğim sana,
Ne istersen bulacaksın içinde

Rıfat Ilgaz

“Oğlumu -dedi-
Gördüm geliyorum.”
Oturdu derin bir nefes aldı
Sigarasından.
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum.”

Dalgın ve yitik yürüdü
Döndü son kez
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum…”

Şükrü Erbaş

bana ölüm suresi bir oğul suretinde inecekmiş meğer

evet burada bitiyor harflerini gövdemle kazıdığım mesel
süngüm kırık, oyuncak bir babayım artık!

Selim Temo

İhtiyarın bir oğlu vardı ve yirmi yıl kadar önce savaşta ölmüştü. Pek gençti öldüğü zaman ve şimdi onu Çordon’dan başka kimse hatırlamıyordu.

Çordon, köye varıncaya kadar yolda, bu durumlara düşmemek gerektiğine, geçmişin geri gelmeyeceğine inandırmak istedi kendini. Buna rağmen oğlunu görmek için o köye gitmek arzusu önüne geçilmez bir yangın gibi büyüdü içinde. O böyleydi işte. Aslında bu yangın yıllardan beri, çok uzun zamandan beri yakıyordu içini. Oğlunu, onun çalıştığı köye gitmeyi, askere gitmeden önce son günlerini geçirdiği yerleri tavaf etmeyi.. gezmeyi, ayağını bastığı yerlere eğilip bakmayı hayal ediyordu. Sefer Ali ile karşılaşması, o yangından küçük bir kıvılcımın sıçramasından başka bir şey değildi. Şimdi oğlu hayalinde yeniden canlanmış, yaşıyordu.

Birbirleriyle uzun uzun konuşacak ve gereği gibi vedalaşacak vakitleri olmamıştı. O zamanlar şartlar böyleydi. Her birinin içinde söylenmemiş o kadar çok söz, o kadar çok düşünce kalmıştı ki! O günlerde halkın kalbinden geçenleri derleyip toparlayacak ve açıklayacak birinin çıkması ihtimali de pek azdı…

Bir erkeği olur olmaz şeyler yüzünden azarlamanın, öğütlerle hırpalamanın doğru olmayacağına inanıyordu. O, kendi yolunu bulurdu. Belki kızlarıyla arasındaki uyuşmazlığın bir sebebi de buydu işte.

İşte o zaman, hiçbir babanın duymak istemediği ya da istisna sayılacak kadar az babanın duyduğu sözleri işitti onların ağzından:

Oğlunu ölüme gönderiyorsun!

Lânet olsun, bir baba değilsin sen!

Hayır, sen artık bizim babamız değilsin! diye ekledi öteki.

Çordon’un yüzü bembeyaz oldu. Sıkılan yumruklarını gevşetti, kızların kollarını bıraktı ve tek kelime
söylemeden, insanları ite kaka, meydana doğru ilerledi. Oğluna veda etmek için…

Çordon yavaşlayan katarın son vagonuna yetiştiği zaman tren durmuştu. Oğlu da onu görmüş, trenden atlamış, koşuyordu. Çordon da onu görünce atından atladı. Tek kelime söylemeden birbirlerinin kucağına atıldılar ve her şeyi unutarak, öylece hareketsiz kaldılar.

Sonra: Baba, beni bağışla gönüllü olarak gidiyorum… dedi Sultan.

Biliyorum oğlum, biliyorum.

Ablalarıma saygısızlık ettim baba, mümkünse onlar da bağışlasınlar beni.

Seni bağışladılar oğlum. Onlara kızma, onları unutma, yaz, anlıyor musun? Anneni de unutma…

Peki baba.

İstasyonun kampanası çaldı. Birbirlerinden ayrılma zamanı gelmişti. Oğlunun yüzüne son kez baktı ve onda, bütün hatlarıyla kendini gördü. O, tam kendisiydi, kendisinin gençliği… Sonra onu sımsıkı bağrına bastı.. o anda bütün benliğiyle baba sevgisini oğluna aktarmak istiyordu. Oğlunu böyle
kucaklayan Çordon şunları söyledi ona:

Bir erkek, bir adam ol oğlum. Nerede olursan ol, erkek ol, mert bir erkek olarak kal!

Cengiz Aytmatov
Oğulla Buluşma

Suvankul bu defa oğlunun elini tuttu:
-Gözlerimin içine bak oğlum.
Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.
-Anladın mı? dedi Suvankul.
-Anladım baba, dedi Kasım.
-Hadi şimdi git, Allah’a emanet ol.

Cengiz Aytmatov
Toprak Ana

Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”

Emre Miyasoğlu

Ben bir şiirin son dizelerini ısırırken dişlerimin arasında
Bir çiçeğin sapını çevirircesine dilimle
Sen boynu bükük bir sözcük gibi saplanıp kalbine
Ah! unutma masallarda biz geldik bugünlereyi
Yosunlu su yeşili kalmış günlereyi
Bütün iklimlerin güzüne inat.

Metin Cengiz

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü.

Anton Çehov

Bu şiiri sana söylüyorum susamış bir
yaz gün batımında başlangıcın bu
uğursuz yarı yolunda bitimsiz bu
acının köhne mezarında

bu sana son ninnimdir yavrucağım
senin beşiğinin yanında salınır belki bir gün
bu yaban çığlığım gençliğinin göklerinde yankılanır

Furuğ Ferruhzad

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

girye girîn ve crying dört dilde ağlıyorum
vedanın yaslı ellerine tutunarak çekiyorum uzağı
boynumu unuttuğum odalardan aceleyle toplanmış
gemiler gümüş gemiler sarı gemiler batık gemiler
tesekkün yahut ağırbir dengbéj havası içinde Kürtçe
ezgin olduğum dil tutup herkesi yitirdiğim babanın
oğula kestiği vakiymiş meğer burada buranın
uzayında kımıldayan ceset benimmiş fakat

Selim Temo

Oğlum
Geçen yılın
8 Mayısından beri kayıp
Sadece birkaç saatliğine aldılar
Söylediklerine göre
Sadece olağan sorgulamalar için..

Ariel Dorfman

Nasıl da yaşlandı ellerim
bir çift güvercindi
oğlumun omuzunda.
Oğlum öyle duyumsar hâlâ…

Sennur Sezer

bu adam benim oğlumdu.
küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.

6 haziran 1973

Ümit Yaşar

Gecenin son otobüsü
Hoşçakal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Ahmet Erhan

-Yoksulluk bir paniktir oğlum evler için
Bir kar suyudur sızar temeline sevgilerin
Gün siyah bir tül, gelecek düş bile değildir
Ve geçmiş ağır bir taştır asılır çantasına
Diyen bir babanın bezgin, bilge sesinden geçerek…
Geçerek, kaç yıldır Hanımeli sokakta
Altın tasında yüreklerinin yudum yudum
İçeriye su taşıyan bir avuç çocuğun
Satırlara vurmuş doygun yüzlerinden…

Şükrü Erbaş

Yatağımın kenarında oturuyor oğlum
Bir şiir okumamı istiyor benden
Gözümden bir damla yaş düşüyor yastığa
Korkuyla izliyor oğlum ve
“Ama baba diyor, bu gözyaşı, şiir değil!”
Ona diyorum ki:
Büyüdüğün zaman oğlum
Arap şiir kitaplarını okuyunca
Sözcükle gözyaşının kardeş olduğunu göreceksin
Ve Arap şiirinin yalnızca
Parmaklar arasından çıkan
Bir damla gözyaşı olduğunu…

Nizar Kabbani

– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun…
Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın…
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

Mehmet Akif Ersoy

zencefil kokan, kekik kokan, pamuk kokan oğlum!

ne samansarısı ne annabel lee ne elsa
ve eğer senin hakikaten bir adın varsa
ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra da
ben bir şair olarak taşıdığım bu sefil adı
bir sana bağışladım!
bağışla beni çocuğum lilâ!
bağışla beni!
hiç değilse bugün, bir sen bağışla!

Küçük İskender

Bir ölüm düşlüyorum, başımda
Başımda o mavi erkeğim
Bir ölüm…geniş odalarda pembe
Devinirken mutluluk
Uykulara varır gibi usul usul
Usul usul susuyor yüreğim.
Sol yanımda kızım benim
Benim eski benim çocuk güzelliğim.
Sağ yanımda gülüşü bir ilkyaz yeli
-Öyle hafif, öyle serin-
Yiğit oğlum, yağız oğlum…

Şükrü Erbaş

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

varsın oğlum ve anam
yok olduğuma inansınlar,
varsın, yorulup beklemekten
otursun ateşin başına dostlar
içsinler o acı şaraptan
rahmet dileyerek yitene
bekle. o şaraptan
içmekte acele etme.

Konstantin M. Simonov

Ben şimdi oğlumun yanında kalırım
Onun kırmızı yapraklardan yapılmış
Bir zamandışılığı vardır
Beni anlamaz
Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak! -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz

Edip Cansever

Ben su kenarında kavrulan ağaç
Su akar, ben uzanırım, faydasızdır her şey
Her şey; çaba, direniş, sızlamak bile
Nafile…

‘Su fırsattır uzan oğlum! ‘ derim
Çaresizim, böyleymiş kaderim
Rüzgâr dağıtır söğütsü saçlarımı, ancak
Bulutlarda ümitlerim…

Mustafa Ceylan

düşümde gelincikler
içimde gencecik bir keder var
babamı düşündükçe oğlum geliyor aklıma
diyorum şimdi Fatih de beni anar
ama alışamadım işte benim de bir baba olduğuma
hala gençlik kokar bütün sokaklar
hala gözlerim çocuk
hiç böyle yanmadım şimdiye kadar
içimde gencecik bir keder var

Sıtkı Caney

Umabilirdin oğlum, yüzünde kireç kuyularından kalma yanıkların olması
uzanabilirdin beyninin son rahat kıvrımlarına
her gece sarsıntılarla irkilmeseydi hayatın, sancılarla
yine dayanabilirdin oğlum, alışabilseydin ayrılıklara
şimdi mavi hâlesine tavaf ettiğin dünya
‘denizimde boğulacak kadar güzel değilim’ diyor sana
‘gittikçe aşınıyor prizmalarım, arzum kalmadı kırılmalara.’

Mahmut Temizyürek

Neden her çocuğun ille de bir babası vardır
Oğlum, zaman ağır, gün ağır, gece acıya aşinadır.

Ahmet Erhan

Senin bu şehirden gidişini izlemek,
Bir babanın; sırtını sıvazlayarak oğlunu askere göndermesi gib
i.

Yağız Gönüler

oğul bir babadan değil baba bir oğuldan bilinir
ve çok bilinir ve kahırla söylenir ki babalar bir soğan erkeği çok kere

Celâl Fedai

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Erdem Beyazit

Baba açığa çıkan kandan yedi
Gezdi yeryüzünü
Hayvan alım satım yerlerini
Annenin ayak diplerini
Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin
Hayvanları şartlayıp
Şatoları kefenleyip
Ahırları koyunları
Gördü baba gezdi baba
Oğulun taş benzerlerini

Cahit Zarifoğlu

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

Ahmet Erhan

Senin güzel, övülesi yanın bu, Hamlet.
Yürekten tutuyorsun babanın yasını.
Ama unutma ki babanın da babası öldü,
Büyükbaban da yitirdi babasını.
Baba sevgisiyle oğul derdi kalabilir bir süre,
Ama bu matem bitmek bilmeyince,
Ne dine imana sığar, ne insanlığa.
Tanrıya karşı gelmek olur bu;
Yüreğini, aklını dizginleyememektir bu;
Kafan işlemiyor, cahilsin demektir.
İster istemez olacak bir şeyi,
Olmasını herkesin olağan saydığı bir şeyi
Neden yadırgayıp boşuna hayıflanmalı?

William Shakespeare
Hamlet

Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum.

Can Yücel

oysa hem ittim hem itildim kuyuya
her ihtimal dönüştüm babamı kör bırakan bir evlada

Alper Gencer

Şekere ve mazota inanan oğullar
Devlete de inanmışlardır mecburen
Her şey yeni bir spor ayakkabısı kadar çocuk
Bir sofrayı doyurmak kadar erkekçedir
Olsundur ve şükürdür
Oğullar çünkü
Kadere, nasibe ve rızka
Oğullar en çok, Allaha inanmışlardı
r

Dilek Kartal

Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin.
Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!
Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!

Mehmet Akif Ersoy

Boşversene sen niye beklemeli
Sıktı artık bu kent beni
Çekip gitmeliyim hiç düşünmeden
Bulmalıyım aradığım o yeri
Şiirmiş, bilgelikmiş, her neyse
Ne varsa benden kalsın geride
Kalsın o yalanlar, o yalan ilişkiler de
Ve ölümler ki sevdanın ikiz doğurduğu
Yetsin, taşımak istemiyorum hiçbirini yedeğimde
Nerdesin ey benim her gün yeniden doğan oğlum
Sevginin çoğul oğlu

Edip Cansever

Ellerini görsem oğlumun
Uzun esmer parmaklı ellerini
Onları özlüyorum
Üç yaşına yağan karda
Kızarmış, ısıttım öpe hohlaya
Ozanca el-ücra çağrışımı yapan
Alucra kışları
Bir elim elinde sabaha dek
Öteki yorganının üstünde
Üşümezdi artık örttüm sardım ya

Gülten Akın

Ölmekten, oğlum korkmuyorum,
ama ne de olsa
iş arasında bazan,
irkilip ansızın,
yahut yalnızlığında uyku öncesinin
günleri saymak biraz zor.
Dünyaya doymak olmuyor, Memet
doymak olmuyor…

Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığına gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın eviymiş gibi…
Tohuma, toprağa, denize inan,
insana hepsinden önce.
Bulutu, makinayı, kitabı sev,
insanı hepsinden önce.
Kuruyan dalın
sönen yıldızın
sakat hayvanın
duy kederini,
ama hepsinden önce de insanın.
Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,
sevindirsin seni dört mevsim,
ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.

Nazım Hikmet

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgüsünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü
Anneler Oğullarını Affetmez

Küçük İskender

Her erkeğin, bu arada babamın da, mutluluğu yakalamak için yanlış yollara da sapmaya hakkı olduğunu ancak saçlarıma aklar düştüğü zaman anladım. Ancak o zaman onun yanlışlarına saygı duymaya başladım. Senin de benim yanlışlarıma benzer saygıyı duymanı dilerim oğlum. Senin de kimi zamanlar böyle yanlışlara düşmeni dilerim. Ve umarım sen de acımasızlık noktasına varana dek seversin ve dilerim sen de yaşamın soylu çekiciliklerini uzun süre algılayabilesin.

Amin Maalouf

Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler: Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz: Bu da onların dramıdır.

Oscar Wilde

Henüz altı aylık olan küçük Rosa ile birlikte dört kardeştik. Babam Kazan garına götürmüştü bizi. Tren oradaydı. Kapıları açıktı. Vagonun biri bize rezerve edilmiş bölümlerden oluşuyordu. Altlı üstlü ranzalar vardı. Babam bunlardan ikisine bizi yerleştirdi. Ve vedalaştı. Annemin nasıl ağladığını ve babamın kendisine nasıl güçlükle hâkim olabildiğini görüyordum. (…) Bu arada tren hareket etti ve yürümeye başladı. Babam uzun müddet, gücünün yettiği kadar pencerenin yanı sıra koştu, bize el salladı, salladı… Ben ranzanın üst tarafındaydım, her şeyi anlamıştım, en azından hissetmiştim birbirimizi bir daha asla göremeyecektik.

Cengiz Aytmatov
Röportaj

Daha geçen gece rüyamda gördüm. Babamı rüyamda gördüğüm zaman çok seviniyorum, iki üç gün sürüyor o mutluluk. O zaman babam sanki tam olarak ölmemiş gibi geliyor bana. Çünkü rüyalarımda çok canlı, çok kendisi. Ve daha geçenlerde kendimi “Bu konuyu babamla konuşayım” derken yakaladım. Ölümünü hâlâ tam olarak kabullenmiş olduğumu söyleyemem. Ama galiba bir oğul, babası öldükten sonra gerçek anlamda büyüyor.

Ali Nesin

“Oğlum bana akıl vermeye kalkıyor diye kızacak enayi babalardan değilim çok şükür. Oğullarımın aklını gereksindiğim zamanlarım da olur elbet. Kendisini dünyanın en akıllısı sananlar, dünyanın en aptallarıdır. Benim de elbet göremediğim eksiklerim, yanılgılarım, yanlışlarım vardır. Oğlum, 25 yıllık evliliğimde 25 saat mutlu olmadım, müthiş işkenceler çektim. Evet başka kimse dayanamaz, katlanamazdı. Belki birbirimize göre eş değildik ama annen kime göre, hangi erkeğe göre eş olabilirdi ki? Benim bildiğim dünyanın en şanslı kadınıymış. Bunu kendisine çok söyledim, çok anlattım. Oğlum iyi koca oldum, iyi eş oldum, iyi arkadaş oldum ve aslında iyi, çok iyi insanım. Kendimi övmek için söylemiyorum ama böyle. Hep veren insanım. Ne yazık ki, ben bu işi beceremedim. Siz oğullarımın evliliği başarmanızı diliyorum. Bizim kitabımızda ihanet yoktur. Çok söylendiği gibi, benim bütün başarısızlığıma karşın, evlilik modası geçmiş bir kurum değildir. Karınıza hiç ihanet etmeyin. Bu yüzden hep ‘Sizden çok genç kızla evlenin’ deyip durmuştum. Çoğunlukla kadın erkekten önce yaşlanıyor. Karınızdan bıkıp ona ihanet etmenizi istemiyorum. Ben etmedim hiç. Yaşamıma başka kadın girdiyse, buna zorunluydum, artık annen benim eşim değildi. Nikâhın yetmediğini hep anlattım…”

Aziz Nesin

Oğlum, sen dünyada ne kadar antikalık yapmak isteresen hayat önüne o kadar gündelik hadiseler çıkarıyor. Korkuyorum ki bu, ömrünün sonuna kadar böyle devam edecek ve sen dünyanın parmağını ağzında bırakacak bir iş beceremeden rahmeti rahmana kavuşacaksın.

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Sen bana bak, oğlum, yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin.

Yaşar Kemal

Doksandokuz sene yaşadım, boş oğlum boş!

Şükrü Koyutürk

Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı insan yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış…..

İnsanı yenibaştan, yeni esaslarla kurmamız lazım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan. Halbuki bu imkansız.

Ahmet Hamdi Tanpınar
Mahur Beste

Başkalarının ne dediği elbette en sonunda önemli değildir. Önemli olan hissettiklerimizin hakikiliği, sahiciliğidir. Bunlara itirazım hiç yok, oğlum. Bir kadını sevmişsin. O da güzel. Ama o seni sevdi mi?

Orhan Pamuk
Masumiyet Müzesi

Ee, oğlum, paranın hüküm sürdüğü yerde, güzel söze ve güzelliğe yer kalmaz.

Cengiz Aytmatov
Beyaz Gemi

Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum.

İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan. O an birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki.

Hasan Ali Toptaş
Kuşlar Yasına Gider

Bir gün kral, oğluna şöyle bir konuşma yaptı:
Sevgili oğlum! Benim dünyada senden başka oğlum yoktur. Biricik oğlum sensin. Şunu bilmelisin ki, kadınlar insanı avlar, kötülük çukuruna düşürürler. Onlarla düşüp kalkanlar esenlik bulamazlar. Bunlardan birine gönlünü kaptırırsan, aklın çalışmaz, gözlerin görmez olur. Böyle bir harekette bulunmak, bence, akılsızlıktan başka bir şey değildir.

İbn-i Sina
Hay bin Yakzan

Oğlum, her şeyi yap, yalnız yalan söyleme! Çünkü dünyada en çok doğuran şey yalandır. İnsan bir küçücük yalan söyledi mi, o yalanını gizlemek için biraz daha büyük yalan söylemek zorunda kalır. Sonra o yalanı ortaya çıkmasın diye daha büyük yalan söyler. Her yalan, daha çok, daha büyük yalan doğurur. Onun için yalan söyleme!

Aziz Nesin
Şimdiki Çocuklar Harika

Kalıplaşmamış bir ögüttür öfke. Öfkelenmeyi bil oğlum, haksızlıkla yüz yüze geldiğin anda öfkelenmesini bil!

Leyla Erbil
Eski Sevgili

Bak oğlum, sorumluluklarını hatırla, işine bak: Çocuklarınla birlikte tarlanı, evini idare et; biri seni gücendirirse Tanrı’nın emrine uy ve affet onu; hem hayatın dertsiz kaygısız, hem de vicdanın hep rahat olur.

Lev Nikolayeviç Tolstoy
İnsan Neyle Yaşar?

Olsun, onu öldüreceğim.

Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?

Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile.

Öldürmek derken öyle

Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek.

José Mauro de Vasconcelos
Şeker Portakalı

“Oğlum, bir kadına, zamanında, iş işten geçmeden iyi davranmayı bilmek lazım.”

“Bazı erkekler kadınlara hep kötü davranır, sonra da zeytinyağı gibi üste çıkarlar. Sakın onlar gibi olma. Bu sözler de kulağına küpe olsun.”

Orhan Pamuk
Masumiyet Müzesi

Çocuklarının arasında en çok bana güveniyordun. Halbuki en büyük tekmeyi benden yedin, zavallı babacığım. İhtiyar günlerinde sana yardım etmeyi ne kadar isterdim. Yazık ki olmadı. Bir kere nasılsa ayağım kaydı; bir daha kendimi toparlayamadım. (…) İnanır mısın baba? Hiçbir şeyin farkında değil gibi göründüğüm halde her pisliği görüyordum. Kendi kendime ne lanetler ediyordum, bilemezsin…

Reşat Nuri Güntekin
Yaprak Dökümü

Oğlum Mehmede
Büyük Şehirleri Takdim Ederim

Sana büyük şehirlerden bahsedeceğim;
En büyük camiler orda kurulur
En küçük mezarlar orda kazılır
En kara yazılar orda dizilir
Yüksek minarelerde selâ verilir
Civar hanelerde zina edilir.
Büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum.
Halbuki küçük köylerin
Mezarlığı bile yoktur.

Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim
Öyle bir şehre yerleş ki
Küçük fakat bizim olsun
Sokaklarında tanımadığın yüz
Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın
Her ağacına elin
Her karış toprağına terin değsin
Ve kuytu evlerden birinde
Senden habersiz ölenler olmasın.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Ey oğul!

Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk görevini gereği gibi yap. Haram kıldığı şeylerden mümkün olduğu nisbette kaçın. Allah’ın saadete uzanan yolundan ayrılma. Hayatını düzene sokan emirlerini sakın ihmal etme ki, yaşayışın sıhhat bulsun, gözlerin aydın olsun. Çünkü gizli ve kapalı hiçbir şey Allah’tan gizli ve kapalı değildir.

Ey oğul!

Aklının hemen kabul etmeyeceği şeyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok gülmekten, şaka ve alaya almaktan, din kardeşinle tartışmaktan sakın. Böyle yapmak saygıdeğerliği götürür, kin ve düşmanlık kapılan açar.

Ey oğul!

Ağırbaşlı, terbiyeli, saygılı ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapılma. Sonra senden bu sıfatla söz edilir. Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sıfatla bahsedilir.

Ey oğul!

Dostuna da düşmanına da hoşnutluk göster. Başkasına eza ve cefa etmekten kendini alıkoy ve bunu onlardan korkup ürktüğün için de yapma. Sadece iyi bir huy olduğunu düşünerek öyle davran.

Ey oğul!

Bütün işlerinde ortayolu tut. Çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Az konuş. Karşılaştığın her Müslümana selâm ver.

Ey oğul!

Fayda sağlayacak fırsatları kaçırma. Muhtaç olduğun şeylere iyice sahip çık. Görülmesini acele ettiğin işlerinde dikkatini başka taraflara dağıtma. İçinde bulunduğun toplumun âdet ve geleneklerine saygılı ol. Âhiret’te seni rüsva edecek çirkin âdet ve geleneklerden sakın. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme.

Ey oğul!

Soysuz adamlarla tartışma. Sonra onun kötü arzularını kendine çekmiş olursun. Namus ve şerefini koruyan insanlara herkes izzet ve ikramda bulunur. Böyle kimseler halk tarafından itibar görür. Hakkı bilmek, doğruluktan gelen bir fazilettir. Kendini zavallı ve fakir göstermeye çalışan kimse hakarete uğrar.

Ey oğul!

Bir meseleyi yazarken gereksiz kelime kullanma. Az kelimeyle çok şey anlatmaya çalış.

Din süslerin en güzelidir. Kuru gürültü, boş yere vakit harcamaktır. Sarhoşluk insanlıktan uzaklaşıp şeytanlaşmaktır. Yapılan bir akdi bozan kimse sırtına bir kin yüklenmiş olur. Yumuşak söz büyüklerin ahlâkındandır.

Ey oğul!

İki çeşit dost ve kardeş vardır. Birisi, başına bir bela geldiği zaman seni korur; diğeri de mutluluk ve ikbal günlerinde senin dostundur.

Ey oğul!

Heveslerine ve nefsine uyan aşağılık çukuruna yuvarlanır. Zarif görünümlü insanlar fazla ilgini çekmesin, dış görünüşe pek aldanma. Çünkü insan, kalbiyle, düşüncesiyle ve diliyle adamdır, kıyafetiyle değil.

Ey oğul!

Düşman ülkesinde de olsan fitne ve fesat çıkarmaktan sakın. Kendinden aşağı kimselere karşı çoluk çocuğunu, şeref ve itibarını yaygı yapma. Malını kendinden fazla kıymetli ve üstün tutma.

Ey oğul!

Fazla konuşma. Sonra bulunduğun toplulukta taşınması güç bir yük olursun. Seninle beraber oturana karşı alicenap davran. Yanına oturmak isteyene güzel, nazik, hareket et. Başkasının gözüne dikkatle bakıp durma. Fazla lügat parçalayıp yaldızlı söz söyleme. Çünkü bu sözlerin dış görünüşü belki güzel sayılabilir, fakat gerçekte güzel değildir.

Ey oğul!

1- Saçını sakalını tarayıp öyle sokağa çık.
2- Beyaz kılları koparmaya kalkma.
3- Lüzumundan fazla güzel kokulu şeyler sürünme.
4- Bir ihtiyacını dile getirirken üzerinde ısrarla durma.
5- Birtakım arzularının yerine gelmesi için küçülme.
6- Servetinin tam listesini, mevcut paranın tam rakamım çoluk çocuğuna verme. Çünkü bunlar onu az görecek olurlarsa kendilerini zayıf sanırlar. Çok görecek olurlarsa yaşayışlarında değişiklik yapmak isterler. Onları hırpalamadan belli ölçüde idare etmeye çalış.

Ey oğul!

1- Birisiyle tartışırken vakar ve efendiliğini elden bırakma.
2- Bilgisizliğini ortaya koyma. Bu konuda aceleci olma.
3- Delillerini getirirken çok iyi düşün.
4- Tartıştığın kimseyle aranda hakem olarak yumuşak huyunu gör.
5- Elinle ve parmağınla fazla işarette bulunma.
6- Fazla heyecanlanıp yüzün turp gibi olmasın.
7- Şakakların terlemesin.
8- Karşındaki adam sana ölçüsüz davranır, küstahlıkta bulunursa sen de nezih ve ağırbaşlı davran.
9- Seni kızdıracak olursa, yine ölçülü konuşmaya çalış, kendi şerefini düşün.

Ey oğul!

1- Devrin hükümdarı sana yakınlık gösterirse, onunla mızrak ucunda bulunduğunu hesapla.
2- Hiçbir zaman onu bu yakınlığından cesaret alıp haddini aşma ve kendini güven içinde hissetme.
3- Son derece efendi ve yumuşak davran.
4- İlâhî hükümlerden biri zedelenmedikçe hükümdarın hoşuna gidecek şekilde konuş.
5- Onun sana lütufları seni ölçüsüzlüğe sürüklemesin.
6- Sakın hükümdarla yakını arasına girme. Ancak iyilik ve hayırlı işlerde gir. Çünkü hükümdarla yakınları arasına giren kişinin düşüşü çok ani ve sür’atli olur.

Ey oğul!

Büyüklerle bir sofraya oturduğun zaman fazla su isteme. Etin kemiği ile fazla meşgul olma. Hiçbir yemeği ayıplama ve sofradaki hiçbir yiyeceği küçümseme. Sonra sofra sahibini üzmüş olursun.

Ey oğul!

Kendini iyice sıkıntıya sokmuş bir miskin gibi gözü aç; mal kıymeti bilmeyen, ilerisini görmeyen bir sefih gibi savurgan olma. Sana ait hakları belirle. Dostuna saygılı, düşmanına insaflı ol.

Ey oğul!

Cenab-ı Hakkın ihsan buyurduğu nimetten fakirleri ve muhtaçları hissedar etmek şükürdür. Eğer kapına bir fakir gelirse, onun kalbini hoş et, öyle gönder.

Ey oğul!

Sadaka verirken gizli vermek, kendine bir musibet geldiğinde bağırıp çağırmayarak, yaygara yapmayarak gizlemek gerekir. Bir günah işlediğinde ceza gelmeden hemen tevbe et. Sadaka vermek sıddıklar nişanıdır. Onlar sıddıklar zümresindendir.

Ey oğul!

Tamahkâr olma. Kalbin katı ve kara olur. Çok mal arttırmak için hasislik etme.

Ey oğul!

Âlimlerin ve sâlih insanların sohbet ve meclisinde bulunmayı elden bırakma.

Ey oğul!

Dargın ve küsülü olanları barıştır ki, sen de yarın Kıyamet gününde mesrur ve şad olasın. Hz. Musa (a.s.) münacatında, “Yâ Rabbi! Küsülü iki kişiyi barıştırana ne ecir verirsin? Senin rızanı kazanmak için halka zulmetmeyenlere nasıl bir mükâfat verirsin?” diye sordu.

Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

“Ben de yarın Kıyamet gününde ona selâmet verip korktuğundan emin ederim.”

Ey oğul!

Anne-baban yaşlanınca elinden geldiği kadar onlara yardım et. Çünkü ebeveynin, sen küçükken türlü türlü zahmetini çektiler. Devamlı onların hayır duasını al. Beddua ederlerse dünyan da, Âhiret’in de yıkılır. Anne-babanın rızası Allah’ın rızasıdır. Onların öfkelenmesi Allah’ın gazabıdır.

Peygamber Efendimiz, “Cennet onların ayağı altındadır” buyurmuştur.

Bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Anne-babasına iyilik edenin, onların gönlünü alanın ömrü bereketli ve uzun olur. Yarın kıyamette azap görmez.”

Ey oğul!

Mü’min kardeşinin bir ayıp ve kusurunu görürsen onu gizle, ifşa edip yayma. Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kim bir mü’min kardeşinin kusurunu görür de, halkın yânında onu rüsvay etmezse, Allah Teâla Kıyamet gününde onun ayıplarını örter, mahşerde halkın huzurunda rüsvay etmez.”

Ey oğul!

Hayırlı amellerinde sebat et ve işlemede devamlı ol. Bir gün yapıp bir gün terk etme.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah katında en sevgili amel, daimi yapılan ameldir. Daimî yapılan amel kişiyi maksuduna ulaştırır.”

Ey oğul!

Anne-babana karşı gelme. Gönüllerini kırma. Kalplerini incitme. Bir kimseden anne-babası razı olmazsa o kimse için Cehennemden iki kapı açılır. Bir kimsenin anne-babası zâlim olsa bile onlara karşı âsi olmamalıdır.

Ey oğul!

Anne-baban sana darılırsa, sen onlara karşı gelme. Bir köle efendisine nasıl hürmet ve itaat ederse, sen de ana-baban bir iş buyururlarsa o işi çabucak yap ki, sana beddua etmesinler. Eğer sana darılırlarsa onlara karşı kafa tutma. Ellerini öpüp hiddetlerini teskin et

Ey oğul!

Fakirlere karşı mütevazi ol. Zenginlere karşı zillet gösterme. İzzet-i nefsini koru.

Ey oğul!

Âhirette selâmet istersen kimseyi incitme.

Ey oğul!

Eğer kardeşin senden küçük ise, ona edep ve terbiyeyi öğret. Okut ve tahsil yapmasını temin et. Tatlı sözlerle öğüt ver, fena hallere düşmesine mâni ol. Şayet kardeşin senden büyükse, ona saygı ve hürmet göster, sözünü dinle, anlattıklarına kulak ver.

Ey oğul!

Evine misafir gelirse kapıda karşıla, selâmını al. İzzet ve ikram ile “Hoş geldiniz, safa geldiniz” diyerek önlerine düş. Odada üst başa oturt. Sen de aşağıya otur. Yemek vaktinden önce gelmişse yemek çıkar. Yemek vaktinden sonra gelmişlerse tatlı birşey ikram et.

Gece kalmak için akşam üstü gelen misafire de bu şekilde ikram et, yemek yedirdikten sonra gece fazla oturma. Belki misafir yorgundur. Münasip bir yere yatağını yap, yanına su koy, tuvaleti de göster. “Allah rahatlık versin” diyerek kendi odana çekil. Sabah olunca kahvaltı çıkar. Eğer kalıcı misafir ise, kalıncaya kadar gönlünü hoş tut. Gideceği vakit yemek yedirmeden bırakma. Belli bir yere kadar yolcu et, “Allah selamet versin” diye dua et.

Ey oğul!

Bir kimseyle yol arkadaşlığı yaparsan onun ayağınca yürü, hızlı yürüme. Öteye beriye sapma. Yol arkadaşını bırakıp da bir tarafa savuşma. Bir işle meşgul olup da bekletme.

Arkadaşlık hakkını ve onun alışkanlıklarını gözet ki, senden hoşnut olsun. Ondan ayrılacağın vakit helâlleşip veda et ve elini sık.

İmam-ı Gazalî
Ey Oğul

İşimi ve okulumu sormuşsunuz. Siz benim hayattaki hedefimin ne olduğunu biliyorsunuz, belki biraz aptalca olacak ama ben burada bir başına olmaktan mutluluk duyuyorum. Şiiri seviyorum ve büyük bir şair olmak istiyorum. Hiçbir zaman bundan başka bir işim olmadı yani kendimi bildiğimden beri şiiri sevdiğimi hissettim. Ben bilinç ve anlayış kapasitemi geliştirmek için her işi yapıyorum. Asla diploma almak ya da yüksek öğrenim görmek için okumuyorum, belki de amacım bilgilerimi geliştirip ilgi duyduğum konunun yani şiirin peşine düşüp başarılı olabilmektir.

Furuğ’un babasına yazdığı mektuptan

Çayı geçtim ada kaldı
gezmediğim il ora kaldı
çok büyüttüm gülmedim
son ümit sende kaldı

Şükrü Koyutürk
(Askerdeki oğluna mektuptan)

Dağlar başı kışladı
kar yağmaya başladı
mektup geldi ahmetden
ağlamağa başladım

Şükrü Koyutürk
(Askerdeki oğluna mektuptan)

Daha birkaç dakika evvel eşikte durup yiğitçe mendil sallayan Vasiliy İvanoviç bir sandalyeye çöktü ve başını göğsüne eğdi. “Bizi bırakıp gitti, gitti,” diye kekelemeye başladı, “bizi bırakıp gitti; bizim yanımızda sıkıldı. Şimdi bir parmak kadar yalnızım, yalnız!” diye birkaç kez tekrarladı ve her defasında da işaretparmağını ayırarak elini ileri uzatıyordu. O zaman Arina Vlasyevna ona yaklaştı ve ağarmış başını, onun ağarmış başına dayayıp “Ne yapalım Vasya! Evlat, kesilmiş bir dilimdir. O kartal gibidir: Uçup geldi, gitmek istedi, uçup gitti; seninle ben ise bir ağaç kovuğundaki mantarlar gibiyiz, yan yana oturuyoruz ve yerimizden kımıldayamıyoruz. Senin için sadece ben hiç değişmeden kalacağım, sen de benim için öyle kalacaksın,” dedi.
Vasiliy İvanoviç ellerini yüzünden çekti ve karısına, hayat arkadaşına öyle sıkı sarıldı ki, gençliğinde bile ona böyle sarılmazdı: Derdini bir o avuturdu onun
.

“İhtiyar,” diye konuşmaya başladı Bazarov kısık ve ağır bir sesle, “benim işim kötü. Mikrop kapmışım ve sen birkaç gün sonra beni gömeceksin.”
Vasiliy İvanoviç sendeledi, sanki biri bacaklarına bir darbe indirmişti.
“Yevgeniy!” diye mırıldandı. “Ne diyorsun sen!.. Tanrı seni korusun! Sen üşüttün…”

Geçmiş olsun! Ama mesele bu değil. Bu kadar çabuk öleceğimi beklemiyordum; bu, doğrusunu söylemek gerekirse çok kötü bir rastlantı. Annemle ikiniz dini bütünlüğünüzden faydalanmalısınız; işte size bunu sınamak için bir fırsat.”

“Siz, benim durumumdaki insanların öbür dünyayı boylamadıklarını gördünüz mü?” diye sordu Bazarov ve aniden divanın yanında duran ağır masanın ayağını yakalayıp sarstı ve yerinden oynattı. “Kuvvetse kuvvet,” dedi, “kuvvetim hâlâ yerinde ama öleceğim!.. Yaşlı biri hiç değilse hayata olan alışkanlığını kaybetmiştir, ya ben… Hadi gel de ölümü inkâr etmeye çalış. O seni inkâr eder ve tamam! Kim ağlıyor orada?” diye ekledi biraz bekleyerek. “Annem mi? Zavallıcık! O harika pancar çorbasını şimdi kime yedirecek? Ah sen, Vasiliy İvanoviç, sen de ağlıyorsun galiba? Ne yapalım, eğer Hıristiyanlık yardım etmiyorsa filozof ol, stoacı ol! Zaten filozof olmakla övünmez miydin?”

Beni unutacaksınız,” diye Bazarov tekrar konuşmaya başladı, “ölüler dirilerin arkadaşı olamaz. Babam size, işte bakın Rusya nasıl birini kaybediyor falan diyecek… Saçma sapan şeyler; ihtiyarın inancını sarsmayın. Çocuklar gibi neyle avunursa avunsun… bilirsiniz ya. Anneme de şefkatli davranın…”

Turgenyev
Babalar ve Oğullar

Babanın iç geçirişi

Ah, gözümün nuru gittin ve geldin
Sen gittin denizler çekildi
Geldin ve ırmakların suyu çoğaldı
Dedim ki bir baba bu kadar seviyorsa oğlunu
Kimbilir Allah
Ne kadar çok seviyordur kulunu
.

Kemal Sayar

Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi, pedere karşı hak dava edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıbta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dava etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.

Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızasını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-ı fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli.

Said Nursî
Emirdağ Lahikası-I, (52. Mektup)

Aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. Bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. Bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. Mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “Ben sigara içeceğim,” diyerek beni iterdin. Ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. Sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. Sonra günün birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın. Davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, “Geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. Oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. Sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? Ben de işte öyle olmuştum babacığım: ‘İstediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.

Oğuz Atay
Babama Mektup

Benim son hastalığım sırasında sessizce bana, Ottla’nın odasına geldiğinde, eşikte durup yatakta beni görmek için boynunu uzattığında ve beni rahatsız etmemek için yalnızca elinle selamladığında. Böyle zamanlarda uzanır ve mutluluktan ağlardım ve şimdi bunları yazarken yine ağlıyorum.
Senin çok seyrek görülen, özellikle güzel, sessiz, hoşnut, olumlayıcı bir gülümseme tarzın da vardır ki, yöneldiği kişiyi çok mutlu edebilir. Çocukluğumda bu gülümsemelerden payımı aldığımı çok açık bir biçimde hatırlayamıyorum, ama almış olmalıyım, çünkü sana henüz masum göründüğüm ve senin büyük umudun olduğum bir zamanda bunu benden niye esirgemiş olasın ki? Ayrıca bu tür dostça izlenimler de, uzun vadede suçluluk bilincimi derinleştirmek ve dünyayı benim açımdan daha da anlaşılmaz kılmak dışında bir sonuç vermedi.


Yazdıklarım senin hakkındaydı. Orada tek yaptığım; senin omzuna yaslanıp içimi dökemediklerimi, yazıya dökmekti. Bilinçli olarak uzatılmış bir -vedaydı.

Kafka
Babaya Mektup

Ne zaman döneceksin, ne zaman? Çakalların uluyuşuna kulaklarını tıkayıp ne zaman bilgi mabedinin mihrabı önünde vazifenin sesine, hakikatin sesine açacaksın kulaklarını! Seni feda edemem ki. Neden kafanda ben yokum? Neden kalbinde ben yokum? Demek hayat gerçekten bombok. Belki yarın suçlu bulacaksın beni. Neden kolumdan tutmadı, neden mâni olmadı diyeceksin. Ben ezeli bir mağlubum yavrum. Seni sevgimle tutamadıktan sonra. Hakkımdır diyorsun. Senin yaşında hak olmaz. Sen haklarını adım adım fethetmek zorundasın. Ama anlatamıyorum. Neleri kaybettiğinin farkında değilsin. Sultanlıktan kapıcılığa koşuyorsun. Başkaları da koşuyor. Ama ben bu kadar acıyı sen de başkalarına benzeyesin diye çekmedim. Sana kırgın değilim, yalnız attığın her yanlış adım dünyamın bir sütununu deviriyor. Dünyamın, yani senin dünyanın. Hafızanda çatık kaşlı bir hatıra olarak yaşamak istemezdim. Sana dayanabilsem harabeler içinde yeni bir kale kurabilirdim kendimize. Olmadı. Olmuyor. Bu kitapların da, fedakarlıkların da kimseye faydası yok. Sen de koş, sen de düş, sen de yaralan. Kalbimin duracağı bahtiyar güne kadar seninle beraber yaralanmaktan başka ne yapabilirim?

Mazim günahlarla dolu, hatalarla dolu. Ama yoluma ışık tutan olmadı. Olsa ne değişecekti bilmem. Ne var ki çocuklarıma karşı bilerek hiçbir kusur işlemedim. Hatâlarım cehaletimden…. Gemisini kurtaran kaptandır. Hangi gemi, hangi kaptan? İnsanlar cam parçalarını gerçek hazineye tercih ediyorlar. Ve sonra Ödip kompleksi. Hayyam, efsane söylediler ve uykuya daldılar diyor. Benim efsanelerimi dinleyecek kimsem yok. Ve uyuyamıyorum da. Keşke ıstıraplarım sevdiklerimin işine yarasa.

Cemil Meriç’ten oğluna mektup 23.2.1963

İhsan:

Anladığım kadarı ile sona doğru gidiyorum. Kendimde ihtiyarlık ve zayıflığı daha çok hissediyorum. Bu durumum beni kafesten çıkmaya zorluyor. Buna girişince de kanatlarım kırılıyor vücudum kan ve yara içinde kalıyor, nefesim kesilerek düşüyorum. Duvarlar daralıp, tavanlar alçalıp pencereler sıkıştırdıkça, kaygan bir çukura düşmüş bir karınca gibi oluyorum. Dertler çok ağırlaşmış, benim harikulade gücüm tahammül edemez olmuş, dert tanelerini toplamak için sabrım kalmamış…

Kendimden çok söz ettim, bir o kadar da inledim. En çok da bu iki işten nefret ediyorum. Bütün bu inlemeler ve söylemeleri belki de, senin nimetleri daha iyi tanıyarak şükrünü ifa edebilmen ve sorumluluğunu daha iyi anlaman için yaptım. Belki de bunu söylemek istedim ki; dertler ve sözlerin çok çoktu, zaman bunları gidermeme müsaade etmiyor. En azından her canlının hakkı olan bir baba ile oğlun dertleşmesi için dertleşme imkânını bile elimizden aldı. Beraber olduğumuz o kısa günlerde bile ben kendimde değildim. Öyle bir günler idi ki ben sadece yaşamak için çabalıyordum. O da ancak kendimi unutmakla oluyordu. Yani kendim olmamalıydım. Yoksa kendimi tanımam imkânsız olurdu ve ben ölürdüm.

Ali Şeriati
(Amerika’da tahsil yapan oğlu İhsan’a yazdığı son mektuptan)

Oğlum, sen dünyada ne kadar antikalık yapmak isteresen hayat önüne o kadar gündelik hadiseler çıkarıyor. Korkuyorum ki bu, ömrünün sonuna kadar böyle devam edecek ve sen dünyanın parmağını ağzında bırakacak bir iş beceremeden rahmeti rahmana kavuşacaksın.

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Sen bana bak, oğlum… Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin. Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin. Yenilmenin tadına varacaksın. Doğru yenilmeli. Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki.. Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.

Yaşar Kemal
Teneke

Nereye gidersen git, birileri sana derinin rengini ve dualarını soracak. Onların itkilerini hoşnut etmekten uzak dur! Oğlum, çoğunluk önünde boyun eğmekten kaçın! İster Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsunlar, seni olduğun gibi kabul etmeliler ya da seni yitirmeyi göze almalılar. İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı’nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle; O’nun elleri çok geniştir, O’nun yüreği de çok geniştir. Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama.

Amin Maalouf
Afrikalı Leo

Ama bu sadece bir görüntü. Gözbağı sadece onu gözleyenin duyularını kandırır; insanın onu gördüğünü, duyduğunu veya hissettiğini zannetmesini sağlar. Ama nesneyi değiştiremez. Bu taşı bir elmas yapabilmen için onun gerçek ismini değiştirmen gerekir. Ve bunu da yapmak demek oğlum, bu kadar ufak bir parçasını değiştirsen de, dünyayı değiştirmen demektir. Bu olmayacak bir şey değil. Gerçekten olmayacak bir şey değil. Bu Dönüşüm Ustası’nın sanatı; bunu öğrenmeye hazır olduğunda öğreneceksin zaten. Fakat sonucunun ne gibi bir hayır veya şer getireceğini bilmeden, tek bir şeyi bile, ne bir taşı ne bir kum tanesini dönüştürmemelisin.

Ursula K. Le Guin
Yerdeniz Büyücüsü

Buradan gitmek istediğini biliyorum oğlum. Kendime hâkim olabilseydim belki de seni, çoktan içine girdiğin bu maceraya bırakmazdım. Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun bin bir halinden korkma.

İhsan Oktay Anar
Puslu Kıtalar Atlası

Eve dönmez bir akşam;
Ve gün yüzlü çocuğu,
Sorar: Nerede babam?

Bakarlar, oldu, bitti;
Gelir, derler çocuğa,
Baban attaya gitti.

Uzar gider bu atta;
Ve neler neler olmaz
Ve kim bilir ve hatta;

Bir mahşer gerisinde;
Babası döner bir gün,
Oğlunun derisinde…

Necip Fazıl Kısakürek

“”Ya Rabbî,” dedi, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını.

Ta ki anlasınlar sözümü!

Bana da ailemden birini yardımcı kıl!…”

Tâ-Hâ Suresi ayet 25-30

“13. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.

  1. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.
  2. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.
  3. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.
  4. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.
  5. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.
  6. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.”

Lokmân Suresi ayet 13-19

ALİ ALEYHİ’S-SELÂM’IN OĞLU MUHAMMED BİN EL-HANEFİYYE’YE VASİYETİ 
(Allah Ondan Razı Olsun) 

Rahman ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla 
Ebû Hafs Ömer b. el-Fazl b. Ahmed el-Verâk Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi’s-Selc’den, o Ebû Abdillah Ca’fer b. Muhammed b. Ca’fer el- Hasenî’den, o Ali b. Abdel es-Sûfi’den, o el-Hasan b. Tarîf b. Nâsih b. el-Hüseyin b. Ulvân’dan, o Sa’d b. Tarîf’den o da el-Esbağ b. Nübâte el-Mücâşiî’den nakille dedi ki: Müminlerin Emîri Ali b. Ebî Tâlib Salevâtullahi aleyh Siffin’den Kûfelilerin yanına döndüğünde, oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye’ye’ şöyle bir mektup yazdı: 

Zamanın zorlu ve geçici olduğunu bilerek itiraf eden, ömrü geçen, zamana teslim olmuş, dünyayı ayıplayan, ölülerin mekânında yurt tutan ve kısa zamanda onlara kavuşacak olan fânî babadan; bilmediği şeyi isteyen, helâk olanların yoluna düşen, hastalıkları isteyen, kötü günlere rehin olan, üzerine musibetler ok gibi yağan, dünyanın esiri, gururun taciri, şehvetine kapılmış, hüzünlere dost olmuş, ölüme esir olmuş, afetlerin kendisini terk etmediği, başı sıkıntılı, hüzünlerin arkadaşı, afetlerin yakını ve ölülerin halifesi olan evlâda


Dünyanın benden yüz çevirdiğini, zamanın bana galip geldiğini ve beni yendiğini anladım ve ahiretin bana yaklaştığını, kendimden başkasını düşündürmediği, derdinin bütün insanların derdini unutturacak bir halde olduğunu gördüğümde bu hal bana yalanı olmayan bir gerçeği, şakaya gelmeyecek ciddi bir işi açıkladı. Seni kendimden bir parça olarak gördüm; hatta başına bir musibet gelse bana gelmiş olacak; ölüm sana gelmiş olsa, beni alacakmış gibi seni her şeyim saydım da sana bu vasiyeti yazdım.

1. Dünya ve Ahiret Hakkında


Ey oğlum! Yaşasam da ölsem de Allah’tan korkup sakınmanı, onun emrine itaat etmeni, kalbini zikri ile imar etmeni, onun emrine sımsıkı sarılmanı tavsiye ederim. Eğer Allah’ın yolunda gidersen, seninle Allah arasında bundan daha sağlam hangi bağ olabilir ki! Kalbine nasihatlerle hayat ver! Zühd ile öldür! Yakîn ile kuvvetlendirse ve onu ölümü anmakla zelil et! Ona fânîliğini ikrar ettir! Dünyanın feci olaylarıyla basiret sahibi kıl! Onu günlerin geçmesiyle olan kötülüklerden ve zamanın felâketlerinden koru! Ona geçmişin haberlerini anlat ve senden öncekilerin başına gelenleri hatırlat! Onların diyarlarında, bıraktıkları eserler arasında gezip dolaş ve bıraktıklarını gör! Neler yaptıklarına, nerden göçüp ve nereye yerleştiklerine bak! Dostlarından ayrıldıklarını ve gurbete yerleştiklerini göreceksin. Kısa bir süre sonra sen de onlardan birisi gibi olacaksın. Öyle ise mekânını islah et! Ahiretini dünya karşılığında satma! Biłmediğin şeyler hakkında konuşmayı, üzerine düşmediği halde söz söylemeyi terk et! Sapacağından korktuğun yola girme! Çünkü dalâlet karanlığında o yoldan kaçınmak, korkulara boğulmaktan daha iyidir. Ma’rûfu emredip, ona uyanlardan ol! Münkeri de dilinle ve elinle engelle! Münkeri isteyenlerden tüm çabanla uzak dur ve sakın! Allah yolunda hakkı ile cihat et! Hiçbir kınayıcının kınaması seni onun yolundan alıkoymasın! Her nerede olursan ol, hak yolundaki güçlüklerin en zorlusuna korkusuzca atıl! Dinde anlayış ve kavrayış sahibi ol! Kendini güçlüklere ve kötülüklere karşı sabretmeye ve direnmeye alıştır! Şüphesiz sabır ne güzel ahlâktır.


Her işinde Rabbine sığın! Böylece sağlam bir barınağa ve güçlü bir sığınağa sığınmış olursun. Rabbinden istediklerin konusunda ihlâslı ol! Çünkü vermek de almak da onun elindedir. Hayrı çok iste ve işin hayırlısını seçmekte çok dikkatli ol! Vasiyetimi iyice anla! Sana gösterdiklerimi görmezlikten gelme! Çünkü sözün en hayırlısı fayda verenidir.
Ey oğlum! Senin ve benim yaşlandığımı ve zaafımın arttığını gördüğümden, gönlümdekileri aktarmadan ecelim gelir, bedenimdeki gibi görüşümde de bir zayıflık olur ya da dünya fitnesinin bastırması veya hevâmın anlayışı engellemesi sonucu, söz dinlemeyen biri haline gelmemen ve mizacını düzeltmen için, önceden vasiyetimi yazmaya karar verdim. Gencin kalbi boş bir toprağa benzer, ne ekersen onu kabul eder. Bu nedenle kalbin katılaşmadan ve kafası karışık hale gelmeden, henüz gençlik çağında tecrübelilerin birikimleri ve deneyimlerinden sana yetecek miktarı edinmen için edebi öğretmeye başladım. Bu sayede sen aramadan edinmiş ve tecrübe devasıyla afiyet bulmuş olacaksın. Bunlardan bizim geçirdiğimiz tecrübeler sana açıkça anlatıldı. Ayrıca o günlerde bizim için belirsiz olan hususlar da sana aydınlatıldı. 


Yavrucuğum! Başkaları gibi uzun ömürlü değilsem de onların hayatlarını inceledim, haberlerini tefekkür ettim, bıraktıkları arasında gezindim, nihayet onlardan biri haline geldim. Hatta her tecrübeli insanla birlikte yaşamış gibi oldum. Hallerinin durusunu bulanığından, faydalısını zararlısından ayırdım. Senin için her işin zarifini özetledim ve güzelini hedefledim. Belirsiz olanlarını senden uzak tuttum. Müşfik bir babanın ilgilenmesi gereken hususlarla senin problemlerinin aynı şeyler olduğunu gördüm. Sen henüz gençsin, zamanın çok, iyi niyetli ve saf yürekli iken, böyle bir edep eğitimini, Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabını, onun tevilini, İslâm’ın şeriatını, ahkâmını, helâlini ve haramını bir arada öğretmeyi hedefledim. Senin için bundan fazlasını vermiyorum. İnsanların hevâlarına uyup ihtilâfa düştükleri konulara senin de karışmandan korktum. Benim için, sana hatırlatmak istemediğim halde bu konuda söylenebilecek sözler, seni akıbeti helâke götürecek bir işe bırakmaktan daha iyidir. Allah’tan seni doğru yola iletmesini ve maksadına ulaşmanda sana başarı lütfetmesini diliyorum. Bu gerekçelerle sana bu vasiyetimi yazdım. 


Bununla birlikte bil ki oğlum, kendi boş fikir ve görüşlerinden vazgeçmen, beni en çok sevindirecek şeydir. Şayet bu türlü fikirleri terk etmezsen, şaşkınlığa kapılıp, karanlığa düşeceksin. Dini isteyen kişi ne şaşırır ne de karıştırır. Boş şeylerden uzak durmakta fayda vardır ve en iyisi budur. İşin başında ve sonunda sana söyleyeceğim şeyler bunlardır. 


Benim, senin, öncekilerin ve sonrakilerin İlahı, yerlerde ve göklerde olanın Rabbi olan Allah’a lâyık olduğu ve gerektiği şekli ile hamd ettiğimi sana bildiririm. Ondan nebimiz olan Hz. Muhammed’e Ehl-i Beyt’ine ve nebîlere, kendilerine salât edenlerin duasıyla salât etmesini isterim. Allah’ın bize, duaya muvaffak kıldığı konularda, üzerimizdeki nimetlerini, duamızı kabul etmek suretiyle tamamlamasını niyaz ederim. Zira sâlih ameller ancak onun nimetleri ile tamama erer. Ey oğlum! Sana dünyanın durumunu, ehline zevalini ve ahirete intikale dair haberleri bildirdim. Ahiretten ve ehli için orada hazırlanan şeylerden haberdar ettim, ibret alman için dünya ve ahiret hakkında misal vereceğim. 


Dünyayı tanıyan kimsenin durumu; harap bir evden, geniş ve otlağı bol olan yere yolculuk edene benzer. Onlar, genişlik ve bolluk diyarı yurtlarına ve yerleşecekleri evlerine gelmek için, yolculuğun zahmetine, dostlarından ayrılığa, yemeğin kıtlığı ve uykusuzluktaki yolculuğun meşakkatlerine katlanırlar. Artık onlar için bu sıkıntılardan hiç birisi kalmaz, zorluk ve zarar da görmezler. Onlar için yaklaştıkları evlerinden ve yurtlarından daha sevimli başka bir şey de bulunmaz. Dünyaya aldanan kimsenin durumu ise, nimeti bol, mamur bir evden, harap ve kıtlıktan kupkuru kesilmiş bir yere göçen kimseye benzer. Onlar için önce bulundukları yerden ayrılmak kadar kötü, o çirkin yere gitmek ve oraya sürülmek kadar korkunç bir şey yoktur.

2. Âlim ve Cahiller Hakkında 


Kendini âlimlerden saymaman için sana cehaletin çeşitlerini saydım. Şayet sana bilmediğin bir şey gelirse bu sana zor gelir. Çünkü âlim bilmediklerinin arasında bildiklerinin çok az olduğunu fark eder, bununla kendisini cahil sayar da öğrendikleri ile ilim yolundaki gayreti artar, hâlâ öğrenci olarak kalır, isteği devamlı olur ve onun öğreneceği şeyler bulunur, âlimlere saygılı olur, görüşlerinde sabit fikirli olmaz, gereksiz yere konuşmaz ve yanılgıya düşmekten çekinir. Şayet bilmediği bir şeyle karşılaşırsa bunun cehaletinden kaynaklandığını bilir ve bunu inkâr etmez. Cahil ise, bilmediği konuda kendisini âlim sayar, kendi fikriyle yetinir, âlimlerden uzak durur ve onları karalar, kendisine karşı çıkanı hatalı kabul eder ve bilmediği konularda insanları yanlış yöne sevk eder. Cahil olduğu konulardaki bilgileri reddeder ve yalanlar, cehaletinden dolayı “Ben böyle bir şey bilmiyorum ve böyle bir şey olduğunu kabul etmiyorum, olacağını da sanmıyorum ve benim bilmediğim halde böyle bir şey nasıl olabilir ki!” der. Bu tür şeyler cehaletiyle birlikte kendisine aşırı güveninden, saplantısından ve bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Böyle bir kimse cahillikten yararlandığı, bilmediği konularda inatçı olduğu ve ilim karşısında büyüklük tasladığı halde bilmediği konularda karma karışık düşünceleri ile sana yararlı da olamaz. 


Ey oğlum! Vasiyetimi anla ve nefsini kendin ile başkaları arasında tartı haline getir! Kendin için sevdiğini, başkaları için de sev! Kendin için çirkin gördüğün şeyi başkaları için de kerih gör! Zulme uğramayı sevemediğin gibi, kimseye de zulmetme! Sana iyi davranılmasını istediğin gibi, başkalarına da iyi davran! Başkalarında çirkin gördüğün şeyi, kendinde de çirkin gör! Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkalarına yapma! Bilmediğini söyleme, hattâ bildiğinin tamamını da söyleme! Kendine söylenmesinden hoşlanmadığın şeyleri de söyleme! 
Bil ki! Kendini beğenmek doğru değildir ve gönüllerin afetidir. Maksadına kavuştuğunda, Rabbine karşı daha büyük bir huşû içinde ol!

3. Ahirete Hazırlık Tövbe ve Dua Hakkında


Ey oğlum! Önünde uzun, aşılması zor bir yol ve büyük korkular var. Öyle ise yükü hafif bir omuzla birlikte iyi bir rehberliğe ve azığa ulaşmaya muhtaçsın. O halde gücünün üstünde bir yükü sırtına yükleme! Aksi takdirde bu sırtına yük ve üzerine sorumluluk olur. Yoksullardan ihtiyaç gününde, azığını yüklenecek birisini bulduğunda, bunu ganimet bil ve zengin iken senden borç istemesini değerlendir! Zor durumda kaldığında da verdiğini geri al! 


Bil ki! Önünde ya cennete ya da cehenneme çıkan çetin bir engel var. Oraya varmadan önce kendine gel! Bil ki, dünyanın ve ahiretin tasarrufu elinde olan Yüce Allah, af dileyip dua etmene izin vermiş, kabul etmeyi de üzerine almıştır. Vermesi için istemeni, seni razı etmesi için de dilemeni emretmiştir. O, Rahimdir Kerimdir. Seninle kendisi arasına bir engel koymamıştır. O sana şefaat etmesi için seni bir başkasına muhtaç etmemiştir. Kötü işlerden sonra tövbe etmeyi de yasaklamaz. Cezalandırılacak suçu yüzünden kulunu ayıplamaz. Tövbe ile yöneldiğinde seni ayıplamaz ve yaptığın kötülüğün cezasını hemen vermez. Kötü bir duruma düştüğünde seni ifşa etmez, günah konusunda seninle tartışmaz, rahmetinden ümitsizliğe düşümez, tövbe etmen konusunda seni zorlamaz, aksine tövbeni günahtan vazgeçmek olarak kabul eder. Yapılan kötülüğe bir misli ile, edilen bir iyiliğe de on misli ile karşılık verir. Tövbe ve rıza kapısını açar. Ne zaman istersen seni duyar, fisıltı ile yalvarıldığında da fisıltını işitir. O’na ihtiyacını söyler, gönlündekileri açar, dertlerini şikâyet eder, işlerinde yardım diler, insanlardan ve kendisinden gizlediğin her türlü konuda sıkıntılarını gidermesini istersin. 


İhtiyacını istemeye izin vererek, hazinelerinin anahtarlarını eline verdi. Ne zaman dilersen hazinelerinin kapısını dua ile açarsın. Bunun için dualarında ısrarlı ol ki, sana rahmet kapıları açılsın! İcabetin gecikti diye ümitsizliğe kapılma! Çünkü verilen, istenenle ilişkilidir. Belki de isteyenin ecri artsın, isteyene daha çok verilsin diye icabetin gecikebilir. Bazen de bir şeyi istersin de verilmez. Ondan daha hayırlısı ya hemen ya da daha sonra verilir. İstediğin nice şeyler vardır ki, eğer verilirse dinin ya da dünyan helâk olur. O halde sorumlu olduğun konularda seni ilgilendiren şeyleri iste! Bu durumda kimsenin kimseye vebali kalmaz. Bu tavrın iyi ile de sonuçlansa, kötü ile de sonuçlansa, Allah’tan mükâfatını alırsın. Şüphesiz Allah çokça affeden ve kerem sahibi olandır.

4. Ölüme Hazırlık Hakkında 


Ey oğlum! Dünya için değil ahiret için, bekâ için değil fenâ için, hayat için değil ölüm için yaratıldığını bil! Ne kadar kalacağını bilmediğin bir evde, alınıp götürüleceğin bir durakta, ahirete varacağın bir yoldasın. Sen, korkan kimsenin kurtulamayacağı, sana erişmesi kaçınılmaz olan, sonunda mutlaka tadacağın ölümün avısın. Tövbe etmen gerektiğini düşündüğün halde kötü bir iş yaparken ölümü tatmaktan kork ki, ölüm gelip tövbe ile aranı açmasın! Eğer böyle olmazsan, kendini helâk ettin demektir. 


Ey oğlum! Ölümü anmayı çoğalt, sana gelinceye kadar onu hatırında tut, ona karşı hazırlıklı ol! Gafil bir durumda iken ona yakalanma! Ahireti, orada bulunan nimetleri ve elîm azabı hatırlamayı artır! Çünkü bu seni dünyada zahitleştirir ve onun gözündeki değerini düşürür. Allah bu konuda seni uyardı, sana nasihat etti ve dünyanın kötülüklerini açıp gösterdi. Dünya ehlinin dünyaya üşüşüp onu baki imiş gibi görmesi sakın seni aldatmasın! Onlar ancak havlayan köpekler, av peşinde koşan canavarlar gibidirler. Biri diğerine havlar, üstün olanı zayıf olanını yer, büyüğü küçüğünü kahreder. Onlar, bir kısmı bağlı, bir kısmının da bağları çözülmüş, boş bir vadide, gözeten çobanı ve bakanı olmayan, meraya salınmış develer gibidirler. Orada oynamaya dalmış, arkalarındakini (ahireti) yavaş yavaş unutmuşlar ve karanlık ölüm gelip çökmüştür. Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, oradan ayrılmaları çok yakındır. 
Bil ki! Bineği gece ile gündüz olan kişi, duruyor olsa da zaman onu alır götürür. Zikri yüce olan Allah dünyanın harap, ahiretin de mamur olmasını ister. 


Ey oğlum! Dünya ile ilgili zahit olmanı istediğim konularda zahit olursan, dünyaya karşı kendini bilmiş olursun. Nasihatimi kabul etmesen bile yine de seni dünya konusunda uyarırım. Kesinlikle iyi bil ki, dünyalık emeline ulaşamaz ve ecelinden kaçamazsın. Şüphesiz senden öncekilerin olduğu yolda olduğunu yakinen bilmeni isterim. Öyleyse isteklerini gözden geçir ve tamahkâr olma! Nice istek vardır ki, insanı kavgaya götürür. Her isteyen kurtulamaz, kazancını güzel (helal) tutan da muhtaç olmaz. 

5. Yöneticilerle ilişkiler ve İstemek Hakkınd


Nefsin seni aşağılık isteklere çağırsa bile, ona böylesi şeylere yönelmemekle ikram et! Çünkü kendini zelil etmekle hiçbir şey kazanamazsın. Allah seni hür olarak yaratmışken, başkalarına kul olma! Şerle gelen hayra, hayır denmez, zorlukla gelen kolaylığa da kolaylık denmez. 


Aç gözlülük ile yola çıkmaktan sakın! Çünkü o seni hızla helâk suyunun başına götürür. Eğer yapabilirsen, Aziz ve Celil olan Allah’la arana bir nimet sahibi sokma. Çünkü sen, ancak payını alacak, nasibine ulaşacaksın. Her ne kadar her şey Allah’tan ise de, Allah Teâlâ’dan gelen az şey, yarattıklarından gelen çok şeyden daha büyük ve daha yücedir. 
Eğer düşünürsen -En güzel misal Allah’a aittir- meliklerden isteyip de elde ettiğin şeylerde seni küçültme, değersiz ve bayağı şeylerden, sana ulaşan şeylerin çoğunda bir utanma olduğunu fark edersin. Sen dinini ve namusunu bir bedel karşılığı satan değilsin. Aldanan kişi Allah’tan gelecek nasibini kaybedendir. Dünyadan sana geleni al! Sana ulaşmayana da minnet etme! Şayet yapamazsan, bunu istemeye devam et ki, kazancın olsun! Seni dinin ve namusundan uzaklaştıracak kişilere yaklaşmaktan sakın ve yöneticilerden uzak dur! Şeytanın aldatmalarından kendini güvende görüp, ne zaman bir sapıklık görsem onu defederim deme! Çünkü senden öncekiler işte böyle helâk oldular. 
Şüphesiz Ehl-i kıble ahirete inanmışlardır. Onlardan bazılarının ahiretini dünyaya sattıklarına kanaat getirirsen, bunun hiçbir kimse için iyi olmayacağını bilmelisin. Böylelerini şeytan hilesi ve tuzağı ile aldatır da, ancak değersiz bir dünya metaı karşılığında, içinde helâk olacağı şeye atar. Onu bir şeyden diğerine sürükleyerek Allah’ın rahmetinden ümit kestirir, İslâm’ın ve ahkâmının zıddına olan şeylerin içine atar. 


Senin nefsin dünyayı ve sultanlara yakın olmayı ister. Söylediklerimin içinde, senin iyiliğine olan ama sana yasaklanan şeyleri de seversin. Bu durumda diline hâkim ol! Çünkü kızgınlık anında yöneticilere yakın olmanın değeri kalmaz. Onların hallerini sorma, geçimsizliklerinden söz etme ve aralarına katılma! Pişman olmaktansa susmakta selâmet vardır. Susmakla yapacağın yanlışın pişmanlığı, konuşmandan kaynaklanan ve vakti geçmiş pişmanlığından daha iyidir. Bu, bir kabın içinde olanı, ağzını bağlamadan korumaya benzer. Elinde olanı korumak, başkasının elinde olanı istemekten daha iyidir. 


Güvenilir olmayan kimseyle konuşma! Yalancı olabilir ve yalan bir zillettir. Dolayısıyla yalandan ve yalancılardan uzak dur. 

6. Güzel Ahlâk Hakkında 


Kanaatle birlikte olan iyi bir tedbir, israfla birlikteki çokluktan daha iyidir. Ümitsiz kalmak, insanlardan istemekten daha iyidir. İffetli bir sanatkâr olmak, günahkâr bir zengin olmaktan daha iyidir. 


Kişi kendi sırrını en iyi kendisi saklar, pek çok çalışanın çalışması kendisine zarar verir. 


Çok konuşan boş konuşur, tefekkür eden basiretli olur. Salih insandan dost edinmek, kişinin en büyük şansıdır. Hayır ehline yakın ol! Böylece sen de onlardan olursun. Şerlilerden uzak dur! Böylece onlardan uzaklaşmış olursun.

 
Sû-i zanna kapılma! Haram ne çirkin şeydir. Zayıflara zulmetmek, zulmün en çirkinidir. İstenmeyen şeylere karşı sabırlı davranmak kalbi korur. Yerinde gösterilmeyen şefkat, şefkat değil şiddet olur. Bazen ilaç hastalığın kaynağıdır. 
Bazen ehil olmayıp da nasihat veren, nasihat isteyeni kandırır. Arzularına kapılıp onlara bel bağlamaktan sakın! Çünkü onlar ahmaklığın sermayesi, dünya ve ahiretin hayal kırıklığıdır. 


Ateşin odunu temizlediği gibi sen de kalbini edeple temizle! Geceleyin odun toplayan ya da yoldaki toz toprak gibi olma! Tecrübelerini artır! Başına gelenlerin en hayırlısı, sana en çok ders verendir. 


Yumuşak huyluluk asalettendir. Sıkıntıya düşmeden firsatları değerlendir! Azimden kararlılık doğar. Gevşeklik mahrumiyetin sebeplerindendir. 


Her isteyen istediğine kavuşamaz. Her giden geri dönemez. Azığı olmamak, fesattandır. Her işin bir sonu vardır. Çoğu yol gösteren aslında yanlış yönlendirir. Ne zayıf bir yardımcıda ne de şüpheli bir arkadaşta hayır vardır. Şüpheli şeyler için geceler boyu bekleme! Sabırlı olan efendi, anlayışlı olan da, bolluk bereket içinde olur. 


Hayır ehline kavuşmak kalbi imar eder, zamanı kolaylaştırır, seni, sana kolay gelen şeylere yönelterek, zamanı da kolaylaştırır. 


Günahta ısrarcılıktan sakın! Şayet bir kötülük işlersen, tövbeyi onun mahvedicisi yap! Sana ihanet edilse bile, sen emanet edilene ihanet etme! 


Dostun senin sırrını ifşâ etse bile sen onun sırrını ifşâ etme! Dostunun güvenini satma/umudunu boşa çıkarma! Bir şeyi hak ettiğinden daha fazlasıyla isteyerek tehlikeye atma! O sana kısmetin olarak gelecektir. 


Ticaretle uğraşan kimse risk alan kimsedir. Faziletli davran ve karşılık vermede güzel olanı tercih et! İnsanlara güzel şeyler söyle! Kendin için güzel gördüğün şeyleri insanlar için de güzel gör, kendin için çirkin gördüğün şeyleri onlar için de çirkin gör! Şüphesiz elde etmek için acele ettiğin şey sana az gelebilir ve makbul gördüğün şeyden pişman da olabilirsin. 


Bil ki! Saygın ve vefalı olmakla birlikte, kınanmak da vardır. Yüz çevirmek kinin belirtisidir. Aşırı hastalıklı olmak cimriliğin alâmetidir. Arkadaşına tatlı dille yardımcı olamayacağını söylemen, başa kakmakla birlikte iyilik yapmaktan daha hayırlıdır.

7. Dostluk Kardeşlik ve Akrabalık Hakkında


Sıla-ı rahim saygıdandır. Sen akrabalarınla bağını kesersen sana kim güvenip de ilişkilerini sürdürebilir?! Mahrum kılmak, ayrılığa yol açar. 


Kardeşin sana sıla-i rahmi kestiğinde, iyilik etmediğinde, yakın iken uzaklaştığında, yumuşak iken sert davrandığında, mazeretsiz yere bir kabahat işleyip de, sanki sen onun kuluymuşsun da, o senin efendinmiş gibi davrandığında, kendini kardeşinin bu davranışlarına katlanmaya zorla! Yaptığın şeyi yerli yerince yap! Lâyık olmayana da bunu yapma! 


Dostunun düşmanını dost edinme! O zaman dostuna düşman görünmüş olursun. Onunla ilişkilerini kesip koparma! Çünkü bu kötü bir ahlâktır. Kardeşine nasihatini tutsa da, tutmasa da nasihat ver! Ona her durumda yardım et! Onunla gittiği yere kadar git! Ağzını toprakla doldursa bile, kardeşinin cezalanmasını sakın isteme! 


Düşmanına karşı faziletle davran! Çünkü zafer için doğru olan budur. Güzel ahlâkla selâmete çıkarsın. Kinini içine atmalısın (yutmalısın), zira ben bundan daha tatlı bir yudum görmedim.


Şüpheli bir şeyden dolayı kardeşinle ilişkini askıya alma! Duygularını açıp ona sitem etmeden ilişkini de kesme! Sana kaba davranana sen iyi davran! O zaman o da sana iyi davranır. 


Akrabalıktan sonra sıla-i rahmi kesmek, kardeşlikten sonra yabancı olmak, dostluktan sonra düşmanlık, sana güvenen kimseye ihanet etmek, sana hakaret eden kimseden af dilemek zorunda kalmak ne kötüdür. Eğer seninle ilişkisini kesecek olursa, bir gün fikir değiştirdiğinde, gönlünde ona dönüp gidebileceğin bir yer ayır! 


Senin hakkında iyi düşünenin zannını boşa çıkarma! Kardeşinin hakkını inkâr etme! Seninle kardeşin arasında olan güvene dayanarak, onu hakkından mahrum etme! Zira kendisine haksızlık ettiğin kişi, senin kardeşin olmaz. Ehlin sana karşı insanların en kötüsü olmasın. Senden uzak duran kişiye rağbet etme! Kardeşin seninle bağlarını kesmesin! Senin iyiliğinden daha fazla kötülüğü, senin cömertliğinden daha fazla cimriliği, senin erdeminden daha fazla kusuru olmasın! Sana zulmedenin zulmünü gözünde büyütme! Çünkü o kendisinin zararına, senin de lehine çalışmaktadır. Seni sevindirenin karşılığı ona kötü davranman değildir.

8. Rızık Hakkında 


Rızık senin aradığın ve seni arayan olmak üzere iki türlüdür. Sen ona gitmesen de o sana gelir. Ey oğlum! Bil ki, zaman akıp gider. Pişmanlığı artanlardan ve mazereti halk arasında dolaşanlardan olma! İhtiyaç halinde iken alçalmak ve zenginken sıkıntı çekmek ne kötüdür. Dünyadan kazandığın, ahirette karşına çıkacak olandır. 


Doğru yolda infak et! Kendinden başkası için biriktirme! Elinden kaçırdığına üzüleceksen, sana ulaşmayan şeyler için hayıflan! Olmayanı olup bitenden çıkar da anla! Çünkü işlerin hepsi birbirine benzer. 


Nimet sahibine karşı nankör olma! Çünkü nimeti inkar, küfrün acısıdır. Özürleri kabul et! Zorlanmadıkça öğüt almayanlardan olma! Çünkü akıllı kişi edepli bir biçimde öğüt alır. Hayvanlar ise, dayakla akıllanır. İster itibarlı ister sıradan birisi olsun, sana değer verene sen de değer ver! Gelen sıkıntıları büyük bir sabır ve sağlam bir imanla gider! 
Tutumluluğu terk eden haddi aşmıştır. Kanaat ne güzel bir huydur. Haset, insanın en şerli arkadaşıdır. Ye’se düşmek aşırılıktır. Akıbetten korkmada beka vardır. Kıskançlık düşmanlığı, dostluk yakınlığı celbeder. Dost sen yokken de dostluk gösterendir. Hevâ körlüğün ortağıdır. Belirsizlik zamanında karar verebilmek Allah’ın yardımındandır. Yakîn, sonucu ne güzel bir sıkıntı gidericidir. Nice yalan vardır ki, kınanmayı hak eder. Doğrulukta kurtuluş vardır. Nice uzak, yakından daha yakındır, nice yakın, uzaktan daha da uzaktır. Garip, hiçbir dostu olmayan ve dostlarının sû-i zannından kurtulamayan kimsedir. 


Kızgınlıkla hareket eden susuz kalır. Hakka karşı gelenin yolu daralır. Haddini bilenin değeri baki kalır. Cömertlik ne güzel bir ahlâktır. Kudretli birisinin haddi aşarak zulmetmesi, daha sonra pişman olmasına yol açar. Hayâ bütün güzel şeylerin sebebidir. Takip edebileceğin en güvenli yol, kuşkulara kapılarak ve tartışmalara dalarak değil, anlayarak ve öğrenerek bunu elde etmeye çalışmandır. Bu konudaki arzun Rabbinden yardım istemek ve seni başarılı kılmasını dilemekle olsun, sana musallat olan ve seni sapıklığa götüren her türlü şüpheye dalmakla değil! Bir de görürsün ki, kalbin arılaşmış, huşûya kavuşmuş, düşüncen istikrara ermiş ve derlenmiş, toparlanmış, bu konudaki gayretin de tek bir gayret haline gelmiştir. Şayet bu konuda fikrin derlenip toparlanmazsa kötülüğü ertele! Dilediğin zaman onu erkene alabilirsin. Sana iyi davranılmasını istiyorsan sen de iyi davran! 


Kardeşine karşı güzel huy sergile! Fazla kınama çünkü bu kini doğurur, mahrumiyeti çeker ve cezalandınlmasını istediğin kişinin sana karşı gazabına sebep olur. Cahilden uzak olmak, akıllıyı ziyaret etmeye denktir. Haramdan sakınmak Allah’ın ikramındandır.

9. Zaman Hakkında


Kim zamanla inatlaşırsa zarar görür. Kim ondan intikam almaya çalışırsa, gazaba uğrar. Azgınlık ehlinden intikam almanın vakti çok yakındır. Aldatana vefâ göstermemek ne kadar da uygundur. 


Müttakkî gibi görünen kimsenin ayağının kayması en kötü olanıdır. Yalancının hastalığı ise en kötü hastalıktır. Azlık zillettir. Fesat çoğu insanı yok eder. İktisatta kolaylık vardır. 


Anne babaya iyilik etmek insanın asaletindendir. Korkaklık insanın pişmanlığına yol açan bir sırdır. Akıllı, tecrübelerden nasihat alan kimsedir. Rehberin aklın olsun, hevâya tâbi olmak körlüğü doğurur. İhtilafta birlik olmaz. İktisat eden helâk olmaz. Zahit olan fakirlik görmez. İnsanın şerefli olması gerekir. 


Ölümünü arayan nice kişiler vardır. Korkulan her şey korkanın başına gelir. Nice şaka olsun diye söylenen şey gerçek olur. 


Kim zamandan emin olursa zaman ona ihanet eder. Kim ona büyüklük taslamaya çalışırsa zaman onu aldatır. Kim de onu yönetmeye çalışırsa o onu yönetir. Kim ona sığınırsa güvende olur. Her ok atanın oku hedefine varmaz. 
Sultan değiştiğinde zaman da değişir. Yakının hayırlısı sana yetendir. Mizah kini doğurur. Çalışanı mazur gör! Belki de hırsta cimri davranmak, dinin başı ve yakînin sıhhatidir. Tam bir ihlâs günahlardan korur. Sözün hayırlısı, fillerin kendisini tasdik ettiğidir. Kurtuluş doğru yoldadır. Dua rahmetin anahtarıdır. 


Yola çıkmadan önce yoldaşı, eve girmeden önce komşuyu ara! Dünyadan kendini sakın! Sana yol gösterene katlan! Senden özür dileyenin özrünü kabul et! İnsanları affet! Kimseden çirkin bir şey nakletme! Sana isyan etse de kardeşine itaat et! Seni gücendirse de sen onu ara sor! Nefsini affetmeye alıştır! Her şeyin en güzelini seç! Çünkü hayırlı olan fıtrattandır. Çirkin ve boş söz söylemekten sakın! Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme! Acınacak hale düşmeden önce nefsinden uzaklaş!

10. Kadınlar Hakkında


Kadınlara danışmaktan sakın! Onların reyleri zayıf, azimleri gevşektir. Onların bakışlarından örtünle sakın! Çünkü hicabın çokluğu hem onlar için hem de senin için şüphe bakımından daha hayırlıdır. Kadınların, güvenmediğin kişilerin yanına çıkmaları, güvenmediğin kişilerin kadınların arasına karışmasından daha iyidir. Senden başkasını tanımamalarını sağlayabiliyorsan, bunu yap! 


Kadına yapabileceğinden daha fazla iş yükleme! Çünkü bu narin olmasını, zihninin rahatlığını ve güzelliğinin devamını sağlar. Zira kadın bir çiçektir, hizmetçi/güçlü değildir. Kadını kendi yüceliğinden başka bir yerde görme! Kendisinden başkasına da şefaatçi yapma! Şefaat ettiği kimsenin lehine, senin aleyhine meyledebilir. 


Kadınlarınla uzun süre başbaşa kalma! Aksi takdirde ya seni usandırırlar ya da sen usanırsın. Kendine belirli bir zaman ayır! Çünkü seni iradene sahipken görmeleri ve bu durumda onlardan uzak kalman, onlara kapılmış bir vaziyette görmelerinden daha hayırlıdır. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma! Çünkü bu, onlarda şüpheyi doğurabilir ve doğruyu eğri gösterebilir. Onların işlerini sağlam yap! Eğer büyük ya da küçük bir günah görürsen uyarmakta aceleci davran! Günaha karşı müsamahakâr davranma! Çünkü bu yenilerine kapı açar. 


Emrinde olan kölelere karşı iyi davran ve kızgınlığını azalt! Günahın olmadığı yerde onları çok azarlama! Eğer birisi bunu hak ederse affederek güzellik göster! Çünkü aklı olan kimseye adaletle davranmak, dövmekten daha etkilidir. Aklı olmayan kimseyi yanında tutma! Kısasta aceleci davranma! Herkese yapabileceği işi ver! Böyle yapman tembellik göstermemeleri bakımından daha iyidir. 


Akrabalarına iyilik et! Çünkü onlar kendisiyle uçtuğun kanatlarındır. Onlar senin kendilerine bağlı olduğun asıllarındır. Onlarla yapacağın işlerin üstesinden gelirsin. Aynı şekilde onlar, zor zamanındaki desteğindirler. Onların çoğuna ikramda bulun! Düşkünlerine yardım et! İşlerinde onlara katıl! Sıkıntılı zamanlarında zorluklarını kolaylaştır! Allah’tan onlar için yardım dile! Çünkü yardımcı olarak o yeter! 


Seni dininde ve dünyanda Allah’a emanet ediyorum. Dünyada ve ahirette sana hayırlı bir son diliyorum.


Hz. Ali (r.a.)

Her nerede olursan ol Yaradanını unutma!

Şükrü Koyutürk
Deden

“…çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır…”

Tegâbün Suresi ayet 15

 
Oğullar ve Babalar için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2021 in Çeviri Şiirler, Berceste, Bercestem, Kur'an-ı Kerim, Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Çoğalan

  -babama ve amcama-

insan bir yorgunluktur sevgili babacığım
bunu sen söylemedin, kimseler söylemedi
bir sabah
bas ucumda kitaplar, masamda şiirlerim
gönlümde genç sevdaların haylaz kırgınlıkları
eldivenlerim içinde kımıldayan güllerle
ben yazdım hayatimin sağır duvarlarına.

ben yazdım
dikenli, uzun yollardan dolaştırdım özleri
binlerce dudak değmiş tılsımlı kelimeler
kul etti giysilerimi avucumdan dağıldı
sonra bir bahar geçti küflü kaldırımlardan
sahi, bir bahar miydi o yağız ergenliğim
kiralık pencerelerden gökyüzüne baktığım
içime konan serçeler, kitaplardaki efsun
balkonuma uzanan dal, sahi bir bahar miydi?

annem
sütten bir ikon gibi hayat damarlarımda
oğluna uzun bir ağıt olduğunu söylüyor
manasız buluyorum bütün ayinlerimi
gözlerimi afyon gibi içime çekiyorum
rahibeler görüyorum meryem güzelliğinde
ağır taş merdivenlerde baharı gözlüyorlar
bir kapı aralanıyor badem çiçeklerinden
küçük bir tufan alıyor çiçekleri, baharı
annem bir rüya oluyor, benimle konuşuyor.

bir ressam anlamayacak benim bildiklerimi
çünkü ben
gölgeleriyle oynayan büyümüş bir çocuğum
renklere kan veren damar benden alındı çünkü
gözlerime `çerçeveli` bir gözlük geçirildi
körelmiş bir hançerle kestim duygularımı
yemiş çaldım bahçelerden açlığım bastırınca
ürkütüp yalnızlığı `zeytin gözlü yar`çaldım.

bir irem hırsızıyım
sabık bir müntehirim sevgili babacığım
annemin bir meryem gibi sükunla emzirmesi
senin siyah saçlarımda defineler araman
gün geçtikçe ağırlaşan yorgunluğum içindi
aradım mevsimleri baharı bulamadım
-insan bir yorgunluktur sevgili babacığım-
bunu sen söylemedin
ben yazdım duvarlarıma külden avuçlarımla
kapandım yazılara
ellerini aradım.

Mehmet Aycı

 
Çoğalan için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Nisan 2021 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

GİTME O GÜZEL GECEYE TATLILIKLA

Gitme o güzel geceye tatlılıkla
İhtiyarlık yanmalı ve saçmalamalı gün kapandığında;
Öfkelen, öfkelen ışığın ölmesinin karşısında.

Akıllı adamlar, bilmelerine rağmen karanlık uygundur sonlarında,
Sözleri şimşek çaktırmamış olduğu için onlar
Gitmezler o güzel geceye tatlılıkla.

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar, bağırarak ne kadar parlak
Dans edebileceğini güçsüz eylemlerinin yeşil bir koyda,
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölmesinin karşısında.

Vahşi insanlar güneşi uçarken yakalamış olan,
Ve öğrenen, çok geç, yas tuttuklarını ona yolunda,
Gitmezler o güzel geceye tatlılıkla.

Ağır hastalar, ölüme yakın, körleştiren görme gücüyle gören
Kör gözlerin gök taşları gibi alevlendiğini ve şen olmasını,
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölmesinin karşısında.

Ve sen, benim babam, orada hüzünlü dorukta,
Yalvarırım, lanet et, hayırdua et bana şimdi acımasız göz yaşlarınla.
Gitme o güzel geceye tatlılıkla.
Öfkelen, öfkelen ışığın ölmesinin karşısında.

Dylan Thomas
Çeviren: Vehbi Taşargitme-karanlık-geceye-

 
GİTME O GÜZEL GECEYE TATLILIKLA için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Kasım 2019 in Çeviri Şiirler, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: