Beceriksiz

Kabuğunu koparmadan
ne bir elmayı soyabildim
ne de iyileştirebildim bir yaramı
ama karşıma çıkınca
kızmadım hiç elma kurduna
bendim çünkü bıçağı saplayan
onun yurduna

Şair diyorlar benim için
bilmiyorum oysa
her şiire konmalı mı uyak
her yere nedense
konamıyor tayyare
hay dilimi
arı türkçe soksun; uçak

Kaptan olmak isterdim
aynanın karşısında
eski bir sinema yıldızı
gibi ağlayan
İstanbul hatlarında
bir fırça hafifliğiyle gidip
gelen vapurlara

Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma
ve Kız Kulesi’ni göstererek
bırak artık diyor üzülmeyi
yedi tepeli bu şehirde
şiir okunacak tek yer
elbette denizin ortasındaki
şu küçük buz dağı

Terzi olsa da babam
sökük dikmesini beceremem
beni yalnızca sen anlarsın
iğnenin deliğinden geçsin
diye ipliklerin
bir anlık ıslatıldığı dudaklara
takılıp kalan annem

Sunay Akınkar_altinda_kiz_kulesi

Reklamlar

Avarelik Yılları

Sen miydin, Tanrım, o kerem sahibi,
Bir öğün yemek, bir testi şarap
Ve bir gecelik barınak için
Kapını çaldığımda
Hizmetçilerine
“Evde yok!” dedirten?

Sen miydin, Lordum,
Aklın taş gemisiyle ruhun çölünde
Kalbim forsada kürek çekerken
Gökçe krallığının tepelerinden
Biraz kekik kokusu,
Biraz serinlik istediğimde,
Rüzgarın yalazlı dudağına
“Evde yok!” dedirten?

Sen miydin, Efendimiz,
Sen miydin, şairlerin, yoksulların tanrısı
Sözcüklerin yalancı cennetinde
Dillerini bilmediğim yamaklarının,
Söz cambazlarının arasında
Yüreğimin kekeme diline
Bir ahenk, bir düzen istediğimde,
Yalnızlığın ilham perilerine
“Evde yok!” dedirten?

Cahit Koytak

Son Gül

Avni’ye

İşte son gül soluyor
Gizli ve kinli eller
Yaprakları yoluyor
Çiçeklerle beraber.

Ağaçlardan süzülen
Bir asabî uğultu,
Bahs ederek hüzünden,
Yaralıyor sükûtu.

Gösteriyor her bakış
Bir ürperme, bir korku;
Her yüreğe uğramış
Sanki hicrânın oku.

Sonbahârın zehrinden
Gönlüm hisse alıyor;
Titre, ruhum! derinden:
İşte son gül soluyor.

Nurullah Ataç

Güneşimi Vurdular

dalgalar sırılsıklam, dökülmüş elleri kolları
yorgun argın, güneşi kıyıya sürüklüyorlar
kıran kırana vuruşuyor hüzün mavisi ışıkları
ıskalayan tüm kurşunlar onda karar kıldılar
çoktan gelmiş olmalıydı göğün ak kanatlıları
beni alıp götürmedi, neden bu sabah sular
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular

denize düşerken gördüm aldırmıyordu insanlar
bulutların arasından yuvarlandı koya
önce burna çarptı çığlık çığlığa kayalıklar
sonra can havliyle devrildi suya
ah…bayram etti cümle balıklar
ama bir gariplik var, hiç ağlamazdı kuşlar
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular

ışıktan öpücük konduruyor sahile sular
ellerim hatırassı, güneş bulaşıığı ellerim
abdest organlarımda hâlâ izi var
şafağın bitmesini boşuna beklemişim
gözlerime ne oldu, neden bir tuhaf oldular
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular

ne geceler atardım önüne, hepsini de yerdi
ayrılığı felaket, yanımdayken burnuma tüterdi
eyvah ki yalnız beni değil yıldızları da kırdılar
onlarsız yapamaz, bilirim, hep koynunda yatardı
geç oldu, hâlâ anlayamadım, saati niçin sordular?
Sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular

tam alır yerinden yemiş kurşunu güneş
melekler her ahından bir cehennem yontarlar
güneş ki masum kadınların iffetine eş
göklerin maksadı ne ki kırılıyor gerdanlar
neden beni okşayan melekler uykudalar
sahi,
unutmuşum,
güneşimi vurdular.

1992-96
Mustafa İslamoğlu

Önden Yırtılan Gömlek

Ferisiler, senin elinle her yerde
İsa’yı çarmıha geriyorlar, Amerika;
Sen de, utanmadan seyrediyorsun olanları
Yüzünü gizleyerek lobide, gazetenin arkasında.
Gergedan derisinden mi yüzün senin,
Fil derisinden mi, nedir?
Kör müsün, sağır mısın yoksa, sen Amerika?

Kuyu diplerinde kervan bekleyen
Genç kardeşlerinin ve uzak kuzenlerinin
Yeniyetme demokrasi taleplerine
Hesapsız kol kanat geren
Bir Kenanlı Yusuf olabilirdin oysa
Kahire’de, Gazze’de, Dimeşk’te
Ve dünyanın her yerinde, sen Amerika.

İnsanlığın büyük şiirine,
Bahar Rönesansına ilham taşıyan
Gazzeli Musa’ya, Mısırlı İsa’ya,
Humuslu Muhammed’e,
Ve bu kervana katılmak için, çocukluğu
Geciktikçe geciken bütün Bünyaminlere
Kol kanat gerebilirdin oysa, sen Amerika;

Ama kalkıp onurunu, vicdanını
Ve kısacık tarihinin bütün müktesebatını
Yakup’un evine kanlı gömlekle dönen
Üvey kardeşlere oynamayı seçtin sen
Ve kaybettin işte gökçe borsada;
Gömleğin önden yırtık senin, Amerika
Ve yüzün tanınmaz halde tırnak izinden.

Genç de değilsin artık, genç de değilsin.
Orta yaşlarını yaşamadan ihtiyarladın çünkü.
Çökerttiler seni silah baronları,
Çökerttiler petrol kralları, borsa timleri,
Aldattılar seni, aldattılar,
Çuval geçirdiler ruhuna, CIA’lar, NSA’lar
Ve Babil Kulesinin bütün öteki cinleri;

‘Demokrasi, demokrasi, demokrasi!’ diyerek
Çocuk pornosu satıyorsun şimdi
Ve ölü pornosu, yaşlı Dünyaya.
Bu kadar mı düştün?
Hep mi böyleydin yoksa?
Tüh sana, Amerika,
Tüh sana Amerika, tüh sana!

16 Temmuz 2013
Cahit Koytak

                     

Karabağ Şikestesi

I.

Bilirsin kırık dökük hayatımız bizim,
Karabağ şikestesi gibidir.
Bir çığlık fışkırır birden,
Neşeli ara nağmelerden.
Ben, ara nağmeler sürerken
Anlıyorum ki, gitmeliyim…
Düşsel bir kervanın dev develeri,
Evin önünde çökmüş
Kapıcıyla lafa dalmış kafilesalar
Artık tereddüde mahal mi var?
Sevdiklerimin anılarından döktürdüm
Kervana armağan bir çan,
Melamet hırkasını giyerek eynime,
Ne yüreğime ne beynime
Ne de ardıma bakmalı, gitmeliyim
Kişi ardına bakmadan gitmelidir
Orfe’den beri malumdur ki,
Geriye bakmak tehlikelidir.

2

Yöntemsiz ve düzensiz bir şekilde,
Hüzün damıttım durdum ömrümce
Dağınık bir ambarda bulduğum
Tozlu, eski bir imbikle
-İlk sahibinin Şeyh Galip olduğu söylenirdi-
İmbiği ambara bırakıyorum,
Ne cevabım var bundan böyle ne sorum
Silinirken ülkeler ve ormanlar
Birey yokoluşlarının ne önemi var?
“Ah şahım” yazılı duvar,
Umarım bana da bir yer bağışlar
Cemiller silindi, ortada Cemal,
Mestler nerede, ortada Elest…
Nasıl olsa onlar da yorumlayacak,
Yorgun yorumlarımı söylemeden
Her taze güle;
Onların gönlünü boğmadan toza, küle
Salmadan köhne kente velvele,
Gitmek göründü, gitmeliyim…
Söndü ocak yok şule.

3

Ey nevnihal senin misalin,
Hayalde düşte bile görülmez…
En az yüzyıldır Beyoğlunda,
Gezer ve süzersin gözlerini.
Sonra eve nasıl dönersin?
Sarıyer minibüs durağında
Gören olmamış seni
Ne de güller arasında bensiz…
Niçin beni üzersin?
Benden çok yaşlı hayal sen…
Ey hayalet yavrucağım
Bostan ıssı kakıyıp
Bana bunu soracak.
Şimdi hala Kayseriyle Sivas arasında
Dağ başlarına Yunus bulutları asılı,
Kimlik sormadan “zifin”ler sunan
Yeşil tepeler Trabzon’da.
Sen aynı güzellik değil misin?
Görüp kaçırdığımız neşe sen,
Görüp kaybettiğimiz mutluluk.
Tanık mısın Edirne minaresi?
Narin parmağı kurşun kubbenin
Tanık mısın?
Bostan ıssı kakıyıp
Bize soracak ihtimaldir.

IV.

Yunus bulutları hâlâ Anadolu’da
Ben ne yazık ki ben, seni yitirdim
Seni yitirdim; Cevahir Bedesteni’nde
Esham ve tahvilata mı değiştirdim?
Ellerini erkek gibi arkada kavuşturmuş
-Aslında bükük beline destek-
“Benim tecellim böyleymiş” diyerek
Yürüyen bir kadın belirdi.
Siyah ve eski mantoluydu
Beyaz iplikler yapışmış arkasına
Faydasızdı, biliyorum önceden
Ondan sormadım seni, bilemezdi
Sen söyle ey Kıztaşı en yaşlısı
Muhtedi İstanbul sütunlarının

Hüsrev Hatemi

Ey Zaman Kuşu

Hangi yöne uçsan kırık kanatlarınla,
bil ki ardındayız biz de o yaralı geyikle.
Birkaç kişi, yaprakları sararmış
eski kitapların içinden.
Her şey ezberimizde
lanetlilerin lanetlediği ölümsüz metinlerden.
Sızan ışığın alacaaydınlığında,
unutulmuş hücrelerin yosunlu duvarlarına
hem düşlerimin haziran güneşi yansıyor,
hem de dışarda savrulan kar.

Cevat Çapan