RSS

Kategori arşivi: Yol Üstündeki Semender’ler

Dünya Burukluk Listesi

Not: Dünya burukluk listesini yaparken tamamen taraflı davrandım. İsimleri kendime göre seçtim. Listeyi daha fazla uzatabilirdim. İsteyen listeye istediği ismi ekleyebilir. Ama bütün titiz çalışmalar ancak buruk olmayanların, nefesi yetenlerin işidir.

Hazreti Adem: Adem kimseye baba diyemedi.

Hazreti Yusuf: Kuyuya atılan hangi çocuk bir daha kahkaha atabilir ki?

Yunus Emre: Sol böğrümde ince bir dert / Batar Yunus Yunus diye.

Bülent Parlak: Burukluğu fark etmesem, kendimi burukluğa yazmazdım.

İlhami Çiçek: Onda dünyanın bütün taşlarını sırtında taşır gibi bir hal hep vardı.

Beşir Fuad: 1887 yılında ameliyatını kendi icra etti.

Gerard de Nerval: Yazık! Ben ölürsem her şey ölecek demek.

Sadullah Paşa: Viyana’da sefir iken Türkiye’ye kendisi değil, cesedi.

Hüseyin Türkoğlu: Üniversiteden arkadaşımdı. Bir şubat sabahı, 2015’te bileklerini. Şahidim burukluğuna.

Tokadizâde Şekib: 1932’de oğlunu kaybettiği gün başına bir silah dayadı.

Galib Efendi: Bir gün daha yaşamak istemeyecek kadar iftiraya uğradı. O tek gün için listede. 1906. Yazar, şair.

Peyü Yavorov
: Eşinin ölümünden suçlandığında onları değil kendini öldürdü. Bulgar şair.

Halil Nihat Boztepe: 1949 yılında arkadaşının evine misafirliğe gitti. Bir daha kendi evine dönmeyi beceremedi. Şair, yazar ve çevirmen.

Stefan Zweig: Avusturyalı yazar. “Ben, çok sabırsız olan ben, onların önündengidiyorum.”

Kurt Tucholsky: En güzel savaş şiirlerini yazdığı, savaşın dehşetini anlattığı, Naziler yüzünden kaçmak zorunda kaldığı için.

Marina İvanovna Tsvetayeva: Çünkü o sürgünlerin şairiydi. Rus ihtilaline karşı çıkınca yersiz-yurtsuz bıraktılar. Sonrası burukluk.

Sergey Yesenin: Rusya’nın buruk şairi. Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm / Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.

Sezai Karakoç: Burukluğu bizzat gördüm, okudum, hissettim.

İsmet Özel: Gür sesinin ve büyük şiirlerin arkasındaki buruklukla her sabah uyanıyor. Sabah onun üstüne saldırıyor.

Sami Baydar: Merzifonlu şair. 2012 yılında vefat etti. Şiirlerini okuyunca o bir buruk.

Ergin Günçe: 1983 yılında 45 yaşında vefat etti. Gencölmek diye yazdı, genç öldü.

Antonin Artaud: Beni intihar ettiler.

Didem Madak: Onun çığlığı güzel şiirler yazmasında değildi, şiiri güzelleştirmesindeydi.

Neşet Ertaş: Yazını kışa çevirdiler onun. Demiştim ki “Leyla’nın mesleği mevsimleri bozmaktır.”

Sadık Hidayet: İranlı yazar. Karamsarlığı ve uyuşamadığı dünya yüzünden listede.

Attila Jozsef: Macar asıllı yazar. Kendini yoksul ve yoksun bırakanlara hakkını helal etmedi. Ya da bağışlamadı desek daha doğru olur.

Cesare Pavese: Ömrünün büyük bölümünü gurbette geçiren, arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen ve karşılıksız aşklar.

Andre Frédérique: İkinci dünya savaşının kayıp çocuklarından.Fransız yazar, şair.

Yukio Mishima: Japon samuray ailesinden bir yazar. Hiroşima’yı yaşamış kadar buruk.

Rabia Bayraktar: Ama bana hiç bir parçanız bir gün “Güzel kız merhaba” bile demediniz. Çünkü o da buruktu. 1955’te denize atlayarak.

Sylvia Plath: Fazlasıyla hassas, fazlasıyla yaşadı. “Ölmek, Her şey gibi, bir sanattır, Bu konuda yoktur üstüme. Aşk, aşk, işte benim mevsimim.”

Yolanda Giglioti: Mısır’da dünyaya geldi. Diyordu ki ““Beni affedin! Hayat benim için artık tahammül edilemeyecek bir halde.”

Müslüm Gürses: Hayatı buruk.

Boris Harloff: Gidiyorum eyvallah.’ denir. Ben bunu demiyorum. Çünkü gideceğim bir yer yok.” Fransız yazar.

Metin Akbaş
: 55 yaşında, 1982’de o da pes etti. Kayseri doğumlu, şair.

Zafer Ekin Karabay: Karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardan.

Muhammed Halil Kaya: Birlikte çok iyi susuyoruz.

Bülent Parlak, İzdiham 35. sayı
İZDİHAM

Hayat, zaman kavramı olduğu için doğmakla başlıyor; ölümle sona eriyor. Zamanın olmadığı her yer ve her şey sonsuzlukla tanışacak.

Yaram var diye konuşmaya başlarsanız bir kısmı yaranıza bakmaya gelir, bir kısmı yaranızı taşlamaya. Ama yara aynı yerde kalır.

Bülent Parlak

‘Hepimiz ölecek yaştayız…’ dedi ve ebediyet alemine gitti.

Dünya hayatını ve izdihamını geride bırakan Bülent Parlak’a Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı, yakınlarına sabırlar diliyorum.

Unutmayın: Şairin ölümüyle biraz daha sessiz ve nefessizdir bu dünya…

İbrahim Kalın

 
Dünya Burukluk Listesi için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Nisan 2022 in Yol Üstündeki Semender'ler

 

Etiketler:

Kar Parçaları

KEKELENEREK DİLE GETİRİLECEK DÜNYA,
onun konuğu
olacağım ben, bir ad
terlenecek duvardan aşağıya, ve
bir yara yalayacak o duvarı
aşağıdan yukarıya.

DUYDUM Kİ, BALTA ÇİÇEK AÇMIŞ,
duydum ki, o yer adlandırılamazmış,
duydum ki, o yere bakan ekmek
asılan adamı iyileştirirmiş,
kadının o adam için pişirdiği ekmek.
duydum ki, onlar hayat için
tek sığmak derlermiş.

TAŞLARIN atılması böceklerin arkasından.
O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu,
çaresizliğime alıştım, diyerek.
Tıpkı senin yalnızlık fırtınan gibi,
o da başardı enginlere yayılan
bir sessizliği.

TARLA FARESÎNİN sesiyle
cikliyorsun yukarı,

keskin bir
ayraçla,
beni gömleğimden tenime kadar ısırıyorsun,

seni
gölgelerle ağırlaştıran
konuşmamın ortasında,
ağzıma
bir bez kapatıyorsun.

LARGO
Sen, ey yoldaşım olan başına buyruk yakınlık:

kocaman
bir ölümün büyüklüğü ile
yatıyoruz birlikte, zaman –
ötesi ise inlemekte senin
soluyan gözkapaklarının arkasında,

bir çift karatavuk asılı yanımızda,
ta yukarıdan geçip giden
ikimize ait beyaz

metastazların
altında.

ÇIKMAZ SOKAKLARLA konuşmak
şu karşıda uzanan, söz etmek
onların vatansız kılınmış
anlamından

bu
ekmeği çiğnemek,
yazan dişlerle.

BİR YAPRAK, ağaçsız,
Bertolt Brecht için:

Nasıl zamanlar ki bunlar,
bir söyleşi
neredeyse bir suç oluyor
onca söylenmişi de
dile getirdi diye?

Paul Celan

Celan’s work is the finest poetry of the 20th century. I know of no other poet who can match his ability to delve into the far reaches of the human soul, nor has any modern writer faced up to himself with such searing honesty. I accept that this is a subjective view and one that goes back to my adolescence but it’s one that I’m more than happy to stand by.

Timestead / Zeitgehoft was first published after Celan’s suicide and contains work from the last eighteen months of his life. I have a whole range of issues with posthumous publication because we will never be sure what the writer intententions were with the poems that were left behind and are thus uncertain as to whether the poems are actually complete.

Celan is perhaps best known as a Holocaust survivor who was also a follower of the writings of Martin Heidegger, a card carrying Nazi and anti-Semite. What tends to get overlooked is his recurring struggle with mental ill health and his abiding interest in Jewish mysticism. He was plagued by severe depression and bouts of paranoia which required electro shock treatment. He died in 1970 by throwing himself into the Seine.

For the last fifty years I’ve avoided thinking about Celan’s final act for a number of reasons. Initially, as a callow youth, I saw the suicide of talented artists as an almost natural manifestation of the tortured genius, later on I read Celan’s suicide as an equally rational response to the Holocaust and the destruction of the Jewish race. Much later, in middle age, I became severely depressed myself and, during three separate episodes, I made active plans to do away with myself and required both periods of incarceration and consequent shock treatment. These coincided, more or less with the start of this blog in the late noughties. I’ve been writing about Celan throughout the last 12 years but have never felt able to confront this specific aspect of his work.

In my experience, suicide wasn’t a cry for help. I knew that I was, once again, en route to a severe depression and felt completely unable to prevent this. The only way that I felt I could get some resolution was by killing myself, thus depriving the depression of its victory.

Now that I’ve been well for about 10 years, I’ve felt able to look at Timestead with a bit more dispassionate attention and have been taken aback by the brutal strength of some of the poems. This is The whisperhouse / Das Flusterhaus;

The whiseprhouse,
open on leapday,

handed on
on jute, surface-
deep

it naturalizes
the fricatives,

the lallation-stage
is taken care of
by the lip-
pegs,

-does the
other snap in,
on time? –

this, yes this
glacierscreaming
of your hands,

the network of the dead
helps to carry the firnice,

the moon,
poles reversed,
rejects you, second
earth,

at the resthaven, deathproud, the
start throng
takes the hurdle.

I recognise that there may well be a lot of over identification going on but the above does ‘speak’ to me at a very deep level. I’m taking it that the ‘you’ here is the poet himself and that it’s written in the certain knowledge that he will kill himself. This is a big claim but things do seem to build slowly towards that bitter conclusion. In earlier work glaciers and ice fields are places of death where life seems to be extinguished. The compound here suggests to me somebody in agony at that place as well as the noise of the ice moving slowly forwards.

I’m taking ‘firnice’ to be a compound of ‘firn ice’ whch Wikipedia describes as “ice that is at an intermediate stage between snow and glacial ice” which may or may not point towards the way in which death proceeds. I was initially puzzled by this ‘network of the dead’ but things became a bit clearer when I realised that the network is helping something else with moving this load along.

Celan wrote a lot about the death of his parents, both of whom perished in the camps and about meeting them in the after-life. This network could thus refer to those who have previously died helping the living through to the same state. From a personal perspective I know that this kind of psychosis is common among the severely depressed, as is the notion of death as a welcome relief. It may seem odd but a serious depressive episode is, as it progresses, exhausting. Your brain is working really hard to keep what you know to be dangerous thoughts and feelings in check whilst your emotions are clamouring for your attention. Even though I’m not in any way religious I can identify with viewing a place to get some respite from this incredibly taxing onslaught as akin to heaven.

I viewed my planned suicides as victories over the depression which was making me feel so distraught and vulnerable. I was also convinced that my illness was contagious and that I was infecting those that I loved simply by remaining alive. Planning my imminent death felt like I was at least doing something rather than allowing ‘it’ to pull me further down to the depths. In retrospect, this gave me a kind of pride which I think is what Celan might be referring to here, especially if we understand ‘takes the hurdle’ as crossing the line between life and death.

I realise that I’ve ignored the first half of the poem, this is mainly because it doesn’t speak to me with the same direct intensity that the last four stanzas do and because there isn’t space here for an extensive discussion of fricatives, jute and the whisper house although this may occur in the coming weeks.

In conclusion, I hope I’ve shown at least one possible way of responding to The Whisperhouse and have been able to demonstrate why it is so very important to me.

I’ve used Pierre Joris’ translation taken from his Breathturn into Timestead which was published in 2014 and is highly recommended

Bebrowed’in Blogu

 
Kar Parçaları için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Mart 2022 in Çeviri Şiirler, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler: ,

Zilif

Şimdi —Zilif için

14 Temmuz [——-]

Sevgili Kızım, zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız, titriyor. Onun için, yazım çarpık-çurpuk oluyor. (Bu küçük defteri de kendim yaptım; sayfalan keserken o da biraz eğri-büğrü oldu.) Kusura bakma. 


Yazdıklarımı şimdi okurken, beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın — yıllar geçecek; büyüyeceksin. O zaman, bana küçükken beslediğin duygular, belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak; belki de, kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın; yıllar boyunca da, düşüne düşüne, çıkaracaksın. Bunu umuyor değil, biliyorum; çünkü sende, daha o yaşında bile, o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm — yani, şimdi, görüyorum…

Anımsıyorsundur: Senin için, “Benim kızım insan olacak” demiştim. Sen, benim bu sözümü o anda beynine kazımış, ama yüzüme de hayretle bakmıştın — o hayretini anımsıyorsun, değil mi? Evet, gururla, biraz da övünçle söylemiştim o sözü (babalar çocuklarından kendilerine pay çıkartırlar ya işte…)ama, yüzümde bir hüzün, bir üzüntü de görmüştün. Şaşırmıştın; pek bir anlam verememiştin buna. 


Bugün anlamışsındır — anladığını biliyorum : o gurur ile o hüzün nasıl oluyor da birarada bulunabiliyorlar; biliyorsun.

İnsan olan insan pek az — bunu anladın bunca yıl sonra; bir de şunu: İnsan insan oldu mu, acı çeker. Bunları anlaman, senin insan olacağını gören Baban’ın gururlu üzüntüsü ile üzüntülü gururunu anlamlı kılmıştır sana. 


Ama, bak, sana, şimdi, buradan, yıllar öncesinden, şimdi, sana, orada, yıllar sonrasında, şunu söylüyorum — bunu söylemek için yazıyorum: Ne mutlu sana ki, insan olmanın acısını çekebiliyorsun, bunca yıl da, çektin — ve ben, yıllar öncesindeki Baban, şimdi, orada, yıllar sonrasında bulunsaydım, yüzümde göreceğin, artık, üzüntü değil, yalnızca gurur olurdu. 


Bu sözü niye söylediğimi de gayet iyi hatırlıyorsun, biliyorum — şunu da biliyorum ki, senin küçük kalbinde o gün meydana gelen çalkantıları, ben, o gün de, şimdi de, tamamiyle bilecek durumda değilim.

Sen, buluşabildiğimiz ender günlerden birinde, bana gelmiştin. Yaz başıydı; ben bahçede oturmuş rakı içiyordum; sen de — galiba mutluluktan— koşuşturup duruyordun. Sana, yan şakayla, “Haydi bakalım — bana erik getir” demiştim. Koşup gitmiştin: Bahçede bir erik ağacı olduğunu biliyordun. Epey sonra (hatta, biraz daha gecikseydin, kalkıp sana bakmağa gidecektim), alı al, moru mor, kan-ter içinde geri gelmiştin : elinde bir külah: Manavdan, harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler… 

Ağaçta erik yoktu; ama Baban senden erik istemişti… — Ne yapabilirdin ki… 

Yapman gerektiği için yapabileceğini yapmıştın — işte seni insan yapan da bu

Artık bu yaşa geldiğine göre, öğrenmişsindir; biliyorsun, biliyorum: Öyle ‘insanlar vardır ki, babaları onlardan erik istese, gidip, şöyle bir bakıp, “Ağaçta erik yok” diyebilirler. Böylesi ‘insan’ları tanıdın, biliyorsun.


Ama sen — senin yapabileceğin çünkü yapman gereken tek birşey vardı: Baban’a erik bulmak… Hani masallarda vardı ya — bütün erikler “Kaf Dağı’nın ardında” olsaydı, o zaman sen de bir “Zümrüd-ü Anka kuşu” bulup, sırtına biner, yola koyulurdun…

Buna, seni öylesine etkileyene, ve o yaptığını yapmak istemeni sağlayana, onu yapacak gücü sana verene, “sevgi” adının takıldığını işitmişsindir, bol bol — herkes ondan sözeder; o “Erik yok” diyenler de kullanırlar bu sözcüğü. Ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır — sahiden arayanlar daha da az… — Bulabilenler… 


Aslında yalın birşeydi bu senin için: Öyle büyük sözcükler falan gerektirmeyecek, hatta, hiçbirşey söylemeyi gerektirmeyecek kadar yalın birşey:- 
Baban senden erik istemişti — o kadar…

—Sana şimdi o kadar çok şey söylemek istiyorum ki, hiçbirini doğru-dürüst söyleyemiyorum… 
Kusuruma bakma — yazım da gittikçe bozuluyor…

(Keşke bugün buraya gelmeyecek olsaydın — ama biliyorum ki geleceksin, ve beni o durumda göreceksin. Bu yazdıklarımı da bunun için yazıyorum: yıllar sonra, sen büyük bir insan olduğunda eline geçecek bu küçük defter — o zaman Baban’la ilgili birer canlı ama anlamı uçuk anı olarak kalmış bazı olayları — gerçi daha ‘iyi’ anlayacak değilsin; onları, zaten, gelişen anlayışınla yerliyerine oturtmuş olacaksın; ama — onları benim gözümden, benim o yıllar önce gördüğüm biçimde görebileceksin. Bir de, umuyorum ki, aynı bakış biçimi olduklarını göreceksin bunların. — Tabiî ben şimdi yazdıklarımı sonuna kadar götürebilirsem; elimin titremesi izin verirse buna…)

Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya. 


(Çok garibime gidiyor, sana büyük bir insana söylenecek sözlerle yazmak; ama kendimi zorluyorum, seni o yaşında görmeğe, sana öyle yazmağa…)

Bu dünya pek fazla şey vermedi bana — hoş, ben de ona pek birşey vermedim ya…


Ama başlangıçta öyle değildi. Gençliğimde ben de coşkuyla, tutkuyla atılmıştım hayata; Annen’i sevmiş, işimde de başarılı olmak istemiştim. Sonra, biliyorsun, işimi de Annen’i de kaybettim — herşeyimi… — Peki nasıl oldu da bu hâle düştüm…


Sana anlatmağa çalışacağım — umarım anlarsın; çünkü bu anlatacağımı anlayabileceğinden pek emin değilim — , çünkü, belki ben de tam olarak anlamamışımdır ve anlatamıyorumdur…

‘Coşku’, ‘tutku’ dedim; bu duygularla, şunu isteyerek giriştim hayata: Tanınmak. 


İnsanların, hele, yakınlarımın, beni tanıması, yaptıklarımı görmeleri, ne yaptığımı anlamaları. — Bak, sevmesi, saymaları demiyorum; amacım da, birçoklarının yaptığı gibi, kendisini şöyle şöyle göstermek, şu şu gibi görünmek, haketmediği bir sevgi bulmak, layık olmadığı bir saygı görmek, değildi. Beni ben olarak tanısınlar, bilsinler istiyordum. Gençtim, dopdoluydum; büyük işlere girişmek, gücümü sınamak, başarıya ulaşmak istiyordum. Bunları yaparken de, nasıl bir kişi olduğum ortaya çıksın, gözüksün istiyordum 


— işte, etrafımdakiler de bu kişiyi, bu “ben”i görsünler, kişiliğimi anlasınlar istedim. Sahici olmak; sahiden anlaşılmak, tanınmaktı, istediğim

Ama beni tanımalarını en çok istediğim kişiler, beni en çok yanlış anlayan kişiler oldular. 
— Bak, sakın sen de yanlış anlama: Sızlanıyor değilim, hiçbirşeyden yakınmıyorum. Davacı değilim dünyadan. Bunları yalnız senin için; şimdi, sana, yazıyorum — başka kimseye söyleyecek sözüm yok.

İşte, hep buydu olan: Annen beni gerçekten sevdi, biliyorum; ama neydi bu ‘sevgi’ — onun yalnızca daha önceden edinmiş olduğu bakış biçimlerine verdiği addı. Beni, hep, ya yanlış anladı, ya da hiç anlamadı. Beni hiçbirzaman sahiden ben olarak göremedi ki — o zaman kimdi Annen’in ‘sevdiği’?… Bende ben olmayan birini — hatta birşeyleri— ‘sevdi’; sonra, beklediklerini bulamadıkça, duyguları — o sevgi’si— nefrete dönüşmeğe başladığı zaman da, ne yazık ki, gene, ben değildim nefret ettiği kişi… Beni tanıyarak, bilerek, görerek; sahiden ben olan benden nefret etseydi, inan, sevinirdim buna. 


Öyle olmadı.

Toplum da öyle: Benden hep önceden konmuş kalıpların içine girmemi istediler. Benden, ben olarak, belirli bir görevi üstlenmemi isteselerdi, sorun olmazdı — benim istediğim de zaten buydu. Ama, benim o görevin kendisi durumuna girmemi istediler. Benim bambaşka bir kişi olmamı bile değil; sanki kişiliksiz birşey olmamı — sanki cansız, düşüncesiz birşey, bir alet, bir makina… 


Dünya benden ben olmamı istemedi. 

Beni ben olarak tanımadı. 

Ben de sırtımı döndüm işte, bu dünyaya — gerisini biliyorsun; şimdi, artık, öğrenmiş olacaksın.


Sırtımı dönüp nereye gittiğimi de biliyorsun : toplumun, benim gibi, kıyılarına sürdüğü insanların arasına… Bir kez seni bile o insanların arasına sokma cesaretini göstermiştim. Anımsıyorsundur şimdi: Hani o çok boyalı ‘teyze’ler; o sıra sıra masalarla dolu, gündüz vakti karanlık salon; sana garip gelen, tanımadığın kokular… 


Bir de, heyecan içinde, korkudan tiril tiril o genç ‘teyze’yi hatırlıyorsundur. Ve onun için söyleneni: “Dostu gelecek de…”. “Dost”u gelecek diye korkudan titreyen bu insana hayretle, anlayamadan bakmıştın. “Dost” sözcüğünün böyle bir anlamda kullanılmasını yadırgamıştım: İnsan “dost”u gelecek diye korkar mıydı hiç?…

— Bugün, sözcüğün bu yananlamını da biliyorsundur artık; bir de şunu : bu sözcüğün sözümona ‘düz’ kullanıldığı yerlerde nasıl bir sahtelik taşıdığını. İnsanların, “Çok yakın dostumdur” dedikleri kişilerle ilgili neler yapabildiklerini — ve neler yapmayabildiklerini, parmaklarını bile kıpırdatmaya yanaşmayabildiklerini, biliyorsun. — Bu da bir başka erik hikayesi… 


Oysa o genç kadının korkusu sahte değildi; sahiciydi. Belki, o zaman, denebilir ki, o korktuğu kişiyle ilgili sahici bir duygu duyduğuna göre, onun ile sahici bir ilişkisi de vardı. 
Sen, “dost” sözcüğünü kullanan kaç insanda sahici bir duygu gördün, şimdiye kadar? (Umuyorum benim gördüğümden daha fazlasını görmüşsündür…)

İşte, o insanların arasına gittim ben de, toplumdan çıkıp. Sahici tanınmayı orada buldum mu — bilmem : kendimi aldatma eğilimim güçlü olunca, bu soruya “Belki, bazen” diyebiliyorum — ; ama, inan bana, sahici insanlar tanıdım orada, sahici ilişkilerim oldu. Bunlar, toplum indinde ‘geçerli’ ilişkiler değildi, biliyorum — ama, hiçbir ‘geçerli’ ilişkinin olamadığı kadar — hatta olamayacağı kadar— gerçek, sahici idiler. Ben de toplumun geçerli saydığı ölçüler içindeyken hiçbir zaman olmadığım kadar sahici oldum, orada, o insanlar arasında. 


— Garip işte: Beni tanımaya en çok o ‘tanınmayan’lar yaklaştı…

Gene de; evet, doğru : bir anlamda kaçtım, kaçıyorum şimdi de — bu da belki güçsüz olduğumu, yetersiz ve korkak olduğumu gösterir. Başarısız oldum. Bugün, yakınlarımın gözünde de, toplum indinde de, yersiz bir ‘düşkün’üm. Biliyorum. 

Ama düşün: Nedir ki ‘başarı’ — ne olabilirdi ki benim başarım, ben o koşullara boyuneğip, toplum içinde bana gösterilen yeri alsaydım? Bir ikiyüzlülük, bir sahtelik, bir aldatmaca olurdu bu ‘başarı’ — ‘ben’im, ben olmadan, hatta benliğimi bir kenara atarak, kişiliğimi çiğneyerek elde ettiğim birşey. Karşılığında kim olduğumu verdiğim bir ‘kimlik’…

Bunu kabul etmedim. — Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim — olamadım: Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim, ama başkalarına da çok acı çektirdim — bu da insanın gururlanabileceği birşey değil pek… Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim — hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da...


— Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum — uyuşamadık. Hepsi bu.

— Bazen, bütün bunlara geri dönüp baktığımda, birşey düşünürüm : acaba bazı şeyleri başka türlü yapamaz, yaşamımı farklı bir biçimde yaşayamaz mıydım — daha az acı çekip, daha az çektiremez miydim…

Bilmiyorum. Belki. Belki de değil.


— Ama şunu biliyorum: Yaşam tek seferliktir. Bir kişi de, kim ise odur. Ben de ancak öyle, yaşadığım gibi yaşadım; başka türlü yapamazdım. — Başka türlü yapabilmeyi ister miydim… Sanıyorum, Hayır — peki o zaman, bütün bunları yeniden yaşamak durumunda kalsaydım, bunu ister miydim… Sanıyorum, Evet.

Çünkü, işte, başka, olduğumdan farklı bir kişi olmak istemezdim — bütün yoksunluklarımla, kusurlarımla, bozukluklarımla, ben benim… Yaşamım da böyle olacaktı; zaten de, öyle oldu..

Şimdi artık tek bir amacım var; bu da, gerçekleşmesi için benim yaşıyor olmamı gerektiren birşey değil: 
– Senin beni tanıman. 


Biliyorum, aklında kalacak o bir-iki anı, yıllar geçtikçe; sen, Annen’i, toplumu, insanları tanıdıkça, onlarda göreceklerinin çerçevesi içinde anlamlanacak; sana, yavaş yavaş, Baban’ın sahici kişiliğini gösterecek. — Aslında benim bunları şimdi yazmama gerek yoktu; bunu da biliyorum. 


Bu yüzden, bu küçük defter sana ‘hayatın ortası’na geldiğinde ulaştırılacak. Sen de, burada yazdıklarımda, zaten çoktandır bildiğin şeyleri bulacaksın. Bu mektup hiç de yeni birşeyler anlatmayacak sana; ama, herhangi birşeyi de doğrulamayacak. 

— Zaten boşuna bütün bu yazdıklarım.

Yalnız…— —
Evet, işte, yalnız, şu: Beni tanıyacaksın…

Başka birşey istememiştim ki zaten, yaşamım boyu… — Garip değil mi: şimdi, yaşamım boyu isteyip de elde edemediğim birşeye, şimdi, öldükten yıllar sonra, kavuşmak…

Artık hazırlanmalıyım.


Sen geleceksin biraz sonra buraya, bir tuhaflık, bir karışıklık göreceksin — olup-bitenden de pek birşey anlamayacaksın. Ancak yıllar sonra aydınlanacak bu son anının anlamı; öteki, o daha eski anılarla birlikte.

O zaman, şimdi, sen herşeyi anladıktan sonra eline geçecek bu satırlar: Neyi anladığını anlayacaksın.

Tanıyacaksın.

Seni şimdiden öpüyorum,

Sevgili Kızım benim——-

Baban.
[——-]


Oruç Aruoba

 
Zilif için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2022 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın?

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu
uygulamaya konulduğunda, insanın
mutlak anlamda “birey” olması,
bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.
Bir tür “tanrı”lıktır…

Hüsamettin Arslan

“İzimi süren bir panter var:
Bir gün beni öldürecek olan;…

…Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum,
Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum;
… O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor,
Mutlak bir adaklığa zorluyor…

…Panter merdivende
Yukarı çıkıyor.”

Sylvia Plath

Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için

İsmet Özel

İntihar diye bir şey
Yok bu dünyada.
Ölümle biten bir intihar yok.
Asıl intihar
Gün gün yaşamakta

Ahmet Erhan

dün gece bir kadın doğurdu haliç
bir kuş havalandı galata kulesi’nden
minareler göğü deldi
bir sandal intihar etti
izledim dur diyemediğim ölümleri

Derya Önder

Günleri
Yaşam süsü verilmiş bir intihar

Erdal Alova

Ölüm iki parsel… hayata kandım

Ben yenildim, böyleyim, tüyübitmedik ölüm
Ardımdan konuşur ve bankadaki hesabıma
…göz diker
Ben yenildim, 60 x 1,72 olarak yere serildim
İpim yok, ilacım eski… intiharı erteledim

Ahmet Erhan

bağırdım sokaklarına kartondan postlar sermiş ayyaşlara
bana kerametinizi gösterin
keramatenizi gösterin bana!
bir dikişte içtim bir şişe geceni
yıldız komasına girmek istiyordum,
istiyordum dolunay çarpsındı beni
kurt adamlarım serbest kalsındı icabında
kimim fazladan puştluğu varsa bir sigara sarsındı bana
kin kusulsundu, öç alınsın
icabında modern kadındım, ne zaman şişmanlasa ruhum
hemen yarın yeni bir intihara başladım.

Didem Madak

ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
birbaşına, sebepli bir intihar
sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere..
yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer

Selim Temo

beşir fuad haklıymış hem sergey yesenin de
intihar bir şairi benimseyen tek kundak
damarımı terkeden tutsaklığım belki de
o ki rüyalarımı süsleyen kanlı dudak

Sefa Kaplan

‘Hiçkimse bana göre yaşamadı
benim için
sebeb-i intiharım budur”
diye yazmıştım
bıraktığım pusulaya

Murat Kapkıner

İntihar, rakı sofrasında bir garnitürdür sevgilim.

Mustafa Aksoy

buradan bakıldığında
bir “öteye geçiş”
sorunu değildir intihar
tam tersine
bir “burada oluş”
sorunudur
sartre’ı anımsayalım:
“intihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın.”

Hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez.
İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.

Ahmet Oktay

Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Nurullah Genç

Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını,
son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı,
göz alıcı, kırmızı
ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın
ve her şeyin sanki yüceldiği,
sarsılıp uğultuyla
ve kararsız gözlerin öldüğü
gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan,
ağız umutsuzca
o ağzı ararken, hâlâ taptığı.

Cesare Pevese

Ve intihar düşüncesi de,
geçmişte bana gülümseyen,
kaldıramaz artık o taşı yüreğimden,
acı çekerim, korkunç acılar.

Cesare Pevese

Yazık her şey ölecek demek ben ölürsem

Gerard De Nerval

Kendimi sana doğru savuracağım
Yenilmeksizin?
Ve boyun eğmeden ey ölüm

Virginia Woolf

Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi?
dayanamayıp parçalandı işte sonunda…

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

‘Olay kapandı’ derler ya
işte bu da öyle,
Aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı.
Ödeştim yaşamla.
Bütün olup bitenleri
acıları
mutsuzlukları
ve karşılıklı hataları
tartışmakta bir fayda yok.
Sizler
mutlu olun!

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Hepinize!..
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü.
Hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi.
Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni.
İş değil bu, biliyorum (kimseye de öğütlemem),
ama benim için başka bir çıkar yol kalmamıştı.
Lili, beni sev.
Hükümet yoldaş!
Ailem: Lili Brik, anam, kız kardeşlerim
ve Veronika Vitoldovna Polonkaya’dan ibarettir.
Yaşamalarını sağlarsan, ne mutlu bana..
Bitmemiş şiirleri Brik’lere verin, ne lazımsa onlar yapar.
“Bir varmış bir yokmuş” derler hani:
Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına
kafa tutabilir mi?
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…
Acıları mutsuzlukları
karşılıklı haksızlıkları
h a t ı r l a m a ğ a b i l e d e ğ m e z:
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
yeter

(Şairin cesedinin yanında bulunmuştur)

Mayakovski

Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor.
Bir çağrım olduğu söylenebilir sanırım.

Sylvia Plath

Ölüm çok güzel olmalı,
yumuşak, kahverengi toprakta yatmak,
birinin başının üzerinde çimlerin dalgalanması, ve sessizliği dinlemek.
Dünün olmaması, ve yarının olmaması.
Zamanı unutmak, hayatı affettmek, barışta olmak…

Sylvia Plath

Gözlerimi geleceğe kapayıp; geçmişi unutmak istiyorum.

Sadık Hidayet

Bir intihar mektubu gibi kendine veda

A.Hicri İzgören

Şehir boğuluyor içinde insanların kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle

Erdem Bayazıt

Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…

Mahmud Derviş

Uykusuz gece geçirenler yorgun kalkacak. Uzun uyuyanlar da yorgun kalkacak. Kimi mutlu, kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin sabahında uyanacak. Kimi öfke ile. Kimi kendine güne nasıl başlayacağını soracak. Kimi bir intiharı düşünecek. Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı.

Tezer Özlü
Bir İntiharın İzinde

Ve bütün uykularından uyanmış çocuklar
Nasıl bakarsa annelerine
Ve nasıl yeşerirse intihara çiçekler

Süleyman Unutmaz

ne intihar ve balkon bir buse versene/

sonra yayılsın olanca buğusuyla özlem
bitmeyen zafer haftası; ‘hüzün’ zaten.

Hüseyin Atlansoy

O’na (Rasih Güran’a) kendisinden başka kimse yardım edemezdi. – Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”

Aziz Nesin

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar…

Ahmet Erhan

intihar eden şairleri hatırla
hatırla bazen yorulur insan kendisi olmaktan

Ümit Aydın

Bu şiir unutulmak için yazıldı
son cümlede kendi intiharını yazmak
ve bir daha hatırlanmamak
unutmayın
her şiir kendi kalemiyle vurulur…

Dilek Akın

düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda
nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu
bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı
koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya!

göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar
bari sen kabul et, yakışıyorum aşka!

Altay Öktem

Büyük kalabalıklardaki yalnızlık intihardır
Görkemli caddelerin açılması uçuruma
Yapma çiçekler götürmek sevdiğimize
Yazmamak intihardır duyumsayıp da

Abdülkadir Budak

Bir gün
Amansız bir ağrı başlayacak bir yerimden
Biliyor musun ey melek?
Baş edemeyeceğim inleyen devlerle o zaman
Merhametine sığınacağım
Yılan dilli bir kurşunun
Öylece rahmet kanatları saracak
Hayata direnen bedenimi
Kabzasından öpeceğim ölüm elçisinin
Ve dünyaya gülüp geçeceğim
Duyacaksın
Ama inanmayacaksın.

Derinlerde çağıldayan bir ırmak gibi
Bir ses yankılanır çok çok uzaklardan
Ölüm çağıltısıdır bu çağırır beni
Bahar muştulu bir çiçek açar badem dalında
Döker portakal sarnaşıklarını
Ve zamanı gelmiştir ey melek
Davete icabet etmenin
Derken
Her şeye
‘hoşça kal’ demenin zevkini tadacağım
göreceksin
ama inanmayacaksın

Hasan Ali Kasır

Figân tartıp koparga meyl kıldı
Velî her niçe kim koptı yıkıldı

Ecel yağması aldı cismidin zûr
Yarug âlemni kördi eyle kim kûr

Katık taş üzre talpınmakka tüşti
Süñekler cismide sınmakka tüşti

Urup taş üzre muhkem her zamân baş
Ki barıp baş u ansız kalgusı taş

Nizâmî

Ferhad ile Mecnûn rakamın çekdi ki üstâd
Yazdı beni ser defter-i uşşâkda sâlis

Nigârî

Kıssa-i Ferhâd u Şîrîn’den usandı ehl-i aşk
Añılan şimdi benem ol husrev-i hûbân ile

A.Hâletî

Bîsütûn lâlesin görsen nazar Ferhâd’adır
Mürde-i aşkı ölü sanma gözü dünyâdadı
r

Hayâlî

Beni öldürmeğe Ferhâd’a felek kıyduguna
Döğünür tolduruben taş ile taglar etegin

Necâtî

Bir gonca benefşe koparup tâcına sokmış
Taglarda külüng atdugı dem başına Ferhâd

Bâkî

Nâdimim geldiğime çâre ne lâkin Âsaf
Atılan ok geri dönmez diyerek kıl zârı
Bir dâm-ı emeldir bu cihân var olana
Tebrîk ederim bundan ucuz kurtulana
Düşdümse bu masivâya ben ma’zûrum
Deryâya düşenler sarılırmış yılana
Ey çarh-ı denî hüsn-i medârın yok mu
Bir burç-ı sa’âdetde karârın yok mu
Bunlar yoğimiş farz edelim ‘âlemde
Ey nefs-i garîb intihârın yok mu

(Ey kötü talih güzelliğe bir sebebin yok mu
Bir saadet burcunda dur durağın yok mu
Diyelim ki âlemde bunların hiçbiri yokmuş
Ey garip nefs, öyleyse intiharın yok mu)

Mahmud Celâleddin Paşa

Turrandan indi gamzene cân-bâz-ı dil yine
Çenberden atdı kendüsini hançer üstine

Bâki

Ferhad gibi ‘âşık olan kendin öldürür
İtmez keşîde nâm-ı bela-yı mahabbeti

Azmi-zâde Hâletî

1.Kim demiş kim nâ-revadır intihâr
Hastaya en son devâdır intihâr

2.İntihâr etmez de n’eyler ehl-i derd
Mâhî-i derd ü beladır intihâr

3.Böyle ber-eyyâm çıkmazsa ma‘âş
Her fakîre iktizâdır intihâr

4.Çâre-i bî-çâregândır doğrusu
Dense layık kîmyâdır intihâr

5.Kalb-i mahzûna teselli-bahş olur
Feylesôf-ı bî-riyâdır intihâr

6.Hep koşarlar duymasın ehl-i ma‘âş
Nâzır-ı Mâliyye-sâdır intihâr

7.Rişte-i ümmîdi kesdirmez göze
Pek mühendis zî-dehâdır intihâr

8.Reh-nümâ-yı leyle-i endûhdur
Ayda yıldızda ziyâdır intihâr

9.Şu‘le-i idrâkden efrûhte
Sanma vehm ü hûlyâdır intihâr

10.Cân fedâ olsun bu fikr-i hikmete
Zübde-i ‘akl u zekâdır intihâr

11.Sığmıyor ‘akla fakat gencînedir
Kıymet olmaz bî-bahâdır intihâr

12.Cünd-i gam zûr eyleyince çâresiz
Müntehâ-yı ilticâdır intihâr

13.Ehl-i fakrın merci‘-i yektâsıdır
Kıble-i mülk-i gınâdır intihâr

14.Hısset etmez ‘âcize gâyet sehî
Etse de gâhî kazâdır intihâr

15.İltifat-ı hâtıra başlarsa bir
Gark eder bahr-i ‘atâdır intihâr

16.Cüst-cû eyler bulur dermân-deyi
San vekîl-i kibriyâdır intihâr

17.Ehl-i gamdan gayre olmaz sâye-sâz
Sanki bir zıll-ı Hudâ’dır intihâr

18.Nâmını tebcîlsiz yâd eylemem
Çünki emr-i mu‘tenâdır intihâr

19.Müntehir devlet olursa bâ-husûs
Cân-fezâ-yı akrabâdır intihâr

20.Bir gazel tarh eyleyim ‘uşşâkına
Keyfe tâbi‘ dil-rübâdır intihâr

  1. Dil-ber-i nâzük-edâdır intihâr
    Pek Hasan Pâşâ-likâdır intihâr

22.Mülk-i istiğnâya bir kesdirme yol
Çeşm-i şûha tûtyâdır intihâr

23.Kâkülünden bahs uzundur kıl sükût
Bir müselsel mâcerâdır intihâr

24.Gamze-i hûnu süyûfun çekse ger
Men‘ olunmaz mutlakâdır intihâr

25.Sâkiyâ peymâneyi ser-şâr sun
Câm-ı Cemşîde cilâdır intihâr

26.Çünki Âsaf sıhr-ı şehsin pâyine
Gün geçirmez cebhe-sâdır intihâr

27.İstikâmetdir esâs-ı cürmümüz
Böyle zî-cürme cezâdır intihâr

28.Biz esaret ‘âleminde mihveriz
Devrimizde muktezadır intihâr

29.Hastedir zîrâ vücûd-ı saltanat
Hastaya mutlak şifâdır intihâr

30.Nâ-ümîdiz hâl ü istikbalden
Fikrimizde dâ’imâdır intihâr

31.Son nefesde görmedinse devleti
Râcih ü evlâ beladır intihâr

32.Şehryârâ maksadım feryâddır
Yoksa bence nâ-revadır intihâr

33.Sen dururken ben kime ‘arz eyleyim
Güft-gûy-ı nâ-sezâdır intihâr

34.Cehl-i fâhiş şimdi hükm etmekdedir
‘Adl edersen nâ-resâdır intihâr

35.Biz ki İslâmız sabûruz kim umar
Bizden olmak hîç sâdır intihâr

36.Hak vücûd-ı milleti hıfz eylesin
Olmasın sâyende bâdir intihâr

Âsaf
(Damat Mahmut Celâlettin Paşa)

Şuûnâtıdır bu dil-i bî-karârın,
O dil-i zâr me’yus bir hastadır ki
Teselli arar zulmetinde mezarın.

Ziya Gökalp

Edemediğimiz
ve edebileceğimiz
tüm intiharlar
ateşten gözleriyle bakıyorlar
yolun üstündeki
bir semender gibi

Ahmet Oktay

intihar eden şairleri hatırla
hatırla bazen yorulur insan kendisi olmaktan

Ümit Aydın

Bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taçyapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba

İsmet Özel

Başları bir baş dönme anaforunda
yaşamakla erkekçe kaybediyorlar
ölüme ”mahcup”bir rölans
damarlarında koşan toprakla süslenip
ışığa pas diyorlar
intiharla gizlenip
hatırlarken çocukların sevinçle
ve babalarıyla ilk boy resimlerini

Cahit Zarifoğlu

Bir kadın göğsü,
Başlarsa konuşmaya,
En güzel deniz olur;
En sakin demiyorum.
Başın döner dalgasından,
Nereye gittiğini unutup,
İntihar etmek istersin,
Baktıkça bu muhteşem denize.
Vapurdan atlayanlara selam…

Cahit Sıtkı Tarancı

O gece vapurlar intihara meyilliydi sevgilim
halatları boynuna geçirimiş yağlı urgan gibi
bekliyordu
Kadıköy iskelesinde
iskemlesine
vurulacak
tekmeyi

Mustafa Aksoy

yalnızlık çoğalan bir yunus gibi etrafını sarınca
ne var avucunda:
soylu dedenin anısı mı, bir sultan sofrası mı
pasaport şubesinde bir sıra numarası mı
gökkuşağı, tüberkülin, intihar dalgası mı?

Turgut Uyar

korkularımız intihar dönemlerinde
kötü bir alışkanlık peyda olmuştur

Cahit Zarifoğlu

Sonra
Bir intihar tasarlıyorum
Yeniden yazılıyor
Yeniden anlam kazanıyor herşey

Yaşam bitti
Gerçekten bitti
Uykuya dalabilirsin artık…

Kemal Taştekin

gecenin iz düşümünde
sonrası (z)bir yaşamdı doğum
sakalım, dünya ve intihar

birdaha tekrarlanmyacak
bir şarkı şimdi

hem kuşlar da uçtu bu kentten

Kemal Taştekin

Böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı.

Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kı-
rıntılarımızla boğulduğumuz odaya. Düştü saat
duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat.
Akrep soktu kendini. Çan sesleri, ezan sesi, martı
sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. Unuttum mektu-
bun içinde boğulduğumu. Elveda.

Kaan İnce

bilmek
_____o tortu… benim tortum
yıllardır orada yorgun… yenik
______________________yenik olan

Can İren

Yaşama Sebebi

sıkmışım dişlerimi gözlerim kanayana kadar
çeyizimizde hüzün motifleri
göçebe bir ağıt göğsümün derinliklerinde

bu aşkın dönüşü yoksa
duman kırığı gözlerinde gecenin hıçkırıklar
kırık keman sesi ve adağım var
moraran hercai düşlerim ateşi delip ıslatır mendilimi
kalbime dolar-sonsuz uykuma-korkuya susamış yasadışı bir rüzgar
bu aşkın dönüşü yoksa
suya düşer kokusu menekşelerin
deniz her zamankinden daha köpüklü
serçeler bir garip ötüşlüdür
martıları mavnalarla başka türlü dans eder hamuruna sevgi katılmış bu dünyanın

küflü yüzler yok hiçlik de
hani ne derler gözlerinden öperim çocuk,
gamlı sevda, şiir
ne’m kalır geriye gülüm seni alırlarsa benden
tiksintiler toplamı umutsuzluk sapağında ölüm.

Kaan İnce

2
Mart yine soğuk geçti, uzadı sakallarım
Düşman gibi bilinen tarafların ortasında şaşırıp
Kaldım
(Eski yoldaşlarım,
yargısız infaz timleri,
ve bir de kirletilen doğanın sayrılık melekleri
Üçlü bir ölüm çaprazına aldılar beni…)

Sosyal Ekinci


korku insanı fazlasıyla irkiten meşum bir duygunun tezahürüdür dost
korku insanı fazlasıyla irkiten meşum bir duygunun tezahürüdür dost
korku insanı fazlasıyla irkiten meşum bir duygunun tezahürüdür dost
kurtar beni.

Âdem Yoksun

Benim katil tarafım her an intiharlarda
Benim kâfir tarafım karanın en karası
Benim müşrik tarafım atılsa kuyulara
Benim mümin tarafım iyi ki Allah var ya

Mehmet Aycı

ip ve intihar

belki bir halıdaki yalancı desendim
fayda vermedi ilmeklerdeki çırpınışım
kanımın rengine bulaştı göz nurum
özürler bileklerime dolandı
kan kardeşi oldum canımla

bir örnek ses sağanağıydı evler
hangi hayatın imlâsı bozuksa ona sığındım
hep aynı tozdu yuttuğum
bir soluk için dolanırken sokaklarda
işittiğim hep aynı âzâr:

bilmediğin hayatları dokuma asla

Kemal Varol

senin kadar üzgünüm Sylvia
ama ben intiharı yağmur gibi
hep toprağıma düşürüyorum
iyi huylu otlarım yeşersin
bakire sözüm yırtılsa iyi olurmuş
kurumuş kan kokuyor oysa her yerim
içimdeki yırtıkları diktim diye mi
hep görünmeyen bir kederi söylemişim

Asuman Susam

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda

Orhan Alkaya

Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde

Mahmud Derviş

ömrüm kuşatmalarında beyhude bir intihar
acılar yaylım ateş-vurulur bülbül düşer

Sefa Kaplan

senden sonra
delirmiş bir acıyı ifade etme çabasına
buzlar yağıyor
mahsus intiharlar sızıyor
ve eli silahlı kara eşkıyalar doluyorsa
bunu bilme
bunu bilme ki şu an ölmedim

Jan Ender Can

Sen ey şair ki ellerini kollarını çarmıha gerdin
Ölüm ki tabiatüstü hayatların
En yeni buluşu intihardır

Sezai Karakoç

Garip bir intihar gibi arada bir hatırlanan
Kan göğü götürür yüreklerde
Ve gülümseyerek deler geceyi
Kendi zehirinde açan zambak

Metin Cengiz

Galiba şu
intiharın kökenindeki soru:

Onaylıyor muyum?
Buradan bakıldığında,
bir “öteye geçiş“
sorunu değildir intihar.
Tam tersine:
bir “burada oluş“sorunudur.
Sartre’ı anımsayalım:“İntihar
bir başka yoludur

Ahmet Oktay

Ve duvar kâğıtları kaplanınca gökyüzüne
Tam o zaman
Sarı bir şey yapıyorduk herbirimiz
Bir ölüm habercisi gibi kendimize
Sarı bir iğrentiyle ve sarı
Çılgınlığımızla buluşan
Bir intihar sonrası gibi ıssız
Sapsarı yüreklerimize.)

Edip Cansever

Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et…

Nazım Hikmet

Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız ?
Benden bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız ?
Benden bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız ?
Benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız ?
Yaşamak istemem artık aranızda

Yavuz Çetin

Kimse duymadan ölmeliyim
Ağzımın kenarında
Bir parça kan bulunmalı
Beni tanıyanlar
‘Mutlak birini seviyordu’ demeliler
Tanıyanlarsa, ‘Zavallı’, demeli,
‘Çok sefalet çekti…’
Fakat hakiki sebep
Bunlardan hiçbiri olmamalı.”

Orhan Veli

Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüzün kuşlarını

Cemal Süreya

Sen tam tabancayı
Şakağına dayamışsın
Kapı açılıveriyor
Ve üstündekileri
Bir bir fırlatıp atan
Bir leylak sesi…

Cemal Süreya

Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek

Ah Muhsin Ünlü

Ve şairlerin selaları yükselir meyhanelerden
Çünkü otuzlu yaşlar intihar yaşlarıdır
Musluklar bozuktur, kadınlar şikayetçi
Bir küçük rakının, üç günlere bölündüğünü hatırlatan

Ahmet Erhan

Bir intihar mektubu gibi kendine veda

Belki de boyumdan büyük bir şeydi üç harfli niyet
kırk derecede atıyor şimdi bütün nabızlar
Yolcusunu bekliyor feriştah
Hicr’indan bir yol görünüyor
Bir harf daha düşüyor adımdan

Zar tutuyorsun tanrım

A.Hicri İzgören

Nedendir intiharı yaprakların
duyar duymaz sarardıklarını?

Pablo Neruda

ne zaman aklıma bir şey gelmese, içimden bir ses:
start tabancasıyla intihar eden adamı düşün

Osman Konuk

kokla şair
bu taşı gazzeden getirdim
bu görmüş olduğun kurşun
filistinlin göğsünden çıktı
sen oğuz atayda yüzerken
intihar yeyip intihar kusarken
bir çocuk
adam gibi öldü.

Hakan Albayrak

kim bilir, belki de ölüm
ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

Edip Cansever

Güldüm, O’na yakın zamanda intihar etmeyi
Düşünmediğimi söyledim.

Metin Akdeniz

Kayalıklarda gördüm seni, bir sisli günde,
Fırtınadan saçların çözülmüş bir demetti.
O kayalıklarda ki bir yıl evvel üstünde
Çöllerden aşık dönen bir genç intihar etti…

Faruk Nafiz Çamlıbel

kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul’san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan

Attila İlhan

korkunun bıraktığı yerdeki kız
ölümünü o dakika tanıyor
bir muamma intihar nedeni
oysa genç az bulunur bir ağız
teni hiç kullanılmamış elleri yeni

korkunun bıraktığı yerdeki kız
yasaklarını mı aşamıyor
bir başkası olmak mı isteği
yoksa kendine mi ulaşamıyor
yok mu bir yürekten seveni

Attila İlhan

çiçeklediği hafıza aklın dünyası
dün / ya aklın hafızası

yangını asmış kasırgasında
gözlerini ıslatan rüzgâr
ağmıyor bir türlü ruhuna

insan küçülür büyüyünce endişe
bir mektup öldürülür ilhamın kaleminde

mülkün anlamındaki nakışlar
görünmez olur elleri
söylemi söylenmez olur

Taha Çağlaroğlu

Çeliğin kalbe temâsı
Bir buz gibi dudak vehmi
Bir boşalan kan deryâsı
Suya boğdu kurak vehmi.

Eşya renkler bulanmada.
Bir âlem karardı arkada
Avuçları soğusa da
Alır belki sıcak vehmi.

Behçet Necatigil

boynumu kırıp baktım boşluğa
bir gün geldi aklıma
korktum ışıklar gitmez diye erkenden uyudum
uyandım erkenden
silinmek üzere yazılmış telefonları aradım
buldum eski kitap kapaklarında
ölüm oniki punto
ve rahatlık
unutmak intiharında bir kadındı
sen sandım gül üstü yağmur ıslaklığını
– gül ki dillerce kurutulmuş bir kelime –

İbrahim Soylu

susarsa dağ susar
intihar çağrışımlı uçurum – adımlarımızın çevresinde gezindiği
korkunun kuyu ağzı -, her kelam sessiz ustura – suskunlukların bilediği –

Murathan Mungan

ve şuramda o eski harf kalp ağrısı
ve soruyorum kendime
bir intihar cesaretiyle
nasıl inmişiz kendimize bir gece yarısı

Murathan Mungan

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cennet, cehennem, intihar

Ahmet Erhan

şiirler okurdum hiçbir dilde yazılmamış, âşık olunmamış kadınlar severdim
intiharla biten romanlar alırdım, anlardım ölümün sevgili bir sayvan olduğunu

Faris Kuseyri

Dudakları yırtılmış bir şehir duruyor karşımda,
Dili kelepçeli bir şiir…
Susuyorum, içimde ihtilal korkusu,
Konuşuyorum kelimeler intihar ediyor…
Senden kaçıyorum, şehir peltek,
Sana geliyorum, şiir kekeme…

Bilal Tırnakçı

Şarkı söyleyerek ve sallanarak çıkacağım
Zappio’nun karsısına, o gittiğimiz yere.
Etrafimda gökyüzü güzel, geniş olacak,
Ve şarkım ağlama gibi olacak.

Kostas Karyotakis

Güz erken geldi, sen gelmedin
gelecektin, ben sigarayı bırakacaktım
nikotin bantları yerine
yağmuru akıtacaktım damarlarıma
Bir de intiharını ihtiyarlığımın
Gençliğimin geçmiş baharlarını bir de…

Refik Durbaş

Sen tam tabancayı
Şakağına dayamışsın;
Kapı açılıveriyor
Ve üstündekileri
Bir bir fırlatıp atan
Bir leylak sesi…

Cemal Süreya

Kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam

Turgut Uyar

Aşka yumruk sıkan bir intihar
Ya da gözü yaşlı bir mektup
Hiç dönüşebilir mi sevgiye
Sevmek ki bir yürek işidir
Nasıl tanıtsam
Tanıyamazsın

Bir kez yazıldı bu acının şiiri
Yazılıp geçti suların tarihini
Gücünüz yetmez artık
Nehirleri durduramazsın

Adnan Yücel

güz elim, Nilgün
içi baştan başa çığlık
Sylvia!

daldırıp elini kalbine
sapı gül ağacı bir bıçağı çeker gibi
gülümsemesi değil miydi şiir, şairin
meydan okuması
acıya

tanrının unuttuğu bahçedir intihar
bütün ihtilâller yarım kalmış hikâye

zorunlu ek:
sonra…
bir çiçek, uzatır boynunu
bir kuş cıvı
ldar

Perihan Baykal

Sokakta kediler vardır, yalnızdır
Bir kat daha yalnız boştagezer insanlar
Bilirsin işte yaramaz intiharlar
Ne camların ardında ne uçurumlarda
Kalbin yaşamak için vardır

Ahmet Ada

aşktan yeni çıkmış bir intihar annesizdir
herkes birbirinden kaçar, konuk gidilir
ve balkon kimseyi almaz olur güzelliğine

çünkü anılarla ölmeyecek kadar eskidir
güz balkonlarında bir düşün içgeçirmesi

aşkı sen kazandın küçük kız ve güzelliğin
bir vedayı kazanacak kadar tehlikeliydi.

Haydar Ergülen

kimbilir hangisiydi yanmadı
eskidendi o süslü intiharlar
hilmi! gel akşama hüzün var!
bir de gül, bir kibrit!

Hilmi Yavuz

gülün dilinden kim anlar
büyücü zaman ve intihar
diken üstünde çiy tanesi
düşmekle ışımak arasında
naz güle yakışıyor nasılsa
gül de yalan söyler diyor bahçıvan
kokusu geç gelir dikeni erken
yorgundur
uykusuzdur
dünkü geceden

Arife Kalender

Rüzgâr sabaha yürüdü
seherinde teninin kokusu
dalında çürüdü vişne
suya düştü bir çakıltaşı
intihar nöbetinde vuslat

Refik Durbaş

Bil ki vardiyalarda intiharlar gizleniyor
bil ki ekmeğinden vuruluyor çocuklar
Ağız dil vermeyen külrengi adamlar
iplerle tuzaklarla kol geziyor

Ahmet Günbaş

emperyal oteli’nde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

Attila İlhan

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar…

Ahmet Erhan

Sana ulaşacağım bütün yollar kapalı
çığ düşmüş yalnızlığıma, ruhum tarumar
ömür defterinin son sayfası da doldu
ömrümün sahibidir artık intihar

Refik Durbaş

ben böyle hiçkimsesiz değildim
yer altı aşklarının gömü törenlerinde
şiir güzelliğinde intiharlarım vardı

Ayten Mutlu

hayata katlanmak bir intihardır tek başına
yaşamak bunca zorken ortadoğuda

insanım işte düşler kurarım
güllük gülistanlık olsun diye
küçük mutluluklar çalarım sokaklardan
kaçarım da kaçarım

Şerif Temurtaş

selâm duruyor sokak lâmbaları bu vakitsiz intihara
tüm levhalar yokluğunu işaret ediyor
küsüyor şiir sesler susuyor
her gidişinde bu şehir
biraz daha ölüyor

Arzu Eşbah

Yukarıdan aşağı, yedi harfli battal boy bir intiharı denedim.
Hiçbir bulmacayı tamamlayamadım.
Bir kediyi okşasam ellerim yumuşardı
Biri okşasam bir yumuşardı.
Bire “BİR” olamadım.

Didem Madak

intihardım
bilekleri kanayan bu hayatta
ruhunu ısıran akrep
çiftleşti son soluğunu alırmış gibi
kahkahanın içindeki acıyla

Ayten Mutlu

Aşk
İki insan arasında yeniden tanınmasıdır gerçeğin
Atom bombası ve intihara karşı
Evet aşk
Yapacağım her şeysin.

Yelda Karataş

kovulmuşken hayatın bir yerinden
yalnızken, umarsızken
öfkeni dillendirecek bir eylem ararken kendine
diyelim gecelerin o tekin olmayan serüveninde
paranoya kıvamında ilişkiler yaşarken
imtiyazsız karanlıkların suçlu zevklerine
yasağın büyüsüne, hayatın ve gündüzün
öte – yüzüne sığınırken
ve intihar manifestosu gibiyken bütün duyarlıkların
ansızın bir dize gelip takılır diline
bir can simidi gibi en kurtarıcı keyfiyle
bir zaman seninle kalır, yanıbaşında, Zaman

Murathan Mungan

koştuğum bu
son şarkı dedim
başa sarar mı
intiharla yaşam arasında
bir tasvir
okyanus var gibi orada
ıssız ovaya salındım

koştuğum bu
son şarkı dedim
başa sarar mı
intiharla yaşam arasında
bir tasvir
okyanus var gibi orada
ıssız ovaya salındım

Betül Tarıman

Hasretime vaha, çölüme serap ol
kendine başka anlam bulsun intihar
son istasyonda beklerken ömrüm
seni sevdim, ne söylesem, hepsi inkâr

Giderken, elvedana sar beni

Refik Durbaş

Bir harf daha intihar ediyor kaleminin ucundan
Narinsin, parmakların yok

Bensu Bulut

İçten değilse saat, kapı tokmağı
balarısı köpüren kahve, savrulan sağnak
intiharlar, esriklik, bir tutam başak
susturulan rotatif, konuşan bu kız;
yaşamak, sevmek ve acı çekmek
bir günde bin parçaya bölünmek
bir boşlukta sallanmaktır
o zaman…

Özgen Seçkin

Yüzümde bir yama gibi duruyor zaman
Bütün aşkların kan grubu aynı olsa da
Ayrıdır çıkmazları son sözleri farklı
Gözlerinin rengine uymaz intiharları

A. Hicri İzgören

Kendinin zalimi bir kent
kendinin zalimi bir kadınla
nasıl arkadaş olabilir
biri ötekine uzandığında
öteki kaçmaya ya da intihara

Gülten Akın

Günleri
Yaşam süsü verilmiş bir intihar

Erdal Alova

yalnızlık sızıntısı zehirli yeşil
kaygılar kahverengi sokuluyor
bütün yüzler silinmiş
kim kimdir belli değil
büyük bir intihardan korku
luyor

Attila İlhan

Senden sonra ne gelir? Bir martı örneğin: İnatla,
inatla uçardı ufka: kim bilir belki de intiharıydı,
ölüm ki ne güzeldir o an mavi üstünde!

Cenk Koyuncu


Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Ahmet Telli

Güz erken geldi, sen gelmedin
gelecektin, ben sigarayı bırakacaktım
nikotin bantları yerine
yağmuru akıtacaktım damarlarıma
Bir de intiharını ihtiyarlığımın
Gençliğimin geçmiş baharlarını bir de…

Refik Durbaş

soruyorlar, – abi, neyin var?
nasıl anlatsam menekşelerin intiharını
ne mektuplar ne de kar

aşklar da bir bir bitiyorlar.
işte kaç yıl sonra izmir’deyim yine
sevda bile kâr etmiyor
gökyüzünün unuttuğu uçurumlar
terkedilmiş bir aşiretin şarkısı gibi
ne mektuplar ne de kar
.

içimde bir exodus’un gezdirdiği.

Behçet Aysan

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

Murathan Mungan

Gören yaksın her kimse o anı defterini
Bu hayata bir intihar borcum var biliyorum
Yarım kalmış bir yürüyüş oldum hep
Açıyorum yeniden kapının çengelini
Gören hayra yorsun beni

A. Hicri İzgören

Hüzün tayfının soluk renklerinde
Sulara özgü bir sarışınlıktı hisar
İncecik ölümlere yürürdük her gece
Torbadan ne çekersek o olurdu intihar

Tozan Alkan

Artık cennet düşleri yeni cehennemler doğuruyorlar. Yoksullar yine varoşlarda beraber ve solo şarkılar söylüyorlar; yine kargalar pisliyorlar mezarlıklara…Hep incinen, ama incelemeyen kadınlar, her yeni güne bir Prozac’la katlanıyorlar ve rüyalarına intihar süsü verilmiş çocuklar, artık düşlerini gıcırdatmıyorlar…

Yılmaz Odabaşı

Kanadının altına sığınacak
bir kuş arayan
eskimiş saçak gibiyim sensiz
ya da bütün balinaların
kıyıya vurup
intihar ettiği
bir deniz

Sunay Akın

Gittikçe yalnızlaşıyorum bir sen varsın
karşılığı olmayan sorular düşüyor aklıma
ve kuşların intihar tasarısından söz ediliyor kentte
soğuyan ellerinde kalıyorum bir kırlangıç gibi
Ellerin bir mecnun yurdu, upuzun bir sessizlik
birlikte okuduğumuz kitaplar kadar sımsıcak

Ahmet Telli

buradayım işte; durmadan yırtılan göğün altında
daha ne olsun ki bu dehşete düşmemek için.
yaşadıklarımın diyeti bile olmayacaksa intiharım

Selami Karabulut

Haziranım sarı gülüm yaz güneşim özlemim
Nice nice sular geçti bildin mi köprülerden
Kaç bahar kaç sonbahar kaç çocuk kaç intihar

Hasan Hüseyin Korkmazgil

bacaklarından başlar atların intiharı ..

kırıldı bacağı içimdeki atın

beni vur

azad et artık

bırak beni sulara ..

Akide U. Türkelli

Kimse ölmedi bu ay
ne de şanslıydı kimse yabancı bir ülkede
çalışma izni alacak kadar.
Çorbayla doyuruyoruz karnımızı
samanlıkta yatıyoruz.
Kasımda olağan sayma dışında
intiharı düşünen yok.
Söyle bana kanayan ne
sen, gözleri karanlıkta gören
.

Kâr uğruna
kolu bacağı kesilen dünya
kanıyor
kan deryası sokaklarda.

John Berger

Ve bizle hâlâ alay eden bir Tanrı
Evimizin penceresi kadardı oysa her şey
Her şey inkârında sevdanın bir büyük soru
Çok sorular ötesinde Selim-i Aşk’la yürüyen o büyük intiharı
Silemedik kaç kitaptan

Sırtımızda hâlâ acısı

Yelda Karataş

işte o gün bu gündür
gözlerimde çıldıran
bu yorgun isyan
kiliseye havraya camiye gitmez
sessiz iç geçirişlerle
kıyısında bir nehrin
cuma cumartesi pazar
üç kez intihar

ah limon çiçeği
yalvar bir yere yalvar
üşümesin üşümesin ne olur
cansinemin kalbinde musalla taşım
dizlerde künyeme şu mil çeken yıllarım
her dikenli çalıdan
gül koparır
şiirlerde ağlarım

Nazir Akalın

kim bilir, belki de ölüm
ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

Edip Cansever

Böyle bir çağda
ağırlaşıyor sorunları
kalemin,
iyi ama, gösterin bana
sizi ey zavallı
hortlaklar sürüsü, hadi
Nerede görülmüştür
ve ne zaman
yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da
gül bahçelerini seçtiği?

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Bu şiir unutulmak için yazıldı
son cümlede kendi intiharını yazmak
ve bir daha hatırlanmamak
unutmayın
her şiir kendi kalemiyle vurulur…

Dilek Akın

Sevdiğim insanları tanımak istemiyorum!

Her sabah enseme çivi gibi çakılan soğuk nefeslerin intiharımı bekleyişiyle uyanıyorum.
Ölümü sevişim yanıltmasın, daha değil…
Hayat toplasan yazılacak iki şiir kadardı;
bir geceydi,
kirpiklerinden sallandığım imgelerden,
ve yarı bele kadar sarktığım dizelerden
bir şiir yazdım.

Son şiirim, yazılmadı!

Dilek Akın

uzun şiirlerden sözeden şairlerden korkacaksın
hani bir de intihar fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka ceplerinde!

Küçük İskender

ve gel beraber kaybedelim bu mor savaşı

benimle birlikte intihar et anne

Küçük İskender

adam-atacağından bir adam tepetaklak yukarı çıkıyor
antik bir intiharın silüeti

Lale Müldür

her sabah bir intihardır çıkışlarım, dünyada
üstüme sinmişliğin var

Turgut Uyar

tam üç gün sırtüstü yattım
ölmeyi düşündüm
ölümü değil ölmeyi
sular kara kara denizler
hiçbir şey olmamanın yeniliği
o arada radyo da dinledim gazete okudum
içki bile içtim bolca bir boşluk gibi
iyi vatandaş iyi bir koca oldum
derken birden bildim
gülü değil ölüyü gözlüyorlar
hüseyin doğru söylüyorum
gülü değil ölüyü gözlüyorlar
ilk günden bekliyordum ama gene bekledim
gülü değil ölüyü gözlüyorlar
ölümle gül kardeştir çünkü bizim şiirimizde
biri öbürüne kan verir

Turgut Uyar

Ecelin kucağında erirken çocukluğun,
Âleme sırdı senin varlığın ve yokluğun;
Hâla bilinmez nedir kalbindeki bu talan!

Lambanı yaktılarsa lambanı kendin söndür,
Söndürmekle oyalan,
Gir geceler koynuna, deme yarın gündüzdür
,

Belirecek gündüzler gecelerden yüzsüzdür!

Cahit Sıtkı Tarancı

Uyumaya gidiyorum hemşirem,
Yatağa yatır beni.
Baş ucuma bir lamba koy;
Bir yıldız kümesi; ya da nasıl istersen;
Her şey olur; birazcık kıs ışığını.

Yalnız bırak beni:
Duyuyorsun tomurcukların yarılıp açıldığını….
Göksel bir ayak sesi sarsıyor seni yukarıdan
Ve bir kuş çiziyor bir izleği senin için.

Alfonsina Storni

(Storni son şiiri olan Voy a dormir (“Uyuyacağım”) eserini Ekim 1938’de La Nación gazetesine yolladı. 25 Ekim 1938 tarihinde gece yarısından sonra Arjantin’deki Mar del Plata’da yer alan La Perla kıyısına geldi. Ertesi sabah iki işçi yazarın cesedini sahile vurmuş halde buldu. Ancak biyografi yazarlarına göre sanatçı bir dalgakırandan denize atlayarak deniz derinleşip boğulana kadar denizde yürüyerek intihar etti.)

soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde
yeni yükünü yıkmaya benzemez
ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal
ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
birbaşına, sebepli bir intihar
sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere..
yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer
ölüler.. ölümler artar ömründe
kaygıyla bültenleri izlersin.. soğuktur bahar gelmez
soğuktur, ihanet artar.. soğuktur, iftira..
ve ben cüzamlı bir yolcuyumdur kimsenin konuk etmediği
düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara
!

Selim Temo

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
İşte o zaman an kendini,
Kıyılarda bile boğulan seni.
Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
Çeliğinden kemik oyan gövdeni.
İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma

Ülkü Tamer

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
— Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen
.

Ülkü Tamer

Yağmurun intiharıdır
Toğrağa düşmesi

Bülent Parlak

hey ne yaman bir savaşım var geceyle
gece sağnakları üstümde alabora
en keskin bıçaklar bile
kanatmıyor artık kalbimi
delilik gömleğim üstümde renk değişti
satmayacağım artık intihar senaryolarımı
düştüm kalktım düştüm kalktım
kanatlarım yaralı
gecenin ipini çektim
yuvadan uçup gitti kuş

Müştehir Karakaya

sırtımda araf taşları
kurşun döktüler, tütsü yaktılar giderken
incelen ben miyim, sevdikçe öldüren ben
kıyısız serüvenimi sürüklerken
değirmen intiharlarında
ve sözcük barikatlarında tükenen

Orhan Alkaya

ölümlerden ölüm beğendim, üzerime olmadı
zor günler için sakladığım bir intihar vardı cebimde
çıkarttım baktım, kurtlanmış
sebebi var elbet bu gözyaşlarının
anlamaya çalışmayın, anlayın

Pelin Onay

Bu hayata bir intihar borcum var biliyorum
Yarım kalmış bir yürüyüş oldum hep
Açıyorum yeniden kapının çengelini
Gören hayra yorsun beni

A. Hicri İzgören

kimbilir hangisiydi yanmadı
eskidendi o süslü intiharlar
hilmi! gel akşama hüzün var
bir de gül, bir kibrit

durup da saysam da çoğu da bir’dir
şiirler da, da, da şenlik ateşleridir
dizelerden yanık kokusu gelir
bir de harf, bir kibrit

Hilmi Yavuz

Kuşlar gelsin hafız;
onlara dair kötü hatıraları yoktur gökyüzünün
onlar intihar nedir, ihanet nedir bilmezler

Bekir Erdoğan

gözlerin uğrak yeridir bestekarların
şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda
eşiğinde ölümsüz dilenciler
gözlerin gecenin intiharıdır

Nurullah Genç

şimdi taze yenilgiler bekletiyorum
pirüpak yenilgiler,bayat yengiler peşinde

Bir ozanı yanlış dizelerle sorguluyorum
ve şimdi herkesi kendi çarmıhında geriyorum

Ey ülkeler mimarı. Ülkeler ve imgeler mimarı
Potemkin’de gölgemi görüyorum, gölgeni görüyorum

Zafer Ekin Karabay

kentin baskısı kaldı bize
ve ışıkları trafiğin ya da kazası

oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı

karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık

o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!

Zafer Ekin Karabay

vazgeçmek
intihar etmektir bazen:

intihar etmekse
kabullenmektir her zaman
yazgıyı
-değiştiremediğin,
değiştirmediğin,
değiştirmek istemediğin- .

Reha Yünlüel

intihar eden şairleri hatırla
hatırla bazen yorulur insan kendisi olmaktan

Ümit Aydın

intihar etmeme izin verme
beni terk et!

Ümit Aydın

İnsan ki hasreti kadar:
belki bin sevda bin ayrılık
fakat
bir aşk bir intihar
bir ömre ancak sığar.

Nihat Behram

Gittiydik… kuşlayın konduk omzuna
Kışkışlarken bulutları sakin bastonu
düşüverdi sakalından gizli güncesi
Akrebini arayan naif intihar
zehriyle yarenliği aman aman

Ah Dede, akıl almaz zakkum bilmecesi!

Ahmet Günbaş

Tek hamlede mat olup yenilirsem yazgıma
Göklerden öteleri ayağıma bağlarım
Gözlerin yıldızlardan dağılırken saçıma
Yeryüzüne mil çekip kenterlerle oynarım

Benden uzak düşerse göğsümdeki mabede
Lalelerin çiçeği siyah açar her yerde
Düşürür depremlerden bir deprem içime
Yıkılan şehirlere hayalini saklarım

Bir mavi üzüntünün siyahlarında ülkem
Darmadağın olurken gözlerimi eritsem
Saçlarının telinde yıldız kalır mı bilmem
Bir satranç taşı olur gökler gibi ağlarım

Nazir Akalın

bir insan düşün nerde kimbilir ve nasıl
sancısı ne, neyin gizini çözer düşlerinde, nedir seçenekleri
yoksa intihar mı eder
şiir kırıntıları var yüzlerinde o sabırsız insanların
çiçekler gamlanır canevimde
erken ölmek ölmek değil ölümsüzleşmektir
ah çatlayacak sabrımız, sezgimiz yorgun demek

Kaan İnce

Yarın senden beni soracaklar
önce mektuplarımı göster
beni ele veren gözlerim
ve sesimi
sonra konu eder
‘aslında orda herşey var’ dersin
intihar şerbetine bayılırdı
her kapışında kadehi
tam o esnada

Murat Kapkıner

Git. En fazla hırçın kayalarda parçalanır teknen,
kalbimdeki fener söner. Ah şairdir bütün fenerciler.
Kaza süsü verilmiş bir intiharla içini çeker
fitilin ucundaki alevi, tedavülden kalkmış

Peşinen kayalara oturacak biliyorsun teknen gitsen,
gitmesen ölü bir balık olarak kıyıya vuracaksın.

İbrahim Baştuğ

Bir serpilmiş dışarısızlığın
Serpilmiş içerisizliğinde.
Bu dağılmışlıkta,
Bu yayılmışlıkta,
Kendisizliğinde bu uzanmışlıkta.
Ancak bildiğim yokluğun yokluğu.
Yaşadığın ancak yokluğun yokluğuna doğrucu

Canın bir ara bu bende yolculuğu.

İlhan Şevket Aykut

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
Eve dönmek
kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
orada, arada bir beni yoklar
intihara ayırdığım zamanlar
bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
düzgün sabuklamalardan bana kalan..

İsmet Özel

onunki intihar karasıydı benimki cinayet kırmızısı
tek tek saydım soluklarını akşamla ikindi arasında:
aşkın nedensiz bir cinayete eklenen sızısı

kandırdım kendimi, nasıl mı? yalnızlık ettim
yaptım bir hata: yalnızlığımı çıplaklıkla giydirdim
aşk zehirdir, dedim: cezayir menekşesinin kanında

bir ağıt söyledim kadına, ölüme ve tekbaşınalığa
ipi, ağacı, kadını ve akşamı kendim seçtim

bir kadını astım, sonra oturup ağladım altında

Baki Ayhan T.

bir seyahat çıktı gittikçe kuzeylere
eski bir atlas, çizgileriyle
bir allah’ın kulu çıkmadı öpüşecek
artık bir intihar çıktı çantasından

Baki Ayhan T.

Baba yerde. Upuzun. Kendi kanına sarılmış
Baba: kendini ölmüş –tüfek bir yöntem sadece

harita baktık kanı aktık –akit tamam

çeksem tetiği ölürken bari kendim olsam

Ergun Tavlan

Sen büyük bir yanlışsın, içimi sarmalayan,
Yüreğime bulaşan gözlerin tehlikeli.
Ömrümün kıyısına sorgusuzca sokulan,
Yüzünü bilmemeli, seni hiç görmemeli..

Eskide bir eylülde ben kefenledim kalbimi,
Bir yağmurla savruldu, göğe çaktığım yıldız.
Yabancı ağızlarda hırpalanıyor şimdi,
Eti ve kemiğiyle bizim olan aşkımız..

Sen korkunç bir çığlıksın, göğsümü tırmalayan,
Aynalar tutukluyor imkansız sevgimizi
Esmer dudaklarınla gözyaşıma dokunan,
Her öpüşün ruhumda kanlı bir parmak izi…

Ömer Karayılan / İntihara Parelel

Bir akşam çelenk taşıdılar şehirden.
Tabut çaktılar bizi yeniden öldürmeye.
Sonra her gece intiharlar başladı.
Bizi bırakmayan kartal döktü tüylerini akşama.
Bir akşam mezarlarımızı örttü tüyleri.

Ülkü Tamer

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi

Orhan Alkaya

Benim bir köyüm olmadı.
Hiçbir şehir karlı sokaklarıyla bana
Pazen gecelik giymiş bir anne gibi sarılmadı.
İstanbul’u evlat edinsem
Benimsemezdi nasıl olsa otuz yaşında bir anneyi
Yüzyıllarca yaşamış bir çocuk olarak.
Mütemmim cüz olamadım hiçbir aşka Pollyanna
Bir kitaba bir cüz olamadım.
Yukarıdan aşağı, yedi harfli battal boy bir intiharı denedim.
Hiçbir bulmacayı tamamlayamadım.
Bir kediyi okşasam ellerim yumuşardı
Biri okşasam bir yumuşardı.
Bire “BİR” olamadım.

Didem Madak

…yaşam

bir bir geziyorum ölümleri, gecenin bakışları arasında. sabah
göğe yelken açıyorum, gündüzler tanımıyor beni nasılsa. ayna-
larda yürüyorum bazen, martılarla düşüyorum denize; dudak-
larımı siliyor acılar. soluk alışımı duyamıyorum. sokak lambaları
gibi geç yanıyorum. gölgeler yürümüyor artık. kıvrılan yollarda
şarap lekeleri, sabahın ilk izi. ezanla dönüyor evine yüzü
külrengi gececikler. kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık? üşüyorum.
gideceğim.

ve ben güzün ağlayacağım
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
öleceğim ve ben…

Kaan İnce

ve kimse kilitleyemez yüreğini
ölümcül aşkına olsa da gaddar
şiirin yazgısı düşsel intihar
acıya bulanmış şairler yazar

aşklar şiirle kanar…

Ahmet Necdet

düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda
nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu
bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı
koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya!

göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar
bari sen kabul et, yakışıyorum aşka!

Altay Öktem

Şehrin ortasındaki kır çiçekleri
Çekildiler diyorum Metin Abi örneği
Ah hepimiz oluyoruz giderek
İntiharların çünkü biçimleri değişti

Büyük kalabalıklardaki yalnızlık intihardır
Görkemli caddelerin açılması uçuruma
Yapma çiçekler götürmek sevdiğimize
Yazmamak intihardır duyumsayıp da

Abdülkadir Budak

İntihardır bu çağda ağlamayı bilmemek

Metin Akbaş

Kişi ancak kendi kendini atlatarak var olabilir;
kendini tam ve sürekli bir bilinç içinde tutmaya çalışan kişi,
ölümün kapısına dayanır…intiharın.

Oruç Aruoba

Ölüm niye bir “üzüntü” konusu olsun ki?
– Birisinin ölümüne sevinilemez mi?
Ne bir “vah vah”, ne de bir “oh olsun”…
– Ya da kendi ölümüne sevinemez mi insan?
– Mutlu bir intihar —— olamaz mı?

Oruç Aruoba

Kusurlu dünyamızda,
Yer yoktur kusursuzluğa.
Demir pas tutar,
Gümüş kararır,
Kurtlanır kar bile,
Alev is yapar
Ve insan içinde
Bir kafesle yaşar.

İnilti gibi, kimi zaman
Bir garip ses duyar.

Bunun için intihar
Parçasıdır hayatın.
Unutmayı deneyin
Gizleyin istediğiniz kadar;
Bir çekmecede kilitli
Pırıl pırıl bir anahtar
Gününü bekler sabırla,
Bilincinizi kurcalar
Nasıl olsa elinizde
Başka bir anahtar var.

Metin Altıok

(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)

İlhami Çiçek

İLHAMİ ÇİÇEK’İN ANISINA

hayır
intihar ettiğine
evet
ayrılığın yakıcılığına
ve acıya
hayır
umutsuzluğa kardeşim
bizim çocuklar böle şey yapamaz
açık ve net söylüyorum yok gölgesi
hayır
şiddetli bir ünlemeyle

kara siyasanın malum etiketi
yapıştırılır cesedin göğsüne
faili kendisi ölenin ölümünde
azrailin görevine evet
senin azrailin olduğuna
hayır

Mürsel Sönmez

arsız ölüm adım adım
rahvan gölgemim peşinde
arsız ölüm birden beni
yılan dişiyle sokacak

Hüseyin Alacatlı

“…ve her şey bir kader iledir.”
ey atını uçurumlara süren çocuk
terkisinde taşıdığın rüzgarla
acının ağacından “toy bir yaprak” düşürdün

ölüm de bir miraçtır tersinden
kıyası mukassim olsa da
ey uçurumlarda açıp
uçurumlarda solan çiçek

ye’sin infazı gerekti
mat ve cinnet: yazıldı çünkü o kitap
levh-i mahfûz ve muktezî
“bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam”
köpürttün akıl atını kapaklandın
hükmünde âdil olan yalnız o’dur
çünkü “kadim kabarık bir öyküdür alınyazısı”
ve her şey kaza ve kader mühründe kazılı

Arif Ay

koparın yaprağını, üryan bırakın gülü
rüzgârda savurup da uyarmayın, yazıktır!
itekleyin giysimden, ağır geliyor bana
hafiftir tenimden düşürülmek böylesi.
uçurumda herkes için bir korkuluk mevcuttur
uçmak çünkü biraz da meleklerin hevesi.

itekleyin konuşursam muayyen bir kekemeyim
konuşmasam müntehir bilecekler beni

Alper Gencer

Firaz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek,
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrana…

Titrek
Parıltılarla yanan bir mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-u uryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,

Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrana

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye semt olur kâim
Ve bir günün dem-i âlâyiş-zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu’le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümmîde adem,
Bir derin sesle “Haydi!” der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

Ahmet Haşim

Kesin olan şu:
Kur’an’ın da İncil’in de
kovulmuşu’dur müntehir.
Büyük Yetke’nin amansız
muhalifi’dir de ondan.
Bir de şu:
umut besleme olanağı
kalmamışsa, yaşamın
anlamı da kalmaz. Eğer
verdiğimizin dışında
verebildiğimizin dışında
bir anlamı varsa.

Ahmet Oktay

dalından düştüğünde nasıl çatlarsa nar
incir nasıl akıtırsa sütünü, yapışkan
sakıncalı bir göbek adı edinirsin kendine
üstelik hiç de komik olmayan bir bektaşi fıkrası
âh ayrık derdimizin koyu masalı
başını duvarlara vurduğumuz kırgın heves
işte bu ruh aşınması, tehlikeli iyimserlik
neşesinden kovulmuş bir şelale gibiyiz seninle
aklımızı kırılgan bir fısıltıyla kaçırıyoruz

her intihar girişimi ölümle sonuçlanır abi!

Gökhan Arslan

yalnızlık konuş artık
ne zaman koptu kıyametin
ne zaman dayandı intihara merdivenlerin
yok’luğunun var olan apartmanında
intihara çıkıyor tüm pencerelerin

susuyorum …

çocuk sustu şimdi bilekleri ağlıyor

İrfan Çınar

bir haftadır her gün pazartesi
ben artık ne ölüyüm ne diri
pıhtılaşmış kana vuruldu mührüm
güzelim ben seni
gözlerimle sevdim, ellerimle gördüm
şimdi ölüm bile istemiyor beni
intihar mektubumu yırttım, yanmış bir bilet gibi.

Alper Çeker

Aşktan kesildik, daha ne olsun?
Son kez öksürdü ölüm, gerisi bahane!
Gelmezin çatlağına kıstı ufkun
eteğinde intihar çiçekleri!”

Ahmet Günbaş

Erken ölümlü şairlerin çetelesi onda, Ahmet Günbaş’ı artık intihar ettirmeyin!

Şükrü Kırkağaç

Düştü, dalın yaprakları arasından
Oluşunu tamamlayan bir meyva
Ağaçlarda, köklerde, toprakta…
Misafirliği bitti!

Sustu, hastaların başı ucunda
Hatıraları fısıldayan bir şarkı
Gönüllerde, içerde, ruhlarda…
Misafirliği bitti!

Öldü, yatak yorgan arasında
Aramızda yaşamış bir kişi
Evlerde, sokaklarda, kahvelerde…
Misafirliği bitti!

Celâl Sılay

Git. En fazla hırçın kayalarda parçalanır teknen,
kalbimdeki fener söner. Ah şairdir bütün fenerciler.
Kaza süsü verilmiş bir intiharla içini çeker
fitilin ucundaki alevi, tedavülden k
alkmış

İbrahim Baştuğ

artık sevda şiirleri yazmıyor delikanlılar
intiharı seçiyorlar apartman boşluklarında.

Ahmet Veske

Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum.
Eyvallah ben gidiyorum

İlhan Şevket

Gökte olsun, yerde olsun dostu ve sığınağı mutsuzların,
intihardan başka bir şey değil…

Giacomo Leopardi

Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden,
Kesmeliyim soluğunu doğmuş olmanın!

Nilgün Marmara

Nasıl da biçilmiş kaftan ölüm
bu solgun yürek için.
Sevinçlerle sevinçleri bağlamayan zaman bir,
bir boz köprü ve onun dayanılmaz gölgesi.

Nilgün Marmara

Yitiyor işte gözardı edilen bedenim,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Dost, ana baba ve hiçbir umudu düşünmeden
Doğramalıyım bu tiksinç vücudu beynimle!

Nilgün Marmara

Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öylece kaskatı!

Nilgün Marmara

Son günbatımını seyrediyorum şimdi.
Son kuşu dinliyorum.
Kimseye hiçbir şey bırakmıyorum.

Jorge Luis Borges

Adam yalnızlığını çözdü sokaklara,
umutsuzluğun güçlükle işlettiği yüreğini
gizilce ayarladı ölüme,
anlamsız düşlerin çözülen yükü
sırtında çağrışımların bin yıllık dinamiti;
intiharı yakasına takılı,
kim selâmlar artık onu?

Sedat Umran

her insan
aklında en az bir kez
öldürür kendini
çünkü biliniyor artık
tek içgüdü değil
yaşam içgüdüsü

Ahmet Oktay

Yürekte Büyüyen Eylem

şairsem bedelini ödedim
zamana kaybetmenin mantığını öğrettim
yokluğun kandilini yakıp astım
zindandaki mihraba
ah rüzgâr okyanusunda
özlemleri saçlarıma üşüşen bir uçurtma
kalbime denizlerin utancını koydu da
aradığım hiçbir şeyi bulamadım rüyada
elbet günü gelir â gülüm
çeker gider de ruhum
gölgem kalır dünyada

Nazir Akalın

En iyiler genellikle intihar ederler,
sadece kaçmak için.
Ve geride kalanlar asla tam olarak anlayamazlar;
neden biri onlardan kaçmak istesin ki!.
.

Charles Bukowski

Bazı intiharlar işgâl edilmiştir.

Küçük İskender

İşte, adımdan iğreniyorlar,
Yaz günlerinde gökyüzü çok sıcakken
Çürüyen etin kokusundan iğrendiklerinden daha fazla.

İşte, adımdan iğreniyorlar,
Timsahların kokusundan fazla,
Timsahların yaşadığı kıyıda oturmaktan fazla.

İşte, adımdan iğreniyorlar,
Aleyhinde kocasına yalan söylermiş
Bir kadından bile daha fazla.

Ölüm önümde bugün
Mür kokusu gibi,
Rüzgârlı bir günde yelken altına oturmuş gib
i.

Ölüm önümde bugün
Nilüferlerin kokusu gibi,
Sarhoşluğun kıyısına oturmuş gibi.

Ölüm önümde bugün
Yıllarını tutsaklıkta geçirmiş bir adamın,
Evini özlemesi gibi
.

(Mısır’da 4 bin yıl önce papirüse yazılmış bir intihar mektubu)

Elveda dostum benim, elveda
Can dostum seninle dolu göğsüm,
Çok önceden belirlenen bu ayrılık
Buluşmayı vaadediyor ileride bir gün.

Elveda dostum el sıkışmadan, konuşmadan,
Üzülme ve kaşlarını eğme mutsuz.
Ölmek yeni bir şey değil dünyada,
Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.

Sergey Yesenin

Ey gece, acımın önündeki sessiz kapı sen
Kan kaybediyor bu azgın yara
Ve acının başdöndüren çanağı eğilmiş tam tamına!
Ey gece, hazırım ben!

Benim zavallı gülüşüm, seni isteyen,
Hıçkırık dolu şarkım karanlıkta yitip giden.
Artık varmak istiyorum ben yolumun sonuna
.

Georg Trakl

6 Haziran 1973
Pırıl pırl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam duştu o gün Galata Kulesinden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünun baharında
Butun umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bir adam duştu Galata Kulesinden
Bu adam benim oğlumdu

Ümit Yaşar Oğuzcan

Beni mi adasalar iyi olan beni diledikleri yerine gelsin diye kurban çünkü hep budanmışım gibi koyun bazen horoz gibi algılıyorum bazen omuz etlerimi “intiharla (oysa mı) bir çelişmeydik eskiden yasaktık intiharla canımızın hakkı üzerine varamazdı elimiz

Cahit Zarifoğlu

Gece Yarısından Sonra

Yarabbî benim için mazi hiç… Hâl elîm! İstikbâl ise muzlim… Ben ne yapayım! Kimden istimdâd edeyim?

Yarab benim günlerim gecelerim her saatim her dakikam ne suretle güzerân eylediğine ancak sen vâkıfsın senden başka nâzır senden başka hâkim yokdur binâ’en aleyh senden başka da fâ’il olamaz… Al Yarabbi vedî’anı al….! Ben o bî-çareler o bî-kudretler zümresindenim ki onlarca derd-i elîm hayata nihâyet vermekde yed-i ihtiyarda değildir! Vesait-i helâk o bedbahtlara gelince hikmetten sâkıtdır. Denize düşseler emvâc-ı kazâ onları gark etmeksizin yine bir kenar-ı felâkete isâl eder. Hâlbuki sen muktedirsin yârabbi al vedi’ânı benden benim şu hasta vücudum cemiyet-i beşeriye arasından eksilirse ga’ib neden ibâret olduğu bile fark olunmaz!

Beni sevenler bulunup da gaybubetimle müteessir mi olacaklar heyhât!… Benim ber-hayat kalmaklığım valideynimin yegâne evlâdı olduğumdan iftirâkımla hâsıl edecekleri kederden masun olmalarına mebni lâzım ise şübhe yokdur ki varlığımla beraber da’ima çekmekte olduğum elem ve ızdırabın çehremden nümâyân olan renk-i hazînî onları her an ve dakika dil-hûn eder! Öyle olduğu halde varlığıma ale’d-devâm müteessir ü bizâr olmadınsa bir az müddet vefâtim için eşk-rîz olmaları elbette ehven görünmez mi?

Ah benim çekdiklerim mertebe-i tahammülü pek çok geçmişdir. Ben niçin yaşamalıyım!… Ümitsiz hayât olur mu? Bana bu kalb-i hassası veren Allah bu dünyada bir ân-ı bahtiyarîye lâyık olacak faziletten bütün bütün mahrum mu yaratmış…

Yoksa… Ah kalemim ileri gitme… Sen de benim kadar sabırlı ol baht-ı dûnumdan iştikâya başladığım sırada kalbimden beynimden geçen feci’ serâ’iri kâğıd üzerine koyma… Mümkün ise yanık yanık ahlarımı tercümeye çalış çünkü bedbahtlığımın nişânı ancak o sûzişli âhlarımdır… Ey kalem cenâb-ı hakka tazarru ve niyâzda sen de benimle hem-zebân ol ki bu meş’um hayâtımı temdîd etmesin… Evet sen bana meded-hâh ol zirâ dünyada hiçbir istinâdgâhım olmadığı gibi senden başka da mahremim kalmadı…!

Yoktur benim için ümid-i bahtiyarı yoktur… Canım bana bir bâr-ı sakildir… Âl yarabbi vedi’anı al!

Nigâr Hanım

Mezara şimdi tahassürle girye-nâkım ben
Mezâr! Piş-i nazârımda o siyeh toprak;
Hayâl ü fikrimi işgâl eden bütün medfen;

Mezâr, mevki-i mâder, ne fikr-i dehşet-nâk!
Mezâr, sakin ve sakit, hakîkat-i dehhâş
Şu bir avuç kemiğe sende fikr-i istimlâk;
Nedendir, âh! Ey hâk-zâr-ı sine-hırâş?

Mezâr, canımı ateşlere eden ilkâ
Mezâr, oldu benim şimdi matmah-ı nazarım;
Mezâr, validemi eyleyen bugün ihfâ,
Niçün beni sana isâl etmiyor kaderim?

Hayat düşdü nazardan bütün bütün heyhât!
Ne sûd olur bu devam-ı azâb-ı mübremden?

Nigâr Hanım

Cû-yı eşkin [n]ev-bahar şevk-ı cûşân eyledi
Râh-ı aşkı sînede hâşâ ki tûfân eyledi

Oldı dil fart-ı hücûm-ı gamla berbâd ü harâb
Hâne-i mir’âtı seyl-i jeng viran eyledi

Ser-i aşk-ı yâri pûşîde kıyas eyler gönül
Zanneder fânûs-ı şem’i-i bezmi pinhân eyled

Yedikuleli Fâizî

Efkârımı fennin nazariyatına saldım
Bir namütenahiliğine, bir boşluğa daldım
Bir zulmeti hiçii bürutdetde bunaldım
Yevmü’lademi o şebbi yeldayı düşündüm

Şâkir Efendi

Yüce surları ören taş değil, düşüncedir.
Kişiye uzluk veren, yaş değil, düşüncedir.
Suç onun eseridir, yasa onun eseri;
Darağacına giren baş değil, düşüncedir
.

Turgut Günay
“(Turgut Günay) Ölümünden iki gün önce, ‘şiirlerimi bir araya getir; başına bir etüd yaz
ve bastır. Ben bu hafta gideceğim… Unutursan, bunları bir kağıda yazayım”demiştir.

Ünlü bir romancıya atfedilen bir hikaye: Evinde uzun zamandır romanı için çalışmakta olan yazarı, yakın bir dostu ziyaret eder. Hüzünlü ve içlenmiş bir halde bulur onu. Ağladı ağlayacak. “Nedir Üstat bu hal?” dediğinde aldığı cevap:
“Romanımın kahramanlarından biri intihar edecek! Ona üzülüyorum.
“Senin elinde değil mi Üstat, öldürmezsin olur biter.”
Cevap, kurmacanın gücünü anlatıyor:
“Ah! Keşke. Ama, benim elimde değil ki bu. O, ölecek çaresiz. Böyle istiyor çünkü.”

Ercan Kesal

“Mouchette” Fransız yönetmen Bresson’un başyapıtlarından biridir. Filmde, 15 yaşında bir genç kızın yoksulluk ve acılar içindeki hayatı anlatılır. Filmin final sahnesinde Mouchette intihar etmek için bir göl kenarına gider. Suya atlayarak boğulacaktır. İlk denemenin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra etrafa bakınırken, yoldan geçen bir traktör görür. Traktörü kullanan çiftçiye kırılgan bir şekilde elini kaldırarak selam verir. “Hayata tutunma isteğinin küçücük de olsa bir karşılığını bulmak istiyordur, bir merhamet ifadesi…” Çiftçi selamı gördüğü halde karşılık vermeden geçer gider. Mouchette intihar eder.
“Mouchette, hayatımızdaki en büyük acımasızlıkları, vurdumduymazlıkları sadece “kötü” insanların değil, aynı zamanda normal hayatlarını yaşayan “iyi” insanların da yaptığının; yaptığımız ya da yapmadığımız küçücük şeylerin bir insanın hayatında yaratabileceği devasa etkileri görmek konusundaki körlüklerimizin yüzümüze vurulmasıdır. “

Ercan Kesal

Müntehir’ler birtakım meseleleri olan ve bunları “iki taraflı azap hâline sokanlar”dır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Suat’ın Mektubu

İlâhi kaynaklı dinlerin hepsinde intihar, Tanrı’ya öncelik vermemekle eş anlamlıdır. Dini kurulları sekteye uğratan, sosyal hayatın işlerliğine çomak sokan bu eylem, hem beden ve hem de ruhî anlamda cezaya çarptırılır. Antik Yunan’da bir dönem salgın haline gelen kadın intiharlarını önlemek için ceset ibret olsun diye soyularak şehrin meydanına dikilirmiş. Ortaçağ Avrupa”sında da benzer bir uygulama dikkat çeker. Müntehirlerin bedenleri kazıklara çakılarak yol kenarlarında sergilenirmiş.

Adem E. Yılmaz, (Gözbebeğinin Boşluğa Devrildiği An)

Havayı değiştirmek için de, yüzme bilenlere, denizde intihara kalkışmamalarını tavsiye ediyorum. Bu gece sürekli dalgalarla boğuştum. Çok fazla su yuttum ama arada bir, bilmediğim bir sebepten dolayı, ağzım su yüzeyinin üstüne çıkıyordu, kesinlikle bir gün fırsatı bulduğumda, boğulmaya çalışan bir adamın izlenimlerini yazmak istiyorum.

Kostas Karyotakis

Yıkıcı karakter, yaşamın yaşanmaya değer olduğu duygusundan ötürü değil, intiharın bile uğraşmaya değmez olduğu duygusundan ötürü yaşar.

Walter Benjamin

Hoşça kal dostum, hoşça kal. Aşkım, kalbimdesin. Ayrılmamız da bir kader. Çok geçmeden bir araya gelecek olmamız da. Hoşça kal: el sıkışmaya gücüm yok. Üzülmek, kaş çatmak yok. Şu anda ölmek yeni bir şey değil. Çünkü yaşamak da yeni değil.

Sergei Aleksandrovich Esenin

Kendi isteğimle bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum: Bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever bir şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolmasından, ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi. Böylece, ruhsal çalışması, her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.

Stefan Zweig

Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.

Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan bir mezarlık.

Cemil Meriç

İntihar kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal’ın Kırkıncı Odası’nı açıyor. Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim, ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez. Ziya Gökalp’la Gazalî arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökalp, batının sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa’nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır. Talat Paşa’ya ve İttihat Terakki’ye meselâ. Tarihin şımarttığı bir adamdı.

Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni dâussılâ gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam’ın dediği gibi bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.

Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa hayat bir curcuna oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus’nün yaptığı da bu. Sisyphos Efsanesi’nde söylediği gibi, ya inanacaksın, ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hâl çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve “Evet” diyor. İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.

Cemil Meriç, Hüsamettin Arslan röportajından

Ölümü bir münci olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, Korkak olduğum için intihar edemedim.

Cemil Meriç

Bugünlerde intihar bile umutsuzluk içindeki kişinin kendisini öldürmesi anlamına gelmiyor. Müntehir, son adımı o kadar uzun süre boyunca ve dikkatlice tasarlayıp atmıştır ki, sonunda tastamam düşünceyle boğulur. Hatta hayatını elinden alan düşüncenin ta kendisi olduğuna göre, bunun hâlâ intihar olarak anılıp anılamayacağı tartışılır. O düşünme ile ölmemiştir, o düşünme dolayısıyla ölmüştür.

Soren Kierkegaard, Başkaldırının Ölümü Üzerine

Ziya’ya (intihar teşebbüsünden sonra) Diyarbakır’da elimden geleni yaparak kurtulması için büyük çaba sarf ettim. Tanrının lütfû ile kısa zamanda iyileşti. Onun daha sonraları “Türkçülük” gibi geri fikirleri yayacağını kestirebilseydim, hiç alakadar olmazdım. Şimdi düşünüyorum da Ziya’nın “Türkçülük” fikirlerini yaymasında, onu kurtarmak girişiminde bulunmakla, hiç arzulamadığım halde benim de dahlim vardır.

Abdullah Cevdet

İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya… İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleri, domates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri

İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.
*
İstanbul Fatih’te, 4 kardeşin intiharından daha kötü bir şey varsa o da ezici oranda tekelleşmiş medyanın bunu doğru dürüst haber yapamamasıdır…

Ender Helvacıoğlu

İntiharla cinayet arasında bir fark yoktur; her ikisinde de bir insanın yaşama hakkını elinden almış oluyoruz. Nitekim İslâm dini bu yüzden intihar eden insanı katil sayar ve onun cenazesi için dinî tören yapılmaz. Yalnız akıl hastalarında görülen intiharları bunlardan ayrı tutmak gerekir; zaten hem kanunlarımız hem de törelerimiz onları ahlaklı davranmakla yükümlü kılmaz. Basit bir ifadeyle söylersek, aklı olmayanın ahlakı olamaz.

Erol Güngör, (Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak)

İslâm bilginleri intihar eden Müslümanın, intiharı sebebiyle ahirette çok çetin ve şiddetli bir azap göreceğini hatta cehennemde ebedi olarak kalacağını ifade etseler de intihar edenin imandan çıktığını ve kâfir olduğunu söylememişlerdir. Çünkü, iman ve küfür davranış bozukluğuyla değil inanç ve düşünceyle alâkalıdır. İntihar edenin inanç durumu ise kendisiyle Allah arasındaki bir meseledir. İntihar eden Müslüman, diğer Müslüman cenazelerinde olduğu gibi yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına gömülür. İslâm hukukçularının çoğunluğunun görüşü bu yöndedir. Çünkü kelime-i tevhidi söyleyen herkese yaşadığı sürece öldüğünden mezara gömülünceye kadarki işlemlerde Müslüman muamelesi yapmak, bundan ötesini Allah’a havale etmek gerekir. Bazı İslâm bilginleri ise Hz. Peygamber’in intihar eden bir kimsenin cenaze namazını kıldırmayışından (Müslim, “Cenâiz”, 37) hareketle, intihar eden kimsenin cenaze namazını devlet başkanının kıldırmayacağı; fakat halktan birinin kıldırabileceği görüşündedir. Resûlullah’ın bu uygulaması, tıpkı borçlu olarak ölenlerin cenaze namazını kıldırmayışında olduğu gibi, Müslümanları konunun hassasiyeti hakkında uyarmaya ve eğitmeye yönelik bir önlem ve yöntem olarak değerlendirilebilir.

İlmihal – II, s. 184

Herkesin intihar etmek için iyi bir nedeni vardır.

Cesare Pavese

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.

Albert Camus, Sisifos Söyleni

Bütün hayatım boyunca ölüm musallat oldu bana, ama bundan söz etmiş olmam sonucunda…, ölüm hâlâ kafama musallat oluyor ama daha az. Bunlar çözülemeyecek sorunlar, bunlar haklı nedenleri olan saplantılar –saplantı değiller, muazzam gerçeklikler bunlar… İntihar üzerine yazdım, ama her seferinde de izah ettim. İntihar üzerine yazmak, intiharı yenmektir. Bu çok önemli. Yazmış olmasaydım intihar edeceğime kesinlikle kanaat getirdim. Bundan kesinlikle eminim. Ama yazmakla bu şeyleri dışarı yansıttım, balgam çıkardım.

Cioran

Kendi kılıcımın üzerine düştüğüm zaman, ölümümü, tıpkı karşıma bir aslanı, bir uçurumu ya da bir ateşli hastalığı çıkardığında olduğu gibi, Tanrı’nın ellerinden alırım.

D. Hume

Keşiş dünyayı terk etmekte ve toplumsal hayattan vazgeçmektedir. Daha somut olarak, keşişlerin, manastır mensuplarının ve bazı laiklerin kendilerine dayattıkları fizikî acılar, kimi yazarlar tarafından intihar eylemlerine benzeyen kendini sakatlama biçimleri olarak kabul edilmektedir.

Eric Volant

Genellikle özkıyım eyleminin başlama yaşı 8’dir. Bu yaştan önce özkıyım girişimlerine rastlanmadığı yazılır. Çocuklar 5 yaşına dek ölümü geriye dönüşlü bir olgu olarak tasarlarlar. Bu yaşa kadar ölüm “bir yere gitme” olarak algılanır. Bu “bir yere gitme”nin dönüşü de bulunmaktadır. 6 – 7 yaşlarında “ölüm tasarıları” çocuklar için aynı zamanda ölümün bilişsel ve duygusal olarak araştırıldığı bir dönemdir. Ekşi (1990) çocukların ancak 8 yaşına doğru ölümün geriye dönülmez bir olay olarak bilincine varmaya başladıklarını belirtir. Araştırmaların ciddi bunalım içindeki ya da ruhsal bozukluk gösteren çocuklarda ölümün, sıkıntı ve acının bitişi zevk veren hoş bir durumun ortaya çıkışı biçiminde algılandığı görüşünde olduklarını da ekler.

Celal Odağ

İstatistiklere göre intihar eden erkeklerin oranı, intihar eden kadınların dört katıdır, ama intihar girişiminde bulunan kadınların sayısı erkeklere kıyasla daha fazladır. Erkeklerin çoğu kendini asarak ya da ateşli silahlarla (tüfek) intihar ederken, kadınlar birtakım ilaçlar alarak kendilerini öldürmektedirler.

Eric Volant

İntihar, her ne kadar cana kıymak olarak tanımlansa da, bireyin intihara sığınmasının ana sebebi canına kıymak değil; acılarına son vermektir: “İnsanlar genellikle çeşitli sorunlara bağlı olan dayanılmaz duygusal acılardan kurtulmak için intihara başvururlar. İntihar, çoğunlukla bir “yardım çığlığıdır.” İntihar girişiminde bulunan kişi, öylesine bir sıkıntı içindedir ki bu durumdan kurtulmasını sağlayacak başka seçenekleri göremez. İntihar eyleminde bulunan pek çok kişinin ortak amacı yaşamlarına son vermek değil acılarına son vermektir.

Cahide Günay

İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine – bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine – yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur. Sorumluluk, vicdan, irade gelişigüzel yüzüp durur bu ölü denizde, sulara gömülse bile rasgele bir akıntıyla yeniden ortaya çıkar.

Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı

İntihar büyük bir sanat eseri gibi yüreğin sessizliğinde yaratılır.

Albert Camus

İntihar da boşanma gibi bir başarısızlığın itiraf edilmesidir.

Nurullah Ulutaş

Açık bir başlangıç noktası olan intihar notları çoğu kez ortaya çıkarabileceklerinden fazlasını vaat eder.
Hiçbir şey intihar gerçeğine kendini öldürenlerin bıraktıkları not ve mektuplardan daha yakın olamazmış gibi görünür ancak gerçek böyle değildir; kendi ölümleriyle yüzleşen insanların nasıl hissetmeleri ve davranmaları gerektiğine dair beklentilerimiz onların ne yaptığı ve niçin yaptığı gerçeğinden daha fazladır. Örneğin, intihar otoritesi Ed Shneidman , intihar notlarının düş kırıklığına uğratıcı sıradanlığını anlatırken yaşamın kaydedilen son dakikalarının ölümün derin ve trajik bir görünümünü verebileceği gibi yaygın bir umudun kayıp gitmesine de izin verir: “Çoğu zaman intihar notları,” diye yazıyor, “Büyük Kanyon’dan (The Grand Canyon), yeraltı mezarlarından ya da piramitlerden aslında âdet yerini bulsun diye eve gönderilen ve tasvir edilen sahnenin ihtişamını ya da bu ihtişamın insanda yaratması beklenilen hissiyatın derinliğini katiyen yansıtmayan kartpostalların gülünç birer taklidi gibi görünür.

Kay Redfield Jamison, Erken Çöken Karanlık

Yaşamaya değer olduğu sürece hiç kimsenin hayatına son vereceğine inanmıyorum.

David Hume

Savaşmayı bırakıyorum, bunu veda say.

Johann Wolfgang Von Goethe, Genç Werther’in Acıları

Bir insan, bir baba kızabilir mi? Hiç beklenilmediği bir anda yanına dönen oğlu boynuna sarılsa ve haykırsa: Döndüm, baba! Senin öngörmüş olduğun süre kadar dayanamadığım ve bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Dünya her yerde aynı: Çabalıyor ve çalışıyoruz, karşılığında da ücretimizi alıyoruz ve seviniyoruz; ama bundan bana ne? Ben, yalnızca senin olduğun yerde huzur bulabilirim, yalnızca senin huzurunda acı çekmek ve sevinmek isterim. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın?

Johann Wolfgang Von Goethe, Genç Werther’in Acıları

“Goethe’nin iki hafta içinde yazdığı, son derece akıcı ve yankı uyandırıcı Genç Werther’in Acıları isimli romanı 1774 yılında yayınlandığında inanılmaz bir popülerlik yakalamış ve ardından intihar vakalarında hızlı bir yükseliş yaşanmıştı. Çok sayıda insan romanın kahramanı Werther gibi giyinerek (mavi ceket, sarı pantolon), onun gibi veda notu bırakarak, onun yöntemini kullanarak intihar edince Goethe’nin romanı bazı bölgelerde yasaklanmıştı. 1974 tarihinde sosyolog David Philips, “Werther etkisi” terimini bu bağlamda literatüre kazandırdı.”

Uzun zamandır intihar üzerine çalışıyorum. Geçtiğimiz yüzyıl ve içinde bulunduğumuz yüzyıl, nihilizm yüzyılları olduğu gibi, intihar yüzyıllarıdır da. İçinde bulunduğumuz bu çağ, kaygı, korku ve çaresizlik çağıdır. Ve tüm intiharlar şöyle motive olur: “Başka türlü olmayacak!”

Hamza Celâlettin

Kesin olarak biliyorum ki tekrar delireceğim: o berbat zamanlardan birine daha dayanamayacağımızı hissediyorum. Bu sefer iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım ve hiçbir şeye yoğunlaşamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şeymiş gibi görüneni yapıyorum.

Canım,
Bana kusursuz bir mutluluk yaşattığını söylemek istiyorum. Kimse senin yaptığından fazlasını yapamazdı. Lütfen buna inan. Fakat asla bunun üstesinden gelemeyeceğimi biliyorum, hayatını zehir ediyorum. Bu delilik yüzünden. Beni kimse vazgeçiremez. Bensiz çok daha iyi olacaksın. Görüyorsun, bunu bile yazamıyorum ki bu da haklı olduğumu gösterir. Sadece şunu söylemek istiyorum, bu hastalık ortaya çıkana değin çok mutluyduk. Bu tamamıyla senin sayendeydi. Ta ilk günden bugüne kadar kimse senin kadar iyi olamazdı. Bunu herkes biliyor
.

Virginia Woolf

Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar bile yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor;
kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.

Cesare Pavese

İlahi Komedya’nın yazarı, intihar etmişleri, cehennemin “kendi kendilerine şiddet uygulayanların (intihar edenler) ve kendi varsıllıklarına karşı şiddet uygulayanların (savurganlar)” işgal ettikleri ikinci basamağına yerleştirir. Dante, intihar edenleri mahkûm etmeksizin ve onların sonlu acılarına saygı duyarak, anlatısına ahlakibir anlam aktarmak istemektedir. Ruh ile bedenin şiddetli ayrışımı olan gönüllü ölüm, selâmete götüren yol değildir. Tam tersine edebî mahkûmiyete götürür.

Eric Volant, İntiharlar Sözlüğü

Flaubert’in dehası, Emma figürüne, her çağın erkek ve kadınlarını heyecanlandırabilecek klasik bir yücelik vermesini bilmiştir. Madame Bovary, Flaubert’in kendisidir, çünkü o da Emma’nın kişiliğiyle büyülenmişti. Nitekim Hippolyte Tain’e şöyle demişti: “Emma Bovary’nin zehirlenişini yazarken ağzımda arsenik tadı vardı.

Eric Volant

Yapabileceğim tek şey kendimi asmaktı.

Tolstoy

Üstün bağımsızlığı isteyen her kişi kendini öldürebilir. Kendini öldürmeye gücü yeten, aldanışın, yanlışın gizini öğrenir. Bunun ötesinde özgürlük yoktur; hepsi bundadır, bundan öteye hiçbir şey yok. Kim ki kendini öldürmeyi becerir, o Tanrıdır. Şimdi herkes Tanrı olmayınca bir şey olamaz diyebilir. Ama henüz kimse o şey için intihar etmedi.

Dostoyevski, Ecinniler

Beşir Fuad’ın intiharı dönemin Tarık Gazetesi’nde şu şekilde yayınlanır:

“Muharririn – i Osmaniyeden Beşir Fuad Bey evvelki gece Babıali civarında, Nallı Mescit Mahallesi’nde vaki hanesinde facialı bir surette intihar etmiştir. Bu babda merci – i resmisinden istihsal ettiğimiz malûmata nazaran mumaileyh leyle–i mezkûrede saat üç raddelerinde hanesine gelmiş ve icrasını evvelce kararlaştırmış olduğu madde –i intiharın fiiliyatına başlamıştır. Kabl’el intihar bazı
mahallere suret – i intiharına dair zabıtaya müteaddit varakalar yazıp kütüphanesinin üzerine bırakmış ve badehu kokain namındaki mübtil – i his cismi mahlûlu kat’edeceği noktalara vehle – i ulâda şırınga ederek o noktaların hissiyatını mahvettikten sonra kolundaki şiryan – ı adûdu dört yerinden kat’ettiği gibi artère carotide nam damarı dahi keserek ve kalemi eline alarak seyelan etmeye başlayan kanın vücuduna bahşetmekte olduğu tesirat – ı hissiyat – ı mevtiyyeyi tahrir etmiştir ki Zaptiye Nezaret
–i Aliyyesinde mahfuz olan ve hun – alûd bir halde bulunan varakada aynen şu ibarât mündemiç bulunmuştur:

Suret-i Varaka

“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım, diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”

Müteveffay-ı mumaileyh hilal-i intiharda son tarihçe-i hayatı olmak üzere şu varakayı yazabildikten sonra saat sekiz raddelerinde bir halet-i bihuşide düşerek saika-i evca-ı mevt ile bağırmaya başlamış ve binaenaleyh feryad-ı canhıraşı efrad-ı ailesi tarafından işitilmekle derhal Nuru Osmaniye civarında sakin doktor miralay İzzetlû Nafiz Beyefendi celbedilmiş ise de hatim-i kelâmı olmak üzere “Doktor! Ne uğraşıyorsun, beş dakikalık ömrüm kaldı.” diyebilerek tekmil-i enfas-ı ma’dude eylemiştir. Gerek mahalli-i intihar ve gerek odanın dışarısı ve hele elbisesi al kanlara boyanmış idi.’

*
Onun intiharının ardından Tıp hocalarından Ömer Bey’in de şah damarını keserek intihar etmesi büyük bir infiale yol açar. Peşpeşe gelen intihar haberlerinin gazetelerde yayınlanmasını doğru bulmayan dönemin idaresi intihar haberlerinin yayınını yasaklar.

Orhan Okay, Beşir Fuad

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur

İlhami Çiçek

Nuri Pakdil, onun (İlhami Çiçek) intiharı üzerine; “Şiir sandığını toprağa gömdük” demiştir.

“1897’de beş Servet-i Fünûn yazarının kendi el yazılarıyla cevaplayıp imzaladıkları bir ankette Mehmet Rauf hülya-ı saâdetim hanesine beraber ölecek bir kadın bulmak diye yazar. Bu anketten on üç yıl sonra, yani 1910’da yapılan diğer bir ankette ise Mehmet Rauf, “ Nasıl Ölmek İstersiniz?” sorusuna “Onun kollarının arasında ve onunla intihar ederek…” cevabını vermiştir. Mehmet Rauf bir aşk vakası sebebiyle intihara yeltenmiş ancak arkadaşları Hüseyin Cahit Yalçın ve Halit Ziya’nın zamanında onun Büyükada’daki evine gitmeleri üzerine kurtarılmıştır.

Nahit Sırrı Örik, “50 yıl Önce Türkiye’de yapılan İlk Edebi Anket: Mehmed Rauf’ Fikir ve Düşüncelerini Söylüyor

Bu keşmekeşten, bu ıztırabtan, bu ümidsiz hayattan kurtulmak için yalnız bir çare görmekte idi: İntihar!

Nabizâde Nazım, Zehra

Ben bir âciz kadınım. Fakat saikım muhabbetiniz oldukça her şeyi göze aldırmaktan çekinmem. Yaşarsam sizinle yaşayacağım… Ölürsem yine birlikte öleceğim. Menfurunuz oluşuma sebep boynumdaki nikâh tasması değil midir? Onu pederim geçirdi. Lâkin kariben görürsünüz. Ya boynumu parçalarım ya o felâket rabıtasını…

*

“O kadına karşı son mağlubiyetimi hissedince onun sahte nüvazişlerine bedel bir revolver kurşunile beynimi bu aşk marazından kurtarmak…”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Bir Muadele-i Sevda

“Baksana namusum ayaklar altına alınmış. Hınzır kahpe bir de tutmuş da nur topu gibi oğlan doğurdum diye göğsünü gere gere bana saçından da göndermiş… (Bir çok vakit dalgın dalgın sükûttan sonra)

Olmaz, olmaz. Artık âleme karşı bakacak yüzüm kalmadı. “Bari kendimi öldürüp kurtulmalıyım.”diye adeta hiddetinden telef-i nefsi göze aldırmış idiyse de hele fikri bir inkilap edip “Ne demek ben kendime niçin kıymalıyım? Kabahat benim mi ki? O hınzır kahpeyi paralayıp şimdiki halde kendisinin karalamış olduğu yüzünü al kanlara boyamalıyım. Yapar mıyım? Yaparım. Bıçağım hakkı için yaparım. Bari ayıbımızı kara yer örtsün” diye sabrı ehem görmüş idi.”

Ahmet Midhat Efendi, Letâif-i Rivâyat- Yeniçeriler

“Birden hayatını uzun bir çöl gördü. Yaşamaktan azim bir yorgunluk hissetti ve “Acaba vakit geldi mi?” diye düşündü. Zira o kendini mutlaka intihara mahkûm görürdü. Kendinde bu kadar ateş varken, bu kadar esir-i mehâsin, bu kadar müştâk ve müncezib bu kadar ihtirâs ile beraber herkes gibi sâlim bir hayat içinde bir gün ölüvermek ona pek müsteb’id gelirdi. “Ah, tifodan niçin ölmedim?” diye düşünüyordu.”

*

“Evet, artık ölmek istiyordu, mâdem ki herşey bu derece bitmişti, artık ölecekti. Hem de ne bitiş, hem de nasıl bitiş yârabbim! O bütün bir saflık ve soylulukla bir kadını o kadar azizleştirip yücelttikten sonra, şimdi , ah şimdi ne kadar, onu da öbürleri gibi hafiflikle, hakaretle düşünüp, iki konuşmadan sonra eskiyip atılan bir kundura gibi bırakmış olmayı ne kadar istiyordu… Ve onun ayaklarının altında kanlar içinde ölmekte bir intikam vahşiliği var gibi geliyordu. Önce bu düşünceye tutuldu. Ne olursa olsun, onun önünde kendisini öldürecekti…”

Mehmet Rauf, Eylül

Ah, öyle bir şey yapmak istiyorum ki, onlar da, bütün dünyada şaşırıp kalsın… Öyle bir şey, öyle acı, öyle kanlı, öyle yerli yerinde yapılan bir şey ki, içinde çırpındığım tatsızlık ve iç sıkıntısının derecesini onlara göstersem de yansınlar, ağlamaktan perişan olsunlar. Bir şey, bir şey acımasız, zalim ve korkunç bir şey…

Yapabilsem, ah yapabilsem? Hayatta bütün düşüncelerin, bütün hareketlerin, bütün niyetlerin, hatta bütün inançların, hepsinin, hepsinin yanlış ve zararlı olduğunu onlara gösterebilsem… Onlara insan böyle yaşamaz, hayat böyle boş yere ziyan edilmez diye çığlık çığlığa haykırsam. Bize yazıktır. Biz de dünyanın öteki mutlu insanları gibi yaşamağa bakmalı, acı içinde geçen hayatlara acımalıyız.

Evet, anlatsam ki, çocuk böyle büyümez, kız böyle yetiştirilmez ve böyle kocaya verilmez ve kanıtlasam ki, böyle büyütülen çocuk, böyle eğitilen ve böyle evlendirilmek istenen kız, son derece aziz bildiği hayatını köpeklerin ağzına atılan kokmuş et gibi feda etmektense canına kıyar, intihar eder, geberir gider.

Mehmet Rauf, Genç Kız Kalbi

“Raci’nin ağabey namını verdiği bu ahlaksız mecnûnun gidişi ne gidişti!… Ailede ne servet, ne rahat, hatta ne de namus hiçbir şey kalmadı…. Aman ya Rabbi, ne rezalet… Bu kadar kepazeliği ıslâha Raci, tek başına nasıl muktedir, muvaffak olabilecekti? Bu tefekkürât-ı muzâllime te’siriyle bazen zihni o mertebe kararıyordu ki intihara tasdiye kadar varıyor ve sonra biraderinin hıyâneti yoluna kendinin kurban gitmesini pek muvafık bulmuyordu.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar , Şıpsevdi

“Hava açık, sert bir poyraz esiyor. Maksadım intihar. Lâkin nerede? Nasıl? Daha bunu pek kararlaştıramadım… Romörkörde giderken beyaz köpüklü dalgalar nazâr-ı iştihâmı celb etti. Bir hareket-i seri ile küpeşteden kendimi bunların arasına salıvermek…

Fakat ölmek için bu sureti pek emin bulamadım. Arkamdan bir iki çımacı atılarak beni zırıl zırıl sularım aka aka vapura alırlar…

*

İffetsizliği kesinlikle anlaşıldığı gün, bu fenalığı tedavi için hazırladığım çok basit bir ilaç var. Üç tane kurşun… Biri bana, biri sevgili karıma, biri de kocalık haklarıma ortak olma küstahlığında bulunan haine mahsus… Üçümüz de hissemizi yutarız. Böylece dava biter.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar , Sevda Peşinde

“Ben şimdi Rıdvan Sabih’e muhabbetnâme yazıyorum. Ona kısmet olmayıp da başka bir erkeğe vardığım vakit ileride bu mektupları onun ne suretle istimal edeceğini bu günden hiç düşünemem. Çünkü, Sabih’e varamazsam benim için diğeriyle izdivaç kabil değildir. İntihar ederim; izdivaç etmem…”

Hüseyin Rahmi Gürpınar , Son Arzu

Böyle menhus bir akıbete düşmüş bu iğrenç herifi vaktiyle pek şiddetle sevmiş, onun için gizli gizli aylarca muhabbet ve kıskançlık yaşları dökmüş, derd-i iftirakından intihâr fikirlerine kadar varmıştı…

Ragıbe Hanım intihar etmiş olunaydı böyle iğrenç bir sefil için mi ölmüş olacaktı? Aşkın büyük bir cinnet olduğunu şimdi anladı. Kenan’ı artık sevmiyordu.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tebessüm-i Elem

“Vapurdan köpüklü denize bakarken, trende gözlerimin önünden su gibi akan toprağı seyrederken düşmekten korkarak geri çekiliyorum. Sonra yine yavaş yavaş tehlikeye doğru uzanıyorum. O zaman bilinmeyen bir teşvikçi bana “Kendini aşağı at… at…” diyor. Çarpıntı geliyor. Sararıyorum. Kendimi kaybeder gibi oluyorum. Tehlike beni bir mıknatıs kuvvetiyle çekerken çok defa yanımda bulunanlar düştüğüm tehlikeli garipliğin farkına vararak kolumdan tutup beriye alıyorlar. Derin bir kuyu ağzında, bir uçurum kenarında aynı baş dönmesine tutuluyorum.”

“-Size bu intihar arzusu nasıl geldi? Vakit vakit gelip geçiyor mu?

  • Doktor Bey, rica ederim beni hem bir hasta, hem de bir konsültan (Colsultant) gibi kabul ediniz. Bu arzu bana, nasıl geldi? Galiba ilk defa can sıkıntısından.. Kendini öldür, kendini öldür, diye kulağıma bilinmeyen yerlerden bir ses gelir gibi oldu. Ölmek nasıldır, bilmiyorum. Tatlı mı, acı mı? Ama bir
    önseziyle ben ölümde şehvetli büyük bir zevk ve son baygınlığa varacak ölçüde bir tat seziyorum. Ağzı kıvrık, ucu sivri bir kama, dolu bir tabanca, gördüğüm zaman âdeta büyülenip titrerim. Bir uçurum kenarında aynı tatlı yürek çarpıntısı ile sarsılırım. Bir ufak el veya beden hareketleriyle hiçbir kimsenin henüz sırlarına eremediği bir büyük hadise olup bitiverecek. Bir vapur bordasından pervanenin köpürttüğü sulara bakarken, raylarda yerleri sarsarak bir katar geçerken ölüm beni şehvetiyle çeker. Yine bilemem nasıl bir kurtarıcı bir el beni çeker, geriye iter.”

“-Bir gün ben muhakkak intihar edeceğim.. Bu kesin..

-Bu kesinlik neden?

-Çünkü veraset yolu ile ben ölüme mahkûmum.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar , Ben Deli Miyim?

Şeytan değil ben doldurdum anacığım. Korkma sana bir şey yok… Vursam vursam onu öldürürüm, bir de kendimi…(Tabancanın namlusunu önce şakağına, sonra kalbi üzerine çevirerek) Böyle mi şık kaçar?Şöyle mi?.. “Güm!” haydi bir varmış bir yokmuş… Şimdi ahrete gitmesi Boğaziçi’ne gitmeden daha kolay oldu. Pasaport yok. Tezkere harcı yok…”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tutuşmuş Gönüller

“- Doktor beyefendi, ıztırablara düştüğüm anlarda intihar ufukta yanan bir can kurtaran feneri gibi gözlerimin önünde parladı durdu.
(…)

Evli misiniz

İkisini boşadım. Üçüncüsüyle de dargınım.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?

… evlilik, erkeği ve kadını çözülmez bir beraberlik içinde kaynaştırır. Erkeğin ve kadının kişilikleri, bunun sonucu olarak, bir daha eski şekillerini almayacak derecede, değişikliğe uğrarlar. Bu bağlılık, bağımsız bir gerçeklik gibi düşünülen evlilikte sadık bir itaat yaratır. Bu karmaşık oluşun sonucunu bir kelime ile özetlemek için, evliliğin ‘yok edilmez karakterlerinden’ söz edilir. Gerçek bir evlilik söz konusu olduğu bütün zamanlarda eşlerde değişiklik meydana gelir. Fakat, insan bireyi aldanabilir. Beraber yaratılan yeni bir hayatı değişmeyen bir dünyada yaşamak her kadına ve erkeğe vergi değildir. Bunlar bazen, yeniliğini bildikleri kişilikleriyle ortaya çıkamazlar. Bu yüzden yeni bir çatışma kendini gösterir. Bu, gerçek trajik evlilik ve boşanma çatışmasıdır. Neden, kocanın karısıyla mücadelesi değildir. Partönerlerden her biri içinde bir parçalanma olduğunu duyar. Her ikisinin kalbi, kişiliğin evlilik bağlarında yer alan kesimi ile santrifüj güçler kesimi arasında devam eden savaşın bir sahnesi haline gelir. Bu savaş ne zafer, ne de yenilgi ile sona ermez. Uzun zaman sürüp gider veya hiç bitmez… Mutlu bir evlilik, hayatının en büyük mutluluğudur. Mutsuz bir evlilik ise insana bir cehennem hayatı
yaşatır. Fakat, sözünü ettiğimiz çatışma daha da da beterdir. Kurbanlar zaman zaman bu çatışmayı
önleyebileceklerini sanırlar. Fakat, bundan kurtulmanın şansını ve imkânını çoktan kaybettiklerini de gayet iyi bilirler ve böylece “Hayatlarının çizdiği yolda “yürümekte devam ederler.

Oswald Schwarz, Cinsiyet Psikolojisi

O, çok defa dolu rövelveri şakağına götürdü. Parmağını tetiğe koydu. Hayatla ölüm arasındaki pek uzun ve pek kısa mesafeyi ölçmeye uğraştı. .. Gazetelerde tesadüf ettiği intihar vakalarını alelâde bir okuyucu nazarıyle değil bir müdekkik tetebbüiyle okuyor. Hayattan çıkmak için nevmidlerin en çok intihâp ettikleri ölüm nev’inin hangisi olduğunu bilmek istiyordu. Kurşun, ip, su, zehir… Bunlardan hangisi en ziyâde revacda?… Bunlardan hangisi en ziyade can kurtarıyor?…”

Hüseyin Rahmi Gürpınar , Dirilen İskelet

“Handan’ın hırçınlığı artık bana kendimi astıracak. Bu ne çekilmez şey, efendim. Dır dır dır! Bu kadar acıya karşılık bari evde biraz rahat olsa…”

Halide Edib Adıvar, Handan

“(…) Ne yapayım senelerin bana ettiği pür-emel bir saadetin – uzun bir zaman için- ufûlü beni çıldırttı: Senin için… Aşkım için intihar… ama, emin olunuz bu intihar beni öldürmeyecektir, belki ebediyyen yaşatacaktır…”

Reşat Nuri Güntekin, Dudaktan Kalbe

Zavallı Leonardo! O hâlâ Gizo’dan, İvet’ten bahsediyordu. Sevgili ve müsamaha için yaratılan kalbini nefretin ve hıncın doldurduğu şu günlerde bile gerçeğin ne kadar gaddar, ne kadar vahşi olabileceğini kestiremiyordu. Fakat çok geçmeyecek, Gizo ile İvet’in nasıl intihar ettiklerini öğrenecekti.”

Tarık Buğra, Siyah Kehribar

“Kendisini aldatmak istiyen o hain şeyi silkip atacaktı ölmeyecekti; bu güzel, genç, nefis kadın yaşayacaktı; sonra birden artık kırılmağa müheyya, çatırdayan kapının karşısında, bileğinin mukavemetine bir keselân geldi sanki onu bir kuvvet büktü, mağlûbetti, nihayet o siyah ağız kıvrıldı, bir yılan hıyanetiyle, karanlıkta, o elîm aşk cerihasiyle sızlayan noktayı buldu.”

Halid Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu

Vicdan azabı, günden güne pençesini beyninde derinleştiriyor. Birdenbire gözünde, o zamana kadar hiç dikkat etmediği bir şey canlanıyor. Babasının âkıbeti! İkide birde, babam kendisini bir incir dalına
asmıştı, diye söyleniyor. Muvazenesi gittikçe bozuluyor. Artık annesinin acısı onda mücerret bir ölüm korkusu haline tecelliye başlıyor. Ölüm; sağı, solu, önü, arkası, her tarafı ölüm.”

Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak

“Başka hastalıklarda olduğu gibi, aşkın da muayyen devrelerde kendini gösteren muayyen arazları vardır ve intihar galiba, onların her seven insanı velevki fantezi halinde mutlaka yoklayanlardan biridir.”

Fethi Naci , Ateş Gecesi

İçecek, içecek çantasını eline alıp geceyi bekleyecek… Güverteye çıkacak. Mehtap denilen kepaze renkler ortalığa yayılmadan güverte parmaklığını aşacak, tabancayı beynine sıkacak ve kendini denize atacak.”

Aka Gündüz, Bir Şoförün Gizli Defteri

Bir hayata bundan fazla saldırı olmaz. Beni bu hayattan kurtarınız! Beni iki süngünün arasından çekip alınız, sonra isterseniz kuş başı, kuş başı parçalayarak kunduzlara fırlatınız!

(…)
Bundan kurtulmak için intihar mı edeyim? İntihar çok sefil, çok rezil bir şey… Ben sefilim, rezilim, fakat intihar edecek derecede değil, o zilletle keskin ruhumu körletemem.”

Aka Gündüz, İki Süngü Arasında

Vapurda dün intihar arzuları duyduğunu hatırlıyordu…

Sait Faik Abasıyanık, Medarı Maişet Motoru

“Sevgi nesnesinin yitimi, yitirilen sevgi nesnesinin neden olduğu düş kırıklıkları ve yaralanmalar bir süreç başlatırlar. Melankoli ve yas tutma bu sürecin bir sonucudur. Sevgi nesnesi yitiminin neden olduğu düş kırıklıkları ve yaralanmalar, düşmancıl duygular doğurur. Bu düşmancıl duygu ve dürtüler sevgi nesnesinden öç alma, onu yok etme, onu öldürme istemlerinin kaynaklarıdır. Sevgi nesnesi yitiminden kaynaklanan kızgınlığın benliğe yönlendirildiğini ilk kez Freud söyler. Ama Freud Yas ve Melankoli adlı çalışmasında aynı zamanda gerilemenin etkisini belirtir, libido kavramından yararlanır, alt düzeydeki özdeşimi tanımlar ve üstbenliğin işlevlerini anlatır. Tüm bunlara ek olarak sevgi nesne yitimlerinden kaynaklanan saldırganlığın benliğe yöneldiğini söyler. Aslında saldırganlığın yitirilen nesneye çevrilmesi yerine benliğe yönlendirilmesi, yani yönlendirmedeki bu yanlışlık, üstbenliğin yitirilen sevgi nesnesi ile benliği karıştırmasından kaynaklanır.”

Celal Odağ

“Beni intihara, keder ve ye’s mecbur eylediğini belki işitmişsindir… Ye’sin son derecesine gelmekle intihar etmek üzere gece zevcimin hanesinden çıktım. Köşk denize yakın olduğu cihetle çok geçmeksizin sahile vardım. Artık vakit geçirmeksizin işimi bitirmek üzere oradaki kayanın üzerine çıktım. Hayatı arkamda bırakıp ölüme gitmek için yalnız bir adım atmaklığım kalmıştı. O anda içinde kardeşciğimin bulunduğu hâneye son bir nazar atfetmek için başımı arkaya çevirdim. Şefik’in odasındaki kandilin ziyası pencereden görünüyordu. Yüreğim sızladı. Metânetimi gâib etmekten korktum. Fakat sonra o hânenin içinde çektiğim mihnetleri der-hâtır ederek bana rahat göstermemiş olan dünyadan kurtuluyorum, diye memnun oluyordum. “Burada kardeşimi bırakıyorsam, orada vâlidemi bulacağım! En sonunda kardeşimin geleceği yer de orası değil mi? Ey cihân-ı fâni!.. Senden kurtuluyorum. Sen bana hiç güler yüz göstermedinse, işte şimdi senden müstağniyim! Zulmünü hangi ehemmiyetine güvenerek yapıyorsun? Fâniliğine mi? Ben ebedi olan bir âlemde saadet aramağa ve rahat etmeğe gidiyorum…”dedim ve melek gibi tabiatı ve ef’âl-i hasenesi sebebiyle ehl-i cennetten olduğunu kat’iyyen ümid eylediğim valdeciğime kavuşmak niyetiyle “Anneciğim! Beni al!”diyerek kendimi atmak üzereyken bu söylemiş olduğum sözün bana getirmiş olduğu hatıra icâbından olarak birdenbire durdum ve “ Ben nereye gidiyorum? dedim. Ve

Valdemin yanına mı? Valdem ehl-i cennet olmalı. Ya benim şu hareketim, yani intihârım icâbınca cennet kapıları kapalı bulunacak! Valdem ve sevdiklerimden ayrı bulunacağım. Ben rahat etmeğe mi gidiyorum, yoksa bu dünyadaki muvakkat rahatsızlığı daha şedid ve medid olan bir azâb ile mi mübâdele ediyorum… İntiharı hiçbir şey yapmağa iktidarı kalmayıp, her şeyden nevmid olanlar irtikâp eyliyorlar! Halbuki hiçbir şey yapmağa isyana mı istimâl eyliyorlar?”

Fatma Aliye Hanım, Muhâdârât

“Bir kadın tarafından beğenilmeyip reddolunmak bana pek acı geldiği halde yine hâlâ o kadını sevmekte ve ondan vazgeçmemekte olduğumu görünce o hâl-i zillette yaşamak istemiyordum. Söz geçirmediğim gönlüme bir tabanca kurşunu geçirmekle, beni bu hal-i zillete getirmiş olan gönlümden ahz-i sâr etmek ve bu cihetle vakar ve haysiyetimi muhafaza ederek ölmek istedim. Peyman! Senin beğenmediğin adamın semahatini ve ulûvv-ı cenâbını sana göstermek için seni affettim. Tekmil servetimi sana hibe eyledim. Bilmem şimdi beğenebilecek misin? Parayı pek çok severdim. Onu sana
fedâ etmekle, seni ne kadar sevdiğimi göstermek istedim. Belki beğenmediğin adamın beğenilecek bir adam olduğunu, sevilmeğe şâyân bulunduğunu anlayıp da arkamdanağlarsan, o da rûhum için bahtiyarlık olur.”

Fatma Aliye Hanım, Muhâdârât

Mektubunu mağmumâne okudu, son demlerini yaşıyordu. Hafif bir ayak patırtısı onu daldığı tefekkürât-ı ademden uyandırdı. Birden bire başını çevirdi. Kanlı gözleri validesinin yaşlı nazarlarıyla karşılaştı, aciz ve bitâp sandalyesinin üzerine düştü, bir anda müdhiş bir fikir zihnini tırmaladı. Hemen revolveri kapıp beynine sıkıvermek istedi… Valide henüz lakırdısını itmam etmişti ki: Masanın üzerindeki silahı nazarı dikkatini celb etti..

Ciğerpârem, kendini öldürmek istiyorsun… Öyle mi? Vicdansız çocuk hepimizi matemlerde bırakacaksın. Yazık… Yazık…”

Orhan Midhat, Kanlı Muaşaka

“(…) Noraliya evde çılgına dönüyor. O zaman kırmızı başlı kibritler vardı ya,onların başını eziyor, içiyor, zehirleniyor…”

Peyami Safa, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

(…) Geçen sene bir kıza vurulmuş, kız başkasına gitmiş diye bir tarafına tabanca sıkmış. Kurtarmışlar amma şimdi baştan aşağı vücudunun yarısı tutmuyor. Ah bu yok yere canlarına kıyanlar ah!…

Aka Gündüz, Mezar Kazıcılar

“Evet, ölmekten başka çare yok… diye inledi. Hem ölmek şimdi bir vazife, bir berât olmayacak mıydı? Fevâid olsun Fahri Cemâl olsun onu ancak bu şartla biraz Merhametle düşünmeye layık olmayacak mıydı?…Birdenbire Taksim’den bir tramvayın süratle Pangaltı’ya doğru hareket ettiğini gördü… Tramvay yıldırım gibi geliyor, bu yağmurlu gecede katil bir heyûla gibi koşuyordu.

Fakat Perran ancak son yeislerin vereceği bir azim ile adeta uçarcasına, on adım ileride, şimdi kendini ezecek arabanın altına atıldı, ve: “ Ya Rabbim, beni sen affet… “ diye inleyerek çamurlara serildi yattı.”

Mehmet Rauf, Son Yıldız

Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük. Ayaklarıyla masayı itip aşağıya yuvarladı; bir boşluğa düşerken durdu. Gözleri, ağzı açık, bacakları gerilerek, çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya uğraştı. (Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı. giderayak?) Başı öne doğru eğiliyordu. Kolları iki yana sarktı. Donunun sol paçasından fildişi renginde koyuca bir sıvı aktı uzaya uzaya; dizine yakın bacağındaki kıllara bulaşarak ardarda yatağın üstüne düştü, yayıldı. Yukarıdan, sallanırken tahtaya sürtündüğü yerden ip çatırdadı.”

Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli

“(…) Ayağa kalktı, denizin tâ kenarına geldi. Derinliklere gitmek için suda biraz yürümek lazım… Bir adım attı. Su ayaklarına değiyordu. Fakat bir daha hiç kımıldayamadı. Cesaretinin bütün bütün kaçmasından korkuyordu…

Başını geriye çevirdi ve taşlığa baktı. Sonra gözlerini sımsıkı yumarak, suların içinde, hızlı koştu ve birden bire, denizin uçurumunda bir minare boyu kadar dibe çöktüğünü hissetti… Birden bire ayakları bir yere çarptı ve vücudu suyun üstünde yükselmeye başladı. Anladı ki, ayağından taş fırlamıştır. Fakat her taraftan kuvvet çekiliyordu. Bur saniye daha nefes almasa boğulacak. Tıkanarak, ölecek, su yutmak
istemiyor…”

Peyami Safa , Mahşer

“Sen biliyor musun ki benim akrabamdan üç kişi intihar etti? Amcam Dovil’de, küçük oğlu burada ve halamın kızı da burada intihar ettiler. Hepsi de revolverle…”

-Yapamadım, dedi, çekemedim tetiği. Yapamıyorum, elimden gelmiyor, korkağım, müthiş korkak. Halbuki ne kat’î bir karar vermiştim. Beni hiçbir şey hayata bağlamıyordu, hala da bağlamıyor…

Peyami Safa, Bir Tereddüdün Romanı

Ebeveynlerinden birisinde uzun süreli bir psikiyatrik hastalık, özellikle depresyon öyküsünün olması, intihar davranışına yüksek oranda eşlik etmektedir. Yine ailede intihar davranışı veya fikrinin olmasıyla ergen veya genç erişkinlerdeki intihar davranışı arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Çocuk ve ergen intiharlarındaki psikososyal risk etkenlerinin araştırıldığı karşılaştırmalı bir çalışmada, intihar kurbanlarında anne-baba ile iletişimin, özellikle de baba ile iletişimin yetersiz olması, ailede intihar davranışı öyküsü olması anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Ertemir Vatanartıran, Genç İntihar Girişimlerinde Rol Oynayan Psikososyal Etkenler

Yerinden fırladı. Kapının kilidini bir daha çevirdi. Tahta kanadın bütün zorlamalara dayanabileceğine aklı kesince yatağa döndü, oturdu.
Cebinden çıkardığı tabancasını eline aldı. Parmağını tetiğe geçirdi. Namluyu şakağına da
yadı…”

Orhan Hançerlioğlu, Yedinci Gün

Hayat yaşamaya değmediği için insan kendisini öldürür, işte bir gerçek şüphesiz, ama kısa bir gerçek, çünkü fazlasıyla açık. Ama yaşamaya yöneltilen bu hakaret, bu yalanlama, hiç anlamı olmamasından mı geliyor? Uyumsuz olması, umut ya da intihar yoluyla kendisinden sıyrılmayı mı gerektiriyor, geri kalan her şeyi bir yana atmalı ve bu konuyu gün ışığına çıkarmalı işte, bunu izlemeli, bunu açıklamalı. Uyumsuz ölmeyi mi buyurur? Bütün sorunlardan önce bu sorunu ele almak, bunu yaparken de bütün düşünce yöntemlerini ereksiz us oyunlarının dışında kalmak gerek. “Nesnel” düşüncenin ne yapıp yapıp her soruna karıştırdığı tinbilimin, ince ayrımların çelişkilerin bu araştırmada, bu tutkuda yeri yok.”

Albert Camus, Uyumsuz Yaşama

Ey kızım! derim sana… Mutlaka intihar edeceksen ya Darülfünun felsefe, ilahiyat fakültesine gir, ya şairle nişanlan, ya muhalif bir gazetenin başmuharririne karı ol…”

Aka Gündüz, Üç Kızın Hikâyesi

“Enişte üstüme gelirseniz kendimi pencereden atarım… Kanıma girersiniz.”

Reşat Nuri Güntekin, Dudaktan Kalbe

Seninle hiçbir alâkam kalmadı. Gönlümde öğürtü getiren pek müstekreh hatırandan başka bir iz bırakmadın. Sana bu mektubu yazışım artık hayır ve şerrine karışmak istediğim için değildir. Babanın nâmını sürüklediğin levsten kurtarmak için intihar et… Anlıyor musun safil hanım? Azrail’e sana temasla elini kirletmek istikrâhını verme… Zehir, bıçakla, kurşunla, ateşle, su ile kendi kendini temizle

Müntehirler kafilesine iltihâkını hemân yarınki, öbürgünki gazetelerde okumalıyım. İffetin öldükten sonra, senin yaşaman ölü, diri ailen efrâdı için müdhiş bir ârdır. Bu ârdan onları kurtarmak da bir dakika gecikmeğe büyük cinayettir. Sâfil Hanım..”

Şimdi beni intihara doğru olanca şiddetinizle tekmeleyişinize cevap vereceğim: Bu işitilmemiş bir şeydir. Bir insan tehevvürle bir diğerini öldürür. Bu çok defa vâkidir. Fakat başkasına kendi kendini öldürtmek için icbârda bulunması ender bir fantaziyedir.

Eğer intiharlar içtimai, vicdânî ve kirli, âşikâre zâruri bir takım sebeplerle vuku buluyorsa bu lüzumu yalnız o fiile atılacak bî-çarelerin hisleri ta’yin eder. Hâricden bu emri kimse veremez.

İntihar Hâlık’ın kurduğu bir canlı binâyı kaidesiz belki de muzır görerek yıkmak demektir. Allah’ın hilkâtine karşı bu bir isyandır. Sen beni yarattın; fakat eserini bana beğendiremedin. Gönderdiğin âlemden de hiç hoşlanmadım…”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Billur Kalp

“Kımıldamak için başkasının kolunu, bacağını isteyenler, bu kadar sakat olanlar, ölünceye kadar yaşamakta ısrar etmemeliydiler: İntihar böyle insanlar içindi.”

Midhat Cemal Kuntay, Üç İstanbul

Ağladı, ağladı… O kadar ki, temiz gözyaşlarıyla bütün ruhunu yıkadı…

Bir aralık, başını mezara dayayarak, elini cebine soktu, ayın şu’âı altında bir demir parladı… Sonra, kabristanın boş, koytu yerlerine bir tabancanın gümleyişi aks etti!. İşte şimdi bu bir çift de beraber yaşadılar, beraber öldüler!..”

Mehmed Celal, Lemân

Bir yalan ve riya yığınından ibaret gördüğüm bu insanlar topluluğunun üyeliğinden intihar ederek ayrılıyorum. Beni intihara zorlayan husus, toplumdaki yalancı durumumdur.
(….)
Sensiz yaşayamayacağım. Aç aguşunu geliyorum. Dalgalar, zalim dalgalar, onu benden ayırarak hangi semt-i mechûle kaçırdınız ise beni de oraya, onun yanına, ta koynuna götürünüz.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sevda Peşinde

“(…) Sonra alandaki sahipsiz atlardan birine, sol kolunda Ay Hanım olduğu halde atlıyarak batıya doğru sürdü… Urungu bir defa daha Ay Hanım’ın yüzüne baktı…Dudaklarını hiçbir zamanın görmediği, hiçbir çağın göremiyeceği o ilahî yüze değdirerek öptü ve hala sıcak olan o mehtap kadar, güneş kadar güzel olan bu yüzden ayırmadan, bir ah içinde bütün mazisini yıldırım hızıyla hatırlayıp, “Hoşça kal
Ötüken” diye düşündükten sonra kendisini boşluğa bıraktı…Taçam’ın dudaklarından bir ağıt gibi: – “Ölüm Uçurumu” kelimeleri döküldü.”

Hüseyin Nihal Atsız, Bozkurtlar Diriliyor

“Kızımı da birlikte ölüme sürüklemek, bir bakıma, belki de doğru olurdu. Fakat, sonsuz acılarımı, teselli bulmaz zavallılığımı bilen Allah, gençliğime, hayatıma kıydığım için beni affetse de çocuğumu öldürerek bir cinayet işlediğim takdirde beni huzuruna kabul etmez. Bunu biliyorum. Hem, bu günahsız, bu güzel yavruya nasıl kıyayım? Onun tatlı gözlerindeki ışığı nasıl söndüreyim?

Bu dünyada çok acı çektim. Sevdiğimi bulmaya, öteki dünyada mesut olmaya… hiç olmazsa unutmaya gidiyorum.”

Muazzez Tahsin Berkant, Büyük Yalan

“(…) Fıtnat me’yus olur. Hele o maceradan sonra me’yusluğu bin kat olur! .. Daha yaşamak istemez!.. Kapıyı kilitlediği gibi cebinde bulunan bir ufak çakı çıkarır! Göğsünü açar!.. Üzerinde saplar!.. yatar…

Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat

“Ben buse istemem. Ahirete gittiğim zaman Allah’ın huzuruna büsbütün nâmurad olarak çıkacağım! Bu kadar müddet gençliğimde bir buseden bile mahrum kalarak ömür geçirmiş olduğumu arz ile bu mahrumiyetim hürmetine olsun affını rica edeceğim. Çünkü ben affa muhtacım kardaşlarım! Kabahatim çoktur. Kendim gibi yedi nefer babayiğitlerin kanına girdim! İşte en sonra da Allah kendi kısasımı kendi elimle icra ettirdi! Bu!.. Bu… Şu kusurların… Allah!.. Na işte… Görüyorum!.. Allah!.. Aman ya Rab!… Sen… Sen… Allah!..”

Ahmet Midhat Efendi, Hüseyin Fellah

Fakat kime söylemeli? Nehir Merhametsiz, ağaçlar hissiz, bulutların arasında büsbütün kurtulmaya çalışarak neşr-i ziyâ eden ay kayıtsız!

Ruhu i’tilâ ettikçe vücudu sükût ediyordu.

Şimşek gibi ani olarak güzâr eden bir zaman içinde nilin o soğuk, mühlik, girdâbları şarkın seması gibi saf, muhabbet gibi ma’sum olan Dilber birkaç kere ka’rine doğru çektikten sonra artık sathına çıkarmıştı. ..”

Sami Paşazâde Sezai, Sergüzeşt

“Ümran; babanı affet!.. Ve iyi bil ki, o yaptığı bütün kötülüklerin cezasını çekti… Ve son nefesine kadar da çekecek!..

Bu mektubu sana yarın göndereceğim… Ve artık beni hiç görmeyeceksin. Evet yavrum! Bundan sonra hayat benim için nedir?Seni bulduktan ve sevgini tattıktan sonra, senden mahrum yaşayamazdım!.. Annenin aşkını kalbimde bıkmadan, usanmadan yıllarca taşıdığım halde, senin hasretin bana, onun yokluğundan çok daha acı gelecekti!…

Ölüm beni bütün bu acılardan kurtaracaktır. Ümran!… İşte, mumların titrek aksiyle ışıldayan şu silah, bana bir halâs şuaı gönderiyor… O beni muhtaç olduğum ebedî sükûna kavuşturacak!..”

Kerime Nadir, Günah Bende mi?

Kafam yavaş yavaş yerine geldi, kemiklerim ağrılarından kurtuldu. Yaşadığımı ölmediğimi anladım. İçimi bir sevinç doldurdu. .. ne halt yemeye kendimi gebertmeye kalkışmıştım. Hayat karşımda, saf, temiz ve güzel duruyordu. Bu hayat nasıl olursa olsun güzeldi. İster ekmek yedirsin, ister süpürge tohumu yedirsin, ister yalan söylesin güzeldi… Hayattan ayrılmak en büyük budalalıktı.

Faik Baysal, Sarduvan

“Dün gece fukara kendini asmış… Yatağın örtüsünü ince ince kesmiş. Kız saçı gibi örmüş. “Ben uyuz olmuşum. İlaç yapacağım!” diyerek dün akşam yüz dirhem zeytinyağı aldırmışmış. İpi yağın içine bırakmış. Sonra pencerenin demirine bağlamış… kendini asmış.”

Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları

Şimdi artık bu satırlara son vererek ailemden görebildiklerimi göreceğim. Sonra yapılacak en doğru iş, Ada’ya bilek alıp son vapura binmek, kafaya bir kurşun sıkıp, kendimi denizin sonsuz derinliklerine, ölüme bırakmak… Güneşi, dünyada her şeyi son defa bugün göreceğim. Her şeyi… Caaanım İstanbulumu…”

Kemal Tahir / Esir Şehrin İnsanları

“ Muhterem zabıtaya,

Bu dünyada Allah’tan gayrı kimsemiz yoktur. İçine doğduğumuz ve ölümümüzden sonra döndüğümüz iki dünya da bir Rabbın malikânesidir. Ona daha yakın olmak için bu maddi âlemden mânevisine göç ediyoruz. Bize hırsızlık iftirasıü atanlar kulları inandırabilirler; ama Allah’ı aldatamazlar.

Masumane seviştik. Heyhat ki, birbirimizin olamadık. Medeniyetin kalp birliklerine mani insafsızca o kadar garip âdetleri var ki… Sevmeyi hak tanımayan beşerî kanunların istibdadından kaçıyoruz. Kurtarılmak tehlikesine uğramamak için sahilin en tenha bir yerini seçeceğiz. Pek çok aşkları örten büyük mezarın mavi suları, halâskâr dalgalarının kucağında bizi de uyutmak lütfunu gösterecektir.
Ölümleri kimsenin ruhunu sızlatmayacak.

İşte iki imza: Veysi, Gülfem”

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ölüm Bir Kurtuluş Mudur?

Gördükleri şey, ikisinin de bütün ömürleri boyunca unutamayacakları cinstendi. Holde çok keskin bir ışığın altında tavana asılmış bir insan vücudu, kapıya doğru sallanıyordu. Mümtaz da, Nuran da ilk bakışta Suat’ı tanıdılar. İri kemikli yüzü garip ve zalim bir istihzada kısılmıştı. Sarkan ellerinde kurumuş kan parçaları vardı. Mümtaz biraz dikkat edince kanın holün seramiği üzerinde de bulunduğunu gördü. İkisi de kısa bir an bir şey anlamamış gibi baktılar. Sonra Mümtaz belki de bir daha
bütün ömrünce gösteremeyeceği bir soğukkanlılıkla bayılmak üzere olan Nuran’ı evden çıkardı. Ne yaptıklarını bilmeden merdivenleri indiler
.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur

(Suat) “Okuduklarımızla rahat değiliz.”
..
“Düşün bir kere, intihardan başka çarem kalmaz… Ölmemi istiyorsan o başka…”

“Vakti olmayanlar acele ederler… Herkes kendi zamanının şuuruyla doğar. Benim işim aceledir… Tren yakında kalkıyor.

İşin fenası nedir biliyor musunuz? Tam hareket zamanını bilememek; hep bugün, yarın diye düşünmek. Ve böylece bu havadan gelen zamanı en manasız bir şekilde harcamak!”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur

İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çevrelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.

Peyami Safa, Yalnızız

“Ben bu ölüme şaştım. Hafif bir rahatsızlık insanı çabucak öldürür mü?Gerçi kendisinde kalb hastalığı vardı… Nihayet onu da öğrendim: İntihar etmiş! Morfin şırıngası ile kalbinin üzerine keskin bir zehir sıkmış.”

Aka Gündüz, Bu Toprağın Kızları

(…) Mutbağın kapısını, aralığa bakan küçük pencereyi sımsıkı kapattı. Sonra, havagazı musluğunu ocağa bağlayan lastik boruyu bir çekişle kopardı. Musluğu açtı… Ölürken, havagazında, Argos güllerinin kokusu vardı.”

Orhan Hançerlioğlu, Oyun

Ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi ben’ini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da, dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir. Bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu öyle bilmesidir.

İntihar aptalca, ödlekçe ve sefil bir eylemmiş, övülmeyecek, yüz kızartıcı bir çıkış yoluymuş, varsın olsun; bu acılar değirmeninde öğütülmekten insanı kurtaracak en aşağılık çare bile yürekten özlenmeye değerdi, büyüklük ve kahramanlık oyununa yer yoktu bu konuda; geçici, küçük bir acı ile akıl almayacak kadar yakıp kavurucu, sonsuz acı arasında kısaca bir seçme yapmam gerekiyordu. Öylesine eziyetli, öylesine kaçık yaşamımda sık sık o soylu Don Kişot gibi davrandım, onuru rahatlığa, kahramanlığı mantığa üstün tuttum. Yeter artık, bitsin bu!

Hermann Hesse, Bozkırkurdu

(Hüseyin Alacatlı’nın ölümü üzerine) Nazir’de bir yazı yazdı. Yazdığı yazıyı okuttu bana. Yazıdaki şu paragrafı çıkarmasını istedim: “Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.

Adam düpedüz intiharını taahhüt ediyordu. Gülümsedi. Öyle gülümsedi ki bu satırları yazarken bile bütün acılığı ile gözlerime yansıyor. Ben şiiri Dergâh dergisine gönderdim, o da yazıyı. Andığım bölümü çıkarıp çıkarmadığını sordum sonra, “Hayır.” dedi, “dokunmadım yazıya.”

Mehmet Aycı
İntihar Şairleri / Varlık Yayınları

Ben her şeyi intihar eder gibi yaptım! Sinemayı ben intihar eder gibi yaptım! Bunu beceremediğim taktirde kendi içimde de saygımı yitirecektim.

Ahmet Uluçay

İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah haline getiren şey, intihar hareketlerinin düşünsel (refleksiv) boyutudur. Sanırım şudur kastedilen şey: ‘Hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez’. Bu gerçek o kadar açıktır ki, çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Böylece hareketin önemli bir ögesi gözden kaçırılmıştır: İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.

A. Alvarez

Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.

Cemil Meriç

Öldüğümde; üzerimde güneşli Nisan ayı. Yağmurda ıslanmış saçlarını sallarken, kalbi kırık bir şekilde üzerime kapanmış olsan bile, aldırmamalıyım. Huzur bulmam için, yağmur dalları eğdiğinde, yapraklı ağaçlarınki gibi bir huzur. Ve senin şimdi olduğundan, daha sessiz ve acımasız olmalıyım.

Sara Teasdale

Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim… ya da birkaç kişinin.

Kızıyorum ölüme. Hayata da kızıyorum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. Kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? Zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. Hâlâ çalışıyorum.

Charles Bukowski

Baba Hudeyda Yalçın gazetecilere yaptığı açıklamada, “Kızım intihar ettiği gün, öğretmenlerinin kaybolan kitaplardan kendisini sorumlu tutması nedeniyle hayatına son verdi” dedi. Yalçın olay günü Ebru ile hayvanlara bakmaya ahıra geldiklerini anlatarak, şöyle devam etti:

Kuzuları ve oğlakları kucağına alarak öptü. Ahırdaki işlere severek, gülerek yardım etti. Yarım saat kadar burada kaldık ve ben eve gittim, o ahırda yalnız kaldı. Kardeşi gelmiş bakmış, kovanın üzerinde oturup düşünüyormuş. Kardeşine ‘sen eve git ben geliyorum’ demiş. Sonra bekledik, gelmeyince annesi merak etti, ahıra bakmaya gitti. Ahırın kapısını açtığında Ebru’yu tavandan sarkan ipte asılı görmüş. Eve geldi bana haber verdi, ben de koşarak geldim baktım ölmüştü.”

Ebru Yalçın

Âşık olduğu adam öldüğünde tabutun içine bir demet çiçekle beraber kendi el yazısıyla bir not koymuş. “Beni unutma” yazıyormuş o notta.. Ölmüş bir adamdan kendisini unutmamasını istiyormuş. Aslında bu, beni orada bekle, geliyorum yanına demekti bir bakıma. Ve evet, çok kısa bir süre sonra öte dünyaya, sevdiğinin yanına gitmek için Veronica Micle intihar etti.

Teodora Doni

Hedeften Namluya Dönen Mermi: Yaşam denilen yankıda kendi sesini bulamayanlar için bengi göçebe 16 bir hâl alan her geçen günde yaşam, hedeften namluya dönen bir mermi oluverir. Şu an için bizim intihar olgusunu anlamaya çalışmamız, bu eylemin sebepleri üzerinde düşünmemiz bu tespitin doğruluğunun işaretidir. Enis Batur intihar etmiş sanatçılar hakkındaki görüşlerini belirtirken bu gerçekliğe dikkat çeker (Batur 1991: 91).

Tülay Kale

Gençken sürekli bunalırdım. Ama intihar hayatımda bir olasılık olmaktan çıkmıştı artık. Benim yaşımda öldürülecek pek az şey kalmıştır. İyiydi yaşlı olmak, kim ne derse desin. Bir tür berraklığa ulaşabilmek için bir yazarın en az elli yaşına gelme gerekliliği son derece mantıklıydı. Ne kadar çok nehir aşarsan o kadar çok şey öğrenirdin nehirler hakkında- deli gibi akan suya ya da gizli taşlara yenik düşmediğini varsayarak. Azgın akar bazen nehirler.

Charles Bukowski

Sevdiği kadından tamamen ümidini kesip kafasına tabancayı dayayıp hayatına son verdiğinde takvimler 1920 senesini gösteriyordu.

Şükûfe Nihal’in, karşılıksız aşkı yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca hiç unutmadı, unutamadı…

Huzur evinin o kasvetli havasında her vesile ile kendisi için intihar eden o genç adamın bahsini açmakta, yazdığı şiirleri okumakta, yenilerini yazmaktadır. Âdile Ayda bu şiirler için ‘’Türk edebiyatı ölçüsünde değil, dünya edebiyatı ölçüsünde, bir ölmüş sevgili için yazılan en orijinal, en güzel mısralardır.’’ demektedir.

“Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…”

Osman Aydoğan

“Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz).

Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim…)

Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi… Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.

Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?

Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.

Beni affedin.”

Zafer Ekin Karabay

(Nilgün Marmara) Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu.

Cemal Süreya

“Ölüm, yaşayabilmek için sonsuza kaçındığımız, ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız…”

“KAĞAN

‘Hayat yine de üzülmeye değer!’

NİLGÜN

‘Hayatın neresinden dönülse kârdır!’

“Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer… Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniği kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
Oyuncağı panik olan sayrı yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.”

“Doğmuş olmak bir referans mektubunu nereye ve kime götüreceğimizi bilmemektir.”

‘Benden istediğinizi yapmayacağım. Annemin babamın yaptığı gibi ne sizin okulunuza gideceğim, ne dükkânınızdan mal alacağım. Kendimi cezalandırarak sizi cezalandıracağım. Okula gitmeyeceğim; haydut ve cahil olacağım. Kendi varlığımı tahrip ederek sizin geleceğinizi çalacağım.”

Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter

Bazı geceler televizyon denen nesnenin düğmelerine dokunmamayı elzem bilmeli şiire gidecek kişi. Ben bu cümleye “birçok geceler” diye başlamalıydım…. Çünkü deneyimlerim, televizyonun şiir için, şiir zamanı için intihar aracı olduğunu öğretti bana. O nedenle televizyondan korkuyorum şiire durduğum daha doğrusu yüreğimin, beynimden şiire amade olduğu zamanlarda. Uğraşlarımın güme gideceğini çok iyi bildiğimden, korkuyorum ve sokulmuyorum güncel ayrıntılara, televizyon mekânlarına.

Hilmi Haşal

En iyisini yazmak, yalnız bir hayatı gerektirir. Yazar için yapılan organizasyonlar, yazarın yalnızlığını hafifletir. Bunun, yazarı geliştireceğinden şüpheliyim. Yalnızlığını dağıttığı sürece popülaritesi artar, ama o oranda da işleri kötüye gider. Sanırım bir yazar için çok uzun konuştum. Bir yazar, söylemesi gerekeni konuşmamalı, yazmalıdır. Teşekkürler.

Ernest Hemingway (Nobel ödülü töreninde yaptığı konuşmadan)

Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım…

Zehra Betül

Bazı önsözlerde başarısız bir yazar olacağım: ilk eserimin ilgi görmemesi üzerine ümitsizliğe kapılarak intihar edeceğim. Bazen de, o kadar meşhur olduğum halde anlaşılmamış olmanın ıstırabını duyacağım gene: insanlardan kaçacağım.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar

Dostlarım alay ediyor benimle. Bu çocuğun sonu ne olacak, diyorlar. Hiç olmazsa kitaplardan kitaplar çıkarmalıyım. Bunu da yapamıyorum yazamıyorum. Kitapları işimde kullanılacak bir mal gibi göremiyorum: kapılıyorum onlara.

Seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmayan doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar

Bu uykunun ölümün yaklaştığına işaret olduğunu biliyordum. Etrafıma bir kez daha baktım. Hareket eden hiçbir canlıyı fark etmedim. Ölümle gerçek bir yüzleşme anına doğru ağırlığını artıran uyku ile birlikte giriyordum

A. Vahap Kaya
Bir İntiharın Önsözleri

İntihar etmeden, çıldırmadan, siyaset konuşarak ümitsizliğe kapılmadan, teslim olmadan yaşam mücadelemi sürdürüyorum.

Osamu Dazai, İnsanlığımı Yitirirken

Sevgilim… Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak, artık kılgıyı gerektiriyor… Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim; ama sen akıllı ve güçlüsün, çabuk unutursun… Bu durumdan; kimse kimseyi ya da kendini suçlu, sorumlu saymasın… Çünkü suç yok… Yalnızca; ırmağın akışına, bir müdahale söz konusu…
Her ânın niye’sini sorgulayan bir varlığın, saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu…

Çocukluğun kendini, saf bir akışına bırakması ne güzeldi! Yiten bu işte…

Kalbin; ya paramparça kırılmak, ya da taş gibi katılaşmak zorunda kaldığı bu dünyayı REDDEDİYORUM…

Bu tükenişle, hiçbir yeni yaşama başlanamaz…

Bu nedenle, tüm sevdiklerime “Elveda” diyorum…

Sahneden çekilirken, yaşamıma karışmış herkesi selâmlıyorum…

Nilgün Marmara Önal

İntihar düşüncesi peşimi bırakıyor. Çoğunluk gibi doğal ölümü bekleyeceğim.

Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri

“Elimde enjektör, öylece kalakaldım. Çok klasikti, ama ben de arkamda bir şeyler bırakmalıydım. En azından ölümü tercih ettiğimi bilmeliler, diye düşündüm.”


“Bu onun en doğal hakkıydı ve ben de ona yardım edebilecek tek insandım. O ÖLMEK İSTİYORDU!
Her şeyini hazırlamış, değil onu, beni bile öldürecek kadar madde edinmiş, bir önceki geceden beri beni bekliyor ve uçurumun kenarında duruyordu ki üflemem bile yeterliydi. Onu vazgeçirmeye çalışmıyorum, aksine teşvik ediyorum.”

Kanat Güner, Eroin Güncesi

“Eroin Güncesi, Türkiye’deki alt kültür edebiyatının nadir örneklerinden biri olmakla birlikte yazarın intiharını haber verdiği için de ilginç bir kitaptır. Yani kitap bir yandan yazarın geçmişini anlatırken bir yandan da geleceğe dair planlarını içermektedir ve yazar kitapta tasarladığı gibi intihar ederek hayatına
son verir.”

Halime Öcal Oğulu, Türkiye’de Yeraltı Edebiyatının İzleri: Kanat Güner

VASİYETİMDİR

Bu 30 parça kitaplaşsın. Bir tanesini de mezarıma gömün. Öpücük sesi.

Özge Dirik
18.03.2003

Vedat, Tiran’da elçilik görevindeyken uyku ilacı içerek intihar etmiştir. Halit Ziya oğlunun acısını, duyduğu hayal kırıklığı ve çaresizliğini Bir Acı Hikâye adlı eserinde şu şekilde dile getirmiştir:

Dediler ki evlat acısını ölçecek bir ölçü aleti yoktur. Bu da doğrudur; ama belki yalnız bir tek ölçü
vardır: O acıyı kavrayıp kuşatan anılar ne kadar çok zengin ise, harcanan emekler ne kadar ağır ve bol,
bunlardan ortaya çıkan sonuçlar ne kadar olgun ve mutlu ise duyulan acının ateşi de o oranda yakıcıdır. Analar ve babalar için çıkarılacak ibret dersi de buradadır: Çocuklarına fazla bağlanmasınlar, onlarla fazla sarmaş dolaş olmasınlar; her şeyi alın yazısının yazgısına ve onların varlıklarına errahmanirrahim korumasına bıraksınlar. Onları çok sevme. Ah! Acaba bu mümkün müdür? Her halde çok sevmek için çalışma, onlarla pek fazla uğraşma, kendi hallerine bırak. Büyüsünler, serpilsinler daha çok kendi kendilerine yetişsinler.”

Halit Ziya Uşaklıgil, Bir Acı Hikâye

İntihar düşüncesinin bulaşıcı biçimde geçtiği kuşku götürmez.

Çünkü intiharın gerçek nedenleriyle birlikte öykünme de orada etkisini gösterdiğinden, olaylar elbette daha çok olacaktır. İkinci olarak, yayılma merkezlerinin kendilerine yakıştırılan işlevi yerine getirmeleri ve bunun sonucu olarak çevrelerindeki olguları onların etkisine bağlayabilmek için, her birinin komşu bölgelerin gözünü diktiği bir nokta olması gerekir. Görülmezse taklit de edilmeyeceği besbelli bir gerçektir. Bakışlar başka yere çevrilmişse, intiharlar istediği kadar bol olsun, bilinmeyecekleri için yok gibidirler. Kopyalanmayacaklardır da. Toplumlar yöresel yaşamda önemli bir yer tutmayan bir noktaya böyle gözünü dikip bakamaz.

Emile Durkheim, İntihar

Hizmetkâr görevini onurla sürdürmelidir, eğer görevinde başarısız olursa veya efendisine karşı yeterince sadık olamazsa bir intihar ritüeli olan seppuku ile hayatına son verirdi Samuray onurunu korumak adına seppuku’yu gönüllü olarak kabul edecektir.

Buşido anlamını ölümle kazanır. “Ölüm kalım durumunda, çabucak seçilecek olan ölümdür. Tereddüde yer yoktur. Kararlılıkla ölüme ilerlemek gerekir.” İlkelere uygun olmayan bir şekilde yaşamaktansa
savaşçı ilkelere uygun bir ölümü yeğlemelidir. Savaşçı gündelik yaşamında da kaçınılmaz olan ölümü her sabah meditasyonla düşünmeli, zihninde her gün bir kez ölmelidir.

Kubilay Akman, Japon Samuraylarının Felsefesi

Sadece, böyle bir iş yapmış olmama şimdi gülesim geliyor. Ama denenecek son şeyin eşiğinde de ciddi olmayı beceriyorum. Ölüm bazen o denli çabuk gelmiyor. Ölümle savaşmak gerekiyor. Gülünecek en uygun anda gülmeyi kasıklarıma hapsedişim bundandır belki. Ölmeye yatarken ölümle savaşmak gerekeceğini düşünmemişim.

Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak

Ve artık hoşça kal: Tanrı sana benimkinin yarısı kadar olsa bile, keyifli ve tarifsiz mutluluk içerisinde bir ölüm bahşetsin: Bu senin için düşünebildiğim en içten ve en büyük dilek.
Hakikat şu ki, bana bu yeryüzünde hiçbir yardım eli uzanmadı… Yeryüzünde artık öğrenip edineceğim hiçbir şey kalmadığı için ölüyorum. Elveda!

Heinrich von Kleist

İntihara izin verilirse, her şeye izin verilir. Hiçbir bir şeye izin verilmezse, intihara izin verilmez. Bu, etiğin doğasına ışık tutar; çünkü intihar, deyim yerindeyse, temel günahtır.

Wittgenstein

İntihara teşebbüs edenlerin çoğu keskin acılar ve bunalım geçmişte kaldıktan sonra bunu inkar eder veya küçümserler. Örneğin roman yazarı Evelyn Waugh, yirmi yaşlarının başlarındayken iki mesleki başarısızlık yaşadı, eserleri için neredeyse üstesinden gelinemez eleştiriler aldı. Son derece mutsuzken her şeyi sona erdirmeye karar verdi. Waugh, yıllar sonra intihar girişimini anlatırken yaptığının ne kadarının “gerçek” ne kadarının “rol kesmek” olduğunu sorguladı:

Bir gece… tek başıma ölüm dolu düşüncelerimle sahile indim. Elbiselerimi çıkardım ve denize açılmaya başladım. Gerçekten kendimi boğmaya mı niyetlenmiştim? Kafamdaki kesinlikle buydu ve elbiselerimle birlikte bir not bırakmıştım, Euripides’ten denizin insanı tüm kötülüklerden arındırdığıyla ilgili bir alıntı. Hiç üşenmemiş, vurguları ve her şeyiyle doğru olması için okul kitabından bakmıştım. Şimdiki yaşımda size bu kısa yolculuğa ne kadar gerçek umutsuzluk ve iradi eylemin, ne kadar rol kesmenin yol açtığını söyleyemem.

Güzel bir yarımaylı geceydi. Yavaş yavaş açıldım fakat henüz geri dönülemez bir noktaya ulaşmamıştım ki Shropshire’lı Delikanlı omzun­da bir acıyla altüst oldu. Bir deniz anasına çarpmıştım. Birkaç darbeden sonra daha çok acıtan ikinci bir sokma. Sakin sular bu yaratıklarla doluydu.
Bir alamet? Sağduyuya bariz bir çağrı mıydı?..

Geri döndüm, ay ışığının izinden kumsala yüzdüm… Niyetim ciddi olduğu için havlu getirmemiştim. Güçlükle de olsa giyindim ve gösterişli klasik intihar notumu küçük parçalara ayırıp denize savurdum. Euripides’in bile benzerini görmüş olamayacağı kadar güçlü dalgalar o kasvetli sahile vurarak temizlik görevini yerine getirdiler. Sonra önümdeki bütün yıllara çıkan o dik yokuşu çıktım.

Waugh, maksat ve eylem hakkındaki kuşkularında yalnız değildi. Aslında “intihar teşebbüsü” ile ne kastedildiği konusunda tutarlı bir tanım yoktur; kararlılık düzeylerini ayırt etmek ya da teşebbüsten doğan tıbbi tehlike derecelerini sınıflandırmak amacıyla evrensel olarak mutabık olunan bir kriter de yoktur. Bir kişinin ölme isteğinin ciddiyetini tespit etmeye çalışan ya da bir intihar ediminden do­ğan tıbbi komplikasyonların boyutunu değerlendirmek zorunda olan klinik tedavi uzmanları veya araştırmacıların birçok şeyi göz önünde bulundurması gerekir.

Kay Redfield Jamison, Erken Çöken Karanlık

Kendimi böyle bir sona hazırlamamıştım. İyi bir insan olmaktı dileğim, başaramadım. Saatlerce, günlerce yazabilirim ancak bu hiçbir şeyi geri getirmez. Ben, şu saatten sonra eşimin, evlatlarımın, dostlarımın yüzüne bakamam. Kimse tamamıyla suçlu değildir lakin başkalarına söylediğim, “kendimize yakışanı yapalım” düsturunu kendim için tutamamış olmama gerçek bir pişmanlığım var.
Beni seven, beni gözeten tüm dostlarıma, hassaten kahrımı çeken eşime ve evlatlarıma hayırla kalın diyorum.

İbrahim Çolak

Genç ölmeyi ve mümkünse en küçük bir acı duymadan ölmeyi becerebilecek miydi? Zarif bir ölüm; tıpkı cilalı bir masaya rastgele fırlatılmış süslü bir kimononun, masanın üstünden yerin karanlığına kendiliğinden kayışı gibi. Zarafet yüklü bir ölüm.

Bahar Karları

Yaşam korkusu ölüm korkusuna ağır bastığında genellikle insanın yaşamını bitirdiği görülmüştür.

Al Alvarez, İntihar: Kan Dökücü Tanrı

Boğazını kestiği halde, hayata geri döndürülen bir adamı astılar. Onu, intihar ettiği için astılar. Doktor onu bu şekilde asmanın imkânsız olduğunu, gırtlağı açılıp oradan nefes alacağını söyledi. Ama onu dinlemediler ve adamı astılar. Boğazdaki yara hemen açıldı ve adam asılı olduğu halde nefes almaya başladı. Belediye meclis üyelerinin soruna bir çözüm bulmak amacıyla toplanmaları zaman aldı. En nihayet üyeler toplandılar ve yaranın altını adam ölene kadar sıktılar…
…Ne çılgın bir toplum, ne budala bir uygarlık.

Al Alvarez, İntihar: Kan Dökücü Tanrı

Geçmiş albeni kazanır, gelecek seni kendine çeker, şimdi üstüne çökerdi.

Edouard Leve, İntihar

Gecenin içine ipince bir İstanbul minaresi, bir kır kahvesi, bütün bir mayıs günü çizgilendi. Yanımda birisi olsaydı ağlayacak kadar mesut olurdum. Kimsesiz, terk edilmiş, işsiz, serseriydim. Şimdi geçmiş ağustos öğleleri, akşamları, mavi deniz, karpuz kokuları duyuyordum. Halbuki buraya girmeden evvel her şeyden tiksinmiş, çok uzakta da olsa bir intihar havası koklamıştım.

Sait Faik Abasıyanık, Bir Bahçe

Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: Temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim, ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar…

En beylik, en umutsuz anlamıyla bir enayiyim ben. Nasıl yaşayacağını bilemeyen, ahlaki olgunluğa ulaşmamış, kendini bir şey sanan, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam.

İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine- bir alışkanlık haline geline intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur.

Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı

“Kanal 40’ın sizlere en taze ‘kan ve şiddet’ haberlerini sunma politikası gereğince bir başka ilke daha canlı canlı şahit olacaksınız – intihara teşebbüs.”

Christine Chubbuck (Masasının altında tuttuğu kukla çantasından 38 kalibre bir tabancayı çıkarır, sağ kulağının arkasına dayar ve izleyenlerin gözü önünde tetiğe basar.)

Bu yönüyle intihar, edebî eserde görülen bir materyal ve sanatçının gerçekleştirdiği ve hayatını sonlandırmak için giriştiği bir eylem olarak karşımıza çıkar. Üstelik, halk intiharı olarak adlandırılabilecek olan, yalnızlık, bunalım, ekonomik problemler gibi etkenlerin yanında, sanatçının intiharını etkileyen bir başka değişken daha vardır: entelektüellik. Analitik düşünme kapasitesi gelişmiş, doygun ve doyum halindeki bir zekaya sahip, münevver (aydınlanmış) kişi olarak da ifade edilen entelektüellik, sanatçı ruhta beraberinde bir yalnızlığı getirir. Bu yalnızlık, bunalım ve buhran haline de yatkınlık içinde olan sanatçı kişiliğin duyarlılığının kaynağı olarak nitelendirilebilir. Bunalım ve buhran kelimeleriyle ifade edilmek istenen, sanatçıların tamamının bunalım yahut buhran halinde oldukları değildir. Entelektüel sanatçı, duyarlı kişiliğe sahip olması hasebiyle, yaşamda karşılaşabileceği ve de karşılaştığı olumsuz durumlar karşında empati kurma ve yoğun içselleştirme özellikleriyle buhran ve bunalım haline daha çok yakındır. Nitekim edebiyat, hayattan gayrî değildir.

İrfan Polat
Sanatçının İntiharı (Yüksek Lisans Tezi)

Kaufman şairlerin sağlıklarına dikkat etmeleri gerektiğini vurgulamış. Kaufman ayrıca kadın yazarların daha ruhsal sorunlu olduklarına değinmiş ve buna bir ad bulmuş: Sylvia Plath etkisi.

Nedir bu Sylvia Plath etkisi? Sylvia Plath etkisi daha çok özel yaşantıya, aileye, kocaya ve babaya yapılan vurguları içeriyor. Özel yaşantılardan çıkarılmış, bir günah keçisi olarak sunuluyor intihar.

Plath intiharı hiçbir zaman dramatize ederek anlatmıyor, ilk intihar girişimini kendine ait bir jest olarak değerlendiriyor. Sırça Fanus’un kahramanı uyku hapları alıyor, bu hapları almadan önce babasının mezarı başına gidip ağlıyor. Sylvia Plath babası öldüğü zaman ağlıyor, bağırıyor, Tanrı’ya sesleniyor: “Bir daha seninle konuşmayacağım.

Ve baba yerine geçen koca: Ted. Kendini evine veriyor, çocuklarına, ayrıldıkları zaman diyor ki, “Artık yazmaya devam edeceğim”.

Edebiyat, özellikle de şiir kıskançtır, başkasına gidecek hiçbir sevgiyi, hiçbir emeği kaldıramaz; şiir bakar ki olmuyor, şair onun peşinden koşmuyor, emek vermiyor, o zaman yapacağı tek bir şey vardır, gider. Nereye mi? Elbette ki kendisine emek verene, kendisi için geceleyin uyumayacak olana. Plath kocası gittikten sonra, şiirin kapısını çalıyor, odanın içindeki tek uğultuysa intihar. Bayan Lazarus bir deneme. Her on yılda bir yapılan bir denemeyi anlatıyor Plath, her seferinde yok edilen on yılı. On yaşında deniyor intiharı, ama bir kazaydı bu diyor sonra, ancak ölmek ‘bir sanat’a dönüşmüştür, her şey gibi ve o, ustalıkla bu sanatın üstesinden geleceğini söylüyor. İyileştirecek iğneler istemiyor Plath, dahası, kendisini iyileştirecek olanların eseri olduğunu söylüyor.

*

Plath’ı yaşatan elbette ki kocasının, Ted’in sevgisi. Bu sevgi būtün hayatını dolduruyor. Yemek yapmak, sofra kurmak pek hoşuna gitmese de bu sevgiyle ayakta kaldığını, direnme gücünü anlatıyor. Ama intihar ölüm biçiminde kulağından gitmiyor. Uğulduyor âdeta. Plath ölümle içli dışlı kitaplar okuyor, intihar eden bir yazarla, Woolfla buluşuyor. Üstelik Dalgalar’la. Eminim ki bu dalgalar hayatı boyunca kulaklarından gitmiyor. Dalgaları bitirdiği zaman tedirgin oluyor. Belki sevgiyle unuttuğu ya da askıya aldığı intihar düşüncesi tekrar canlanıyor.

Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar

İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözüm ona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onunla olabilirler.

…. o zaman bu kişi, sürekli hoşnutsuzluğun doğurduğu, yaşamdan bıkkınlığa ve bunun sonucunda da intihar eğiliminin ortaya çıktığı üst dereceye ulaşabilir.

Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar

Şair Empedokles kendini Etna yanardağının ağzına atarak intihar etti. İntihar eden ilk şair belki de Empedokles’ti. Cehennem burada bir dağdır ve âşık kendini bu ateşte sınar: Mısra bu dağın içinden fışkıran alevlerdedir. Nasıl bir yer bu cehennem? Müminin gitmemek için yapmadığı sahtekarlık kalmıyor, şair yanmak için dünden razı. Asıl cehehnem yeryüzü mü yoksa? Empedokles kendini bir yanardağın ağzına bırakmaktı, şiir belki de kendini bir yanardağın ağzına bırakmaktı. Yanardağın ağzında bir kuş olup uçmak, bu belki de sairin öldükten sonraki hayalidir. Sappho bu hayali gerçekleştirir, erkeklerin yanardağ ağzından, bir kuş gibi açar.

Müslüm Yücel, Edebiyatta Ölüm ve İntihar

“…intihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir. İçerdiği boyun eğiş dolayısıyla, onun tam tersidir. İntihar, sıçrama gibi, en son noktasına götürülmüş kabullenmedir. Her şey tükenmiştir, insan temel tarihine geri döner. Geleceğini, biricik ve korkunç geleceğini fark eder ve ona doğru atılır. İntihar uyumsuzu kendince çözer.”

Albert Camus, Sisifos Söyleni

“Ruhsal yönden yoksullaşanlar da kendi cennetleri olan o cehenneme sevinçle dalarlar.”

Theodor Adorno, Minima Moralia

İntiharın artış nedeni, yoksullukla ilgili olmaktan öylesine uzaktır ki, bir ülkede gönenci birdenbire artıran mutlu bunalımlar bile intiharları ekonomik çöküntüler gibi etkilemektedir.

Durkheim

Ölmeye en çok yaklaştığımız an, belki de kaleme sarıldığımız anlardır. Yazmak, bir anlamda yaşamla vedalaşmaktır; olup bitenleri daha açık bir şekilde görebilmek maksadıyla dünyayı geçici olarak kaldırıp bir kenara koyduğumuz ve gölgesine sığındığımız bir meşgaledir. Yazarken, hayatı daha soğukkanlı bir şekilde, hem daha mesafeli hem de en ön sıradan izleyebilmek için geriye doğru bir hamle yaparız ve hayatın dışına çıkarız. Gözümüzü bir saniye ayırmadan hayata bakarız. İnsan, kaleme sarıldığında o nahoş şeyler, canımızı yakarak yaşadığımızı hissettiren hayaletler, heyulalar, pişmanlıklar ve anılar hiç yokmuş gibi davranabilir.

Simon Critchley

Dinler tarihi ve dinsel kavrayış dinamikleri üzerine Georges Minois,
belirtilen kitabında Ortaçağ’daki intiharları kronolojik olarak sıralar. Dante’nin
İlahi Komedya’sıyla başlayan Minois’deki yaptırımlara maruz kalmış müntehirler
şu şekildedir:

1274: Boissy-Saint-Léger’li katil zanlısı, Pierre Crochet kendini öldürür.
Saint-Maur-des-Fossés Manastırı’nın mahkemesi cesedin sürüklenerek ve
asılarak cezalandırılmasına karar verir.
[…]
1278: Bir adam Reims’de intihar eder; Saint-Remi rahipleri adamın
cesedini önce yerde sürükletir, sonra da astırır; ancak Paris Yüksek Mahkemesi
onlardan, cesedi asma yetkisinin tek sahibi olan başpiskoposun yargısına iade
etmelerini ister.
[…]
1288: Sainte-Geneviéve Manastırı’nın yargı alanı dahilinde bir adam
intihar eder, manastır cesedi astırır. Hemen ardından kraliyet yargıcı,
manastırdan infaza yeniden başlamasını ve ‘adı geçen katili’ bir atın arkasına
bağlayıp sokaklarda ‘sürüklemesini’ ister, çünkü bu tören atlanmıştır.”

Georges Mınoıs, İntiharın Tarihi

Ayrıca Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi bazı din adamları tarafından istemli bir ölüm olması hasebiyle intihar olarak yorumlanmaktadır. Nitekim Hz. İsa kendisini neyin beklediğini bilmiş ve bile bile ölümüne yürümüştür:

“İsa Hamursuz bayramı için Kudüs’e çıktığında kendisini neyin beklediğini biliyordu; o bile bile ölümüne yürüdü, duruşma sırasında da, ondan kaçmak için hiçbir şey yapmadı. Peygamber ve insanlığın kurtarıcısı bağlamında düşünüldüğünde, İsa’nın intiharının sıradan intihardan farklı bir anlamı ve boyutu vardır. Ancak yoruma açıktır. Her konuda ‘muallim’ini örnek almak zorunda olan Hristiyan, canını vermeye de çağrılır. ‘Canını kurtarmak isteyen de onu yitirecek, canını benim uğruma yitiren ise onu kurtaracaktır.’

Matta, 16:25

Canını seven onu yitirir. Ama bu dünyada canını gözden çıkaran onu onsuz yaşam için koruyacaktır.’

Luka, 14:26

‘Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur.

Yuhanna, 12:25

İrfan Polat
Sanatçının İntiharı (Yüksek Lisans Tezi)

“Sanatçıyı sanatçı yapan temel değerlerden biri çevrelerinde var olma savaşımı veren insanların acısını paylaşmak ve gündeme taşımak, başka bir deyişle onların acılarını iliklerine kadar duyumsayıp kuyruğuna takmaktır.”

Aleks Sierz, Suratına Tiyatro Britanya’da In-Yer-Face Tiyatrosu

Bu yıl kendimi ölümün ellerine teslim ettim.

Herhangi bir planın var mı?

Aşırı doz alıp bileklerimi kesmek ve sonra da kendimi asmak.

Ölmek istemiyorum
Ölümlü olduğum olgusuyla öyle durgunlaştım ki intihar etmeye karar verdim
Yaşamak da istemiyorum.

Sarah Kane

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.”

Sadık Hidayet’in ölümünü böyle anlatıyor 25 yıllık dostu Bozorg Alevi; ve Kör Baykuş’un Almancası sonuna eklediği tanıtmayı tanıtmayı şöyle bitiriyor: “Ölümünden az önce bir hikaye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi, ‘Salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.- Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”

Behçet Necatigil, Doğumunun 75. Yıl Dönümünde Sâdık Hidâyet

“…ve intihar herkesi ilgilendiren bir konu haline gelmiş.

Yeryüzünde eğlence var, para var, şarap var, rüya var, unutma var, aşk var, koşuşturma, açlık, sıcak, soğuk, susuzluk, gezip tozma, hatta intihar umudu var. Ama bizim meşgul olacak bir şeyimiz yok burada. Yaşayanların hayatıyla mutlu oluyoruz ve bunu konuşarak kendimizi aldatıyoruz”

Bunalım, her seferinde belli ediyordu gelmekte olduğunu, ve bende apayrı bir ıstırap yaratıyordu. Gönlümde düğümlenen bir şeydi bu ıstırap, bu kederli hal; kasırgadan az önceki havayı andırıyordu. O zaman gerçek dünya benden uzaklaşıyordu, pırıl pırıl bir dünyada yaşamaya başlıyordum, yeryüzü
dünyasından ölçülemez uzaklıkta, başka bir alemdi bu.

“Bundan fazlası mümkün değil… Dayanılır gibi değil…”

Sâdık Hidâyet, Alacakaranlık

Bizden geriye; üç beş cümle, çokça unutulmak ve bir de ölüm kalır.

İbrahim Çolak

Kötü kader diye bir şey yoktur; 21. yüzyıl vardır ve bu yüzyıl bir kelebeği bile intihar ettirebilir.

José Saramago, Filin Yolculuğu

İntihar etmek için atladığı suyu çok soğuk bulup yeniden kıyıya ulaşmaya çalışan bir adam gibiyim.

Van Gogh, Theo’ya Mektuplar

Ağustos ayında bir Cumartesi günü, üstünde tenis giysileri yanında karın, evden çıkıyorsun. Bahçenin ortasına geldiğinizde, raketini evde unuttuğunu söylüyorsun ona. Almaya gidiyorsun, ama girişteki, raketini genelde koyduğun dolaba yönelmek yerine, mahzene iniyorsun. Karın bunun farkında değil, dışarıda bekliyor, hava güzel, güneşin tadını çıkarıyor. Birkaç saniye sonra, bir silah sesi duyuyor. Eve koşuyor, adını haykırıyor, mahzene giden merdivenlerin kapısının açık olduğunu görüyor, inince seni buluyor.”

Edouard Levé, İntihar

“Şiir varken bunca söze ne hacet, diyebilirsiniz. Lakin bu eserimi tamamladıktan sonra intihar edeceğimiz sizlere daha en baştan belirtmek istiyorum..[…] saçma damgasını yeme ihtimali de olan çalışmama başlarken, kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim.”

“Lütfen bunu alabildiğine zırvalayan aşırı özgüvenliğin zedelenmiş bir yansıması olarak telakki etmeyin. Haykırmanın gereksizliğini ve zavallılığını defalarca tatmış bir insan olmasaydım bu kitaptaki şiirlerimi ruhsal açmazlarıma karşı koyuş olarak sunmuş olmanın buruk tadını, böylesine sert şekilde duymazdım.”

“Zor olan şiir yazabilmek değil, hayatın içindeki şiiri görebilmektir. Geçende Arkadaşlar’la da bunu konuştuk. Arkadaşlar dediysem, hemen işkillenmeyin. Pek arkadaşım yoktur benim. Bu nedenle, annemin birkaç yıl önceki doğum günümde, armağan olarak kargoyla gönderdiği oyuncak turuncu pelüş tavşanın adını Arkadaşlar koydum. Fırsat buldukça dertleşiyoruz.”

“Kasabamızda en kırılmış kalp bana ait. Kimse bilmez. İşte bu yüzden böyle deha düzeyinde bir şair kimliğini kaparo olarak enterese ettim. Bu cümle tolere ettim diyerek de bitirilebilirdi. Yaşantımın monotonluğuna rağmen, sanat çevrelerinin şahsiyetimden habersizliğine karşın, şiirlerin sayesinde anıtsal bir efsaneye dönüştüğümde herkes ne kadar şaşıracak. Beni konuşacak şaşkınlıkla mahallemizdeki tüm esnaf. Kitap imzalamak için birbirlerini çiğneyecek kitap fuarlarındaki hayranlarım.”

Adem Yoksun
Polat ONAT, İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü

Kimse suçlu değil. Hepsini kendim hazırladım. Ben bu dünyaya uyamıyorum.”

Can İren

Kalbin ya paramparça kırılmak ya da taş gibi katılaşmak zorunda kaldığı bu dünyayı terk ediyorum.

Nicholas Chamfort’un intihar notu.

Hayır, hiç kimse intihar kararına varamaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar.

Sadık Hidayet

Vücudum ve beynim sağlıklı olarak, tek tek hayatımdaki keyif ve eğlenceleri elimden alacak ve fiziksel ve zihni güçlerimi azaltacak, benim enerjimi felç edecek ve hırsımı yok edecek, kendime ve başkalarına bir yük haline getirecek acımasız yaşlılık çağından önce hayatıma son veriyorum. Yıllarca kendime 70 yaşımdan sonra yaşamayacağıma dair söz verdim; ve hayattan ayrılacağım tarihi belirledim. Bu çözüm için bulduğum çözüm aracı siyanürdü. Gelecekte bir tarihte kırk beş yıl boyunca zafere oluşması için mücadele ettiğim gerçek zafere ulaşılacağı inancıyla ölüyorum.

Paul Lafargue

İntihar düşüncesi kişinin yaşadığı umutsuzluk ve acı ile ilgilidir. Kişi kendini o kadar umutsuz hisseder ki ölüm gibi tamamen bir yok oluş ona umut gibi gözükebilir. Yaşadığı acının bitmeyeceğine, düzelemeyeceğine inanan kişinin intihar düşünceleri, bir süre sonra intihar planına ve girişimine dönüşebilir.

Nevzat Tarhan

Örneğin intihar etmekten bahseden birinin gerçekten intihar etmeyeceği düşünülür. Oysaki intihar girişiminde bulunan insanların pek çoğu öncesinde bunun sinyallerini vermiştir, bu yüzden açık ya da kapalı bir şekilde kendini öldürmekten bahseden herkes ciddiye alınmalı ve hemen harekete geçilmelidir.

Dr. Dilek Sarıkaya

Edebiyat ve intihar ilişkisi özellikle son çeyrek asırda araştırmacıların genel vakalardan ayrı tutarak bilimsel olarak incelemeye başladıkları yeni bir alan olmuştur. Özellikle şairlerin yaşamları, ilginç ölüm metodları, geride bıraktıkları notlar bir bütün olarak incelendiğinde kaçınılmaz olarak toplumları meraklandıran gizemli bir ilgiyi de üzerine çekmiştir.

Pensilvanya Üniversitesi’nden araştırma görevlileri Shannon Wiltsey ve yazar James W. Pennebaker şairlerin intihar, ölüm ve akıl hastalıklarının nedenleri konulu bir araştırma yapmışlardır. Araştırma sonuçlarında birçok şairin intihara teşebbüs etmemiş olsa bile, hayatları boyunca bir çeşit depresif düzensizlik yaşadığı iddia edilmiştir. Şairler arasında intihar oranının diğer edebi yazarlar ve genel nüfusa göre daha yüksek olduğu belirtilen araştırmada, intihar eden şairlerin yazdıkları şiirlerde, intihar etmeyen şairlerden çok daha fazla oranda “ben, benim” gibi birinci tekil şahıs kelimeleri kullanmış oldukları gözlemlenmiştir. Ayrıca intihar eden şairlerin şiirlerinde, “konuşmak, paylaşmak, dinlemek” gibi sosyal bağlantı içeren kelimeleri olabildiğince az kullanmış oldukları da örneklerle ortaya konulmuştur.

Edebiyat, felsefe ve şiirle uğraşan yazarlarının ölüm ve intiharları üzerine kapsamlı araştırma yapan bir başka isimde Amerikalı bilim adamı Dr. James Kaufman’dır. Muhtelif dönemlerde ölen veya intihar eden 1987 yazarın hayatını inceleyen Kaufman; araştırmasına konu olan yazarları romancılar, şairler, oyun yazarları ve diğerleri diye sınıflandırmıştır. Aralarında Türkiye’den de edebiyatçıların bulunduğu araştırmaya göre şairlerin, edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenenlerden daha erken ölümle tanıştığı, bunun sebebininse şairler arasındaki intihar oranlarının yaş ortalamasını düşürmesi olarak tanımlamıştır.

Dr Kaufman ‘Journal of Death Studies’ dergisinde yayınlanan araştırmasında, şairlerin ruh hastalıklarına yatkınlığında en temel sorunları “normal bir insandan daha fazla düşünme, yalnızlık hissini çok daha şiddetli yaşama, zirveye erken yaşta çıkma, içlerine kapanma ve sosyal hayatla olan bağlarının şiirle gitgide zayıflaması olarak sıralamıştır.

Şairlerin yaşamla bağlarını erken koparmalarınıysa ‘onların iç dünyalarında olup biten sancıları şiirle atlatmaya çalışmalarına ve bu duygular şiirin onaramayacağı bir dereceye eriştiğinde düştükleri ruhsal bunalımla kendilerini imha etmeyi son çare olarak görmeleriyle’ açıklamıştır.

Nurdal Durmuş, Şairin Son Sığınağı “intihar”

Yaşamayı seven insanlar, ölümden sonra olacaklara dair çok fazla kafa yorar. Ölüm, hayatımızı kendi ellerimizle tutmamızı, var olmamızın sorumluluğunu kabullenmemizi sağlar. İntihar etme arzusu, ben dâhil çoğu kişinin aklından geçmiştir. Her sabah kendimize bir soru sorarız: Neden yaşamalıyım? Irkımızı, milliyetimizi, dinimizi, anne-babamızı ya da tenimizin rengini seçemeyiz. Özgür irademizle seçebileceğimiz yegâne şey yaşamak isteyip istemediğimizdir. İntihar ihtimali, tek gerçek özgürlüğümüz, bu dünyadan kaçışımızdır. Bu özgürlüğü gerçekleştirmiyorsak eğer bütün güçlüklere rağmen hayatta kalmaya karar verdiğimiz içindir. Yaşamayı seçtiğimiz gerçeğini kabullendiğimizde, bu özgürlükle mutabakata vardığımızda çok daha neşeli bir hayat süreriz.

Abbas Kiyarüstemi

Kendimin yükünü nereye bırakayım?

Kostas Karyotakis

“Onun gerçekten yanınızda, sizinle birlikte olup olmadığını kestirmeniz pek olanaklı değildir. Çünkü hep uzaklardadır. Uzaklarda kalmayı sevmiştir. Her şeyi ile boşluğu sahiplenmiş, bir boşluğun parçası olmuş insandır karşınızdaki.. boşluğun ve bütün düşündüklerinin bir açıklaması var tabii Metin Akbaş için. Tabii var! ‘Ben gölgemle dövüşüyorum!’ Bu da sizi yanıtlamak için yeterlidir zaten.”

Halim Şafak, “Metin Akbaş İçin”

Barbusse’ün bir sözünü hatırlıyorum: «Savaşan iki ordu demek, intihar eden büyük bir ordu demektir.» Ya savaşan ordu tekse? Bu maşerî tahribe çılgınlıktan başka isim verilebilir mi? Bir kavga ki zafer meş’um, bozgun ağlatıcı. Yarayı dağlamak: İyi ama yara kalbimizde.

İdeal buhranı içinde kıvranan talihsiz yavrular; Işık diye ateşe koştunuz… ve kanatlarınız tutuştu. Yaşamağa susuzdunuz, ölüm saçtınız çevrenize. Kimse elinizden tutmadı. Bu ne korkunç beddua, ne meş’um alınyazısı… Kanlı mirasınız, sizden sonra gelen nesiller için de bir ibret dersi olamadı. Onlar da aynı hızla ölüme koşuyor. Ölüme ve cinayete. İntihar eden bir nesil bu. İntihar eden, daha doğrusu harcanan. Harcanan yalnız onlar mı? Gerçek suçlular, bu işitilmemiş faciayı fildişi kuleden seyredenlerdir. Gerçek suçlular biziz: Biz hocalar, biz eli kalem tutanlar, biz politika esnafı…

Cemil Meriç, Mağaradakiler

Yokedebileceği tek hayat kendi hayatı, intihar, kör bir yaşamak arzusuna karşı ruhun zaferi.

Cemil Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde

Esaretin Bedeli filminde Brooks karakteri intihar etmeden evvel bir not bırakır : “Brooks was here / Brooks buradaydı.” Bu öyle çarpıcı geliyor ki tüm çırpınışımız, sanat sepet adına yaptığımız her şey sanki bu şahitliği ifade etmek için. Aynı şeyi haykırıyoruz: “Ben buradaydım

Anna Snitkina

Kendini öldüreceğini düşünmek iyi gelir. Daha huzur verici konu yoktur. Ona yaklaşır yaklaşmaz, nefes alır insan. Onun üzerine tefekkür etmek neredeyse bizzat eylem kadar özgürleştiricidir.

Kendini öldürmeyi hiç aklına getirmemiş kişi durmadan onu düşünen kişiden çok daha çabuk karar verecektir intihar etmeye. Can alıcı her eylemi düşünmeden gerçekleştirmek ince eleyip sık dokumaktan daha kolay olduğundan, intiharın el sürmediği zihin bir kez ona itildiğini hissetti mi, bu ani itki karşısında savunmasız kalacaktır.

Emil Cioran Yeni Tanrılar

E.B.C.: Bir gün intihar üzerine yazdım. İntihar üzerine bir şeyler yazana kadar bu mesele aklımdan çıkmıyordu. Her vakit düşünüp duruyordum. Bu meseleyi yazdıktan sonra bunu daha az düşünmeye başladığımı fark ettim. Bu bakımdan yazmak kıymetsizleştirmektir, konuyu öldürürsünüz. Şifa verir insana…

C.B.: O hâlde artık size şu soruyu sormak zorundayım. Niçin intihar etmediniz?

E.M.C.: Çünkü beni kurtaran şey, intihar fikri oldu. İntihar fikri olmasaydı kendimi çoktan öldürmüş olurdum. Yaşamaya devam etmemi sağlayan şey her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti. Sahiden de bu düşünce olmasaydı bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım. Benim için, intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı. Kendi kendime dedim ki: “İntihar fikriyle her türlü şeye katlanabilirim çünkü her şey bana bağlı.” Demeliyim ki düşünülenin aksine intihar fikri olumlu bir fikirdir. İnsana istek verir.

C.B.: Kaçış değil midir?

E.M.C.: Yok, kaçış değildir. Ben intihar fikrinden bahsediyorum, intihar saplantısından. İntihar etmekten söz etmiyorum, intihar düşüncesinden bahsediyorum. Hristiyanlık intiharı kapı dışarı ederek psikolojik bakımdan büyük bir hataya düşmüştür. İntihar fikrini diyorum tabii. Çok önemli burası; hayatımdaki tüm zorlu anları bu çıkar yol fikriyle atlatabildim. Sahiden de intihar fikrine sığınarak yaşamak şartıyla her şeye katlanabileceğimize inanıyorum. Kendimizi öldürmemize hiç gerek yok, nihayetinde kendimizi istediğimiz zaman öldürebiliriz. Ama esas önemli olan şey bu fikri kafada taşımaktır. Ama Hristiyanlık bu fikri itibardan düşürerek muazzam bir sorumluluğu üsteniyor. Eski çağlarda, bunu tarihçilerden öğreniyoruz, yani sadece tarihçilerden de değil tabii, filozoflarda çok ilginç bir intihar tarzı varmış, artık bunun pabucu dama atıldı, kimse artık yapmıyor bunu, nefeslerini tutarak intihar ediyorlarmış, kendilerini boğuyorlarmış yani. Bence intihar etmenin çok zarif bir şekli bu. Ama mesele bu değil yani, intihar etmek değil, esas olan intihar fikridir. Bu fikri yasaklamamak gerek. Tam aksine bu fikirden yararlanmak gerek. Demeliyim ki gençken müntehirlerin biyografilerini büyük bir iştahla okudum. Nihayetinde de genç yaşında ölenler kahramanım olmuşlardı. Doğrusu ya, intihara olan bu düşkünlüğümden bir hayli de fayda sağladım, çünkü bu yaşıma kadar bu fikir sayesinde gelebildim. Bu fikir olmasa altmış yaşını hayatta göremezdim, imkânı yok gelemezdim bu yaşa, buna inancım tam, bundan dolayı da olumlu bir fikirdir.

Emil Cioran ile Christian Bussy’nin yaptığı röportaj, 1973

– Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Belaların her türlüsü bizi buldu. Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce, arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Minaeh’e gitmek için yola koyuldum, 1960 yılıydı. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi dut ağacının üzerine attım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kar etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim. Dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunu farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı! Ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallar mısın diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi çok mutlu hissettim. Ardından eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım hala uyuyordu. Uyandığı zaman dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için ayrılmıştım, dutlarla geri geldim. Ağam, bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

-Dutları yedin, eşin de yedi ve her şey düzeldi, öyle mi?

-Hayır, öyle olmadı ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır. Bu böyledir.

-İntiharın, en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi? Başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir? Aileni incitiyorsun, arkadaşlarını, kendini incitiyorsun. Bu bir günah değil mi? Eğer seni incitirsem bu bir günah değildir? Fakat kendimi öldürürsem öyle midir?

Abbas Kiyarüstemi
Kirazın Tadı filminden

Galiba ilk kez “intihara ayrılmış zamanlar”dan söz ediyorsunuz. İntiharı hiç düşündünüz mü?

40 yaşıma kadar hep intiharı düşündüm, ama 40 yaşımdan itibaren insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladım. Bana göre intihar, geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır. Bu mesajı verebileceğin tıynette insan olmadığını düşününce de intihar etmiyorsun.

Bir tür nihilizm değil mi bu?

-Tam tersine, değer yüklediğin şey bunlar değil. Allah’tan başka hiçbir şeye değer vermemek var bunun arkasında.

40 yaşına kadar ne vardı peki?

-Aynı şey. Bir çıkış sağlayacağını umduğun bir insanla, bir imkânla karşılaşacağını düşündüğün için her gün erteliyorsun intiharını. Daha sonra da, bu çıkışı insanlardan beklemenin saçmalığını kavrayıp yine intihar etmiyorsun.

İsmet Özel (29 Ocak 2006 tarihli röportajından)

Bu kitabı, intihar eden birkaç arkadaşıma ve paranoyadan, şizofreniden mustarip birçok arkadaşıma ithaf ediyorum. Onlar öyle sanıyorum ki çağımızın (belki de bütün çağların) belasını en yakından görecek noktaya yaklaşmışlardı. Bu tehlikeli noktadan salim bir bölgeye adım atmaya yeltendiler belki; belki tekinsiz hareketleri yüzünden meş’um bir darbeyle devrildiler. Onlara isabet eden yıldırım bana çarpmadıysa, bunu önce şiir binasının saçağı altına sıçrayacak ataklığı göstermiş olmama ve sonra siyasi anlamda bir bağlanmanın hayat içindeki karşılığını arama çabasına borçlu olduğuma inanıyorum. Şiir ve siyaset bana verilen tekinlikti.

İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?

Öyle intiharlar vardır ki, gayet net bir kararlılıkla planlanır, ancak sonra başarısızlıkla sonuçlanıp
bir teşebbüsten ibaret kalır ve ardından yeni bir teşebbüs gelmez. Gerçekleşmeyen intihar, arındırıcı bir işlev görür gibidir: İntihar, öncesinde görünüşte yitirilmiş olan, kurumuş umutları yeniden canlandırır ve bu, çevresel durumun değişmesi olayından bağımsız olarak gerçekleşir.

Eugenio Borgna, Ruhun Yalnızlığı

Hayata Sığmayanlar

Onlarla karşılaştığınızda garip, kozmik bir ışın sarar sizi. Neden etkilendiğinizi bilemezsiniz. Yüzleri bir bütündür. Her parça diğerini amansız bir biçimde tamamlar.

Farklılıklarını kader gibi taşıyan bu insanlara tepkiniz, önce hayranlık, sonra öfke, daha sonra çığlık çığlığa kaçma isteğidir. Şaşırmazlar, sizin gibileri çok görmüşlerdir. Onlarla yaşamanın zor olduğunu iyi bilirler. Çünkü, bu dünyaya herhangi bir rolü oynamaya değil, hayatın kendisi olmaya gelmişlerdir.

İnsanlar, sık sık o büyük acılarını anlatmak için onları arar. Dinlemesini iyi bilirler. Kendi yaşamları sanki yoktur. Soluk soluğa başkalarının yaşamlarında koşarlar. Kendilerini doruklarda, yalnızca doruklarda tüketirler. Kişilikleri yoktur. Kişiliğin, kişiliksizlik olduğu bilincindedirler. Bu nedenle onları, sevdiğiniz her şeye benzetebilirsiniz; anne, sevgili, gökyüzü ya da bir film karesi.

Sanatçı olmasalar da sanatçı gibi yaşarlar. Sorularla. Yanıtını aldıkları bütün soruların, sorusunu sorarlar. Bütün kavramları, kendileri isimlendirirler. Ahlaksızdırlar. Sezdikleri her şeyi yaşarlar. Sürekli, sevinç ve keder içinde. Herkesin “yeter” dediği yerde, “yeni baştan” diyerek.

Kırılgan, ama umarsız değillerdir. Kendilerinden başka hiç kimseyi incitmeyi başaramadıkları için, bu dünyaya başarısız olmaya gelmişlerdir. “Tek savunmaları, savunmasızlık”tır. Kimseyi yargılamayı bilmezler. Hiç bir canlıyı öldüremez, zarar veremezler.

Öğretilerinde, “karşı koyma” sözcüğü yoktur. Bir çocuğun tek bir gözyaşına bile yaşamlarını vermeye hazır oldukları bu dünyaya, asla seyirci kalamadıkları için, çoğunlukla intihar ederler. İntiharı herhangi bir nedenle erteleyenleriyse, intihar biçiminde bir yaşam sürdürürler.

Kendilerini merkeze koymayı asla beceremezler. Baş eğişleri çaresizlikle karıştırılır çoğu zaman. Ama kendilerinin ya da başkalarının onurunu korumak söz konusu olduğunda, ” Bir karadağ tabancası” gibi sakladıkları başkaldırılarını gün ışığına çıkarırlar. Başkaldırırlar, çünkü, salt duygu olarak yaşarlar. Başkaldırırlar, çünkü, görev bilinci yerine sevgiyi koymuşlardır, ödünsüz ruhları başka türlü var olamadığı için.

İvan´ı anlar, Alyoşa´yı hisseder, Dimitri gibi yaşarlar ve arkalarında bir mor menekşe mutlaka bırakırlar; başkalarının acılarını sarsın diye. Onlar, bu dünyayı “güzeltmeye” gelmişlerdir. Umutsuzluktan yola çıktıklarını, daha çocukluklarında hissederler. Bize böylesine saf görünmeleri, çocukluklarını yaşatmaları değil, çocuk olmalarıdır. Kendinden başka rolü olmayan bir çocuk. Önünde diz çöktükleri tek şey mağara duvarına o resimleri çiziktiren insan elidir.

Bir gün, bir şarkıda, bir kokuda ya da aynada onlarla buluşursanız, ne olur kendinizi esirgemeyin. Bir an için bile olsa.

Çünkü onlar, “an” lara inanırlar ve o “an ” için yaşarlar.

Yelda Karataş

Biraz önce dışarı çıktım, yürüdüm, denize baktım. Pek o kadar hüzün vermedi bana, artık çıkıp gideceğim bu dünya.

Oruç Aruoba / Zilif

“İntiharın helal olduğuna inanarak bir şekilde canına kıyan kimse ebedî cehennemliktir. Çünkü bu kimse, canına kıymayı helal görmektedir. Bu sebeple de ebedî cehennemde kalmayı hak etmektedir. Fakat nefsine uyarak intihar eden kimse ise ebedî cehennemlik değildir. Bunlar hakkında cehennemde ebedî kalmak, uzun müddet, orada yanmadan kinayedir.”

“Haccâc ibnu Minhâl da şöyle dedi: Bize Cerîr ibnu Hazım tah-dîs etti ki, el-Hasen ei-Basrî şöyle d emiştir: B ize C undeb ( R) ş u B asra Mescidi’nde Peygamber’den aşağıdaki hadisi tahdîs etti. Biz o hadîsi unutmadık. Cundeb’in yalan söylemesinden de korkmuyoruz (Çünkü Cundeb çok doğrudur). Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: “(Sizden evvel geçen ümmetlerden birinde) yaralı bir adam vardı. (Acısına dayanamayıp) kendisini öldürdü. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: Kulum kendi kendisini öldürmeye davranmakla benim hükmüme sabırsızlık etti. Ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.”

Bakara / 195

Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”

Nisa / 29

“Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendisini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?

Hac / 15

 
Bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın? için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ocak 2022 in Altı Çizili Satırlar, Çeviri Şiirler, Berceste, Bercestem, Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Yeniden Doğuş

Ağır, yorgun titreyişiyle
bir başka yitik alevin,
yavaşça çözülüp yok oluşuyla
artık uzak aşkımın
(gene de kanatlandırmıştı beni
dünya üzerinde yükselmem için
ve pek çok tatlı ve gizli şey
söylemişti kulağıma,
yo, daha derine, yaşayan yüreğime,
tatlı, heyecanlı şeyler,
kimsenin asla bilmeyeceği,
bir daha asla söze dökemeyeceğim),
bütün düşlerimin amansız çözülüşüyle,
ölüşüyle başka bir yanılsamanın;
geri döner ruhuma tekdüze ritmi bir zamanların,
korkunç, hep aynı yaşam
ve saldırısı yararsız düşüncelerin,
bitimsiz külrengi arzulayışım
ortasında dünya gösterisinin,
hep aynı
ama öyle gizemli ve korkunç ki
sevinçleri ve acılarıyla,
gözlerini yumdurup içine döndürür insanı,
ani bir uğultuyla sanki
beyinde yankılanan.
Ama böylesine boş ve hüzünlü yaşamda,
çok önceleri dağılmışken o güzel, sakin hayal,
yeniden yakalar beni kimi zaman,
vahşice sökün ederek,
arzulu kıvranışlar,
delice boğuntular,
yakıcı, birden
açılan eski yaralar gibi
şiddetli bir çarpışla,
kesik ve öfkeli kanatları
büyük bir düşün, yaşadığım
ne olduğunu
tam anlamadan.
Arzulayış bütün kadınları, sokaktan geçen,
bir yüzü, güzel bir bedeni,
tensel bir ateş kanımda uğuldayan.
Dalgın, izlerim geçen kadınları
ve her defasında bıraktığımı sanırım
yolları üzerine,
öylesine ılık ve güzel kokan,
parçalanmış etim ve kanımdan canlı bir özlemi.
Hepsi geçiverir yanımdan ve sonra,
yitip giderler sonsuza dek.
Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını,
son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı,
göz alıcı, kırmızı
ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın
ve her şeyin sanki yüceldiği,
sarsılıp uğultuyla
ve kararsız gözlerin öldüğü
gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan,
ağız umutsuzca
o ağzı ararken, hâlâ taptığı.
Delice arzum kahramanca bir eylem için:
Dünyanın üzerine yükselip onunla
içime kapanabileyim, mağrur,
en azından hareketlerimle yatışısın,
utkulu bir anda,
o ateş, yüreğimi boğan
ve sustuğunda benim için daha korkunç olan.
Benliğimi saran yüceliş karşısında her büyük eserin,
her engin ve dev gösterinin,
büyük bir istasyon karşısında,
üzerinde denize uzanan bir rıhtımın,
çok büyük gemilerin arasında
ve belirgin gücü arasında bucurgatların,
uğultuların, antenlerin,
sonsuzluğa uzanan.
Ama bu zavallı, sancılı alevlerin ardından,
şiddetli kıskançlıkların ve aşk özlemlerinin,
utkulu yücelmelerin ardından,
çaresiz, her zaman,
bir darbe gibi, olanca gücümü tüketen,
ama korkunç bir acıyla
beni ürperten;
içimi yakıp yüreğimi sızlatır
ani bilinci içimdeki illetin,
bilinci ruhumdaki çaresizliğin,
korkunç çaresizliğin,
özü bezginlik ve bıkkınlık,
ödlekçe acizlik
ve umutsuzluk olan.
Ve bazen ani bir düşünceyle bu dehşet çöker üzerime,
ünlü bir kitapla,
yüceltirken kendimi yüce ruhunda
bir şairin,
o zaman birden ruhumu parçalar
yüreğimi boğar
her güzel meltem,
buz keser içimdeki her alev
ve ben pek yüce bir anda, çevreme bakarım,
artık kanım çekilip damarlarımda,
alev alev yanaklarımla solgun,
gözyaşıyla yüklü hissederek kendimi,
dayak yemiş bir çocuk gibi,
ama büyük bir yalnızlık içinde,
beni sessiz kılıp her isyanıma ket vuran,
bir sancının uyuşukluğuyla sanki,
dinsel bir durgunluğun,
dile gelmez acıyla yüklü,
acımasızca ruhumu ezen,
ama derin bir sessizlik içinde.
Ama sonra hemen kalkarım ve bedenim kıvranır,
ürperir, sarsılarak
dizginsiz hareketlerle
ve büyük haykırışlar dolar boğazıma,
göğsümü sarsar parçalarcasına,
sakınımsız ve acı çekerim
korkunç acı çekerim,
umudum olmadan,
yiterek engin yıkımımda.
Ve intihar düşüncesi de,
geçmişte bana gülümseyen,
kaldıramaz artık o taşı yüreğimden,
acı çekerim, korkunç acılar.
Sonra, daha tedirgin ve alçalmış,
acı çekerek,
uğultulu bir dinginlikle,
eski tekdüze ritmime dönerim,
korkunç hayata, hep aynı olan
ve eziciliğine yararsız düşüncelerin,
bitmek bilmez külrengi yanıp tutuşmalarıma,
artık hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan,
umutsuz yankısı dışında
büyük yıkımımın.
Ve yollarda dolaşırım,
sessizce,
yalnız
ve artık hiçbir şey sarsmaz beni
ve soğukluğumu duyarım ama hiç yararı olmaz
çünkü yüreğimdeki tek şey özlemdir
yitirdiklerime duyduğum,
ruhumdaki çaresizlik yüzünden,
korkunç çaresizlik, özü bezginlik ve bıkkınlık
ve umutsuzluk olan.
Ve böyle dönerim seyretmeye dünya gösterisini,
hep ama hep aynı gösteri.
Yaşam, korkunç yaşam,
sen ki yakıcı bir acıyla sarsardın beni
ve altüst ederdin yüreğimde
kanımın her damlasını,
dile gelmez bir dolulukla,
sen ki rengimi değiştirirdin, sesimi, hatta hareketlerimi
her hafif belirişinde
derin gözlerinin,
koyu, karanlık,
dalgın
solgun hüzünlü yüzde
altında küçük sarı bulutun,
bedeni gibi narin,
uçucu yumuşak saçların:
Yaşam, düşsel yaşam
niçin söndün
böyle yüreğimde?

[17 Ağustos 1927]

Cesare Pevese
Çeviri: Kemal Atakay

 
Yeniden Doğuş için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Ocak 2022 in Çeviri Şiirler, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler: ,

Sığıntı Kuşu

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım.

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
hergün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
hergün
yeni bir şarkı bestelemekten

ben hüznün
ben gölgemin kiracısı
yeni bir ev değiştirmekten

hergün
gövdemle büyüyen hüznümle
kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
dinlemiyorlar
dinlemiyorlar şarkısını oy

sustukça çoğalıyor tekliğim
ah benim sıska yüreğim
ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
ah benim
neyim kaldı elimde
ah benim
üreyemiyorum kendime

böyle niye beni
biraz yankı biraz karıncayken
şimdi eski bir enosis düşlerim
kendimi koparıyorum kendimden
yetişemiyorum.

tekliğim
yorgun ve kanadı kırık kuştur
hüznün yapraklarında gölgelendiği
kim koparır dalından
ağzı açık bir gülü
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
ne zaman bitecek
bu hüzün.

Arkadaş Zekai Özger

 
Sığıntı Kuşu için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Kasım 2021 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN

Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi…Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi. Ama değişmez kapanış cümlesi, üzüntümü de merakımı da arttırmıştı: “1970 yılı civarında intihar etti.”

Güran’a dair dişe dokunur tek metin, Turgay Fişekçi’nin Kriz Günleri ve Rasih Güran başlıklı yazısı (*), tüm kısalığına rağmen yaşamının dönüm noktalarını barındırıyor, önemli ipuçları veriyordu. Bunun haricinde ciddi bir kaynak yoktu. Nazım Hikmet’in zor zamanlarında yanında olmuş, Türkçeye önemli eserler kazandırmış ve hayatı trajik biçimde sonlanmış değerli bir aydının kadrinin bilinmemiş olduğu, unutulup gittiği duygusu yüreğimin bir köşesine böylece yerleşti. Yıllar geçtikçe Vartan İhmalyan, Abidin Dino, Aziz Nesin, Nail Çakırhan, Memet Fuat gibi aydınların anılarında Güran’ın ismine rastladıkça bu duygu tazelenip durdu. Anı kitaplarının kiminde bir cümleyle, bazısında birkaç paragrafla değinilen Güran, hep kibar, nüktedan, kültürlü, kadirşinas bir aydın olarak tarif ediliyordu. Güran’a dair okuduklarım hafızamda birikiyor ama bir sonuca ulaşmıyordu.

Sonunda bir gün, 2018 Ocak ayında, bir bitirme tezini vesile ederek, Güran’ı tanımış birinin, Murat Belge’nin kapısını çaldım. Güran, Ses ve Öfke’nin çevirisinde Murat Belge’den yardım almıştı. Bu işbirliği zamanla ahbaplığa dönüşmüştü. Belge ayrıca, Güran’ın derin bir bunalımın pençesine düştüğü 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki isimden de biriydi. Söyleşi isteğimi kabul etme inceliği gösteren Belge, hayranlık uyandıran hafızasını zorlayarak Rasih Güran’a dair pek çok anekdot paylaştı.

Güran’a dair veriler biriktikçe giderek netleşen ve giderek daha çok saygı uyandıran bir portre oluşmaya başladı. Eldeki verileri bütünlüklü bir yaşam öyküsüne dönüştürme planı böylece ortaya çıktı. Bu sıralarda yayımlanan bir yazı ise, bu planı hayata geçirmeyi neredeyse bir zorunluluk haline getirdi. “Yalanla Yaşamak” (**) başlığıyla Habertürk’te çıkan bu yazıda, Muhsin Kızılkaya, Rasih Güran’ı hayatı boyunca bir yalanın peşinden gitmiş, adeta yalana kurban gitmiş biri olarak portre ediyordu. Güran’ın yaşam öyküsü, sosyalizm tarihindeki yanlışları sosyalizme kara çalmanın aracı haline getiren, geçimini ve varlığını ancak böyle idame ettirebilen soldan devşirme anti-komünistlerin elinde on yıllardır bayatlayan bir mekanizmaya alet ediliyordu. Yanlış anlatılmanın, unutulmaktan daha ağır bir haksızlık olduğunu da böylece görmüş oldum.

Böylelikle kendimi mazur görmem daha da zorlaştı. Pandemi günlerinin zaman bolluğunda erteleme bahaneleri de tükenince, ortaya aşağıda okuyacağınız metin çıktı. Yaşam öyküsünü ana hatlarıyla aşağıda sunmaktan onur duyduğum değerli çevirmen, sosyalist aydın Rasih Güran’ı ölümünün 48. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.

Nazım’dan önce

1912 yılında, kökleri Molla Gürani’ye kadar uzanan bir Osmanlı bürokrat ailesinde dünyaya gözlerini açar Rasih Güran. Ailesinin Abdülhamit’ten İttihat Terakki yönetimine, oradan Cumhuriyet’e uzanan süreçte her yeni yönetimde sergilemeyi başardığı ‘‘külah kapma’’ yeteneği erken yaşta köklerine yabancılaşmasına yol açar. Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle ifade eder bu durumu:

“(…) o toplumu da, o aileleri de yaratanlardan çok küçükken yabancılaşmış, bütün ömrümce o günleri unutmak, geride bırakmak istemiş ve yalnızca ileriye gözümü dikmişimdir.”

Milli mücadele sırasında Anadolu’da çetecilik yaparken kahramanı olan babası, erken cumhuriyet döneminde müteahhitliğe geçiş yapar. Kendisine balolarda eşlik edecek “modern” bir eş özlemindeki babayla Güran’ın “namazdan başı kalkmayan sofu bir kadın” olarak tarif ettiği anne arasındaki uyumsuzluk babanın evi terk etmesiyle sonuçlanır:

“Peder, artık bilmediğimiz bir yerde gerçekten mevkiine yaraşır ‘modern’ bir yaşam sürmekte ve bu yaşama gereken büyük parayı da, mebusluktan başka, günün ‘Zenginleşiniz!’ sloganına uyarak, müteahhitlikten kazanmaktadır ve kendi yaşayışına katılmadığım için beni görmek istememektedir.Sonrasını hatırlamıyorum. Yalnız gözümü açtığım zaman, Kurtuluş Savaşını neden, ne için ve kimin için yaptıklarını artık çok iyi anlamış bulunuyordum.”

Annesinin tarafında kalan Güran ilk gençliğinde onun gibi dindardır. Göztepe Amerikan Koleji’nde yatılı okur. Vartan İhmalyan’la burada tanışır. Bu yıllarda okuduğu sol romanlar Güran’ı sol düşünceye yaklaştırır. Ama asıl büyük dönüşüm Nazım Hikmet’in hayatına girmesiyle gerçekleşir.

Nazım’lı yıllar

1929 yılında Nazım Hikmet’le tanışması Güran’ın hayatının dönüm noktası olur. Kısa zamanda Nazım Hikmet’le aralarında adeta bir abi-kardeş ilişkisi oluşur. Nazım Hikmet kanalıyla TKP’ye katılan Güran, bir süre sonra dostu Vartan İhmalyan’ı ‘partiler’. Nazım Hikmet, başından itibaren Rasih Güran’ı tevkifatlara karıştırmama konusunda hassasiyet gösterir. Bu tutum muhtemelen Güran’ın hassas, kırılgan kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Örneğin 1933’teki tevkifatta Buharin’in Tarihi Materyalizm kitabının çevrilip teksirle dağıtıldığı ortaya çıktığında bu “cürmü” Nazım Hikmet’in isteğiyle Nail Çakırhan üstlenir. Oysa çeviriyi Rasih Güran yapmıştır. Nazım Hikmet’in 1936’da derlediği Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitabında da İngilizceden çevirileri Rasih Güran üstlenir. Rasih Güran aynı yıl Nazım Hikmet’i dayısı, empresyonist ressam Nazmi Ziya Güran ile bir araya getirir. Nazım Hikmet’in Nazmi Ziya imzalı yağlıboya portresi 4 Ocak 1936 yılında gerçekleşen bu buluşmanın ürünüdür.

Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’la evli olduğu bu yıllarda Rasih Güran adeta ailenin bir ferdi gibidir. O döneme yakından tanıklık eden Faik Bercavi anılarında Rasih Güran’dan şöyle söz eder:

“Rasih hem Nazım’ın, hem de Piraye’nin öz çocukları gibiydi. Yüksünmeksizin, Nazım ve Piraye’nin ondan istedikleri her işi sadakatle yapardı. Sağlam ve arkadaş canlısı bir karakteri, zengin bir kültürü vardı Rasih’in.”

Piraye Hanım’ın ilk evliliğinden olan oğlu Memet Fuat, annesinin Rasih Güran’a olan güvenini şöyle ifade eder:

“Annemin güvendiği, içinden geçenleri sakınmadan söyleyebildiği, ailesi dışından tek erkek Rasih Güran’dı sanırım. Onun Nazım’ı da, kendisini de çok sevdiğine inanırdı.”

Nazım Hikmet’in 1938’de başlayan hapishane yıllarında da en büyük destekçilerinden biri olur Rasih Güran. Nazım Hikmet, Rasih Güran’ı koruma güdüsüyle, mektuplarında ondan “Rasiha Teyze” ya da kısaca “Teyze” diye söz eder:

“…Teyze’yi görüyorsan, söyle, kitapları aldım, sağolsun, gramafon da geldi.”

“Rasiha hanım teyzemin gösterdiği alakaya teşekkür ederim.”

Nazım Hikmet, genç Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı bir mektubunda Rasih Güran’ın gelişiminde kendi oynadığı rolü ve Memet Fuat’ın gelişiminde Güran’a biçtiği rolü şöyle ifade ediyor:

“Rasih’le ahbaplık et, haftada bir defa olsun ona git. Beni babam yolladı sana, de, o vaktiyle senin yüreğine ve kafana seni seven elleriyle dokunmuş ve oralara kendinde olan en iyi şeyleri koymuş, şimdi sıra senin, sen de onun oğluyla alakadar ol, de.”

Uzun hapislik yıllarında Nazım Hikmet’in ve ailesinin yaşadığı maddi sorunlara çare arayanların başında gelir Rasih Güran. Bu amaçla yakın çevresinden her ay düzenli olarak para toplamaya karar verir. Sonrasında yaşananları Memet Fuat anılarında şöyle anlatır:

Her bakımdan güvendiği çok yakın arkadaşları vardı. Hepsi Nazım’ı seven varlıklı kimselerdi. Kimi profesör, kimi bankacı, kimi iş adamı… Nerelere, ne paralar harcıyorlardı!… Her ay onlardan beşer, onar lira toplayıp Nazım’a, kendi gönderiyormuş gibi, yüz lira gönderebilirdi. Birkaç ay yaptı da bunu… Ama birkaç ay sonra arkadaşları, ‘Bugün yok, haftaya veririm…’ ya da ‘Çok sıkışığım, ben bu ay vermesem…’ gibi sözlerle onu geri çevirmeye başlayınca büyük bir öfkeye kapıldı. Arkadaşlarına güvenini, sevgisini büsbütün yitirmemek için bu para toplama işinden vazgeçmeye karar verdi. Bana bu kararını bildirdiği günü unutamam. Rasih’i çok severdim.”

Rasih Güran’ın o dönem zor durumda yardımına koştuğu tek insan Nazım Hikmet değildir. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi, pek çok gayrimüslim aile gibi İhmalyanların da üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Vartan İhmalyan’ın babası Garbis Efendi payına düşen 500 lirayı ödeyecek durumda değildir. Aile fertlerinin kara kara düşündüğü bir sırada kapı çalar. Sonrasını anılarında şöyle anlatır Vartan İhmalyan:

“Açtık: Rasih’le eşiydi gelenler. Hoşbeşten sonra Rasih, ‘Geçenlerde bir piyango bileti almıştık, 200 lira çıktı; getirdik Garbis Efendi’ye verelim diye.’ demez mi? Gözlerimiz doldu, nasıl duygulandığımızı anlatamam.”

Ertesi gün eşinin yüzüklerini satan Garbis Efendi, Rasih Güran’ın verdiği parayı da ekleyerek 500 lirayı tamamlar ve Aşkale’ye sürülmekten kurtulur.

Soğuk savaş ve ayrılıklar

İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a evrildiği günlerde Rasih Güran’ın çevirmen olarak ün kazanmasını tetikleyecek bir gelişme yaşanır. İstanbul’u ziyaret eden Missouri Zırhlısı, coşkuyla karşılanır. Güran, bir Amerikan zırhlısına bir Amerikan romanıyla mukabele etmeye karar verişini Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle anlatır:

“Gazap Üzümleri’nin çevirisine Missouri geldiği gün, herkesin Amerikalıları bir kurtarıcı gibi karşılaması karşısında duyduğum kedere dayanmak ve bir insanın tek başına kalsa bile emperyalizme karşı bir şey yapabileceğine kendimi inandırmak için başladım.”

Gazap Üzümleri büyük ilgi görünce gene Steinbeck’ten Bitmeyen Kavga’yı çevirir bu kez. Bu iki çevirinin dönemin gençliği üzerindeki etkisini eleştirmen Fethi Naci şu sözlerle ifade eder:

Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği Bitmeyen Kavga’yla Gazap Üzümleri’ni okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık.”

Gazap Üzümleri’nin yayımlandığı 1948 yılında, bu kez ayrılan bir gemi kedere sevk eder Güran’ı. Çok sevdiği İhmalyanlar ülkeyi terk eder. Vartan İhmalyan anılarında ayrılık sahnesini şöyle betimler:

“Rıhtım, bizi yolcu etmeye gelen dost, akraba, arkadaş ve yoldaşlarla doluydu. Aralarında canım kardeşim rahmetli Rasih Güran da vardı. Upuzun boyuyla rıhtımda, hasır şapkasını havaya kaldırmış halde beni selamlaması bugüne dek gözümün önünde. İşte bu, dünyanın en iyi insanlarından olan Rasih’çiğimi son görüşüm olmuştu.”

Aynı yılın Ekim ayında Nazım Hikmet’ten bir haber gelir:  “Rasih hemen Bursa’ya gelsin!” Annesi Piraye Hanım’la bu haberi aldıklarında “çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüklerini aktaran Memet Fuat, bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Çünkü Nazım elinden geldiğince Rasih’le ilişkilerini açığa vurmamaya, onu olayların dışında bırakmaya özen gösterirdi. Mektuplarında da ondan hep ‘Rasiha Teyze’ diye söz ederdi. Yıllardır bu işlerin içinde yer almasına karşın, Rasih hiç tutuklanmamış, kovuşturmaya uğramamıştı. Evet, çok önemli bir şey olmalıydı.”

Gerçekten de çok önemli bir şey olmuş, Nazım Hikmet, Piraye Hanım’dan ayrılmaya karar vermiştir. Ayrılık mektubunu teslim etme görevini, Piraye Hanım’ın Nazım Hikmet’in çevresinde en sevdiği, en güvendiği kişiye, Rasih Güran’a vermiştir. Güran bir girdabın içinde bulur kendini. Günler süren gelgitlerden sonra Piraye Hanım’ın karşısına çıkacak cesareti güçlükle toplayarak mektubu teslim eder. Bu sahneyi Memet Fuat anılarında şöyle tasvir eder:

“Piraye mektubu okuyunca çok şaşalamış, çok sarsılmış, ama bir yıkıntı haline gelmiş olan Rasih’in durumunu görünce kendini unutup onu teselli etmeye çalışmıştı: ‘Üzülme, Rasih, zaten bizim sonumuz yoktu. Nazım dışarı çıktıktan sonra nasıl olsa beni aldatacak, ben de buna katlanamayacaktım. Ayrılmamız kaçınılmazdı. Söylemiştim bunu ona yıllar önce: ‘Bir daha beni aldatırsan senden ayrılırım’, diye…’’

Hiç beklemediği ve uzun süre kabullenmekte zorlandığı bu ayrılığın yarattığı sarsıntıya rağmen, Rasih Güran özgürlük mücadelesinde Nazım Hikmet’in yanında olmaya devam eder. Abidin Dino ve Mehmet Ali Aybar ile birlikte çıkardıkları Nuhun Gemisi dergisinde yaptıkları yayınlarla “Nazım’a Özgürlük” kampanyasına destek olurlar. Kampanya başarıya ulaşır, Nazım Hikmet 1950 yazında tahliye olur.

Ama hapishane defteri birkaç hafta sonra tekrar açılır Rasih Güran için. O sıralarda, Adnan Cemgil, Behice Boran gibi sosyalist aydınların öncülüğünde kurulan Barışseverler Cemiyetinde bir de ev hanımı kurucu olsun düşüncesi ortaya çıkınca akla Rasih Güran’ın eşi Muvakkar Hanım gelir. Teklifi kabul eden Muvakkar Güran derneğin 7 kurucusundan biri olur. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çağrılarda bulunan, bildiri dağıtan derneğin kurucuları çok geçmeden tutuklanır. Avukatı mahkemede Muvakkar Hanım için “ev hanımıdır, siyasetten anlamaz, cemiyetin iç yüzünü bilmez.” minvalinde bir savunma yapmaya kalkınca Muvakkar Hanım karşı çıkar. Kendisinin de bir evladı olduğunu, oğlunu savaşta ölsün diye büyütmediğini belirterek davanın arkasında durur. Muvakkar Güran bu davadan 1 yıl 3 ay cezaevinde yatar. Mediha Esenel anılarında, Rasih Güran’ın eşinin mahkemedeki tavrı karşısında duyduğu memnuniyeti dostlarına “benim hanım çok yiğit çıktı doğrusu.” sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor.

Rasih Güran’a dair notlarında eşi Muvakkar Hanım’ın yiğitliğini vurgulayan Aziz Nesin, Rasih Güran’ın tutuklanma meselesindeki ukdesini şöyle ifade ediyor:

“Rasih korkaklığının ezikliğini, utancını yaşam boyu duydu. ‘Hiç değilse bir gün tutuklu kalsaydım da şu içimdeki korkuyu yenebilseydim!’ derdi.”

Murat Belge’nin söyleşimizde aktardığı bir anekdot da Rasih Güran’ın bu konudaki yarasının günün birinde bizzat Emniyet tarafından deşildiğini gösteriyor. Güran ailesi günün birinde pasaport almak için emniyete başvurduğunda, pek çok “mimli” komünist gibi Rasih Güran da pürüz çıkacağı endişesi taşımaktadır. Pasaportları almaya gittiğinde korktuğu olur, pasaportlardan biri eksiktir. Ancak başvurusu reddedilen kendisi değil, eşi Muvakkar Güran’dır. Emniyetin bu ayrıcalığa 40 yıllık komünist olarak kendisi dururken Barışseverler Davası’ndan “mimli” eşi Muvakkar Güran’ı layık görmesi Rasih Güran’ın gücüne gider.

Kasvetli yıllar

Art arda gelen ayrılıklarla Rasih Güran’ın hayatında artan kasveti daha da koyulaştıran darbe ‘yukarıdan’ gelir. 1956 yılında Kruşçev, ünlü 20. Kongre konuşmasında 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında işlenen suçları (elbette bütünüyle Stalin’e ve “kişi kültüne” yıkarak) ifşa eder. Bu olayın Güran’da yarattığı yıkımı Memet Fuat şöyle anlatır:

“Sovyetler Birliği’nde Stalin’e yöneltilen suçlamaları aklı almıyordu: ‘Bize ya o zaman yalan söylendi, ya da şimdi yalan söyleniyor.’”

Sovyetler Birliği’nde olup bitenler, dönemin Türkiyeli sosyalist aydınları arasında ortak gündem maddesi, sorgulama konusu haline gelir. Mehmet Ali Aybar, anılarında yaşadıkları sorgulamayı şöyle aktarır:

“Stalin’in muhaliflerini temizlemek için açtırdığı davalar; savcı Wişinsky’nin aslı astarı olmayan suçlarla iddianameler; gözüpek, kelle koltukta, Çarlığa karşı nice ayaklanmalara katılmış ünlü devrimcilerin, hain olduklarının sahte delillerle kanıtlanması ve daha nice pislik… Nasıl olmuştu? Nasıl olabilmişti bütün bunlar? Kruşçev, tüm bu olayları Stalin’in despot yaratılışta kişiliği ile açıklıyordu. Peki bu yaratılışta bir insan nasıl genel sekreter olabilmişti? Lenin son günlerinde Merkez Komitesi üyelerine yazdığı mektupta, Stalin gibi bir kişi genel sekreter olamaz diye yazmamış mıydı? Muvakkar, Rasih, Behice, Nevzat, Siret ve ben Armutlu’da, bir tatil boyu bunları konuşmuş, Sovyetler Birliği’nde bir şeylerin ters gittiğine karar vermiştik.”

Memet Fuat’a göre Sovyetler Birliği’ne dair yaşadığı hayal kırıklığı, Nazım-Piraye ayrılığı ile birlikte Rasih Güran’ın hayatındaki en travmatik iki olaydan biridir:

“Belki kişisel sorunları da vardı, ama onu temelden sarsan, yaşama sevincini yok eden, olumsuzluklara dayanma gücünü kıran öncelikle bu iki olaydı.”

Art arda gelen travmaların ve Demokrat Parti iktidarının artan baskılarının etkisiyle, 50’lerin ikinci yarısında resime sığınır Rasih Güran. Şair dostu Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ındaki desenleri çizer. 1959’da ise ilk kişisel resim sergisini açar. Sergi sırasında gazeteci Fahir Aksoy’un sorularına verdiği cevaplar, Güran’ın o dönemki halet-i ruhiyesini yansıtır:

“ – Hatırladığıma göre siz eskiden başarılı tercümeler de yapardınız. Niye caydınız bu işten?
-Topluma yararlı olabilmek umudumu yitirdim de ondan…
-O halde resimlerinizle topluma seslenmeyi dilemiyorsunuz.
Tabii dilemiyorum. Bütün bu tablolar, boş vakitlerimde oyalanmak, yaşama gücümü sürdürebilmek gayretimin ürünü.”

Verimli 60’lar

1960’lar dönemin pek çok aydını gibi Rasih Güran için de bir tazelenme dönemi olur. 60’larda genel olarak solda yaşanan politik ve kültürel canlanmanın odak noktasında Türkiye İşçi Partisi vardır. TİP’i kuran sendikacılar bir süre sonra dönemin aydınlarını partiye katılmaya çağırırlar, Mehmet Ali Aybar’a da genel başkanlık teklifinde bulunurlar. Aybar’ın teklifi değerlendirirken danıştığı isimler arasında Rasih Güran da vardır:

“…eski solcu dostlarımla konuştum. Rasih Güran, Behice Boran, Nevzat Hatko ve şimdi adlarını anımsayamadığım birkaç kişi. Hepsi de kabul etmemi ve kendilerinin de partiye gireceklerini söylediler.”

Rasih Güran TİP içerisinde Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil, Selahattin Hilav, Sinan Cemgil gibi isimlerle Bilim ve Araştırma bürosunda görev alır. Ancak parti içinde belirli bir çizgiye angaje olmaktan kaçınır. Nihat Sargın anılarında, Rasih Güran’ın toplantılarda fazla söz almadığını, nedeni sorulunca bu tutumunu “emniyetli mesafeden izlemek” olarak açıkladığını belirtir.

60’larla birlikte çeviriye de geri dönen Güran’ın çeviri tercihleri bir süredir yakınlaştığı varoluşçuluğun izlerini taşır. Cruickshank’ten Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı’nı çevirir önce. Ardından çetin bir işe girişerek, Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini çevirir. Bilinç akışı tekniğinin en ileri örneklerinden birinin sergilendiği Ses ve Öfke Rasih Güran’ın çevirmenlikteki en uzun ömürlü başarısı olacaktır. Ses ve Öfke’nin Türkçedeki ilk ve tek çevirisi olma özelliğini koruyan bu çeviri, Notos Dergisi tarafından 2017 yılında yazar ve çevirmenler arasında yapılan “en önemli 100 çeviri” soruşturmasında 22. sırada yer almıştır.

Bu yıllarda Rasih Güran, az sayıdaki yazılarından birkaçını Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi için kaleme alır. Yazılarında toplumcu sanatın jdanovculuk diye de bilinen kaba, şabloncu, çarpıtılmış versiyonuna karşı çıkar:

“Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür. Bu çeşit aşırı toplumculuğu, Nasyonal Sosyalizm, yani Nazizm’den ayırmak zor olur çoğu zaman. İnsanlık, kişilik, sanat, vb. gibi düşünceler burjuvaca bulunarak kolayca küçümsenebilir, harcanabilir, ama bunlar en kritik zamanlarda bile belki en son kıyılacak, belki de hiç kıyılmaması gereken yedeklerdir.”

“Sanatın yararlılığı onu bir ‘sıra eri’ durumuna sokmayı, ‘gütmeyi’ gerektirmez. Sanat bu duruma sokulursa görevini yapamaz, ‘kritik zamanlar’da mücadelenin coşkunluğu içinde dayandıkları insansal temelleri tüm unutacak kadar ileri giden, dahası zaman zaman tarih ve bilim adına rahatça ve kolayca suç işleyen ‘günlük politikacıları’ uyaramaz.”

Güran’ın 60’larda yaşadığı tazelenme Vartan İhmalyan’a yazdığı bir mektuba da yansır. Artık emekli olmuştur. Tüm zamanını çeviri faaliyetine ayırabilmekten çok hoşnuttur. Ancak mektubun sonlarına doğru, Bay Garbis’in vefatına dair üzüntülerini paylaştıktan sonra, duygularına daha fazla engel olamaz:

“Annem gibi sevdiğim ve şu sırada bütün gayretime rağmen, kendimi tutamayarak hatırlarken ağladığım çok ve pek çok sevgili anne Armik’i, müsaade ederse, hasretle kucaklarım.”

Güran’ın çeviriyle geçen emeklilik yılları 1967 sonbaharında yaşanan trajik bir olayla gölgelenir. Yakından tanıdığı genç şair Can İren, Eylül 1967’de, henüz 26 yaşındayken intihar eder. Can İren’in ardından kaleme aldığı yazıda bu intiharın Güran’ı bir süredir etkisi altında olduğu varoluşçuluğu sorgulamaya yönelttiği görülmektedir:

“Can toprağa verileli beş ay oldu. Genç, taptaze ve pırıl pırıl kafası beş aydır toprağın altında Can’ın, artık bunalmıyor. Yaşamın anlamsızlığını, saçmalığını durmadan yayan ve yazan, öte yandan salonlarda ve içki sofralarında bunalım felsefeleriyle çevrelerini kırıp geçiren aydınlar geliyor aklıma. Can’ın ölümünden beri onları daha başka türlü görüyorum: daha komik, daha bayağı, daha zavallı. Birer suçlu da diyebilirim onlara. Sartre’ına, Camus’üne de kızıyorum artık.”

Can İren’in intiharıyla birlikte, Güran’ın çeviri tercihlerinde de bir değişim yaşanır. Edebiyattan uzaklaşır, tarihi meselelere yönelir. Art arda hacimli ve önemli kitaplar çevirir: Kerenski ve Rus İhtilali, Dünyayı Sarsan On Gün, Nazi İmparatorluğu, Troçki.

Güran, sosyalist harekete Stalinizm’in büyük ölçüde egemen olduğu 60’ların Türkiye’sinde, “resmi tarih”e aykırı kitaplar çevirerek ciddi bir cesaret örneği sergiler. Özellikle de Troçkist kelimesinin küfür gibi kullanıldığı bir dönemde Deutscher’in 3 ciltlik devasa Troçki biyografisini Türkçeye kazandırmakla Güran’ın “hain” damgasını yemeyi baştan kabullendiği varsayılabilir. Çeviri tercihlerinde temel kriterini “işe yaramayan bir eseri çevirmekten korkarım” sözleriyle açıklayan Güran’ın, “resmi tarih” dışı çevirileri, içinde bulunduğu cenahta ezberlerin sorgulanmasına yönelik bir girişim olarak kabul edilebilir.

Beri yandan Güran, bu son çevirilerinde diğer kutbu, kapitalist dünyayı da ihmal etmez. Bir ibret vesikası olarak çevirdiği William Shirer imzalı 3 ciltlik Nazi İmparatorluğu için kaleme aldığı önsözde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı emperyalizm ve faşizmin, insanlığı 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeye çalıştığına dikkat çeker ve şöyle devam eder:

“İnsanlığı bu sefer daha da ağır bir felakete sürükleyenlerin, Hitler ve hempalarıyla Nazi Almanyasının akıbetine uğrayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın! Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlara bu kitabı okumalarını salık veririm.”

Güran’ın son çevirisi de anti-emperyalist, savaş karşıtı tavrını yansıtır. Vietnam İşgali başta olmak üzere, emperyalist saldırganlığa karşı dünya genelinde protestoların yükseldiği bir dönemde, 20 yıl önce yaptığı gibi, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan romanıyla mukabele eder. Norman Mailer’ın 2. Dünya savaşının korkunçluğunu ortaya koyan savaş karşıtı romanı Çıplak ve Ölü’yü Türkçe’ye kazandırır.

Son darbe: 12 Mart

Ömrü boyunca yakasını bırakmayan travmaların etkisiyle yıllar içinde yaşama sevinci giderek azalmış, ruhsal sorunlarla, evham ve saplantılarla cebelleşir olmuştur Rasih Güran. Böyle bir halet-i ruhiye içindeyken gelen 12 Mart Darbesi sonun başlangıcı olur, derin bir bunalımın pençesine düşer. Güran’ın o günlerdeki halet-i ruhiyesine dair ipuçlarını, Mehmet Seyda’nın, Güran’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda bulmak mümkün:

“Norman Mailer üstüne, Çıplak ve Ölü üstüne Rasih Güran’ı uzun uzun konuşturmak, herkesin ilgileneceği açıklamalara götürmek istedim. O da razı olmuştu, ama telefonda bir türlü kesin gün veremiyordu. ‘Bir hafta sonra görüşelim.’ Bir hafta sonra: ‘Hele biraz daha sabredelim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.’ Prostat, hatta kanser kuşkuları. Nereden bilecektim bu eşi az bulunur dil ustasının aslında ruhsal bunalım geçirdiğini, yakın dostlarını yitirdikçe, yaşamın saçmalığı, artık her şeyin ‘boş’ olduğu düşüncelerine kapıldığını? Kendisine gücenmeye de kıyamıyor, sadece üzülüyordum. Derken, eşi sayın Muvakkar Güran’ın bir sözü, bizim çevrenin çok iyi tanıdığı ‘Balıkçı Nuri’ aracılığı ile bana ulaştı. Artık ona bir daha telefon etmedim. Sağlığını, iyiliğini diledim; içimden.”

Güran’ın ruhsal bir bunalım geçirdiği, intihar girişimlerinde bulunduğu haberini alan dostlarından biri de Aziz Nesin’dir. Nesin, Benim Delilerim adlı çalışmasında, isim vermeden, “bir dostum” diye bahsettiği Rasih Güran’a yaptığı ziyarette gördüklerini şöyle anlatır:

“Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum. Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi. O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. – Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”

Rasih Güran’ın ruhsal sorunlarla boğuştuğu 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki insandan biri de Murat Belge’dir. Belge, o sıralarda bünyesinde faaliyet yürüttüğü sol örgüt için çevresindeki aydınlardan maddi yardım toplamaktadır. Başvurduğu kişilerden biri de Rasih Güran’dır. Güran bu talebe olumlu cevap verir ama parayı bir türlü vermez. Cimri biri de olmamasına rağmen sürdürdüğü bu tavır Belge’yi şaşırtır. Sonrasını söyleşimizde şöyle aktardı Belge:

“- Gene bir gün beraber Altıyol’da yürüyoruz, hatırlıyorum. Ya Rasih dedim, para falan konuştuk, unuttun sen herhalde. Yok, dedi. Unutmadım ama, dengem bozuldu, manyak bir adam oldum, dedi.

-‘Deliriyorum’, demiş. Tuba Çandar’la söyleşinizde var.

– ‘Söylerim bir yerde, ağzımdan kaçırırım,’ dedi. ‘O korkudan vermiyorum,’ dedi. Dedim, ‘yok canım, öyle bir şey yapmazsın. Siz bana verin, önemli olan para. Bırakın bu evhamları.’ Ondan sonra çıkardı, 200 lira verdi. 200 lira veren yoktu. 100 lira veriyorlardı. Edip’ten alıyordum, Mina’dan alıyordum, Murat Sarıca’dan alıyordum. 500-600 lira toplayıp, ben de ekleyip her ay örgüte veriyorduk. Ondan sonra işte ne yapıyorsun falan dedi. Adamları kaçırmak için para lazım, bakkal dükkanı açtık, bilmem ne yaptık. Biz de gençliğimizde yaptık böyle şeyler falan dedi. Ondan sonra birkaç ay verdi o parayı.

– Cunta koşullarında yaptı o yardımı.
– Evet.”

Rasih Güran için intihar saplantısıyla kanser evhamlarının içi içe geçtiği 12 Mart günlerinde, pek çok genç devrimcinin ölüm haberi de birbiri ardına gelmektedir. Bu gençlerden biri de yakın dostları Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin oğulları Sinan Cemgil’dir. Murat Belge, Tuba Çandar’la nehir söyleşisinde Sinan Cemgil’in ölümünün Güran’da yarattığı etkiyi şöyle anlatıyor:

“Rasih Bey Sinan’ın öldürülmesinden sonra toparlayamadı kendini. Bir tür vicdan azabına dönüştürdü solculuk hayatında yapamadıklarını ve ‘bu çocuklar bizim yüzümüzden öldüler’ psikolojisine girdi. Kendini çekti her şeyden. O eski pırıltısından da eser kalmadı.”

Rasih Güran, son günlerinde şair ve aynı zamanda tıp doktoru arkadaşı Mustafa Şerif Onaran’ın da görev yaptığı Ankara Numune Hastanesinde tedavi görür. Kimi anlatımlara göre kanser olmadığı anlaşılır, kimi anlatımlara göre ise henüz hayati tehlike arz etmeyen bir tümörden başarılı bir ameliyatla kurtulur. Hastalıktan ölüm ihtimali ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, hastanedeki odasında yalnız kaldığı bir sırada, üçüncü kat penceresinden kendisini aşağıya bırakarak yaşamına son verir.

Güran’ın son günlerine dair anlatımlar oldukça sınırlı. Bunda elbette, ölümünün sosyalist hareketin ve basının baskı altında olduğu, yakın çevresi de dahil olmak üzere pek çok aydının tutuklu yargılanmakta ya da aranmakta olduğu bir süreçte gerçekleşmesinin payı büyük. Bu aydınlardan biri olan Rasih Nuri İleri, mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:

“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil’in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir.”

Son günlerine tanıklık eden Mustafa Şerif Onaran ise şöyle hatırlar Güran’ı ve bu intiharı:

“Rasih Güran gerçek bir İstanbul Efendisi, kimseyi incitmek istemeyen ince ruhlu bir adamdı. 12 Mart döneminin sıkıntılarıyla birlikte bir kanser korkusuna kaptırmıştı kendini. Büyük bir yalnızlık duygusu içinde, bir ruh bunalımında canına kıymasını önleyemedik.”

Ölümünün ardından yayımlanan az sayıdaki yazıdan birinde, Yeditepe Dergisinde çıkan “Rasih Güran’ın Ardından” başlıklı yazıda şu satırlara yer verilir:

“Rasih Güran, kasım ayının 19’unda, bağışlanmaz bir yanılgının kurbanı oldu; kendi isteğiyle kendi yaşamına son vererek aramızdan ayrıldı. Türk okurları onu, yirmi beş yıla yakın bir zamandır iyi bir çevirmen olarak tanır. Rasih, kendi kişisel çevresinde, sevilen, iyi kalpli, dürüst bir insandı. Avrupai anlamda bir düşünür ve de namuslu bir aydın örneğiydi. Bıraktığı kitaplar sayıca azsa da, her biri büyük hacimli ve bir yazarın uzun uzadıya zamanını alacak titizlikte eserlerdi. (…) Çalışkan, becerikli, usta bir yazarı ve üstelik böylesine iyi bir insanı -pek vakitsiz bir zamanda- kaybettiğimiz için ne kadar dövünsek azdır.”

Sonsöz

Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yaşam pratiği, Rasih Güran’ın 1920’lerin sonundan 1970’lerin başına uzanan 40 yılı aşkın bir süre boyunca, devletin anti-komünizmi adeta resmi din gibi benimsediği bir ülkede, onca baskı ve travmaya rağmen özgürlük ve eşitlik mücadelesine katkı sunmaktan ve bu mücadelede yer alanları desteklemekten vazgeçmeyen bir aydın olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları, yazdıkları ve çevirdikleri, gerçeği arama ve çoğaltma çabasını her daim sürdürdüğünü, gerektiğinde en sarsıcı yanılgılarla yüzleşmekten geri durmadığını gösteriyor. Gecikmiş bir yaşam öyküsünü en azından ana hatlarıyla sunmuş ve bir boşluğu doldurmuş olma ümidiyle, Rasih Güran’ı vefatının 48. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.

Ozan Hazar
KAYNAKÇA

Murat Belge ile Rasih Güran üzerine söyleşi, İstanbul, 30.01.2018. 

Aziz Nesin, Benim Delilerim, Milliyet Yay., 1983.

Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Nesin Yay., 2006.

Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nazım, Adam Yay., 1998.

Barış Ünlü, Mehmet Ali Aybar’ın Müdafaaları ve Mektupları, İletişim Yay., 2003

Emin Karaca, Nazım Hikmet’in Aşkları, Destek Yay., 2010.

Fahir Aksoy, Rasih Güran’ın Sergisinde, Vatan, 21.04.1959

Faik Bercavi, Nazım’la 1933-1938 Yılları, Adam Yay., 1995.

Fethi Naci, Roman ve Yaşam, YKY, 2002.

Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, Yalçın Yay., 1989.

Mediha Esenel, Geç Kalmış Kitap, Sistem Yay., 1999.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi I, BDS Yay., 1988.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi III, BDS Yay., 1988.

Mehmet Seyda, Edebiyat Dostları, Kitaş Yay., 1970.

Mehmet Seyda, Romancı Günlüğü: Rasih Güran, Yeditepe Sanat Dergisi, Mart 1973.

Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, YKY, 2013.

Memet Fuat, Nazım ile Piraye, De Yay., 1975.

Memet Fuat, Oğlum Canım Evladım Memedim, De Yay., 1968.

Mustafa Şerif Onaran, ‘Yeşilkaya Savcısı’ İlhan Tarus, Varlık, Ocak 2007

Nail Çakırhan, Anılar, Söyleşi: Erden Akbulut, Tüstav, 2008.

Nihat Sargın, TİP’li Yıllar, Felis Yay., 2001    

Rasih Güran, Can İren İçin, Yeni Dergi, Mart 1968.

Rasih Güran’ın Ardından, Yeditepe Sanat Dergisi, Aralık 1972.

Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yay., 1976.

Tuba Çandar, Murat Belge Bir Hayat, Doğan Kitap, 2007.

Turgay Fişekçi, Kriz Günleri ve Rasih Güran, Cumhuriyet, 21.09.2009.

Vartan İhmalyan, Bir Yaşam Öyküsü, Cem Yay., 1989.

Benim Delilerim

Yakın bir arkadaşım da elli yaşından sonra kendini öldürme tutkusuna kapılmıştı. O’nu, çevirileriyle, yazılarıyla Türkiye’nin seçkin aydınlar çevresi çok iyi tanır. Steinbeck’i Türkçeye ilk o kazandırmıştı. Faulkner’den de çevirisi vardır. O’nun çevirileri, çeviri edebiyatına örnek olarak gösterilir. Ayrıca, başarılı bir amatör ressamdı. İnce bir aydındı. Kendisinde ruhsal bir çöküntü başladığını duydum. Doğrusu pek önemsemedim; çünkü, dengeli bir aydın olduğu için kendi kendisini kurtarabilir diye düşündüm. O sırada genç yaşında kendini öldüren bir aydın için Yeni Dergi’de, neredeyse kendini öldürmeyi öven, hatta gerekliliğini bile savunan çok karamsar bir yazısı çıktı. Tanıdığımız kişiliğiyle O’nun böyle bir düşüncede olmaması gerekirdi. Bu yazının yayımlanışından sonra bikaç kez kendini öldürme girişiminde bulunduğunu duydum. Olacak şey değil. Kimi insanların kişiliklerini azçok biliyorsak, onların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını kestirebiliriz. O’nun canına kıyma isteği, tanıdığımız kişiliğine aykırıydı. 


Daha sonra evine kapanıp kaldığını, hiç dışarı çıkmadığını, kendini öldürebilmek için özellikle yemek yemediğini duydum. Daha önce gitmeliydim, ama yapamadım; evine ziyaretine gittim. Çok zayıflamıştı. Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. 


Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum.

Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi; O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. 
-Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum.. dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. 


Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış.” O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim, ruhsal durumunu yansıtıyordu. (Bu güzel resmi, herkesin görebilmesi için bir kitabımın kapağına koymak üzere resmin salt bir renkli fotoğrafını almak istemiştim. Ama olmadı.) 


Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım. Çok düşündüm; O’nun kendini öldürme isteği ve girişimleri, kendince bir fantezisi miydi? Dikkati çekmek mi istiyordu? Bunlar zayıf olasılıklar. Herkes, herkes için kendince yorumlar yapar ya, ben de şu yorumu yapmıştım: Öğrenciliğinden beri kendisine çok umut bağlanmış bir insandı. Büyük yazar olma umudu taşıyordu; daha başka sanat tutkuları vardı. Hiçbiri gerçekleşememişti. Geçim kaygısıyla bitakım küçük görevlerde bulunmuştu. Çok başarılı çevirileriyle de yetinemiyordu. Emekli de olmuştu, yaşı elliyi geçmişti. Bireysel umudunun ötesinde toplumsal değişim için de umudu kalmamıştı, ülkemizin, halkımızın değişmeyen, değişmemiş denilecek denli çok az değişmiş olan durumu da ortadaydı. Bu yüzden umutsuzluğa saplanmış, kötümser bir havaya girmişti. Hiçbişey değişemeyecekse, değiştirelemeyecekse, hiç bir umut kalmamışsa yaşamak saçmaydı.

Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir.


Sağlığı günden güne daha kötüye gidince tedavi için Ankara’da bir hastaneye yatırılmış. Duyduk ki, yattığı hastanedeki odanın penceresinden kendini atıp öldürmüş.


İçimde hala şöyle bir duygu vardır. O karamsar günlerinde, örneğin resimlerinden bir sergi açılabilseydi, bu sergi ilgi görseydi, basında yankısı olsaydı, yada yazıları derlenip yayımlansaydı, iyi eleştiriler alsaydı… Yada iyi olanaklarla, belki bir kurumun çağırılısı olarak dışgezilere çıkabilseydi; yani O’nu yaşama bağlayan bir olay… Belki diyorum, belki de bu gerçek değeri olan ince aydınımızı yitirmezdik… Ama bu “olsaydı”lar hangimiz için olabilir ki?


Aziz Nesin

Benim Delilerim

Rasih Güran, o hastanenin penceresinden kendini büyülü boşluğa bıraktığında, o külçe kadar ağır yükün bir paraşüte dönüşmeyeceğini biliyordu. Belki de sert betona değerken hissettiği acı, o zamana kadar vicdanında hissettiği acıdan çok daha hafifti. Bu böyle olmasaydı, o pencereden atlamazdı zaten.

Muhsin Kızılkaya

 
Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Haziran 2021 in Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir, Şiir Gibi

 

Etiketler: , , ,

Yürek

Yalnızın yüreği,
İçerisinde sevgilisi.
Dışarısında kimsesi.

İlhan Şevket Aykut

 

“Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum.
Eyvallah ben gidiyorum”
İlhan Şevket

İlhan Şevket’in hayatını birkaç kelimeyle anlatmaya çalışırsak bunlardan ilki çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunu “saklambaç” olurdu. Bu oyunu öyle iyi oynar ki İlhan Şevket, bulunmayı istemediği sürece hakkında bir yazı bulmak bile imkânsız olur. Bulunduğunda ise mutlaka size katacakları, öğretecekleri vardır bu şahsına münhasır sürgün muallimin.

Ozan 1907’de dönemin Osmanlı toprağı olan Bingazi’de (Libya) “Mehmet Şevket” adıyla dünyaya gelir. Henüz üniversite öğrencisiyken “Senin bu fikirlerin yüzünden ben emekli maaşımdan olacağım,” diyen babası Recep Bey kıdemli yüzbaşıdır. İşte bunun içindir ki İlhan Şevket’in hayatı boyunca sahip olduğu disiplinli yapıyı kimden kazandığının cevabını bulurken hiç zorlanmayız. Babasıyla arasında bu konuşma geçtikten sonra evi terk ederek annesi, kız kardeşi ve babasıyla asla görüşmeyecek, kendisine kalan mirası bile reddedecek ve bu reddi gerçekleştirmek için ihtiyacı olan pul parasını bile borç alacaktır. Ozan, annesinin ölüm haberini aldığı gün gittiği berberde sessiz sessiz ağlarken berber hiçbir şey olmamış gibi işine devam edecektir.

Kırıkkale’de İlkokul, Kayseri’de ortaokul, Trabzon’da lise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk okur. 1927’de biten hukuk bilinçli bir tercihtir; genç idealist, dünyayı değiştirmenin yolunun hukuktan geçtiği inancındadır. 2 yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra durumun böyle olmadığını görüp hukuku bırakır. 1930’lu senelerde, önce vekil daha sonra asil öğretmenlik yapmaya başlar. Bir taraftan kendisi de öğrenciliğe devam eder ve misafir öğrenci olarak felsefe derslerine katılır. Ne de olsa, dünya, önce düşünerek sonra da düşündüklerini paylaşarak değişir. Üniversite öğrenciliği sırasında birkaç sefer dillendirdiği fakat çok da üzerinde durmadığı polis korkusu/takibi meselesi 1930’lu senelerden itibaren gerçekleşen birtakım olayların akabinde kendini iyiden iyiye gösterir. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’yü eleştirdiği bir vapur yolculuğu sırasında tartışmanın hararetlenmesiyle şikâyet edilir. Misafir öğrenciliğine son verilip üniversiteye girmesi yasaklanır.

Yeni rejimi kendi isimleriyle bütünleştiren kişilerin, eleştirisini yapmak bir yana onlar hakkında olumsuz düşünce sahibi olmak bile vatana zarar verebilirdi! İşte bu yüzden aykırı sesler susturulmalı, amacı ilim olan kurumlardan uzaklaştırılmalıydı. Eleştirilerden doğabilecek hiçbir karışıklığa mahal verilmemeliydi.

Galatasaray Lisesi’nin tarif-coğrafya öğretmeni sıra dışı duruşunu her zaman koruduğu için, her yerde olduğu gibi öğretmenlik yaptığı okulda da göz önündedir. O sıralar ünü Almanya sınırlarını aşan Hitler’e karşı buz gibi bir tavır sergiler. Hitler hayranı gençlerin, nöbetçi olduğu günlerde penceresinin altına gelerek “bir… iki… üç… Mehmet Şevket piç… Bu işler güç…” diye tempo tutarak hakaret ettiklerini, öğrencilerinden ressam Selim Turan bizlere aktarır. Hitler’e karşı savurduğu ağır eleştirilerle kimilerine göre bu hakaretleri hak etmiş olur. Aykut’u sevmeyenler olduğu gibi sevenlerinin de sayısı azımsanamaz. Başka sınıflardan da dersine girmek için gelen öğrencilerle kalabalıklaşan dersleri, zeki üslubu, yetenekli ve düşünmeye sevk eden ders anlatımıyla öğrencilerin ilgi odağıdır.

Aykut’un ruhsal olarak en problemsiz dönemleri diyebileceğimiz zamanlar öğretmenlik yaptığı zamanlardır. Mesleğini sevmiş, hatta kendine yakıştırdığı tek meslek olarak benimsemiştir. “Benim öğrencim” diye başladığı cümlelere göğsü kabararak devam eder her zaman. Kendine yüklediği “dünyayı değiştirme” misyonunu başarabileceği alan olarak görmüştür öğretmenliği. Genç beyinlerle beraber olmak, onlara bildiklerini öğretmek, sürekli düşünmek ve düşünmeye sevk etmek… Aykut için dünyayı değiştirmenin yoluydu öğretmenlik. Hayatı boyunca vazgeçemeyeceği iki tutkusunun birinden vazgeçme zorunluluğuyla çok erken yüzleşir. İstanbul ve mesleği… iki tutkusu…

Ozanın saklambaç oyuncusu olmasını sağlayan olaylar dizesi başlamış olsa bile son düğüm 1933 yılının Temmuz’unda, yıl sonu sınavlarını dönemin Cumhurbaşkanı ve maiyetinin teftişi sırasında atılır. Karşısındakinin elini eteğini öperek yüceleceğini düşünen işgüzar meslektaşlarının ve amirlerinin yanında ozanın Atatürk’ün elini sıkması skandalların en büyüğü olur! Bu durum kimsenin dikkatinden kaçmaz. Atatürk, Aykut’un sınıfına girer, 7 saat kalır, 13 kahve içer ve öğrencilere sorular sorar. En sonunda Ozan’a dönerek “Muallim Bey bir soru da siz sorun talebenize!” diyen Atatürk’ten lafı alarak dönemin yönetimine dair fikirlerini soru haline getirir; “Tarihte diktatörler…” diye soruya başlar! İşte bu dönemden sonra, o zamanki adıyla Mehmet Şevket Aykut, 29.04.1934 tarihli mahkeme kararından sonraki adıyla İlhan Şevket Aykut’un “tenzili rütbe” niteliğindeki tayinleri (üstü kapalı sürgünleri) çıkar. Vefa, Darüşşafaka, Çarşamba Kız Lisesi ve en sonunda da Yozgat’a sürülür. 3 sene boyunca bu görevi raporlarla erteledikten sonra Kültür Bakanlığı Zatişleri Müdürlüğü’nden bundan sonra terfi edemeyeceğine ve çalışmak için Yozgat’a gitmesi gerektiğine dair resmi bir yazı alır. Ozan’a istifadan başka yol kalmamıştır.
Aykut o dönemini “Yozgat’a sürülene kadar bir şekilde idare ettim lakin baktım ki bunlar benim peşimi bırakmayacak, ben de 12 yıllık memuriyeti bırakıp neyle geçinirim, ne yaparım diye düşünmeden istifa ettim,” diye anlatır, içlenerek.

Aykut, dostu ve ev sahibi Oktay Gültekin’e o dönem yaşadıklarını yıllar sonra anlatırken; “Atatürk benimle uğraşacak biri değildi. O benim ne olduğumu ve ne demek istediğimi anlamıştı.(…)Ama çevresindekiler tarafından peşime takılan hafiyeler, polisler o gün bu gündür bana huzur vermediler! Ben de, tehlikeli bir komüniste hele ‘talebeyi anarşist fikirleriyle zehirleyebilir!’ nitelikte bir hocaya, bu ülkede o zamanlar nefes bile aldırmayacaklarını, Galatasaray’dan hemen uzaklaştırılarak, 1945’lere dek, hiç terfi ettirilmeden, on sene, o okuldan bu okula sürülmenin ardı kesilmeyince anladım,” cümlelerini kuracaktır.

Aykut’un öğrencilik yıllarında başlayan polis takibi/korkusu derece derece artarak, izini kaybettirme çabasının hayatına yön verdiği aşikâr. İsim değişikliğinin altında başka amaçlar, gerekçeler var mıdır bilinmez ama Atatürk’le karşılaşmasına rastlaması manidar. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra ölümüne dek hiçbir resmî kurumda kaydına rastlanmaması ve hiçbir arkadaşının, dostunun, sevgilisinin ev adresini dahi bilmemesi İlhan Şevket’in saklambaç oyununu çok dikkatli oynadığını ve ciddiye aldığını gösteriyor.

İntihar kararı almasını sağlayan yalnız kalma, özellikle yaşlanma, aciz ve muhtaç olma korkusu sürecine bu olayların katkısı olmadığını düşünmek aşırı pozitif bir bakış olur. Yaşlanma korkusu tek başına bile intihar sebepleri arasında yerini alırken, bu korkudan kaynaklanan intiharlara edebiyat dünyasında tek örnek Aykut değildir. Bu korkuya, takip edilme korkusunu ve bir zamanlar yakın dost olduğu filozof Sakallı Celal’in yaşadıklarından ders çıkararak zelil olma korkusunu da ekleyen şair, 40 yıl boyunca önce “75’imden sonra” daha sonra “80” ve en son “85’imden sonra yokum” cümlelerini sık sık kurar. Son yıllarının şahidi, ev sahibi ve dostu Gültekin’e bu noktada yeniden kulak veriyoruz. Bir gün otururken yine konu oraya geliyor ve Aykut evi fazla işgal etmeyeceğini zaten böyle bir hakkı da olmadığını söylüyor ve çalışma masasının arkasındaki rafa yerleştirdiği 600 sayfalık Fransızca sözlüğü göstererek ekliyor “bak, her sayfa bir günün karşılığı, bu bittiğinde ben de gidiyorum.” Bu tehditler, söylevler hiçbir zaman ciddiye alınmıyor. Çünkü Ozan dinç, 70’in üstünde ama hala kadınların ilgisini çekiyor, Ozan dişlerini gösterip “bugüne kadar doktor eli değmedi, hiç eksik yok,” diyor ev sahibine, “eyvah! Ben galiba daha yaşayacağım,” diyor dost meclislerinde, yazdığı şiirleri Eski Türkçeden yeni alfabeye kendisi çevirecek kadar berrak bir algıya sahip, hiçbir yaşlılık alameti henüz vuku bulmamış bünyesinde, Ozan hala dost meclislerinin sohbetine doyulamayan entelektüeli…Günde sekiz saat yürüyerek İstanbul’u geziyor, ustasının ölümünden önce yaptırdığı ayakkabılardan dolabında 1 düzine daha bulunuyor…

İlhan Şevket neden intihar ediyor o halde?

Çünkü yorgun, çünkü korkuyor; insanlara yük olmaktan korkuyor, ev sahibinin getirdiği tavuğu yedikten sonra kendi disiplinini hiçe saydı diye gün gelip kendine kızamamaktan korkuyor, ailesini görmeme pahasına kırmadığı gururunun incinmesinden korkuyor… 84. yaşının son gününde üst kata ev sahibinin kapısına geliyor, Oktay Bey yazlıkta… böyle denk getirmesi maksatlı… Oktay Bey’le verilen sözler var, dostluk var… Kapıyı açan Oktay Bey olsa yüzüne bakıp az sonra, verdiği kararı yerine getirirken eli titreyebilir. Bir bağ var Oktay Bey’le ve gönüller arasında kurulan bu dostluk bağının ayak bağına dönüşmemesi için özellikle seçilen bir gün 17 Mart. Özellikle seçilen bir zaman, Oktay Gültekin’in evinde olmadığı zaman…

Kişinin çevresiyle kurduğu bağların hayatında ne kerte etkili olduğunu görebilmek için çok uzağa bakmaya gerek yok. Herkes bir şekilde “bağ”larının “bağlayıcı”lığını hissetmiştir hayatında. Bazen yaşadığı şehri bırakamamasını, bazen o şehirden kaçmasını bile sağlayabilir “bağ”lar. Aykut’un ömrü boyunca bin bir türlü zorluğa göğüs gererek İstanbul’da kalmasını da sadece kurduğu özel bağlarla açıklayabilir. Nitekim kendisi de bunu, “(…) dışarıya, başka ülkelere gidip yerleşebilir, pekâlâ oralarda da geçinebilirdim. Fakat bende vatan ve İstanbul tutkusu öyle had safhada, öylesine kuvvetliydi ki, bırakamadım buraları… Neredeyse her gün yirmi kilometreden fazla yürüyerek gezdiğim, sokaklarının kaldırım taşlarını tek tek ezberlediğim, her yerine şiirler yazdığım sevgilimi terk edemedim! diyerek en güzel şekilde ifade eder.

17 Mart sabahına dönersek;
Ev sahibinin zilini çalıyor… sabah erken… elinde 4 defter, şiir dolu… bir zarf…Oktay Gültekin’in oğlunun eline alelacele tutuşturuyor elindekileri…buyurgan, tedirgin, her zamanki gibi prensipli; “Al bunları babana ver,” diyerek önce defterleri uzatıyor, bin beş yüz lira paranın olduğu zarfı uzatırken; “Cenaze masraflarımı fazla fazla karşılar, kalanıyla da kız arkadaşını iki sefer yemeğe götürürsün. Üstünü babana verme, vermez sana! Gözümün retinası yırtıldı, biri iki görüyorum [sessizlik olur] Eyvallah ben gidiyorum!” diyerek hızla aşağı bodrumdaki dairesine iner. Gerisini oğul Gültekin şöyle aktarıyor; “Sabah sabah yeni uyanmışım uykudan… tek kelime konuşmadan döndü gitti. Kuşkusuz morali bozulmuş, diye düşünerek 5-10 dakika sonra klasik müzik kaseti alarak aşağı indim. Kapıyı çal çal ses yok! Bahçeyi dolandım ve yatak odasının camından baktım, uzanmış yatağında yatıyor… bu nasıl bir uyku… Camı çalıyorum; kıpırdamıyor bile! Bu kez koştum bizim yönetici hanıma, durumu anlattım. O da henüz uyanmış. Uyku mahmurluğuyla bu davranışın önemini kavrayamadı. ‘Özkıyıma neden olacak kadar umutsuzluk içinde olamaz’ diyorum. Üstelik seksen beşinde olmasına karşın fiziği ve belleği sapasağlamken…”

Polisle birlikte içeri girildiğinde kasetçaların sesi sonuna kadar açıktır ve bütün evde klasik müzik sesi yankılanmaktadır. Aykut koridorda, yerde, kollarını göğsüne kavuşturmuş vaziyette bulunur. Dolabında senelerdir sakladığı kalp ilaçları nihayet! kullanılmış, kendi isteğiyle, kendi seçtiği zamanda, 40 yıl boyunca söylediği gibi; 17 Mart 1991 günü sabahının ilk saatlerinde Fransızca sözlüğün son sayfası da çevrilmiş ve seksen beşine 1 gün kala hayatına son vermiştir. Oğul Gültekin’in yatakta gördüğü Ozan’ı polisler koridorda, yerde bulmuştur. Polislerin gelişine kadar geçen sürede Aykut’un ölümünü gerçekleştiği ya da genç Gültekin’in bir göz yanılması sonucu böyle ifade verdiğini düşünebiliriz. Sonucu değiştirmeyen bu ayrıntının üzerinde durulmasının elzem olmadığı kanaatindeyim.

Mesleğine “şairim” demiş tek bir şiirini bile yayınlatmamış dahası 1950 öncesinde yazdıklarının tamamını yok etmiştir. Defterler dolusu şiirlerini iki sefer kitaplaştırıp yayınlatmaya karar verir lakin ikisinde de vazgeçer (ikincisinde yayınevi sahibi yanında redaktör getirdiği için kapıyı yüzlerine kapatır ve kovar). Mayakovski’yi ana dilinden okuyabilmek için kendi kendine öğrendiği Rusça hariç 5 dil daha bilmektedir. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra başkalarının adına çeviriler ve tezler hazırlayarak bir süre geçimini sağlamıştır. Giyimine her zaman özen göstermiştir, ütüsüz, dağınık, sağlıksız asla giyinmez. Her güne ayrı diş fırçası tahsis eder. 80 yaşında bile âşık olmuş ve âşık olunmuştur. Her konuya kafa yormuş ve detaylarda “hayatın gerçeği” dediğimiz o incelikleri görünür kılmıştır, buna en iyi örnek Ozan’ın çocuklarla ilgili söylediğidir; “Bu kadar kıymetli de, neden otomobillerin geçtiği tarafta elinden tutulur?” ya da göç alan ve metropolleşen o zamanın İstanbul’unun ulaşıma ve yerleşime dair problemlerine, dönemin belediye başkanına kadar ulaşan fikirleriyle getirdiği çözümler… Ve daha nice ayrıntıda İlhan Şevket Aykut’u anlatabiliriz. Kolay mı öyle 84 yıllık bir hayatı, çetrefilli bir şair hayatını anlatabilmek? Mümkün mü “ben anlıyorum” diyebilmek? Hangi müntehirin son anlarında ne düşündüğünü bilebiliriz ki? En son gözlerinin önüne gelen görüntüyü? Aykut mektup bırakmamıştır ardında. Hem ne yazacaktı ki, 40 sene boyunca zaten söylemişti “olmayacağını”.

Bordum katları kasvetli olur, İlhan Şevket’in Kadıköy’deki evi öyle değil. Küçük, her taraf hatıralarla, kitaplarla, fotoğraflarla doldurulmuş tek kişilik bir hayatın son sığınağı. Sıcak bir ev, koridorunda boylu boyunca uzanıp son nefesini verdiği anda sıcak mıydı? Bilinmez… Dinlediği son klasik eser hakkında uzun süre düşündükten sonra Beethoven’ın Sonat’ı ile Bach’ın Singet dem Herrn ein neves Lied’ın arasında kararsız kaldım. İkisi öylesine zıt ki… Beethoven ölümü kolaylaştırıyor, Bach “ölme” diyor adeta. Zaten koca bir zıtlıklar yığınının içinde değil miyiz? Zaten her şeyi zıttı ile anlamlı hale getirmiyor muyuz? O halde bu ikisi arasında kararsız kalmış olmam hiç de kabul edilemez bir durum değil. Hangisini dinledi bilmiyorum, ilaçları içerken eli titredi mi bilmiyorum, en son aklından neler geçti, bir şiir mi okudu, bir fotoğrafa mı baktı, en son kimi düşündü; bilmiyorum, daha birçok şeyi bilmediğim gibi… Müntehir öğretmen bana çok şey söyledi, ama bunlara dair hiç konuşmadı, kendisinden bir şeyler anlatmayı sevmiyor, çünkü riayet etmesi gereken saklambaç kuralları var. Prensipli, disiplinli, planlı, düzenli…

Ama
Yalnız, yorgun, onca hırçınlığına rağmen sevgiye aç, içten, kaygılı, huzursuz…
Ozan! Benimle konuşur musun? Anlatır mısın artık gerçeği? Sadece yaşlandın diye, korktun diye, yoruldun diye o ilaçları içmiş olamazsın! Başka bir şey olmalı… Başka bir sebebi olmalı… yoksa yüzyıllar önce söylenmiş ve dilimde pelesenk olan o söze inanmalı mıyım bu defa; “Bunu kendisi bilir yalnız; belki bir gün sende…” O halde kaçmalıyım Ozan! Bir gün bilebilme ihtimalimi uzaklaştırmak için kaçmalıyım ve konuşmamalıyım seninle. Sahibinden başka herkese imgesi, gizi kapalı bir şiirdir şair için intihar. Sadece ahenk için yazılan E.A. Poe şiiri gibi biraz… Susmamız lazım ikimizin, karşılıklı… Senin dediğin gibi;
“İkimizin arasında ne var?
Kim anlayacak, susmak var.”
Ben sayıyorum, sen de yeniden saklan şimdi, sus şimdi…

Son İstasyon Kültür Sanat Dergisi Ocak/Şubat 2010 9. Sayı’da yayımlanmıştır.

 
Yürek için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Mayıs 2018 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:

Yüzü
yansıyor tek bir an, yitik
oğulun: eli uzandı uzanacak
kapı tokmağına baba evinin. Tül
perde de aralanıyor sanki: sesi de
yankılanıyor hâlâ duvar
saatinin: paslanıyormuş
gibi köhne bir gemi.

Zamanlar
tükendi Cynthia: Gidişimin
yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz
nasıl da basit: Her yaşam
bir adanış

Çaresiz adanışlar,
soylu adanışlar: Zerket
kösnünü ey beden diyor umutsuz,
bir ağu ol, onulma. General
Milan Astray: “A bajo la
inteligencia,
viva la muerte.”

Zamanı kuran
acılar Cynthia. Bellek
sürüyor izini yenilginin. Kül
harlanıyor: Malaga düştü. Kar
bir ağıt gibi. “Kesilirken donmuş
ayak parmakları anarşist
hastanesinde, Marseillaise’i
söylüyor bir Cumhuriyetçi.” Unamuno da
yanıtlıyor generali: “Aydınların
tapınağı burası, başrahibim ben de.”

Sesim Cynthia: Her yaşam
bir adanış tarihe
not düşmenin çok yolu var:

Romancı Ernst Weiss: Veronal
Oyun yazarı Walter Hosenclever: Jilet
Gazeteci Kayser: Striknin
Yazar Walter Benjamin: Uyku Hapı

Ah Gece-ana: Koynun
nasıl da kalabalık. Buluşuyor
yitik çocukların, gölgesinde
zeytinliğin. Biroluş ve ayrılış
tebessüm ve gözyaşı. Gül
ve toprak: Gizin
kapandığı ve açıldığı yer.

Zamanlar
aşıldı Cynthia. Buldum mu
yitirdim mi? Gözlerimi alıyor
uzakta bir yangın gibi,
çiçeklenmiş badem. Aynı anda da
Berlin’de, Paris’te, Budapeşte’de
Madrit’te iniyorum trenden.

Kentler:
Sizde yaşadım ölümümü
ve özgürlüğümü. Onlar
lav akıntılarıdır Cynthia,
çınlarlar
tipinin içindeki umutsuz ses
gibi.

Benimdi bu yaşam: Doğrularını da
kutsarım, yanlışlarını da. Hem kuzuydum
çünkü hem çoban. Hükmümü
beklerken hücremde, bir maytap
gibi patlarken şenlikte: sadece tutundum
çığlıklara ve öpüşlere.
Direndim ve korktum.

Sanki senin elinle yazmıştım
Cynthia: “Ölmek
kişiyi aşan bir ülkü
uğruna olsa bile, daima kişisel
ve özel bir sorun.”
Birlikte kapatıyoruz
zamanın kitabını. Kederin
diliyle de konuşuyor gözlerimiz
tansığın diliyle de. İnsan
Cynthia, seçtiğinden başka
ne ki? Tek bir cümleyiz
sonunda:

“Ecce Heros değil, Ecce Homo.”

Ahmet Oktayarthur-koestler

 
Arthur Koestler için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2017 in Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

Soluk Soluğa 1

O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, o çekip gittiler.
 
Yaşar Kemal

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
Ama atıldı yine de serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
– ki onlar daima birer yalnızdılar

Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
Korkular geçiren o kız nerededir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
O liseli kız hangi kentte kaldı
Ve o sarışın
O afeti devran bekler mi hala
Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
Aşkların, ayrılıkların ve acıların

İstese de kalamazdı vakti gelince
Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
Yürek burkulması ve hüzün ve keder
Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
Bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
Belki yatkındı büyük yolculuklara
Ki serüvenler daima büyük aşklar
Ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları aşkları ve bir kenti
Bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
Hangi saatinde olursa günün
Ve hep kar yağardı nedense
Durmadan kar yağardı yol boyunca
Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
Kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
Ölümdür biraz hep aynı yatakta
Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
Soluk soluğa yaşamalı insan
Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
Ve cehenneme dönse de bir ömür
Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
Ölüme ve aşka durmadan kement atan
Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
Önünde dağlar, uçurumlar
Sarsılan gök, yarılan toprak
Çelik uğultularla burgaçlanırken
Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
Ve her nasılsa keklik sekişli
Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
Pervasız bir acemi, bir çılgın
Soyu tükenen bir bilgeydi belki de…

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
Pervasız severdi sevince
Dövüşmek ancak ona yakışırdı
Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
Ve başarısız eylemler çağında o
Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
Kurmadı güzel gelecek düşleri
Nerede bir yangın, nerede tehlike
O mutlaka oradaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
Ama bağlanmazdı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

Ayrıntıların izi kalmamış artık
Üst üste yaşanmakta ayrılıklar
Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
Dağların, denizlerin üzerinden

Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
O eski konaklar gibidir anılar
Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
Belki sağanak boşanır apansız
Yüzyıllık bir yağmur başlar
Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
Yok olup gider her şey, belki kül olur

Hırçın bir okyanustur yürek
Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
Anılarsa birer çıban izidir
Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahin gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de serüvenlere

pervasız bir acemi
soyu tükenen bir bilgeydi belki de

Ama bir şey vardı yine de
Başarısız ihtilallerden kendine kalan

Ahmet Telli
isa-erdogan-umudumu-isigimi-kaybettim

 
Soluk Soluğa 1 için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Ağustos 2017 in Türk Şiiri, Yol Üstündeki Semender'ler, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: