Garîb

Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb

Abdülbâki Gölpınarlıabdulbaki-golpinarli-garip-siiri

Reklamlar

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Şükrü Erbaşkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz

Akla Karşı Tezler

1.
Gecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim
düşünün: sabah çok yakın
oysa ışıltı yok ortalıkta
nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık
henüz uyanmış bazıları
henüz uyumamış bazıları
bazıları uyanmış uykusuna doymadan
bazıları uykusuna varmadan doymuş
görüyorsunuz ilm-i hilaf ü cedel düzeniyle hayat
nasıl da sürüklüyor kendini
ve ben bunu kanıtlayabiliyorum
şu şair halimle
böylece size ey saygıdeğer erbab-i cumhuriyet
akıllı ve yetenekli olduğumu
kanıtlamış oluyorum
sizler de
bu derin bilgeliği kavrayarak
kendi değerinizi ortaya koymuş oluyorsunuz.

2.
Ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim
tarihi bir gerçek kadar sıkılgan
bilmem ki Tesalya’daki Termofil
bir yiğitlik anısı
bir hayınlık anıtı mı olsa
yine bilmem quantum kuramını
öğrenen insan haklı mıdır
kendini ardıçkuşu sanmakta-
ben
yirminci yüzyılın sonlarında
en uzak uyanışlar ikliminde yaşadım
bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında
kadınlardan daha çok birinci şubeye vardım.

3.
En mutlu insanlar belki de
baca temizleyicileridir
öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki
yüreklerini geniş, dayanıklı
aydınlık tutmak zorundadırlar
buna yükümlü sayarlar kendilerini.
Baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz
başkalarınca sevilirler aynı zamanda
çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu
herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar.

4.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek de olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
yapılacak çok şey var daha
sözgelimi ben, kendim
hiç hayıt ağacı görmemişim
görmeden ölürüm diye korkum da yok
değil mi ki albatrosu Baudelaire’den
Yves Bonnefoy’dan semenderi öğrendim
bir gün bakarsınız
şu güzelim bilgiç beynimi kırıp
teneşir tahtası olarak kullanabilirim.

(1974)

İsmet Özelkoyluleri-nicin-oldurmeliyiz.jpg

Ölümümden Söz Ettim

Başka bir baharın gürültüsü
Haftalar ötesinden
duyuldukça,
Gitmekte olan
eski kara
Ölümümden
söz ettim.

Kafile ulaşıp yükünü çözdükçe
Ve her yerde
ovada
Kiraz ağaçlarından
misk kokulu ateşler yaktıkça
Bahçenin mangalına
Ölümümden
söz ettim.

*

Tozlu ve yorgun
Uzak yolundan
yaşlı yaz
çıkıp gelince
Duvarın gölgesinde
Ağırca oturup yaslandı
Ve çocuklar
sevinerek
çevresini sardılar
Eski âdet uyarınca
Eski heybenin
Düğümünü çözmesi
Ve ceplerini ve eteklerini hep
kırmızı elma
ve taze cevizle doldurmak için.

Sonra
Ben kendi ölümümü bir sır kıldım
Ve onu sırrıma ortak;
Ve ona
Ölümümden
söz ettim.

Her evin bahar uykusunu
Ustaca birbirinden ayıran
Sarmaşığa,

Ve susuzluğa
Her küçük şelâlenin
Onunla bir başka bezendiği yangıya
Ölümümden
söz ettim.

*

Hazan vaktinde
ondan
Kuyuya
söz ettim,
Ve ölümsüz söyleşmelerinde
sese yer olmayan
Göletin küçük balıklarına,
Ormanı yağmalayan
Ve yaşlı bal satıcısını
Kendi dönüşünü bekliyor sanan
Altın bal arısına.

Ve ondan kuru yaprağa söz ettim
Kuru elleri
umutsuzca
tutacak dal arayan yaprağa
Acımasızca bomboş olan
Ortamda.

*

Bir başka kışın hışırtısı
Yakın haftaların ötesinden
duyuldukça
Samur ve kumru
Sersemleyerek
ininden yuvasından
başlarını uzattıkça,
Bahçenin son kelebeğine
Ölümümden
söz ettim.

*

Ben kendi ölümümü
Mevsimlere açtım
ve geçen mevsime;
Ben kendi ölümümü
Karlara açtım
ve tutan kara;

Kuşlara ve
Karda bir yem tanesi arayan
Her kuşa.

Gölete ve
Suskunluk balıklarına.

*

Ben kendi ölümümü bir duvara açtım
Sesimi
bana
geri vermeyen duvara
Çünkü kendi ölümümü
Benim de kendimden gizlemem gerekiyordu.

2 Behmen 1343
(21 Ocak 1964)

Ahmed Şâmlu
Çeviri: Hicabi Kırlangıçahmed-samlu-siiri

S

İşte doğa işte ben
Karşılıklı bir sabah sohbetindeyiz
İnce ağızlı kelebek sancağımda
Çekirge dikkatli
Serçekuş
Gagası avucumda

Tablomuz hazır
Aslanla kaplan yanyana durdular
Tam yol kavşağında
Yerlerini aldılar

Kaslarından yayılıyor bana
Eğilip almanın
Bulup koparmanın değeri

Tilki göz kırpıyor
Mevlana’dan bir deyiş aktarıyor kartal
Şahin yarı yoldan dönüyor
Güvercin rahat bir nefes alıyor
Alçalıyor
Ve konuyor kanıma

Tablomuz resmimiz tamam
Kimse eksik
Kimse fazla değil
Bir sensin beklenen

Bu sabah ta uzaklardan
Duyuluyor dişiliğin

Bir pars mısın sen !
Defter arasında kurumuş yaprak mı
Bir ses
Bir ne

Kolay değil
Doğanın ortasında
Hayvanlarım tırtıllarımla
Kalın gövdeli ağaçlar
Birbirine girmiş sarmaşıklar
Bu hürriyetler arasında
Seni beklemek

Mavi çocuk mavi ışık
Nerdesin
Yine bir bakış mı kaldı aklında
Yolunda Azeri kamalar
Yamyam halkalar
Ah hayır zor değil beklerim daha

Doğa hazır
Bir kum saati gibi akıyorsun bende
Biliyorsun suçlu olan saçların
Vadedilmiş bir küçük parmak bile değil

Güneş yerini aldı
Geceden kalmış bir yarım ay da burda
Derken
Bir telefon meleklerin
Odaklandığı küreden

Anlattım ona telefonda herşeyi
“Ya o olmasaydı
Ya sevmek olmasaydı”
Düştüm oyalandığım kayalıklardan

Tabiat sönüyor şimdi
Kaplanlar
Gerçek kimliğine dönüyor

Tilki ürke
Aslan geyik avında

Şimdi korkularımla
Başbaşayım
Kum saati
Devrilmeyecek bir daha

Cahit zarifoğluask-siiri-antolojisi

“Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.”

30 yıldır kitapçılık yapan Ahmet Koyutürk, dükkanına gelip camları silen ve karşılığında kitap alan biri sayesinde sosya medyanın ilgi odağı oldu. 15 dakikalık ünlü olma hakkını kullandığını belirten Şirinevler Kitabevi’nin sahibi Koyutürk, “İnsan sosyal medyaya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var” diyor.

Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay. Ancak insana ulaşmanın zor olduğu günlerden geçiyoruz. Hem kitabı hem de hoş sohbeti bulabileceğimiz bağımsız kitapçıların sayısı giderek azalıyor. İnternet ve AVM kitapçılarına karşı “365 gün fuar tadında” insanları kitapla buluşturan Şirinevler Kitabevi, ilginç bir tivitle gündeme geldi. Yüz yüze konuşmaların yanı sıra sosyal medyadan da muhabbet edebileceğiniz kitabevinin sahibi Ahmet Koyutürk, dükkâna gelip cam silme karşılığında kitap rica eden adam hakkında bir tivit atmıştı. Tivitleriyle farklı konulara değinen, yayınevleri ve okurla diyaloga giren, güncel olaylara yorum yapan Koyutürk, haberleri takip etmek için sosyal medya kullanmaya başlamış. Profesyonel kullanıcı olmaktan sakındığını söyleyen Koyutürk, ekliyor: “İnsan bu mecraya kendini kaptırmamalı ve her zaman amatör kalabilmeli. Sanal dünyanın insanı hasta eden bir tarafı var. Benim tek amacım gündemi takip etmek ve küçük bir hatırayı kaydetmekti. Bir nevi günlük olarak kullanıyorum.”

15 DAKİKALIK HAKKIMIZI DOLDURDUK

Yüz binlerce kişiye ulaşan şu anı sayesinde tanıdık Koyutürk’ü: “Yoğun akşamlardan birinde bir ses duydum: ‘10 lira karşılığında camınızı silmemi ister misiniz?’ Tebessüm edip tabi dedim ve diğer müşterilerle ilgilenmeye devam ettim. Sonra bitti dedi ve baktığımda camlar pırıl pırıldı. Camları hiç böyle temiz görmemiştim. Yaklaşık 10 yıldır İstanbul’un muhtelif yerlerinde cam silerek geçimini sağlayan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Çıkışa doğru yöneldi, ‘Tesla’ isimli biyografi kitabını aldı. Bence cam silme ve emeğinin karşılığında kitap alması kadar, talep ettiği kitap da insanların ilgisini çok çekti. Rüya Tabirleri ya da macera türü kitabı değil, bir bilim adamının hayat öyküsünü aldı.”

Twitter’daki artan ilgi sonrası değişim hakkında şunları söylüyor: “O tivitimden sonra gördüm ki, evet reklam diye bir şey varmış. İnsanlar bu vesileyle burada bir kitabevi olduğunu farketmiş oldu. Yani Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır” sözü var ya, biz de böyle bir meşhurluk yaşadık ve hamdolsun kötü bir şekilde doldurmadık hakkımızı.” Sosyal medyanın mantıksız bir yer olduğuna değinen Koyutürk, “İki kere iki dört dendiği zaman altında bunun dört olmadığına dair ciddi kavgalar dönüyor. Herkesin kendini oradan koruması lazım. Çok kalın bir deriniz olması lazım orada konuşabilmek için o yüzden konuşmaktan imtina ediyorum. Burada çok rahatlıkla konuşabilirim her türden her ideolojiden insanla. Görüşümün arkasında dururum doğru ya da yanlış. Oradaysa tedirgin oluyorum” ifadelerini kullanıyor.

ŞİRİNEVLER’DE KADIKÖY’DEN ÇOK KİTAP SATILIYOR

13 yıldır İstanbul’da olan 49 yaşındaki Ahmet Koyutürk, Cağaloğlu ve Kadıköy’ün ardından Şirinevler’de kitapçılık yapıyor. Kadıköy ve Şirinevler İstanbul’un iki farklı uç noktasıdır. İki semti de iyi bilen Koyutürk, şöyle bir karşılaştırma yapıyor: “İkisi çok farklı coğrafya. Orada satılan kitaplarla bura da satılan kitaplar birbiriyle örtüşmüyor. İnsanların yapısı da sosyo ekonomik, kültürel anlamda çok farklı. Kadıköy Anadolu Yakası’nda olmasına rağmen Avrupa’dır. Şirinevler ise Asya… Ancak beklenti tam tersi olsa da, adet olarak Kadıköy’den daha fazla Şirinevler’de kitap sattığımı düşünüyorum.”


KLASİKLERİN SATMASI BENİ MUTLU EDİYOR

Çoğu kitabevinde şiir kitapları köşelerde, alt raflarda olur. Şirinevler Kitabevi’nde ise dükkânın ortasında iki kitaplık şiire ayrılmış. Koyutürk, “Kitabevimizde şaire ve şiir kitaplarına pozitif ayrımcılık yapılır. Yani popüler değil, kemikleşmiş Fuzuli, Baki’den Ah Muhsin Ünlü’ye geniş bir skalada şairler her zaman benim baştacım burada. Bir Sohrab Sepehri sorduklarında var dediğimde şaşırıyorlar” diyor. Nihal Atsız ile Mehmet Uzun kitaplarının sırt sırta satılması da dikkat çekiyor. Klasik eserlere her zaman ilgi olduğuna değinen Ahmet Koyutürk, “Bizim burada özellikle biraz daha yoğun. Bunun da nedeni ince kalın farketmeksizin tüm klasikleri 5 TL’den satıyoruz. Klasiklerin satması beni mutlu ediyor. Bundan her zaman keyif duydum” şeklinde konuşuyor. Yakın dönem klasiklerine de dikkat çeken Koyutürk, “1984, Hayvan Çifliği çok satıyor ama bunların ne kadarını direkt okuyucu alıyor tartışılır. Öğretmenlerin, Bakanlığın belirlediği 100 temel eserden olması nedeniyle alan öğrenci sayısı çoğunlukta. Zorunlu olarak alınan kitaplar diyebiliriz. Onun haricinde farklı yaştaki okuyucular da rağbet gösteriyor” diyor.

Tesla’dan sonra tıp kitabı aldı

* Olayın asıl kahramanı Metin Ulusoy, 15 yıllık seyyar cam silici. 50 liralık sermayesiyle her gün ofis ve dükkanların camını silmek için evden çıkıyor. “İstanbul’a 2 yaşında, anamın kucağında gelmişim. İnsan her zaman gelişmeye açıktır. Ortaokuldan beri dünyayı merak edip okumaya başladım. Psikoloji, din ve bilim kitaplarını seviyorum” sözleriyle kendini anlatan Ulusoy, kitabevinden en son alternatif tıp üzerine bir çalışma olan Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” adlı kitabını almış. İşi gereği kirli cam gördüğünde dayanamadığını belirten Ulusoy, “Muhasebe ve avukatlık bürolarına gidip cam siliyorum. Bazıları düzenli olarak tekrar çağırıyor. O gün de kitapçıya girdiğimde işimi yapmak için bir soru sordum ve kabul edilince kitabı almaya karar verdim. Olayın duyulması beni hiç etkilemedi, aynı hayatıma devam ediyorum. Emekliliğim yok. İlk fırsatta emekliliğimi devam ettirmek istiyorum” diyor.

Kitapçılık bir nevi şövalyelik

* Kitapçılıktan emekli olmuş nadir insanlardan biri olan Ahmet Koyutürk, “Yıllar önce bir yazı okumuştum ‘Kitabevleri biner biner kapanıyor’ demişlerdi. Evet kitabevleri biner biner kapandı gitti. Şu küçük kitabevine 10 bin lira kira veriyorum. Yani bir nevi şövalyelik bunu yapmak. Kırtasiye koymuyorum, fotokopi koymuyorum, başka hiçbir şeye yer vermeden ısrarla sadece kitap satmaya çalışıyorum. Kitaba bir mekan olsun. Ne kadar götürürüz, gidebildiği kadar. Okuyucu teveccüh gösterdiği sürece, geldiği sürece, alışveriş olduğu sürece götüreceğiz. Zaten başka da bildiğim bir iş yok” diyor.

Dükkânda kapı yok

* Dükkânlarında kapı bulundurmadığını belirten Ahmet Koyutürk, kitabevlerinin rahatça girip kitap bakılabilen bir yer olması gerektiğini söylüyor. Anadolu’daki kitabevlerinin birer kültür ocağı olduğuna değinen Koyutürk, “İstanbul’daysa böyle bir kültür yok. Öğrencilerin buluştuğu ortak mekanlardır. Gençliğimde ben daha bu mesleğe başlamadan, lisedeyken şehirde ne kadar kitapçı varsa hafta sonumu buraya ayırıp tüm kitabevlerini gezerdim. İstanbul’a geldiğimde yine kitapçıları gezer dolaşırdım, kitap alayım almayayım. Yani bir kitabevini gezmek benim için bir sosyal aktivite gibiydi. O aidiyet buralarda yok” ifadelerini kullanıyor.

İlker Nuri Öztürk

İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…

Tıbbın tamamen başarısız olduğunu çok erken anladım. Modern tıptan bu sebeple ayrıldım ve biyoloji okudum. Zaten yaklaşık son 20 yıldır, kuantum fiziği buluşları ile bütün bilim adamları aynı sonuca vardı.

Yeryüzünde bir inanç ve bir dinle bağlantılı olmayan hiçbir şey yok. Özellikle de tıp. Neden tıp? Çünkü insanı en çok gıda ve tıp ilgilendiriyor. İnsan en çok hasta olmaktan, ölmekten ve aç kalmaktan korkar. O zaman bu iki konu insan için çok önemlidir ve insan hayatını şekillendirir. İnsan neye sığınırsa ona benzer.

Hiçbir tıp dine dayalı olamaz. Kuantum fizikçileri şöyle söylüyor; maddi dünyada fizik ve kimya kanunları geçerli ancak konu atoma gelince insanın aklı duruyor. Çünkü orada hiçbir kanun geçerli değil. Atom altı dünyada kanunlar geçerli değilse o zaman kanunların ne anlamı var? Dikkat edin, bu çok ince ve temelli bir anlayış. Atom altına kadar kanunlarımız geçerli, ancak atom altı dünyada geçerli değil.  Atom altı dünyada ne olduğunu biz insan aklımız ile anlayamayız. O zaman bir dine sarılmaktan başka bir çözüm kalmıyor. İster bilim adamı olsun, ister iş adamı olsun ya da normal bir vatandaş olsun… Ben insanın bir dine muhtaç olduğunu kuantum fiziği gelişmelerinden çok önce fark ettim.

Hastaların en sevdiği cümle; “Ben doktora kendimi teslim ettim”dir. Peki senin aklın nerede idi? Sen nasıl kendini başka bir insana teslim ediyorsun? Hiç olmazsa uygulayacağın bu yöntem nedir diye bir araştır. Ama hiç kimse araştırmıyor. Ben zamanımızda bütün insanların akıllarını kaybettiğini görüyorum. Çünkü araştırmayan insan akıl sahibi olamaz.

İnsanlar lisanlarındaki en önemli kelimeleri yitirdiler. Mesela bugün akıl kelimesi kullanılmıyor. Siz bunun farkında değilsiniz belki, söylediğimde fark edeceksiniz. Örneğin; herkes benim çocuğum üstün zekâlı diyor ama kimse benim çocuğum akıl sahibi demiyor. Neden? Çünkü akıl kalmadı. Sonra şifa kelimesini kimse kullanmıyor. Tedavi deniyor, nedir tedavi?  Anlaşılması mümkün olmayan bir terim. Tıp şifaya ters bir kuruluştur. O yolda şifa bulmak mümkün değil. Şifa vasıtası sadece hekim olabilir.

Peki hekim kimdir? Muhakkak Müslüman’dır. Bilgi sahibi olan kişi bilgisini muhakkak bir dine dayandırmaya mecburdur. Aslında buna bilgi değil ilim demek gerekir. Bilgi sadece maddi dünyada geçerli ama atom altı dünyada bu bilgilerin hiç bir anlamı yok az önce bahsettiğimiz gibi. İlimse hem bu dünyada hem atom altı dünyada geçerli. İlim sahibi sadece Kitaba inanabilir. Tek Kitap da Kur’andır. Çünkü biliyorsunuz diğer kitaplar bozuldu. Bu kitapların bozulduğunu Kur’an’ı bilmeyen Museviler, Hristiyanlar anlayamaz. Ben inancımı sorguladığımda araştırmalarıma Yahudilik’ten başladım, sonra Hristiyanlık, Budizm ve diğer bütün dinleri araştırdım. İslam son araştırdığım dindi. Ben her şeyi İslam ışığında anladım, diğer dinlerin hatalarını buldum. Ama Kur’an’ı tanımayıp İslam’a girmeseydim anlayamayacaktım. Ben ilk araştırırken bütün dinlere âşık oldum, Budizm’e dahi. Çünkü onlar çok güzel görünüyordu, İslam’ı bilmeyenler için gerçekten caziptiler. Ama İslam’a kavuştuktan sonra onların ne kadar ilkel dinler olduğunu anladım.

Gerçek hekim sadece bir şifa vasıtası olabilir. Ama hekimin muhakkak Müslüman olması gerekir, çünkü o zaman ilim sahibi olur. Bakın zeki değil, akıllı olması gerekir. Akıllı ve zeki çok farklı kavramlardır. Akıl sahibi, Allah’tan yani ilimin kaynağından ilim sahibidir. Zekâ aslında şeytanın sıfatıdır. Hekim akıllı ve erdem sahibi olmalıdır. Aksi halde hekim şifa veremez, zarar verir.

İlim ancak Allah’tan gelir. Allah bu dünyayı ve öbür dünyayı yarattı. Yaradan bilir, yaratmayan bilemez.

DDT üretildiğinde bütün dünya mutluluktan uçuyordu. Bütün meyve sebzelerin üzerindeki sinekler, böcekler ölecek ve biz çok ürün alacağız diye düşündüler. Peki öyle oldu mu? Tabi ki olmadı. DDT ile dünya, bütün canlılar, insanlar korkunç zarar gördü. Sonra DDT nasıl yok edilir diye düşünülmeye başlandı. Ama DDT’yi yok etmek imkânsız. DDT’yi denizlere, okyanuslara gömdüler ve bu sefer denizdeki hayvanlara zarar geldi. Toprağa da zarar geldi. Bu felaket bitmiyor, bitmez de. Ne zaman biter? DDT parçalanıp dioksine dönüştüğünde ancak yok olur. Ama şimdi DDT topraktan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiyor.

Sonra antibiyotikler üretilmeye başlandı. Antibiyotik üretildikten sonra artık tüm mikropların öldürüleceği ve artık hastalık olmayacağı düşünüldü. Peki böyle oldu mu? Hayır, tam tersi antibiyotik bağışıklık sistemini yıktı ve daha çok hastalığa neden oldu. Antibiyotik seçici olarak göz sinirlerine zarar veriyor. Bağışıklık sistemi yetmezliği çok çoğaldı. Körlük, sağırlık, bağırsak problemleri, ağız problemleri çoğaldı. Çünkü antibiyotikler vücuttaki bütün mikropları öldürdü. Normal olarak ağızda ve bağırsaklarda yaşayan mikroplar öldürüldükten sonra bağışıklık sistemi yüzde 80 yok oluyor. Bunun yanı sıra hazım ağızdan başlayarak bozuluyor. Hazım bozulduktan sonra metabolik birikinti çoğalıyor ve sonuç olarak hastalıklar da çoğalıyor. Avrupa ve Amerika’da nadir durumlarda antibiyotik verilir ama Türkiye’de herkese veriliyor. Bütün ilaçlar çok faydalı deniyor ama sonra korkunç zararları ortaya çıkıyor. Keşiflerin hepsi önce methediliyor sonra zararları ortaya çıkıyor ve ilaçlar, ürünler piyasadan toplatılıyor. İnsanda akıl olsaydı bunun farkına varmaz mıydı? Bakıyorum bazen benim talebelerim bile “Aidin Hanım, bu nano teknolojik topu kullanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bunu soran demek ki akıl kazanamadı.

Ben bu bilgilerden yola çıkarak Kuran ve Hadislerde haram ve helali araştırmaya başladım. Haram, insanın vücuduna ve ruhuna zararlı şeylerdir, helal ise insanın sağlığına ve ruhuna faydalı şeylerdir. O zaman tabi ki haram ve helale çok önem vermek gerekir.

Modern tıp temelde bozuk. Hastalık sebepleri bilinmeden nasıl tedavi edilebilir? Tıp kitaplarında hemen hemen anlatılan her hastalığın altında ‘sebebi bilinmez’ yazar. Böyle bir şey olabilir mi? Bilmediğiniz bir şeyi nasıl tedavi edebilirsiniz? Buna tedavi denmez ki.  Sebebini bilmediğinizde hiçbir şey yapmamak en iyisidir.

Modern tıbbın temeli neden hatalı? Çünkü hastalıkların sebebi çok basit olmasına rağmen bugünkü tıp bunu bilmiyor. O zaman bu basit hususları bilemeyen bir kuruluş nasıl ciddi hastalıkları bilebilir? Sebepler bu kadar basitken, hastalık sebebini ortadan kaldırmak yerine karmaşık çözümler ile uğraşmayı tercih etmek akıl almaz bir hatadır. Halbuki o basit sebepleri ortadan kaldıracak olsanız bir çok insan hemen iyileşecek.

Hastalığın sebebi yaşam tarzıdır. Yaşam tarzını düzeltmeden hastalığı tedavi edemezsiniz. Yaşam tarzı dediğimiz husus da helal ve harama dikkat ederek yaşamaktır. “Haram yeme, helal ye” hepsi bu kadar. O zaman tabii olarak sağlıklı olursunuz. Başka hiçbir şeye gerek yok. Ama bunu yapmadan kesinlikle yola çıkılmaz ve insan şifa bulamaz. Haram çoğalıyor, bütün katkı maddeleri, aromalar gıdayı o kadar bozuyor ki, gıda gıda sıfatından çıkıyor. Gıda olmayan maddeleri insan kullanmaya devam ederse nasıl sağlıklı olabilir, olamaz. Bütün ilaçlar bağışıklık sistemi ile beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturuyor. İnternette psikotropik maddeleri araştırın. Aspirin’den başlayarak, bütün antibiyotikler, hormonlar hepsi psikotropik madde içerir. Psikotropik madde, bağışıklık sistemi ve beyin ve organlar arasında kopukluk oluşturan bir maddedir. Nasıl onlardan şifa olabilir? Şifayı zaten konuşmayalım bile, onlarla nasıl tedavi olunabilir? Kesinlikle olmaz. Biz ilk önce ilaçları terk etmeyi tavsiye ediyoruz ve insanlar hemen daha iyi oluyor. Çünkü o zaman bağışıklık sistemi canlanmaya başlıyor. Bağışıklık sistemi canlandığında kimseye ihtiyaç kalmıyor, süreç kendi kendine işliyor.

Biz vücudun hastalık mekanizmalarını bugün hastalık olarak kabul ediyoruz. Mesela ateş. Çocuk ateşlenince, eyvah çocuk hastalandı diyoruz. Ateş hastalık değil, hastalıktan kurtulmadır. Neden? Çünkü çocuklar suni süt içiyor, suni gıdalar tüketiyor ve vücutlarında katkı birikintileri oluşmuş durumda. Bu birikintileri bağışıklık sistemini çıkartmaya çalışıyor. Ateş yükseliyor, o sıcak kan ile o birikintiler erimeye başlıyor ve ter yoluyla vücuttan atılıyor. Yani vücut atıkları ter, balgam, idrar yoluyla arındırmaya çalışıyor. Bu hastalık mıdır? Değildir elbette. Ama tıpta bu hastalık olarak görülüyor.

Akıl kazanmadan insan hiçbir şey anlamaz. İnsan ancak açlık ile akıl kazanabiliyor. Açlık ile vücuttan bütün zararlı maddeler, bütün katkı maddeleri, kötü yağlar ve birikintiler çıkartılıyor. Yani haramlar yakılıyor. Kan dolaşımı düzeliyor, kan dolaşımı düzelince beyin yeteri kadar gıda ve oksijen alıyor. Beyin çalışmaya başlıyor ve beyin çalışmaya başlayınca akıl geri geliyor. Akıl geri geldiyse bir problem yok. İlk önce kadınların ve annelerin akıllanması gerekiyor. Çünkü ilk önce onlar akıllarını kaybetti. O zaman onlar ateşin çocuk için Allah’ın bir rahmeti olduğunu anlayacaklar. Ben kitapta ılık banyo yaptırın, sirke kullanın diye yazdım ama mesela benim torunlarımda bunları da kullanmıyoruz, banyo da yaptırmıyoruz ya da sirke de kullanmıyoruz. Ne kadar yüksek ateş, o kadar iyidir ve o kadar Allah’a şükretmek gerek.

Peki ateşte risk noktası var mı? 41,5. Ateş 41,5’tan daha fazla olmaz. 41,5’tan daha fazla olursa o zaman ecel, ecele karşı hiçbir şey yapamazsınız. 41 dereceyi görene kadar yanlış müdahale edilmezse o zaman ateş çocuğa bir şey yapmayacak ve kendi kendini yok edecek demektir.

Ateşlenme bağışıklık sistemi tepkilerine yalnızca bir örnektir. Bu konu ne kadar detaylı anlatılsa da biraz inanç ve tevekkül ile ilgili bir konu olduğundan herkes tarafından tam anlamıyla anlaşılamayabileceğini düşünüyoruz. Arzu ederseniz bu şekliyle bırakalım, merak edenler, ilgilenenler detaylar için gerekli araştırmayı bireysel yürütsünler.

Bütün birikintiler, bütün zararlı mikroplar 41 derecede yok oluyorlar. Beyin, 41 derecede kendini temizler. Havaleden korkmamak gerekiyor. Düşük ateşte de havale olur. Düşük ateşte havale geçirmek bağışıklık sisteminin çökmeye başladığını gösteriyor, bağışıklık sistemi yetersizliği oluştuğunu gösterir. O zaman iki ağır sebep birleşiyor. Ben kitapta da bir örnek verdim. Diyelim ki nefes borunuza bir cisim kaçtı. O zaman ne yaparsınız? Öksürürsünüz değil mi? Öksürüğü durdurursanız ne olacak? Aslında önemli olan bu. Havalede de aynı prensip var. Demek ki beyinde katı tıkanıklıklar var. Yüksek ateş olduğu zaman beyin ısınıyor. Beyin ısındıkça, nasıl ki demir sıcakta genleşir, damarlar da açılır o zaman tıkanıklıklar hareket eder. Hareket ederken de kasılmalar olur çünkü beyin tüm organlar ve kaslar ile bağlıdır. Dolayısıyla kasılmayı durdurmak anlamsızdır.

Hasta olduğunuzda tıp size bir şeyler içiriyor, bir şeyler yediriyor ve siz iyileşiyorsunuz. Olur mu öyle bir sistem? Hz. Muhammed (sav) “Hastalıklarınız günahlarınızdır” buyuruyor. Hastalıklardan kurtulmanın da tövbede olduğunu söylüyor. Haramdan uzaklaşmak, helale yaklaşmak, yol bu. 

Hacamat ile ölmüş hücreler, genetik olarak değişmiş hücreler, kılcal damarda bulunan tıkanıklıklar ve toksinler mekanik olarak atılıyor. İnsanlar ben damardan kan aldırsam olmaz mı diyorlar. Kesinlikle aynı olmaz. Çünkü hacamatla kan aldırılmıyor. Toksinler, zararlı maddeler, tıkanıklıklar alınıyor.

Şifa bulmak için aklını kullanmak bu ikinci kademe. Birinci kademe akıl kazanmak. Akıl kazanmak şifa bulmakla paralel gidiyor. Bugün kadınların hepsi istisnasız akıllarını kaybetmiş durumda. Onlar hidrojenize yağlar kullanmaya başladı, hidrojenize yağlar aslında yağ değil, plastik madde ve bu plastik maddeler vücuda girdikten sonra kılcal damarlarda tıkanıklıklar yapıyor. Tıkanıklık olduğu zaman da organlara yeteri miktarda oksijen ve gıda gelmiyor ve hastalıklar başlıyor. Hidrojenize yağları tabaklardan çıkarmak mümkün değil. Çünkü yapış yapış kalıyor. Çamaşırı deterjansız yıkamak mümkün değil. Çünkü çamaşırlar da yapış yapış oluyor. Tuvaletler de temizlenmez çünkü oralar da yapış yapış oluyor. Hidrojenize yağlardan sonra deterjanları kullanmaya mecbur kaldık. Deterjanlarda da kuvvetli eriticiler var. Benzen, Toluene ve Xylene (BTX) adlı 3 madde var. Bunlar aslında uyuşturucu maddeler. Tiner de var deterjanlarda. Tiner nasıl bağımlılık yapıyorsa bu nedenle deterjanlar da bağımlılık yapıyor. Zaten bugün bakın kadınların hepsi deterjana bağımlı durumdalar. Çok korkunç aslında fakat deterjanlar birer uyuşturucu. Aynı zamanda deterjanlarda eritici kimyasallar bulunduğundan beyin dokularını eritiyor. Beyin ve burun kafesli kemik ile birbirinden ayrılıyor. Burun kafesi ince bir zarla kaplı. Deterjanlardaki kimyasallar o dokuları eritiyor ve direkt beyne gidiyor. Beyinde de damarlara hasar veriyor.

Kitap aslında herkese ulaşmadığı için çok etkili.
(Kitabı almak için emek vermek, insanlara biraz garip geliyor. Çünkü biz diğer kitapların parasını veriyoruz ve alıyoruz. Bizim istediğimiz insanların kitabı arayıp bulması ve bir adım dahi olsa kalkıp bu adımı atması... Biz zaten kitabı satmayı değil, kitabın içindekileri insanlara ulaştırma meselesini önemsiyoruz.)

Dünyada en hasta insanlar doktorlar ve öğretmenlerdir. Onlardan daha hasta insan görmedim. Ben de en hasta insanlardan biriydim. Bende olmayan hastalık yoktu. Ben yanlış bir şey yaptığımı anlıyordum ama neyi yanlış yaptığımı bilmiyordum. Dinleri araştırmaya başladım ve ilk önce Budizm’i araştırdım, Budizm’e âşık oldum. Sonra Yahudilik, sonra Hristiyanlık. Hristiyanlığa gelince tamam dedim bundan daha güzel bir din olamaz. O kadar güzel, o kadar yüksek bir din nasıl daha iyisi olacak dedim. İslam’a hiç yaklaşamıyordum. Sonra kızım bana, “Anne, biz öldükten sonra kitaplara göre toplanacağız. Biz babam ile Kur’an’da toplanacağız, siz İncil’de toplanacaksınız.” dedi. Bunu duyunca çok korktum, çünkü ben bunu hiç düşünmemiştim. Sonra Kur’an okumaya karar verdim. İlk önce tercümesinden okumaya başladım. Ben o kadar mutsuz oldum ki ama sonra ben umutsuzlukla ilgili ayet buldum Tövbe suresinde. Bir dünya değil, 18 bin alem üzerime geliyordu. Halbuki herkesin gıpta ettiği bir hayatım vardı. Mutsuzluğumu anlatmak mümkün değildi. 18 bin alem beni sıkıyordu ve hiçbir şey yapamıyordum. Uyuyamıyordum, yaşayamıyordum, adım atamıyordum, insanlarla konuşamıyordum. O zamanlar geceleri uykusuz geçirdiğimde “Ben ölmek istiyorum, ben ölmek istiyorum” diye yakarıyordum. Rüyamda “Ölürsen cehenneme gidersin” dendiğini duydum. Nasıl korktum, kalktım ve uyuyamadım. Sonra “Taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum, taş olmak istiyorum” demeye başladım. Hiçbir şeyi görmemek ve hissetmemek istiyorum diyordum. Sonra bir Kur’an meali geldi karşıma ve Kur’an’ı açınca karşıma çıkan ilk ayet şuydu; “Biz cehennemi insan ve taşlar için yarattık”. Eyvah dedim o zaman taş olsam da kurtulamam. O zaman geceler boyunca dua etmeye başladım ve “Allah’ım sen beni yarattın, Sen bana yol göster. Sen beni eziyet için yaratmadın. Sen beni bir şey için yarattın. Neden bana o kadar eziyet ediyorsun?” diye ağlayarak dua ettim, Duamın kabul olmasını canı gönülden murad ettim. Ve bir an geldi, duam kabul edildi.  O zaman her şey değişti.

Aidin Salih ile yapılan röportajlardan


Aidin Salih hakkında

Aidin Salih 2007`de basılan “Gerçek Tıp” adındaki kitabında, günümüz hayat tarzı, sade hayatın önemi ve sağlığı bozan alışkanlıklardan bahsederek bunlara çözüm önerileri getirdi.”

İçimize niçin bir kor düştüğüne gelince; bizzat tanışma ve kendisine danışma fırsatı bulduğumuz; yüzyüze tek bir defa görüşme imkânı bulmuş olsak da, İslâmî hassasiyetine, tasavvufî inceliğine ve tıbbî ehliyetine yakından şâhid olduğumuz muazzam bir şahsiyet olmasıydı bunun sebebi.

Dilerseniz, hikâyesini sizinle de paylaşalım kısaca:

Küçük oğlumuz aylardır iyileşmeyen bir orta kulak iltihabı geçiriyor, kullandığımız antibiyotikler işe yaramıyor, çocukta artık işitme kaybı başlıyordu. Son gittiğimiz “Batı tıbbı” doktoru, kesin tedavi olarak, çocuğun ameliyat edilmesi ve hem bademciğinin hem de geniz etinin alınması, bu arada kulağına da tüp takılması gerektiğini söyleyince, “artık yeter!” dedik ve hemen peşinden, Aidin Salih hanımefendinin, yıllar önce bir dostumuzun küçük çocuğunun geçirdiği çok ağır bir hastalığı “tabiî” ilaç ve usullerle tedavi ettiğini hatırladık.

O zamanlar Üsküdar Altunizade’de olan muayenehânesine gittik ve sekreterinden ailecek randevu aldık. Bu arada, randevu gününe kadar oğlumuz için ne yapabileceğimizi sorduk oradaki yardımcısına. Bize çocuğun kulağına soğan suyu damlatmamız tavsiye edildi. Peki ne oldu dersiniz? Antibiyotiklerin tedavi edemediği işitme kaybı, yalnızca bir gün sonra geçiverdi!..

Derken, randevu günü geldi ve ana baba olarak belli bir hastalığımız bulunmasa bile ailecek kendisine muayene olmaya gittik. Hepimizi muayene etti Aidin Salih hanımefendi ve tümü bitki esaslı, belli bir program dahilinde kullanılacak bir takım ilaçlarla birlikte, hepimize belli bir takvim zarfında tamamlanmak üzere açlık yâni oruç, hacamat ve sülük reçetesi yazdı. Aynı şekilde, kan grubumuza göre bir beslenme programı verdi, bu çerçevede artık “Batı tıbbı” kaynaklı tüm ilaçlarla beraber, kimyevî işlemden geçmiş veya paketlenmiş gıdaların hiçbirini kullanmamamızı tembih etti.

Muayenemiz şöyle gerçekleşti; önce yüzümüze, ağzımızın içine, ellerimizin içine ve dışına, çıplak ayaklarımıza baktı, sonra da tek tek herbirimize bazı sorular sordu, nihâyet herbirimiz için ayrı ayrı tavsiyelerini sıraladı. Daha doğrusu, yardımcısına reçetemizi yazdırdı.

Bu sırada bana söylediği bir şey şu oldu:

– “Karaciğeriniz kirli (ki, bunu ilk kez öğreniyordum ve ilk yapmam gereken iş de bir “karaciğer temizliği” olacaktı)… Uzun yaşayacaksınız… (Yardımcısına dönüp gülümseyerek) İnsanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum…”

Ayrıca, içtiğim sigaraya o kadar takılmayarak, fakat oğlumuzun giydiği çoraptaki “Batı kaynaklı” desene ziyâdesiyle takılarak, şunu sordu:

– “Zihin kontrolü diye bir şeyin varolduğunu hiç duydunuz mu siz?”

Son derece şaşırmıştım. Güya bir süre kendi çapımda zihin kontrolü ve Telegram araştırması yapmış biri olarak, şöyle cevab verdim:

– “Elbette… Hattâ, uzaktan elektromanyetik dalgalarla yapılan bir çeşidi de var.”

Cevabladı:

– “Madem öyle; çocuğunuza niçin üzerinde böyle desenler olan çoraplar giydiriyorsunuz?.. Kitabımın “Zihin Kontrolü” başlıklı bölümünü iyi okuyun!..”

Utanmıştım hâliyle.

Birkaç gün sonra, hayatımın ilk hacamatını yaptırtmak üzere, tavsiye ettiği hacamatçıya gittim. Ancak orada da çok şaşıracaktım. Çünkü kafama hacamat yapmak üzere saçımın belli bir bölgesini tıraş eden hacamatçı, aynen Aidin Salih hanımefendinin teşhisini tekrarlayarak, şöyle diyecekti bana:

– “Karaciğerin çok kirli…”

Hiçbir “modern” tıbbî tahlil yaptırtmadığım hâlde, Aidin Salih hanımefendi ve hacamatçı beyefendi bunu nasıl anlamıştı, hâlâ bilmiyorum.

Sadece bir ay kadar bir süre sonunda, oğlumuz artık iyileşmeye başlamış, Aidin Salih hanımefendinin bilâhare tavsiye ettiği sülük tedavisinin peşinden ise hastalığı tamamen geçmişti. Diğer bir deyişle, ameliyatla bademciğini ve geniz etini aldırtmak, bir de kulağına tüp taktırtmak, demek ki hiç de “mutlaka gerekli” değildi.

Bana gelince; pek bir kilo problemi yaşamadığım hâlde, bir ay zarfında 9-10 kilo vermiş; “Batı tıbbı”nın müdavimleri zayıflamak için kendilerini telef ededursun, yaklaşık bir sene sonraki ramazan bayramına 74 kilodan 50 kiloya düşmüş olarak girmiştim.

Kendisine muayene olduğumuz o günün üzerinden 2.5 sene geçti ve bu süre boyunca hiçbir aile ferdimiz hastahâneye gitmedi, tek bir “Batı tıbbı” kaynaklı ilaç bile kullanmadı; bundan sonra da gitmeyi ve kullanmayı asla düşünmüyoruz. Şahsımız bakımından, bu süreçte, ciddi sayılabilecek iki rahatsızlık geçirdik ve her ikisini de bitki esaslı tabiî ilaçlar, hacamat, sülük ve masaj yoluyla atlatmayı başardık.

Aidin Salih hanımefendi vesilesiyle söylenmesi gereken çok şey, İbda külliyatından yapılması gereken çarpıcı bazı iktibaslar varsa da, şimdilik bu kadarıyla iktifâ edelim ve Allahtan bu büyük “İslâm hekimi” için rahmet dileyelim.

Kendisi, “insanlar niçin o kadar uzun yaşamak ister ki; anlamıyorum” demişti bize. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin Allaha sığındığı “ihtiyarlık düşkünlüğü”nü hiç arzulamıyordu besbelli.

“Batıcı hayat tarzı”na lâfta değil bilfiil ve kendi sahasındaki İslâmî alternatifi örnekleştirerek karşı olmuş bu hakiki müslüman, belki de şifâsına vesile olduğu hastalarının bazı hastalıklarını üzerine cezbederek, 71 yaşında ama dev bir İslâmî eser ve ekol bırakarak ayrıldı aramızdan.

Kaldı ki, vefatından bir süre önce, şöyle demişti hacamatçı bir dostumuz Aidin Salih hanımefendinin hastalığı hakkında:

“Aidin Salih hanımefendi gibi hekimler, başkalarının hastalıklarını da üzerlerine çektikleri için bu kadar hasta olurlar bazen.”

Diğer yandan; onun kurduğu tıb ekolünden, yazdığı eserden ve yaptığı konuşmalardan fikirler ve pasajlar çalarak kitab üstüne kitab yazmalarına, kanal kanal dolaşmalarına rağmen Aidin Salih hanımefendinin adını anmaktan kaçınan şöhretleri görünce, ibretle gülüyoruz.

Seni unutmayacağız ve unutturmayacağız sahici müslüman, sahici hekim; nur içinde yat.

Faruk Günindi