RSS

Kav

aşktan sonra da yaşayacağım, kaçınılmaz
açık bir hesap, denkleşmemiş… içimdeki
çanı çalacak zangoç, her saat başı!
sayılı günlere bölecek beni yeniden
masallar üreten çocuk yanım.

zehir biriktirecek akrep, kav atacak yılan!
gözleri sabah, kumrular konacak balkon demirime.
ha bir eksik ha bir fazla, değişen bir şey yok
sokaklar aynı sokak; evler eski evlerim!
yalanlar incitecek şarkıların yüzünü…

yanlış numara çevirip kendi sesini dinleyen
parmaklarım, cebimde bir şeyler arayacak: bana
ait olmayan bir iz, bir mevsim adı belki de;
geçmişten bir slogan, bir düş, aynada…
en çok da unuttuğum sözcükleri, eksileceğim…

dilimin altında bir hap gibi duran adın,
böbrek sancımla uyandığım geceleri aniden!
o kuyu! ağrı biriktirdiğim sabırlı sarnıç…
ilk nefesimde sigaramın iliğimi emmesi,
kavşakta yönsüz bir tabela gibi kaldığım!..

“alt tarafı aşk!” diyecekler, inanmadan;
beni bir tek zeytin ağacı anlayacak!

Emre Gümüşdoğanasktan-sonra

 
Kav için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yalnızca Sabahleyin Duyulan Güç

Buraya kadardı dostum
güçlüklerle dolu yolumuz.
Anlaşılır bir dil var artık, gerektiğinde
her şeyi açık edecek.

Kalplerimizi birbirine bağlayan cansız iplik koptu,
ellerimizi birbirine çeken sıcaklık soğudu,
bıraktığımız yerde bulamıyoruz açık havayı,
karşı tepede hızla gözden kaybolan esenlik,
sırlarımızı altın gibi parlayan uzaklara götürdü.

Sırlarımızla aramızda tanıdık bir mesafe oldu,
dilerim kanlarımızla dolmaz bu ayrılık.
Parlamaz başka hiçbir özelliği olmayan kanımız
yakıcı güneşin altında.
Parlamaz başka hiçbir özelliği olmayan kanımız
dondurucu soğuğun altında.

Yalnızca sabahleyin duyulan güç
yeterli oluyor konuşmaya,
aydınlığa benziyor ama tam aydınlık değil
sıcaklığa benziyor ama tam sıcaklık değil
mutluluğa benziyor ama tam mutluluk değil.

Biz ne yapacağız bundan böyle
sürekli ve karşılıklı geçip gittiğimiz.

Buraya kadar gelebildik.
Bu yeni havayı bulduk. Açtık
ağrıyan göğsümüzü
biraz olsun iyileşelim, diye

Bir şey yok!
Yok bir şey!

Ne çabuk etkisi altına giriyoruz sözlerin,
biz onları ilk defa duyuyoruz.
Ne çabuk etkisi altına giriyoruz korkunun
biz korkuyu ilk defa duyuyoruz.

Bacasından ince bir duman yükselen, yakındaki
evin penceresinden bakıyoruz. Akşam,
aşağıda,
çamların arasına gömülmüş yoldan
günbatımına doğru gidiyor.

Muzaffer Kalemuzaffer-kale

 
Yalnızca Sabahleyin Duyulan Güç için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Köz Taşırız Cehenneme

sözün de yolu bitti
dilim kendime kekeme
içime dökülür yüreğim
yine içime

bir günah çıkıyor kitaplardan
ne yana bassa ayaklarım
kirli bir kızın saçları
götürür erkeği cehenneme

gideriz közümüzle beraber
hem zaten kimseyi öldürmedik
neyin hırsızıydık, kime cellat
nasıl olsa bizi kimse ağartmaz
sevgilim yatak sayısı belli
seni beni almazlar ol cennete

ağırlaşıyor gündüz kalkamıyorum
hayatı kaldır biraz altında kalıyorum
derken bizim Deren ilk yaşına yeni girdi
tutup elimden su veriyor yeşilime

zaman soğuk
sen ateşi söndürme

Arife Kalenderarife-kalender

 
Köz Taşırız Cehenneme için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

“Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا
 وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Onda ‘sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”

 (Rûm Suresi 21. ayet)sukun-bulup-durulmaniz-icin-esler-yaratan
 
“Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Kur'an-ı Kerim

 

Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer

Schopenhauer’a üç ay misafir oldum. Frankfurt’taki münzevi hayat yaşadığı otel odasına beni kabul etti. (Tabii Malatya’dan boş gitmedim, elimde de iki paket kayısı vardı-biri kendisi ötekisi köpeği içindi-, günkurusu kayısıya bayıldı. Netekim en önemli eserini “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” (Die Welt als Wille und Vorstellung) kayısıları yedikten sonra yazdı!)

İnişli çıkışlı bir dostluğumuz, acı tatlı hatıralarımız oldu. Gerçekte çok huysuz ve geçimsizdir ama Allah’ı var, bana karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmadı! Herkes onu kibirli ve gururlu zanneder ama inanın bildiğiniz gibi değil, hayatımda Arthur kadar mütevazı bir adam görmedim. Köpeğini de insanlardan daha çok sevdiği iddiası kocaman bir yalandır. Bir keresinde köpeğiyle beraber aynı masada oturup yemek yediğimiz doğrudur. Kızdığı zaman “Seni gidi insan seni!” diye köpeğine hakaret ettiği de doğrudur. Ama insanlardan daha çok sevdiği… Orası biraz karanlık.

***

İyi geçinmekle beraber anlaşamadığımız derin ve önemli konular da oldu. Mesela Tanrı’nın işine çok karışırdı. Sabahlara kadar tartıştığımız oldu, keçi gibi inatçıydı, Nuh der peygamber demezdi. Bir ara döndü bana dedi ki, “Alişan abi, şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”

İşte böyle…

“Sana ne? Seni ne ilgilendirir? Kendinde Tanrı’nın işine karışma hakkını nereden buluyorsun?”
Tabii bunları böyle yüzüne sert bir şekilde söyleyemedim.

Gelelim şu meşhur kadın meselesine… Kadınlardan nefret etmesinin belki de en önemli sebebi annesiydi. Annesiyle yıldızı bir türlü barışmadı. Uzun uzun ona anne hakkının önemini anlattım. “Dresden’e git, anneni gör, elini öp, helallik dile” dedim. Ama beni asla dinlemedi. Evi terk etti, annesi ölene kadar bir daha da (25 yıl boyunca) hiç görüşmedi. 

İnsanları severdi ama kendi ifadesiyle “kadınlardan” nefret ederdi. Nitekim kız kardeşi ile de ömründe sadece bir kere, kaldığı otelin lobisinde yarım saatliğine görüştü.

Hiç evlenmedi. (Ancak kendisinin ölümünden 40 yıl sonra Nietzsche isminde gayrı meşru bir çocuğu olacaktı!)

Yalnız başına yaşadı, bir otel odasında yalnız başına öldü. Fakat yanında bir “kişi” vardı, köpeği Atman…

Buyurun, üç aylık sohbetimiz boyunca aklımda kalan sözleri:

“Gençliğimde bile başkaları mal mülk edinmek için çabalarken benim bu tür şeylere başvurmak zorunda olmadığımı, çünkü içimde bütün mallardan daha değerli olan bir hazine taşıdığımı fark ettim; en önemli şey, zihinsel gelişimin ve tam bağımsızlığın temel koşul olduğu bu hazineyi güçlendirmekti… İnsanın doğasının ve haklarının tersine gücümü kendi saadetimin arttırılmasından almak zorundaydım, böylece bir gücü insanlığın hizmetine sunabilirdim. Zekâm bana değil dünyaya aittir.”

***

Başkalarının senden daha fazla acı çektiğini öğrenmek zevk verir.

***

“Bütün büyük şairlerin evlilikleri mutsuzdur ve hiçbir büyük filozof evlenmemiştir: Demokritos, Descartes Platon, Spinoza, Leibniz ve Kant. Tek istisna Sokrates’ti ve o da bunun bedelini ödedi, çünkü karısı şirret Ksanthippe’ydi… Çoğu erkek, kadınların kötülüklerini örten dış görünüşlerine kanar. Gençken evlenirler ve yaşlandıklarında bunun bedelini öderler, çünkü karıları histerikleşir ve inatlaşır.”

***

“Her insan kendisinde olmayanı sever” 

***

Aşkın gücüne karşı konulmaz. Çünkü mantık melekesinin bütün itirazlarına rağmen, kendisini amaçlarını koşulsuz olarak takip etmeye zorlayan, böceklerin içgüdüsüne yakın bir dürtünün etkisi altındadır… Ondan vazgeçemez. Ve mantığın bu konuyla ilgisi yoktur. Sıklıkla insan, mantığının kendisine uzak durmasını söylediği kişiyi arzular, ama mantığın gücü cinsel tutkunun gücü karşısında etkisizdir. Latin dramcı Terentius der ki: Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.

***

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arsında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.”

***

“Zekâm bana değil, dünyaya aittir.”

***

“Yetenek başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir; dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran nişancı.”

***

“Ölümden sonra doğumdan önce neysen o olacaksın.”

***

“Sonsuz mal birikimi insanı, kendi malının malı haline getirir.” 

***

“İki ayaklı hayvanların sıradan sohbetleri kadar kısır ve sıkıcı bir sohbeti sürdürmektense hiç konuşmamak daha iyidir.”

***

“İnsanlarla kurulan nerdeyse bütün bağlar bir kirlenme bir pislenmedir. Ait olmadığımız acınası yaratıklarla dolu bir dünyaya indik. Daha iyi olan az sayıda insana saygı duymalı ve değer vermeliyiz; gerisine talimat vermek için dünyaya geldik, onlarla arkadaş olmak için değil.”

***

Düşmanın bilmemesi gerekeni dostuna söyleme. 

• Bütün kişisel ilişkilere sır gibi bak ve yakın arkadaşlarınla bile tam bir yabancı gibi kal. Çünkü koşullar değişince bizim hakkımızda bildiği en zararsız şeyler bile bizim zararımıza olabilir.

• Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak da öteki yarısı.

Bir insanın karakterinin kötü yanlarını unutmak zor kazanılmış bir parayı sokağa atmak gibidir. Kendimizi aptalca tanıdıklardan ve aptalca arkadaşlıklardan korumalıyız.

• İnsanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.

• Önemsememek önemsenmeyi getirir.

Bir insan hakkında gerçekten iyi şeyler düşünüyorsak bunu ondan bir suç gibi gizlemeliyiz. 

• İnsanların oldukları gibi olmalarına izin vermek olmadıkları şeyi kabullenmekten iyidir.

***

“Kibar ve dostça davranarak insanları esnek ve itaatkâr yapabilirsiniz: bu yüzden sıcaklık balmumu için ne ise kibarlıkta insan doğası için odur.”

***

“İş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. Ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? İnsan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopyaya götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklar ve öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi”

***

İnsan başta hiç mutlu değildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir.”

***

“Babamdan, lanet ettiğim ve irademin bütün gücüyle mücadele ettiğim kaygıyı miras olarak aldım… Genç bir adamken hayali hastalıklarla büyük işkence çektim. Berlin’de okurken veremli olduğumu düşünüyordum. Askere gitmeye zorlanacağım korkusu peşimi bırakmıyordu. Nepal’den çiçek hastalığı korkusu yüzünden kaçtım. Verona’da zehirli enfiye çektiğim fikri bütün benliğimi kapladı. Manheim’de herhangi bir dış neden olmaksızın tarif edilemez bir korkunun etkisinde kaldım. Yıllarca adli kovuşturma korkusu yaşadım. Geceleri bir ses olsa yatağımdan fırlar ve her zaman dolu olarak tuttuğum tabancamı ve kılıcımı kapardım. Her zaman olmayan tehlikelere bakmama neden olan bir kaygı içindeydim. En ufak sıkıntıları büyütüyor, benim için en zor olan insanlarla bağ kuruyordum.”

***

“Benim hayatım kahramanca, ama kültürden ve incelikten yoksun kişilerin, dükkân sahiplerinin ya da sıradan insanların standartlarıyla ölçülemez… Bu nedenle bireyin gündelik hayat seyrinin bir parçası olan şeylere sahip olmadığımı düşününce depresyona girmemeliyim… Bu yüzden kişisel hayatımın tutarsız ve plansız gibi görünmesi beni şaşırtamaz.”

***

Buranın yerlisi değilim ve eşitim olan varlıkların arasında değilim.”

***

“Hakikati anlamak çok daha iyidir: acı kaçınılmazdır. Ve hayatının özüdür.- “acının kendini gösterme şekli tamamen tesadüfîdir ve mevcut acımız… O olmasa başka türde bir acıyla doldurulacak olan yeri doldurur. Eğer böyle bir düşünce günlük hayatta kullanılan bir inanç haline gelirse acıya katlanma derecemizi önemli ölçüde arttırabilir.”

***

“Başlangıcımız ve sonumuz arasında ne fark var! İlkinde arzunun çılgınlığı bedeni zevkin coşkunluğu söz konusu; ikincisinde ise bütün organların tahribatı ve cesetlerin küflü kokusu… Doğumdan ölüme giden yol iyilik ve hayattan zevk alma anlamında hep aşağıya doğru gidiyor; mesut şekilde hayal kuran çocukluk, neşeli gençlik, zahmetli yetişkinlik, kırılgan ve genellikle acınası yaşlılık, son hastalığın işkencesi ve sonunda ölümün acısı. Varoluş, sonuçları yavaş yavaş daha da belirgin hale gelen yanlış bir adım gibi görünmüyor mu?”

***

Her zaman kolay bir şekilde ölmeyi ummuşumdur, çünkü hayatı boyunca yalnız olan bir insan yalnızlığını en iyi kendisi değerlendirebilir. İnsan denen iki ayaklı hayvanların acıklı kapasiteleri için hesaplanmış maskaralık ve soytarılıkların arasına çıkmaktansa başladığım yere geri dönmenin… Ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim.” 

***

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

***

“Hayat berbat bir şeydir. Hayatımı onu düşünerek geçirmeye karar verdim.”

***

“Mutlu bir hayat imkânsızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.”

***

Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır.

***

“Eğer hayata küçük ayrıntılarıyla bakacak olursak ne kadar gülünç görünür. Mikroskopta görülen bir su damlası gibidir, tek hücrelilerle kaynayan tek bir damla. Telaşla koşuşturup birbirleriyle mücadele etmelerine nasıl güleriz. İster bu su damlasında isterse insan hayatının küçük süresi içinde olsun bu korkunç etkinlikler komik bir etki yaratıyor.”

***

“Her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık… ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklinde ki paha biçilmez ayrıcalık.”

***

“Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü, yuvarlak, ortası sıcak, üzerindeki küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soğuk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre- bu … gerçek dünya.”

***

Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp Cennet.

***

“En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız olduğunu da söyleyebiliriz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.”

***

İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan yanlarından geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan ölümün kollarına koşar.”

***

“Üstün, nadir bulunan zekâya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip, sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer.”

***

“Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.

***

Çiçek cevap verdi: Seni aptal! Görülmek için mi açtığımı sanıyorsun? Kendi zevkim için açılıyorum, başkaları için değil, çünkü hoşuma gidiyor. Aldığım zevk var olmaktan ve açmaktan ibaret.

***

“Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.”

***

Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir.”

***

“Eğer dalaverecilerin oyuncağı ve soytarıların maskarası olmak istemiyorsak, ilk kaide içine kapanık ve ulaşılmaz olmaktır.”

***

“30 yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kâğıt toplarla oynar. Çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. İnsan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.”

***

“İnsanları keyifli bir ruh haline sokmanın başınız gelen kötü bir şeyi anlatmaktan veya şahsi bir zaafınızı açıklamaktan daha başka yolları da vardır.”

***

“İsteklerimizi sınırlamalıyız, arzularımızı dizginlemeli, öfkemizi bastırmalı, ferdin sahip olmaya değecek şeylerden yalnızca sınırlı bir paya erişebileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız.”

***

“Dikensiz gül yoktur, ama gülsüz pek çok diken vardır.”

***

“Ben kalabalıklar için yazmadım… Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen şahıslara miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.

***

“Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatın ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar.”

***

Gençliğin bakış açısından bakıldığında hayat sonsuz derecede uzun bir yolculuktur: Yaşlılıktan bakınca çok kısa bir geçmişe benzer. Gemiyle uzaklaştığımızda kıyıdaki nesneler daha küçük, tanınması ve ayırt edilmesi daha zor hale gelirler, aynı şekilde olaylar ve etkinliklerle dolu geçmiş yıllarınızı da tanıyamazsınız.”

***

“Karşımızdakinin yalnızca kendi budalalığımız, kusurumuz ve kötülüğümüz olduğunu akıldan çıkarmayarak her insan budalalığına, kusuruna ve kötülüğüne hoşgörülü bir şekilde yaklaşmalıyız.

***

Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekeleri yerindeyse her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder.”

***

İnsanoğlu benden hiç unutamayacağı birkaç şey öğrendi.

——————————————————————————

Ama bilmek vardı, bilmek vardı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s19)

Neden kapanış saatinden önce çıkışa koşalım ki? (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Oldu’yu ‘ben öyle istedim’ e çevirmek-tek başına buna kurtulma derim. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Hayat tarafından yaşanmak yerine hayatını yaşamak zorundaydı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Bazı çiçekler geç açar… (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s23)

Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda da kaç. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

Avrupa toplumuna ait hastalıklar: Otizm, sosyal kaçınma, sosyal fobi, şizoid kişilik, antisosyal kişilik, narsisit kişilik, sevme yetersizliği, kendini aşırı büyük görme, kendini gizleme. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

“Schopenhauer bütün hayatı boyunca gerçek bir insan aramış, ama sefil bedbahtlar, sınırlı zekâlılar, kötü kalpliler ve kötü huylular” dışında kimseyi bulamadığından yakınmıştır. (Her zaman bu tür yergilerden ayırdığı Goethe hariç.) (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi)

Arthur sık sık duygunun bilgiyi engelleme ve bozma gücüne sahip olduğunu bize ve kendisine hatırlatır. Ona göre neşelenmek için bir nedenimiz olduğunda bütün dünya gülümseyen bir özellik taşır ve keder üzerimize çöktüğünde dünya karanlık ve kasvetli bir hal alır. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s295)

Englisher Hof’ta Schopenhauer’in yaptıklarına ilişkin sayısız anekdot vardır: muazzam iştahı, sıklıkla iki kişilik yemek yemesi, (birisi bu konuda yorum yaptığında aynı zamanda iki kişilik düşündüğünü söylerdi), kimsenin yanına oturmaması için iki kişilik yer ücreti ödemesi, haşin, ama etkileyici sohbeti, sık öfke patlamaları, konuşmayı reddettiği insanları dahil ettiği kara listesi, uygunsuz şaşırtıcı konuları tartışma eğilimi –örneğin cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak için cinsel birleşmeden sonra penisini sulandırılmış ağartma tozuna batırmasını sağlayan yeni bilimsel keşfi övmesi. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s320)

Ciddi sohbetlerden hoşlanmasına rağmen ayırdığı zamana değecek yemek arkadaşlarını nadiren bulurdu. Bir süre boyunca düzenli bir şekilde oturduğu masaya altın bir parça koydu, giderken de kaldırdı. Genellikle aynı masada yemek yiyen bir askeri subay bu uygulamanın amacını sorunca Schopenhauer bu altını askerlerin atlar, köpekler ve kadınlar etrafında dolaşmayan ciddi bir sohbet yaptıklarını duyduğu gün yoksullara bağışlayacağını söyledi.” Yemeği sırasında kanişi Atman’a “Siz efendim” diye sesleniyor, eğer Atman yaramazlık yaparsa “Seni insan” diyordu. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Keskin zekasıyla ilgili pek çok anekdot anlatıyordu. Bir keresinde yemek yiyenlerden biri onun basitçe “ bilmiyorum” diye yanıtladığı bir soru sormuştu. Adam “ Vay vay sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!” deyince Schopenhauer, “Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır,” diye yanıt vermişti. Schopenhauer’a bir kadın tarafından ya da kadınlar ve evlilikle ilgili bir soru sorulunca istinasız ters tepkiler alıyordu. Bir keresinde ne kadar mutsuz bir evliliği olan bir kadının arkadaşlığına katlanmak zorunda kalmıştı. Schopenhauer onu sabırla dinlemişti, ama kadın kendisini anlayıp anlamadığını sorduğunda “Hayır ama kocanızı anlıyorum” diye cevap vermişti. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Doktorlar hakkında da söyleyecek sert sözleri vardı. Bir keresinde doktorların iki farklı el yazısı kullandıklarını söylemişti: reçetelerde kullandıkları zor okunan yazı ve faturalarda kullandıkları açık ve anlaşılır yazı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s322)

Dehasının yükünün genetik yapısı yüzünden kendisini hâlihazırda olduğundan daha kaygılı ve huzursuz kıldığını söylüyordu. Birincisi, dâhilerin duyarlılığı daha fazla acı ve kaygı yaşamalarına neden oluyordu. Hatta Schopenhauer kaygı ve zekâ arasında doğrudan bir ilişki olduğuna kendisini inandırmıştır. Bu yüzden dâhilerin yalnızca bu üstün yeteneklerini insanlık için kullanma yükümlülükleri yoktur, bir de kendilerini tamamen görevlerini yerine getirmeye adamaları gerektiği için mevcut olan pek çok tatmin unsurundan (aile, arkadaşlar, ev, mal mülk biriktirme) vazgeçmek zorunda kalırlar. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

Kendi kaderinin efendisi olduğuna olan inancıydı- yani yalnızlığı seçen kendisiydi; yalnızlık onu seçmemişti.(Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

“Hayatı boyunca aramızda yaşayan, ama aramızda bir yabancı olarak kalan bu insan nadir duygulara sahipti. Buradaki hiç kimse ona kan bağıyla bağlı değil; yaşadığı gibi yalnız başına öldü” (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, 429)

Alişan Hayırlıyitik-cennet-cocukluk

 
Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Şiir Yazarı Şair Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun

‘Harf denizinde kâğıttan şiir yüzdürmelerin’ ve ‘ruh ikliminde kâğıttan sır saklamaların’ ustası Haydar Ergülen’e,

1987 Eylül’ünde, üniversite kaydımı yaptırdıktan sonra, İstanbul’a geçmiştim.  Galata Köprüsü’nün altındaki Erzurum Çayevi’nde çayımı içip gelen geçen vapurlara bakarken yanımdaki sandalyeye bir adam oturmuştu.

Beyaz yağlı boyayla ve son derece düzgün harflerle ‘Şiir Yazarı Şair’ yazan siyah çantası dikkatimi çekmişti. Siyah fötr bir şapka, siyah bir ceket ve siyah bir gömlek, ağzının kenarından sarkan filtresiz bir sigara, muhtemelen ‘birinci cigarası’…

Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’ne kaydını iki gün önce yaptırmış bir edebiyat öğrencisi olarak, bir an şiirden para kazanılabileceğini düşünmüştüm.

Garson, ‘Merhaba Muharrem Amca’ deyip  adamın çayını getirmişti. Çayını bitirdikten sonra, ne işle iştigal ettiğini gösteren çantadan, teksir makinesiyle çoğaltılmış silik maniler çıkarmıştı. Üçüncü hamur kâğıtlara çeşitli renklerde basılmış  mani şiirler vardı. Hiç konuşmadan, her masaya birkaç tane bırakıp tekrar yerine oturmuştu.

Daha önceden hazırlanmış ve konularına göre tasnif edilmiş bu mani şiirlerden  az bir ücret karşılığı edinmek mümkündü. Her kopyanın altında da ‘Hediyesi takdirinize bırakılmıştır’ notu vardı.

Şiire sahip olacak kişinin gönlünden ne koparsa!  Yedi sekiz masadan sadece iki kişi müşteri olmuştu şiire.  Biri ben, diğeri  izinli bir asker… İzinli asker, sevgilisi için özel bir şiir istemişti.  ‘Ismarlama şiir, zor iştir evlat! Paraya kıyarsan yazarım. Nişanlının ismi çıkacak ilk harflerde. Zeynep, altı harf hem… ’ demişti.  Böyle bir durumda, şiir müşterisinin gönlünden yüklüce bir hediye kopması gerekirdi! İzinli askerin masasına oturmuştu ve şiirini yazmaya başlamıştı. Ben, üç beş bardak çay içirebilecek bir para bırakmıştım masaya ve kalkmıştım. Konuşmak, tanışmak istedimse de ya fırsatım olmamıştı ya da buna cesaret edememiştim.  Beyoğlu’ndaki sahaflara doğru yürümeye başlamıştım.

***

Bir yıl sonra; Refik Durbaş‘ın,  Boyut Yayınları’ndan çıkan ‘Yazılmaz Bir İstanbul’ kitabı elime geçmişti.  Bir yıl önce, şiirini satın aldığım Muharrem Amca’yı anlatıyordu.

Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun’la ilgili 21 Haziran 1987’de Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısını bu kitaba da almıştı Refik Durbaş. Muharrem Bey, ilkokulu üçe kadar okuduktan yıllar sonra, ilkokul diplomasını dışarıdan sınavlara girerek almış. Çiftçilik yaparken içine şiir ateşi düşmüş. İki kez yaptığı evliliklerinde çocuğu da olmayınca memleketini terk etmiş, Türkiye’yi gezerek şiir satmaya başlamış. Hatta, bazı yerlerde de epeyce bir tanınır olmuş. En sonunda yolu İstanbul’a düşmüş.

***

20 yıl sonra, Cengiz Kahraman’ın Kitap-lık dergisindeki yazısını okuyunca, Muharrem Amca’yı  yeniden  hatırladım.  Kahraman, ‘Şiir Yazarı Şair’den şöyle söz ediyordu: “1980’li yılların ortasında, daha çok bahar ve yaz aylarında, Sultanahmet’teki çay bahçelerinde, Beyazıt Çınaraltı’nda, Çemberlitaş’taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusunda, Galata Köprüsü’nün altındaki Erzurum Çayevi, Arzu Birahanesi, Kemancı gibi mekânlarda rastlardım bu ilginç adama.

Bu tuhaf görünüşlü ilginç adam bir süre sonra o mekânların alışıldık simalarından biri olup çıkmıştı.

Bir akşamüstü, Sultanahmet’teki havuzlu parkın duvarında oturup arkadaşlarımla aylaklık ederken, önümüzden geçen adam dikkatimizi çekti. Kılığı kıyafeti ilginçti, elindeki tuhaf çantada yazan şeyin ne olduğunu merak ettik. Yanımda fotoğraf makinem vardı ve bu ‘nev’i şahsına münhasır’ tipin peşinden giderek tek bir kare fotoğrafını çektim. Arkadaşlarımın yanına döndüğümde, ‘Şiir Yazarı Şair’ dedim.

Aramızda şiir satarak, para kazanılıp kazanılamayacağını konuştuk. Bu, ona ilk rastlayışımdı. Sanırım 1985 yılının Nisan ya da Mayıs ayıydı. Zaten o sene yaz bitene kadar sürekli karşımıza çıkmıştı; ancak nedense başka bir fotoğrafını çekmemişim. O senenin dışında da bir daha tesadüf etmedim. Aradan geçen zaman bu ilginç karakteri unutmama neden oldu. Yıllar sonra, negatiflerin arasında bir şey ararken, fark ettim bir kareyi. Fotoğrafı bastırdıktan sonra, birkaç arkadaşıma hediye ettim. İstanbul’da da belirli yerlerde tanınan bir adam olmuştu ki, aradan yıllar geçtikten sonra bazı mizah dergilerinde kendisine bir çizgi karakter olarak rastladım. Sanki, 1980’li yıllarda şehrin bir noktasında takılıp kalmış ve o yılların ruhunu temsil eden bir ikon gibi…”

Cengiz Kahraman’ın çektiği fotoğraflar, çok net değildi. Yine, Kitap-lık dergisinin eski sayılarından birinden kesip dosyama koyduğum bir fotoğrafı Samih Rifat çekmişti. Fotoğrafın altında da küçük İskender’in bir şiiri vardı.

***

2010’da yayımlanan ‘Şiir Adımlı Bir Yolcu: Haydar Ergülen’  kitabımı hazırlarken  en sevdiğiniz şairi sormuştum size. Akrostiş yazan birini hatırlamıştınız.  20 yıl kadar önce, eski Galata Köprüsü’nün altında ve üstünde, öğrenci kahvelerinde, biracılarda şiir satan birini… Elindeki Bond çantanın üstünde ‘Şiir Yazarı Şair’ yazan Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun’u…

Muharrem Coşkun’un, kendini önce ‘şiir yazarı’ olarak adlandırmasından çok etkilendiğinizi söylemiştiniz. 50-55 yaşlarında, ucuzundan bir takım elbise, incesinden bir kravat, temizinden bir beyaz gömlekle gezen bu adamda, ‘şiire saygı’nın samimiyetini görmüştünüz.

Eski dosyalardan birinden çıkarıp  bana uzattığınız şiiri ezbere biliyordum; çünkü, 23 yıl önce ben de aynı şiiri satın almıştım Muharrem Coşkun’dan: ‘Güzel Kızlar İçin Hatıra Şiiri’

***

Şimdi, o üçüncü hamur sayfalar, ‘gençliğimizin parkında bir gazel gibiydi! ‘Ne çocuk, ne büyük kalmıştık ortada, zarfsız bir mektup gibi’ydik.

Sıddık Akbayır,  22  Temmuz 2012,  Beyoğlu

Kaynakça

Akbayır, Sıddık; Şiir Adımlı Bir Yolcu: Haydar Ergülen, 2. Basım, Ferfir Yayınları, İstanbul 2010.
Durbaş, Refik; Yazılmaz Bir İstanbul, Boyut Yayınları, İstanbul  1988.
Kahraman, Cengiz; İstanbul ve Londra’da Şiir Satanlar, Kitap-lık, S.102, Şubat 2007.
küçük İskender; Müsaade Bey, Kitap-lık, S.102, Şubat 2007.siir-yazari-sair-muharrem-coskun

 
Şiir Yazarı Şair Manisa Kırkağaçlı Muharrem Coşkun için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Nisan 2017 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Veda Yazısı

Burada yazmak güzel. Bir o kadar da şaşırtıcı ve ürkütücü.

Bazen de hüzün veriyor. Hüznümün sebebi, yazılanların ancak polemik konusu olduğunda ciddiye alınması. Şaşırtıcı olan ise polemik olsun diye yazmadıklarımın-hatta polemik olmasın diye yazdıklarımın da- polemik konusu edilmesi. (Meselâ, yağmur’u heykelle kıyasladığım son yazım vardı ki, rahmeti anlatmak içindi, sadece rahmeti. Bir yağmur güzellemesi kemalist ve anti-kemalist tartışmalar arasında güme gitti.)

Ürkütücü olana gelince, yağmur ve rahmetle ilgili yazının başına benim o heykel detayını bilerek iliştirmemdi. İliştirmek zorunda kalışım. İliştirmeyi isteyişim; ürkütücü. Demek ki ben de kendimi reytinge kaptırmışım. Kaptırdığımı bilmeyecek kadar kaptırmışım hem de. Kapıldığını bilmemek kadar talihsiz bir kapılış yoktur. O zaman kapılıştan kurtaramazsın kendini. 

Sadede geleyim: Bugün bana mahzunca bir soru soruldu. “Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki? Peygamberlerin yürüdüğü durakları nasıl adımlarım ki?” Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum.

Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.” Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular… Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir “dışarıda”ki kendime bakıyorum, bir “içerdeki” adamlara… Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular… Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir? Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben? Kim bilir hangi yakıcı şehvet fırtınasına tutulup yüz kızartıcı bir tecavüzün ortasına sürüklendiler? Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? “Masum değilim” diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. “Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için.” “Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için.”

Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni. Bu konuda gizliden gizliye en az iki adama hayranlık duyarım. Birisi harbiliğine bizzat tanık olduğum Volkan Konak. Milyon dolarlık Cola reklamını tek kalemde geri çevirmesi muhteşem… Oysa, ne ayıplanacaktı ne de hakkı olmayan bir şeyi alacaktı. Ama “ilke”sinin yanında durdu Volkan Konak.  Paranın sürpriz çıkışı, kaçımızın ilkeli duruşu için belirlediği gerekçeleri yerinden etmez ki? Sımsıkı dururken ya da öyle durduğumuzu sanırken, aniden esiveren sıcak şehvet rüzgârı vidalarımızı gevşetmez mi? Titremeye başlamaz mıyız cazip bir teklif karşısında? Oradan buradan yeni gerekçeler üretmeye yeltenmez miyiz? Helal olsun Volkan Konak’a. Birisi de Kenan Sofuoğlu… Kolay mıdır, eline düşüvermiş 800 bin TL’ye (eski hesap 800 milyar) bir çırpıda “haram”dır deyip arkasını dönmek? En azından, ara formüller ve nadir fetvalar arayacak kıvırtmalar yapmaya kalkışamaz mıydı? Ne bileyim; adının verildiği kurumlar gibi patika yollara paça sıvasaydı ya… Helal olsun delikanlı Kenan’a.

Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda fireni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.

***

Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, “olabilir!” denecek. “Üstü kalsın!” diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için.

***

Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber’den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, “keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!” deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama… Ama…  Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana “sırdaş” olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.

Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan.  Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. “Başka bir seçenek yok muydu ey Allah’ım” diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; “olmadı!” diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak… Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; “ayıp ettin adama” diyorum. “Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!” Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere…

Diyeceğim o ki, “adam” olmanın yolu hatasızlık değil. “Adam”ın ilki “Adem” de hata ile başlamış dünya kariyerine… Onu “Adam” eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır.

Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi?

Bana o mahzun soruyu soran kardeşime sorduğum soru şuydu: “Peki, sen kendini cennete layık bir adam olarak mı görmek isterdin? ‘Tabii ki ben cennete layığım. Beni koymalılar Kevser havuzunun başına…’ diyorsan, asıl o zaman cennete layık görme kendini…”

Gelelim, bu yazının başlığına… Evet, bu bir veda yazısı. Baktım ki, yazıların başlığını hep ben “iç gıcıklayıcı” olsun diye koyuyorum. İyice kaptırmışım ya kendimi reyting kaygısına! Artık yazılarıma kendim başlık atmaya veda ediyorum. Bu işi son yazılarda benden iyi yapan Yaşar İliksiz kardeşime bırakıyorum. Günahı vebali Yaşar’a ait. Bu yazının başlığını da son kez ben atıyorum. Belki Yaşar değiştirmiştir. (Yukarıda “Bu bir veda yazısıdır” mı yazıyor? Yazıyorsa vebal benimdir.)

Yorumcu kardeşime peşin uyarı: Beni övüyorsan, beni Rabbim senden iyi biliyor. Övgünün ne kadarını hak ettiğimi O biliyor. Övgünü hak edecek hale getirir beni, inşaallah. Beni yeriyorsan, beni Rabbim senden iyi biliyor. Yerginin ne kadarını hak ettiğimi O biliyor. Yerdiğin kadar kötü olmama izin vermez, inşaallah…

Senai Demirciveda-yazisi

 
Veda Yazısı için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Nisan 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: