RSS

Ayrılığımız için uğraşanlar var ya

Ayrılığımız için uğraşanlar var ya
Niyet yok bizde intikama
Geçtiler her taraftan saldırıya
Azdır beni savunan ama
Çarpıştın onlarla göz yaşlarımla
Canımla, kılıçla, ateşle, suyla

Hamdûne bint Ziyâd el-Mu’eddib
Çeviri: Ömer İshakoğlu

 
Ayrılığımız için uğraşanlar var ya için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

Kınamaya gelmez sevgilim

Kınamaya gelmez sevgilim
Terkedince onu, kaybederim
Bana der, yok benim benzerim
Benim de yok eşim benzerim

***

Rabbim! Kor ateş üstündeyim
Asaleti bilmez hizmetçilerim
Kiminin cehaletinden çekerim
Zekisinin de hilesini beklerim


Hafsa bint Hamdûn el-Hicâziyye

 
Kınamaya gelmez sevgilim için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

Kaside

Zirvelere ulaşmak keskin kılıçla,
Ve düşlere kavuşmak kara mızrakla.

Kim ki hurma ağacının yumuşak dallarını aşağı eğer,
Başarı ve zafer ağacının olgunlaşmış meyvesini sonunda yer.

Ölümden sonra keskin kılıç darbesi neye yarar?
Zaten ölmüştür heybetinden ürküp iki büklüm özür dileyen bîzâr.

Hiç kınanmasa da savaştan korkan beşer,
Savaştan hüsrana uğramış bir şekilde dönmesi ona yeter.

Sen yaprağa durmadıkça, hiçbir zaferin yaprağı yeşermez,
Düşman korkusu sürekli damlayan kan gibi bitmez.

Kim mızrak korkusuna boyun eğerek kaçar,
İnce belli, beyaz tenli ve cilveli dilberlerden uzak teselli arar.

Kim ihtiyaç kapısı olursa ölüm ve sıkıntılara olur çare,
Daha önce bir savaşa girmemiş olsa da bîçare.

Kim derin cenklere dalmaz ise,
Parlak incilerden gerdanlığı dizemez ipe.

İşte odur ki engin kalpli kişi,
Susuzluktan kavrulandan başkasını yanına yaklaştırmayan kişi.

Peygamber Mustafa’nın adaşı, mutluluk saçan,
Cömertlik yayan, tepelerin güneşi, ihsan dağıtan.

Dinin temelini güçlendiren, dinin gereklerini yerine getiren,
İnançsız saldırganların kellesini götüren.

Din işlerini düzenleyen, para dağıtan,
Nazımda ve nesirde halktan üstün olan.

Hürlerle boy ölçüşür ve onlar kapısında olur kul,
Esaretten yakınanların bağlarını çözer eder hür bir kul.

Savaş meydanına girmek oldu huyu,
Keskin kılıcını oynatmadan kazandı bunu.

Bağışların dağıtıldığı mekân olan yurdu geniştir,
Onun yüce meclisi övünmenin bittiği yerdir.

İnsanlara yakışan yanaklarını onun eşiğine sermeleri,
Övünç kaynağıdır onun parlak karakteri.

Savaşmaktan ağarmış kılıçlar onu alıkoyar beyaz tenlilerden,
Ve uzaklaştırır onu kara mızraklar körpe ceylanlardan.

Ahlakı temiz ve pirûpak,
Mertebesi yıldızlardan hatta zühreden daha parlak.

İki tarafı keskin kılıcıyla düşman saflarını darmadağın etti,
Tıpkı bir sıra örgünün sökülmesi misali.

Zaferler yağmurlar gibi sağanak sağanak yağar,
Alâmeti olan yağmur yüklü bulutlarla bereketi sürekli artar.

Sen cömertlik sahibi, vezir oğlu veziri âzamsın,
Kıymetli, şerefli, herkese iyilik yağdıran Sadrazamsın.

Cömert ellerin her tarafı kuşattı,
İhsanlarına karşılık şükür sözleri az kaldı.

Haşmetlilerin toplandığı revaklar, makamının bir çadırın eteği,
Senin o çadırının kazıkları şahinlerin gözetleme yeri.

Savaşlarınla şeriatın kulpu sağlamlaştı.
Dinin ipi düşmanların bakışlarını kızgınlaştırdı.

Keskin kılıcının öfkesinden, düşmanlar kurtulamadı,
Göz alıcı şimşek çaktığında ortada kimse kalmadı.

Savaşta onları attın atların toynakları altına,
Onlar binerdi heybetle atların sırtına.

Sığındıkları kaleleri feth ederek zafer kazanan,
Tıpkı korkudan yuvasına kuş gibi sığınan.

Kim kapına sığınıp yardım için ellerini açar,
Ümitleri yeşerir, yüzleri tebessümler saçar.

Beni kendine yakın eyle, dileğine karşılık Allah sevabını versin,
Senin ulaştığın şerefin daha yücesine erdirsin.

Üzerine nimetlerini yağdırsın, gücüne güç katsın.
Sana verdiği büyük zaferler ve galibiyetler bâki kalsın.

Onun kelimelerini yücelttiğin için, sana versin mükâfatını,
Sen ki tökezlemekten kurtardın dini ve şeriatı.

Allah’a and olsun ki, dua etmekten durmadın geri,
Gizli ve açıktan yalnızca överim seni.

Çıplak mağdur ve yoksulların oldun kardeşi,
Fakir ve açları doyurmaktan açıkta bıraktın kendini.

Düşmanlarım yakar oldu bana ağıt,
Çünkü ben aşırı üzgün, sabrı ve dayanıklılığı kıt.

İçimdeki hüzne karşın oldum sabırla yaşar,
Ne yazık ki elimde olmadan üzüntüm dışarı taşar.

Damla damla sulanmaya ihtiyacım var,
Cömertliğinin çok taşkın sularında.

Niyetim ve tek dileğim olmaktır hacı,
Hicir’de tavaf eden hacılara göz gezdirerek olmak duacı.

Doğruluğun semasında, ben duamda samimi vefakâr,
Karanlık gecenin sabahındaki ilk ışıkları gibi bayraktar

Başarıda bâki, sağ salim, hoşgörülü ve heybetli kal,
Yardıma muhtaç olanlara da ihsan eyle mal.

Cömert eteğine tutunanlara yağmur bulutu gibi bereket yağdır,
Cömert deniz bile senin ihsan yağmurun karşısında utanır.

Allah sulasın bardaktan boşanırcasına yağan yağmuruyla,
Yoksullar yuva yaptığın yurdunu.

Abdulbâki Ârif Efendi
Çeviri: Celal Turgut Koç

 
Kaside için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Fırtına Habercisinin Türküsü

Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor
Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor
Fırtına habercisi sanki siyah bir şimşek gibi
Bazen bir kanadı dalgalara değmiş, bazen de bulutlara doğru atılmış bir ok gibi
Fırtına habercisi haykırıyor
Bulut ise mutlulukla kuşun korkusuz çığlığını dinliyor
Bu sesin içerisinde, fırtınanın sesi, gazabın gücü ve hevesin kıvılcımı vardır
Bulutlar bu çığlığın içindeki galibiyete olan tam inancın sesini dinliyorlardır
Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar
Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar
Kendi korkularını ise suyun derinliklerine gizlemeye hazırdırlar
Yaşamın tadından habersiz inliyor [bu] dalgıç kuşları
Gök gürültüsünün gümbürtüsü korkutuyor onları
Aptal penguense semirmiş vücudunu korkarak gizliyor kayalıklarda
Sadece gururlu fırtına habercisidir
Özgürce ve cesaretle uçar kabarmış denizin yukarısında
Daha da kararmış ve ağırlaşmış bulutlar alçalıyor denize doğru
Dalgalarsa şarkı söylüyor ve yükseliyordu gökyüzüne, gök gürültüsüne doğru
Dalgalar gök gürültüsü ve gazabın elinde rüzgârla ediyor mücadele
Rüzgâr ise dalga kümelerini zorla alıyor kucağına öfkeyle
Vahşi bir darbe ile kayaların üzerine fırlatıyor dalgaları
Kırılmış zümrüt parçaları gibi su damlalarına dönüştürüyor onları
Fırtına Habercisi, siyah bir yıldırım gibi feryat ederek uçuyor
Kanadı açılmış bir ok gibi bulutlardan geçip, kanadıyla dalgaları kazıyor, götürüyor
İşte bu şekilde, tıpkı bir şeytan gibi uçuyor
Fırtınanın şeytanı, övünçle kahkaha atarak gülüyor, zırıl zırıl ağlıyor…
O, karanlık bulutlara doğru gülüyor ve mutluluğun şiddetinden inliyor!
Gök gürültüsünün kahrıyla bir süredir yorulduğunu hissediyor
O emin, bulut güneşi daha fazla örtemeyecek
Hayır… güneşi daha fazla gizleyemeyecek
Rüzgâr kuduruyor; şimşekler çakıyor
Alevlenen bulut kümeleri, denizin derinliği üzerinde mor şekilde yanıyor ve parlıyor
Deniz şimşekleri çalıyor ve kendi derinliklerinde onları söndürüyor
Şimşeklerinse bükülüp kayboluyor deniz üzerindeki yansımaları, sanki ateşten yılanlar gibi kıvrımları
Fırtına, daha çabuk ol fırtına diye kışkırtıyor isyanı
İşte habercisidir bu cesur kuş fırtınanın
Ki şimşekler arasında uçuyor mağrur şekilde
Gazap dolu, gümbürdeyen denizin üzerinde
Fethin öncüsü olarak haykırıyor:
Bırak daha şiddetli kopsun fırtına [diyor] !!!

Maksim Gorki

 
Fırtına Habercisinin Türküsü için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

Mehtap

Rengi uçmuş ayın alacakaranlığı altında
Duman gibi üzücü ve gönül çalan bir ışıkta
Düşmüştü ve siyah saçları rüzgârın eline
Dalgalı ve gönlü aldatan
Gecenin aydınlığına karanlığın resmini çiziyordu.
Irmak akıyor ve suyun hüzünlü sesi
Arkadaşlarının hüznünü anlatıyordu sanki
Ve uyuyan aşklar ve ölülerin kederi ile
Gizlenmiş bir acıya sahipti
Mehtabın soğuk ve yorgun ışığında, dağlık
Uzak kalmış bir arzu gibi
Ümit halesi gibi
Ya da ipekte zarif ve hevesli bir ten gibi
Görünüşte uyuyordu
Ve sevinçli, suskun kırlardan geçiyordu
Akşamüstü yavaşça
O, canımın ümidi, o hayal gölgesi
Kendi hayalinin sıcak alevinde yanıyordu
Mehtabın parlayan alnından okuyordu
Benim kederli efsanemi ve kendi sıkıntı şerhini.

Ferîdûn-i Tevellelî

 
Mehtap için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Kârun

Kayık hafif bir kuğu gibi sakince
Sakince gidiyordu Karûn’un üzerinde
Güneş sahildeki hurmalığa doğru
Ufkun eteğinden çekiliyordu

Ufuk sularla oynaşırken
Bürünüyordu bambaşka bir görkem ve gize
Gelinciklerle dolu ovada sarhoş bir rüzgâr
Sanki gidiyordu sendeleye sendeleye

Genç, dalgaların bağrında kürek çekip
Sürüyordu kayığı ve kayıktaydı canı
Hüzünlü sesini bırakmıştı rüzgâra
Gönlü tutsak, gam hastası:

“İki zülfündür rebabımın teli
Ne istersin bu harap halimden
Bize yâr olmaya niyetin yokken
Neden her gece düşüme girersin”

Kayığın içinde gece rüzgârından
Dalgalanıyordu hafifçe saçları
Kayıktan dalgalara eğilmiş bir kadın
Parmak uçlarıyla okşuyordu suyu

Ses, gül kokusu gibi rüzgârda
Yavaşça yayılıyordu her tarafa
Hüznün sıcaklığıyla genç söylüyordu şarkısını
Okşayan bir el ararken:

“Bana bal değilsen neden zehirsin
Yârim değilsen neden yanımdasın
Merhem değilsin gönül yarama
Neden yaralı yüreğime tuz serpersin”

Ses yoktu ve kadının akşam alacasında
Gece mavisi rengine bürünüyordu yüzü
Gencin siteminden memnun ve mutlu
Fikri onda, başkasındaydı gönlü

Karûn’un öte yanında küçük bir kayık
Hafifçe sallanarak ilerliyordu dalgalarda
Bir fener hafifçe aydınlatıyordu kamışlığı
Yanık bir türkü tutturuyordu uzaktan

Bir esinti bu haberi getirip geçti
“İki taraflı olunca ne hoştur sevgi”
Genç adam hayıflanıp iç geçirdi
“Tek taraflı sevmek bir baş ağrısı”

Ferîdûn-i Tevellelî

 
Kârun için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Kayığın Başında

Kayığının başında düşünen kayıkçı
inliyor boyuna seferinin acısıyla, denizin kıyısında:
“verse bir yol, sahile vuran dalgaların kargaşası”

zorlu bir fırtına dövmektedir denizin yüzeyini
dehşet saçan hadiselerle dolu gecenin
huzursuzluğuyla doludur yüreği kayıkçının

sahilde, ama yine de kaygılıdır kayıkçı
feryat eder daha büyük bir huzursuzlukla:
“n’olur, bir daha düşse yolum, engin denize!”

Nima Yusiç

 
Kayığın Başında için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir.

Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur.

Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız.

Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm verme konusunda son derece dikkatli olmak ve insanların (hatta ileri kültür sahiplerinin) bilim ve bakış açılarının tarihsel tekamülüne dikkat etmektir. Yine zamanımızın tespitleriyle uyuşması düşüncesiyle yorum yaparak Mesnevî sahibinin bakış açısına kabul edilebilir bir şekil verilsin veya Mesnevî’nin eteklerinden eleştiri tozunu temizlesin diye bakış açılarının tekdüzeleştirilmesi taraftarı da hiçbir şekilde değildir. Zira böyle bir temizlik, cahillik davuluna vurmak ve böylesine bir savunma çatlak değirmene su taşımak gibidir.

2. Mesnevî, yazılı değil ilhama dayalı bir kitaptır. Mevlânâ’nın ruhuna girmiş olan anlam ve bilgiler, kendisinde meydana gelen haller, sanat dolu vakarlı ipek parçası üzerine çıkıp ediplerin kıskançlığı ve ariflerin gözyaşının mayası olmuştur.

Yüce Allah’ın dergahının alçakgönüllülüğünden ortaya çıkmış olan bu bilgiler (maarif), iki dilin çeşmesinden coşmuş ve müritlerinin sema mecrasından geçerek susamış canları doyurmuştur.

O halde Mesnevî, Mevlânâ’nın “Mesnevî Çengi”ni “Saz” yapıp işitenlerin halini mutlu kılmak üzere layık olan kulakları bekleyen ruhunun ve zihninin sızıntısıdır. Tufan esirlerini “ada”ya çağıran, kurtuluş bağışlayan sedası, hitap yüzü tüm “erkek ve kadın”a yönelik olan kavuşmayı arzulayan “feryad”ı ve “ruhları cilalamak” için sırçaya göz atan “tevhid dükkanı”dır.

Manevi okyanusa susayan olduysan
Mesnevî adasında bir yarık aç.
Öyle yarık aç ki her nefesinde
Mesnevî’yi manevi olarak göresin
Bizim Mesnevîmiz vahdet/birlik dükkanıdır.
Vahid/bir dışında her ne görürsen o puttur
Denizden sahile doğru dönünce
Mesnevî şiirinin çengi saz ile birleşti
Ruhların cilası olan Mesnevî’ye
Geri dönüş, İstiftah günü idi

Mesnevî’nin ilhamî oluşu, söyleyicinin, herhangi bir ön hazırlık veya belirli bir plan ve program olmaksızın, irticalî bir şekilde konuları açıklamaya çalışmış olması ve görünürde Husâmuddîn Çelebi’nin eliyle düzenlenmiş olan bu sözlerin tespit ve düzenlenmesinden sonra Mevlânâ’nın, kesinlikle onları yeniden düzeltme ve tekrar gözden geçirme düşüncesinde olmamış olması anlamındadır. Şiirlerini teenni ve irticalen söylemiş olan kimi şairler, söyledikleri sözlerin lezzetliliği ve güzelliği artmış olsun diye şiirlerini söyledikten sonra onlar üzerinde düzeltmeler ve değişiklikler yapmakta, önüne ve arkasına cümleler, sözler eklemektedirler. Bu açıdan onlar için herhangi bir kötüleme ve yerme de söz konusu değildir. Burada sadece bu farklılığa işaret etmek için bir karşılaştırma yapılmıştır.

Mevlânâ ise zamanı düşünen ve kendi ifadesiyle, “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, hatta “Ebu’l-Vakt/anın babası” bir şair idi. “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, geçmişi ve geleceği düşünmemek ve asla geçmişe dönmemek, halin/anın hakkını vermek demektir. O söylenmiş beyitlerin düzeltilmesiyle uğraşmazdı. Ne başı “geçmiş”te idi ne de yüzü “gelecek”e yönelikti. Mesnevî’nin tamamında Mevlânâ’nın geçmişe döndüğü ve bir ifadeyle, “Kadmarra ve kad maza” yı (geldi ve geçti) dile getirdiği yer dört veya beş konuyu geçmez.

Sufi, (içindeki) anın çocuğu olur ey arkadaş,
Yarın demek yolun şartından değildir.
Yoksa sen sufi biri değil misin
Var olan veresiye ile yok olur
Sufi, boy pos sahibi olduğundan
Geçmişe ait olan sözü geçmez olur
Düşünce geçmiş ve gelecek üzerine olur
Bu ikisinden kurtulunca sorun hal olur

Ayıklık geçmişi hatırlamaktandır
Geçmiş ve gelecek Allah’a perdedir

3- Mevlânâ, sözden tam anlamıyla yararlanma noktasında hikayeler, misaller, ayetler, hadisler, kıssa ve benzetmelerden yararlanır. Bu hikayeler ve kıssaların her birinin farklı boyutları vardır:

Bunların bir bölümü kendi dönemindeki dostları, efendi ile uşak, fakir ile zengin, tüccar ile esnaf, hakim ile suçlu, ev sahibi ile misafir, kadın ile kocası, imam ile imama tabi olanlar, filozof ile kelamcıyı sözünün odağı yapmıştır.

Bir bölümü, peygamberlerin hikayeleri, tarihten bazı kıtalar, hadisler ve rivayetlerden oluşur.

Bir bölümü de aslında hayalî ve onun kendi çağrışımcı ve çevik zihninin ürünüdür.

Mevlânâ’nın konuların –burada kadınlar– çeşitliliği noktasındaki düşüncelerini kavramak için sadece hikayelerin ve misallerin görünür boyutu üzerinde hüküm yürütmek mümkün değildir. Zira böyle yapıldığı takdirde isabetli ve doğru bir hüküm vermemiş oluruz. Çünkü Mesnevî’nin konularının düzenlenmesi yazılı değil, coşkusu–ilhamî olduğunu söyledik. Onun için de sözün ruhunun ve renginin, sözü söyleyenin zamanının hal ve yazı üslubuyla sıkı bir bağı vardır ve her eserin onun etkileyicisinin ve yaratıcısının bilgi ve görüşü ile inkar edilemez bir ilgisi vardır. İnançlar ve görüşler, gizli veya açık, az veya çok, isteyerek veya istemeyerek eser üzerinde etkilidirler. Mevlânâ ise başka hallerden çok aşıklık halinde olmuştur. Gözünü, her şeyden daha çok maşukun cemaline dikmiş ve her şeyden daha önce aşk ile uğraşmıştır. Bundan dolayı da tüm konular bir şekilde aşıklık devletinin ilk bilgileri ve faydalarının şerh edilmesi ve açıklanması başlığı altında olmuştur.

Her ne kadar yeryüzünde yaşıyor idiyse de yüzü semaya doğruydu. Topraktan olanlar ile birlikteydi ve ufuklardakileri övüyordu. Mevlânâ’nın yöneldiği tek nokta bir şeydir, o da “Maşuk”tur. Sahip olduğu tek becerisi “aşıklık”, haykırdığı tek şey ise “aşk”tır.

Mevla aşkı Leyla’nınkinden nasıl az olur
Onun için Top gibi dönmek daha uygun olur.
Top ol, doğruluk çevresinde dolan dur
Aşk çevgeni kıvrımında batıp kaybol

O halde sözün topunu nerede batıracağını belirleyen çevgen, Mevlânâ’nın mevlasıdır ve maşukun mevlası, aşk avlusundan başka yere sürmez.

4- Bundan dolayı (bu hikayelerden ve örneklerden çıkmış) ahlakî-irfanî sonuçları ona nispet etmekte şüphe etmemek gerekir. Zira dikkat ve düşünmeyle sözü oraya dayandırmıştır. Bu da ya aşıklık merdiveninden bir basamaktır ya da aşk doruklarından bir çatıdır.

“Sözcükler”in görünür boyutu üzerine kazara söylenmemiş bir düşüncenin Mevlânâ’nın boynuna atılması ve vekiliymişçesine onun yerine söz söylenmesi noktasında ise çokça düşünmek gerekir. Zira Mevlânâ, sözün kuralları darboğazına sığmaktan ve onun el ve ayak bağlarına esir olmaktan daha büyüktü. Anlamı ifade etmek amacıyla bir hikayeyi zikretmesi ve ondan yeni bir olguyu çıkarması pekala mümkündür. Ya da bir hikayeyi başta getirmesi de mümkündür. Ancak bunlarda önemli olan hikayenin kendisi değil de Mevlânâ’nın sonuç alışıdır. Hikaye, Mevlânâ’nın söyleyeceğini söylemesi için bir bahane, bir araçtır. Bu hikayelerin unsurları birçok konuda gerçek boyuttan yoksun, kişiler hayalî olup kesinlikle göz önünde bulundurulmazlar. Nihaî amaç, hikayeden çıkan ahlakî-irfanî sonuçtur.

Mevlânâ şöyle der:

Sözler ve isimler tuzaklar gibidir
Tatlı söz ömür suyumuzun çakıl taşıdır.

Söz manaya her zaman ulaşamaz,
Ondan dolayı peygamber, “kad kelle lisân” dedi.

Söylediğin söz yamuk, (ancak) anlamı doğru ise
O sözün yamukluğu, Allah’ın kabulüdür.

Sözü bu beden gibi bil,
Anlamı da içindeki ruh gibi.

Söz yuva gibidir, mana ise kuş,
Beden su yatağı, ruh ise akan sudur.

Bu nedenle, eğer basitçe düşünme boyutuyla, edebî eserler kalıbında ve onun dışına çıkmış olan Mevlânâ gibi büyüklerin görüşüne bakacak olursak sözlerin, kinayelerin, kıssaların ve misallerin görünüşleri zihnimizi yoracaktır ve onlar hakkında yanlış hüküm vermiş oluruz. Örneğin Mesnevî’de, içinde ince sözler kullanılmış olan konular (özellikle V. Defterde) az değildir. Bu kavramların toplum karşısında kullanılması belki Mevlânâ’nın bizzat kendi zamanında bile çirkin sayılmıştır. Zira yüzeysel bir bakış açısıyla onlara yaklaşacak olur ve tarihsel yönünü, ahlakî dayanaklarını, kişisel boyutlarını vb. göz önünde bulundurmazsak onlardan çarpık bir düşünceye varmış oluruz. Ve belki de onu bir şaka olarak görür ve sadece kendimiz bu eserin mükerrer incelenmesi üzerine bir şey bulmamış olmayız –ki o düşünce üzerine kurulmuş olan hükmü göstermekle–başkalarının bu irfanî-ahlakî sermayeden yararlanmasına da engel olmuş oluruz.

O halde hikayeler ve misallerin görüntüleri, şekilleri ve kalıpları düşüncenin kaynağı ve doğrulama temeli olmamalıdır.

Şu örneğe dikkat edelim:

I. Defterde Mevlânâ, kurt ve tilkinin aslanın hizmetinde ava gitme hikayesine işaret eder:

Bir aslan, kurt ve tilki avlanmak için
Av aramak üzere dağa çıkmışlardı.
Birbirlerine yardım edip avlara
Sağlam bağlar ve zincirler bağlamak üzere…

Hikayenin özeti şudur: Onlar avlarını elde edince kendi etrafında bulunanları denemek isteyen aslan, kurda yöneldi ve, “avı sen paylaştır” dedi.

Paylaşımda benim vekilim ol
Böylece nasıl bir cevher olduğun anlaşılsın

Kurt da öküzü aslana, keçiyi kendine, tavşanı da tilkiye verdi. Kurdun (bencilliği ve aslanın konumuna verilmesi gereken değeri vermemesi nedeniyle) bu imtihanda kaybettiğini gören aslan, ona çetin bir ceza verdi ve tilkiye pay etmesini istedi. Zavallı kurdun halinden ibret alan tilki, her üç avı da aslana ayırdı. Aslan cevap olarak;

Dedi: Ey tilki, sen adalet aydınlattın.
Böylesine bir paylaşımı kimden öğrendin
Nerden öğrendin bunu ey ulu!
Dedi: Ey dünya padişahı! kurdun halinden.
Dedi: Bizim aşkımıza sen böylesine inandınsa
Sen her üçünü de al, götür ve git.
Ey tilki, sen her şeyinle biz olunca
Seni nasıl incitelim, çünkü sen biz oldun

Bu noktada Mevlânâ sonuç alır:

Akıllı o kimsedir ki ibret alır
Bela anında dostların ölümünden

Görüldüğü gibi bu hikayede tilki, akıllılık ve ibret almanın sembolüdür. V. Defterde zikrettiği bir başka hikayede (aslan, tilki ve eşek) tilki, eşeği kandırarak aslanın yanına avlayıp yemesi nedeniyle hilekar ve aldatan bir varlıktır.

Görülüyor ki bu görünenlerin temeli üzerine hüküm verecek olursak birçok zıtlaşmayla karşı karşıya kalırız. Tilkiden hoşlanıyor ve onu aklın bir sembolü olarak kabul ediyor diye Mevlânâ’yı suçlayamayız (ilk hikayeye dayanarak). Yine tilkiyi aldatmanın ve riyanın sembolü olarak gördüğünü ve ondan nefret ettiğini çıkarmak da mümkün değildir (ikinci hikayeye dayanarak). Her iki taraftan da hiçbirinin lehine hüküm verilemez. Çünkü aslında Mevlânâ’nın göz önünde bulundurmadığı tek şey hikayelerdeki kişilerdir. Tekrar edecek olursak sadece ahlakî -irfanî konular alanında tuttuğu sonuçlar ona nispet edilebilir ve onun doğruluk ve yanlışlığı noktasında irdelenebilir.

Mesnevî’de erkek ve kadının iki şekilde görünüşü de böyledir. Eğer dikkatli olmazsak o tertemiz ideleri/düşünceleri ve yüce fikirleri temelsiz şüphelerin ayağına kurban etmiş oluruz ve hayalci bir zaaf, zihnimize öylesine bir yapışır ki kitabın sahibinin yüce ruhunun gücü de onun üstüne çıkamaz.

Örneğin içinde kadın ve kocasının konuşmalarının da zikredildiği erkeği aklın sembolü, kadını nefsin sembolü olarak gördüğü hikayede;

Ya da hakimin Cuha’nın karısına aşık olması hikayesi (kadının tuzağı).

Veya kötü fiilli annesini öldüren adam.

Veya kocasına “o hayaller …”diyen kötü yapılı kadın hikayesi.

Veya bir söz söyleyip de durumu söylediğine ve iddia ettiği şeye uygun olmayan kimse hakkındaki hikaye.

Veya çocuğu olan dul kadınların ikinci kocaya karşı isteksiz olması ve onların kadınlardan üçüncü derecede, ikincisi içinde sınıflandırılması durumu daha iyi anlaşılsın diye soru soranın o büyüğü konuşmaya çekmesi.

Veya Şeyh Harakânî’nin kötü ahlaklı ve çirkin sözlü karısının hikayesi.

Ve bunun gibi başka konular, bayanlar için veya feminist düşüncelere sahip olanlar için incitici olabilir. Ancak zikri geçen bu deliller, endişe etmemeyi gerektirir. Zira Mevlânâ, bu tür hikayelerde kavram olarak erkek ve kadının farklı olduğunu açıklamış olup erkek cinsinin kadın cinsine göre daha üstün olduğu konumunda olmamıştır.

5- Buna ilave olarak birçok konuda Mevlânâ’nın kadınları güzel görme noktasında büyük deliller vardır.

Örneğin, Mesnevî’de annenin yüceltilmesi ve onurunun korunması noktasında birçok örnek bulmak mümkündür. Bunların bir kısmını burada zikredelim:

Anne hakkı ondan sonra gelir, zira o kerim,
Onu senin cenininle borçlu kıldı.
Onun cisminde seni şekillendirdi,
Hamileliğinde ona rahatlık ve alışkanlık verdi.
Bağlı bir parçası gibi seni gördü o,
Bağlı parçayı ayırmayı düzenledi.

Hak yüzlerce sanat ve fenni sağlamış
Böylece anne sana şefkat gösterdi.
Bir anne, bebeğin burnunu ovar
Ta ki Uyansın da bir yiyecek arasın.
Zira o habersizce aç halde uyumuş,
O iki meme ise dışarı çıkmak için çırpınır.

Dadı ve anne, bahane arar durur,
Bebeği ne zaman ağlar diye.

Bebeğin ayağı olmayınca anne,
Gelir de görevi üstüne alır.

Veya peygamberin, “Akıllı ve güzel huylu insanlar, eşlerine yumuşaklıkla ve adaletli davranırlar. Hayvanî huya sahip olan insanlar ise kadınlara öfkeli bir şekilde “üstün” olurlar.” şeklinde üzerinde durduğu hadisin zikri gibi:

Peygamber şöyle dedi: Kadın, akıllılara ve
Gönül sahiplerine (aşıklara) tam olarak galip gelir.
Yine de kadınlara cahil olanlar üstün olur,
Çünkü onlar sert ve çok serkeş hareket ederler.
Onlarda incelik, nezaket ve insaf az olur,
Çünkü hayvandır huylarına galip olan.

Ya da o kafir kadının henüz süt emme çağında olan çocuğuyla birlikte Mustafa (s)’ın yanına gelmesi ve İsa (a.s) gibi Resul (s)’ün mucizelerini dile getirmesi hikayesi ki bir anne kendi çocuğuyla birlikte peygamberin huzuruna çıkıp büyük bir feyiz bularak Müslüman oluyor. Bu hikayeden Mevlânâ’nın tekamülî süluka ermek için ölçüsünün erkeklik ve kadınlık dışında başka bir şey olduğunu anlamak mümkündür.

Veya Meryem (s.a.), Yahya’nın annesi ve Musa (a.s)’ın annesi gibi iyi huylu ve kemal sahibi kadınların övülmesi yada Mevlânâ’nın nazarında peygamberin yüksek derecesini göz önünde bulundurmakla birlikte peygamberin Sıddika35 ile sırdaş olması hikayesi.

6. Mevlânâ’nın İnsanbilimi apaçık bir şekilde şöyle der:

Fakat ruhun dişiliğinden korku yok,
Ruhun erkek ve kadınla ortaklığı yok.
Müennes ve müzekkerden daha üstündür,
Bu, kuru ve yaştan olan o can değildir.
Bu ekmekten çoğalan o can değildir.
Ya bazen böyle olur bazen de öyle.

Veya;

Eğer sen bir erkeği Fatıma diye çağırsan,
Erkek ve kadın hep bir cinsten de olsalar,
Senin kanına mümkün olduğunca kasdeder
Her ne kadar iyi huylu, halim ve sakin de olsa.

Mevlânâ’ya göre, ruhun dişi ve erkek yönü yoktur. Dişilik ve erkeklik ruhun vergilerindendir. Olgunluklar ise tamamen insanların ruhuna nispet edilirler.

7. Son olarak değerli okuyucunun dikkatini şu düşünce/inanca çekeyim: Bizim düşünce ve fikirlerimizin bizim zamanımızla daracık bir ilgisi olması ve içinde yaşadığımız toplumsal süreç içinde şekillenmesi gibi, büyüklerimiz de bu kuraldan müstesna olmamışlardır. Onlar da kendi zamanlarının çocukları idiler. Her ne kadar kendi toplumlarının seviyesinden daha yukarı çıkmışlar ve daha duru görüyorlar idiyse de “tüm varlıkları”yla kendi asırlarının kalbinden çıkmadan kendi zamanlarının renk ve kokusunu taşımışlardır. Bizim görüşlerimiz zamanımızın düşünceleri, adetleri ve davranışlarından kopuk değildir ve bizim devrimizdeki çeşitli toplumsal davranışlar bakış açımız üzerine etkilidirler. Örneğin kadınların her alana ayak bastıkları ve erkekler gibi güçlerini ispatladıkları günümüz dünyasında kadınların erkeklerin yarısı olduğu ve onlar için yaratıldıkları düşüncesi asla duyulmaz. Bizler de düşüncelerimiz ve fikirlerimiz üzerindeki etkiye bakarak böylesi bir sözü dile getirmeyiz ve kendi zamanımızın bilim ve geleneğini takip ederiz. Fakat örneğin Mollâ Sadrâ veya onun söyledikleri üzerine haşiye yazmış olan Molla Hâdî-yi Sebzvârî, bizim gibi düşünmezlerdi. Mollâ Hâdî-yi Sebzvârî, Mollâ Sadrâ’nın kadınları hayvanlar derecesinde zikrettiği ve onları hayvan olarak kabul ettiği–ki nikaha layıktırlar–cümlesini açıklarken şöyle der: “Erkeklerin onlara birlikte olmaktan çekinmemeleri ve onlarla nikahlanmaları için o kadınları insan suretine bürüdü.” Allah, bu hayvanları, onlarla konuşmak mekruh ve uygunsuz olmasın ve onları nikahlamaya rağbet olsun diye insan şekli ile örtmüştür. Aslında bayanlar da kendi tarihi geçmişlerini boşamışlardır. Belki de bu büyüklerin hükümleri o kadar yolsuz da olmayabilir. Zira kadınlar, ancak bu son asırlarda şaşırtıcı ilerlemeler göstermişlerdir. Elbette hak vermek gerekir ki kadınların geçmiş asırlarda kabiliyetlerinin gün yüzüne çıkmamasının nedenlerinden birisi de erkekler tarafından kendilerine uygulanan yasaklama ve sınırlandırmalar idi.

Mehdî Firdevsî-i Meşhedi

Çeviri: Hasan Almaz

 
MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Kayık

ben suratı asık
ben kayığı karaya oturmuş

karaya oturmuş kayığımla
feryat ediyorum:
“saplandı bedenime azap
bu harap sahilin zorluklarla dolu yolunda
uzak düştüm sudan
yardım edin bana ey dostlar”

oysa al al oluyor yüzleri onların
halime gülmekten:
bu alelade kayığıma,
kuralsız kitapsız laflarıma
haddinden fazla derdime

haddinden fazla derdim yüzünden
bir feryat yükseliyor içimden:
“ölüm vakti geldiğinde
-sade yok olma korkusu ve tehlikesi değildir ki ölüm–
eşek şakaları, sululuklar, iğrenç dedikodular
yanlıştır tabii, ama neylersin!”
yanlışları onların
yanlışa sürüklüyor beni de.
onur kırıcı sözleri acı veriyor bana
kan sızıyor acımın derinlerinden!
nasıl kurutayım bu suyu?
feryat ediyorum.
ben suratı asık
ben kayığı karaya oturmuş
anlarsınız meselemi sözlerimden:
bir elin nesi var derler ya
ihtiyacım var elinize.

feryadım düğümlenirse eğer boğazımda ve eğer
duyarsanız yine de
bilin ki bu feryat hem sizin derdinizedir hem kendiminkine.
feryat ediyorum! feryat ediyorum!

Nima Yusiç

 
Kayık için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Şiir

 

Etiketler: ,

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi

4 Mayıs 1925


Sevgili ve Soylu Aliye,


Bana, geceleri sıkıntıyla ve uykusuzlukla nasıl baş ettiğimi soruyorsun. Bir mum gibi: Öyle ki, sabah olduğunda söndürüyor, ihtiyaç duyduğumda yeniden yakıyorum.
Tersine, dün gece iyi uyudum. Ama ben uykuyu uykusuzluk için seviyorum. Yeniden hazırım. Öyle gözüküyor ki ben, uyumak denen bu rahatı, dışarıdan bir rahatsızlık gibi gözüken o şeye tercih etmeyeceğim. O rahatlık seninle benim ellerimizde ve o rahatlık… bu karanlık gecede, hayaletlerle ve umutsuzlukla uzayıp giden zamanda, ah, şeytan bile telkinini esirgiyor şairden.
Pek çok kez telkin etti; kabul ediyorum. Yıllarca bunu arzuladım ve çok kötü şeyler yaptım: Gerçeklikle bağım koptu, uçtum, ayağım yerden kesildi. Bir kartal gibi dağa kaçtım. Deniz gibi çıplak ve dalgalıydım. Yaradılışın kötü doğası kalbimin kanını eli- me buladı. Kötülüğe iyilikle, iyi davranışla karşılık verdim. Yavaş yavaş bendeki iyi niyeti değiştirdiler. Kolay inanırlığı, rahatlığı, çocuk masumiyetini kötümserlikle, iç daralmasıyla ve acayip günahlarla değiştirdiler.
Ah! İlahi azaplar ve cehennem ateşleri yalan olmasaydı, tanrı şairine acaba neler yapardı?
Şimdi ben sırlarla dolu bir bohça gibiyim. Zamanın, payandalarını kararttığı bir yapıyım. Başım şiddetle dönüyor. Düşebilirim, Aliye, bana göz kulak ol.
Doğru; tekinsiz çöllerden, tehlikeli yollardan ve vahşi ormanlardan kaçtım. Şimdi o manzaraların kalıntılarından korkuyorum.
Niçin? Çünkü vefasız bir kızı seviyordum. Sendeki ona benzer güçlü yönlerin iyi bir kaynağı var.
Öyleyse anlayışına muhtacım. Yaramın büyüklüğüne uygun bir ilaç hazırla ki yavaş yavaş önceki halime döneyim.
Söylemiştim: Kalbimi aldım, korku ve titreme içinde getirip senin önüne koydum. Sevgili Aliye! Nedir o sözler; inanamıyorum! Kalbime güvenli bir mekân vereceksin. Don vurmuş bir yaban çiçeğinin iyileşmesi için düşünce ve sükunet gereklidir.
Nasıl da güzel senin gülümseyişlerin.
Nasıl da sıcak sesin, dudaklarının arasından kıvrılıp çıktığında.

Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi,
Nima Yuşic

 
Gülümseyişlerinin, sesinin ve öteki güzelliklerinin anısına tutkun olan kişi için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Mektup

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: