RSS

Etiket arşivi: Adnan Durmaz

AŞK ATINA BİNEN SÖZÜN ZAMANDA YOLCULUĞU

SÜMER’DEN, YOLUNU ŞAŞIRAN KRAL’A; GÜLEÇ AŞK BİLGESİ’NDEN, KARAC’OĞLAN’A, ANADOLUNUN ŞİİR BAHÇESİNE,
AŞK ATINA BİNEN SÖZÜN ZAMANDA YOLCULUĞU

Çöl…
Bedevi özgürlük…
Kum tanelerinin arasında savrulan bir yanık gözyaşı,bir derin “ya leyli” değil mi hayat..
Çöl kadar ölü ve sessiz, çölde batan gün kadar dingin,çöl kadar kımıltısız…
Çöl kadar öfkeli ve acımasız değil mi…
Bir o kadar derin…
Çöl gecesi kadar gizemli değil mi aşk, öylesine yıldız sağanağı…
Ve ay kadar aydınlık…

Kum taneleri gibi savrularak yaşardı orada insan. Yüzyıllar önceydi. Cahiliye adı verilen zamanlardı. Mekke’yi çevreleyen yüzlerce kabile, belirli zamanlarda Kâbe’ye gelip,orada duran kendi putlarına tapınır,bayram ederdi. Şiir yarışmaları yapılır. Beğenilen şiirler Kâbe duvarlarına asılırdı. Delikanlılar sokakta genç kızlara laf atacakları zaman, bir şairin adını söyler,böylece o şairin en ünlü dizesini söylemiş olurlardı. Genç kızlar, adı anılan şairin o dizesini anında bilirdi çünkü. Onlar da aynı yolla,bir şairin adını söyleyerek yanıt verirlerdi âşıklarına. Saray şairleri kasidenin bütün incelikleriyle şehirli şiirler yazarlardı. Çöl şairleri ise başlı başına,fırtınalı yaşamlarıyla birer serüvenciydi çöl ahalisi arasında.

Akîmû benî ummî sudûra matıyyikum
fe’innî ilâ kavmin sivâkum le-emyelu

(‘Ey anamın oğulları! Yola hazırlayın bineklerinizi
Bensiz gidin, çünkü başka bir oymaktadır benim gönlüm’)

dizelerinin şairi, Ezd kabilesinden eş-Şanfara’dır. Çöl yaşamının, insanlıktan uzak bedevi yaşam biçiminin tipik temsilcisi eş-Şanfara.. Kitaplarda söylenir ki:” Çocukluğunda esir alınmış ve Salamân kabilesi tarafından büyütülmüştü. Sonraları, işlediği bir suç dolayısıyla kendisinin o kabileden olmadığını anlayınca, onlardan öç almaya yemin etmiş ve onları öldürmek için birçok kez teşebbüste bulunmuştu. Ümidini yitirince, kabile ile olan bütün bağlarını koparıp, herhangi bir kabilenin himayesine girmek yerine, çölde dolaşmaya başlamış ve orada maceradan maceraya sürüklenmiştir. Ünlü şiirinde karşılaştığı tehlikeleri anlatmaktadır: Kurt, sırtlan ve panterler arasında açlık, mahrumiyet ve tabiatın sertliklerinden neler çektiğini; bütün bunlara rağmen ‘kadınları dul ve çocukları da yetim bırakarak’ bu macera dolu hayatını nasıl devam ettirdiğini anlatmaktadır. Anlatıya göre, Salamân kabilesinden 100 kişiyi öldürmek için şerefi üzerine yemin etmişti: Ancak 99 kişiyi öldürdükten sonra kabile tarafından yakalanarak öldürülmüştü. Rivayete göre yere konan kafasına sert bir tekme atan düşmanlardan birisinin ayağı tehlikeli bir biçimde yaralanmış ve aldığı yaradan ötürü de ölmüştü. Böylece eş-Şanfara, ölümünden sonra yüzüncü kişiyi de öldürmekle yeminini yerine getirmiş oluyordu.”. Şairler aynı zamanda çöl yaşamının içinde dolaşan, hatta yağmalara katılan kişilerdi. Serüvenleri zamandan zamana, diyardan diyara anlatılırdı.
Saray şairlerine gelince, prenslerin, soyluların gözüne girmek için Arap şiirinin tüm incelikleriyle dizeler döktürenler çoktu tabii. Ama bilindik anlamda yalakalık şairleri olarak kalıplaştırmak olanaksız onları. Net çizgilerle ayrılmış değil çöl ve saray şairleri.

Şiir yarışmaları yapılırdı. İşte o yarışmalarda en çok beğenilip de Kabe’nın duvarlarına asılan yedi şair ve “Muallakat-ül Saba”(Yedi Askı) denilen şiirleri,zamanımıza kadar gelmiştir.

Muallakat-ül Saba şairleri içinde anılmadan geçilmeyecek olan IMRU’L-KAYS, bende apayrı bir yere sahiptir. Güney Arabistan kabilelerinden Kinde’ye mensup; Yemenin eski kralları soyundan gelen IMRU’L-KAYS…
“IMRU’L-KAYS İBN HUCR (Ö. yaklaşık 540) bulunmaktadır. Büyükbabası Haris, Kinde kabilesinin reisi olup Orta ve Kuzey Arabistan kabileleri ittifakını kontrolü altına almıştı. Gassânî ve Lahmî prenslerinin güçlü bir rakibiydi: VI. yüzyılın başında Irak’a girip Hıra Kralı III. Munzir’i tahttan indirmiş ve Hira’yı bir süre yönetmişti. Hâris’in ölümünden sonra kabileler arasındaki güçlü ittifak dağılmış ve oğlu (İmru’l-Kays’ın babası) Hucr, sadece Orta Arabistan kabilesi olan Benû Esed’i yönetimi altında tutabilmiştir. Rivayete göre Kral Hucr, oğlu maceracı prens şairi sarayından kovmuş, böylece genç prens, sürekli, bir kabileden diğerine gitmek suretiyle derbeder bir yaşam sürmeye başlamış, bu yüzden el-melik ed-dıllîl (‘yolunu şaşıran kral’) diye lakaplandırılmıştır.
Çöl ki, ne geceler leylayı Leyla etmiş, Mecnun’un narına yakmış
Ne Kays’lar Mecnun olmuş da çöllere düşmüştür
Aşkı da bir başka türlüdür çölün
Rüzgarı da yakıcıdır
Kaysı Mecnun eden çöl yaşamı içinde, bir deli ozandır İmru’l Kays. Göğü açık bir risaledir çölün, yeri sonsuz bir serüven deryası. Oradan oraya savrulan kum zerresidir şair. İşte bu gezginci, çölü, saraya yeğlemiş yaşamın bir yerinde, babasına karşı bir ayaklanma olur İmru’l Kays’ın. Babası bir hain hançerle göçer gider bu dünyadan. Kabarır İmru’l Kays’ın Arap damarı, öç yollarına düşer. Ancak, isyancıları Hıra Kralı Munzir himaye edince, intikam alması kolay olmayacaktır. Yurtsuz Kral’ın. İ.Ö.530 yıllarıdır, Yurtsuz Kral, Bizans’a kadar gider, kendisini iyi karşılayan Bizans İmparatorundan, intikamını alması yolunda yardım sözü alır. Gerçekten de, ilginçtir onun yaşamı. Önce sarayları terk edip, sonsuz şiirle buluşmaya gittiği çöl, sonra intikam sözü için düşülen uzun yollar, yolculuklar. Yaşlanmış olmalıdır. Aslında kendi olanları için kullanmaktır niyeti İmparatorun, İmru’l Kays’ı. onu Filistin eyaletine geçici vali olarak atamıştır. Şair, oraya giderken Ankara’da aniden ölmüştür. Raviler şöyle rivayet ederler ki, İmparator, kızına âşık olduğu için İmru’l-kays’a zehirli bir elbise armağan ederek, onu öldürmüştür.
“Bu mutsuz prensin şiirleri, macera dolu yaşamını doğru bir biçimde yansıtmaktadır. Maceralarını dile getirirken, tabiat olaylarını betimlemedeki ve aşkın incelikle anlatmadaki becerisini göstermek için önemli fırsatlar elde etmiştir. Cahiliyle dönemi Arap şiirinin en önemli temsilcisi olmakla ün yapmıştır. En tanınmış kasidesi şöyle başlar:

Kıfâ nebki nün zikrâ habîbin ve-menzili
bi-Sıkti’l-Iivâ beyne’d-Dehûli fe-Havmeli

(‘Dehûl ve Havmel arasında, Sıktu’l-livâ’da
Durunuz, ağlayalım anısına sevgilinin, yurduna’.) ”

İsmet Zeki Eyuboğlu,İmru’l Kays’ın ünlü şiiri için şöyle diyor:
Bu uzun şiir hangi toplumun ürünü olursa olsun, hangi dile çevrilirse çevrilsin, özünü korur, içerdiği sorunla bütünlüğünü sürdürür. Şiirde geçen özel adları kaldırın, yerlerine başka ulusların dillerinde bulunanları koyun önemli bir değişikliğin olmadığını görürsünüz. İşte şiiri yaşatan bu değişmeyen özdür. Bu öz ozana Arap dilinde verildiğinden şiir de o toplumun diliyle yazılmış, o dilin konuşulduğu ortamı yansıtmaktadır. Özel adlar değiştirilerek yabancı bir dile çevrilen bu şiiri inceleyen bilgili, duyarlı bir araştırıcı, daha ilk bakışta dipdiri bir insan sorunuyla karşı karşıya geldiğini, yaşama biçiminden, insan davranışlarından bu şiirin doğum yerini sezmekte pek güçlük çekmez. Şiirin içeriği toplumu veriyor.” Diyor.

Sözü Usta’ya,Îmrü’l-Kays’a bırakalım.

Analım, ağlayalım, sevgiliyi, yurdunu , –
Durun Sıkttulıva’da, Dahul’den Havmel’e, Tudıh’tan Mikrat’a uzayan yerde…

Ordadır güney yellerinin kumlarla örtüp
Kuzey yellerinin açtığı izler.
O kırlarda, o sulak yaylımlardadır daha
Karabiber gibi gübreleri ak geyiklerin.
Arkadaşlar bağlarken yüklerini ben ağlardım
Dikenler arasında, durdurur da bineklerini
«.Ağlama, kendine gel,» derdi bana yoldaşlarım.
Ağlamaktır ilacım, var mı başka bir yer
Ağlayıp inleyecek bu silik izler üzerinde,
Eski sevgililer yolunda, Mesel Dağı’nda
Ümmülveyris’e, komşusu Ümmürrebab’a?
Söyle bir ayağa kalkınca o çifte sevgili, karanfil
Gibi misk kokuları gelirdi rüzgârla.
Öyle boşanmıştı ki gözyaşlarım göğsüme
Islanmış kılıcımın sırımı bile.
Ne güzel, ne mutlu günlerini gördün onların
Hele ne gündü Dareti Cülcülde geçen.
O gün kurban etmiştim kızlara bineğimi,
Ne güzelmiş eyşamı develerine yükleyişleri.
Birbirine sunardı kızarmış etinden kızlar,
İpek gibi bembeyaz top top yağları devemin.
O gün ben de binmiştim Uneyze’nin devesine,
Uslu durmadım yanında, çıkıştı, «İner yürürüm,
Yapma, yaraladın devemi ib îmriülkays,» dedi, bana.
Eğilmişti mahfe bizimle bir yana.
Sür, bırak yularını devenin, dedim kovma beni,
Toplayım o güzelim yemişlerini.
Ne kızlar, kadınlar, gebeler, emzikliler görmüşüm,
Yaşına basmış boncuklu bebeklerden ayırmışım.
Emzirirken ağlayan bebeğini yarısıyla
Gövdesinin, altımda oynardı öbür yarısı.
Bir gün yakındı yüksekçe bir tepede,
İlgim kalmamış artık seninle, dedi, boşuna.
Ey Fatıma, gel etme, bu nazı bırak
Güzellikle ayrılalım ayrılacaksak.
Bir yanım, bir davranışım varsa sevmediğin

Gönlümü çıkar gönlünden, at.
Ölürüm aşkınla sanma senin
İşlemez içime pek, aldanma, yıkmaz beni.
Gözlerin vurur gibidir kirpiğinin
İki okuyla yaralı gönlümü besbelli.
Ben, nice kadınların tadına bakmışım
Kimsenin bilmediği, giremediği bir çadırda.
Beni öldürmeye can atan gözcüler arasından
Geçip varmışım onların yanına.
Tam da göğün ortasındaydı Ülker o sıra
Bir kadın belindeki süslü kuşak gibi.
Bir gömlek giymiş inceden, uyur görünürdü
Ona gittiğim gece, beklermiş beni demek.
«Vallahi kurtuluş yok,» dedi, senden
«Geçeceğe de benzemiyor azgınlığın hani…»
Çıkardım dışarı, sürüyordu kumda eteklerini,
Tiftik harmaniyenin, silmek için izlerini.
Çıkmıştık oymağın dışına
Geçince art arda dizili kum tepelerini
Elattım yanlara dökülü saçlarına, çektim,
Eğildi, sokuldu, o ince belli tombul bacaklı.

Bembeyaz ten, et de yumuşacık, üstelik sıkı,
Karın düzgün, gerdan, göğüs pırıl pırıl.
Yok, tatlı bir sarıya çalar teni, ak değil,
El değmemiş inciler gibidir sedefte.
Kaçınır benden, görünürdü gülerken inci dişleri
Bakardı çevreye yavrulu Vecre ceylanı gibi.
Ak geyik boynuna benzerdi boynu,
Ancak öyle uzun, süssüz de değildi yaa.
Ne süstür arkasında siyah saçları,
Salkım salkım hurmalar gibi buram buram
İç içe, önden topuz arkadan akardı
Örgü Örgü kimi de dağınık tel tel
Hem yumuşak, hem ince bir de güzelim bel,
Hurma fidanı bacaklar boğumlu, dolgun, sıkı.

Uyumuş kuşluğa dek, yatağında misk tanecikleri.
Uyur kuşlukla da kuşak sarınmadan.
İshil dalına, Zaybi’nin ak kum kurduna
Benzer güzelim yumuşacık parmakları
Bir rahip ışıldağıdır yüzü pırıl pırıl
Aydınlatır çevresini boyuna.
Olgunluk çağındadır o güzel, micvel giyen
Kadınlarla dir giyen kızlar arasında.
Geçmiş artık erkeklerin ergenlik çağı bende,
Yaş ilerlemiş, oysa gönül geçmiyor senden
Teptim nicesinin öğütlerini, yüz çevirdim,
Ne onların sözü gelir aklıma ne senden geçmek.
Deniz dalgaları gibi kara geceler
Çökmüş üstüme, acılar, üzüntüler yüklü.
Dedim genişleyen, daralan,
Uzayan, kısalan, yayılan geceye:
Açıl ey uzun gece, doğsun gün
Oysa sabah da senden uğurlu değil.
Ne gecesin sen bağlanmış yıldızların
Kat kat urganlarla Yezbül Dağı’na sanki.
Kımıldamasın diye Ülker yıldızı
Keten iplerle sımsıkı bağlanmış kayalara.
Nicelerine yardım etmişim saygı göstermiş
Ellerinden tutmuşum, iyilikler dilemişim.
Ayr’ın yerleri gibi ne çorak oylumlar
Geçtim, aç kurtlar uluşurdu ağlaşan kumarbaz
Çocukları gibi. Dedim uluyan kurda:
Elim boş benim de senin gibi, doyunuruz
Buluruz yiyecek bir şey, böyle yaşar
Yolumuzda gidenler, yetinir azla.
Daha kuşlar uçuşmadan sabahları, tüysüz
Güçlü atımla avlanır, vururum yabanları.
Bilir yerine göre atılmayı atım, çekilmeyi,
Hızlıdır yüksekten inen sel gibi, güçlüdür.
Kayar dolgun sağrıları üstünde doratımın
Bir kayadan yağmur suları dökülür çene palanı.
Coşar, koşar birden ökçelenince karnı,
Kaynayan bir kazan gibi fokurdar göğsü.
Tozu dumana kalan, yüzer gibi koşan atlar
Yorulur da yeniden güçlenir, hızlanır atım.
Uçar ağır binicilerin giysileri, yeğnik çocuk
Duramaz, kayar atımın üstünden koşarken.
Ses verir bir çocuğun ipli fırfırı gibi
Öylesine hızlı gider, kolay mı kolay.
Geyik böğürlü, deve bacaklı,
Kurt koşuşlu, tilki yavrusu sıçrayışlı.
Tepeden tırnağa güzel, güçlü, örter düzgün
Kuyruğuyla bakınca dolgun bacak aralarını.
Sırtı düz, kaskatı taşa benzer karpuz
Çiğitlerinin, kokulu nesnelerin döğüldüğü.
Saldırıp göğüslemiş av sürüsünün öncülerini
Kınalı, taranmış sakala dönmüş kanlı yelesi.
Birden çıktı karşıma bir sürü yaban sığırı
Devar’ı dolaşan kızlar gibi toplanmış dişileri.
Dağıldı birden dişiler, bir kızın boynundan
Düşen, süslü boncuklu, gerdanlık gibi.
Yetiştim sürünün öncülerine,
Bir yere toplanmıştı kaçamayanlar.
Terlemeden, yorulmadan atım bir atılışta
Ulaştırdı beni sürünün yanına…
Dilinmiş, doğranmış etler, pişmiş
Kimi tencerede, kimi küllü korlar üstünde.
Doyulmaz bu ata bakmaya, görülmez güzellikleri
Bütün, yalnız hayran olur kalır insan.
Eyerli, gemli, dört ayaküstünde durur
Karşımda, yanımdan ayırmam onu.
Görüyor musun şu taca benzeyen yüksek
Bulutun parlayışını, sana gösterdiğim?
Aydınlatır çevreyi onun ışığı bir rahibin
Fitilli zeytinyağı lambası gibi.
Bekledim yoldaşlarımla Daric’le Uzeyb arasında
Bir yağmur yağsın diye bir süre,
Sağdan yağar Katan, soldan yağar
Sıttar’dan Yezbül’e değin yerleri sular.
Yağmur yağıyor Kuteyfe’ye bir buluttan
sökülüyor, sürükleniyor ağaçlar tepe taklak.
Kaçırmış Kanan’a düşen serpintileri bile
Çevrenin bütün yaban keçilerini.
Kırılmadık bir hurma dalı komamış Teyma’da
Taştan, kerpiçten yapılar kalmış yalnız ayakta.
İri yağmur damlalarından Sebir Dağı deve
Tüyü çizgili aba giyen bir şeyhe benzemiş.
Müceymir Tepesi sularla çör çöpten
Bir kirmene döndü şimdi.
Renk renk çiçekler açmış Gabiyt Ovası’nda
Yemenli çerçinin sattığı dokumalar gibi.
Biberli şarap içmişçesine cıvıl cıvıl ötüşüyordu
Erkenden ovada çobanaldatan kuşları,
Adasoğanı köklerine dönmüş geceden
Sulara karışan yaban leşleri…

Kim bilir, Ankara’nın neresinde, sonsuzluğu uyuyor şimdi ozan.

İmru’l Kays’ın dizelerinde gördüğümüz yaşam aşk ve serüven, acı, çapkınlık, ne kadar insancadır. Orada sevişen, acı çeken, dünyanın her hangi bir yerindeki insandır. İmru’l Kays’ın sevişmesindeki doğallıkla, İsa’dan 2000 yıl önce, şarkılarında tanrıları bile seviştiren Sümerlerin aşk şarkıları arasında bir fark yok gibidir.S. N. Kramer,”Sümer şarkılarıyla, Tevrat’takiler arasında, konu, stil kelimelerdeki benzeyişe açık bir örnek de Şarkılar Şarkısının ilk dört mısraıdır, onlarda sevilen krala (belki Süleyman olabilir) ‘kızların aşkı’ o ‘beni odasına götürdü’, ‘senin ağzının öpücüğü ile öp beni’, ‘aşkın şaraptan daha iyidir’ şeklinde hitap etmektedir. Kızlar tarafından söylenen bir şarkıda: ‘Biz sende yücelecek neşe bulacağız, senin sevgilini şaraptan daha çok öveceğiz’ denmektedir. Bu mısraların benzerlerini kral Şu-Sin’in (İ.0. 2000ler) sevgili gelini tarafından söylenen aşk şarkısında buluyoruz. Bu şarkı şöyle:

Güvey kalbimin sevgilisi,
Senin neşen hoşdur bal tatlısı,
Arslan kalbimin sevgilisi,
Senin neşen hoşdur bal tatlısı.

Beni büyüledin sen, karşında titreyerek durayım,
Güvey, senin tarafından yatak odasına götürüleyim,
Beni büyüledin sen, karşında titreyerek durayım,
Arslan, senin tarafından yatak odasına götürüleyim.

Güvey, seni okşayayım,
Benim değerli tatlım, bal ile yıkanayım (?) ,
Yatak odasında bal dolu,
Senin güzelliğinle neşelenelim,
Arslan, seni okşayayım,
Benim değerli tatlım, bal ile yıkanayım (?) .

Güvey benden zevk alıyorsun,
Anneme söyle, o sana lezzetli şeyler (?) verecektir,
Babama söyle, sana hediye verecektir.

Senin ruhun-ruhunun memnun olacağı yeri biliyorum,
Güvey evimizde sabaha kadar uyu,
Senin kalbin-nereden memnun olacağını biliyorum,
Arslan evimizde sabaha kadar uyu.

Sen, sen çünkü beni seviyorsun,
Arslan, lütfen beni okşa,
Bey, tanrım, benim iyi perimin beyi,
Enlil’in kalbini memnun eden Şu-sin’im,
Beni okşa lütfen.

Senin yerin bal gibi tatlıdır, lütfen elini koy ona,
Gişban- gibi, elini götür üzerine,
Gişban- ………. elbisesi gibi üzerine elini kapa.”

Günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce söyleniyordu bu şarkılar. Zaman nasıl da hızlı akıyor değil mi. An andan kopuyor,soluk soluktan. Zamandan zamana en sıkı bağ şarkılarla şiirlerle kuruluyor. Ne taç ne taht, ne makam, ne mevki, ne de saltanatlar, zamanlar arasında bağ kuramaz. Binlerce yıl önceki insanla yürekten bağlar kuruyoruz, şarkılarla, türkülerle. Çoğu zaman ölmüş milletlerden geriye şiirler kalıyor ve biz onlarda kendimizi buluyoruzansızdan.

İmru’l Kaysın acıklı öyküsünün arasında yaşadığı çöl serüvenleriyle, Sümerli ozanların şarkıları arasındaki bağ başka zamanlara ve yerlere de uzanıyor elbet.

Köftenin Kadın Budunu, tatlının Dilberdudağını, kadıngöbeğini yapan Anadolu insanının her türlü halk edebiyatı ürünleri içinde yer alan erotik öğeler, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin hiçbir aşamasını ayıp olarak kabul etmez. Sevişme tüm evrenin temel bir yasası olarak vardır bizim halk edebiyatımızda. Söz konusu sevişme olunca da kullanılan dil,dünyanın en zengin dillerinden biri olan Türkçenin bütün incelikleriyle kullanılır; hem de hiç zorlanmadan. Kimi zaman yoğun bir erotizmi, şiirin potasında eritip bir duygu seline dönüştürür, çoğu zaman muzip bir gülümseyiş vardır dizeler arasında. Dağın göğsü ve eteği vardır, pınarın gözü ve ayağı. Cinsel isteklerini davranışlarıyla dile getirmeye, ”yeşillenmek” deniyor çoğu yerde, aşka düşmeye ise “yanmak”. Emirdağ bölgesinde, güzel olan her şeye “kadın” deniliyor: Kadın oğlum, kadın kızım, pek kadın olmuş deniliyor. Bir yanda “Lep demeden leblebiyi anlamak “diyoruz, Nevşehir’de “avurdunu domaltmasından Ömer diyeceğini anlamak” diyorlar.
(Burada söylemeden geçemeyeceğim bir şey var: Halkımız buldozere ad yakıştırıyor, bakıyor ki yolları düzeltip düzlüyor, ”yoldüzer” deyiveriyor. Ülkemizin sorumlu kişileri “Sakat” diyorlar, Sakatlar haftası falan kutlanıyor, sonra “sakat” adlandırmasını birileri “sakat” bulmuş olmalı ki, bundan vaz geçiliyor. Yerine “Özürlü” geliyor. Özür, kabahat, kusur anlamında kullanılıyor bildiğimiz gibi. Yanlış bir davranış olunca “özür dilerim” diyoruz .Özürlülerin özrü ne ki, onlara özürlü deniliyor. Bu kez bundan da vaz geçilip, engelli sözcüğü kullanılmaya başlanıyor. Ne yapalım, her zaman onlar en doğrusunu bilir(!) .)
Neyse, biz konumuza geri dönelim. Anadolu insanı, kadın erkek arasında sevgi sevişme cinsellik konularında, atasözünden, manisine, türküsünden, sövgüsüne kadar son derece yaratıcı olmuş, sayısız ürün üretmiştir.
Ahmet Şükrü Esen’in Anadolu Türküleri adlı kitabından rastlantı aldığım şu dizeler bilinen sansür kurallarının halkımız arasında “kıymet-i harbiyesi”nin olmadığının belgesi gibi.

Tüfengim omuzumda
Armalar boğazımda
Uyudum uyandım ki
Gül memeler ağzımda

Ah hovarda çapkın yârim
Ettiğin günahları
Boş deftere yazayım

Martinim atılmıyor
Bahalı satılmıyor
Şu uzun gecelerde
Yalınız yatılmıyor

Hovarda çapkın yârim
Sen söyle ben yazayım
Ettiğin çoğa vardı
Boş deftere yazayım

Mendilim salkım saçak
Alçak boylusun alçak
Sana derler küçücük
Sen doldurursun kucak

Hovarda çapkın yârim
Sen söyle ben yazayım
Ettiğin çoğa vardı
Boş deftere yazayım

Köşe başı meyhane
Asmadandır kapısı
Ben gözüme almışım
Hemi dam hem mahpusu

Hovarda çapkın yârim
Sen söyle ben yazayım
Ettiğin çoğa vardı
Boş deftere yazayım

Mendilim dalda kaldı
Gözlerim yolda kaldı
Yıkılaydın meyhane
Sarhoşum nerde kaldı

Hovarda çapkın yârim
Ak göbeğin altında
Kaldı benim nazarım

Deniz dibi otl’olur
Ergen koynu tatl’olur
Dul kişiye,varanlar
Ölmez ama dertli olur

Hovarda çapkın yârim
Ak göbeğin altında
Kaldı benim nazarım

Kamayı çektim kından
Gel yakından yakından
Koynundaki memenin
Ben gelirim hakkından

Hovarda çapkın yârim
Ak göbeğin altında
Kaldı benim nazarım

Bizim halk edebiyatımızda, bu tarz ürünlerin toplanması durumunda sanırım ciltlerce kitap oluşur. Sevişmeyi kuşkusuz çok daha açık ama bir o kadar da yalın, sanatlı, pornografiden uzak sözlerle ifade etmiştir Anadolu insanı. Burada bir nokta koyup, tarihin gerilerinde, bir başka yerden, başka bir ozana selam verelim.

Kimse sevgi nedir bilmeyen bu toplumda
Okusun yazdıklarımı. birebir öğütlerim
Bak nasıl evirir çevirir küreklerle yelkenlerle
Oynak gemiyi gemiciden öğrenmeli bu yolla
Araba sürmeyi arabacıdan sevişmeyi sevenden

Bu dizeler, günümüzde herhangi bir şairin kaleminden çıkmış olabilir. Dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun, birileri,” sevgi nedir bilmeyen bu toplum”dan yakınıyor. Latin ozanı Ovidius, İÖ.43-İ.S.18 yılları arasında yaşamış, Aşk Sanatı adlı kitabını dilimize kazandıran Usta İsmet Zeki Eyuboğlu, Onun şiirlerinin buram buram Anadolu koktuğunu,açık sözlülüğü yüzünden Karadeniz kıyısında Romi’ye sürüldüğünü belirtiyor. “Ovidius’u bir çağın,bir yörenin ozanı olarak değil de bir davranışın bir tutumun taşıyıcısı bir görüşün aydını diye ele alıp anlamak anlatmak gerekir. “ diyor Eyuboğlu.

Yıkmış demektir yaptığını kendi eliyle
Aşırılık değildir öpüşten sonra işi sürdürmek
Utanılacak bir yönü yoktur onlarca bu işin
Severek katlanır baskıya kadın göster gücünü
Yürekten isterler ezilmeyi, sıkılmayı

Kitabının Aşkta Başarı Yolu adlı ilk bölümünden aldığımız dizelerdeki gibi, aşk sevgi, sevişme üzerine öğütler, bilgiler verip, yol gösterir. Kimi zaman da evrensel yorumlara girişir. Kadın ve erkek arasında aşkın ve sevişmenin, doğanın, doğmak ve ölmek kadar zorunlu bir yasası olduğunu, utanacak bir şey olmadığını söylerken, Usta, bu gün bir yerlerde yaşayan bir insandır sanki. Sevgiyi Koruma adı verdiği bölümdeki şu dizelerle ne kadar da bizdendir:

Bak güvercinler döğüşür, gagalaşır, sevişir,
Mırıltılar çıkarır, oynaşır okşarlar birbirlerini…
Düzensiz, gelişigüzel bir yığındı evren,
Başlangıçta, ne yıldızlı gök, ne karalar,
Ne denizler birbirinden ayrılmıştı.
Gökler, yerler, yerden çıkan sular iç içe
Girmiş, kaynaşmış bir yumaktı.

Bu biçimsiz yığından ayrılmış, doğmuş
Evrenin kesimleri, ormanları yabanlar,
Gökleri kuşlar kaplamış, yer almış
Akışan sularda balıklar.
Boş kırlarda* dolaşıp duruyordu kişi-soyu.
Çok güçlü, dayanıklı yaratılıştaydı kişiler.

Ormanlar ev, otlar besin, yapraklar yataktı.
Çağlarca tanımazdı kimse kimseyi.
Azgın bir sevişme duygusu uyanmış, getirmiş
Bir araya kadınla erkeği, dendiğine göre.
Öğretmensiz öğrenmişler sevişmeyi birbiriyle.

Venüs kendiliğinden göstermiş bu yolu:
Kuş tanır sevip birleşeceği dişiyi,
Suların ortasında bulur balık eşini,
Geyik geyiği arar, yılan yılanla birleşir.
Köpek köpekle görür işini,

Bizim edebiyatımızda, özellikle de Karac’oğlanımızda, özellikle de adı bilinmeyen ortaklaşa edebiyatımızın türkülerinde ne çok benzerleri vardır bu dizelerin

Kimi zaman da, kızlara öğütler verir, görgü kuralları, eski deyişle “adabımaşeret“ öğretir Ovidius:

Sakın elden geldikçe gülmekten.
Kendiliğinden öğrenmeli kız gülmeyi,
Bir yakışmadır, süstür gülmesini bilmek.
Gülerken çok açma ağzını, çukurlar açılsın
İki yanağında, öylesine gül, görünmesin
Diş etleri, örtsün dudakların dişlerini,

Kahkahalarla sallama böğürlerini.
Tatlı olsun, kulak okşasın, çınlasın gülüşün.
Sevilmez yüz buruşturan, cırlak ses çıkaran,
Ağzı bozuk bir kadın. Güzel gülmeyi de,
Ağlamayı da kadınlar iyi bilir sanırım.
Bir sıpanın değirmende anırmasına benzer

Sevişmenin doğallığı içinde, ne kadını kayırır ne de erkeği, Evrensel bir olgu olarak görmesinden olmalı,kafasında kalıpları yoktur Ustanın. Aşağıdaki bölüm zamanımızda da geçerli değil mi. Robotik toplumda beyni yıkanmış ya da zorla kalıplara sokulmaya zorlanan insanın acı yazgısı, görev bilinciyle sevişmek; yani en güzel insan davranışlarından biri olan sevişmenin ölümü.

Tiksinirim sevişirken armağan verir gibi
Davranan, bunu bir görev sayan, üstten bakan
Kadından, istemem tadı duygusu görev kokanı..
Kadın için görev değil bu bence, yaşamadır.
Deli eder beni ezdikçe kadın iniltileri,

Ovidius Usta evrensel bir olgu olarak ele alıyor sevişmeyi. Ve inancı gereği tanrısal yanını da vurguluyor.

Koç koyuna biner, atlar ineğe boğa,
Kıvrık burunlu keçi keçiyi döller,
Onu çeker içi, yarar geçer ırmakları, yanan,
Kızışan kısraklar, birleşmek için koşar,
Gider uzaklarda duran aygırların ardından.
Sen daha onultucu araçlar bul, kadının
………………………………………..
Ben böyle çağırırken türkümü birden
Çıkageldi Apollo, altın yaldızlı bir kaval
Oynatıp duruyordu parmaklarının arasında.

Defne tutuyordu bir elinde, çevrelemiş
Kutsal saçlarını defneden başlığı,
Bir yalvaç görünümü vardı onda, dedi ki bana:
Sen ey sevgi öğretmeni, al getir öğrencini
Tapmağıma, bir yazı vardır orada kutlu,
Bilinir bütün yeryüzünce, söylenir.

«Kendini bil» der bütün kişilere..
İş becerir sevgi yolunda kendini bilen,
Kendi gücüyle görür bütün işleri.
Bilsin değerini kime güzellik vermişse doğa.
Kimin ak, ışıl ışıl derisi, göğsü, omuzları
Varsa açık dursun, göstersin kendini boyuna..

Susmasın gittiği yerde tatlı konuşan,
Türkü söylesin sesi güzel olan,
İçmesini bilen içsin, toplantının tadını
Kaçırmasın çenesi düşük, sözü çekilmez,
Okumasın yazdıklarını, türkülerinin tadı
Tuzu olmayan bir ozan, bozmasın şöleni.
Böyle kurmuş düzeni Phoebus, git yolundan.

Homeros öncesi çağda,bilge engin bilgi ve deneyimiyle geleceği de görmesi gereken kişiydi. Yunanistan’da Hacıların uzun yollar kat ederek geldiği Delphoi tapınağındaki “kendini bil” (gnothi seauton) sözü ise, hep geleceği merak eden insana, geleceği bilmek için kendini bilmek gerektiğinin vurgulanması gibidir. Kuşkusuz Kendini bilmek, yalnızca o kültür ve inanca ait bir söz değil,kuşkusuz dünyanın her kültüründe benzer anlamda sözler vardır; ancak Koca Yunus’un

ilim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

dizeleri bizim kültürümüzde çok başka anlamlar taşır.

Ovidius, güleç bir orta yaşlı olarak konuşur dizelerinde hep ve kendini bilmek kavramını,kendi güçlerini tanımakla eş anlamlı kullanır aynı gülümseme içinde. Ovidius’un şiirlerini dilimize kazandıran İsmet Zeki EYUBOĞLU, Anadolu özellikle de Karadeniz türkülerine benzetiyor onun türkülerini. Gördüğümüz gibi pek de haksız değil.

Ozanlar yaşadıkları zamanın, toplumun ve o toplum içinde yaşadığı koşulların damgasını taşıyor. Söz duyguyu dile aktarırken, şairin yaşadığı atmosferdeki şiir geleneğini ölçüt olarak alıyor. Bazıları o ölçüleri aşıp, tüm zamanların ölçüleri üzerinde evrensel şiirin tahtına oturuyor. Ne yazık evrensel şiirin tahtına oturan dizeler, çoğunlukla geride acı dolu yaşamlar ve serüvenler bırakıyor. Çoğunlukla da o ozanlar binyıllar sonra okunduklarını bilmiyorlar.

Sözün ucu aşka, güzele, sevişmeye uzanınca verilebilecek sayısız örnek bir yana, atlanılmayacak bir ozan daha var. Kim mi? Elbette ki, Karac’oğlan. Söz burada ancak onunla tamamlanabilir.

Ala gözlerini sevdiğim dilber
Seni görmeyeli göresim geldi
Altın kemer sıkmış ince belini
Usul boylarını sarasım geldi

Küçücüksün güzel etme bu nazı
Ciğerime bastın ateşi közü
Başına sokmuşsun gülü nerkisi
Yüzünü yüzüme süresim geldi

Aladır gözlerin siyahtır kaşın
Aradım cihanı bulunmaz eşin
Yaylanın karından beyazdır döşün
Uzanıp üstüne ölesim geldi

Karac’oğlan der ki bilirim seni
Adadım yoluna kurban bu canı
Koynunda beslenen ayvayı narı
Çözüp düğmelerin deresim geldi
S.N.

Dermek: Toplamak.
Adamak: (Kurban adamak) : Yerine gelen bir dilek için, her hangi bir
din ulusuna ya da Tanrıya kurban kesmeye söz vermek. Kesilen
kurbana da adak denir.

Sabahınan bir taş attın
Kırdın belimi belimi
Bir gececik misafirdim
Tanrı zalimi zalimi

Yüksek uçar engin konar
Kötünün dalına döner
Kız atasın bende yanar
Çıkmaz yalımı yalımı

Her bahçede selvi bitmez
Muhabbet serimdem gitmez
Uzatırım kolum yetmez
Kırdın kolumu kolumu

Her bahçede bitmez söğüt
Dertliye kâr etmez öğüt
Kız sevdana düşen yiğit
îster ölümü ölümü

Karac’oğlan der bakarım
Malım mezata dökerim
Daha der ki dur bakalım
Bu kız deli mi deli mi

(Gökyüzü Mavi Kaldı’dan)
Dal: Arka, dalına döner: Arkasında dolaşır.

Selam olsun aşka sadık olana
Selam olsun aşka mahcup olmayana
Selam olsun aşkı ne taç, ne mevki,ne mal-mül ve hiçbir maddi değerle karşılaştırmayana
Selam olsun aşkı zamanlar ötesinden bu güne taşıyana
Selam olsun aşkı yarına taşıyacak olana
Aşka selam olsun

Kaynaklar:

Anadolu Türküleri, Ahmet Şükrü Esen,Araştırma ve dizinlerle yayına hazırlayanlar, Pertev Naili Boratav, Nihat Özdemir, İş Bankası yay, 1986

Geçmişin Yaşama Gücü, İsmet Zeki Eyuboğlu, Adam yay, İst,1982

Karac’oğlan, İlhan Başgöz, Indiana Üniversitesi Türkçe Programı yay, 3. baskı, Pan yayıncılık, 1992, İstanbul

Klasik Arap Literatürü, Ignace Goldziher,İmaj yay, Ank,1993

Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Prof.Dr.Doğan Aksan,Engin yay, Ank,1995

Tarih Sümerde Başlar, S.N. Kramer (çev: M.İlmiye Çığ) ,T.T.K. yay, Ank,1995

Türkçenin Gücü, Prof. Dr. Doğan Aksan, Bilgi yay,Ank,1993 (3.baskı)

Yeryüzü Şiirinin Eşiğinde Ovidius, Aşk Sanatı, Çev. İ. Z. Eyuboğlu, B.F.S yay

Adnan Durmaz
Emirdağ, 21 Ekim 2006
imrul-kays

 
AŞK ATINA BİNEN SÖZÜN ZAMANDA YOLCULUĞU için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Haziran 2016 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir, Şiir Sanatı

 

Etiketler: , , ,

Çöl Issızda Gül Kokusu

Hadi yüreğinin en dibindeki yaraları göster bana
Bana en derin kıvrımlarını
Belki istediğin yanıtı veremem sorularına
Belki sözcüklerimdeki gizem
Teselli olmaya yetmez acılarına
Ama paylaşmanın tadını yaşarız birlikte
Sevincin parmak uçlarında kalan tozunu
Acıyı paylaşmanın tuz tadını…
Acının bile tadını almak
Ve bazen bir kavgada ölümüne savaşmak
Yaşamaktır
Bilirsin bunu…

Yıldızsız yalnızlıklarınla yaslan
Çöl ıssız yalnızlıklarımın hasırına
Birbirimizin yüzlerini okuyalım
Yürek çizgilerimizi çözelim susarak
Bilgece sözler isteme benden
Beni duyumsa…

Evet acıyım-yaralıyım-kan içindeyim
Sevinçleri-umutları korumak için
Direnmenin bedeli değil mi senin de acın
Sevdayı ve yaşamı
Sürekli keşfetmenin ataklığı değil mi
Yalnızlığın senin de…

Kimi zaman bilinmeyen bir dinin
Görülmemiş dervişinin akılalmaz sabrını
Bir biz taşıdık…
Kimi zaman tüm dinler kovdu bizi
Sorguladık durmaksızın ne varsa
Dünyayı sonsuzda
Zamanı bir anda
Yaşamı ölümlerde
Sevdada kavgayı sorguladık
Kendisiyle bizim kadar hesaplaşan olmadı…

Kuşkusuz
Yarın başka bir ayrılıktır bu günden
An andan ayrılıktır
Soluk soluktan
Yarın başka bir rüzgar savurur seni
Beni başka bir rüzgar
Derler ki: tüm maceralar
Ayrılıklarla başlar
Gel
Ayrılıklardan söz edelim bu akşam
Susalım
Bizim ayrılıklarımızı
Sözcükler tanımlamaz
Sözcükler anlatamaz özlemimizi
Tıpkı bir dua gibi
Suskun geceler gibi susalım
Susarak konuşmayı biz kadar
Başka kim bilebilir…
Bakışlarımızda
Kavgalar- yenilgiler
Yangın yerleri
Fırtınalar
Batan gemiler
Yüzümüzde çizgi çizgi
İnsanlık tarihince yazılan
Onca keder…

Zulanda giz edip gizle yüzümü
Acını
Coşkularla bastırmak isteyince
Açıp açıp oku bakışlarımı
Tıpkı benim yapacağım gibi

Kimi zaman işkencede buluştuk
Kimi zaman zindanda-darağacında
Elbet gene buluşuruz
Belki kavga-belki sevda
Ama mutlaka coşkuda
Yaşamın anlamı coşkuda…

Adnan Durmaz

 
Çöl Issızda Gül Kokusu için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: