RSS

Etiket arşivi: Ahmet Altan

Bir iddianamenin hukuk pornosu olarak portresi

Sayın Yargıç,

İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.

Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.

Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğü rahatça kavrıyorsunuz.

Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.

Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.

Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.

Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.

Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.

Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.

Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.

Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.

Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.

Ne diyor iddianame?

Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu:

Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.

Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.

Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.

İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.

Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?

Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?

Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?

Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?

Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?

O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki var mı öyle bir kanıt?

Tabii ki yok.

Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.

Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.

İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.

Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.

Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.

Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.

Eeee?

Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?

“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.

Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?

İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.

Var mı böyle bir kanıt?

Elbette yok.

Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.

O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?

Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.

Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.

Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.

Burada küçük bir sorun var.

Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.

Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.

Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.

Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.

Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.

Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.

Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.

Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.

Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.

Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.

Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.

Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.

Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.

Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?

Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.

Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?

Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.

Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.

Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.

Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.

Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.

Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.

Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.

Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.

Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.

Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.

İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.

Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.

Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.

Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.

Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.

15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.

O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.

Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.

Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.

Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.

Bu kadar rahat yalan söyleyebilen bir adamın ifadesini savcı iddianameye koyabiliyor.

Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.

Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.

“Kanıtın var mı” diye sormuyor.

Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.

Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.

Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.

Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.

Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.

Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?

Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.

Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.

Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.

Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.

On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?

Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.

Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.

Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.

Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.

İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.

Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.

Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.

Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.

Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.

Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.

Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.

Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?

Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.

Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.

Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.

Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.

Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.

Niye sormamış?

Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?

Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.

Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.

Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.

Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.

Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.

Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.

Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.

Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.

AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?

Ama kızdığım o değil.

Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.

Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.

İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.

Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.

O yazıları kimin emriyle yazmışım?

Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?

Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?

Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.

Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.

Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.

Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.

Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.

Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.

17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.

Bu kadar net.

Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?

Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?

Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.

Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.

Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.

Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.

Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.

Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.

Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.

Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?

İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.

Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?

Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.

Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.

“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.

Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.

Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.

Şimdi gelelim hukuka.

Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?

Askerî darbe.

Suç tarihi ne?

15 Temmuz 2016.

Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?

2012’de.

En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?

Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.

Yapsaydı da suç olmazdı.

Savcı “örgüt lehine süreklilik arz eden” yayınlara ve söylemlere bakmak istiyorsa AKP’ye bakacak.

Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.

Cemaati sürekli savunanlar onlar.

Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?

Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?

Yok.

Tutarsız bir hukuk olabilir mi?

Olamaz.

Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.

Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.

“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.

Biri Önder Aytaç.

Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.

Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.

Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.

“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.

Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.

Niye yazmamış?

Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.

Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.

Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.

Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.

Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.

Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.

Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.

Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.

Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.

Hayatın doğal akışına uygundur.

İkinci söyleyeceğim de şu:

Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayım, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.

Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.

Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?

Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?

Saçmalıktan başka ne bu?

Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.

Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.

Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.

Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.

Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.

Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.

Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.

Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.

2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?

Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?

Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?

Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?

Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?

Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?

Bir görelim bakalım neler oluyormuş.

Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.

Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.

Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.

Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.

Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:

“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”

Savcının tarif ettiği suç ne?

“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…

Suç bu.

Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.

Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:

“Bu süreçte…”

Hangi süreç bu?

2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?

Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.

Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.

Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:

6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?

Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.

Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.

Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.

“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.

Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.

İzninizle önce bir soru sorayım.

Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?

Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?

Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?

Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.

Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.

Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.

Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?

Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.

Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.

O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?

Yok.

Kimlerin imzası var peki?

Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.

Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.

Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.

Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?

2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.

Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?

Yok.

Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?

2010-2016 arasında.

O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?

Yok.

Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.

Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.

Bizim savcı bunları bilmiyor mu?

2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?

Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?

Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?

Olduğunu sanmıyorum.

Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.

Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.

Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.

Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.

İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.

Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.

Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?

Böyle bir suçlamanın benim iddianamede bulunmasının saçmalığını da gördükten sonra şimdi gelelim Balyoz darbesinin benimle gerçekten ilgili olan kısmına. Şu “kumpas” denilen benim yayınladığım Balyoz haberine.

Savcı da Balyoz’a “kumpas” diyor ve benim bu haberi yayınlayarak “darbecilik” suçu işlediğimi ileri sürüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin bu tür haberlerin suç olmayacağını belirten kararına hiç değinmeyeceğim bile. O konuyu avukatlarım söyler.

Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.

Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.

Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.

Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.

Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.

Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?

İki emre de uymuyorlar.

Açıkça emre itaatsizlik ediyorlar.

Olay, generallerin emre itaatsizliği ile başlıyor.

Generaller toplanıp ne tür hazırlıklar yapıyorlar peki?

Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.

Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.

Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.

Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.

O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.

2010 yılında Mehmet Baransu gelip “bir darbe hazırlığı yapılmış olduğunu” söyledi.

“Belgesi var mı” dedim.

“Var” dedi.

“Belgesi varsa getir, bakalım” dedim.

Birkaç gün sonra bu konuşma kayıtlarını ve içinde yazılı belgelerin bulunduğu CD’leri getirdi.

Konuşma kayıtlarını dinledik, CD’lerdeki yazılı belgeleri inceledik.

Doğru olduklarına kanaat getirdik ve yayınladık.

Olay bu.

Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.

Basit bir soru.

Şu soruya bu iddianameyi yazan savcı da, bu salonda bulunanlar da, Balyoz haberine “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler de cevap versinler:

Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?

“Bugün Birinci Ordu’nun generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma, belediye başkanlarını değiştirme, 200 bin kişiyi tutuklayıp stadyumlara doldurma, Yunanistan’la çatışma planları yapabilirler, kimse karışamaz” diyor musunuz?

Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.

“Bugün Birinci Ordu generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma planları yapma hakkına sahiptir” diyor musunuz?

“Evet, tabii böyle planlar yapabilirler, elbette Genelkurmay’ın emirlerine itaatsizlik edebilirler” diyorsanız bunu açıkça söyleyin.

Söyleyin, herkesle birlikte ben de duyayım.

Ama bunu söyleyemiyorsanız, “olur mu öyle şey, generaller nasıl siyasetçileri gözaltına alma hazırlığı yapabilirler” diyorsanız, o zaman Balyoz haberlerine “kumpas” diyemezsiniz.

Hiçbiriniz diyemezsiniz.

Bu savcı da diyemez.

Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.

Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.

Şu soruyu da sorayım:

Bugün bir gazeteci, generallerin böyle hazırlıklar yaptıklarının belgelerini bulursa yayınlamalı mı?

Yoksa susmalı mı?

Bu sorulara herkes açıkça ve gür bir sesle cevap versin.

Bu sorulara cevap vermeden Balyoz haberlerine “kumpas” demek kimsenin haddi değildir, bu savcının da haddi değildir.

Üstelik bugünkü başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay Başsavcısı da o haberlerin kumpas olmadığını düşünüyorlar. Bunu açıkça beyan ediyorlar.

Onlarla aynı fikirde olduğum nadir konulardan biri bu.

Balyoz seminerine “darbe hazırlığı” dediğim için beni darbecilikle suçlamaya kalkan savcı, Başbakan, Adalet Bakanı, Yargıtay Başsavcısı için suç duyurusu yapmıyor.

Neden yapmıyor?

Benim söylediğim suçsa onların söylediği de suç. Onların söylediği suç değilse benim söylediğim de suç değil.

Çok net ve açık.

Karışık bir tarafı yok bu konunun.

Bütün bu gerçekler ortadayken siz nasıl kalkıp Balyoz planlarını yayınladığım ve Balyoz seminerine darbe hazırlığı dediğim için beni suçlayabilirsiniz?

Bana bu çelişkinin hukukî ve mantıkî nedenlerini açıklayın, açıklayabilirseniz.

Açıklayamazsınız.

Çünkü bu saçmalığın hukukî ve mantıkî bir açıklaması yok.

Ne bu savcı, ne bu habere “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler bu sorulardan kurtulabilir.

Beni hapse atmak onları bu sorulardan kurtarmaya yetmez.

Ayrıca bu savcıya ve herkese şunu da hatırlatayım, Tayyip Erdoğan Balyoz seminerindeki konuşmalar için “o konuşmaları dinleyince şoke oldum” demişti. Gidin bir sorun bakalım niye “şoke” olmuş.

Generallerin Genelkurmay’ın emirlerine karşı gelmesine aldırmadan, yaptıkları tüyler ürpertici konuşmaları dinlemeden, isim isim düzenlenen tutuklama listelerine bakmadan kolayından “kumpas” deyip geçiyor, bir de bu saçmalıkla beni suçlamaya kalkıyorsunuz.

Benim sorduğum sorulara cevap vermeden beni kim, ne hakla yargılayacak?

Var mı bu sorulara cevap vermek isteyen?

Bu salonda demiyorum, bu ülkede var mı benim sorularıma cevap vermek isteyen?

Bunlara net ve açık cevap verecek, verebilecek birinin çıkacağını, çıkabileceğini hiç sanmıyorum.

Sayın Yargıç,

Ben “Balyoz” haberlerini yayımladığımda askerî vesayet hâlâ devam ediyordu.

Bugün AKP’nin medyası olduğu gibi o zaman da askerî vesayetin medyası vardı.

Bugün korkak ve çıkarcı gazetecilerin AKP’ye yaranmaya çalışması gibi o gün de korkak ve çıkarcı gazeteciler generallere yaranmaya çalışıyorlardı.

Eğer benim yayımladığım Balyoz haberlerinin benzerlerini daha önce yayımlama cesaretini göstermiş olsalardı bu ülke böyle bir darbe çöplüğüne dönmezdi.

Bu cesareti hiçbir zaman gösteremediler.

Askerî vesayetin baskısı altında ezilen solcuların, Kürtlerin, aydınların, yazarların, gerçek dindarların acılarına sırtlarını döndüler.

Şimdi medyanın önemli bölümü aynı utanmazlığı AKP döneminde sergiliyor.

Balyoz haberi gibi haberleri yayımlamak bir gazetecinin en önemli görevlerinden biridir.

O haberi yayımlamayan bir gazeteci kendine, mesleğine, insanlarına ihanet etmiş demektir.

Ben kendime, mesleğime, insanlarıma ihanet etmediğim için askerî vesayet döneminde de yargılandım, bugün de yargılanıyorum.

Ne yazık ki bu ülkede demokrasi isteminin bedeli budur.

Savcı, benimle ilgili iddianamede Ergenekon ve Askerî Casusluk davalarından da söz etmiş. Türkçeyi doğru dürüst yazamadığı için ne dediğini anlamak epey zor.

İddianamede lafını geçirdiğine göre herhalde beni bunlarla da suçluyor deyip kısaca cevap vereceğim.

Askerî Casusluk konusundaki haberleri Taraf Gazetesi çıkarmadı. O meseleyi çok iyi anlamadığımız için biz o konuyla ilgili çok fazla haber yapmadık.

Bizim gazeteyle ilgili bir konu değil. Niye savcı o davadan söz etmiş, anlamadım.

Ergenekon davalarına gelince…

Ergenekon soruşturmaları Taraf Gazetesi açılmadan çok önce başladı.

Biz daha sonra o davanın haberlerini diğer gazetelerle birlikte verdik.

Ergenekon’un varlığına kesinkes inanıyorum. Ergenekon dediğimiz devletin içine yerleşmiş suç çeteleri. Susurluk çetesi gibi, 17 bin insanı faili meçhul cinayetlerle kurban edenler gibi, Danıştay saldırısını örgütleyen güç gibi, Malatya Zirve katliamını kışkırtanlar gibi, öldürdükleri insanları “Sapanca ölüm üçgenine” atanlar gibi, Hrant Dink cinayeti gibi… Daha böyle epey suç sayabilirim.

Ben bu çetelerin ortaya çıkarılmasını kesinlikle destekliyordum. Bugün de destekliyorum.

Ne yazık ki bizim iddianameyi yazan savcının 15 Temmuz soruşturmasını sulandırıp ana mecrasından saptırması gibi birileri de Ergenekon soruşturmasını sulandırıp çarpıttı.

Suç örgütlerini devletin içinden temizleme imkânı yok edildi.

Yazık oldu.

“Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları” tanıdığımızın iddia edilmesi gibi saçmalıkları, Balyoz konusundaki çarpıtmaları cevapladığımıza göre geriye kaldı benim üç yazımla Can-Erzincan televizyonundaki konuşma.

Şimdi bir savcı düşünün ki üç yazıyla bir konuşmadan müebbetlik darbecilik suçu çıkartsın. Üstelik de evrensel hukuk, yazılarla konuşmalardan “suç çıkmaz” diye açıkça yazarken.

Yazılarımla konuşmalarımın darbecilikle ilgili olduğu iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yok aslında ama bugünkü hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini, insanların nasıl kolayca hapse atıldığını göstermek için o iddialara da teker teker cevap vereceğim.

Şimdi bu savcıya da acımıyor değilim. Ona yazarları hapse atmasını ve onları orada tutmasını söylemişler. O da bunu yapabilmek için bir imkânsızlığın peşine düşerek bizi 15 Temmuz darbesiyle ilişkilendirmeye uğraşmış.

Önce “darbeci olduğu söylenen adamları tanıdıkları söylenen adamları tanıyorsunuz” diye bir saçmalıktan giriyor.

Daha önce kanıtladığım gibi bu tez yürümüyor. Kendi iddianamesinin içine kendini yalanlayan paragraflar yazmak zorunda kalıyor.

Arkasından bana dönüp “Sen 2010’da yayınladığın haberle 2016’daki darbenin kadrolarını işbaşına getirdin” diyor.

Eh, bu da pek mantıklı olmuyor.

Sonunda geliyor, “Siz darbe olacağını biliyordunuz” tezine dayanıyor.

Anladığım kadarıyla kurduğu mantık silsilesi şöyle işliyor:

“Darbenin olacağını biliyordunuz, demek darbeciler size darbe olacağını söyledi, darbeciler bunu size söylediğine göre demek sizin darbecilerle doğrudan ilişkiniz var, doğrudan ilişkiniz olduğuna göre demek siz darbenin destekçisi ve parçasısınız.”

Kurduğu mantık silsilesi bu.

Peki, bu mantık silsilesinin dayandığı bir kanıt var mı?

Hayır, tek bir kanıt bile yok.

Peki, ne var?

Savcının “kanaati” var, “ben öyle hissettim” demeye getiriyor.

Savcının hissiyatı bizim davada kanıt yerine geçiyor.

Savcı öyle hissetmiş, o zaman yazarları hapse atalım.

Hukukun geldiği nokta bu işte.

Şimdi bakalım bizim hisli savcımızın hissiyatı nereye dayanıyor.

Ortada üzerinde konuşacağımız bir kanıt olmadığı için savcının hissiyatını dayandırdığı konuşmayı inceleyeceğiz.

Kanıtla, belgeyle ilişkisi olmayan savcımızın “hissiyatının” da yanlış olduğunu ortaya koyacağız.

İşe bakın, bir “hissiyat” davasında biz müebbetle yargılanıyoruz.

Savcının “hissiyatını” hareketlendiren şey benim Can-Erzincan Televizyonunda Nazlı Ilıcak’la Mehmet Altan’ın ev sahipliğini üstlendiği programda yaptığım konuşma.

Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada “subliminal mesaj” verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı.

“Subliminal mesaj” gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu “subliminal” lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.

Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi “subliminal” lafı unutuluyor.

Onun yerine sahneye “siz darbeyi biliyordunuz” iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.

Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?

Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?

Bir savcının hissiyatı gereği, insanlar için “ağırlaştırılmış müebbet” hapis istenebilir mi?

Hukuka göre bunların hepsinin cevabı “hayır.”

Hukuka göre ortada hiçbir kanıt olmadan sadece savcının “hissiyatına” dayanan bir dava olamaz.

Ama burada oluyor.

Biz de bu saçmalıklara cevap vermek zorunda kalıyoruz.

Gayriciddi iddialara ciddi cevaplar vermek zorunda kaldığımız için hukuk tanrısı bizi affetsin deyip gelelim o konuşmaya.

Sayın Yargıç,

Biliyorsunuz bu tür konuşma programlarında gündemi genellikle konuğun özellikleri belirler.

Benim programa davet edilmemin iki güncel nedeni vardı.

Birincisi, yeni yayınlanan Ölmek Kolaydır Sevmekten isimli son romanım.

Bu roman, Balkan Savaşlarını ve iktidara gelen İttihatçıların beceriksizliklerini, ülkeyi yönetmekteki yetersizliklerini saklayabilmek için uyguladıkları zorbalıkları anlatır kişisel maceraların arka planında.

O nedenle o dönemdeki İttihatçılar ve bugünkü uygulamaları ile o ittihatçılara çok benzeyen AKP iktidarı konuşuldu.

İkinci güncel konu ise o programdan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlayacak olan ve benim 52 yılla yargılandığım Balyoz davası idi.

Balyoz konusu da bu nedenle konuşuldu.

O nedenle de konuşma bu iki konu ve bu konuların güncel siyasetle ilişkisi üzerinden ilerledi.

O gün söylediklerimi bugün de aynen düşünüyorum. Düşüncelerimde en küçük bir değişiklik yok. Üstelik bütün gelişmelerin de benim öngörülerimi doğru çıkarttığını görüyorum.

O konuşmada bugünkü AKP iktidarının İttihatçılara çok benzediğini, iktidara gelebildiklerini ama ülkeyi yönetemediklerini söylüyorum.

Durum tam da bu.

AKP’liler “dinbaz İttihatçılara” dönüştüler. Baskıyı artırdılar ve ülkeyi yönetemiyorlar.

AKP iktidarında Türkiye her gün biraz daha çöküyor.

Enver Paşa ile Erdoğan’ın benzediğini söylüyorum. Çok benziyorlar gerçekten de. Enver dünyadaki Türklerin lideri olma hayaliyle Osmanlı’yı çökertti. Erdoğan da dünyadaki Müslümanların lideri olma hayaliyle Türkiye’yi tam bir çöküntüye soktu.

Erdoğan’ın Suriye ve Ortadoğu politikalarına bugün Erdoğan’ın kendisi bile sahip çıkmıyor. Hata ettiklerini AKP yöneticileri bile söylüyorlar.

Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir dış politika faciası yaşanıyor.

Erdoğan’ın “bütün yargı bana bağlıdır” sözünü eleştiriyorum o konuşmada. Yargının bir adama bağlı olmasına bugün de sonuna kadar karşıyım.

Hukuka değer veren herkes de buna karşı çıkar zaten.

Şimdi geliyorum savcının büyük harflerle yazdığı iki cümleme.

“Erdoğan’ın ben başkan oldum demesi suç, ki ileride birisi buna hatırlayacak” diyorum.

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazdığını hiç anlamadım.

Erdoğan, “fiilî başkan” olduğunu söyledi. Bu söz, anayasanın dışına çıktığının itirafı.

Anayasanın dışına çıkmak, anayasayı ve anayasal düzeni yok saymak suçtur. Erdoğan bu suçu işlediğini kendisi açıkça kabul ediyor.

Elbette ki bir devlet, eğer gerçekten devletse, işlenen bir suçu unutmaz. Unutamaz.

Bunu söylemekten, bu gerçeği hatırlatmaktan daha doğal ne olabilir?

Hukuku ve yargıyı hatırlatmak, bunların varlığını vurgulamak nasıl suç olabilir?

Suçu Erdoğan işliyor. Onun suç işlediğini söylediğim için ben yargılanıyorum.

Buna da “adalet” deniyor.

“Fiilî başkanlığını” ilan etmek anayasal bir darbedir.

Zaten bu son anayasa değişikliğine Erdoğan’ın işlediği suçu yasallaştırmak için gittiklerini kendileri de söylemediler mi?

Devlet Bahçeli, “fiilî durumu” anayasaya uydurmak gerektiğinin altını çizmedi mi?

Yapılan eylem anayasaya uygun olsa, o eylemi anayasaya uydurmak için yeni bir anayasa yapmak neden gereksin?

Doğru dürüst bir devlette “fiilî duruma” izin verilmez, herkes yasaların içinde kalmaya zorlanır.

Bizde ise siyasetçi yasaya uymuyor, yasa siyasetçiye uygun hâle getiriliyor.

Savcının büyük harflerle yazdığı bir cümle daha var.

Yasadışı, gayrimeşru bir suça bir toplum ve devlet direnmezse sonucu iyi olmuyor” diyorum.

Bu cümle suç değil.

Bu cümlenin tersini söylemek abes.

Bir toplumun ve devletin suça direnmesi gerektiğini söylemek neden suç oluyor?

Eğer bunun suç olduğunu düşünüyorsanız bu cümlenin tersini yüksek sesle söyleyin bakayım.

“Yasadışı suçlara toplum ve devlet direnmesin, teslim olsun,” deyin.

Diyebilir misiniz?

Eğer derseniz, “yasadışı bir suç olan darbeye” direnmeyi nasıl savunacaksınız?

Savunamazsınız.

Konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Bence bugün askerî vesayetle el ele çalışıyorlar. Askerî vesayetin kendi tarihi boyunca özlediği ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremediği her türlü fantezisini Erdoğan ve adamları gerçekleştiriyor.”

Evet, durum tam da bu.

Askerî vesayetin paşaları Türkiye’yi gelişmiş dünyadan koparmak istiyordu. Erdoğan ve AKP bugün bunu gerçekleştiriyor.

Paşalar yargıyı ve hukuku yok etmek istiyordu. Bugün yapılan aynen bu.

Paşalar bütün muhalifleri, bütün demokratları hapsetmek istiyordu. Bugün yapılan bu.

Paşalar bütün medyayı denetim altına almak istiyordu. Bugün gerçekleşen bu.

Daha sayayım mı?

Bunları söylemenin, bu benzerlikleri dile getirmenin suçla, darbeyle ne ilgisi var?

Askerî vesayet günlerine dönmeye karşı çıkmak nasıl askerî bir darbenin destekleyiciliği olarak algılanabilir?

Bu arada savcı benim konuşmamda geçen her “Erdoğan” sözcüğünü de iddianamede büyük harflerle yazmış.

Niye?

Çünkü benim Erdoğan’ı eleştirdiğimi ve bunu yaptığım için hapsedilmem gerektiğini söylemek istiyor.

Yeni dönemin hukuku bu işte:

“Erdoğan’ı eleştiremezsin. Eleştirirsen hapse girersin.”

Erdoğan’ı eleştiriyorum, siz de beni hapse atıyorsunuz.

Bu, hukuk değil.

Bu ne?

Bu, fiilî başkanlığa uygun düşen “fiilî” hukuk.

Hukuk adına suç işlemek bu.

Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim.

Bazen olur böyle şeyler. Hukuku savunduğun, haklı olduğun için hapse girersin. Suçu işleyen de savcı rolüne girebilir.

Ama kimse korkmasın, telaşlanmasın. Bu çok uzun sürmez. Hukuk bir gün uyanır.

Konuşmamdan savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümlemi okuyorum şimdi:

“Öyle bir anlatıyorlar ki Erdoğan sanki hayatı boyunca burada kalacak. Erdoğan iki sene sonra gidecek. Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez.”

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazmadığını anlıyorsunuz herhalde.

“Ertesi gün darbe olacağını bildiğini” iddia ettiği adamlar, iki sene sonra Erdoğan’ın seçimle gideceğini konuşuyorlar.

Ertesi gün darbe olacağını bilen adam nasıl oluyor da “Erdoğan’ın iki sene sonra seçimle gideceğini” söyleyerek “subliminal” darbe mesajı veriyor?

Bir siyasetçinin “seçimle gideceğini” söylemek suç mu?

Ne suçu?

Üstelik bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Erdoğan seçimle gidecek.

Erdoğan’ın iktidardan gitmesi için darbeye ihtiyaç yok ki, Erdoğan izlediği siyasetle zaten gidişini hazırlıyor.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi aslında durum.

İzlediği siyasetle bindiği dalı kestiğini görüyorsun. Söylüyorsun. Savcı “nereden biliyorsun, darbecisin” diyor.

Erdoğan’ı darbe falan değil ekonomi indirecek iktidardan. Bunun nasıl olacağını da anlatacağım daha sonra.

Biz şimdi iddianamedeki konuşmamızı izlemeyi sürdürelim.

Savcı, Mehmet Altan’ın bir cümlesini büyük harflerle yazıyor iddianamesine.

Mehmet Altan “iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede” diyor.

Ben cevap veriyorum:

“Belli değil, elli tane AKP’li milletvekili biz Akşener’le parti kuruyoruz dese, ayrılsa bütün sistem sarsılıyor. Bu adam sağlam bir zeminde durmuyor.”

Meral Akşener’in adı durduk yerde geçmedi elbette.

Akşener’le arkadaşları parti yönetimini değiştirecek bir kongrenin toplanması için çalışmalarını sürdürüyordu o günlerde.

Parti tabanında güçlü oldukları görülüyordu.

Aradan daha bir yıl geçmeden söylediklerimizin ne kadar gerçekçi bir ihtimale dayandığı ortaya çıktı.

Erdoğan ve AKP yöneticileri MHP’yle birleşerek % 65’lik bir seçmeni yanlarına alıp ebediyen iktidarda kalacaklarını hayal ediyorlardı.

Ne oldu 16 Nisan referandumunda?

AKP ile MHP bütün hilelere, kanunsuzluklara, baskılara, yasaklara rağmen zor bela % 51’i bulabildiler.

Meral Akşener arkadaşlarıyla birlikte MHP tabanını alıp götürdü.

Akşener liderliğindeki bazı MHP’liler, bazı AKP’liler, Saadet Partililer, HDP’li Kürtler, Vatan Partililer, birçok küçük partinin seçmeni CHP öncülüğünde bir araya gelip Erdoğan’a da baskıcı rejimine de “hayır” dediler.

Erdoğan’ın üstünde durduğu zemin sağlam mıymış?

Toplumun yarısı sinmedi, korkmadı, dimdik ayakta durdu. Ve AKP’lilerin hiç hesap etmediği yepyeni bir “demokrasi platformu” oluştu.

Bu arada gözümüzün önünde bir rol değişiminin yaşandığını gördük.

Bir zamanlar askerî vesayetin ve baskının partisi olan CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde demokrasinin temsilcisi hâline gelirken, “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı” bir proje hâline getirirken, bir zamanlar demokrasinin temsilcisi olan AKP baskının, zorbalığın, vesayetin temsilcisi hâline geldi.

Bunun sonucunda AKP ilk kez Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Adana ve Mersin’i aynı seçimde kaybetti.

Gençleri kaybetti.

Kadınları kaybetti.

Büyük şehirleri, gençleri, kadınları kaybeden hiçbir parti, hiçbir lider iktidarda kalamaz.

Yüzde ellinin baskıya “hayır” dediği cesur bir toplumda zorbalık rejimi çok uzun süremez.

Söylediklerimiz daha bir yıl geçmeden gerçekleşiyor.

Savcı bizi neyle suçluyor?

Gerçekleri ve gelişmeleri görmekle mi?

Gerçekleri söylemekle mi?

7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu.

7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti.

Ama bir noktadan sonra ölüm de şiddet de siyasetçilerin beklediği iktidarı sağlamaz onlara.

İnsanlar ölümden yorulur, ölümden bıkar, ölümle özdeşleşmeye başlayan partiden uzaklaşır.

Askerî vesayet aynen böyle yıkıldı.

Hayatla değil ölümle özdeşleşti. Ölümü yüceltti, ölümü kutsadı.

Toplumu yordu, bıktırdı ve yıkıldı.

Şimdi aynı şeyi AKP yapıyor.

Ölümü kutsuyor, ölümü yüceltiyor, sürekli şehadet propagandası yapıyor, gençlere hayat yerine ölüm vaat ediyor.

Ölümün ürkütücü karanlığına sokuyor bütün ülkeyi.

Yoruyor, bıktırıyor toplumu.

Onun için de gidecek iktidardan.

O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum.

Suç mu böyle düşünmek?

Darbecilik mi?

Değil tabii.

Sadece iktidar ve onun savcıları gerçeklerin söylenmesini istemiyor. Onun için de bizim gibi insanları hapse atıyor.

İstediği kadar hapse atsın.

Gerçekleri ve geleceği değiştiremez.

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“MİT TIR’ları denilen, Can Dündar’ı mahkûm ettirdiler kendi mahkemelerinde. Ama uluslararası suç sayılabilecek bir tuhaflık duruyor ortada. Bütün darbecilerle, Ergenekoncularla işbirliği var. Yolsuzluk davaları var.”

Can Dündar mahkûm edildi.

Peki ne oldu?

MİT TIR’larının ne olduğunu öğrenebildik mi? Mesele şeffaf bir şekilde ortaya çıktı mı? O TIR’ların içinde ne olduğunu anladık mı?

O TIR’ları kimin gönderdiğini, kime gönderdiğini biliyor muyuz?

Bunlar şeffaf bir siyasî iktidarın yapacağı işler mi?

Bunlar tam da “Ergenekon” dediğimiz “derin devletin” yapacağı işler.

Derin devleti yeniden hatırlattılar.

“Öyle değil” diyen varsa o TIR’larda ne olduğunu, olayın içyüzünü anlatsın bu halka.

Yolsuzluk davaları olduğunu söylüyorum.

O davalar burada bitti ama Amerika’da devam ediyor. Amerikalı yetkililer o davaların üzerinden Erdoğan’la pazarlık ettiklerini açıklıyorlar.

Neyin pazarlığını ediyorlar?


Ne verip karşılığında ne istiyorlar?


Biliyor muyuz?


Hayır.

Bilme hakkına sahip miyiz?

Evet.

Neden bilmiyoruz? Neden bu gerçekleri Amerikalılardan öğreniyoruz?

Bunları söylemek nasıl oluyor da darbecilik suçu sayılıyor?

Devletin şeffaf olmasını istemek darbecilik mi?

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu, EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.”

Şimdi, bu cümlelerden bir darbecilik çıkartabilmek için zekâsızlık yetmez, ölümcül bir kötü niyet de gerekir.

Bunlar benim 30 yıldır savunduğum düşünceler. Hukukun önemini, askerlere ayrıcalık tanımanın tehlikesini vurgulayan cümleler.

“EMASYA” denilen ve şehirlerin yönetiminde askerlere öncelik tanıyan uygulamayı AKP kaldırmış ve bunu yapmakla çok övünmüştü.

Bu uygulama iyiyse niye kaldırdı, kötüyse niye getirdi?

Askerî vesayet dönemine benziyor dediğimiz bu işte.

Sonuçlarını da görüyoruz.

Türkiye hızla bir çöküşe gidiyor.

“Bunu yapmayın” dediğimiz için mi darbeci oluyoruz?

Bu sözlere darbecilik demek için “biz mantıkla, akılla, hukukla bağlarımızı kestik” demek gerekir ki savcı da onu diyor aslında.

Nazlı Ilıcak, “ben görüyorum ki bugünkü şartlar değişecek, bunu da çok güzel anlattınız” diyor bana.

Savcı, Ilıcak’ın sözlerini de büyük harflerle yazmış iddianamesine.

“Bu şartlar değişecek” sözünü tehlikeli ve suç nedeni olarak görüyor anlaşılan.

“Aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyerek hayatın sürekli değiştiğini söyleyen Heraklit’i bulsa asacak herhalde.

Mehmet Altan da, “mümkün değil gitmesi” diyor. Savcı bu üç kelimeyi de büyük harflerle yazmış.

Mümkün mü peki böyle gitmesi?

Gidiyor mu?

Ekonomideki rakamlara bakın, referandum sonuçlarına bakın, “böyle gitmesinin” mümkün olup olmadığını görürsünüz.

İddianamedeki konuşmamda savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümle söylüyorum.

“Zorbalık yapabilirsiniz ama eğer bu hukuka aykırıysa yenilirsiniz” diyorum.

Bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Zorbalık, eline silah geçirmiş zayıflıktır. Zorbalık arttıkça zayıflık da artar.

Sonunda zorbalık yenilir, hukuk galip gelir.

Savcının bizi tutuklatma nedeni olan bu konuşmanın neredeyse her satırında hukuka sahip çıkıyoruz, neredeyse bütün konuşma bir hukuk savunması ama hukuku savunmak savcı tarafından darbecilik sayılıyor.

Ve biz hapis yatıyoruz.

Bu ülkede hapis yatmamak için hukuk düşmanı mı olmak gerekiyor?

Galiba savcı, hukuku savunanın hapse gireceğine dair hiç de “subliminal” olmayan fevkalâde açık bir mesaj veriyor Türkiye’ye.

Gene iddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle:

“Haklı adamlar hapisten de mücadeleyi kazanır. Haksız adamlar sarayda da kaybeder.”

Büyük harflerle yazdığına göre savcı bu cümlede de suç buluyor.

Savcı bu cümlede neye itiraz ediyor?

Haklıların kazanamayacağını mı, haksızların kaybetmeyeceğini mi düşünüyor?

“Haksızlar kaybeder” demeyi mi yasaklamaya çalışıyor?

Şu hâle bakın, hakkı, haklıyı, hukuku savunan bir konuşmadan dolayı biz yargılanıyoruz.

Hiç utanmadan “hukuku savunmanın” darbecilik olduğunu söylüyorlar.

Aslında savcının söylemek istediği şu:

“Hukuku savunan herkesi bundan sonra hapse atacağız.”

Aferin sana. At gitsin.

Zaman senin zamanın.

Ama zaman değişir, zaman hep değişir.

İktidarların, zorbaların sorunu da bu gerçeği bir türlü görmemeleridir.

28 Şubat’ın generalleri de “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” sanıyorlardı. O generallerin savcıları da insanları içeri atıyordu.

Biz o zaman da “bu böyle gitmez, hukuksuz davranmayın, hukuka dönün” diyorduk.

Böyle söylediğim için defalarca yargılandım.

Ne oldu?

Sürdü mü?

Sürmedi. Süremezdi.

Bugünkü zorbalıklar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar da süremez.

Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler.

Hukukla ekonomi arasında ciddi bağlar vardır çünkü.

Siz baskıyı artırıp hukuku boğdukça ülkenin güvenilirliği yok olur. Hukuksuz ve güvenilmez ülkelerde iç ve dış yatırımlar durur. Ekonomi çöküşe geçer. Enflasyon, işsizlik patlar gider.

İnsanlar çocuklarına tek bir köfte yediremez, bir muz alamaz.

Çocuklarının lokantalara, pastanelere, manavlara o arzu dolu sessiz bakışları karşısında çaresizce acı çeker, kendi çocuklarından utanır hâle gelirler.

Sonunda çocuklarının aç bakışlarına dayanamaz ve bütün bunlara neden olan siyasî iktidarı gönderirler.

Bugün bu ülkede yaşanan süreç tam da budur.

Bizim gibi insanları hapse atacağız derken hukuku yok edip ekonomiyi batırıyorlar.

Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’den beri ilk defa “denetime” aldı. Darbe döneminin Türkiye’sine davrandıklarını gibi davranıyorlar çünkü bugünkü siyasî iktidar darbeci askerlerin zorbalığını benimsedi.

Avrupa’nın değerlerinden uzaklaşmanın faturası bu ülkeyi ekonomik bir cehenneme çevirecek.

İşsizlik, pahalılık, çaresizlik, açlık artacak.

Siz sürebilir mi sanıyorsunuz bir iktidar bu şartlarda?

Sürmeyeceğini, süremeyeceğini göreceksiniz.

Bizi hapse atmak, yalan dolu iddianameler yazmak kurtarmaya yetmez bu iktidarı.

Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor.

Her gün kendi ateşiyle tükeniyor.

Kendilerini de Türkiye’yi de yakmamaları için çok uyardık, hâlâ da uyarıyoruz.

Onların cevabı da savcılarıyla polislerini gönderip bizi hapse atmak oluyor.

Bunları söylemek, hukuka dönün, zorbalığı bırakın demek darbecilik mi oluyor?

İktidarın artık hiçbir eleştiriye dayanamayan zavallı çaresizliği bu. Türkiye’yi yakarken kendilerini de öyle bir yaktılar ki cılk yara oldu her yanları.

En küçük bir eleştiri tenlerine değdiğinde canlarını delice acıtıyor, cevap veremiyor, polisleriyle savcılarını gönderiyorlar.

Bugün yaşadığımız maceranın özeti bu zavallılık işte.


Hapiste olanların değil, hapse atanların zavallılığı.

O zavallılığın somut bir ifadesi olan bu iddianameyi okumaya devam edelim.

Benim konuşmamdan savcının büyük harflerle yazdığı cümle şu:

Bu hırsız iktidar orada çok fazla kalamaz, bu hırsız iktidar hukuka karşı geliyor, hakka karşı geliyor, ahlaka karşı geliyor, hattâ siyasete karşı geliyor, siyaset dışı işler yapıyor…”

Bu cümlenin “küçük harflerle” yazılan devamı da şöyle:

“Bu orada duramaz, bunun sihri haksızlığa uğrayanların bir araya gelmesi, dayanışması, birbirine sahip çıkması, omuz vermesi ve hukuku talep etmesi.”

Savcı, “hırsız iktidar” sözünü darbeciliğe kanıt gösteriyor anladığım kadarıyla. Buna karşı insanların bir araya gelip hukuk talep etmelerini önermem de bu iktidarın savcılarına göre darbeciliğe giriyor herhalde.

İktidarın hırsızlık yaptığını düşünüyorum ve söylüyorum. Yasalarımıza göre bunu söylemek suç değildir. Darbecilik hiç değildir.

Her ne kadar ahir zaman şeyhülislamları, dini de, ahlâkı da ayaklar altına alarak “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verse de, bu fetva yolsuzluğun hırsızlık olmadığını değil, o fetvayı verenin dinle de ahlâkla da bağının kalmadığını gösterir.

Yolsuzluk hırsızlıktır.

Bu iktidar yolsuzluk yapıyor. Sadece şu köprüleri yaparken devlet kesesinden müteahhitlere ödedikleri milyonlarca dolar yeter onların yolsuzluktan yargılanmasına.

Savcı bunları söylememi istemiyor.

Savcıya mı soracağım ne söyleyeceğimi?

Paraları çalsınlar, sonra da çalmayın diyenleri darbeci diye hapse atsınlar.

Biz de buna hukuk diyelim.

Savcı, iddianameye aldığı konuşmada Nazlı Ilıcak’ın da bir cümlesini büyük harflerle yazıp, suç olduğunu işaret etmiş.

Ilıcak, “fiilî durumun mutlaka hesabı sorulacak, bu anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzluklar değil bir de açık anayasa ihlalleri var. Bir gün mutlaka bunun hesabı sorulacak” diyor.

Savcı buna kızmış.

Bizim savcının en tahammül edemediği laf galiba “hukuksuzlukların hesabı sorulacak” lafı.

Nasıl bir hukuk adamıysa, hukukun hiçbir yolsuzluğun, hukuksuzluğun, suçun hesabını soramayacağı bir düzen istiyor.

Bu savcının istediği düzende suç işleyenler değil, “suç işleyenlere hesap sorulacak” diyenler cezalandırılıyor.

AKP, aradığı savcıyı bulmuş.

Bunlardan kaç tane daha var acaba? Yargı sisteminin içinde daha kaç kişi bu ülkenin hukukunu ve ekonomisini çökertmek için faaliyet gösteriyor?

Sonra gene geliyoruz benim büyük harflerle yazılmış cümlelerime.

Menderes’le onun genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’un ilişkilerini örnek göstererek şöyle diyorum:

“Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.”

Mehmet Altan, kendisini güvenceye almak için General Sisi’yi göreve getiren ve Sisi tarafından devrilen Mısır Devlet Başkanı Mursî’yi örnek göstererek, “Mursî, Sisi’yle oynadı” diyor.

Ben de devam ediyorum:

“Askerle oynadı. Askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz.”

Savcı “suç” diye bu satırları iddianamede büyük harflerle yazmış.

Bizim savcı, darbecilikle suçladığı adam daha önce neler yazmış diye hiç merak etmediğinden benim 30 yıldır bu konuda yazılar yazdığımı, AKP’den önceki iktidarları da askerden kendi iktidarları için destek almaya kalkışmamaları için uyardığımı bilmiyor.

Sanıyor ki biz ilk kez bu konuları o programda konuştuk.

Bir siyasî iktidar meşruiyetini ve gücünü halktan ve hukuktan alır.

İşleri ellerine yüzlerine bulaştırmaya, bu durumu saklamak için baskı yapmaya ve bu baskı için de askeri kullanmaya kalktıklarında darbe olur.

Bu, her zaman böyle olmuştur.

1960’da da böyle oldu, 70’de de, 80’de de…

Siz hukukun dışına çıkıp askerin silahı ile iktidarınızı pekiştirmeye kalktığınızda, asker de “iktidar benim silahımın ucunda duruyorsa, o zaman o silahı tutan güç olarak o iktidarı ben hak ediyorum” der ve darbe yapar.

Demirel kendini güvenceye almak için Kenan Evren’i, Mursî kendini güvenceye almak için Sisi’yi genelkurmay başkanı yaptı.

İkisi de kendi getirdikleri generaller tarafından devrildiler.

Bir sivil iktidarı bu açık tehlikeye karşı uyarmak nasıl suç oluyor?

Nasıl darbecilik oluyor?

Akıldan, mantıktan, hukuktan kopmadan bunu açıklayabilecek kimse var mı?

Savcının o televizyon konuşmasında suç olarak gördüğü cümleler bunlar işte.

Hepsi de hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, şeffaflığı savunan cümleler.

Şu anda Türkiye’de savunulması en tehlikeli olan, siyasî iktidarın yok etmek için çırpındığı değerler bunlar.

Şimdi gelelim savcının bu konuşmayı suçlamak için yazdığı sonuç bölümüne.

İlk cümlesine bayıldım.

Çaresizlikten aklı karışmış bu savcı bende bazen bir acıma ve sempati duygusu uyandırmıyor da değil.

Savcı, bizi programda “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunmakla” suçluyor.

Anlatımın kusuruna bakmayın. Anadilini düzgün kullanamadığı için cümleyi böyle yazmış.

Bizim Erdoğan’ı ve hükümeti tehdit edecek bir güce sahip olduğumuzu düşünmesi çok sevimli değil mi gerçekten?

Adamlar hukuk falan tanımadan bizi sallasırt edip hapse atmışlar, savcı “bunlar Erdoğan’ı tehdit ediyorlar” diyor.

Nasıl tehdit ediyorum ben Erdoğan’ı?

“Hukuk vardır” diyerek mi?

“Böyle giderse seçimi kaybedeceksin” diyerek mi?

Nasıl tehdit ediyorum?

Gerçekten benim onları tehdit edecek bir güce sahip olduğumu düşünüyorlarsa, benden bu kadar korkuyorlarsa, bunu eğlenceli bulurum doğrusu, onu da söyleyeyim.

Bunu eğlenceli bulmayacak birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Bir de şu “hakaretvari söylemler” lafını çok sevdim.

Ne demek “hakaretvari” Sayın Yargıç?

Bu kavramın yasalardaki karşılığı ne?

Eğer hakaret ettiysem “hakaret” demesi gerekir, ki bu eylemin ceza kanununda başka bir maddesi var zaten. Darbecilikle ilgili bir suç değil.

“Hakaret” demiyor. Belli ki hakaret etmediğimi o da görüyor.

Peki, “hakaretvari” demek sert eleştirmek mi?

Eleştirmek suç değil.

E, bu “hakaretvari” ne demek?

Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor.

Sonra diyor ki bu siyasî iktidarın “yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğunu söylüyorlar.”

Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu?

Darbecilik mi?

Uyarmayalım mı iktidarı?

Savcı, “uyarmayın, eleştirmeyin, konuşmayın” diyor.

Savcının bunu söylemeye hakkı yok.

Benim iktidarın hukuksuzluklarını eleştirmem savcıyı hiç ilgilendirmez.

Onun işi iktidarın hukuksuzluklarını izlemek, soruşturmak, kanıt bulduğunda dava açmak. Ama nerede onda bu cesaret…

O, hukuksuzluğun değil, hukuksuzluğu eleştirenlerin peşine düşüyor. Tipik bir AKP dönemi savcısı.

“Kısa süre içinde ülke yönetiminden gideceğini söylüyorlar bu iktidarın” diyor.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

İlk başkanlık seçimlerini de kaybedeceklerini düşünüyorum.

Bir siyasî iktidarın gideceğini söylemek suç değildir. Sorunlu olan, ne olursa olsun iktidarın asla gitmeyeceğini söylemektir.

İktidarlar gelir gider.

Siyaset budur, demokrasi budur.

Bir savcı, “iktidarın gideceğini söylemek darbeciliktir” dediği anda yasaları çiğnemiş, iktidarın seçimle değişebileceği kuralını reddetmiş ve çok ciddi bir suç işlemiş olur ki bu savcı bu ciddi suçu işliyor.

Bu iddianamenin, bu iddianameyi yazan savcıya karşı bir suç kanıtı olarak kullanıldığını ileride göreceksiniz.

“Yargılanacaklarını söylüyorlar,” diyor.

Bu iktidarın yargılanacağını söylüyormuşum.

Evet, söylüyorum.

Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarı hukukun üstünde mi?

Savcı, onları hukukun ve yargının üstünde mi görüyor?

Asla yargılanmayacaklarına mı inanıyor?

Bu inancın hukukî dayanağı nedir?

Savcının ne bu inancının ne de iddialarının hukukî bir dayanağı var. Savcı, hukuku açıkça çiğneyerek “bu iktidarı eleştiremezsiniz, eleştirirseniz hapse atarım” diyor.

Şimdi en güzel yere geldik.

AKP iktidarının ülke yönetiminden gideceğini söyleyerek, “bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini” beyan etmişiz.

Darbe girişimini terör örgütüyle fikir ve eylem birliği içinde olmadan bilmemiz mümkün değilmiş. Amacımız gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmakmış.

Ve böylece maskesini indirip ağzındaki baklayı çıkarmış oluyor.

Bu savcı, sayfalarca süren laf salatasından ve saçmalıklardan sonra asıl söylemek istediğini nihayet söylemiş oluyor okuduğum bu son paragrafta.

Savcı, 15 Temmuz’da darbe olacağını bildiğimizin ve darbecilerle “fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzun” kanıtı olarak hangi sözümü kanıt gösteriyor?

“AKP iktidarı ülke yönetiminden gidecek” demişim.

Aynen böyle düşünüyorum.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek nasıl darbecilerle “eylem birliği” içinde olduğumuzu kanıtlıyor?

Daha önce de sordum, bir daha soruyorum:

Bu savcı ne düşünüyor? AKP’nin asla iktidardan gitmeyeceğini mi?

Neye dayanarak böyle düşünüyor?

Ekonomi cehenneme dönmüş, turizm batmış, işsizlik patlamış, hukuka güvensizlik had safhaya varmışken, bütün bunların sebebi olan siyasî iktidarın asla ülke yönetiminden gitmeyeceğini düşünmesinin dayanağı ne?

Bu savcıya göre AKP seçimle işbaşından gidemez mi? Neden seçimle gidemez?

Savcı bizi darbecilikle suçlamadan önce bunu açıklamak zorunda.

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin asla iktidardan seçimle gitmeyeceğini iddia edebiliyor?

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin gideceğini söyleyen herkesin darbeci olduğunu iddia edebiliyor?

AKP yöneticileri “biz asla seçimle gitmeyeceğiz” mi dediler, savcıyı buna mı inandırdılar?

Nedir?

Birisi bana bu savcının mânâsız, mesnetsiz iddialarının gerekçesini açıklasın.

Bakın bir daha söylüyorum, bir partinin iktidardan gideceğini söylemek asla suç değildir. Gitmeyeceğini söylemek suçtur.

Sayın Yargıç,

Bu savcının, lafı evirip çevirip bizimle ilgili iddianamenin sonunda “darbecilerle eylem birliği içinde olduğumuzun kanıtı” diye ortaya koyduğu benim söylediğim iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar” cümleleri.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” demişim.

Böyle diyorum.

Bir hukuk devletinde gerçekleşmesi fevkalâde muhtemel iki meşru ihtimal bunlar.

Bu iki meşru ihtimalin bir hukuk devletinde asla gerçekleşmeyeceğini söyleyebilir misiniz?

“AKP asla iktidardan gitmeyecek ve asla yargılanmayacak” diyebilir misiniz?

Bir hukuk devletinde fevkalâde meşru iki ihtimali dile getirmek nasıl “darbecilerle eylem birliği içinde” olmanın kanıtı olarak gösterilebilir?

Savcının kanıt olarak ortaya koyduğu sadece bu iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacak” dediğim için biz aylardır hapis yatıyor ve müebbetle yargılanıyoruz.

Ülkenin, hukukun, adaletin geldiği noktaya bakın.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek artık “darbecilerle eylem birliği içinde olmanın kanıtı” sayılıyor.

Savcı, bizi darbecilerle “eylem birliği” içinde olmakla suçluyor. “Eylem” hareket demek.

İki söz, iki cümle nasıl “eylem birliği” sağlıyor?

Söz ve eylem arasında hiçbir fark kalmadı mı artık?

Hukuksuzluk, zorbalık bu dereceye mi vardı? AKP’nin iktidardan gideceğini söylemek “darbe eylemi” mi sayılıyor?

“AKP iktidardan gidecek” demek “darbe eylemi” ise Meclis’i bombalamak ne?

“AKP iktidardan gidecek” sözü ile Meclis’i bombalama eylemi arasındaki farkları tümüyle ortadan kaldırıyor muyuz?

“AKP gidecek” demek, Meclis’i bombalamak kadar ağır bir suç mu artık?

Savcıya göre öyle.

Şu siyasî iktidarın ülkeyi getirdiği hâle bakın. Kelimeleri bombalarla eşdeğer tutuyorlar.

Şimdi durumun korkunçluğunu, rezaletin boyutlarını, yargının içine düşürüldüğü faciayı iyice vurgulamak için bir daha söylüyorum:

Benim “AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” sözlerim, 15 Temmuz darbesine katıldığımızın, darbecilerle “eylem birliği” yaptığımızın, 15 Temmuz’da darbecilerle birlikte hareket ettiğimizin “kanıtı” olarak sunuluyor iddianamenin sonunda.

Kanıt, benim söylediğim dört kelime.

AKP’nin iktidardan gideceğini söylediğim için savcı üç kere ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmamızı istiyor.

Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim:

AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.

Üstelik büyük bir ihtimalle bu ilk seçimde olacak. Referandum sonuçları bunun ilk işaretlerini verdi zaten.

İyice gülünçleşen, ciddiyetini, önemini, güvenilirliğini, ağırlığını kaybeden hukuk sisteminin açık bir örneği olan bu davadaki başka bir garabete daha işaret etmek istiyorum.

Benim katıldığım televizyon programında ev sahipliğini Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan yapıyordu.

Ilıcak ile Altan ev sahibi oldukları için büyük bir kibarlık göstererek konuşma hakkını bana verdiler. Bu nedenle programın çok büyük bölümünde ben konuştum.

Zaten savcının iddianameye koyduğu konuşma metninin neredeyse yüzde doksanından fazlası benim sözlerimden oluşuyor.

Suç diye büyük harflerle yazdığı cümlelerin yüzde doksanından fazlası da bana ait.

Savcının “kanıt” diye gösterdiği o dört kelimelik cümleyi de ben söyledim.

Peki, konuşmayı ben yaptığım, kanıt olduğu ileri sürülen cümleleri ben söylediğim hâlde neden Mehmet Altan benimle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı?

Mehmet Altan’ın tutuklanması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Onun tutuklanması bu davanın altında yatan gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Şimdi bu davada bizimle ilgili tek bir kanıt bile yok. Olamaz da zaten.

Benim tutuklanmam için ileri sürülen bir “bahane” var. Söylediğim dört kelime.

Benim için kanıt yok ama bahane var.

Mehmet Altan için “bahane” bile yok.

İddianamenin ona ayrılan 2,5 sayfasını da dikkatle okudum. İki buçuk sayfanın bir sayfası onun “hukuk ve demokrasi olmadan olmaz” diye biten bir yazısına ayrılmış.

O iki buçuk sayfada bir “bahane” bile bulunmuyor.

Çöken bu hukuk sisteminin herhangi bir kanıt bulmasından vazgeçtik, artık bir bahaneye bile razıyız ama Mehmet Altan için o bahane bile bulunamıyor.

Peki Mehmet Altan niye tutuklandı?

Ve onun tutuklanıp bir bahane bile olmadan müebbetle yargılanması bize neyi gösteriyor?

Bizim tutuklanmamızın kanıtla, bahaneyle, darbeyle bir alakası yok. Bize bunu gösteriyor.

Biz AKP’yi ve izlediği politikaları eleştirdiğimiz için tutuklandık. Bu yüzden müebbetle yargılanıyoruz.

Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” dediği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve onun savcıları tarafından bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Sadece biz değil, muhalefet eden herkes saçma sapan gerekçelerle hapse atılıyor.

Amaç, bizi susturmak değil sadece. Sesimizi duyurabileceğimiz, politik görüşlerimizi dile getirebileceğimiz bir mecra da yok zaten.

Amaç, biz ve bizim gibi insanlara uygulanan hukuk ve mantık dışı şiddetle bütün toplumu korkutup sindirmek.

Ama bu amaçlarına ulaşamadılar.

Referandum sonuçları, bu amaçlarına ulaşamadıklarını, toplumu korkutamadıklarını herkese gösterdi.

Bu utanç verici davalarla Türkiye’yi dünyaya rezil ettiler, koca ülkeyi dünyanın şamar oğlanına çevirdiler.

Tek sonuç bu oldu.

Sayın Yargıç,

Savcının bir iki mânâsız iddiası daha var, izninizle onlara da değineceğim.

Savcı benim sadece “darbeci” olduğumu iddia etmekle yetinmemiş. “Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için “PKK terör örgütü lehine kaos ortamı oluşturulmaya çalışılması faaliyetleri doğrultusunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğumu” da iddia ediyor.

Cümle çok çetrefil ama aldırmayın. Adam Türkçe yazamıyor.

Onun söylemek istediğini ben size sadeleştirerek söyleyeyim.

“Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım.

Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır.

Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı?

Gerçek bu değil mi?

Gerçekleri söylemek neden kaos ortamı oluşturmak olsun?

Gerçekleri söylemek neden dezenformasyon olsun?

Savcının bizden talebi hep aynı:

“Gerçekleri söylemeyin.”

Tehdidi hep aynı:

“Gerçekleri söylerseniz sizi hapse atarım.”

Benim de savcıya cevabım şu:

Senin hapishanen bana vız gelir, ben gerçekleri söylerim. Siz söylenmesinden korkacağınız işler yapmayın. Masum insanları öldürmeyin, yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik yapmayın.

Ben hayatım boyunca gerçekleri söyledim, bundan vazgeçecek değilim.

Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu:

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.


Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim.

Ayrıca Hüseyin Cahit’in ünlü sözünü biraz değiştirerek şunu da söyleyeyim:

Böyle bir davanın iddianamesini yazan savcı olmaktansa, böyle bir davanın sanığı olmayı, hayatımın geri kalanını hapiste geçirmeyi daha onurlu bulurum.

Savcı 14 Temmuz gecesi programına katıldığım Can-Erzincan TV’nin 15 Temmuz’dan sonra bir KHK ile kapatıldığını söyleyip bu televizyonun “terör örgütü ile iltisaklı” olduğunu ileri sürüyor.

Bu iddialar benim iddianamemde ne arıyor?

Biz orada konuştuğumuzda televizyon yasal ve meşru değil miydi?

Bu nasıl bir mantık?

Televizyonun daha sonra kapatılmış olması nasıl bizim suçlu olduğumuzun belirtisi olarak sunulabilir?

Sadece bu örnek bile hukuka nasıl tasallut edildiğini göstermeye yeter.

Savcının çok hoşuma giden bir suçlaması var, ona da cevap verip yavaş yavaş ifademi bitireceğim.

Savcı, konuşmamda Mehmet Baransu’yu savunduğumu, “bu şekilde ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı şeklinde yorumlarda bulunarak örgütsel amaç doğrultusunda soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalıştığımı” söylüyor.

Savcının yazdıklarını Türkçeye tercüme edersek söylediği şu:

Ben ifade özgürlüğünün olmadığını söyleyerek, soruşturmaları “örgütsel amaç doğrultusunda” itibarsızlaştırmaya çalışmışım.

Utanmazlığın bir sınırı yok gördüğünüz gibi…

Savcıya göre “örgütsel amacı” olmayan biri “ifade özgürlüğü yok” demez.

Bu söylediklerine kendisi de inanıyor mu onu da merak ediyorum gerçekten. Eğer gerçekten inanıyorsa, o zaman hukuku değil tıbbı ilgilendiren bir vak’a var karşımızda demektir.

Ben “fikir özgürlüğü yok” diyerek soruşturmaları da itibarsızlaştırıyormuşum.

Önce savcıya kötü haberi vereyim.

Soruşturmalarınızın en küçük bir itibarı yok. Ne Türkiye’de ne dünyada.

Soruşturmalarınızı itibarsızlaştırmak için kimseye de ihtiyacınız yok. İddianame diye yazdığınız yalanlarla bu işi bizzat kendiniz yapıyorsunuz zaten.

İtibarsızsınız.

“Fikir özgürlüğü yok” demek suçmuş.

160’tan fazla gazeteciyi hapse atacaksınız, binlerce akademisyeni tek bir kararnameyle işten çıkaracaksınız, bir de “fikir özgürlüğü var” diyeceksiniz, öyle mi?

Fikir özgürlüğünün zerresi yok bu ülkede.

Askerî vesayet günlerinden bile daha beter, daha rezilâne bir baskı düzeni var sadece.

Fikir özgürlüğü olsa ben yaptığım konuşmalar, yazdığım yazılar nedeniyle müebbetle yargılanır mıydım?

Mehmet Altan, hakkında bir “bahane” bile olmadan bir şafak vakti tutuklanır mıydı?

Ne fikir özgürlüğü?

Hangi fikir özgürlüğü?

Savcıların yalan söyleme özgürlüğünden başka özgürlük kalmadı bu ülkede.

“Fikir özgürlüğü yok” demeyecekmişim.

Savcı beyimiz “dünya dönüyor” demeyi de yasaklasın bari.

Engizisyon savcılarını geçti bu savcı. Her türlü gerçeğe düşman.

Bu ülkede fikir özgürlüğü yok Sayın Yargıç.

Benim bu mahkemede yargılanmam bile fikir özgürlüğü olmadığını kanıtlamaya yeter.

Solcu, Kürt, liberal, Atatürkçü, ulusalcı, muhafazakâr 160’dan fazla gazeteci hapiste bugün.

Aralarında büyük görüş farklılıkları olan bu insanların ortak özelliği ne?

AKP muhalifi olmak.

Sadece bu tablo bile bugün fikir özgürlüğünün ve hukuk sisteminin bu ülkede ne hâlde olduğunu ortaya koyuyor işte.

Bu gerçeği bütün dünya görüyor.

Türkiye’de fikir özgürlüğü olduğunu iddia eden bu savcı, beni darbecilikle suçlamak için üç de yazımı almış iddianameye.

Fikir özgürlüğü var ama yazılar darbecilik sayılıyor.

Sevsinler fikir özgürlüğünü.

“Mutlak Korku” başlıklı yazıda Erdoğan’ın anayasaya uymadığını, bütün yasaları çiğnediğini söylemişim. Yasama, yürütme ve yargıyı denetim altına alan bir diktatör olduğunu, siyasî hayatının sonuna geldiğini söylemişim.

Ve, “sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi” diye yazmışım.

Kendimle tamamen aynı fikirdeyim.

Erdoğan, “fiilî” başkan olduğunu söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek anayasayı çiğnedi.

Güçleri tek elde toplamaktan bahseden de zaten kendisi. Güçleri tek elde toplayan siyasetçiye de diktatör denir.

Evet, kötü bir piyesin sonuna geliyoruz. Evet, bedeli ağır oldu. Evet, yakında bu bitecek.

İlk seçimde Erdoğan çok büyük bir ihtimalle iktidarı kaybedecek.

Bunun bütün ipuçları da referandumda görülüyor zaten.

Bunları söylemek neden darbecilik oluyor?

Erdoğan’ı eleştirmeyi, onun iktidarı kaybedeceğini söylemeyi bu savcı neden darbecilikle eşdeğer hâle getirmek istiyor?

Hangi yetkiyle bir siyasetçinin eleştirilmesini önlemeye çalışıyor?

Bir siyasetçiyi eleştirmeyi darbecilikle eşdeğer tutmanın hukukî açıklaması nedir?

Böyle bir hukukî açıklama yoktur.

“Ezip Geçmek” başlıklı yazımda da Erdoğan’ın iç savaş istediğini söyleyip “saray duvarları top mermileriyle çöktüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç olur” demişim.

Bir yazar, Erdoğan’ın bir eski bürokrata “iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini yazdı. Bürokratın kendisi ona anlatmış. Bu yazı yalanlanmadı. Belli ki Erdoğan bunu söylemiş.

Bir cumhurbaşkanı ülkesinde iç savaş çıkmasını nasıl isteyebilir, nasıl “iç savaş çıkarsa çıksın” diyebilir?

İç savaş korkunç bir şeydir.

Hiç kimse ülkede “iç savaş çıkarsa çıksın” diyemez.

Bunu eleştirmek değil, bunu söylemek suçtur.

Tabii ki bunu eleştirdim.

Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlattım.

15 Temmuz’da bunun küçük bir örneğini yaşadık.

Erdoğan’ın sarayı değil ama Meclis bombalandı.

Bunun nasıl dehşet verici bir iş olduğunu görmediniz mi?

“İç savaş istemeyin” demek nasıl suç sayılabilir?

Biri “iç savaş çıkarsa çıksın” diyor, ben de “böyle şeyler söyleme, iç savaş korkunçtur” diyorum.

Ve savcıya göre suç işleyen ben oluyorum.

Savcının hoşuna gitmek için ben de mi “iç savaş çıkarsa çıksın” demeliyim?

Bu nasıl suçlama?

Delirmiş mi bu savcı?

Benim bu yazım Osman Özsoy diye birinin Erdoğan’ı “tehdit ettiği” döneme rastlamış. Savcının karışık Türkçesinden ne dediğini tam anlamadım ama sanırım bunu söylemek istiyor.

Osman Özsoy’u tanımıyorum.

Erdoğan’ı tehdit etti mi etmedi mi hiçbir fikrim yok.

Ama bir başkasının sözleriyle ben nasıl suçlanabilirim?

Bizim savcı ipi kopmuş uçurtma gibi, uçup gidiyor. Birisinin bir şey söylediğini iddia ediyor, bunu da benim hakkımdaki iddianameye koyuyor.

Hiç tanımadığım birinin söylediğini iddia ettiği sözlerle benim suçlu olduğumu kanıtlamaya kalkıyor.

Ben Erdoğan’ı tehdit etmiyorum, uyarıyorum. “İç savaş isteme” diyorum.

Aynı şeyi şimdi de söylüyorum.

İç savaş korkunçtur.

Suç mu bunu söylemek?

Üçüncü yazım da “Montezuma” başlıklı yazım.

Erdoğan’ın askerî vesayet isteyen ulusalcılar tarafından esir alındığını söylemişim.

Evet, söyledim.

Şimdi de söylüyorum.

Erdoğan’ın Rusya ve Suriye politikalarını belirlediklerini, arabuluculuk yaptıklarını zaten ulusalcıların kendileri de açıklıyor.

Bunu söylemenin darbecilikle ne ilgisi var?

Savcı hep aynı noktaya geliyor:

“Erdoğan’ı eleştirmek darbeciliktir” diyor.

Ben de “hayır” diyorum.

Bir siyasetçiyi eleştirmek darbecilik değildir. Erdoğan bir siyasetçi. Son beş yılda çok fazla hata yapmış bir siyasetçi.

Tabii ki eleştirilecek.

Ülke gözümüzün önünde çöküyor bu yanlış politikaların sonucunda.

Bunu eleştirmeyeceğiz de neyi eleştireceğiz?

Savcı savcılık yapmıyor.

Bir yasakçılığın sözcülüğünü üstleniyor, görevini kötüye kullanıp bir siyasetçinin fedailiğine soyunarak herkesi tehdit ediyor.

Bütün bu iddianamenin, bu iddianamenin içindeki yalanların özeti bu.

Bu iddianamedeki yalan dolu suçlamalara vereceğim cevaplar bunlar.

Bir tek kanıt bile ortaya koyamayan bu yalan dolu iddianamenin tek amacı insanları korkutmak ve susturmak.

Dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde insanlar bu suçlamalarla hapse atılıp yargılanmaz.

Sırf fikirlerimizden ve eleştirilerimizden dolayı bizi hapse atıp yargılamak bu ülkenin ve bu ülkenin yargı sisteminin utancıdır.

İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok.

O nedenle bir talebim de yok.


Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak.


John Fowles, bir romanında “dünyadaki bütün yargıçlar verdikleri kararlarla yargılanır” der.

Doğru bir söz.

Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır.

Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız.


Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin.


Hakkında hüküm verilecek olan sizsiniz çünkü…

Vaktiniz ve sabrınız için teşekkür ederim.

Ahmet Altanhukuk-pornosu

Reklamlar
 
Bir iddianamenin hukuk pornosu olarak portresi için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Haziran 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Sıradan Pencereler

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.

Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.

Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.

Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.

Hangisi daha vahşice olurdu?

Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?

Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar.

Ortalıkta kimsecikler yok.

Hafif bir yağmur çiseliyor.

Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor.

Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar.

Gökyüzü kapalı ama hava ılık.

Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yanına, kuvvetli kulaçlarla ısınmaya çalışıyorsun.

Tek kişilik bir “yaza veda” partisi bu.

Terk edilmiş havuzda, zaman zaman avucuma takılan kuru yaprakların arasında yüzerken garip bir sevinç de duyuyorum, sonbaharın tadını çıkarmaya çalışıyorum.

Arada bir sütunların arasından bir görevli şaşkın gözlerle bana bakıyor, eylülün son günlerinde yüzen bir adamın suyun içinde taş kesilip dibe batmasını bekliyor sanırım.

Sırtüstü yüzerken uzaktaki apartmanların üst katlarını görüyorum.

Birbirlerine benziyorlar.

O sıradanlığın içinde nelerin gizlendiğini merak ediyorum.

Mesleki bir çarpılma belki de bu, gördüğüm her şeyde görülmeyen bir şeyler olduğuna inanmak.

O evlerin her birinde de görülmeyen, anlatılmayan, saklanan bir şeyler olduğuna eminim.

Bir şeyler saklıyorlar.

Havuzun bir ucundan bir ucuna gidip gelirken yüzümde bir gülümseme yaratan hınzır bir hayal de dolaşıyor aklımda.

Türlü tuhaf meselelere aklını takan bütün erkeklere, kadınlarının kendilerinden neler gizlediklerini söyleyiverseler mesela.

Kötü kalpli biri, aynı anda bütün erkeklere kadınların onlardan gizli neler yaptığını, neler düşündüğünü, neler hayal ettiğini anlatsa.

Sanırım dehşet filmlerindeki gibi bir sahne yaşanırdı.

Sokaklar, bir yerden bir yere çılgınca koşan erkeklerle, çarpışan arabalarla, çığlıklarla, küfürlerle dolardı.

Hayatın diğer alanlarında olup bitenlere ilgilerini tümüyle yitiren erkekler kadınlarına ait gerçeklerin daha fazlasını, nedenini, ayrıntısını öğrenebilmek için kıyamet kısrakları gibi koşarlardı.

Yaşanan görünür huzuru, belki de söylenmeyen gerçeklere borçluyuz.

Saklananlara.

Kadınların çok büyük kısmının erkeklere asla anlatmadıkları sırları var.

Zihinlerinin özenle kilitlenmiş bölümlerinde erkeklere göstermedikleri duyguları, maceraları, hayalleri, hatıraları duruyor.

Taa çocukluklarından beri babalarına, ağabeylerine, arkadaşlarına yalan söylemek zorunda bırakılan, baskılar sonucunda bir tür yalan eğitiminden geçen kadınlar iki şeyden çok eminler, erkeklerin onların gizlediği bir şeyler olduğunu asla anlayamayacağından ve o koca adamların gerçekleri taşıyacak kadar güçlü olmadıklarından.

Eğer biri, kadınları “ne saklıyorlar” diye dikkatle izlemeye koyulursa, ışıksız bir yeraltı labirentine düşmüş gibi zamanla gözleri karanlığa alışır ve birbirine benzer küçük işaretler görmeye başlar.

Biriktirdiği o işaretleri bir araya getirdiğinde ise bir definenin haritasını ele geçirir.

Kadınlar erkekleri tanıyor ama birbirlerini pek tanımıyorlar.

Ve, sır saklama biçiminin neredeyse hepsinde aynı olduğunu bilmiyorlar.

Hepsi birbirine benzer sırları, zihinlerinin birbirlerine benzeyen bölümlerine, bir cevizi ağaç kovuğuna saklayan sincap gibi aynı mimiklerle ve jestlerle bırakıyor.

Bir erkek, sakladıkları gerçeklerden birinin yanından farkına varmadan geçerse yüzlerinde aynı uçuk pembelik bir anlığına beliriyor.

Aynı kaçamak gülüş.

Konuları değiştirmek için yapılan o aynı muhteşem manevra.

Üstlerine gidildiğinde aynı sinirli tepki.

Birisi, erkeklere o gizli araziye girişin yolunu gösterse…

Bütün erkekler gerçekleri öğrense.

Sanırım, bu konuda kadınlar haklı.

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz.

Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez.

Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü.

Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor.

Hangisi daha vahşice olurdu?


Gerçeği söylemek mi, saklamak mı?

Bazen kadınlar taşıdıkları sırlardan yorulduklarında, kaçmaktan sıkılan bir suçlu gibi yakalanmayı arzularlar.

Ama çok açık, çok berrak bir arzu değildir bu, yakalanma isteği, yakalandığında olacaklardan duyulan korkuyla çatışır.

Onun için açıkça bir şey söylemezler ama yakalanmalarına yol açacak ipuçlarını erkeklere verirler; anlamsız gözüken bir cümleyle, bilmemesi gereken bir konuda sergilediği bir bilgiyle, kuşkulandırıcı kaygan bir gülüşle erkeği soru sormaya kışkırtırlar.

Sanırım çok az erkek karşılaştığı bu “olağandışılıkla” ilgilenip soru sorar.

Bu ilgisizlik, onların işaretler karşısındaki duyarsızlıklarından mı yoksa bilinçaltlarında hep yaşattıkları tuhaf korkudan mı kaynaklanıyor, bunu bilmek çok zor.

Hep öğrenmek ister gibi gözükmelerine rağmen belki de öğrenmek istemiyorlar.

Bütün dünyayı yöneten, savaşlar çıkartan, cinayetler işleyen, bin bir entrika çevirebilen, büyük servetleri idare eden, istihbarat teşkilatları kuran erkeklerin, konu kadınların sırları olduğunda böylesine aptallaşıp saflaşması insanı kuşkuya düşürüyor.

Büyük bir ihtimalle onlar kadınların gizlediklerinin peşine düşmekten korkuyorlar.

Bu, sadece karşılaşacaklarını taşıyamama endişesinden değil.

Daha ürkütücü bir başka tehlike var onlar için.

Bir kadının sırrını çözmeye çalışan erkek, o kadında kaybolur.

Yakalamaya uğraştığı sırrın kölesi olur.

Bütün hayatı, bir kadının karanlığı içinde kör bir yarasa gibi duvarlara çarpa çarpa parçalara bölünür.

Her bir sır için zamanını, ruhunu, varlığını feda eder ve her sırrın arkasından yeni bir sır çıkar önüne.

Bu, öylesine dehşet verici bir kısır döngüdür ki, kadının sırrının peşine düşen erkek bulduğu her ipucuyla ulaşmaya çalıştığı gerçeğin ve o gerçeği içinde saklayan kadının esiri haline gelip bir daha kolay kolay uzaklaşamaz.

Bağımlılık yaratan, hiç çözülmeyen sonsuz bir bilmeceye dönüşür kadın.

Bu duruma düşen erkeğe, gerçeği bir eroinmana eroin verir gibi parça parça verir kadın.

O gerçeğin o erkeği çökertişini izler.

Her çöküşte erkek kadına bağlanırken, kadın erkekten uzaklaşır.

Belki de, kadınların zaman zaman yakalanmak istemelerinde bu oyunu oynama arzusu da vardır, gerçeği ilk gördüğünde silkinip kaçamayan ya da bu gerçeği sağlam bir biçimde taşıyamayan erkeğin köleleşeceğini sezerler.

Bir jileti etine sürmek gibidir bu.

Ürpertici, korkutucu, tehlikeli ve heyecan verici.

Erkek gerçeğe yaklaştığında belki sadece korkudan değil bu tuhaf heyecandan kızarır kadınların yüzü.

Kadınların sakladıkları gerçekleri öğrenmek tehlikelidir.

Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birini hiç tanımadığınızı anlayabilirsiniz.

Bir yanıyla size çok yakın olan birinin bir yanıyla çok uzak olduğunu görmek şaşırtır sizi.

Ve, bir erkek aradaki o mesafeyi nasıl dolduracağını hiç bilemez.

O mesafenin neden oluştuğunu da…

Belki de birçok kadının o mesafeye, kendilerine ait gizli bir hayata ihtiyacı vardır.

Yalnız başlarına, sadece kendilerine ait maceralarla ve hayallerle dolaşacakları bir alana.

Erkeklerin pek tanımadığı bir bahçedir orası.

Bir erkeğin kolayca sahip olamayacağı bir bahçe.

Kadını o gizli bahçesinin varlığını bilerek kabul edebilir mi bir erkek?

Kadınlar, kabul edemeyeceğine inanır.

O bahçeyi saklarlar onun için.

Serin bir sonbahar havuzunda avuçlarıma kuru yapraklar değdiğini hissederek yüzerken gördüğüm o sıradan evlerin içlerinde gizli bahçeler var.

Pencereleri ne kadar da birbirine benziyor…

Ne kadar da sıradan görünüyorlar.

Birisi, erkeklere bütün gerçekleri söylese…

Kadınların aklından geçenleri…

Hepsini…

O sakin kadınların rüyalarında gördüklerini…

Bir erkeğin giremeyeceği, sahip olamayacağı karanlık bölgeler.

Bütün bunları bilerek bir erkek bir kadınla mutlu olabilir mi?

Tek hecelik bir değişiklik herkesi mutlu edebilir belki de, “benim olsun” yerine “benimle olsun” diyebilmek…

Aradaki o küçük “le” hecesi…

Bir hece…

Birçok hayatı mutsuz kılan küçük bir hece.

O hecenin üstesinden gelmek zor, değil mi?

“Senin söylediğinden fazlasını sana sormam, benim söylediğimden fazlasını bana sorma” diyen, herkesi kendi gizli bahçesinde özgür bırakan, gerçekleri korkulacak tehlikeler olmaktan çıkaran bir anlaşma…

Bu yapılabilseydi eğer birçok hayat ne kadar farklı yaşanırdı.

Erkekler gerçeklerden bu kadar korkmaz, kadınlar gizli bahçelerinde bu kadar ürpererek dolaşmazlardı.

Yağmur çiseliyor.

Kimse yok.

Şezlongları çoktan kaldırmışlar.

Yağmurla titreyen bir havuzda yüzüyorum.

Uzaktan evler gözüküyor.

Sıradan evler.

İçleri tene değen jilet gibi ürpertici gerçeklerle dolu.

Kimsenin bilmediği, kimsenin sormaya cesaret edemediği gerçekler.

Hayatı böylesine eğlenceli kılan da belki bu.

Yağmurda yüzmek gibi…

Havuzda yağmurdan ıslanıyorsun…

Ahmet Altankadinlarin-gizemi

 
Sıradan Pencereler için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Huzursuz Ruhlar

Birisini çok sevseniz…

Ona aşık olsanız…

Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese…

Yıllarınızı birlikte geçirseniz…

Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız…

Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse…

Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız…

Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz…

Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız…

İçinde isimler olan bir defter bulsanız…

Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada…

Ne yaparsınız?

Ne hissedersiniz?

Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

Sevdiği kadının seviştiği erkekler…

Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

Çok ağır yaralanmıştı.

Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

Hesap sorabileceği, “niye yaptın” diyebileceği kimse yoktu.

Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

“Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”

O “derin gözlerin” sahibi onu aldatmıştı.

Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

Bir kadın bunu niye yapar?

Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya “Elsa’nın gözleri” şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

“Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum.”

Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, “herkes tarafından sevilme ve beğenilme” hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

Gerçi yeryüzündeki herkeste bir “sevilme” isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

Nedir o?

Ne yaratır o boşluğu?

“Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın
Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri.”

Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

Kendisinin.

Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

Garip bir ikilik bu.

Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de “yanlış insanları” beğendikleri için küçümsüyorlar.

“Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar”

Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini “haksızlığa uğramış” hissetmeleri.

Haksızlığa uğramış biri, bu “haksızlığı” dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

Ve her şeyi yaparlar gerçekten de…

Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, “bulunacak” bir deftere yazabilirler.

“Sevilme hastalığına” yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

Tanrının şakaları bitmez.

Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.

İnsanlar, bu “sevilme hastalarını” tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, “sevilmek isteyen”den “sevmeyen”e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin
Zaman kadındır. İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
….
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan”

O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

Aragon, bir “kaçaklık”, bir “yabancılık” olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar…

Ama gene de “sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi” diyordu.

O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

Hiçbir soru soramadı.

“Niye” diyemedi, “Niye yaptın Elsa?”

Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim”

Aragon, “ölmenin sevmekten daha kolay” olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

Ve hiçbir zaman soramadı.

“Niye Elsa, niye yaptın bunu?”

Ahmet Altanelsa-nin-gozleri

 
Huzursuz Ruhlar için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Mart 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum

Ben okuduğumda, siyah pelerinini giymiş, karanlık maskesini takmış Darth Vader’in o boğuk, mekanik sesiyle yok edilecek bir gezegenle ilgili verdiği emri duymuş gibi oldum.

“Yok edin” diyordu. “Yok edin.”

Sadece, verdiği emrin kendi gezegeniyle ilgili olduğunu, kendisinin de yok edileceğini bilmiyordu.

Levent Gültekin’in Özgür Düşünce Gazetesi’nde Hüseyin Keleş’e söylediklerini okudunuz mu?

Aynen şöyle diyordu:

“Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey’le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey, o bürokrata yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede.’ Tayyip Bey de ‘çıksın, ezer geçeriz’ diye karşılık veriyor. Bu diyalogu bürokratın kendisinden dinledim. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırs.”

Türkiye’yi yöneten adam, yönettiği ülkede iç savaş çıkmasını göze alıyor, “ezer geçeriz” diyor.

Ülkenin “anayasayı dinlemeyen” yöneticisi, iç savaş için “çıksın” diyorsa, o ülkede iç savaş çıkar.

Zaten hızla oraya doğru gidiyoruz.

Kendi gezegeni için “yok edin” emri verdiğini bilmeyen bir Darth Vader gibi Erdoğan da kendi ülkesini ve üstelik kendi hayatını yok edecek bir iç savaşa “çıksın” dediğini bilmiyor.

Amerika’ya Muhammed Ali’nin cenazesine gittiğinde kendisini büyük bir coşkuyla karşılayıp “işte Müslümanların lideri geldi” diye selamlayacaklarını sanıp hem kendini hem de Türkiye’yi nasıl rezil ettiyse, “ezip gececeğini” sandığı için “çıksın” dediği iç savaşla da hem kendini hem Türkiye’yi mahvedecek.

Gerçeklerle bağını koparmış Erdoğan.

Hukukun denetiminden kaçabilmek için “iç savaşı” göze aldığı, dahası “ezer geçeriz” diyerek iç savaşı arzuladığı anlaşılıyor.

İç savaşla ilgili en küçük bir bilgisi yok.

Sarayının duvarları top mermileriyle çöktüğünde, eli silahlı insanlar koridorlarda birbirlerini öldürdüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç kalmış olur.

İç savaş, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir, kimse onun yarattığı facianın kurbanı olmaktan kurtulamaz.

Savaştan çok daha korkunçtur.

Düşmanının nerede olduğunu bilmezsin, düşmanının kim olduğunu bilmezsin, korkunç bir nefret herkesi canavara çevirir, birbirlerini öldürmekle yetinmez insanlar, birbirlerinin cesetlerini bile parçalarlar, çocuklarının, eşlerinin, sevgililerinin, kardeşlerinin ırzına geçerler, evlerini yakarlar.

“İç savaş çıksın” diyen bir lideri destekleyen “havuz medyası”, o medyanın yöneticileri, sahipleri, yakınları kendilerini güvende sanıyorlar galiba.

İç savaşta kimse güvende değildir.

Kaçıp gitseler de yakınları burada kurban olarak kalır.

Sadece sevdiklerini, yakınlarını değil komşularını bile öldürürler.

“İç savaş çıksın” diyen bir adama oy veren AKP’liler, bu iç savaşta “ezip geçeceklerini” düşünüyorlar herhalde.

İç savaşı, Kürt mahallerinde hendek kazan çocukları tanklarla, toplarla öldürmek sanıyorlar.

İç savaş, sabah selamlaştığın adamın akşam evine girip senin gırtlağını kesmesidir.

Gözünün önünde karına tecavüz etmesidir.

Çocuğun kapının önüne çıktığında, etrafta saklı bir nişancının onu kafasından vurup öldürmesidir.

Bu ülkede iç savaş çıktığında, AKP’liler sadece başkalarının “kurban” olacağını mı sanıyor?

Galiba öyle sanıyorlar ama yanılıyorlar.

İç savaş herkesi, bütün ülkeyi kanlı bir girdabın içine çeker.

Üstelik, şu anda topluma yüklenen nefret ve öfke patlama noktasına çok yakın.

Yalnızca şehirleri, köyleri, mahalleleri yok edilen Kürtlerle Türkler arasında değil bu nefret…

“Namaz kılmayanlar hayvandır” diyenlerle, namaz kılmayanları “telef” edilecek yaratıklar gibi görenlerle, “hayvan” denilenler arasında da korkunç bir nefret birikiyor.

Öfke liselere kadar yayıldı.

Erdoğan ve AKP’liler, iç savaş çıkınca “ordu” kendi emirlerinde kalacak sanıyorlar.

“Bol para verdikleri” söylenen komutanların bir kısmını belki yanlarında tutarlar ama iç savaşlarda ordular da bölünür, bir ordunun içinden birbirine düşman ordular çıkar.

Katliamlar olur.

Bosna’da yaşananlara bir bakın.

Ruanda’da yaşananlara bir bakın.

Suriye’de yaşananlara bir bakın.

Kitap okumaya üşeniyorsanız, bu konudaki filmlere bir göz atın.

“İç savaş çıksın, ezer geçeriz” diyerek gözünü karartmış bir adam sizi nereye sürüklüyor bir görün.

Yıllar önce gene yazmıştım, ortaokulda bize okuttukları “Nişancı” diye bir İrlanda hikayesi vardı.

İç savaş sırasında, damlara saklanan bir nişancıyı anlatır.

Damların üstünde başka bir nişancıyı fark eder.

İkisi de çok usta nişancıdır, çok maharetlidir.

Saatlerce çatışırlar.

Sonunda hikayenin kahramanı, diğer nişancıyı vurmayı başarır.

Diğer adam vurulup sokağa düşer.

Nişancı da işini yapmış olmanın rahatlığıyla damdan iner, tam sokaktan çıkacakken, “vurduğum adam çok iyi bir nişancıydı, kimdi acaba” diye merak eder.

Dönüp, vurduğu adamın yanına gider, yüzüstü yatan ölü bedeni çevirip yüzüne bakar.

Kardeşinin yüzüyle karşılaşır.

Vurduğu adam kardeşidir.

İç savaş budur işte… Kardeşin kardeşi vurmasıdır.

Olmaz mı sanıyorsunuz?

Daha dün IŞİD’li bir celladın kendi kardeşinin kafasına kurşun sıkarken çekilmiş resimleri yayınlandı.

Erdoğan’ın “çıksın” dediği iç savaşta yaşanacak olanlar bunlardır, bu facialardır.

Ateşe konmuş bir suyun kaynamaya yaklaştığının işaretini veren küçük kabarcıklar gittikçe hızlanarak görünür oluyor, muhalefet liderinin üstüne “kurşun” atılıyor, bir başka muhalefet liderini hapsetmek için hazırlıklar yapılıyor, toplumu güvencede tutacak hukuk ortadan kaldırılıyor, “din” adına, “milliyetçilik” adına müthiş bir öfke ve nefret sağanağı yaratılıyor.

Ve ülkenin cumhurbaşkanı “iç savaş çıksın” diyor.

Ülkeyi yöneten adam “iç savaş çıksın” derse, iç savaş çıkar.

Ülke parçalanır, milyonlarca insan ölür, açlık, sefalet kol gezer, insanlar ülkeden kaçabilmek için birbirini paralar.

Sonunda da Erdoğan’ın sarayını yerle bir ederler.

Geriye paramparça kanlı bir çöl kalır.

Kimse de kendini kurtaramaz.

Bu anlattıklarım bir “korku masalı” değil, birçok ülke yaşadı bunları, onların da başlarındaki adamlar “çıksın” dedi iç savaş için, oralarda da adım adım yüründü iç savaşa.

Bütün muhalefet partilerinin, Türkiye’ye neyin yaklaştığını, Erdoğan’ın neyi göze aldığını görerek politikalarını belirlemeleri gerekiyor, bir iki demeçle geçiştirilecek bir sorun yok karşımızda.

Ciddi bir felaketin ülkeye yaklaştığını görüyoruz.

AKP’liler de iyi düşünsün.

İç savaş çıktığında herkesle birlikte onlar da yaşayacak bunları…

Kaçmaları da bir işe yaramayacak, “savaş suçlusu” olarak yargılanacaklar.

Darth Vader’in “gezegeni yok edin” emrini duyduk.

“Yok edilecek” gezegenin sizin ülkeniz olduğunu bilin.

Darth Vader bilmese de siz bilin bunu.

Ona göre davranın.

Ahmet Altan

14 Haziran 2016

ic-savas-komsunun-karina-tecavuz-etmesidir

Levet Gültekin’in Özgür Düşünce gazetesinden Hüseyin Keleş’e verdiği yazılı söyleşi şöyle:

Türkiye adına konuşulacak bir şey kaldı mı?

Bu ülkeden başka yaşayacak yerimiz yok. Mecburen konuşup sorunlarımızı çözeceğiz. Bu enkazdan kurtulup burayı yaşanabilir bir ülke yapmamız gerekiyor. Bir insanın kişiliğine, ahlakına, çalışkanlığına zerre kadar katkısı olmayan; yani iyi insan olmamıza etkisi olmayan etnik köken, inanç, ideoloji farklılıklarını bir tarafa bırakıp herkesin huzurla yaşayabileceği bir ülke yapmalıyız. Bunun için konuşup, yazıyoruz.

Bu kadar kutuplaşmanın had safhada olduğu bir ortamda bahsettiğiniz dayanışma nasıl sağlanacak?

Kutuplaşmadan yakınıyoruz ama bu kutuplaşma bize bir şey gösterdi. Ne kadar ayrışırsak ayrışalım, ne kadar koparsak kopalım kaderimiz birbirimize bağlı. Birbirimizden farklı bir hayat kuramayız. Ne demek istediğimi açıklayayım. Mesela; “Ben İstanbul’da yaşıyorum, iyi bir işim var ve çok da güvenlikli bir sitede oturuyorum. Kürt sorunundan bana ne” diyordu kimileri geçmişte. Demek ki öyle değilmiş. O sorunun neden olduğu ateş sonunda gelip seni de yakıyormuş. Aynı şekilde, “başörtüsü sorunu benim sorunum değil” diyenler şu anda o sorunun yarattığı arızanın bedelini ödüyorlar. Yani başörtülülerin öfkeyle, kızgınlıkla yaptığı tercih o sorunu görmezden gelenlerin hayatını da çekilmez yapıyor. Ya da milyar dolarlık iş adamısın. Ülkedeki yoksulluk umurunda değil. Ama kaderin ayda 1000 TL alan adamın elinde. Çünkü onun siyasi tercihi senin geleceğini belirliyor. O 1000 TL alan adamın seçtiği iktidar gelip senin malına el koyuyor. Sen çocuğunu en iyi lisede, üniversitede okut ama o okumayan çocuğun siyasi tercihiyle ortaya çıkan ülkede senin iyi okullarda okuyan çocuğun da yaşıyor veyahut yaşayamıyor. Bu da bize gösteriyor ki ülkenin bütün sorunları aynı zamanda hepimizin sorunu. Ülkede eğitim sorunu varsa o sorun senin sorunun. Çünkü cahil kalmış insanların seçtiği iktidarların yönettiği ülkede yaşamak zorunda kalıyorsun. Ya da Kürt sorunu varsa o sorun senin sorunun. Ya da Aleviler mutsuzsa o mutsuzluğun kaynağı senin de sorunun. Bu da demek oluyor ki Kürtler mutsuzsa sen de mutsuzsun, Aleviler mutsuzsa sen de mutsuzsun, dindar mutsuzsa sen de mutsuzsun, solcu mutsuzsa sen de mutsuzsun. Yani hiçbirimizin ötekinden bağımsız bir hayat kurma şansı yok. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız. O parçalardan biri hasta olursa bütün işlevini yerine getiremez. Ayakta kalamaz. Bu nedenle önce ötekinin mutluluğunu hesaba katmamız gerek. “Sen mutlu değilsen ben de olamam ki” diyecek bir yaklaşım. Bunun için de demokrasiyi kendimiz için değil, “öteki” için istememiz gerekiyor.

AK Parti’nin ilk 2 döneminde bu bahsettiğiniz birliktelik var mıydı?

Türkiye’de hiç bir dönem böyle bir yaklaşım tam olarak uygulanmadı. Kısmen Tayyip Erdoğan 2009’a kadar kutuplaşmayı azaltıcı bir politika izledi. Fakat 2010’dan sonra bu politikasından vazgeçip tekrar geçmişte olduğu gibi ayrımcılıktan beslenen siyasete yöneldi.

Oy oranları hep yüksekti, neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki?

Birincisi; barışçı politikalarını sürdürecek demokrasi kültüründen yoksundu. İkincisi; One Minute çıkışı nedeniyle dış dünya ile bağı zarar görünce, içeride güçlü bir taban oluşturma ihtiyacı hissetti. Üçüncüsü; İslamcı kültürün zihinsel yapısından dolayı. Yani İslamcılar hep kendi mahallelerinde yaşadılar. Türkiye’deki diğer farklı kesimler gibi. Bu nedenle ötekiyle nasıl diyalog kuracağını bilmiyorlardı. El yordamıyla kurulan diyalogla bir yere kadar gelebildiler. Sorunlar büyüdükçe, meseleler çetrefilleştikçe demokrasi kültürleri yetersiz kaldı. Daha sahici çözümlere ihtiyaçları vardı onu da başaramadılar. Bu yüzden Erdoğan, kendini sağlama almak için güvenli gördüğü mahalleye geri kaçtı.

Zaman zaman bu dönem 28 Şubat’la karşılaştırılıyor.

Bu 100 yıllık ertelenen sorunların bir patlamasıdır. Çözülmeyen sorunlar çığ gibi büyüyüp sonunda ülkenin üzerine düştü. Erdoğan, var olan bu sorunları kendi iktidarı için kullandı ve ülkeyi o sorunların altındaki bir enkaza dönüştürdü.

Aslında söylediklerinizden sonra biraz detay kalacak ama Davutoğlu’nun azledilmesi meselesi var. Davutoğlu neyi yaptı ya da neyi yapmadı ki azledildi?

Davutoğlu’nun başına gelen teferruat, Binali Yıldırım teferruat, her şey teferruat. Bir tarafta Türkiye var bir tarafta Erdoğan var. Çünkü ülkesini gözden çıkarmış bir lider ve o ülkede yaşayan 78 milyon var. Bunun dışındaki her şey bana göre teferruat. Çünkü Erdoğan’ın yaptıklarından, ülkeye verdiği zarardan ona destek olan yüzde 49’da olumsuz etkileniyor, etkilenecek. Türkiye’den yana mı olacağız Erdoğan’dan yana mı? Erdoğan’dan yana olunacaksa Türkiye’den, Türkiye’den yana olunacaksa Erdoğan’dan vazgeçmek tercihiyle karşı karşıyayız.Davutoğlu’nun ki tamamen kayıkçı kavgasıydı.

Peki bu durumu AK Partililer niçin göremiyorlar?

Çünkü Erdoğan ülkeyi kutuplaştırdı. Herkesi kendi mahallesine hapsetti. Ve ötekinden gelecek sesi duymayacak hale getirdi. AK Parti seçmenine ulaşıp gidişatı anlatan, onları anladığını, korkularını, hassasiyetlerini, önemsedikleri değerleri anladıklarını gösteren kimse yok. AK Parti seçmeninin önemli bir kısmı Erdoğan’ın hâlâ değişmediğini eski o “dürüst” lider olduğunu düşünüyor. Bunun böyle olmadığını gösterecek, sözüne güvendikleri biri de yok. Zaten ne yazarların, ne gazetecilerin, ne aydınların, ne de muhalif siyasetçilerin AK Parti seçmenine ulaşmak, onları ikna etmek gibi bir dertleri yok. Bunu yapacak dil de bulamıyorlar zaten. Öyle bir hassasiyetleri de yok. Seçmen Erdoğan’ın elinde rehin. Dini Erdoğan’ın elinden saygıyla, hürmetle alacak sonra toplumu bu hipnotize halden çıkaracak ve olup biteni anlatacak bir stratejiye ihtiyaç var. Fakat kimsenin böyle bir derdi yok. Sabah akşam Erdoğan’a kızmayı, AK Parti seçmenine hakaret etmeyi marifet sanan bir muhalif kesim var. Hiç bıkmadan 10 yıl daha suçu AK Parti seçmenine atabilirler ama bu sonucu değiştirmeyecek. Muhalif kesim kibirlerinden kurtulup o seçmenle diyalog kuramıyorlar seçmen de “size inat böyle davranacağım” diyor.

Türkiye’yi gözden çıkarmak? Ne demek bu?

Türkiye’nin yararına olan her şey Erdoğan’ın aleyhine. Erdoğan’ın işine yarayan her şey ise Türkiye’nin aleyhine. Ne yazık ki böyle bir durum var artık. Kendi pozisyonunu sağlama almak için, kendi seçmeni dâhil bütün ülkenin hayatını tehlikeye atıyor. Adını vermeyeyim, çok üst düzey bir bürokrat, emekliye ayrılma aşamasında Tayyip Bey’le vedalaşmaya gidiyor. Tayyip Bey o bürokrata, yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede’ Tayyip Bey de “çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık veriyor. Yani iç savaşı göze almış bir lider var. Ne için? Kişisel hırsı. Başka bir gerekçesi yok.

Nereden duydunuz bu diyaloğu?

Bürokratın kendisinden dinledim. Mesela şu andaki Kürt meselesine yaklaşım. Sorunu çözmüyor, ülkeyi bölüyor. Dış politikadaki hamasi söylem, kabadayı tavır ülkeye ağır yükler getiriyor. Bunun gösterilmesi gerekiyor. Fakat muhalefet ne yazık ki bunu topluma gösterecek siyasi zekâdan yoksun. Eğer Erdoğan’ın dediği gibi bir üst akıl varsa, o mekanizma Türkiye’yi bölmek için uğraşıyorsa “üst akıl”ın iş tuttuğu insan Erdoğan’dır diye düşünüyorum. Bu o kadar açık ki.. Çünkü şu andan ülkeyi Erdoğan’dan daha çok bölen, parçalayan ikinci bir isim yok. Toplumun yarısını düşman, hain ilan edip “üst akıl”ın safına itip sonra da o “üst akıl”dan şikâyet etmek büyük marifet doğrusu.

Neden?

Üst akıl eğer Türkiye ile uğraşıyorsa, lidere düşen içeride barışı sağlamaktır. Duygu birliği sağlamaktır. Ayrılıklara son vermektir. Ülkeyi içeride daha güçlü bir birlikteliğe kavuşturmaktır. Madem bir üst akıl var, o zaman bizimle neden uğraşıyorsun? Diye sormamız gerekmez mi?

Bütün cemaatler hedefte analizine katılıyor musunuz?

Ben bütün Türkiye hedefte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya diyorum, sen işi getiriyorsun cemaatlere. Bu Türkiye’nin içerisinde cemaatler var, mezhepler var, ateistler var, çoluk çocuğumuz var… Yani geleceğimiz, yaşamımız, hayatımız… Hepsi hedefte ve şu anda zaten enkaz altında.

Bu süreçteki havuz medyası oluştu. Ancak gelinen noktada, bu havuzun içinde de tasfiyeler başladı. Misal, bir dönem Erdoğan’a çok yakın olduğu bilinen Mustafa Karaalioğlu.

Bu bahsettiğiniz kimselerin başına gelenlerin Türkiye’nin aldığı tahribatın yanında bir sinek kadar bile değeri yok. Hatta bugünlerde çıkardıkları itirazların bir sinek vızıltısı kadar bile etkisi yok. Çünkü kendisine saygı duymayana kimse saygı duymaz. Köle gibi itaat edersen, köle gibi kovulursun. Kişilik, haysiyet, onur, ahlak… Hepsini üç günlük iktidar uğruna gözden çıkarmışlardı. Ülke yıkılırken kötülüklerine ortak oldukları lider gücü iyice ele geçirince hepsini bir paçavra gibi attı. Vaktinde itiraz etmedi hiçbiri. Adeta yalvardık ülke yıkılıyor diye. Bize “Erdoğan düşmanı” demekten başka hiç bir şey yapmadılar. Şimdi de çıkmış gidişat çok kötü diye utanmadan feveran ediyorlar.

Mesela, Gezi’de Bülent Arınç ses çıkardı.

Ses çıkarmak ne demek? Sen eline silah aldın birini öldürmeye gidiyorsun. Ben sana diyorum ki ‘Hüseyin yapma, iyi bir şey değil.’ Bu mudur yani? Esas olan engelleyici bir tavır koymaktır. Böyle devam edecekse ben yokum demek kimsenin aklına gelmedi. İki kişi demiş olsaydı Erdoğan bu kadar kontrolsüz bir noktaya gelmezdi. Bülent Arınç’ın, Abdullah Gül’ün, Hüseyin Çelik’in partide kalma çabaları aman “dava zarar görmesin” hassasiyetleri Erdoğan’ın ülkeyi yıkıma götürmede yakıt işlevi gördü. Sessiz kaldıkları için o halkanın içinde durdukları için Erdoğan yaptığı kötülükleri toplum nezdinde meşrulaştırdı. İnsanlar, ‘Erdoğan kötü bir şey yapsa Arınç gibi isimler var, onlar bu kadar suskun olur mu’ diyerek olup bitenin farkına varamadı.

O zaman parti kursalar size göre çok da başarılı olamayacaklar?

Bir karşılıkları olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çıkıp insana yakışır şekilde geçmiş hatalarından dolayı bir özür de dilemediler. Toplumun gönlünü kazanacak bir adım atma ihtiyaçları da yok. O nedenle bir kıymetleri de yok.

Peki, çıkış yolu nedir?

Erdoğan’ın kurduğu; bütün patileri, hatta siyaseti bloke eden, sadece onun işine yarayan siyasi paradigma bütünüyle bozulmalı. Mevcut partiler Erdoğan’ın kurduğu sistemde hareket ederek onu yenmeye çalışıyorlar. Bu imkânsız bir şey. Ona laf yetiştirerek, onu kınayarak, utandırarak bir sonuç elde edeceklerini sanıyorlar. Hâlbuki önce kurduğu siyaset oyununu bozmak gerek. Öncelikli olarak saygıyla, hürmetle, topluma da güven verecek bir dille dini Erdoğan’ın elinden almak gerekiyor. Din Erdoğan’ın elinden alınmadığı müddetçe siyaseten mesafe kat etmek imkânsızlaşıyor.

Bu dediğiniz Türkiye’yi kim kuracak?

Hepimiz el ele verip kuracağız. Burası bizim ülkemiz. Çocuklarımızın yaşayacağı ülke. Mevcut partiler ne yazık ki yetersiz. Çünkü hepsi esasında ortaçağdan kalma bir bakış açısına sahip. Kimisi inanç, kimisi etnik köken, kimisi de ideolojik siyaset güdüyor ve Erdoğan’ın onları hapsettiği girdaptan çıkamıyorlar.

O nedenle iş hepimize düşüyor. Mesleğimize, işimize bakmadan yangını söndürmek kendimize başımızı sokacağımız bir ülke kurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Mesela sadece bir partide görev alma meselesi değil. Her alanda bir restorasyona ihtiyacımız var ve hepimiz elimizden geleni yaparak ayağa kalkabiliriz. Meseleye böyle yaklaştığım için ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum. Kimi sanatçıların, yazarların, iş adamlarının rahatlığını görünce evi yanarken kenarda makyajıyla uğraşan bir kadına benzetiyorum.

Yeni aktörlerle ilgili ışık veren birini ya da birilerini görebiliyor musunuz?

78 milyonluk bir ülke burası. Erdoğan’dan başka insan mı yok burada Allah aşkına. Elbette yüzlerce vardır hem de. Türkiye’de çok iyi yetişmiş insanlar var. Mesela bir sene öncesine kadar Aziz Sancar diye bir adamı tanımıyorduk. Kim bilir kaç Aziz Sancar var bu ülkede. Bu ülkeyi seven, buradan başka bir yerde yaşayamam diyen herkesin hiç bir beklentiye girmeden ortaya çıkması ve elini taşın altına koyması gerek. Yani bir aklın oluşması, bir çıkış ve restorasyon süreci başlatması gerek.

MHP’li muhalif 4 adayı, bu ortaya çıkanlar grubuna dâhil edebilir miyiz?

MHP içindeki genel başkan değişimi bir yenilik değil. Yeni bir Türkiye kuracak anlayışı da, kültürü de barındırmıyor. Meral Akşener’i tanırım. İyi insan. Fakat o partide yapacağı pek fazla bir şey yok. Zaten ne yapacağını da söyleyemiyor. Mesela Kürt sorununda ne yapacaksınız diye soruyorlar? 6 ayda bitiririm diyor. Nasıl? Erdoğan’ın yapmadığı neyi yapacaksınız? Cevap yok. Şöyle diyorlar: Şu anda delegeye göre konuşuyor. Genel başkanlığı alınca gerçek politikalarını açıklayacak. Delegeyi bile ikna etmeyecekse o politikalar halkı nasıl edecek ki? Kaldı ki suyu geçene kadar ayıya dayı derseniz suyu geçtikten sonra da ayıya dayı demekte bir mahsur görmezsiniz. Çünkü ayıya dayı deme alışkanlığına kavuşmuş olursunuz. Peki, Meral Hanım gelirse hiç mi faydası olmaz? Elbette olur. En azından bu gidişatı kısmen de olsa durdurmaya yeter. Erdoğan’ın planlarına sekte vurur.Fakat Meral Hanım’a vermeyecekler. Bana göre aday olmasına bile izin vermeyecekler.

Siyasetteki kartlar bundan sonra nasıl karılır?

Bence şu anda Başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı seçeneği daha zayıf. Her an değişken bir strateji var Erdoğan’ın kafasında. Yeniden erken seçim planı yapıyor. Bütünpartilerin seçmenleri çaresiz. Önemli bir kısmı kerhen oy veriyor. AK Parti seçmenin bir kısmı da çaresiz.  AK Parti seçmeni içerisinde en az yüzde 15’i Erdoğan’ı istemiyor. Gına geldi artık. Ama gidecek yeri yok. Çünkü mevcut partiler onlara hitap etmiyor veyahut mevcutlara güvenmiyorlar. O yüzden bir erken seçim kâbus senaryosu gibi. Erdoğan anayasayı değiştirecek sayıya ulaştığında hepimize geçmiş olsun. Bundan dolayı çıkış yolu tek: Sandıkta halkın önüne Erdoğan’dan vazgeçtiğinde gidecek bir adres koymak. O nedenle bu ülkede bir aklın oluşması ve o aklın da bir parti kurması gerek diyorum.

ABD’de Zarrab meselesi var. Ne diyorsunuz oradaki gelişmelere?

Muhalif kesimin o davaya verdiği tepki gerçekten çok yüzeysel ve de çocukça. Dava ve gelişmeler beni çok tedirgin ediyor. İki nedeni var: Birincisi bizim ülkemizin sırları onların elinde ve nerede ne için kullanacaklarını bilmiyoruz. Onların derdi adalet değil. Hiç umurlarında olduğunu da sanmıyorum. Dertleri kendi çıkarları. İkincisi Erdoğan onların eliyle değil demokratik bir yenilgiyle gitmeli. Oradan gelecek bir kurtuluş bu ülke için bir felakettir. Oradan gelecek bir müdahale Erdoğan’ı daha da kontrolsüz yapar. Bunun bedelini de ülke öder. Zaten kendi sorunumuzu kendimiz çözemiyorsak, böyle bir akıl ve zeka bu ülkede yoksa Amerikalı bir savcıdan medet umacak durumdaysak bırakalım da bu sefil hayatımız sürsün. Demek ki daha iyisine layık değiliz. Hiç bir toplum hak ettiğinden daha iyi bir yönetime kavuşamaz. O nedenle Amerikalı savcıdan medet ummak bana göre zavallılıktır.

Kılıçdaroğlu’na şehit cenazelerindeki saldırıları nasıl okudunuz?

Anamuhalefet liderinin öyle bir muameleye maruz kalması, öncelikle o liderin büyük bir ayıbıdır. Demek ki, o kadar pasif bir görüntü verdin ki, sana onu yapmaktan çekinmediler. Şöyle demeliydiler; ‘Biz bu adama bunu yaparsak, bize Türkiye’yi dar eder.’ Çünkü Erdoğan sana hükümeti kurma görevi vermediği zaman hiçbir şey yapmadın. O gün sarayın önüne yüz binleri dökseydi, bugün böyle bir muameleyle karşılaşmazdın. Diğer yandan, ölümlerin sorumlusu olarak Kılıçdaroğlu’nu göstermek utanmazlık diye bir duygunun artık bütünüyle iflas ettiğinin göstergesidir. Kılıçdaroğlu’na saldırı, bir iç savaş provokasyonuydu. Başka bir izahı yok bunun.

CNN Türk’e eskiden çok sık çıkardınız, son dönemde hiç göremiyoruz. Özel bir sebebi var mı?

Türkiye’deki medya düzeninin ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. CNN Türk’le maddi bir ilişkim yani bir personel değildim. Konuk olarak çıkıyordum. 1 Kasım’dan sonra davet gelmediği için gitmiyorum. Neden gelmediğini hepimiz biliyoruz. Türkiye’de iktidarın görmek istemediği, sesini duymak istemediği bir gazetecinin medyada var olma şansı yok.

Konferanslarınız iptal edildi.

Hiçbir üniversite konferans için salon vermiyor. Gençler davet ediyorlar fakat üniversiteler salon vermediği için gidemiyorum. Devletin bir şekilde etkili olduğu herhangi bir alanda konferans izni vermiyorlar. Kocaeli’nde oldu. Urfa’da oldu. Dersim’de oldu. Bunlar benim için sorun değil başka salonlarda konuşuyorum. Fakat üniversitelerden özgürlüğü, düşünmeyi yok ettiler. Bu utanç onlara yeter.

Yani, bütün muhalif gazetecilere ‘hadi emekli olun’ mu deniyor?

Sadece gazeteciler değil; Türkiye’de insanlığını koruyan herkesi hayatın dışına atmaya çalışıyorlar. Eğer düşünen, vicdanı olan, kötülükle mücadele eden biriysen yani insansan, sadece medyadan ya da üniversiteden değil, ülkeden atmaya çalışıyorlar. Ülkede insan kalmasın istiyorlar. Köleliği kabul ediyorsan yaşam hakkın var. Ya köleliği kabul et ya da git diyorlar. Her alandan.

13 Haziran 2016

 
Ülke yıkılırken her gün onlarca insanımız ölürken, hiç bir şey olmamış gibi davrananları çok yadırgıyorum için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Kasım 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi…

Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

Ve her seferinde şaşırırsınız… Daha kışın ortasındayken baharın habercisi bu sarışın ağaçlar nereden çıktı diye…

Minicik çiçekleri, ince dallarıyla saçlarını rüzgarda şöyle bir dağıtıp kokular içinde salınırlar.

Ardından nergislerle menekşeler sökün eder.

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi sırlarını ele vermeden, acı yeşil yapraklarının içinde saklı hüzünleriyle başları dik dururlar.

Uzun kirpikli gözlerini ağır ağır açıp size bakacaklarını düşünürsünüz.

Nergisler çok daha genç ve neşelidirler serin kokularıyla.

Hala bilmediğim bir nedenden dolayı kokuları bana Çalıkuşu’nda Feride’nin sürdüğü “elyotrop” parfümünü düşündürür, “elyotropun” ve Feride’nin nergisler gibi koktuğuna inanırım.

İstanbul’un bahçelerinde çıtır güller belirir.

Pembe Japon gülleri onlara eşlik eder.

Bir sabah aniden bütün ağaçların çiçeklerle donandığını görürsünüz, periler padişahının düğününe hazırlanan nedimeler gibi süsleniverir dallar.

Çiçeksiz ağaçların dallarında, biraz sonra yaprağa dönüşecek yeşil pıtırcıklar sıralanır.

İlk laleler görünür sonra, içlerinde sihirli içkiler taşıyan kadehler gibi güneşe doğru açılırlar.

Ardından, mor beyaz çiçekleriyle yabani manolyalar gelecektir, artık bilirsiniz.

Kuş sesleri çoğalır.

Dedikoducu martılar daha neşeli çığlıklar atarlar.

Lükstrumların esrarengiz kokuları, mahzun bahçelerin gölgeli kuytularında bir belirip bir kaybolarak dolaşır.

Genç kızlar gülüşür sokaklarda.

Olgunca hanımlar, asla öyle yapmadıklarına inansalar da, farkına varmadan saçlarını şöyle elleriyle geriye doğru atarlar konuşurken, nerden geldiği belli olmayan tebessümler gözlerinin kenarındaki incecik çizgilerde bahar çiçekleri gibi gezinir.

Erkekler daha bir çalımlı yürür, bir canlılık gelir hallerine, bir bitirimlik, bir delikanlılık, bir kendine güven, bir “ben erkeğim” edası, bir “dünyanın bütün kadınları bana helal” kostaklanması…

Hayat, taç yapraklarını açar.

Bir “bahar ayini” başlar.

Mucize yeniden gerçekleşmiştir.

Kırıştırmanın, gülüşmenin, sevişmenin, aşkın, bir daha, bir daha yeniden doğmanın mevsimidir bu.

Bu yıl İstanbul’a bahar erken geldi.

Ve ben bir daha fark ettim ki artık sokaklar çiçek koksa da, kuşlar ötüşse de bu toplum aşkın kokusunu taşımıyor teninde.

Yanlış yerinden kırılmış bir dal gibi bir türlü canlanamıyor.

Aşktan konuşmuyor.

Genç kızlar gülüşse, hanımlar saçlarıyla örtülü bir şuhlukla oynasa, erkekler bitirim çalımlarla yürüse de bütün bunlar duvara asılı bir tablo gibi cansız duruyor, hayatı doldurmuyor, donuk kalıyor.

Biz böyle değildik.

En zor zamanlarda, en acılı dönemlerde, en karanlık çağlarda bile şiiriyle şarkısıyla, şakası türküsüyle aşık bir yanımız hep vardı, en koyu siyahlara boyandığımızda bile bir kırmızımız, bir eflatunumuz, keskin bir yeşilimiz, eğlenceli bir mavimiz olurdu.

Bütün renklerimizi kaybettik.

Kirli bir gri, kimliksiz bir kahverengi her yeri kapladı.

Ahmet Altanyabani-mor-menekse

 
Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi… için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Mart 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Kitap, Kurşun, Çığlık

Polisler, ellerinde makinelileri, kafalarında çelik kasklarıyla, hafifçe öne eğik vaziyette eve giriyorlar, odaları dolaşmaya başlıyorlar, polislerin arada bir duyulan azarlayıcı seslerinden başka bir ses yok.

Epeyce yoksul gözüken evin odalarında polis kamerası da çelik kasklı polislerle birlikte dolaşıyor… Birden bir patlama sesi duyuluyor… Ardından bir çığlık:

“Kızımı vurdular…”

Hiçbir neden yokken vuruyor polislerden biri kızı.

Bir an dehşetle donuyor her şey…

Sonra baba “kızımı öldürdünüz” diye polislerin üzerine yürüyor, polisler “kelepçe, kelepçe” diye bağırıyorlar… Zavallı anne terliğini fırlatıyor polislere.

Vurulan kız kanlar içinde yerde yatıyor.

Türkiye’de bir insan daha ölüyor.

Roger Spottiswoode’un, hırsız diktatör Somoza’nın yönettiği Nikaragua’yı anlattığı “Ateş Altında” filminin bir sahnesini hatırlıyorum.

İki gazeteci, Gene Hackman’le Nick Nolte, iç savaşın sürdüğü başkent Managua’da otellerine giderken yollarını kaybediyorlar… Yıkıntılarla dolu sokaklardan geçiyorlar.

Bir askeri birlik görüyorlar bir köşe başında.

Nolte arabada kalıyor, Hackman elindeki basın kartını havaya kaldırarak, yolu sormak için askerlere yaklaşıyor.

Askerler onu bir duvara dayayıp, kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar.

Nolte, arkadaşının ve askerlerin resimlerini çekiyor uzaktan.

Hackman, “ne beklediğimi bilmiyorum” gibilerden ellerini açarak arkadaşına gülümsüyor.

Bir asker, tüfeğini kaldırıp vuruyor Hackman’i.

Hiçbir neden yok öldürmesi için… Ama öldürüyor.

Polislerin genç kızı öldürdüğü gibi öldürüyor.

Sarıyer’deki o küçük evde polislerin Dilek Doğan’ı öldürmesi için de bir neden yok ama öldürüyorlar.

1979’da çekilmiş Nikaragua ile ilgili bir içsavaş filminin gerçeğini 2015 yılında biz Türkiye’de izliyoruz.

Çekip vuruyorlar.

Tek adam yönetimlerindeki ülkeler çeşitli belalar yaşıyor.

Öncelikle, “devlet aklı” kayboluyor, “tek adamın aklı” devlet aklının yerine geçiyor.

Bütün bir devlet, “tek bir adam” ne kadar akıllıysa ancak o kadar akıllı oluyor.

Tek bir akıl, büyük bir devletin karşısındaki bütün olasılıkları kavramaya yetmeyeceği için devlet aklı tekliyor, yetersizleşiyor, saçmalamaya başlıyor.

Bu, böyle ülkelerde sık görünen, bilinen bir sorun.

Ben, başka bir sorun daha olduğunu düşünüyorum, pek dile gertirilmeyen bir sorun.

Tek adamın sinir sistemi, devletin sinir sisteminin yerini alıyor.

Belki de asıl bela bu.

Tek adam öfkelendiğinde bütün devlet öfkeleniyor.

Tek adam korktuğunda bütün devlet korkuyor.

Tek adam paniklediğinde bütün devlet panikliyor.

Tek adam intikam almak istediğinde bütün devlet intikamcı kesiliyor.

Koskoca devlet aygıtı, akıl almaz, anlaşılmaz işler yapmaya başlıyor.

Gidiyor, Rus uçağını vuruyor mesela.

Vurduktan sonra panikliyor.

Rusya, “burnunu Suriye sınırından bir uzat da bak sana ne yapacağım” diye dünyanın gözü önünde aşağılayarak tehdit ediyor.

Bu tehdit karşısında NATO’ya sığınıyor.

NATO, panik atak geçiren bir ülkenin güvenilmezliğini fark edip, ülkenin sınırlarını korumak için kendi uçaklarını, askerlerini geritirip, devletin koruması gereken sınırı kendisi korumaya başlıyor.

Korkunun ve aşağılanmanın getirdiği öfkeyle ve bir “kahramanlık yapma” sevdasıyla kimseye sormadan Irak’a asker sokuyor.

Irak “çıkın” diyor.

“Asla oradan çekilmeyeceğiz” diyorlar, Obama telefon edip “çıkın oradan” diye azarlayınca, “oradan asla çıkmayacağız” lafından sadece dört gün sonra Irak’tan apar topar çekilmek zorunda kalıyorlar.

Dışarda ard arda yaşanan aşağılanmalar artarken, bu sefer içerde bir kahramanlık aranıyor.

Güneydoğu’nun ilçelerine, mahallelerine tanklar sokuluyor, evler top ateşine tutuluyor, binalar yıkılıyor, insanlar öldürülüyor.

11 yaşındaki bir çocuğu başından vuruyorlar, annesiyle babası ellerinde “beyaz bayrakla” çocuklarını hastaneye yetiştirmeye çalışıyor, tankların, topların, damlardaki keskin nişancıların kuşatmasını yaramıyorlar.

Yıkıntılar arasındaki bir sokakta çocukları kucaklarında ölüyor.

Ölümler arttıkça, kuşatılan mahallelerin sayısı da artıyor.

Evden çıkma yasakları konuyor.

Türkiye devletinin mi yoksa “tek bir adamın” mı polisiyle jandarması olduğu bilinemeyen üniformalı insanlar, okullardaki karatahtalara “tehdit” mesajları yazıyorlar, tekbirler getirerek havaya kurşunlar sıkıyorlar, geceyarıları mehter marşları çalarak sokaklarda dolaşıyorlar.

Korktukça korkutuyorlar.

Korkuttukça, içsavaş görüntüleri yayılıyor, önce bölgeyi sonra ülkeyi yakacak bir nefret birikiyor, silah sesleri, top gürültüleri, çocuklarını kurtarmaya çalışan beyaz bayraklı kadınlar çoğalıyor.

Okullar, camiler, evler alev alev yanıyor.

Kürtçe haykırışlar, çığlıklar, öfkeli kalabalıklar büyüyor.

Devlet dengesini kaybedince, adalet de dengesini kaybediyor.

Bir mahkeme, baskın yapılan bir evde kitapları bulundu diye Hasan Cemal’le Tuğçe Tatari’nin kitaplarını toplatıyor.

Yargıç kitapları okumuyor bile.

Tek adamın kızdığı herkesin kitabının toplatılabileceği, hukuk ölçülerinin yok olduğu, devletin “temel direğinin” kırıldığı bir belirsizlik yayıldıça yayılıyor.

Bir genç kızı vuran polis serbest bırakılırken, bir haber yaptı diye gazeteciler hapishanelere dolduruluyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Kemal Göktaş, sınırda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin askerleriyle IŞİD’liler arasındaki “samimi” konuşmaların tapelerini yayınlıyor.

AKP’lileşmiş askerlerle karşılaşıyor, polisten sonra ordunun da belli kademelerde AKP’lileştiğine tanık oluyoruz.

Devlet, polisiyle, ordusuyla, adalet sistemiyle birlikte çözülerek, herkesi düşman gören “dinci” bir intikam örgütüne dönüşüyor.

AKP’li olmayan herkese düşmanlar.

Evlerini basabilir, çocuklarını öldürebilir, kitaplarını toplatabilir, kızdıklarını hapsedebilirler.

İstedikleri kadar para çalabilirler.

Her türlü yasadışı işi yapabilirler.

Sadece Gene Hackman’in vurulduğu film sahnesi değil, Türkiye’deki bütün hayat Somoza’nın Nikaragua’sına benziyor yavaş yavaş.

Ülke yönetimi “Somoza”laşıyor.

Devlet yıkılıyor ve o korkunç moloz yığını ölüm ve dehşet putrelleri halinde toplumun üstüne çöküyor.

Bu ağırlığı bir toplum taşıyamaz.

Güneydoğu bu ağırlığın baskısı altında kanlı çatışmalarla, hendeklerle kırıldı.

Böyle devam ederse ülkenin birçok yerinde, hiç beklenmeyen anlarda yeni kırılmalarla karşılaşacağız.

Yıkılan bir devlet, bu devleti ayakta tutmaya gücü yetmeyen bir toplum, bu yıkılışı paraya çevirmeye çalışan insafsız bir hırsız çetesi, kaybolan adalet, hapishaneler, yasaklar ve her geçen gün biraz daha çöken bir ekonomiyle bir “finale” doğru koşuyoruz.

Kürt kadınlarının taşıdığı bayraklar kucaklarındaki bebeklerinin ölümünü engelleyemiyor, beyaz bayraklara aldırmadan öldürüyorlar.

Bu korkunç yönetim karşısında canlarını ve mallarını, sayfalarında “beyaz bayraklar” çekerek kurtaracaklarını sananlar, o beyaz bayraklar sizi kurtarmaya yetmez, yetmeyecek, bunu göreceksiniz.

Beklediğiniz istikrar asla gelmeyecek bu yönetimle.

Hukukun sağlam direğine tutunarak direnmekten, devleti ve toplumu korumak için adaletin bayrağını yükselterek mücadele etmekten başka bir çare gözükmüyor.

Teslim olanlara merhamet göstermeyecekler.

Bana inanmayabilirsiniz.

Ama hayat size gerçekleri gösterecek.

Eğer direnmezseniz çok da uzun olmayan bir gelecekte, o gerçekler hepimizin kapısını çalacak.

Ahmet Altandilek-doganin-annesinin-polise-terligini-fırlattigi-an

 
Kitap, Kurşun, Çığlık için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Aralık 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

İnsan Sevdiğini Görmeyince

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.`
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
– İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
– Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
– Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
– Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş…..
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
– Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

Ahmet Altansevdigini-goremediginde

 
İnsan Sevdiğini Görmeyince için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Mayıs 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: