Nasıl?

kanadı kırık kelebeği zor yetiştirdik Acil’e
renk yitiriyordu kırıkça sarı
az sarhoş pembe
durumu ağırdı

kapıda dikilen ilkbahara söyleyin
boşuna beklemesin
çekip gitsin
kelebeğin öldüğünü ona nasıl söylerim ben

Akgün Akovaannemi-ozluyorum

Reklamlar

Sıcak Buz

kabarmış hindi çatlatan bakışıyla

geçti sokakların kılcal damarlarından
aşk vurdu onu / artık her şey kırılabilir
ki üstlerine deniz attığı kadınlar
onun adalarından kurtulup
korsan şarkılarını unutana kadar
ağustos öğlelerinde bile
ıpıslak kaldılar

aşk vurdu onu / artık her şey kırılabilir
her şey kırılabilir / su bile

Akgün Akova

Bengal

gözlerime yükledim seni gözlüğüm tutuştu
omurgası çatladı zamanın gelecekten düşünce
onu götürdüğ’müz hastanenin
en acil servisinde
o bal rengi bacaklarına dinamitlendi içim
küçüğüm, küçük kadınım
transistörlü radyomda geceler boyu aradığım
bir gidip bir gelen
yitik bir uzun dalga istasyonu gibisin
nisan
evet o mırmoruk nisan şemsiye sürüleri düşler
peynir ekmek sesine uyanırken pomfuruk mayıs
alev halkalı küpelerini sıyırırsın gülümseyerek

evden kaçan Bengal kaplanlarının
sıçrayarak içinden geçtiği küpelerin

en son onlar yoldan çıkar ve kınalı aralığı ağzının
küçüğüm, küçük kadınım
yanında, teninde ve kahkaha çiçeklerinde
içlerinde sıkışıp kaldığım saat camlarının
tüy bahçendeki cin saçlarının
ve çeliğin üstündeki diş izlerinin
ve yaklaşan ölümün kaçınılmazlığında
bir yumuşakça gibi saklarım altmış dört yaşımı
güneşten

küçüğüm, küçük kadınım
sevdamız çıngıraklar ve alarmlar günlüğü
sürekli deri değiştiren
ve sıyrılan etekler kitabında ben
ilkbahar bankası soygunlarına giderim
küçüğüm, küçük kadınım
dudağını dayadığın o buzlu camlara
hohluyorum
aramızdaki kırk beş yaş farkı
ve ellerimi
yıldızlarının üstüne koyuyorum

( dring.. drong..
dring.. drong..
sayın ziyaretçiler
huzurevimize gonca gül sokulmaması
önemle rica olunur
dring.. drong..
dring..
yitik..
bir..
uzun dalga..
istasyonu..)

Akgün Akova

Mine

bir ipliğin üstünden aldım seni
kopmuştun
sökmüştün beyaz kelebeklerini
karanlık bulutlarla uçmuştun

bir iğnenin ucundan aldım seni
batmıştın
keskin bir aşkla yaralamıştın kendini
sevdiğin yerlerden düşmüştün

bir düğmenin deliğinden aldım seni
kırılmıştın
insan nice zaman acemi bir terzi
hayatı kısa biçmiştin

iki yakanın arasından aldım seni
n’aparsak yapalım
ikisinde de
çırılçıplak kalıyor sonunda insan
ve sanırım
bu yüzden birbirine benziyor ölümle aşk

bu yüzden sevgili Mine
bir makasın ağzından aldım seni
yürek yeniden biçilsin, aşk geri gelsin diye

Akgün Akova

Eski Denizlerden Kim Kaldı

yani sen de denizsen be Marmara
iki boğazın var diye göl demiyorlarsa sana
canına okurum ben böyle işin
haberin var mı ben altı boğaza birden bakarım
benden sorulur Elif’imin
benden sorulur dört şeytanımın karın tokluğu
senin İstanbul’un okula gider mi, kağıt kalem ister mi
Çanakkale’nin çocuk felci, yatak yorgan yatması var mıdır
adalarından birinin bile ah Marmara kara mıdır bahtı

yani sen de denizsen Marmara
otur hesapla bak, üç kere daha denizim senden
ama bana deniz diyen yok o başka dava
Sarıyer’in oralara mavi bir nokta koyan yok
atlaslara falan da yazılmaz tüh ki adım
ne dersen de dünya tersine dönüyor Marmara
seni Boğazlar besliyor iki ucundan
ben de altı boğazı ay ortası biten maaşla

kızıp köpürme ama
hiç deniz görmesek yutardık belki Marmara

Akgün Akova

Çince

ayrıldık ya, ateşini söndürdüm, uçuçböceklerini yaktım
içim cız etmedi mi, etti, allah kahretsin
gözlerime uçaklar düşmedi mi, düştü, allah kahretsin
gül yapraklarını tuvalet kağıdı yaptım, yıldızların bodrumda
Nuh’un gemisi sırtımda paramparça
cami kedilerinin yalnızlığından geçindim ve daha bilmem nelerden
seni unutmak istedim bunca kıskançlığımla
ezogelin çorbanı, arapsaçını
sigara külünü unutmak istedim
unuttum mu, unutamadım, allah kahretsin

ayrılık taş duvar
ayrılık Çin Seddi aramızda
Çin Seddi ne kadar uzun, allah kahretsin

Akgün Akova