RSS

Etiket arşivi: Ali Emre

Büyütülmüş Kar Tanesi

gün ne çok acıya döner puslu ve bezgin yüzünü
ki sözün eğninde
hep o hüzün çisiltisi, hep o yas giysisi

düştü dilin yaman sarkacı bir kalbin koyağından
düşerim
ben de düşerim peşine, neyse artık ceremesi

üşürüz, milyon kez büyütülmüş bir kar tanesi gibi
ah! güller içinden gelen yâr
ne zaman çıkar aklımızdan o bir tutam kan lekesi

*

aşkla örselenmiş en kuytu köşelerinde kentin
düşerim
bir düş gibi boyuna uzar titreyip duran ellerim

bilirim, göğün yere son hamlesi, son hediyesidir
ağzı kara günlerin
korkuyla besledikleri o ölüm cemresi

düşerim
düşe kalka büyür hem iç göndere çekilen söz
ve her tufanda unutur beni, şiirin âteşîn gemisi

*

yol uzundur artık, ufuk çalınmıştır ve her yolcunun
sırtına ilmeklenmiştir vakitsiz
nasipsız kelam küfesi

dilimin ucunda yorgun bir sözlük konaklar ve ben
hiç kimse gelmeyince
giderim

Ali Emre
Onarılmış Yas Bitiği / İz Yayıncılıksiirin-ates-gemisi

 
Büyütülmüş Kar Tanesi için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Mart 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Omzumda Yük Alnımda Ter

Gözü üstümde biliyorum, sesimi kolaçan ediyor boşlukta
Omzumda yük alnımda ter birikince bazı
Yeni çekilmiş bir besmele gibi bitiveriyor yanımda.

Yine öyle tıpır tıpır dudakları, kaşları muzipçe çatık
Bir eli boynumda, yüreğimi kolluyor diğeri
Belli, kızmak istiyor aslında
Fakat Huneyn’i soruyor birden, tutup kendini
“Söyle bakalım, kaç bin kitap vardı Bağdat’ta?”

Ne yapsam dağılmıyor işte tembel odaya yaydığım keder
Acemice sarıldığım her hamle
Bir bozgun gibi daha da büyütüyor kaygıyı
Elim işlek değil, gözlerim bitkin.
Küçüklüğünden hatırladığım bir sesle içime damlayıp
“Baba” diyor usulca
“Baba, evimizin içinde hep bir hüzün anıtı gibisin!”

Ali EmreKiraz Devşirmeye Gitmiştin Hani

 
Omzumda Yük Alnımda Ter için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Mart 2016 in Türk Şiiri, Şiir, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Kaçar Gibi Bir Çocuktan

Ne oldu bulduk da sevinç adlı meleği
Sinsi yanaşmalar gibi girdiler evimize
Yeminleri unuttuk; o konuşkan anıları
Kızlar hep bizden önce baktı denize

Hayata değdikçe kanadı gözlerimiz
Bir tutuldu çarmıhla altındaki her adam
Şiilerde özenle biriktirdik de aşkı
Kaçtık ondan kaçar gibi günahkâr bir kadından

Bizden öncekileri iyi bakarlardı dünyaya
Tutup eski utançların yaralarını çözdük
Hiç değilse sağaltırdı bir kentin yüreğini
Halk türkülerinden çıkıp gelmiş bir sözcük

Sığındık da ne oldu o bitimsiz çocuğa
İkide bir suçluyor işte bizi dün
Bir şair ne zaman öper kendi kalbini
Kim bilir bir çocuğa nasıl incitir ölüm

Ali Emreali_emre

 
Kaçar Gibi Bir Çocuktan için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kahır Kılıncı

küçük bir dizeye gömün beni
duymadan çocuklarım

Ali Emregunes_duymadan

 
Kahır Kılıncı için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

80’lerde İstanbul’da

Bir de küt bir ağaç vardı önünde unutkan bir dut ağacı
Bayılmıştım açlıktan lokantada, cezayir miydi fas mı
Üç günde bir akıyordu o zaman sular istanbul’da
Üç kişiden biri ya şairdi ya polis ya da amerikan ajanı
Her darbede bir arbede çıkar ve derbeder çocuklar
Kantinlerde bıyık burar evlerde devletler kurarlardı
– “Ah evet biliyorum tatlım demode lakırdılar bunlar! ”
Vakit yoktu bakışmaya çekirdek satıyordum akşamları
Düşünce kolum kırılmıştı gece kaçak giriyordum yurda
Anamın gözyaşları birikir tombul bir mektuptan ağardı
Üç günde bir bayılıyordum ve edip cansever sağdı
Dişleri bembeyaz bir ispanyol vardı bir de beyoğlu’nda
– Babam ve oğlum’u kırk kere izleyen kaç kişi var?
Akşamları üstümüze hep bir kenan evren sıçrardı

O dut ağacı kurudu, çernobil patladı çünkü az sonra
Çaylar ucuzladı birden yurtta, müdürün pos bıyıkları
Uzadı kış uzadı fındık dağıttılar bize hem de bedava
Ahmet kaya dinliyorduk, üç günde bir gidiyorduk okula
Waldo’yu arıyorduk zor konuşuyordu ismet özel
Dikkatim dağılıyordu ikide bir yoksulluktan beyazıt’ta
Bir kitap çalmıştım bir kez sahaflardan, elim dardı
Beşiktaş’ta almıştım soluğu, yurda gündüz sokmazlardı
– Konuşurken niye yüzümüze bakmıyorsun ali ya?
Utangaçtım, kızlarla konuşurken yüzüm kızarırdı
Edip cansever gitti dediler zarifoğlu aramızdan ayrıldı
Eylemden geliyordum cop hiç işlemiyordu yaralarıma

Günahı yoktu istanbul’un, çernobil’i iplemiyordu kızlar
Ütü yapmayı bilmiyordum daha salavat getirmeyi
Çay iyiydi de zamanla dokunmaya başladı fındıklar
Deli gibi fransızca çalışıyordum sökmek için baudelaire’i
Ağzıma tütünden başka bir şey sürmemiştim yani
Üç günde bir, tek ayak üstünde sorup duruyordu hocalar
– Hani abesle muktebes, ne yaptın kulak için kafiyeyi
Ortaköy hesap soruyordu, bana bakıp kikirdiyordu kızlar
– “Paris” hocam, “dünyanın en berbat batakhanesi”
Ne les fleurs du mal dinliyor acı ne savaş ritimleri
Amerikan bilardosuyla penguen de sadece bizde var

Ha bir de turgut nereden koşuyor diye sormuştu çölaşan
Emin değilim ama imgeye de çok abanmıştı 80’li yıllar

Ali Emreistanbul_siirleri (2)

 
80’lerde İstanbul’da için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir, İstanbul Şiirleri

 

Etiketler:

Kanamalı Gazel

Turgut Uyar’ı anarak

Zordur kırkı devirince birini unutmak; eski yaralar, hatıralar kanar.
İçimizde çok bekleyen çocuklar, kocalarına kapanmış kadınlar kanar.

Ben bu temmuz göğüne laf anlatamadım sen de elimi bırakırsan
Göğ ekinken biçilen oğlanlar, dünyanın üstünü örten kızlar kanar

Devlet yine okuldan kovar bizi, cahiller kitabı şenlenir birdenbire
Ekşimiş savaşlar, bitlenmiş eşkıyalar, mayın döşenmiş yollar kanar

Sen bir kere bu allahsız dünyanın ortasında öpmüştün ya beni
Bunu bir daha yaparsan dipçikle güzelleşen yurtlar, koğuşlar kanar

Evimize sırnaşan, üstümüzde uyuyakalan bu medyayı tersle bir bak
Ortadoğu karışır, amerika celallenir, intihara yatkın dullar kanar

Biz kaybetmekle meşhuruz ya küllerimizi maalouf toplar artık
Firdevsi telaşlanır, nefi’nin dili tutulur; nice cönkler, divanlar kanar

Bir maden işçisine, evde kalmış bir kıza, bir hamala kaside sunsak
Mozart manyağı ödlek krallar, haremde uğunan padişahlar kanar

Milenyum içinde bir aşkar şaha kalkar, yenimden tutunca sen
Lastik yakan çocuklar, f tipi zindanlar, dâra çekilen canlar kanar

Bir heves edip ayaklansak yetmiş milyon düşsek aşk ile yollara
Piyasa boncuklar elbet, kışlalar ürker, dılo dılo yaylalar kanar

Ali dalsa şimdi bu puştlar meydanına üç kulhü bir elham ile sevgili
Kılıç kalkanlar kanar. Kavuklar kaftanlar kanar. Kahramanlar kanar.
Ali Emrebirini_unutmak

 
Kanamalı Gazel için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kendini Dünyadan Alacaklı Hissetmek

Şairlerin çoğu gururlu insanlardır.

Bazı yönlerden sıra dışı ve şairlere özgü boyutlar da içeren bu gurur; insanlığa çok sayıda arızalı / sorunlu şair ve fakat bir çırpıda sayılamayacak kadar etkili, sarsıcı şiir bırakmıştır.

İlk bakışta olağan insani etkinliklerden biri gibi görünen “şiir yazma”yı son derece karışık, karmaşık hâle sokan, tikel ve belirgin bir yöntemle açıklanıp çözümlenemeyecek hâle getiren nedenlerden biri de budur.

İyi diye bilinen şairlerin önemli bir kısmı, dikkatlice bakıldığında, sıra dışı bir “Dostoyevski kahramanı” olmaya yatkın bir nitelik taşır. Onların çehreleri dalgalı, iniş çıkışlarla dolu bir insani iklimde görünürlük kazanır. Cereyanlara açık olma yahut tam anlamıyla “cereyanda kalma” olarak ifade edilebilecek bir durumdur bu.

Şiir eşliğinde ışımaya başlayan bir kişilik ya da bilince erdiklerinde üşümeye de başlar bu tür şairler. Hayata, doğaya, insana hep bir şair bilinci, şair gözü ile baktıkları vehminden kolay kolay kurtulamazlar. Dikkatlerini ve duyumsamalarını sürekli bileylediklerini, güçlendirdiklerini düşünürler. Kendi kendine konuşanları az değildir. Takıntılıdırlar. Sarmal ve sıçramalı bir zekânın burçlarında dolaşarak fildişi kuleyi tersine çevirirler. İfrat ve tefrit arasında, bir pinpon topu gibi hızlı ve sert bir şekilde gidip gelirler.

Şiirle uğraşmanın kendilerine müthiş bir kavrama gücü ve bilgi birikimi de kazandırdığını düşünürler. İtiraf etmeseler de eşsiz bir bilgelik içinde yüzdüklerinden emindirler. Doğadan vahiy bekledikleri bile olur. Tuhaf bir birey ya da sınıf bilinci oluştururlar zihinlerinde. En çok kendilerine üzülür, en çok kendilerini severler.

İsyankâr bir yeraltının sesidir onlar. Özgürleştirici bir aylaklığı bitiştirirler yaşamlarına. Şahane bir tutunamamışlığı yontup dururlar. İşin daha da ilginç tarafı, doğru dürüst bir şey yazamadıklarında bile bu ruh hâlinden sıyrılamazlar. Uydurdukları yalanlara herkesten önce kendilerini inandırmakta maharete ulaşmaları çok zaman almaz.

Kendini beğenmişliklerindeki gülümseten sevimlilikleri de kendilerine bakanları yadırgama ve acıma hissi arasında bırakan tuhaflık ve âcizlikleri de bu son derece karmaşık gurur algısından ileri gelir. Gurur; ateşleyici ve yaratıcı bir boyut taşımakla birlikte yalnızlığa ve dengesizliğe kolayca evirilebilen hatta küçük düşmeyi geriletme konusunda kişinin gücünü ve olanaklarını çabucak eriten bir zaafı da içkindir. Yaralı, endazesini yitirmiş, meydan okuyucu bir gururdur bu sonuçta.

Sıradanlığa, sıradan biri olarak kalmaya ve algılanmaya, hor görülmeye, fark edilmemeye bir tepki ile bütünleşir bu tavır. Oldukça netameli, sancılı bir bilinçlilik hâlidir bu kuşkusuz. Öznel bir farkındalığın kabına sığmamasıdır aynı zamanda. Bir “hiç” olmadığını, kendisine dayatılan “herkes” ya da “hiç kimse” seçeneklerini toptan reddetme gözü pekliğini taşır bünyesinde. Bir ideal arar şair. Bunu dışarıda / hayatın içinde bulamadığı durumlarda şiirini yahut kendi varoluşunu idealize eder. Böylelikle, sıradanlık / hiçlik / aşağılanmışlık ile şair öznenin kendine bile dayatıp içselleştirdiği yücelme isteği arasında bir bölünmüşlük ortaya çıkar. Birçok şiirin enerji kaynakları arasında işte bu çok yönlü gerilimin, bu çatışma ve yarılmanın etkisi görülür.

Dikkatli bir bakış; birçok şiirin, mağdur olma hâllerinin mağrur bir eda ile dillendirilmesinden doğduğunu rahatlıkla ortaya koyacaktır. Edilgin bir mağduriyet değildir bu kesinlikle. Kendisine dayatılan kaderi kabullenen insanlar değildir çünkü şairler. Öfkeli hatta hınç dolu aktörlerdir. Yazdıkları şiirin aslında çoğu zaman hem öznesi hem de nesnesidirler. Horlanmanın acısını; üstün görünme, beğenmeme, yukarıdan bakma ile dindirmeye, eşitlemeye, azaltmaya çalışırlar.

Şair, buradan hareketle, bir hesaplaşmanın adamı olur zamanla. Hesabı hiçbir zaman kolayca kapatmaz, kendisine eziyet edenlerin defterini hemencecik dürmez. Vefasız sevgililerini, umursamaz arkadaşlarını, anlayışsız akrabalarını, kendisini bir zamanlar okulda tokatlayan ya da dinlemeyen öğretmenlerini, ensesinde boza pişiren ev sahibini, selamını almayan otobüs şoförünü, dünyadan habersiz işverenini, kör bir müfredat ve çatık kaşlı kurumlarla insanı kuşatıp boğan devleti, esas duruş eşliğinde küfür yediği komutanlarını, dünyayı sömürdüklerine inandığı kişi, kurum ve güçleri, anlayışlı, duyarlı ve adil olmaktan uzak gördüğü dergi editörlerini, sırnaşık ve aç gözlü esnafı, zorbaları, hödükleri, akşamları kafasını şişiren kaynanasını vb. şiirinde “kıstırmak” ister bazen. Kendisini incitenleri incitmek için sanıldığından çok daha fazla çaba gösterdiği olur. Böyle rahatlamaya çalışır belki. Böylece intikam alır. Bu sayede üstten bakar ve küçümser. Patolojik yönleri fazla olsa da kendisini sağaltmanın başka yolu olmadığına inanır. Zira işin ötesi çoğu zaman erken bunama yahut intihardır.

Herkesin kolayca içselleştirip kanıksadığı “gönüllü kölelik”e karşı “gönüllü sürgünlük” seçeneğine yönelir şair. Şarkısı hiç bitmez bu yüzden. Yara kapanmaz. Merhem bulunmaz. Üşüme geçmez. Eziklik üstüne yapışmış ve fakat yukarıdan bakmanın giysisine bürünmüştür. Bitirilmiş, kotarılmış her “sıkı şiir” bir başarıdır bu yüzden; bir galibiyet beyanı, insanlık içinde bir zafer turu.

Yarasını durup durup kanatırken, onu herkese hiç çekinmeden gösterirken, kendini dünyaya bıkıp usanmadan çarparken bile böyledir bu. İnsanlığın iyiliğini en çok onlar ister, onlar düşünürler. Fakat sevdiklerine, dostlarına hatta eşlerine ve çocuklarına en az zaman ayıranlar da onların arasından çıkar.

Hiçbir şeyi başkalarının isteğine, himmetine, merhametine bırakmaz böyle bir şair. Kendisini önce kendisi aşağılar. Kendisini öncelikle ve hiç çekinmeden yine kendisi övüp yüceltir. Sadece klasik Türkçe edebiyatın önemli temsilcilerinin hayatlarına, söylediklerine, tutumlarına bakmak bile bu konuda bize çok sayıda ve son derece ilginç veriler sunacaktır. Söz gelimi Baki’nin, Fuzuli’nin, Nef’î’nin, Şeyh Galip’in bu ayrıntılar eşliğinde yazılmış portrelerinin heyecan verici ve öğretici olacağında şüphe yoktur. Modern şiirin haritası da bu konuda oldukça verimlidir, cömerttir.

Bu söylediklerimiz, söylediklerimizin hepsi bütün şairler için geçerli değildir / olmayabilir belki. Fakat şiirle oluşan edebî yükseltilerin, şiir alanındaki sıradağların çoğunda, kendini dünyadan alacaklı hisseden şairlerin yapıp ettiklerinin, yazıp çizdiklerinin etkili olduğunu kimse yadsıyamaz.

Evet. Şairler gururlu insanlardır.

Önemli.

Tehlikeli.

Gerçekçi.

Yalancı.

O yüzden “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.”

Ali Emre

 
Kendini Dünyadan Alacaklı Hissetmek için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Temmuz 2013 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: