RSS

Etiket arşivi: Alişan Hayırlı

Müslümanların Karl Marks’ı çıksa da “Bu din afyon” dese!

Bir yaşam tarzı olan İslam’ı “kutlama” ve “tebrik” ritüeline (şekilciliğe) dönüştürünce ortaya, hayatla bağlantısı koparılmış, kişilere ve topluma hiç bir faydası olmayan, gökyüzünde dolaşan, işlerimize karışmayan acaip bir “din” çıktı. 

Peygamberin bizzat yaşayarak tebliğ ettiği dinle uzaktan yakından alakası olmayan bir “din”…

Fakirin evine uğramayan, zalime karşı ses çıkarmayan, adalet, hak, hukuk ve ahlakın devre dışığı kaldığı, güçlünün zayıfı ezdiği acaip bir “din”…

Kutla babam kutla!

Nasılsa bedava!

Nasılsa hiç bir riski yok!

Nasılsa bir bedel ödemiyorsun!

Kandillerin eşliğinde sür keyfini!

Şu duayı okursan üç güne kadar zengin olursun,

Şu duayı okursan bütün günahların affolur,

Şu duayı şu kadar okursan bütün bela ve musibetlerden beri kalırsın.

Oh ne güzel vallahi…

Gel keyfim gel!

Çalışmaya, dürüst olmaya ne gerek var!

Müslümanların Karl Marks’ı çıksa da “Bu din afyon” dese! 

Böyle bir yiğit ne zaman çıkacak acaba?

Alişan Hayırlımuslumanlarin-marksi-cikip-bu-din-afyon-dese

Reklamlar
 
Müslümanların Karl Marks’ı çıksa da “Bu din afyon” dese! için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Haziran 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer

Schopenhauer’a üç ay misafir oldum. Frankfurt’taki münzevi hayat yaşadığı otel odasına beni kabul etti. (Tabii Malatya’dan boş gitmedim, elimde de iki paket kayısı vardı-biri kendisi ötekisi köpeği içindi-, günkurusu kayısıya bayıldı. Netekim en önemli eserini “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” (Die Welt als Wille und Vorstellung) kayısıları yedikten sonra yazdı!)

İnişli çıkışlı bir dostluğumuz, acı tatlı hatıralarımız oldu. Gerçekte çok huysuz ve geçimsizdir ama Allah’ı var, bana karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmadı! Herkes onu kibirli ve gururlu zanneder ama inanın bildiğiniz gibi değil, hayatımda Arthur kadar mütevazı bir adam görmedim. Köpeğini de insanlardan daha çok sevdiği iddiası kocaman bir yalandır. Bir keresinde köpeğiyle beraber aynı masada oturup yemek yediğimiz doğrudur. Kızdığı zaman “Seni gidi insan seni!” diye köpeğine hakaret ettiği de doğrudur. Ama insanlardan daha çok sevdiği… Orası biraz karanlık.

***

İyi geçinmekle beraber anlaşamadığımız derin ve önemli konular da oldu. Mesela Tanrı’nın işine çok karışırdı. Sabahlara kadar tartıştığımız oldu, keçi gibi inatçıydı, Nuh der peygamber demezdi. Bir ara döndü bana dedi ki, “Alişan abi, şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”

İşte böyle…

“Sana ne? Seni ne ilgilendirir? Kendinde Tanrı’nın işine karışma hakkını nereden buluyorsun?”
Tabii bunları böyle yüzüne sert bir şekilde söyleyemedim.

Gelelim şu meşhur kadın meselesine… Kadınlardan nefret etmesinin belki de en önemli sebebi annesiydi. Annesiyle yıldızı bir türlü barışmadı. Uzun uzun ona anne hakkının önemini anlattım. “Dresden’e git, anneni gör, elini öp, helallik dile” dedim. Ama beni asla dinlemedi. Evi terk etti, annesi ölene kadar bir daha da (25 yıl boyunca) hiç görüşmedi. 

İnsanları severdi ama kendi ifadesiyle “kadınlardan” nefret ederdi. Nitekim kız kardeşi ile de ömründe sadece bir kere, kaldığı otelin lobisinde yarım saatliğine görüştü.

Hiç evlenmedi. (Ancak kendisinin ölümünden 40 yıl sonra Nietzsche isminde gayrı meşru bir çocuğu olacaktı!)

Yalnız başına yaşadı, bir otel odasında yalnız başına öldü. Fakat yanında bir “kişi” vardı, köpeği Atman…

Buyurun, üç aylık sohbetimiz boyunca aklımda kalan sözleri:

“Gençliğimde bile başkaları mal mülk edinmek için çabalarken benim bu tür şeylere başvurmak zorunda olmadığımı, çünkü içimde bütün mallardan daha değerli olan bir hazine taşıdığımı fark ettim; en önemli şey, zihinsel gelişimin ve tam bağımsızlığın temel koşul olduğu bu hazineyi güçlendirmekti… İnsanın doğasının ve haklarının tersine gücümü kendi saadetimin arttırılmasından almak zorundaydım, böylece bir gücü insanlığın hizmetine sunabilirdim. Zekâm bana değil dünyaya aittir.”

***

Başkalarının senden daha fazla acı çektiğini öğrenmek zevk verir.

***

“Bütün büyük şairlerin evlilikleri mutsuzdur ve hiçbir büyük filozof evlenmemiştir: Demokritos, Descartes Platon, Spinoza, Leibniz ve Kant. Tek istisna Sokrates’ti ve o da bunun bedelini ödedi, çünkü karısı şirret Ksanthippe’ydi… Çoğu erkek, kadınların kötülüklerini örten dış görünüşlerine kanar. Gençken evlenirler ve yaşlandıklarında bunun bedelini öderler, çünkü karıları histerikleşir ve inatlaşır.”

***

“Her insan kendisinde olmayanı sever” 

***

Aşkın gücüne karşı konulmaz. Çünkü mantık melekesinin bütün itirazlarına rağmen, kendisini amaçlarını koşulsuz olarak takip etmeye zorlayan, böceklerin içgüdüsüne yakın bir dürtünün etkisi altındadır… Ondan vazgeçemez. Ve mantığın bu konuyla ilgisi yoktur. Sıklıkla insan, mantığının kendisine uzak durmasını söylediği kişiyi arzular, ama mantığın gücü cinsel tutkunun gücü karşısında etkisizdir. Latin dramcı Terentius der ki: Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez.

***

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arsında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.”

***

“Zekâm bana değil, dünyaya aittir.”

***

“Yetenek başkalarının ulaşamadığı hedefi vuran nişancı gibidir; dahi ise başkalarının göremediği bir hedefi vuran nişancı.”

***

“Ölümden sonra doğumdan önce neysen o olacaksın.”

***

“Sonsuz mal birikimi insanı, kendi malının malı haline getirir.” 

***

“İki ayaklı hayvanların sıradan sohbetleri kadar kısır ve sıkıcı bir sohbeti sürdürmektense hiç konuşmamak daha iyidir.”

***

“İnsanlarla kurulan nerdeyse bütün bağlar bir kirlenme bir pislenmedir. Ait olmadığımız acınası yaratıklarla dolu bir dünyaya indik. Daha iyi olan az sayıda insana saygı duymalı ve değer vermeliyiz; gerisine talimat vermek için dünyaya geldik, onlarla arkadaş olmak için değil.”

***

Düşmanın bilmemesi gerekeni dostuna söyleme. 

• Bütün kişisel ilişkilere sır gibi bak ve yakın arkadaşlarınla bile tam bir yabancı gibi kal. Çünkü koşullar değişince bizim hakkımızda bildiği en zararsız şeyler bile bizim zararımıza olabilir.

• Ne sevgiye ne de nefrete yol açmamak dünya bilgeliğinin yarısıdır: hiçbir şey söylememek ve hiçbir şeye inanmamak da öteki yarısı.

Bir insanın karakterinin kötü yanlarını unutmak zor kazanılmış bir parayı sokağa atmak gibidir. Kendimizi aptalca tanıdıklardan ve aptalca arkadaşlıklardan korumalıyız.

• İnsanlarla uğraşmada üstünlüğe ulaşmanın tek yolu onlardan bağımsız olduğunuzu göstermenizdir.

• Önemsememek önemsenmeyi getirir.

Bir insan hakkında gerçekten iyi şeyler düşünüyorsak bunu ondan bir suç gibi gizlemeliyiz. 

• İnsanların oldukları gibi olmalarına izin vermek olmadıkları şeyi kabullenmekten iyidir.

***

“Kibar ve dostça davranarak insanları esnek ve itaatkâr yapabilirsiniz: bu yüzden sıcaklık balmumu için ne ise kibarlıkta insan doğası için odur.”

***

“İş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. Ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? İnsan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopyaya götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklar ve öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi”

***

İnsan başta hiç mutlu değildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edeceğini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanımları yok olmuş bir şekilde gelir.”

***

“Babamdan, lanet ettiğim ve irademin bütün gücüyle mücadele ettiğim kaygıyı miras olarak aldım… Genç bir adamken hayali hastalıklarla büyük işkence çektim. Berlin’de okurken veremli olduğumu düşünüyordum. Askere gitmeye zorlanacağım korkusu peşimi bırakmıyordu. Nepal’den çiçek hastalığı korkusu yüzünden kaçtım. Verona’da zehirli enfiye çektiğim fikri bütün benliğimi kapladı. Manheim’de herhangi bir dış neden olmaksızın tarif edilemez bir korkunun etkisinde kaldım. Yıllarca adli kovuşturma korkusu yaşadım. Geceleri bir ses olsa yatağımdan fırlar ve her zaman dolu olarak tuttuğum tabancamı ve kılıcımı kapardım. Her zaman olmayan tehlikelere bakmama neden olan bir kaygı içindeydim. En ufak sıkıntıları büyütüyor, benim için en zor olan insanlarla bağ kuruyordum.”

***

“Benim hayatım kahramanca, ama kültürden ve incelikten yoksun kişilerin, dükkân sahiplerinin ya da sıradan insanların standartlarıyla ölçülemez… Bu nedenle bireyin gündelik hayat seyrinin bir parçası olan şeylere sahip olmadığımı düşününce depresyona girmemeliyim… Bu yüzden kişisel hayatımın tutarsız ve plansız gibi görünmesi beni şaşırtamaz.”

***

Buranın yerlisi değilim ve eşitim olan varlıkların arasında değilim.”

***

“Hakikati anlamak çok daha iyidir: acı kaçınılmazdır. Ve hayatının özüdür.- “acının kendini gösterme şekli tamamen tesadüfîdir ve mevcut acımız… O olmasa başka türde bir acıyla doldurulacak olan yeri doldurur. Eğer böyle bir düşünce günlük hayatta kullanılan bir inanç haline gelirse acıya katlanma derecemizi önemli ölçüde arttırabilir.”

***

“Başlangıcımız ve sonumuz arasında ne fark var! İlkinde arzunun çılgınlığı bedeni zevkin coşkunluğu söz konusu; ikincisinde ise bütün organların tahribatı ve cesetlerin küflü kokusu… Doğumdan ölüme giden yol iyilik ve hayattan zevk alma anlamında hep aşağıya doğru gidiyor; mesut şekilde hayal kuran çocukluk, neşeli gençlik, zahmetli yetişkinlik, kırılgan ve genellikle acınası yaşlılık, son hastalığın işkencesi ve sonunda ölümün acısı. Varoluş, sonuçları yavaş yavaş daha da belirgin hale gelen yanlış bir adım gibi görünmüyor mu?”

***

Her zaman kolay bir şekilde ölmeyi ummuşumdur, çünkü hayatı boyunca yalnız olan bir insan yalnızlığını en iyi kendisi değerlendirebilir. İnsan denen iki ayaklı hayvanların acıklı kapasiteleri için hesaplanmış maskaralık ve soytarılıkların arasına çıkmaktansa başladığım yere geri dönmenin… Ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim.” 

***

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.”

***

“Hayat berbat bir şeydir. Hayatımı onu düşünerek geçirmeye karar verdim.”

***

“Mutlu bir hayat imkânsızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.”

***

Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır.

***

“Eğer hayata küçük ayrıntılarıyla bakacak olursak ne kadar gülünç görünür. Mikroskopta görülen bir su damlası gibidir, tek hücrelilerle kaynayan tek bir damla. Telaşla koşuşturup birbirleriyle mücadele etmelerine nasıl güleriz. İster bu su damlasında isterse insan hayatının küçük süresi içinde olsun bu korkunç etkinlikler komik bir etki yaratıyor.”

***

“Her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık… ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklinde ki paha biçilmez ayrıcalık.”

***

“Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü, yuvarlak, ortası sıcak, üzerindeki küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soğuk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre- bu … gerçek dünya.”

***

Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp Cennet.

***

“En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ama bunun en büyük budalalığımız olduğunu da söyleyebiliriz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez.”

***

İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan yanlarından geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar. Ve böylece umutlarla kandırılan insan ölümün kollarına koşar.”

***

“Üstün, nadir bulunan zekâya sahip insanlar yalnızca yararlı olan bir işe girmeye zorlandıklarında en güzel resimlerle süslenip, sonra da mutfak kabı olarak kullanılan değerli bir vazoya benzer.”

***

“Büyük acılar daha önemsizlerinin hissedilmesini engeller ve tersine, büyük acıların yokluğunda en küçük dertler ve sıkıntılar bile bize büyük acı verir.

***

Çiçek cevap verdi: Seni aptal! Görülmek için mi açtığımı sanıyorsun? Kendi zevkim için açılıyorum, başkaları için değil, çünkü hoşuma gidiyor. Aldığım zevk var olmaktan ve açmaktan ibaret.

***

“Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.”

***

Sırrım konusunda sessizliğimi korursam benim esirim olur; eğer ağzımdan kaçırırsam ben onun esiri olurum. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir.”

***

“Eğer dalaverecilerin oyuncağı ve soytarıların maskarası olmak istemiyorsak, ilk kaide içine kapanık ve ulaşılmaz olmaktır.”

***

“30 yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıkıp usandım. Bir kedi genç olduğu sürece kâğıt toplarla oynar. Çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. İnsan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.”

***

“İnsanları keyifli bir ruh haline sokmanın başınız gelen kötü bir şeyi anlatmaktan veya şahsi bir zaafınızı açıklamaktan daha başka yolları da vardır.”

***

“İsteklerimizi sınırlamalıyız, arzularımızı dizginlemeli, öfkemizi bastırmalı, ferdin sahip olmaya değecek şeylerden yalnızca sınırlı bir paya erişebileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız.”

***

“Dikensiz gül yoktur, ama gülsüz pek çok diken vardır.”

***

“Ben kalabalıklar için yazmadım… Çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen şahıslara miras bırakıyorum. Onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.

***

“Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatın ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar.”

***

Gençliğin bakış açısından bakıldığında hayat sonsuz derecede uzun bir yolculuktur: Yaşlılıktan bakınca çok kısa bir geçmişe benzer. Gemiyle uzaklaştığımızda kıyıdaki nesneler daha küçük, tanınması ve ayırt edilmesi daha zor hale gelirler, aynı şekilde olaylar ve etkinliklerle dolu geçmiş yıllarınızı da tanıyamazsınız.”

***

“Karşımızdakinin yalnızca kendi budalalığımız, kusurumuz ve kötülüğümüz olduğunu akıldan çıkarmayarak her insan budalalığına, kusuruna ve kötülüğüne hoşgörülü bir şekilde yaklaşmalıyız.

***

Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekeleri yerindeyse her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder.”

***

İnsanoğlu benden hiç unutamayacağı birkaç şey öğrendi.

——————————————————————————

Ama bilmek vardı, bilmek vardı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s19)

Neden kapanış saatinden önce çıkışa koşalım ki? (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Oldu’yu ‘ben öyle istedim’ e çevirmek-tek başına buna kurtulma derim. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Hayat tarafından yaşanmak yerine hayatını yaşamak zorundaydı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s20)

Bazı çiçekler geç açar… (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s23)

Başka bir deyişle ancak hayatta kalmak için gerekli olduğunda yakınlığa katlan ve mümkün olduğunda da kaç. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

Avrupa toplumuna ait hastalıklar: Otizm, sosyal kaçınma, sosyal fobi, şizoid kişilik, antisosyal kişilik, narsisit kişilik, sevme yetersizliği, kendini aşırı büyük görme, kendini gizleme. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s261)

“Schopenhauer bütün hayatı boyunca gerçek bir insan aramış, ama sefil bedbahtlar, sınırlı zekâlılar, kötü kalpliler ve kötü huylular” dışında kimseyi bulamadığından yakınmıştır. (Her zaman bu tür yergilerden ayırdığı Goethe hariç.) (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi)

Arthur sık sık duygunun bilgiyi engelleme ve bozma gücüne sahip olduğunu bize ve kendisine hatırlatır. Ona göre neşelenmek için bir nedenimiz olduğunda bütün dünya gülümseyen bir özellik taşır ve keder üzerimize çöktüğünde dünya karanlık ve kasvetli bir hal alır. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s295)

Englisher Hof’ta Schopenhauer’in yaptıklarına ilişkin sayısız anekdot vardır: muazzam iştahı, sıklıkla iki kişilik yemek yemesi, (birisi bu konuda yorum yaptığında aynı zamanda iki kişilik düşündüğünü söylerdi), kimsenin yanına oturmaması için iki kişilik yer ücreti ödemesi, haşin, ama etkileyici sohbeti, sık öfke patlamaları, konuşmayı reddettiği insanları dahil ettiği kara listesi, uygunsuz şaşırtıcı konuları tartışma eğilimi –örneğin cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak için cinsel birleşmeden sonra penisini sulandırılmış ağartma tozuna batırmasını sağlayan yeni bilimsel keşfi övmesi. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s320)

Ciddi sohbetlerden hoşlanmasına rağmen ayırdığı zamana değecek yemek arkadaşlarını nadiren bulurdu. Bir süre boyunca düzenli bir şekilde oturduğu masaya altın bir parça koydu, giderken de kaldırdı. Genellikle aynı masada yemek yiyen bir askeri subay bu uygulamanın amacını sorunca Schopenhauer bu altını askerlerin atlar, köpekler ve kadınlar etrafında dolaşmayan ciddi bir sohbet yaptıklarını duyduğu gün yoksullara bağışlayacağını söyledi.” Yemeği sırasında kanişi Atman’a “Siz efendim” diye sesleniyor, eğer Atman yaramazlık yaparsa “Seni insan” diyordu. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Keskin zekasıyla ilgili pek çok anekdot anlatıyordu. Bir keresinde yemek yiyenlerden biri onun basitçe “ bilmiyorum” diye yanıtladığı bir soru sormuştu. Adam “ Vay vay sizin gibi büyük bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım!” deyince Schopenhauer, “Hayır, bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır,” diye yanıt vermişti. Schopenhauer’a bir kadın tarafından ya da kadınlar ve evlilikle ilgili bir soru sorulunca istinasız ters tepkiler alıyordu. Bir keresinde ne kadar mutsuz bir evliliği olan bir kadının arkadaşlığına katlanmak zorunda kalmıştı. Schopenhauer onu sabırla dinlemişti, ama kadın kendisini anlayıp anlamadığını sorduğunda “Hayır ama kocanızı anlıyorum” diye cevap vermişti. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s321)

Doktorlar hakkında da söyleyecek sert sözleri vardı. Bir keresinde doktorların iki farklı el yazısı kullandıklarını söylemişti: reçetelerde kullandıkları zor okunan yazı ve faturalarda kullandıkları açık ve anlaşılır yazı. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s322)

Dehasının yükünün genetik yapısı yüzünden kendisini hâlihazırda olduğundan daha kaygılı ve huzursuz kıldığını söylüyordu. Birincisi, dâhilerin duyarlılığı daha fazla acı ve kaygı yaşamalarına neden oluyordu. Hatta Schopenhauer kaygı ve zekâ arasında doğrudan bir ilişki olduğuna kendisini inandırmıştır. Bu yüzden dâhilerin yalnızca bu üstün yeteneklerini insanlık için kullanma yükümlülükleri yoktur, bir de kendilerini tamamen görevlerini yerine getirmeye adamaları gerektiği için mevcut olan pek çok tatmin unsurundan (aile, arkadaşlar, ev, mal mülk biriktirme) vazgeçmek zorunda kalırlar. (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

Kendi kaderinin efendisi olduğuna olan inancıydı- yani yalnızlığı seçen kendisiydi; yalnızlık onu seçmemişti.(Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, s369)

“Hayatı boyunca aramızda yaşayan, ama aramızda bir yabancı olarak kalan bu insan nadir duygulara sahipti. Buradaki hiç kimse ona kan bağıyla bağlı değil; yaşadığı gibi yalnız başına öldü” (Irvin Yalom-Schopenhauer Tedavisi, 429)

Alişan Hayırlıyitik-cennet-cocukluk

 
Köpeğini insanlardan daha çok seven Filozof: Schopenhauer için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Nisan 2017 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Tabiat Bize Gülüyordu

Gün henüz aydınlanmamış… Karanlık ile aydınlığın ayrılacağı son dakikaları yaşıyoruz.

Tecde Fidanlık mevkiinde, yürüyüş için ilk adımlarımızı attığımızda bizi pürüzsüz, berrak ve temiz bir havanın beklediğini gördük.

Bugünkü yürüyüşümüzün çok neşeli ve mutlu geçeceği belliydi.

Havamız yerinde idi.

Manzara ile temiz hava bir araya gelince, gökyüzü bize nimetini yağdırıyordu.

Yüce Allah, bereketini ve sihirli iksirini işte bu vakitlere sığdırmıştı. Rızk ve kuvvetin gizlendiği önemli saatlerdi. Biz bunu keşfeden ender insanlardan biriydik…

Allah’a ne kadar hamdetsek azdır.

Hastalıkları şifaya çeviren, güçsüzlere güç veren, huzursuzlukları def eden, insanı adeta kanatlandırıp uçuran müthiş bir zaman dilimiydi.

Hele bir de bugünkü gibi berrak ve temiz, okjiseni bol bir havaya denk gelirse…

Hele bir de Banazı tarafına yürüyorsanız…

Hele bir de mevsimler sonbaharsa…

Bu kadar çok mutluluk bir insan için fazlaydı.

Mutluluk zehirlenmesi yaşayabilirdik.

Yağmur sonrası tabiat bütün toz-çamurundan arınmış, sanki banyo yapmış, şimdi kurulanıyordu.

Tabiat bize gülümsüyor, bize tertemiz sinesini açıyor, bizi adeta kucaklıyor, okşuyor, seviyordu.
Tabiat bizim biricik dostumuzdu.

Seviyorduk biz sararmış yapraklarıya ceviz ağacını, kızıla bürünmüş kayısı yapraklarını, kıpkırmızı rengiyle yemişenleri, taa uzaklardan gelen horoz sesini, pır diye yanıbaşımızdan uçup giden kuşları, Banazı deresinde akıp giden suyun sesini…

Seviyorduk, seviliyorduk.

Tabiat ile konuşuyorduk.

Bizi alabildiğine mutsuz eden kişilere ve olaylara inat tabiatla sıkı bir dostluk kurduk.

Yalnız değildik.

Tefekkürün, şükrün zirvesi tabiat bizim sadık ve temiz bir dostumuzdu.

Yürürken alnımızdan damlayan ter damlası ile yağmur sonrası yemişenlerin üzerinden akan yağmur damlası birbirine çok benziyordu.

Alişan Hayırlıalisan_hayirli

 
2 Yorum

Yazan: 30 Ekim 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Vadim o kadar yeşildi ki

Bir Malatyalı neden Karadeniz’e, Akdeniz’e ya da Ege’ye mahkûm olsun… Yeşille kaplı, gür suların aktığı, şelalelerin süslediği vadilerde yürümek için illa Karadeniz’e mi gitmek gerekiyor?

Yüce Allah’ın yarattığı kâinatın her köşesinde farklı güzellikler hâkimdir. Gezenler, arayıp duranlar ve kalp gözü açık olanlar için tadı çıkartılacak mekânları bulmak zor değil…

İşte böyle bir güzellik, Darende’de gizli…

Saklı cennetlerden biri Günpınar Şelalesi’nin arka tarafında bulunuyor.

Herkes yaklaşık 40 metreden, üç kademe halinde göle düşen şelaleyi bilir. Gider, alttan bakar, bu muhteşem güzelliği temaşa eder, çayını içer ya da yemeğini yer geri döner. Hâlbuki, Günpınar Şelalesi, arka planda muhteşem güzellikleri saklayan son noktayı oluşturuyor.

Peki, bu saklı cennete yolculuğumuz nasıl başladı?

Darende ve Malatya aşığı, gönüllü faaliyetlerin kıdemlisi, sevgili dostum Bekir Sözen uzun zamandan beri Günpınar Vadisi’ni gezmekten bahsedip duruyordu. Artık o tarihi gün geldi çattı. Beni nasıl bir güzellikler zincirinin beklediğinden habersiz, sanki normal ve sıradan bir mekânı gezmeye gidiyormuşuz gibi hazırlandık.

Hazırlık gerekiyor.

Ayağınızda bir lastik ayakkabı, şalvar tipli bir pantolon, eski bir gömlek ya da tişört, kalın bir çorap giymeniz gerekiyor. Yanınıza başka hiçbir şey alamazsınız, ne bir çanta, ne bir gözlük (Ki ben gözlüğümü kaybettim vadide) ne telefon ne de fotoğraf makinası… Hiçbir şey… Peki o zaman resimleri nasıl çektik?!

Makinamızın suya düşmesini göze aldık. Canımızdan daha çok koruduk, iki kişi olduğumuz için birimiz suya batarken diğerimiz makinayı tuttu. 50 defa ayağımız kaydı suya gömüldük, ama yine de bayrağı yere düşürmedik, pardon fotoğraf makinasını… Öyle olmasaydı siz bu kartpostal değerindeki resimleri görebilir miydiniz?

Neyse Bekir abi ile beraber düştük yola…

Önce araçla Günpınar Şelalesi’ne geliyorsunuz, fakat şelaleye girmeden, Elbistan yolu üzerine devam ediyorsunuz. Birkaç kilometre sonra asfalt yoldan çıkıp, sağ tarafa dönüyorsunuz, toprak yola… 4-5 kilometre daha gittikten sonra araçtan iniyorsunuz. Demek ki şelaleden toplam 8 kilometre sonra yürüyüş noktasına ulaşıyorsunuz.

Araçtan indik.
Ovanın tam ortası…
Kupkurak bir yer.
Ne bir su var, ne bir dere…
Güneş beynimize vuruyor.

İçimden dedim ki, “Bekir abi galiba kafayı yemiş, hani nerede bu dere?”

Sardı beni bir merak… Neyse, bunda da bir hayır vardır dedik ve sabırla yürümeye başladık.
Kurumuş otların arasından, dikenlerin bacaklarımızda açtığı küçük yaralara aldırmadan ilerliyoruz.
100 metre kadar ileride küçük bir yeşillik gördük, aaa bir de ne görelim, küçük bir su kaynağı… Azıcık azıcık, tembel tembel akıyor.

Dedim, “Koskoca Günpınar Şelalesi’nin suyu bu kadarcık mı?”

Sabır yok bende… İstiyorum ki hemen karşıma gürül gürül akan dereler çıksın.

Biraz daha yürüdük, bir pınar daha, biraz daha yürüdük bir pınar daha, aşağı indikçe pınar pınar pınar…

Birden ruhumuz şenlendi… Ölüm sonrası hayat gibi…

Bir anda, kupkuru bir bölgede, ansızın önümüze gürül gürül akan bir dere çıktı, ne zaman, nasıl çıktı anlayamadık!

Bu Allah’ın bir mucizesi… Büyük bir nimet! Akıl sır ermez!

Dudaklarımıza şükür ve dua, elimizde makine, ilerlemeye başladık. Artık dere o kadar coştu, yeşillikler o kadar arttı ve vadim o kadar güzelleşti ki, Bekir abi hakkında suizanda bulunduğum için utandım.

Artık beni tutana aşk olsun…

Derenin kollarına bıraktım kendimi… İster sürüklesin, ister bir kayaya çarpsın, ister bir şelale gölünde döndürüp dursun, isterse tatlı ve soğuk suyun içinde boğsun!

Dünya hayatı bitmiş, sırat köprüsünden geçmiş, imtihanı kazanmış da sanki cennet kapıları açılmış bize… Birden aklıma cenneti tasvir eden ayetler geldi:

İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: “Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir” derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar. (BAKARA/25)
Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır. (RAHMAN/54)
İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. (RAHMAN/50)
Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır. (MÜRSELAT/41)
Bu orada bir pınardır ki, adına “selsebil” derler. (İNSAN/18)
İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır. (RAHMAN/48)
(Bu cennetler) yemyeşildirler. (RAHMAN/64)

****************

Vadiyi iki ayaklı bir insan değil de sanki bir kelebek gibi uçarak gezdik. Kayaların yolumuzu kapadığı yerlerde alttan yüzerek geçtik, yüksekten akan şelalelerin üzerinden atladık, ağaç kütüklerinin üstünden bir tavşan gibi atlayarak geçtik, kimi zaman dağlara patika yollara çıktık, güvercinlerin yuva yaptığı kayaların üstünden uçurum kenarlarından bir kartal gibi süzülerek ilerledik, bir yamaçtan bir yamaca fişek gibi zıpladık, uçtuk, yuvarlandık, düştük, kalktık…
Hem suyunu içtik hem de suyunda yüzdük…

Ruhumuzu özgür bırakarak, hiçbir tehlikeye aldırmadan… Kana yavaş yavaş karışan bir uyuşturucu gibi her bir şelale ve göl bizi kendimizden geçirdi.

Aklımız başımızdan gitti.

Akıllı olsaydık bu zevki tadamazdık.

Akıllılar şehirde para kazanıyor. Kaybettikleri ruh sağlıklarını ve sekineti (iç barış ve huzuru) kazanmada harcamak için… Ne tuhaf değil mi?

Aldırma gönül aldırma, sen vadinde gezmene bak!

Dünyalık değerlere göre toplam iki kilometrelik vadiyi, beş saatte bitirdik. Ama gelin bir de bize sorun, uhrevi olarak sayılara sığmayan bir mutluluk ve haz yaşadık.

Yüce Allah’ın biz fakir ve aciz kullarına sunduğu bu muhteşem güzellik karşısında sadece ve sadece dilimizden iki kelime döküldü: “Allah’u Ekber!”

Sürgün hayatı yaşayan biri için, Yüce Allah acaba hangi iyilik ve ibadetim için bana bu güzellikleri armağan etti?

Bilemiyorum.

Hak etmediğim bir mükâfatı kazanmanın mahcubiyeti ile Günpınar Vadisini baştan sona gezdik, şükürler olsun Yüce Allahımıza…

Turun bitiminde, tabiat ayetlerini bize sunan Allah’a secde ederek, şükranlarımızı sunuyoruz. Sonra da Belediye Başkanı Süleyman Eser’e, Başkan Yardımcımız Durmuş Doğan’a, Özel Kalem Müdürü Aslan Tektaş’a ve tabi ki rehberimiz Bekir Sözen’e teşekkür ederek sizleri muhteşem manzaralarla başbaşa bırakıyoruz.

Alişan Hayırlıalisan_hayirli_fotograflari

 
Vadim o kadar yeşildi ki için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Eylül 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: