Acı

Günlerdir, “Ah ! Derdimi kime anlatayım ki !” diye inliyor ve kendi kendine soruyordu: Acaba, bu binlerce insan içinde derdimi anlatacak bir kişi bulabilecek miyim ?”

Oysa ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel alırdı. Fakat bu çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı…

Bir akşam üstüydü. Düşen iri kar taneleri, daha biraz önce yanmış olan sokak lambalarının etrafında ağır ağır dönüyor; evlerin çatılarında, arabaların üzerinde, atların sırt ve omuzlarında ince tabakalar oluşturuyordu. Kızak arabası sürücüsü Iona Potapov, karın altında, bir hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Arabanın oturağında, bir canlının kendine kapanabileceği optimum düzeyde büzülmüş, adeta ikiye katlanmış olduğu halde, zerrece kımıldamadan oturuyordu. Öyle ki, düzenli olarak üzerine savrulan hiçbir kar dalgasında, üstünde biriken kar tabakasını çırpma gereksinimi bile duymadığı belli oluyordu. Küçük midillisi de, kendisi gibi beyazlar içinde ve tümüyle hareketsiz duruyordu. İnce sütunları andıran bacakları ve donuk bakışları ile pek acınası bir hali vardı. Olasılıkla, daldığı düşünceler içinde kaybolmuştu. Alışık olduğu yeşil kırlardan ve vadilerden koparılarak, bu umutsuzluğun, her yandan gözlerine dolan korkunç ışıkların, bitmek tükenmek bilmeyen bir gürültüyle sağ-sola koşturan insan kalabalıklarının olduğu yere getirilmiş biri için, herhalde bu denli karamsar düşüncelere dalmaktan başka bir seçenek olamazdı. Iona ve midillisi, orada uzun zamandır hiç kımıldamadan duruyorlardı. İşe akşam yemeğinden önce çıkmışlardı; ama henüz bir tek müşteri çıkmamıştı. Üstelik, akşamın karanlığı kasabanın üzerine çökmeye başlamıştı bile. Kısa süre içinde, solgun sokak lambalarının ışıkları canlandı; sokakların kalabalığı ve telaşı arttı.

“Vyborgskaya’ya sür! Haydi, acele et!” diye bir ses duydu Iona ve hiç düşünmeden yavaşça harekete geçti. Geriye dönüp baktığında, karın kapladığı kirpiklerinin arasından, kızak arabasına binen kişinin başının üzerine bir kukuleta çekmiş üniformalı bir subay olduğunu gördü.

“Vyborgskaya’ya dedim !” diye tekrar etti subay. “Uyuyor musun yoksa! Vyborgskaya’ya !”
lona, bu isteğe hemen karşılık verdi ve midillisinin dizginlerini, sırtında ve omuzlarındaki kar tabakasını havaya savurarak süratle çekti. Sonra, ona hafifçe vurdu, boynunu bir kuğu gibi geriye çekti ve alışkanlıktan ziyade öyle yapmak gerektiğinden dolayı oturağında iyice doğrularak kamçısını salladı. Midilli, boynunu ileriye doğru uzattı. Bir ağaç dalını andıran ince bacaklarını biraz gerdi ve ardından gönülsüzce harekete geçti. Ancak, gelişigüzel çıkışıyla, birilerinin üzerine doğru yöneldi.
Iona’nın önünde, karanlıkta oraya buraya koşuşturan kalabalık kitleden birileri bağırıyordu:

“Nereye gidiyorsun, seni iblis ! Hangi cehenneme gidiyorsun?! Sağa dön, sağa!”

Aynı anda, öfkeyle bağıran bir başkası da subaydı:

“Sürmeyi bilmiyor musun?! Sağa dön!”

Bir atlı araba sürücüsü, ona küfürler savurdu. Yoldan karşıya geçmekte olan ve kazara omzuyla atın burnunu silen bir yaya öfkeyle ona baktı ve kolundaki karı silkeledi. Iona, oturağında değil de, dikenler üstünde oturuyormuş gibi tedirgin oldu; ani bir hareketle dirseğini çırptı; nerede olduğunu veya neden orada olduğunu anlamamış gibi saf saf etrafına bakındı.

Subay, şaka yollu:

“Bunların hepsi ne kadar da sersem böyle!” diye söylendi. “Belli ki, senin üstüne gelmek ve atın altında ezilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu kasıtlı yapıyor olmalılar!”

Iona, müşterisine baktı. Dudakları hafifçe kımıldadı. Görünüşe göre, bir şey söylemeye niyetlenmişti; fakat, ağzından herhangi bir söz çıkmadı. Yalnızca, derinden bir iç geçirdi.

Subay:

“Bir şey mi dedin ?” diye sordu.

Iona, acımtırak bir gülümseme ile karşılık verdi. Yutkundu ve zorlukla konuşmaya çalışarak:

“Oğlum… Eee… Bu hafta, oğlum öldü efendim” diyebildi.

“Hmm… Neden öldü ?”

Iona, bu kez tüm bedeni ile ona dönerek:

“Kim bilebilir ki !? Yakalandığı ateşli hastalıktan olmalı… Üç gün hastanede yattı. Sonra öldü. Tanrı’nın takdiri işte…”

Karanlığın içinden bir ses:

“Önüne bak, iblis !” diye bağırdı. “Hasta mısın yoksa, ihtiyar köpek ?! Nereye gittiğine baksana ?!”

Bunun üzerine:

“Devam et, devam et!” dedi subay. “Böyle gidersen, oraya yarına kadar varamayız. Acele et biraz !”
Iona, boynunu uzattı. Oturağında doğruldu ve kırbacını daha sert vurmaya başladı. O sırada, birkaç kez göz ucuyla subaya baktı; fakat, o biraz önce duyduğu haberden yeteri kadar uzaklaşmış ve gözlerini kapatmıştı. Onu, tekrar dinleme niyetinde olmadığı açıktı. Müşterisini Viborgskaya’ ya bıraktıktan sonra, bir lokantanın yanında durdu. Oturağında iyice büzülerek oturmaya başladı. Düşen yoğun kar nedeniyle, çok geçmeden atı ile birlikte yine beyaz bir kar tabakası ile boyandı. Bu şekilde, bir saat geçti. Sonra bir saat daha…

Derken, galoşlarıyla kaldırımda gürültüyle yürüyen, ikisi uzun boylu ve zayıf, diğeri kısa ve kambur olan üç genç, birbirlerine bağırarak ve küfürler ederek çıka geldiler.

Kambur olanları, cırlak bir sesle:

“Arabacı! Polis Köprüsü’ne çek ! Üç kişiyiz ! Yirmi kopek !” dedi.

Iona, dizginleri çekerek midilliyi uyardı. Yirmi kopek, iyi bir ücret değildi; ancak, o bunu düşünecek durumda değildi. Aldığı paranın bir ruble ya da beş kopek olmasının bir önemi yoktu. Onu ilgilendiren tek şey, müşteri bulmuş olmasıydı. Birbirlerini itip kakarak ve argo sözlerle bağırıp çağırarak kızak arabasına atladılar ve üçü birden aynı anda oturacak yer kapmak için boğuşmaya başladılar. Sorun, bir türlü çözülmedi. Hangisi oturacak, hangisi ayakta kalacaktı? Uzun süren bir ağız kavgasından sonra, en kısa boyluları olduğu için, kambur olanın ayakta kalması gerektiğine karar verdiler.

“Pekala!” dedi ayakta kalan kişi. Hala yerleşmeye çalışarak ve Iona’nın hemen arkasında onun ensesine doğru soluyarak, çatlak sesi ile devam etti. “Haydi, yürüsene! Ne araban varmış be adam! Petersburg’ ta bundan kötüsünü bulamazdın herhalde!”

Iona, bir kahkaha atarak:

“Evet, övünülecek bir araba değil” diye yanıt verdi.

Kambur genç:

“Gerçekten de öyle. Neyse, sen işine bak! Bütün yolu böyle mi gideceğiz? Eh! Boynuna bir tokat atmamı istemezsin sanırım!” diye üsteledi.

Uzun boylu gençlerden biri:

“Başım ağrıyor” diye lafa girdi. “Dün Dukmasovs’da Vaska ile birlikte dört şişe brendi içtik.”
Uzun boylu olan diğer genç, sinirli bir şekilde:

“Neden bu kadar saçmaladığını anlamıyorum. Bir salak gibi yalanlar uyduruyorsun!” diye atıldı.

“Ölümü göresin, doğru söylüyorum!”

“Hayır! Bu, ancak bir bitin öksürmesi kadar doğrudur.”

Iona, gevrek gevrek güldü.

“Neşeli beyler !” dedi.

Kambur genç, buna içerlemiş olmalıydı:

“Off! Şeytan çarpsın seni!” diye öfkeyle bağırdı. “Sen önüne bakacak mısın, bakmayacak mısın, ihtiyar baş belası ?! O taraftan mı gidiyorsun ? Şu atı kırbaçlasana! Vur da hızlansın biraz, lanet olası!”

Iona, kambur gencin, hemen arkasında sağa sola sarsılan bedenini ve titreyen sesini hissediyor, kendisi hakkında kaba saba konuşmalarını dinliyordu. Çevresindeki insanlara baktıkça, kalbindeki yalnızlık duygusu yavaş yavaş azalıyordu. Oysa, ensesinde duran kamburun özenle seçerek savurduğu ağır ve kaprisli hakaretler, iğrenç öksürükleri ile birlikte ensesine yağmaya devam ediyordu. Uzun boylu gençler, hiç ara vermeden bu kez de Nadyezhda petrovna adlı bir kadından söz etmeye başladıklarında, Iona etrafına bakındı. Gürültülü sohbetlerine kısa bir ara verdikleri anda, yüreğini dolduran kederi paylaşmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşünerek bir kez daha etrafına bakındı ve söze girdi:

“Şey… Benim de bu hafta oğlum öldü.”

Kambur, sert bir öksürüğün ardından koluyla ağzını sildikten sonra, iç geçirerek:

“Hepimiz, bir gün öleceğiz ! Haydi, devam et, devam et! Arkadaşlar ! Ben böyle sürüne sürüne gitmekten hiç hoşlanmıyorum. Bizi oraya ne zaman ulaştıracak bu adam ?!” diye yakındı.

Diğerlerinden biri:

“O halde, ona biraz cesaret versen iyi olur. Boynundan…” dedi.

Kambur, yeniden söze girdi:

“Bizi duyuyor musun, baş belası bunak?! Sana acı bir ders vereceğim. Seninle tören yapar gibi yola çıkmaktansa, yürümeyi tercih ederdim. Duyuyor musun, koca ejderha?! Yoksa, söylediklerimize kulak asmıyor musun sen?”

Ve Iona, boynunda patlayan bir tokadın yalnızca sesini duydu. Ancak, hepsi o kadardı. Kamburun attığı tokat, onu sadece güldürdü ve:

“Neşeli gençler! Tanrı size sağlık versin” diye karşılık verdi.

Sonra, uzun gençlerden biri:

“Arabacı, evli misin sen?” diye sordu.

“Ben mi? Ha, ha, ha! Neşeli gençler, artık benim bir tek eşim var; o da kara topraktır. Yani, mezarlık! Oğlum öldü ve ben hala sağım. Ne garip şey değil mi? Ölüm, bu kez yanlış kapıdan girdi. Bana gelmesi gerekirken, oğluma geldi” dedi Iona ve bu fırsattan yararlanarak, oğlunun nasıl öldüğünü anlatabilmek için arkasına döndü. Ancak tam o sırada, kambur hafif bir iç geçirdi ve Tanrı’ya şükrederek, nihayet ulaştıklarını bildirdi. Iona ise, yirmi kopeklik ücretini aldıktan sonra, arabadan inerek hızla uzaklaşan ve karanlık bir sokakta gözden kaybolan gençlerin arkasından baka kaldı. Yine yalnız kaldı; yine ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kısa bir süreliğine onu terk eden kahredici hüzün geri döndü ve zavallı yüreğini hiç olmadığı kadar acımasızca yaraladı. Endişe ve ızdırapla dolu gözleri, caddenin her iki yanında telaşla sağa sola koşuşan insanları seyre koyuldu. Acaba, bu binlerce insan içinde kendisini dinleyecek bir kişi bulabilecek miydi? Ne acı ki, kalabalıklar ona ve yüreğini dolduran ölümcül kedere hiç aldırış etmeksizin akıp gidiyordu… Duyduğu acı, uçsuz bucaksızdı. Herhangi bir sınırı yoktu. Öyle görünüyordu ki, eğer Iona’nın yüreği patlamış ve içindeki keder dışarı çıkmış olsaydı, muhakkak bütün dünyayı sel basardı. Yazık ki, çıplak gözlere pek görünmüyordu. Öylesine önemsiz bir kabuğun içine gizlenmişti ki, etrafı gündüz gibi aydınlatan bir kandille bile bulunamazdı.

Iona’nın kederli gözleri, daha sonra, bir bekçiye ilişti ve derdini ona anlatabileceği kanısına kapıldı.

Yanına yaklaşarak:

“Saat kaç oluyor, dostum ?” diye sordu.

“10’a geliyor… Arabanı neden buraya koydun? Devam et” diye çıkıştı bekçi.

Iona, birkaç adım geriye çekildi ve tekrar kendi hüznüne gömüldü. Derdini paylaşmak için, insanlara başvurmanın iyi bir yol olmadığını düşündü. Fakat, aradan beş dakika geçmemişti ki, birden irkilerek kendine geldi. Sanki o anda keskin bir ağrı saplanmış gibi başını salladı ve midillisini mahmuzladı. Yaşadığı acıya daha fazla dayanamayacaktı.

“Dosdoğru eve…” diye düşündü. “Eve gidelim.”

Küçük midillisi, sanki onun düşüncelerini okuyormuş gibi hızla hareket etti. Bir buçuk saat sonra, Iona büyük ve kirli bir sobanın başında oturuyordu. Sobanın üst tarafında, yerde bulunan şiltelerin üzerinde insanlar horluyordu. Odada, çok kötü bir koku vardı. Iona, uyuyan insanlara baktı ve (nöbetleşe uyudukları için) eve erken geldiğini düşünerek hayıflandı.

“Yulafın parasını karşılayacak kadar bile kazanamadım” diye düşündü. “Bu yüzden, bu kadar sefilim. Kendi işini nasıl yapması gerektiğini bilen, kendisinin ve atının karnını doyurmaya yetecek kadar kazanan bir adam her zaman rahat eder.”

O ana dek bir köşede uyumakta olan kendisi gibi bir kızak arabası sürücüsü bir arkadaşı, yatağından hafifçe doğruldu, yarı uyku halinde sesli biçimde boğazını temizledi ve su kovasına doğru yöneldi.
Iona:

“Su mu istiyorsun?” diye sordu.

Adam:

“Herhalde” diye yanıtladı.

Iona, tekrar atıldı:

“Bu kendini iyi hissetmeni sağlayacak ha ? Bak! Oğlum öldü. Duyuyor musun beni ? Bu hafta, hastanede öldü. Bu çok garip bir şey, öyle değil mi?”

Iona, sözlerinin etkisini görebilmek için adamı yüzüne baktı; ancak, hiçbir şey göremedi. Adam suyunu içtikten sonra, başını çoktan yorganının altına sokmuş ve neredeyse uykuya dalmıştı bile. Yaşlı adam, derin bir iç geçirdi ve başını kaşıdı. O genç adam biraz önce suya ne kadar susuzluk duyduysa, kendisi de biriyle konuşmaya, yüreğini parçalayan derdini paylaşmaya o denli susuzdu. Oğlu öleli neredeyse bir hafta oluyordu; fakat o, bunu hala biriyle konuşamamıştı. Birileri ile, bunu uygun biçimde ve enine boyuna konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun nasıl hastalandığını, ne kadar ağrı-sızı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini ve nasıl öldüğünü anlatmak istiyordu. Cenaze töreninden ve hastaneye oğlunun çamaşırlarını almaya gidişinden söz etmek istiyordu. Şu anda, köyde Anisya adında bir kızı vardı ve ondan söz etmeyi de çok istiyordu. Evet, anlatacak çok şeyi vardı ve belki de dinleyen kişi derin derin iç çekecek, çığlık atacak veya üzüntü ile içine kapanacaktı. Hatta, kadınlarla konuşmak daha iyi olabilirdi. Aptal yaratıklar olmalarına rağmen, böyle şeyleri dinlemeye başlarken bile ağlamaktan yüzleri, gözleri şişerdi.

“Neyse… Şimdi gidip, midillime bakayım biraz.” dedi kendi kendine. “Uyumak için her zaman vakit vardır. Yeteri kadar uyuyacaksın. Korkma.”

Ceketini giydi ve midillisinin bulunduğu ahıra indi. Yulafı, otu ve hava durumunu düşündü. Yalnız başına iken, oğlunu düşünmeye dayanamıyordu. Birine onu anlatmak mümkündü; ama, onun hakkında düşünmek ve onu tasavvur etmek, dayanılmaz bir yürek acısıydı.

Iona ahıra girer girmez midillisinin parıldayan gözleri ile karşılaştı.

“Bir şey mi yiyorsun?” diye sordu. “Bitir o otları, bitir… Yulaf alacak kadar para kazanamadığımız için, ot yiteceksin… Evet… Artık, sürücülük yapamayacak kadar yaşlandım. Şu anda, bu işi oğlum yapıyor olmalıydı; ben değil… O, gerçek bir sürücüydü. Yaşaması gerekiyordu…”

Yaşlı adam, bir süre sustu. Sonra, yeniden anlatmaya başladı.

“İşte böyle, yaşlı kız… Kuzma Ionitch gitti… Bana veda etti… Çıktı ve sebepsiz yere öldü… Şimdi düşün; senin küçük bir tayın olsa… Düşün ki, sen o minik tayın annesisin. Ve bir gün, birdenbire o minik sevimli tayın ölüyor. Ne kadar üzülürsün, değil mi?”

Küçük midilli, ağzındaki otu çiğniyor, dinliyor ve sahibinin elinin üstüne soluyordu. Iona ise, büyük bir arzu ile anlatıyordu. O gece, oğlunun bütün hikâyesini ona anlattı

Anton Çehovanton-cehov-aci-hikayesi

Reklamlar

Çehov’un bir öyküsünden Erdal Öz’ün bir öyküsüne

Bir hafta önceki yazımda takip ettiğim dergilerden birinin, “ Adam Öykü” olduğundan söz etmiştim. Adam Öykü şimdilerde çıkmıyor. Ama çıkmaması, onun değerini ve önemini hiç bir zaman azaltmaz. O bir dönem çıkmış, görevini yapmış, 2005’te kapanmış, köşe omuzları dik, raflardaki yerini almıştır. Dergi, yapraklarını aralamaya devam edenlere göz kırpmayı ihmal etmemiştir. Ben her zaman için buradayım, dercesine. Erdal Öz’ü tanımayan yok gibidir. Ama yine de birkaç satır: 1935 doğumlu. 1969’ da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ ni bitirmiş. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında üç kez tutuklanmış, yargılanmış, işkencelerden geçmiş, en sonunda aklanmış bir yazar ve yayıncı. 2006’ da akciğer kanserinden kaybettik. “ A Dergisi”nin kurucularından ve Can Yayınları’nın 1980 yılındaki kurucusu. Bazı romanları: Yaralısın, Gülünün Solduğu Akşam, Defterimde Kuş Sesleri… Bazı Öykü Kitapları: Havada Kar Sesi Var, Cam Kırıkları... Ayrıca gezi yazıları ve çocuk kitapları var.

Anton Çehov’u da tanımayan yok gibidir. 1860- 1904 yılları arasında yaşamış. Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykünün kurucularından. Dünyanın en büyük öykücüsü olarak kabul görüyor. 24 yaşında tıp doktorudur. Hekimlik vaktini çok alınca mesleği bırakmış ve yazarlığa yönelmiştir. 1894’te verem hastalığına yakalanmış, 1904’te de aynı hastalıktan ve komplikasyonlarından hayatını kaybetmiştir.

Peki Adam Öykü, Erdal Öz, Anton Çehov arasındaki bağlantı?.. Adam Öykü dergisinin Kasım- Aralık 2000 tarihli 31. sayısında Erdal Öz’ün “ Sevgili Acı” adlı öyküsü vardır. Bu öyküyü okuduktan sonra yaptığım ilk iş, elbette Çehov’un “ Acı “ adlı öyküsünü bulup okumak olmuştu. Ve Erdal Öz Çehov’un Acı öyküsünü okuduğunda ne kadar sarsılmışsa, ben de bir o kadar sarsılmış, kuru kuru ağlamıştım. Erdal Öz dayanamamış, Acı adlı öyküyü okuduktan sonra Sevgili Acı adlı öyküyü yazmış. Bu öykü daha sonra yazarın Cam Kırıkları adlı kitabında yer almış. Erdal Öz, Çehov’un Acı adlı öyküsüyle, kendi yazdığı Sevgili Acı öyküsü arasında paralel bir kurgu yapmış, iki öyküyü kaynaştırarak okurlara adeta tepside sunmuş. Bize kalansa sarsılarak, hüngür hüngür ağlayarak bu iki öyküyü içmek, kendimizi başkalarının yerine koyarak empati kurmak.

Gelelim öyküye:

Erdal Öz, İstanbul Üniversitesi’ nde öğrencidir. Üniversitenin basketbol sahası büyüklüğünde bir zamanlar tertemiz olan, Haliç’e bakan bir kantini vardır. Kendisi de dahil Haliç’in mavi sularına bakarak hayaller kurulur, karşılıklı sevgililer beklenir. İşte böyle bir zamanda Erdal Öz, Acı öyküsünü okumuş ve etkisinde kalmıştır.

Öyküyü paylaşacak, paylaştığında kendisini anlayacak bir kız, bir sevgili aramaktadır. 

Önce Necmiye adında bir kızı gözüne kestirir.

“Ama güzelliğin ötesinde başka bir şeyler de bulmalıydım. Şaşırtmalıydı beni, tanıdığım güzel kızlardan çok başka bir şeyler, çok güzel bir şeyler bulmalıydım.”

Erdal Öz kızı pek beğenmez beğenmesine ama ortak noktalar olursa neden olmasın diye, öyküden söz eder. Ve aslında öykünün anlatılamayacağını –benim şu anda yediğim halt işte – okumak istediğini dile getirir. Kız kabul eder. Ve Erdal Öz okumaya başlar. Kızın aklı başka yerlerdedir. Acı öyküsünde anlatılanlar ise Iona adlı bir yaşlı arabacının öyküsü. Iona’nın oğlu ölmüştür. Yaşlı arabacı, yasını tam yaşayamadan yeniden işe koyulmuştur. Hadi, yaşayamadı; hiç olmazsa arabasına binen yolcularla acısını paylaşacaktır. Önce arabasına binen bir subaya anlatmak ister, anlatamaz. Subayın umrunda değildir bir oğlun ölümü ve öldüğü günde babanın hâlâ çalışmaya devam etmesi. Üstüne üstlük yoldan geçen yayaların, “kör müsün be adam!” hakaretlerine uğrar. Erdal Öz, Necmiye’nin dinlemediğini görünce öyküyü kısaltarak bitirir. Karın sancısı yalanını uydurarak garsona gider, hesabı öder ve çıkar mekândan.

Öyküyü paylaşacak bir başka kızın peşindedir. Mualla adında bir kızı gözüne kestirir bu defa. Onun da fiziğini pek beğenmez ama ortak noktalar olursa neden olmasın! Öyküyü bu defa Mualla’ya okumak ister. Mualla’nın da Necmiye’den farkı yoktur. Iona subaydan sonra arabasına üç genç almıştır. Onlara da oğlunun öldüğünden söz eder ama gençler onu dinlemez. Hem hakaret ederler, hem de ensesine üfler, şaplaklar indirler. Onlara da acısını anlatmadan, indirmesi gereken yere gelmiştir. Erdal Öz Mualla’nın da dinlemediğini görünce kantini terk eder.

“Adımlarımı açıp çıktım kantinden. Dışarıda güneşin öfkesi geçmişti. Kantin binasının yanından dönüp uzanan Haliç’e baktım. Tanrım, kızlar ne kadar aptaldılar, Haliç ne kadar güzeldi. Haliç gerçekten çok güzeldi, ama kızlar neden bu kadar duyasızdılar?”

Şöyle böyle aradan bir hafta geçmiştir. Gözüne kestirdiği üçüncü kızsa, hafif kızıla çalan koyu sarı saçlarıyla Türkan adında bir kız olur. Frekansları birbirine uyar ve Erdal Öz sohbeti sırasında şunu der: Acı adlı öykü okunmadan kimse bir şey yazmamalı. Ve sarışına da öyküyü okumaya başlar. Sarışın, merakla, öykünün hakkını vererek dinlemektedir. Iona bir yerde bekler. Zembille su taşıyan birini görür. “ Belki de ona anlatabilirim,” diye düşünerek adama saati sorar. Adam, saati söyledikten sonra onu azarlar ve çekip gitmesini ister. Beygiri tırısa kalkar; giderler. Büyük, pis bir tandırın başındadırlar. Genç bir arabacıya, oğlunun ölümünü anlatacakken, arabacı bu defa uyur. Çaresizdir. Beygirini ahıra götürür ve onunla konuşmaya başlar. Öykü şu cümlelerle biter. “ Işte böyle kardeşim kısrak. Kuzma Ioniç (oğlu) yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var. Sen onun özannesisin. Bir de bakıyorsun, birden bire tay ölüveriyor; acımaz mısın?” Beygir yalanır. Dinler gibidir. Sahibinin ellerine doğru solur. Iona dalar, ona her şeyi anlatır. Erdal Öz’ ün sesi öykünün sonuna doğru titrer. Kızın gözleriyse yaş içindedir.

“Sesim belli belirsiz titremişti.
Başımı kaldırdığımda o güzel gözleri yaş içindeydi.
Onu o anda da, daha sonra da çok sevdim.”

?erdal-oz-turkan-ildeniz

Çehov’un Öykücülüğü Üzerine

Tam adıyla söyleyeyim: Anton Pavloviç Çehov‘la lise son sınıfta tanıştım. İstanbul Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken tam bir Çehov tutkunuydum. Türkiye’de ilk Çehov öykülerini, dergilerde, Servet Lünel, Erol Güney ve Oğuz Peltek’in yaptıkları çevirilerle tanımıştım. Dergilerde, özellikle de Varlık dergisinde sık sık bu kişilerin çevirdiği Çehov öyküleri yayımlanıyordu. Sonra kitap olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın (o zamanki adıyla Maarif Vekâleti’nin) çıkardığı “klasikler dizisi”nde Hikâyeler başlığı altında iki cilt olarak çıkmıştı öyküler. Servet Lünel’in, Oğuz Peltek’in yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum, ama Erol Güney’in o çok baskılı tek partili dönemde, yurttaşlıktan atıldığını, o günden beri de İsrail’de yaşadığını biliyorum.

Bu üç isim aklımda kalmış: Servet Lünel, Oğuz Peltek ve Erol Güney.

O iki ciltlik kitabın ilk cildinin hemen başında, Çehov’un öykücülüğüne değinen, şimdi kime ait olduğunu hatırlamadığım, çok güzel bir önsöz vardı. Hem edebiyatta öykü türünü hem de Çehov’un öykücülüğünü dile getiren bir önsöz. Romanla öykü arasındaki farkı, aklımda kaldığına göre aşağı yukarı şöyle anlatıyordu:

“Romanda, anlatılan ailenin içine gireriz. Onlarla birlikte yaşarız, onlardan biri oluruz. Ama öyküde, o ailenin yaşadığı evin önünden geçerken, pencereden onları masa başında topluca görüp geçeriz.”

Çehov’un öykülerine gerçekten çok uygun bir tanımlama.

Çehov’un öykülerinde değişik bir anlatım vardır: Garip gelmesin, ben de öyle düşünüyorum; anlattığı kişiler kim olursa olsun Çehov onlara her zaman sevgiyle yaklaşır. Bu kişiler genellikle sıradan insanlardır. Çehov, köyleri, kasabaları dolaşan bir hekim olarak pek çok in-san tanımış, pek çok gözlemde bulunmuştur. Bu insanların çoğu başarısız, sıradan kişilerdir. Rus toplumunun çöküş döneminin soyluları da vardır yarattığı tipler arasında ama bu tiplerin pek çoğu, hayatın bayağılaştırdığı, umutsuz, içi kararmış, iç karartıcı kişilerdir. Ama Çehov’un yaklaşımı her zaman sevgiyledir. Edebiyata nefretle girilemeyeceği kanısındayım. 

Çehov’un dünyası taşradır. Kasabalardır, köylerdir. Tolstoy ne kadar kenti anlatmışsa, Çehov da o kadar taşrayı anlatmıştır.

Bir okurundan aldığı mektubu yanıtlarken şöyle diyor Çehov:

“Kahramanlarımın iç karartıcı olduğundan yakınıyorsunuz. Ne yazık! Benim suçum değil bu. Benim isteğim dışında oluyor; hem sonra, yazarken iç karartıcı bir biçimde yazıyormuşum gibi gelmiyor bana.” 

Kısaca söylemek gerekirse: her büyük yazar gibi, Çehov da mutluluğun resmini yapmaya kalkışmıyor. 

Ama doğayla iç içedir yarattığı tipler.

Çehov, bir doğa tutkunudur.

Okuduğum öykülerinden bende kalan bir büyük izlenim de Doktor Çehov’un kadınlara da doğa kadar tutkun oluşudur. 

Öykülerinde müthiş bir yalınlık vardır. Bu yalınlık seçtiği sözcüklerde, kurduğu cümlelerde, çizdiği tiplerde, oluşturduğu kurguda açıkça görülür. 

“Olay” onun da öykülerinde vardır. Ama olayda da anlatımda da hiçbir abartıya rastlayamazsınız. Deneme türü öyküden alabildiğine uzak bir yazardır Çehov. Bu yüzden onun öykülerinde öğüt verme gibi bir eğilim bulamazsınız. O çok alçakgönüllü bir anlatımla geliştirir öyküsünü, öyle bir atmosfer yaratır ki, okuruna aktarmak istediğini, bütün boyutlarıyla ona hissettirir. Çehov kuru bir anlatıcı değil, bir hissettirici öykücüdür. Bir atmosfer öykücüsüdür. Bu yüzden de kendinden önceki öykü yazarlarının üstüne çıkmış, modern öykünün ilk büyük öncüsü olmuştur.

Onun öykülerini okuduktan sonra bir arkadaşınıza özetlemeye kalkarsanız, öykünün bütün havası kaçar. Ancak arkadaşınıza, ya kendiniz sesli okuyarak ya da ona okutturarak o öykünün tadına vardırabilirsiniz. Bu özellik, çağdaş öykücülüğün başlangıcıdır. 

Yarattığı tipler öylesine kesin, ama öylesine yalın çizgilerle çizilidir ki. Müthiştir. Yarattığı tipleri dış görünüşleriyle çizer. Ama Çehov, bir roman karakteri yaratır gibi yarattığı tipin psikolojik derinliklerine inmekten nefret eden bir yazardır. Yazdığının bir roman olmadığının bilincindedir çünkü. 

İşte yarattığı tiplerden rasgele birkaç örnek:

“Yajov, muşmula gibi buruşuk suratı sert kıllarla kaplı, ufak tefek bir ihtiyardı.”

“Kuryatkin, yıpranmış bir ceketle eski püskü bir pantolon giymiş, kırk yaşlarında, şişmanca bir adamdı.”

“Genç bir adam olan savcının yüzü mavi damar ağlarıyla kaplıydı, uzun favorileri vardı.”

“Belinden geniş, meşin bir kemerle sıktığı kahverengi bir cüppe giymiş, uzun boylu, çam yarması gibi iri bir adam olan zangoç, muayene odasına girer. Zangocun yarı kapalı duran gözüne perde inmiş; burnunda uzaktan iri bir sineğe benzeyen koyu bir ben var.”

Örnekleri çoğaltmanın gereği yok. Görülüyor: çok kesin çizgilerle, yaratılan tiplerin dış görünüşleri çiziliyor. Siyah beyaz çizgilerle çizilmiş portreler.

Bir öyküsünde bir profesör tipi yaratmış. Bir okur, kendisine sormuş:

“Bu yarattığınız profesörün karakterini anlayamadım,” demiş. 

Çehov’un yanıtı çok ilginçtir: “Kolay,” demiş, “profesör, çizgili beyaz bir pantolon giyer.” 

Bir gün, o zamanlar çok genç olan ünlü Rus yazarı İvan Bunin’e sormuş Çehov:

“Çok yazıyor musunuz? Hayır mı? Çok yanılıyorsunuz. Çalışmalı, yaşamının sonuna kadar durmadan çalışmalı bir yazar. Ancak bence, öykü, yazıldıktan sonra başıyla sonu atılmalıdır. Çünkü biz yazarlar, en çok o bölümlerde, başta ve sonda yalan söyleriz. Kısa yazmalıyız, elden geldiğince kısa.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Başarılarla başarısızlıklar için kaygılanmayı hemen şimdi kesin olarak bir yana bırak. Bunun seni ilgilendirmesine izin verme. Senin görevin, düzenli olarak, gün gün tam bir dinginlik içinde çalışmak; kaçınılmaz hatalara, başarısızlıklara hazır olmaktır.” 

Bir başka dostuna yazdığı mektubunda da şöyle diyor:

“Yazmak zorunda olduğum düşüncesi bir an bile bırakmıyor beni.” 

Defterime ne zaman almışım, bilmiyorum, ama Çehov, şu sözleriyle de yazarlığının en büyük özelliklerinden birine değiniyor:

“Denizi betimlemek çok zordur. Bir öğrencinin defterinde geçenlerde bir betimleme okudum: ‘Deniz büyüktür’ diyordu. İşte hepsi bu kadar. Denizin enginliği ancak böyle anlatılabilir.” 

Öykülerinde, deneme türünde bir öyküleme görmeyiz, demiştim. Deneme, biçimlendirilmiş bir tür bilgi aktarımıdır. Deneme türünde yazılan yazılarda inandırılmaya çalıştığı doğruları vardır yazarın; ister istemez de öğütleri vardır. Sevgili Sait Faik’in bile pek çok öyküsü, deneme-öykü, röportaj-öykü türünde başlar. Biraz deneme, biraz röportaj başlangıcıdır öykülerinin pek çoğu. Bu öyküler, genellikle ilk yazdığı kitaplardadır.

Yanlış anlaşılmasın, Sait Faik, benim öykücülüğüme yön veren birkaç yazardan biridir. Biri Çehov’sa, biri de Sait Faik’tir. Sonradan bu deneme-öykü türünden vazgeçmiş, Türk öykücülü-ğünün idollerinden biri olmuştur. Özellikle bizim 50 kuşağı yazarları için böyle olmuştur. Ama Çehov’da bu tür deneme girişli öyküler bulamazsınız. O, öykünün nerede başlaması, nerede bitmesi gerektiğini çok iyi bilir. 

“Yazarken bir başkasının fikrini almamalı yazar, hiçbir öğüdü dinlememeli. Çalışmalarında yürekli olmalı. Büyük köpekler vardır, küçük köpekler vardır; büyük köpeklerin varlığı küçüklerin rahatını kaçırmamalı; hepsi de havlamak, Tanrının verdiği sesi kullanmak zorundadır,” diyor.

Öyküleri fazlalıklardan arındırmanın ilk ve en büyük ustası da Çehov’dur. Elinden geldiğince fazlalıklardan arındırmaya çalışır öykülerini. Bilirsiniz, onun ünlü sözüdür; Çehov’un sözcükleriyle söyleyemeyeceğim ama aklımda kaldığınca söyleyeyim:

“Bir öykünün başında ‘silah’tan söz ediliyorsa, o silah öykünün bir yerinde patlamalıdır,” der.

Çok ince bir mizah vardır öykülerinde, kara mizahtır bu. Onun bir öyküsünü okuyup bitirdiğinizde ya yüreğinizin derinlerinde bir burulma, bir sızı bulursunuz ya da yüzünüzde bir hafif gülümseme belirir. 

“Üzgün ya da şanssız insanları betimlerken, insanların yüreklerine dokunmak isterseniz, daha soğuk olmaya çalışın; bu onların acılarına bir artalan sağlar; acıları bu artalanda daha keskin bir kabartma olarak belirir,” diyor bir mektubunda.

Azat edilmiş bir kölenin torunu, iflas etmiş bir bakkalın oğluymuş Çehov. Çocukluğu, gençliği gerçekten yoksulluk içinde geçmiş. Hekim olmak için tıp fakültesinde okurken bir yandan da öyküler yazıyormuş. Gazetelerde yazdığı yazılardan, öykülerden az da olsa para da kazanıyormuş. Daha okurken bile, alt sınıflara dersler vererek harçlığını çıkarmaya çalışıyormuş.

Biliyorsunuz, Çehov bir hekimdi. Tıp fakültesini bitirip hekim olduktan sonra bile ailesine o bakmış. Bu yakınlarda çıkardığımız, yine Sayın Mehmet Özgül’ün Türkçeye çevirdiği Doktor Çehov’dan Öyküler kitabına Celâl Üster de güzel bir önsöz yazmış. Çehov’un, kendi yayıncısına yazdığı mektupta geçen şu sözlerini o önsözden aldım. Diyor ki Doktor Çehov:

“Tıp, nikâhlı karım benim, edebiyat ise metresim. Birine kızarsam, geceyi öbürüyle geçiriyorum. Bu davranışımı belki biraz uygunsuz bulabilirsin ama en azından sıkıcı değil. Hem zaten, benim bu ikiyüzlülüğümden ikisinin de bir şey kaybettiği yok.”

Yıllar önce, üst kattaki komşumuz daha Sovyetler Birliği iken, sosyalist blok çökmeden önce, Moskova’daki, Çehov Müzesi’ne çevrilmiş evine gitmiştim; Çehov’un hekimken yaşadığı eve. İki katlı, gösterişsiz ama çok sevimli bir evdi. Duvarlar birbirinden güzel fotoğraflarıyla doluydu. Bütün fotoğraflarında, burnuna iliştirilmiş o çerçevesiz ya da ince çerçeveli gözlüğü, çenesinde sivri sakalı, -eskimiş de olsa- düzgün bir ceketi, ütülü pantolonu, boyalı ayakkabılarıyla Çehov zarif bir beyefendiydi. Tıpkı bizim Orhan Kemal gibi.

Yine biliyorsunuz, Çehov müthiş bir Tolstoy hayranıydı. Onun için “… bir insan değil o, bir üstün insan, bir Jüpiter,” der. Onun yazarlığına hayrandır. Ama bir arkadaşına yazdığı mektupta şunları söylemekten kendini alamaz:

“Tolstoy’un evinde hayat, muhteşem bir balo salonunu andırır, ama ben şu karşımdaki gölün derin ve dingin sularını kendime daha yakın buluyor, bu hayatı, o tür bir hayata tercih ediyorum.” 

Sevgili dostu Gorki, Çehov’un gösterişsiz yaşamı konusunda bakın ne diyor:

“O kadar gösterişten uzak, o kadar yalın bir kişiliği vardı ki, onun yanında herkes daha doğal görünme ihtiyacı duyardı.” 

Hakkında yazılanlardan aklımda kaldığına göre: Çehov’un yaşamı da öyküleri gibi gösterişten uzakmış. Oldukça yoksulluk çektiğini, köy köy, kasaba kasaba dolaşıp hastalarına neredeyse karşılık almadan baktığını biliyoruz. Çok iyiliksever olduğu söylenir. Bakın yine bir mektubunda bu konuda ne diyor Çehov:

“Herkese iyilik etmek isteği, insanın içinde ruhsal bir ihtiyaç olmalıdır, kişisel bir mutluluk kaynağı olmalıdır. Çünkü bu istek, kuramsal düşüncelerin ürünü olunca, istek olmaktan çıkar.”

Doktordu; ama kendisi de uzun süren verem hastalığından çok çekti. Yaşadığı yüzyılda veremin mikrobu daha bulunamamıştı. Bu yüzden vereme yakalananlar, yaşamlarını biraz uzatmaya çalışsalar da ondan kurtulamazlardı. Çehov da genç yaşında (44 yaşında) veremden öldü. 

Yani yoksulluk ve hastalık onu çok üzmüş, belli ki çok acı çektirmiş ona. Ama gerek yoksulluğundan, gerekse hastalığından hiç şikâyetçi olmadığı söylenir, yazılır. 

Katherine Mansfield’in güncesinden alıyorum şu cümlelerini:

“Tek kuruşum bile yok, ama buna şu açıdan bakıyorum: zengin adam, çok parası olan değil, bu erken ilkbaharın bize verdiği göz kamaştırıcı çevrede yaşama olanakları olan kişidir.” 

Burada, bu güzel insan, bu erken ilkbaharın ortasında kendini gerçek zengin olarak görüyor.

Bir başka sözü:

“Para biriktireceğim. Sürekli otel odalarında dolaşmak, otel kapıcıları, rasgele yemek gibi şeyler düşünmek, hayal gücümü ürkütüyor.”

Bir başka mektubunda da:

“En çok çalışanlar köylülerdir ama hiçbir zaman ‘çalışmak’ sözünü kullanmazlar,” diyor.

Başından beri öykülerimde yalın olmaya çalıştım. Bunda Çehov’un etkisi büyüktür. Yalınlıkla basitliği karıştırmayın. Basitlik ilkel bir şeydir. Zordur yalınlığı yakalamak. Basitliğin en net görünüşü de süslemektir. Çok süslenmiş bir vitrinin, çok süslenmiş bir kadının, çok süslenmiş bir salonun çirkinliğini getirin gözlerinizin önüne. Basitlik budur. 

Yalın olmayı hiç elden bırakmadım; ama buna yoğunluğu da ekledim.

Üniversite birinci sınıfta bir gün Çehov’un ‘Acı’ adlı öyküsünü buldum. Yalın olduğu kadar da yoğun bir öyküydü. Bu öyküyü okuduğum kitap, yine başta sözünü ettiğim Erol Güney-Servet Lünel ikilisinin çevirdiği kitaptı. Çehov’un hâlâ derin izlerini taşıdığım öyküsüdür ‘Acı’ adlı öyküsü.

Yıllar sonra, tıpkı Çehov gibi veremden çok genç yaşta (35 yaşında) ölen, Çehov’un bütün etkilerini taşıyan, Çehov’a tutkun ünlü İngiliz bayan öykücü Katherine Mansfield‘in Can Yayınları’nda çıkan Bir Hüzün Güncesi adlı kitabını okurken beni çok sevindiren bir bölüme rastladım. Bayan Katherine Mansfield, güncesine şu notu yazmış:

“ ‘İşte böyle kardeşim kısrak; Kuzma Ioniç yok artık. Tanrı toprağına yıldız yağdırsın. Boşu boşuna öldü gitti işte. Düşün bir kere: Senin bir tayın var, sen onun öz annesisin; bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor; acımaz mısın?’ 

Beygir yalanır; dinler gibidir; sahibinin ellerine doğru solur. 

Iona dalar, ona her şeyi anlatır.” 

Mansfield’in andığı satırlar, benim Çehov’un çok sevdiğim ‘Acı’ adlı öyküsünün bitiş cümleleriydi. Mansfield, defterine yazdığı bu alıntının altına şu cümleyi eklemiş:

“Tüm Fransız öykülerini yakabilirdim bu öykü uğruna. Fransız öykülerinin hiçbirine değişmezdim bunu. Dünyanın harikalarından biri bu öykü.” 

Bu ünlü İngiliz öykücüsünün de benim gibi bu öyküyü çok sevdiğini öğrenmek beni çok heyecanlandırmıştı.

Bize ‘Acı’ adıyla çevrilen bu öykü, İngilizceye ‘Mutsuzluk’ adıyla çevrilmiş.

Hiç unutmuyorum: ‘Acı’ adıyla Türkçeye çevrilen bu öykünün başına, çeviren, öyküye çok yaraşan, öyküyü özetleyen bir dize de eklemişti:

“Ah kime anlatsam kederimi”. 

Çehov’un ‘Acı’ öyküsünden yola çıkarak bir öykü yazdım. Adı: ‘Sevgili Acı’. 1998 yılında yazmışım.

1904 yılında aramızdan ayrılan Çehov’u, bu büyük ustayı, ölümünün 100’üncü yılında, düzenlediğimiz böyle bir anma gününde, neden kendimden bir öykü okuduğumu, öyküyü dinleyince anlayacaksınız.

Kızılcaköy, 19.12.2004

Not: Can Yayınları’nın Aralık 2004’te, üç gün süren Çehov’u Anma Günleri’nde, Erdal Öz‘ün yaptığı konuşmanın metni×åõîâ À.Ï. â ßëòå, 1901 ãîä

Bahis

Karanlık bir sonbahar gecesiydi. Yaşlı banker, çalışma odasında bir ileri, bir geri yürüyor, on beş sene önce yine bir sonbahar akşamı verdiği bir partiyi hatırlıyordu. Partide pek çok zeki insan vardı ve bu insanların arasında ilginç konuşmalar geçiyordu. Konuşulan şeylerin başında ölüm cezası geliyordu.
Aralarında gazetecilerin ve entelektüellerin de bulunduğu misafirlerin büyük çoğunluğu, ölüm cezasını tasvip etmiyordu. Böyle bir cezayı modası geçmiş, ahlâka aykırı ve Hıristiyan devletler için yakışıksız buluyorlardı.
İçlerinden bazılarına göre ölüm cezasının yerini müebbet hapis almalıydı. Bunun üzerine ev sahibi banker: “Sizinle aynı fikirde değilim.” dedi. “Ne ölüm cezasını ne de müebbet hapsi denedim; ama birine öncelik tanısaydım, müebbet hapisten daha ahlakî ve daha insancıl olan ölüm cezasını tercih ederdim. Ölüm cezası adamı bir seferde öldürür; fakat müebbet hapis yavaş yavaş öldürür. Hangi cellat daha insancıldır? Sizi birkaç dakika içinde öldüren mi, yoksa canınızı uzun seneler içinde alan mı?”

Misafirlerden birisi: “Her ikisi de aynı gayeyi -hayatı almak- güttüğü için, eşit derecede ahlâka aykırıdır, diyerek görüşünü belirtti: “Devlet, Allah değildir. İstediği zaman eski haline getiremeyeceği bir şeyi alma hakkı yoktur.”
Misafirler arasında yirmi beş yaşlarında genç bir avukat da vardı. Kendisinin fikri sorulduğunda:
“Ölüm cezası da, müebbet hapis de aynı derecede ahlâka aykırıdır; ama ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, kesinlikle ikincisini seçerdim. İyi veya kötü bir şekilde yaşamak, hiç yaşamamaktan daha iyidir.” şeklinde konuştu. Hararetli bir tartışma başlamıştı. O günlerde şimdikinden daha genç ve sinirli olan banker, birden heyecandan coştu. Yumruğunu masaya vurdu ve genç adama bağırarak: “Doğru değil! İki milyonuna bahse girerim ki, sen hapiste tek başına beş sene bile kalamazsın.” dedi. Genç adam ise: “Sözlerinde ciddîysen, bahsi kabul ediyorum; ama beş değil 15 sene hapiste kalacağım.” diyerek karşılık verdi. “On beş mi? Kabul!” diye haykırdı banker. “Ortaya iki mil- yon koyuyorum, beyefendi.”

“Anlaştık. Sen milyonlarını ben de özgürlüğü mü ortaya koyuyorum.”
Böylece bu delice ve abes bahse girildi. Sayılamayacak kadar milyonları olan şımarık ve havalı banker bahisten memnundu. Akşam yemeğinde genç adamla alay etmekten kendini alamamıştı: “Hey genç adam! Vakit varken iyi düşün. Benim için iki milyonun bir önemi yok; ama sen hayatının en güzel üç-dört senesini kaybedeceksin. Üç-dört diyorum; çünkü daha fazla kalamayacaksın. Seni mutsuz adam! Şunu da unutma ki; gönüllü hapis, mecburî hapisten çok daha zordur. İstediğin zaman özgürlüğüne kavuşabilme hakkının olduğunu bilmen, hapis hayatını zehir edecektir. Senin adına üzülüyorum.”
Bulunduğu yerde bir ileri bir geri yürüyen banker, şimdi bütün bunları tüm canlılığıyla hatırlayarak kendi kendine: “Bu bahsin amacı neydi? Bu adamın hayatından 15 sene kaybetmesinin ve “be- nim iki milyonumu çarçur etmemin iyi yanı ne ki? Bu bahis, ölüm cezasının, müebbet hapisten daha iyi veya daha kötü olduğunu kanıtlayabilir mi? Hayır, hayır. Bütün bunlar saçma ve anlamsız. Benim açımdan, şımarık bir adamın kaprisi; onun açısındansa, paraya karşı duyulan açgözlülükten başka bir şey değil…”

Sonra da bunu takiben olanları hatırladı. Genç adamın, hapis yıllarını bankerin evinin bahçesindeki kulübelerden birinde sıkı nezaret altında tutularak geçirmesi kararlaştırılmıştı. Genç adamın, 15 sene boyunca kulübenin eşiğinden dışarı bir adım bile atmaması, insanları görmemesi, insan sesi duymaması ve ne mektup ne de gazete okuması temel şartlar olarak belirlendi. Bir müzik aleti ve okuyacak kitapları olabilecek, mektup yazmak isterse yazabilecek, ve yine isterse içki ve sigara içebilecekti. Genç adam dış dünyayla olan tek bağlantısını, sırf bu amaç için açılacak olan küçük bir pencere vasıtasıyla sağlayacaktı. Siparişlerini notlar halinde yazarak istediği her şeyi -kitap, müzik, içki vb. dilediği miktarda alacaktı; ama bunları sadece belirlenen bu küçük pencereden temin edebilecekti. Anlaşmada, genç adamı hapiste son derece münzevî bir hâle sokmak için her ayrıntı ve bu durumla ilgili sayılabilecek nerdeyse her türlü ıvır zıvır şey şart koşulmuştu ve süre 14 Kasım 1885’te saat 12’de bitecek şekilde kararlaştırıldı. Genç adamın orada tamı tamına on beş sene kalması en temel mecburiyetti. Sürenin dolmasına iki dakika bile bu şartların çiğnenmesi anlamına gelebilecek en ufak bir teşebbüs, bankerin iki milyon ödemekten kurtulmasını sağlayacaktı.
Hapsin ilk yılında genç adamın aldığı kısa notlardan anlaşıldığı üzere, kendisinin yalnızlık ile bundan kaynaklanan kimi bunalımlardan epeyce çektiği belliydi. Kulübeden gece gündüz piyano sesi duyuluyordu.
Mahpusumuz, içki ve sigara istemiyordu. İçkinin arzuları canlandırdığını, arzuların da, bir mahpusun en büyük düşmanı olduğunu ve bunun yanında, hiçbir şeyin iyi bir içki içip de hiç kimseyi görmemekten daha üzücü olmadığını yazmıştı. Sigara ise, odanın havasını bozuyordu. İlk senesinde getirdiği kitaplar, çoğunlukla hafif nitelikli, karmaşık bir konuya sahip aşk romanları, heyecan dolu ve hayal ürünü hikayeler, v.b türden şeylerdi.
İkinci senesinde artık kulübeden piyano sesi gelmez oldu ve mahpusumuz da okumak üzere sadece dünya klasiklerini sipariş etti.
Beşinci sene müzik sesi yeniden duyuluyordu ve mahpusumuz içki istiyordu. Pencereden seyredenler, genç adamın bir sene boyunca, yemek, içmek, yatmak ve sıklıkla esneyip kendi kendine konuşmaktan başka bir şey yapmadığını söylediler. Kitap okumuyordu. Bazen, geceleri bir şeyler yazmaya koyuluyor, saatlerce yazıyor ve sabahleyin de yazdıklarını yırtıyordu. Kulübeden pek çok defa ağlama sesleri duyuluyordu.

Altıncı yılın ikinci yarısında mahpusumuz, istekli bir şekilde dünya dilleri, felsefe ve tarih üzerine çalışmaya başladı. Kendisini ateşli bir şekilde bu çalışmalara adadı, O kadar ki, bankerin sipariş edilen kitapları getirmekten canı çıkmıştı. Genç adamın isteği üzerine, dört senelik zaman diliminde 600 küsur cilt kitap getirtildi. İşte bu dönemde banker, genç adamdan aşağıdaki mektubu aldı: “Sevgili Gardiyanım, Bu mektubu sana altı dilde yazıyorum. Bu dilleri bilen insanlara gösterin. Onlara okutun. Eğer bir tane bile yanlış bulmazlarsa, bahçede havaya ateş açmanızı rica ediyorum. Bu ateş, emeklerimin boşa gitmediğini gösterecektir. Bütün çağların ve ülkelerin dâhileri farklı dilleri konuşur; ama hepsinin içindeki ateş aynıdır. Ah keşke, ruhumun onları anlayabilmekten duyduğu o korkunç hazzı bilebilseydiniz.” Mahpusumuzun arzusu yerine gelmişti. Banker, bahçede iki el ateş ettirdi.

On senenin ardından genç adam masada hareket etmeden oturuyor ve İncil haricinde bir şey okumuyordu. Dört yılda 600 ciltlik kitabın hakkın- dan gelmiş bir adamın, anlaması kolay ince bir kitap üzerinde neredeyse bir senesini sarf etmesi bankere tuhaf geliyordu. İncil’i, teoloji ve dinler tarihî üzerine kitaplar takip etti.

Hapis hayatının son iki yılında mahpusumuz fark gözetmeksizin çok miktarda kitap okudu. Kimi zaman doğal bilimlerle meşgul oluyor, bazen de Byron’un veya Shakspeare’in eserlerini istiyordu. Kimya, tıp kılavuzu, roman, felsefe ve teoloji üzerine sipariş edilen bu kitaplarda bazı notlar vardı. Adamın okumaları, denizde kendi gemisinin enkazı arasında yüzen ve kendi hayatını kurtarmak için bütün hırsıyla bir direğe tutunmaya çalışan bir kişinin hâlini hatıra getiriyordu.

Yaşlı banker bütün bunları bir bir hatırlayarak şöyle düşündü: “Yarın saat 12’de adam yeniden özgürlüğüne kavuşacak. Anlaşmamıza göre ona iki milyon ödemem lazım. Bu parayı ödeyecek olursam benim için her şey biter. Tamamen iflas bayrağını çekerim.” On beş sene önce bankerin sayılmayacak kadar çok parası vardı. Şimdi ise, servetinin mi yoksa borçlarının mı daha fazla olduğunu kendisine sormaktan korkuyordu. Borsada tehlikeli işlere atılması, riski yüksek spekülasyonlarda bulunması ve sonraki yıllarda bile atlatamadığı kolayca heyecana kapılma huyu; yavaş yavaş talihinin kötüye gitmesine ve onurlu, korkusuz, kendine güvenen milyoner bir bankerden; orta çaplı ve borsanın her iniş-çıkışında tir tir titreyen birine dönüşmesine sebep olmuştu. Başını ümitsizlikle ellerinin arasına alan banker: “Lanet olası bahis! Şu adam niye ölmez ki? Daha 40 yaşında. Yakında, son kuruşumu bile elimden alacak; sonra evlenecek; hayatını yaşayıp, borsaya yatırım yaparken, ben de ona bir dilenci gibi kıskançlıkla bakıp ondan her gün aynı cümleleri işiteceğim: “Hayatımdan duyduğum mutluluktan ötürü sana minnettarım. Bırak da sana yardım edeyim.” “Hayır hayır, bu kadarı da çok fazla. İflastan ve rezillikten kurtulmamın tek çaresi bu adamın ölmesi olacak.’” diye homurdandı.
Saat üçü vurduğunda banker etrafı dinlemeye koyuldu. Evde herkes uyuyordu ve dışarıda titreyen ağaçların hışırtısından başka bir şey duyulmuyordu. Gürültü çıkarmamaya çalışan banker, ateşe dayanıklı kasadan, 15 senedir kapısı açılmamış odanın anahtarını aldı, paltosunu giydi ve evden dışarı çıktı. Bahçe soğuk ve karanlıktı. Yağmur yağıyordu. Nemli, soğuk bir rüzgâr esiyor, hayır esmiyor uğulduyor ve ağaçlara rahat vermiyordu. Banker gözlerini iyice kıstı; fakat ne toprağı, ne beyaz heykelleri, ne kulübeyi ne de ağaçları net olarak görebiliyordu. Kulübenin bulunduğu noktaya giderek iki kez bekçiye seslendi. Cevap yoktu. Belli ki, bekçi soğuktan korunmak için kendine bir barınak aramış ve şimdi de mutfakta veya serada bir yerlerde uyuyakalmıştı. Yaşlı banker: “Amacımı gerçekleştirmek için cesaret edersem, nasıl olsa öncelikle bekçiden şüphelenirler.” dedi. Karanlıkta basamakları ve kapıyı fark etti ve kulübenin girişine doğru ilerledi. Sonra el yordamıyla yolunu bulmaya çalışarak ufak bir koridora girdi, bir kibrit yaktı. Kimsecikler yoktu. Odada üzerinde yatak olmayan bir yatma yeri, köşede ise dökme demirden yapılmış soba vardı. Kapıda karşılaştığı hemen her şey, mahpusun odasının nerdeyse hiç bozulmamış olduğunu gösteriyordu. Kibrit söndüğünde, heyecandan titre-yen yaşlı adam, küçük pencereyi gözetlemeye başladı. Mahpusun odasındaki mum etrafa loş bir ışık veriyordu. Mahpus sandalyede oturuyordu. Sırtı, saçları ve elleri dışında bir şeyi görünmüyordu. Masada, iki koltukta ve masanın yanındaki halıda, pek çok kitap saçılmış, açık vaziyette duruyorlardı.

Beş dakika geçmiş ve mahpus bu süre içerisinde bir kere bile kımıldamamıştı. Belli ki, on beş senelik hapis hayatı ona uzun süre kımıldamadan oturmayı öğretmişti. Banker, eliyle pencereye hafifçe vurdu; ama mahpustan bir karşılık gelmedi. Bunun üzerine banker kapının mührünü dikkatlice söktü ve anahtarı deliğe soktu. Paslı kilit kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı ve kapı gıcırdadı. Banker hemen bir ayak sesi ve şaşkınlık çığlığı bekliyordu; ancak üç dakika geçmesine rağmen oda aynı sessizliğini muhafaza ediyordu. Artık içeri girmeye karar verdi. Masada normal insanların aksine, bir adam hareketsiz bir şekilde oturuyordu. Saçları bir kadınınki kadar kıvır kıvır olmuş ve sakalı dağınık bir hâl almıştı; adam adeta bir deri bir kemik kalmıştı ve bu hâliyle bir iskeleti hatırlatıyordu. Yüzü toprak renginde sarı, yanakları çukur, sırtı uzun ve dar, kıllarla kaplı başını dayadığı elleri o kadar zayıf ve narindi ki, bu manzaraya sadece bakmak bile insana ürkütücü geliyordu. Saçlarına pek çok ak düşmüştü ve bir deri bir kemik ve ihtiyar görünümlü hâlini gören hiç kimse bu adamın henüz kırkında olduğuna inanmazdı. Uyuyordu. Eğilmiş başının önünde masada, güzel bir el yazısıyla bir şeyler yazılmış bir tomar kağıt vardı. Banker: “Zavallı yaratık! Uyuyor ve büyük ihtimalle yakında kavuşacağı milyonların hayalini kuruyor olmalı. Yapmam gereken tek şey, bu yarı ölü adamı tutup yatağa atıp yastıkla boğmak. Böylece en dikkatli uzman bile, herhangi bir cinayet emaresi bulamayacaktır.” diye düşündü. “Ama önce buraya ne yazmış onu okuyalım. “Banker masada duran kâğıdı alarak okumaya başladı: “Yarın saat 12’de özgürlüğüme kavuşup diğer insanlarla arkadaşlık edebileceğim; ama bu odadan ayrılıp güneş ışığı görmeden önce sana birkaç şey söylemem gerek. Her zamanki gibi beni şu anda da gören Allah’ın huzurunda sana gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim ki; özgürlüğü, hayatı, sağlığı ve kitaplarında yer alan dünyanın güzel şeylerinin hepsi artık ayaklarımın altında, onları hor görüyorum. “On beş senedir cîddî ciddî maddî hayat üzerine inceleme yapıyorum. Ne dünyayı ne de insanları görüyorum; ama gönderdiğin kitaplarda güzel kokulu içecekler içtim, şarkılar söyledim, ormanlarda geyik ve ceylanlar avladım, kadınları sevdim. Şâirlerinin ve dâhilerinin büyüsünün meydana getirdiği ve bulutlar kadar uçuk güzellikler, geceleri beni ziyaret etti ve kulağıma, aklımı fırıl fırıl döndüren muhteşem hikâyeler fısıldadı. Kitaplarında Ebruz ve Mont Blanc dağlarının zirvelerine tırmandım ve oradan güneşin doğuşunu ve akşamları altın sarısı ve kızıl renklerle gökyüzünü, okyanusları ve dağların zirvelerini kaplamasını gördüm. Orada başımın üstünde çakan ve fırtına bulutlarını yaran şimşekleri seyrettim. Yemyeşil ormanları, tarlaları, denizleri, gölleri, şehirleri gördüm. Sirenlerin çıkardığı sesleri, çobanların kavallarının ezgilerini işittim. Benimle Yaratıcı hakkında konuşmak için yere inen güzel meleklerin kanatlarına dokundum. Kitaplarda, kendimi dipsiz kuyulara, gerçekleşen mucizelere, vahşi ölümlere, yakılıp yıkılmış şehirlere, yeni dinlere, fethedilen krallıklara doğru savurdum. Gönderdiğin kitaplar bana bilgelik verdi. İnsanoğlunun, çağlar boyunca ürettiği dur durak bilmeyen düşünceler, zihnimde adeta küçük bir pusulanın içine sıkıştı. Şimdi senin sahip olduğun her şeyden daha bilgili olduğumu biliyorum.

Netice itibarıyla kitapları, bilgeliği ve bu dünyanın sunmayı vaad ettiği bütün lütufları küçümsüyorum. Hepsi bir serap gibi değersiz, kısa, aldatıcı ve yanıltıcı. Onurlu, bilge ve ince biri olabilirsin; ama ölüm seni yeryüzünden silerken, senin de yer altında gezinen fareden farkın olmayacak ve senin neslin, tarihin, ölümsüz dehâların; maddi dünyayla birlikte yanacak veya donacak. Sen aklını kaybettin ve yanlış yolu seçtin. Yalanları doğru, çirkinliği güzel kabul ettin. Sen ancak, elma ve portakal ağaçlarında bu meyveler yerine kurbağa ve kertenkele yetişirse veya güller, terli at gibi kokmaya başlarsa şaşırırsın. Bu nedenle dünyayı cennete değişen sana ve senin gibilere şaşırıyorum. Seni anlamak istemiyorum. Senin birlikte yaşadığın şeyleri küçümsediğimi iyice anlaman için, bir zamanlar cennet gibi bir hayatın başlangıcı olarak gördüğüm iki milyondan vazgeçiyorum. Kendimi parayı alma hakkından mahrum etmek için, kararlaştırdığımız vakitten beş dakika önce buradan çıkacağım ve böylelikle anlaşmamızı ihlâl edeceğim; sen de bana herhangi bir şey ödemek durumunda kalmayacaksın.”
Banker, kâğıdı yavaşça masaya bıraktı; bu tuhaf adamı başından öptü ve ağlayarak kulübeden çıktı. Başka hiçbir zaman, hatta borsada çok ciddî bir kayba uğradığında bile kendisini bu kadar aşağılık hissetmemişti. Evine döndüğünde yatağına yattı; fakat gözyaşları ve o içinde bulunduğu hissiyat uyumasına mani oluyordu.
Ertesi sabah bekçi, soluk bir yüzle bankerin yanına koştu ve kulübede yaşayan adamın pencereye tırmanarak bahçeye atladığını, oradan da kapıdan dışarı çıkarak kaybolduğunu gördüğünü söyledi. Banker hemen hizmetçileriyle birlikte kulübeye gitti ve adamın kaçtığından emin olmak istedi. Meydana gelebilecek lüzumsuz konuşmaları önlemek amacıyla, içinde milyonlardan feragat edildiğinin yazılı olduğu kâğıdı masadan aldı ve eve ulaşır ulaşmaz ateşe dayanıklı kasasına kilitledi.
Öylesine bir macera ve çekişmeli bir inat duygusuyla başlayan bir bahisten hayatın ve hayat sonrasının hakikatine ulaşmış, erdemli bir bilge doğmuştu.

Anton Çehov