Eylül

“Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka…”(Cemal Süreya)

Eylül

Furuğ Ferruhzad’a

Saatlerce masanın üstündeki telefona baktı. Elleri koynunda… düşündü… düşündü… ve nihayet düş/ürdü… koynundan… ellerini… Bir de sıkı sıkıya tuttuğu yeşillerini.

“Olması gereken”, dedi… ”Çünkü güz geldi.”

Tüm sabahlara gölge düş-tü… ”Eylül düştü… Düş-tüüüüüüü!” diye bağırdı Güneş ardından. Eylül de anladı… Hiçbir şey artık aynı kalmayacaktı. Düş-enleri toplasa, düşmemiş gibi yapabilir miydi? Boşluk…
Kendisine sarılan her şeyi sımsıkı tutardı. Bitti. O ana kadar başlamış olan her şey bitmişti. Başlayacaklar henüz düşmemişti ellerine. Bundan böyle yalnız yüreğin hükmü geçerdi gözlerine… Eylül! Ona düşen susmaktı bundan böyle.

Susmak; söylenmemiş sözcükler diyarı…

— Pencereye bak, Eylül! Gazel rengi gökyüzüne bak, dedi Güneş.

“Düştüğüm yerden hiçbir şey göremiyorum Güneş! Sesini duyuyorum yalnızca. Pencereyle görmek arasında ayrılık var, Güneş.”

Ayrılık: En ağır kelime…

Kavuşmak bile onun ardından koştu. Beklemek geldi. Beklenti vakti… Güneş, şaşkınlıktan donup kaldı. Eylül’ün yerde yatan bedenine baktı.

— Eylül? Hadi kalk! Senin zamanın şimdi. Korkuyorum. Lütfen sesini aç… Gözlerini aç! Eylül!

“Sarsma beni Güneş! Duyuyorum seni, derinden gelse de sesin… Konuştuğumu sanıyorum, yalnız kendime varıyor anlattıklarım. Ne yapayım? Kalkamam ki Güneş! Bu kez yürüyemem eskisi gibi. Dahası dağılmaktan korkuyorum aslında. Varlığım ağrıyor anlıyor musun? Var olduğu yerler kanıyor…”

— Beni telaşlandırıyorsun, Eylül!

“Gölge etme Güneş! Çık doğ sen sabahlara! Beni eskisi gibi kalkmaya özendir.”

— Yoksa ağlıyor musun Eylül? Ağlama!

“Güldürme beni, Güneş! Eylül ağlamak için gelmiş dünyaya. Kaç ay oldu? Sulanmayı bekleyen ağaçlar var. Ben, sonsuzluğun caddesinde, üstelik gece, yürüyorum. ‘Gerçeğin türleri’ demişti biri… Gerçeğin kendinden başka kimi var ki… Biliyorum şu aralar gerçek de kimsesiz, benim gibi. Yapayalnız ve üşümüş. Bu yüzden sakladı ya yüzünü ebediyete dek. Ben de terk ettim gerçeği. Artık kendi gerçeklerim var. Ve ardımda yarım kalmış aşklar var, Güneş! Onlar da benim gerçeklerimin bir nevi türleri oldular. Onlar da yarım kaldı diye avuttum kendimi. ‘Değiller’ dedi yalan, bir buçuk oldular. Bana sabahlarımı ver, Güneş! Sadece sabahlarımı… Sen iyisi mi bat ya da git yat Güneş!”

— Eylül! Kalk hadi. Bak daha yeni başladı güz. Arınacağız, soyunacağız üstümüzde ne varsa.

“Hala buradasın, Güneş! Buradasın da neden yalnızmışım gibi geliyor bana. Hadi git sen, kalkarım ben hazır olduğumda. Bırak beni şiirimle baş başa. Cümlelerim devrik, Güneş! Onları bile koyamıyorum sıraya.”

— Eylül! Kar yağıyor.

“Öyleyse Güneş, ne işin var senin hala burada? Sana doğmanın sakıncalarını öğretmediler mi?”

— Eylül! Soluğun inip çıkıyor göğüs kafesinde ama…

“Öyle uzaktayım ki…”

Eylül, bir ay kadar düş-tüğü yerden kalkamadı. Penceresine her gün boş bakan aydınlıklar uğradı. Eylül! Düş-en düş-lerini gecenin yatağına taşıdı. Zaman yürüdü… Saatler eskidi. Eskiyenin yerine yeniler geldi. Sonra Güneş doğmanın sakıncalarına inat, Eylül’e bir sabah verdi. Eylül o gün ayağa kalktı. Zamanın tozlarını silkeledi üstünden.

— Eylül! Seni görmek ne kadar güzel?

— Hoşçakal Güneş! Bir günüm kaldı, gidiyorum ben. Öğrendiğim her şey şu defterde yazılı. Yarın Ekim gelecek. Ben geçmişin tüm artıklarını yüklendim. Ona bâkir bir güz bıraktım. Güzel saçlarını seninle örsün her sabah. Ya da ne bileyim savursun rüzgârın şarkısında. Bundan sonra düşüncenin önünden gitsin düşler… Düşmeden nasıl yaşanacağını öğrensinler.

— Eylül! Seni dimdik karşılayacağım gelecek yıl. Üstüme yağmur düşmeden, gezeceğiz seninle sonsuzluğun caddesinde. Bu kez aydınlığın dolu dolu baktığı yerlerde. Özletme Eylül! Zamanında gel…

— Sen de Güneş! Islanmış ağaçları yeşillendireceğim diye yorma kendini. Onlar, bilirler işlerini. Soğuk bir mevsim geliyor Güneş! Üşüme sakın!

— Sen beni merak etme Eylül!

— Sağ ol Güneş! Bak, artık cümlelerim devrik değil… Dimdik! Düş-ler gözlerini dört açtılar… Unutma! Ne kadar safsalar, o kadar yüksekten düş-erler.

— Nerede kaldın, Eylül!

— Geliyorum Takvim! Bir pencerenin kıyısında, Güneş ile sohbet halindeyim, batmasını bekliyorum. Yoksa mevsimsiz yağan kar gibi, zamansız olmaz mı benim de çekip gidişim, olmaz mı?

Arzu Eylem
Eliz Edebiyat Mart 2011

Reklamlar