RSS

Etiket arşivi: Aslı Erdoğan

Taş Bina

10 küsur yıl önce, aynı bu akşamki ruh halimle eve döndüm. Yazı gecemdi, yorgundum, yüreğim kıyım kıyım, sanki kendi katilini arıyordu. İvedilikle ele alınması gereken pek çok konu, olay, mesele karşısında bütünüyle güçten kesilmiş, suçluluk, yetersizlik duygularıyla, bomboş kâğıtlara bakıyordum.
Birdenbire bir ses, bana ait olmayan ve sanki bir insandan gelmeyen bir ses, beni sözcüklere, imgelere, uzaklardaki taş binaya doğru taşıdı. A.’ya doğru.
10 küsur yılda taş bina bir kat daha yükseldi (şimdi 5 katlı) ve derinleşti, kalabalıklaştıkça ıssızlaştı. Başka başka seslerle, ölümlerle, ezgilerle dolu bir kitaba dönüştü. Bir çığlıkla ve kahkahayla, vedalarla, rüzgârla doldu. A.’ya gelince… Ona bazen Taksim İlkyardım’ın önünde rastlıyorum, yoğun bakım odalarında, metruk binalarda, cezaevinden gelen mektuplarda… Bende yaşayan, bende ölen, hâlâ katilini arayan A.’lar adına, bir kez daha ‘Taş Bina’ya girmek istedim.
***
Olgular açık, uyumsuz, kaba… Yüksek sesle konuşmaya hevesli. Dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle lgilenenlere bırakıyorum. Beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. Belli belirsiz, saplantılı… Kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin —ya da eskiden öyle denirdi, şimdiyse bir adı yok— peşindeyim. Bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. ‘Gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden.’ Hakikat, gölgelerle konuşur. Bugün taş binadan, yazının köşe bucak kaçtığı ya da güvenli bir mesafede durup sözcüklerin arkasından baktığı taş binadan söz edeceğim. Benim doğumumdan çok önce inşa edilmiş, bodrumu saymazsak beş katlı, girişinde basamaklar var.
İnsan bedeniyle yazmalı, tenin altındaki çıplak, savunmasız bedenle… Oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere seslenir. Bir ‘H’ harfi alırsın, iki tane ‘A’, ‘Y’ ve ‘T’: HAYAT diye yazarsın. Tek sır, harflerin yerini şaşırmamak. Efsanedeki gibi, bir harfi düşürüp canlanan çamuru saf ölüme çevirmemek… Hayat, diye yazıyorum, bir soluktan çok derin bir iç çekmeyle, onu koparıp alabilenlerin. Dalından bir meyveyi, topraktan bir kökü koparırcasına… Sana kalansa, boş bir kabuğa kulağını dayadığında duyduğun uğultu. Hayat: İliğine kemiğine dek emilmiş bir sözcük, iç sızısını andıran bir uğultu, okyanuslar dolusu uğultu.
Bir zamanlar gencecik bir çocuk şöyle demiş: Sen hayata rest çekmezsen, o sana çeker. Gözü kara bir çocuktu, bir karanlıkla ötekinin meleziydi, taş binayla çok erken tanışmıştı. Bir daha hiç korkmadı, ya o ilk korkusunu hep hatırladığından ya da unuttuğundan…
O gün bugündür yerli yersiz güldüğü söylenir.
Farz edin ki, taş binaya giden sokakta bir kahve, kahvenin önünde de yaz kış bir adam var. (Binanın içinde dev bir avlu, avluyu çevreleyen merdivenlerde insan boyunu aşan tel örgüler… Kimse kendini aşağı atamasın diye. Çünkü, insan hayatı, taşlarda parçalanmayacak kadar değerli son bir—iki yüzyıldır. Dışındaysa döne döne beşinci kata dek yükselen bir yangın merdiveni. Geceleri, soluk ay ışığının altında basamakları tırmanan gölgeler belirir, ama kimsenin indiği görülmemiştir bugüne değin.) Hangi çağdan kaldığını kestiremediğiniz bir kalıntı gibi hep oradadır, kaldırımlarda… Bulabildiğinde gazetelerin, kartonların, mukavvaların üzerine oturur. Yanıbaşında boş şişeler, yemek artıkları, kusmuk, idrar birikintileri görmek mümkündür. Ay yüzeyi gibi pürtüklü, derin bir yara iziyle eşit olmayan iki parçaya ayrılmış yüzü, hiçbir sırrını, yaşını dahi ele vermez. Ama bu yara izini, yer yer içeri göçmüş kafatası boyunca izlerseniz, bir dağ yolunu izlercesine, ıssız, hüzünlü göz çukurlarının çevresinden dolanıp bir uçurumun kıyısında bulursunuz kendinizi. İnsanların değil, rüzgârın ve ayışığının, taşların diliyle konuşan bir uçurum. Adını sormaya cesaret edemeyeceğinizden, ona alfabenin ilk harfini verebilirsiniz: A.
Bu kahvenin müşterilerinin hayatı öylesine yalın, öylesine sıradandır ki, onu anlatmaya yeltenen sözcükleri yapay, zorlama, cilalı bırakır. Zaten kimse uzun uzun kendini anlatmaz burada, anlatsa da dinleyen birini bulamaz. Bu kahvenin müşterileri, tıka basa dolu da olsalar, yıkımla, yenilgiyle, aşağılanmayla, insanların özünde iyi olduğuna inanırlar, fakat yeryüzünde neden bu denli kötülük olduğunu bir türlü açıklayamazlar. Her biri kendince dünyayla, ‘dünya’ dediği yoksullukla, yoksunlukla, hayal kırıklığıyla kapışmıştır, olabildiğince, kendi bildiğince… Çok da fazla seçenek yoktur aslında. Ama cehennem bile o kadar kötü değildir.

Farz edin ki, tabelasız kahvenin karşısında, müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, işbilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar var. Bu barın gediklileri içinse, karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür. İnsan üzerine bir öykü kurgulamaya giriştiklerinde… (Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?) Kekremsi bir ölüm tadı bırakır damaklarında. Bu kokuşmuş düzenden, sistem denilen bunca pislikten, ruhlarının saat gibi kurulu labirentlerinden usandıklarında, son bir umutla gözlerini sokağa çevirirler. Parlak camda yansıyan imgelerinin ardında beliren, yarı—karanlık, suskun, kestirilemez arka sokaklara… Avlulara, bodrumlara, tünellere, özgürlük hayaletinin zincirlerini şakırdata şakırdata dolaştığı gizli dehlizlere… Kendilerininmiş gibi hissettikleri o sokaklardan fazlaca gürültülü adımlarla, derin izler bırakarak geçerler, başkalarının süpürdüğü merdivenlerden aşağılara iner ve çıkarlar. Düşkünlük, kendilerine zaman zaman tanıdıkları bir hak, alçaklık, tadında bırakılınca keyfini çıkardıkları bir ayrıcalıktır. Hem kim istemez ki serüven ve mücadele dolu bir hayatı? Üstelik onlar, Titanlar kadar ağır bedeller ödemiş, yeterince kayıp vermişlerdir. Herhangi bir karşılık beklemeden sözcüklerini sunmuşlardır bu aldırışsız dünyaya, içlerinde kendi yansımalarını görebildikleri koca koca, büyük harfli sözcüklerini… Arka sokaklardan yeterince umutsuzluk devşirdiklerinde, birbirine benzeyen yeterince öykü, suç, günah, itiraf, kendi yazgılarına bıraktıkları yerden geri dönerler. İyinin ve kötünün ötesine geçip insan özgürlüğünün cehennemini kurgulamak için. Sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir, ama bazılarınki daha görkemli bir yenilgi.
Kahvedekilerse cehennemi bilirler, adını koymasalar da… ‘Özgürlük’ onlara tellerle çevrili avluyu hatırlatır. ‘İnsan’ denince… İnsan daha ilk çığlığından ‘insan’ olarak doğmaz mı zaten? Ama bunu taşıması güçtür, yalnızca bununla yetinmesi daha da güçtür.
A.’ya gelince… Kimsenin dikkatini çekmez.
Boş bir çuval gibi pencerenin önüne serilmiştir, dünyanın suratına çarptığı bütün kapıların önüne serildiği gibi. Bütün sokaklar onundur, ama o hiçbir yere gitmez. İçerideki bir şeye —belki sobaya, belki televizyona— sevdalanmışçasına… Baka baka eskittiği bir şeye… Kirli cam, varlığının görüntüsünü yansıtır. Lekeli, çok lekeli… Onun varlığı, insan üzerine uzun bir şiirdir.
Bazen, durup dururken, içinde kıymık kadar kalmış yaşam kabarır, gecemsi bir kahkahaya dönüşür. Katıla katıla güler, gülmekten yere devrilir, tekrar kalkar, bir türlü kendini tutamaz, gülmeye devam eder. Deliliğin sisli halesi, onu soğuktan, acıdan, tokatlardan korumasa da taş binanın ilk anılarından korur. Dayak yerken bile, güldüğü söylenir, sanki doğduğundan beri hiç ağlamamıştır. (Ne de olsa, hüzün herkesin sahip olamadığı bir lüks.) Dünyayı anlamaya çalışmaz —sanırım onun adına ben yelteniyorum buna. Öfkelenmez de… Pis suya atılmış bir sünger kadar içindedir dünyanın. Dünya da onun… Bakışlarının altında eskir, yıpranır, içi oyulur, saf çamura dönüşür. Hem ‘dünya’ dediğin nedir ki, camda beliren bulanık bir imgeden öte! Lekeli, çok lekeli, hiçlik üzerine uzun bir şiir. Biraz sen konuş A., gölgeni esirgeme sözden. Yeterince gölge ver ona, gölgelerin ağırlığıyla bütün gerçeği söylet.
Şimdi gülmemi erteleyip sizi taş binaya götüreceğim. Köşeyi dönünce kendinizi bir çıkmazda sanacaksınız ama yol tam merdivenlerin önünden sola kıvrılır. Bu noktada durup insanların dünyasıyla vedalaşacaksınız. Sizi buraya getiren yol, bir daha geri götürmeyecektir. İçeride gece gündüz ışık yanar, çiğ, insafsız ışığın altında her şey, herkes kendi gölgesine eşitlenir. Kısacık bir yanıt olup çıkar sorulacak bütün sorulara, birkaç cümleyle özetlenen bir yazgı. Bir itiraf. Saat başı koparılıp alınan bir itirafa dönüşür. İnsan: en eski bilmece, konuşan madde.
Bir zamanlar birini sevmiştim. Gözlerini bende bırakıp gitti. Bırakacak başka kimsesi olmadığı için. Sevmek… Yüreğin döküp saçtıklarını, bunca karanlığı eşeleye eşeleye bulduğum bir sözcük. Kimse bana ‘Herkes sevdiğini öldürür’ dememişti ki! Taş binada birlikteydik. Sesleri dinledim, dinledim, bekledim. Sıra bana geldiğinde, henüz gün doğmamıştı.
Bana inanmıyor, taş binayı benim bir düşüm sanıyorsunuz, değil mi? Ama zaten bizler, düşlerin mayasından yaratılmadık mı?

17.05.2010
Aslı Erdoğantas_bina
 
Taş Bina için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Biz aşkı çok sevmiştik

Özellikle aradıkları bir fırsat değildi, ama gene de bir fırsattı: Barın, sokağa bakan, küçük ve yalıtılmış bölmesindeki tek masa boştu. Üstelik cumartesi, sinema saati olmasına rağmen.
Beyaz şarap ısmarlayan iki adam, az önce izledikleri filmin çabuk fakat son derece yetkin bir değerlendirmesine girişmişlerdi. Çözümlemeleri derin, zekice, profesyonelceydi, görüşleri tıpatıp birbirine uyuyordu. İkisi de ciddi, kendinden emin insanlardı, özgüvenlerinin bedelini ödediklerine inanırlardı. Sürüden yalıtılmışlığın verdiği ince gurur, farkında olmasalar da, tüm davranışlarına sinmişti.

Uzun boylu, bereli kadın masaya yaklaşırken, kulağına bir cümle çalındı: ”Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir.” Boş masa kalmamıştı, iki adam, gereken inceliği esirgemeseler de, hoşnutsuzlukla sağa sola bakındılar.
Sert tavırlı, sivri dilli, pek dostu olmayan bir kadındı. (Üçü de yalnız insanlardı, ama erkeklerin yalnızlığı kendi seçimleriymiş gibi dururken, kadınınki ona dayatılmıştı sanki.) Masanın kenarına ilişmiş, ironiyle, göndermelerle sunulan, ezbere bildiği düşünceleri dinliyordu. İkisi de aşk gereksiniminden yıllar önce kurtulmuştu. Artık yalnızca bir temaydı, içi boşaltıldığı için taze formüllerle sunulması gereken, yaratıcılıklarını sınava çeken bir tema.
Canı iyice sıkkındı kadının. Sanki söz birliği etmişçesine, bu gece bardaki bütün kadınlar göz alıcıydılar. Her masa apayrı umutlar, planlar, korkusuz ve ayrıcalıklı insanlarla doluydu. Ve insan sayısı kadar dikkat çekme yöntemi… Buluşacağı kişi gelmemişti. Eski sevgilileriyle oturmak, kendisini baştan çıkarmak için harcadıkları çabanın binde birini bile onu anlamaya ayırmayan parlak zekâlı iki erkeği dinlemek zorundaydı.
”Bence size çılgınlar gibi tutkun sevgilileriniz, ya da istediğiniz an böylelerini bulma garantiniz olmasaydı, aşk üzerine bu kadar atıp tutamazdınız.”

Güç beğenir tavrıyla, önündeki yemeği sanki farkında değilmişçesine yiyen adamın sevgilisi yarı yaşındaydı, ama daha şimdiden onun tam yetkinleşmemiş bir modeliydi. Şişkoluğa, hoppalığa, dar ve kalın kafalılığa hiç gelemezdi adam. Uzun boylu, oldukça yakışıklı olan diğeri flört sanatında bir strateji uzmanıydı. İçini dökebileceği ama görüşlerini kulak ardı edebileceği, uysal kadınları severdi. Havayı değiştiren ne kadının kışkırtıcı cümlesiydi, ne de onu izleyen ’aşk kim, sen kim!’ atışmaları. Belki şarap, belki de altmışlı yılların şarkılarıydı. Uzun boylu adam ansızın ilk gençlik yıllarına dönüvermişti.
Hayatının en eski, en güçlü, en dokunaklı aşkına…
”Sınıfa girdiği günü unutamam. Okullar açıldıktan iki hafta sonra bizim liseye transfer olmuştu. Ailesi Selanikliydi.
O yüz ancak Boticelli’nin elinden çıkabilirdi. Masum, kırılgan, yaralı…
Adamın sesine hiçbirinin önceden görmediği bir sevecenlik, gelmişti. Yüzü ya çocuklara özgü saf mutlulukla parlıyor, ya da derin bir acı dalgasıyla kaplanıyordu. Belleğin kat kat tülleri aralandıkça, iki yıla yayılmış bir aşk öyküsü, olanca görkemiyle bir yelpaze gibi açılıyordu. Tek bir karşılaşma, mektup, dokunuş atlanmadan…
”Yıllarca, o evlendikten sonra bile, sabahları gözümü açtığımda yüzünü tavanda görürdüm. Ve inanır mısınız, bir kez bile öpüşmemiştik.”
Masaya derin bir sessizlik çöktü. Öteki adam, yeterince uzun, saygılı bir bekleyişten sonra, sabırsızlıkla kendi öyküsüne koyuldu.
”On yedi yaşımdaydım. Kimsenin gözünün yaşına bakmayan bu kentte ilk yılımdı. Kız Lisesi’nin önünde dev bir çınar ağacı vardı……. Yıllar sonra, bir mektup yazdım ona. Yazıp yazabileceğim en içten, en şiddetli metindi. Geri yollamış. Açmadan…”
Masaya yeniden çöken derin, acılı sessizlikten sonra sıra kadındaydı.
”Ne yazık ki hiç platonik aşkım olmadı benim. Gerçekten var olan erkeklere tutuldum ben. Hem de her seferinde daha derinlemesine severek, daha kusursuzca var ederek… Senin nasıl her filmin —uzun boyluya dönerek— ve senin de her romanın —ötekine— bir öncekinden yetkinse, benimde her aşkım bir öncekinden kusursuzdu.

”İzninizle, telefon etmeliyim.”
”Neden bu gece anlattıklarını yazmıyorsun? Bence çok sıkı bir öykü.” dedi sinemacı, baş başa kaldıklarında. ”Ben de çoktandır aşk filmi çekmedim.”
İkisi de uzunca bir süre suskunluk içinde şaraplarını yudumladılar. Yeni projelerin heyecanıyla dopdolu, kendi kabuklarına çekilmiş, dış dünyaya perdelerini kapamış…

26.01.1999
Aslı Erdoğanask_i_muhabbet
 
Biz aşkı çok sevmiştik için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Hayatın Sessizliğinde

Yitirilmiş bir ormanın suskunluğunda dolanacaktım ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında. Defalarca kendimi aramaya gidecek, bulduğumda ardımsıra bırakmak zorunda kalacaktım, geriye dönebilmek için.

Aniden saplanan bir sancı gibi şiddetlidir duyduğun özlem. En suskun anında bile diğer sesleri unutturan çağrısı gibi tenin…

İnsan yüreği bir aynadır derlerdi eskiden. Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle… Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya… Boşluğun umursamaz elinde.

Kentin acımasız, sağır, granit profiline, benim imgem karışıyor, kurşuni denize akan bir yeraltı ırmağı gibi. Hatlarını, ayrıntılarını, ifadelerini yitirmiş, bir insanın ovalliğinden başka hiçbir şeyin seçilemediği, lekeler içindeki hikayesiz yüzüm…
Daha yalın, yoksul ve sığ mı gerçek dünya, bütün bu yansımalardan: imgelerden, sözcüklerden, ışıkla dansından gölgelerin? Yoksa daha derin, karmaşık ve gizemli mi?

Irmağın ortasını çoktan geçtim, geri dönemeyeceğim kadar uzaklaştım dünün kıyılarından. En soğuk, dipsiz, anaforlu yerindeyim zamanın, akıntıya kapılmış, ağır ağır sürükleniyorum, yarın diyeceğim – henüz değil, daha sonra yarın diyeceğim- şimdilik ufuktaki bir kırbaç izini andıran kızıllığa doğru…

Gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne, konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde…

Gidilmemiş yerlerin, okunmamış kitapların, yerine getirilmemiş sözlerin, dilimin ucuna takılıp kalmış cümlelerin pişmanlığını duyuyorum en çok.

Bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktadır.

Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene.

O zamanlar masumdum, çünkü canım acıyor ama bir suçlu aramıyordum…

Tek bir sözcük için bile sonsuz bir bakış gerekir… Ben diyebilmek için sonsuz bir bakışla bakmak gerekiyor dünyaya…

Dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.

Reçetelerim yok ne kendim, ne toplum, ne de hayat için.

Pazar günleri çarçur edilmek içindir… çünkü aslında diğer günleri çarçur ettiğimizi ancak böyle unutabiliriz.

İnsanlar. Sabırlı, neşeli, temkinli, dertli, aceleci, yorgun… Gün için gereken yüz ifadelerini daha sabahtan takınmış, çatışmalara, pazarlıklara hazırlar. İnsan hep dünyayı henüz paylaşımı yapılmamış bir arazi sanmak, başkalarının oyunlarında rol kapmak için çabalamak zorunda galiba.

Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli.

El sözcüğünün bir anlamının yabancı oluşu, el ve beden arasındaki kopukluğa işaret ediyor olabilir mi?

Yalnızca çöle bakmayı bilenler, hiçliği bu denli derinleştirebilenlerdi.

Taş gibi hızla batarken, halka halka kıyıya vurmayı başarman gerekiyor, en uzak sınırlara doğru açılmayı.

Belki hayat dediğimiz budur yalnızca, bilmediğin bir şeyin peşinde koşadurmaktır, adlandıramadığın için çağıramadığın…

Peri masallarına kanmıyor artık. Karanlık sokaklarda tek başına yürüyebiliyor, yediği şamarlarla böbürlenmiyor.

Kendiliğinden bulacaksın yaşama giden yolu, bir körün evinin yolunu bulması gibi. Ağır ağır, el yordamıyla, alışkanlıkla…

İşte bu da benim hikayem… Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.

Aslı Erdoğan-Hayatın Sessizliğinde
 
Hayatın Sessizliğinde için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Aralık 2012 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Kabuk Adam

“Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.” (s.1)

“Yalnızlık içsel bir şeydir, taşkınlık da onun dışavurumlarından biridir.” (s.30)

“Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu.” (s.32)

“Aslında, ben yazarım. Benim işim öyküler anlatmak. Ben gerçekte fizikçi değildim, diplomalar, dereceler almış olsam da hiçbir zaman bir bilim adamı olamamıştım. İşte ancak o zaman, öyküler anlattığımı söylediğimde Tony beni benimsedi. Onun için gerçek bir insan olmayı o an da başardım, çünkü gerçek bir işle uğraşıyordum.” (s.34)

“Akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten.” (s.47)

“Arzu, kolaylıkla bastırılabilir ama asla unutulmaz, artık biliyorum bunu. Bedenin bellek üzerindeki mutlak egemenliği.” (s.65)

“Korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. İstemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır.” (s.78)

“Yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.” (s.84)

“Bir anıyı yeniden yaşamaya çalışmak ne kadar umutsuz, anlamsızdı. Yapay bir mücevherden daha uyduruk bir şeydi.” (s.107)

“Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca.” (s.114)

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” (s.123)

Aslı Erdoğan- Kabuk Adam

 
Kabuk Adam için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Haziran 2012 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Ödül

Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.

Aslı Erdoğan

 
Ödül için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Nisan 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: