RSS

Etiket arşivi: Cahit Zarifoğlu

“kalbiyle söyleşen”

dağ köyünde körbağırsak sancısa
konur karnın ağrıyan yanına
alev gibi tuğlalar
/ Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu

Cahit Zarifoğlukalbiyle-soylesmek

 
Comments Off on “kalbiyle söyleşen”

Yazan: 12 Şubat 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kavuşmalarımız ağır aksak, ayrılıklarımız koşar adım

Kavuşmalarımız ağır aksak, ayrılıklarımız koşar adım.
Cahit Zarifoğlukavusmalarimiz-agir-aksak-ayriliklarimiz-kosar-adim
 
Comments Off on Kavuşmalarımız ağır aksak, ayrılıklarımız koşar adım

Yazan: 07 Kasım 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Biz Olmadan

Bir sabah
Uyandık ki
Her taraf kar kar
Uyuyorduk hepimiz
Ah
Nasıl yağar
Hiçbirimiz olmadan

Cahit Zarifoğlukar_siirleri

 
Comments Off on Biz Olmadan

Yazan: 08 Ekim 2015 in Kar Yağıyordu Karanlığa, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Neden diye sormayın hemen. -Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.

İSTANBUL 1968. Neden diye sormayın hemen. -Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.

Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı.

Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. Az sonra karşımızdadır o, merhamet bile olsa. Hemen fiyatını sorar bazılarımız, ama bazılarımızca da hayat pazarlık etmeye değmez. Söylenen ücreti her zaman açık duran cüzdanlarından çıkarır, -bütün dikkatleri ellerindeki YENİ’nin üzerinde olduğu için-dalgınlıkla karşılarındakilere teslim ederler.

/ Kandırılanlar aldanmamaya çalışanlar olmalı. Bırakın ihtiyacınız olanı fazla kazanarak karşılasınlar

Bir kravat alırken sevinin ve deyin ki “aradığımı biliyorum”

Bu ona erişmenizin garantisi değildir ama, sıkıntımızın kaynağını bilmemiz bakımından tahammülümüzü artırır. Ama o bir düşünce belirmemişse kötü şekilde kaynağın açığındayız. “Sıkıntımın nedenini bilmiyorum” demekteyiz.

Şu an da ne var?

Burada niçin’im.

Sıkıntı kollarımı göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor.

Bütün bir hafta nasıl geçmiş farkında değilim. Hatırlamaya, hayalimde yeniden yaşamaya değer ne var. Unutmayı arzu edecek bulanık, kötü bir saatim olsaydı bari.-

Anlamsız geçen bir hafta, ötekilerle birlikte içimde bir hava kabarcığı gibi dolanıyor. Ona nasıl hâkim olunacağını bilmiyorum. Onu rahatça dışarı atabilmem için herkes gibi benim de sırtımda, iki kürek kemiğinin ortasında bir aralık olmalıydı.

Kardeşim Bodler, o kabarcığı bir türlü dışarı atamadığı ve o, bütün vücudunu dolduracak kadar büyüdüğü için öyle olmadı mı?

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

Tecrübesiz olsaydım kalbimi seçmelerindeki düşmanlığı anlayamazdım.

-Ona acımadan söyliyelim: Hedeflerinde doğrudurlar. Farkında olmadan, kendimizi ordan oraya atarken, aslında kalbimizi kaçırmaya, hedeften çıkarmaya çalışıyoruz.

Buraya niçin geliyorum sanki.

Her seferinde aynı yorgunlukta ayağa kalktığım, ve ana yola giden önemsiz yokuşu denize inen dalgalara karşı koyar gibi çıktığım halde.

Şehre yürümek kolay mı?

Oturuyorum öylece.

Havanın, denizin, denizdeki hareketin, dizlerime sürtünerek koşan çocukların, sessizlikle önüme bırakılan çayın, motor gürültülerinin, ıssızlık içinde korku doğurarak kayan yelkenlilerin, sağ omuzumu ağırlaştırarak ufka inen güneşin, ve gelip giden insanların hayata doğru kımıldatamadıkları bir varlığım şimdi.

Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.

Kederli olduğum da söylenemez zaten. -Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var.

Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok. Ağırlıksız duran bedenimi küçümsiyeceklerdi. Sonra da birbirlerine dürterek, ya da ilerdeki arkadaşlarına göz işareti vererek beni gösterecekler, “kalbini yok etmişin haline bakın, hınzır pek de pratik, belli etmiyor hiç” diyeceklerdi.

Ama iyi ki yoklar.

Yüzümü saklamayı düşünmeden durabiliyorum.

Fakat hayret önümde bir çocuk düştü.

Dizi kanadı. bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

Bir çokları dönüp baktılar. Çocuk düşerken bağırdı galiba. Ya da aynı anda bir sandalye devrildi. Yan masalardan ufağı kaldırmak için doğrulanlar oldu. Ben bile kımıldadım.

Ama uzakta olmasına, dostları ile hararetli hararetli çene yapmasına rağmen anne yetişti ona. Hatta denebilirki sırtı dönüktü, hiçbirşey görmüyordu. ama yinde de o yetişti. Daha kaldırırken, o ancak bir saniyelik zamanda her noktasını gözden geçirdi. Bakışları diz’den geçerken kanı gördü, orayı tespit etti, çabucak başka yerlere atıldı.Yüzünü, ellerini, avuçlarını, başını endişeyle sımsıcak dolaştığını onu emniyete aldığını gördük. Sonra bir eli ile çenesinin altından tutup acı çekiyor mu diye gözlerine baktı.-Çoğu zaman çocuğun yüzünde aceleyle kıpırdayan, acının şiddeti ile hiç orantısı olmayan, daha çok mahiyeti bilinmeyen korkulara dayanan ifadeler ne çabuk, içten gelerek inanırlar. Ama o ifadeleri yumuşatmak, gözyaşlarını durdurmak ne kadar da kolaydır onlar için. Yaranın üzerine eğilerek, oradaki ızdırabı yukarılara gitmemesi için tehdit ederler.

Karşımdaki anne de sesini çocuğunkine benzeterek, iyice büzüp öne doğru uzattığı dudakları ile
-Uf mu oldu, diye söylendi.

Çocuk, kendi küçük hayatına yaklaşmaya çalışan bu kocaman varlığın aradaki mesafeyi kapayışındaki hünere hayran kaldı ve sustu. -Bu kez de o, başını anneninkine yaslayarak yaranın üzerine eğildi, acı kendi dizinde değil, bir oyuncak bebeğin, ya da acı çekmeyen bir eşyanın üzerindeymiş gibi, kayıtsız, anneyi taklit ederek dudaklarını büzdü.

-Uf uf oldu, dedi.

Anne parmağının ucuyla dize yapışıp kalan minik taş parçalarını düşürmekte, tozu silmekteydi. -Çocuk anneden, onun parmaklarından, yüzündeki ifadeden emindi. Acı bunların arkasında kalmıştı. –Fakat bir ara başını çevirdi çocuk, yöresindekilere baktı.

/ Böyle durumlarda, herkesin anneyle aynı oyunu oynaması gerekli.

Beceremeyenler başlarını çevirsin.-

O gözlüklü, siyah mantolu yaşlı kadın, çocuk tam düşerken yüzüne gelen, yaşlılığından ve şefkatinin büyüklüğünden dolayı orada derin izler bırakan korkulu endişeyi silkip atmayı ihmal etmişti. Onun için, onu oradan silmek büyük yorgunluğa malolabilirdi anlaşılan. -Çocuk gördü bu yüzdeki ifadeyi, kandırıldığını sezdi ama şimdilik anneye güveni daha fazlaydı, yine de şüpheyle ikinci bir yüz aradı. Yan masadaki amca, o kalbi boşalmış olan, anneyi anlamasına rağmen, ona katılma esnekliğini kaybetmiş, o, kalbi boş amca da kendilerini katı bir yüzle izlemekteydi. Sonra o başlarına gelip dikilmiş, biraz önceki oyunlarını ebediyyen unutmuş gibi durup, bakan çocuklar. Hele o sarı saçlısı, sert bakışlısı. -Evet, evet  çocuğun şüphesi yoktu artık, anne onu kandırmaktaydı. -Böyle olunca da acı, onu tutmuş olandan kurtuldu, süratle parmağın ucuna geldi ve oradan -toplu iğne başı gibi incelip sivrilerek- çıktı yeniden yaraya girdi. O zaman hızla ağlamaya başladı çocuk. Anneyse yarayı temizlerken ihtiyatsizlik ettiğini zannetti.

Fakat acıyı başıboş bırakacak değildi.

-Bu mu yaptı sana, bu mu diyerek, şimdi de çocuğun düştüğü yeri dövmekteydi anne.

-Oh olsun sen nasıl kanatırsın nonoşumun ayağını, ha! söyle çabuk… Çocuk bir süre yere acır gibi baktı, fakat sonra da dizlerini bükmeden, beceriksizce eğilerek, avucunun içiyle toprağa vurmaya çalıştı.

Acı yeniden annenin eline geçmişti. -Ve bu kez daha htiyatlı davrandı. Çocuğu kaldırdı yerden, etrafındakileri görmemesi için avucuyla küçücük yüzü örterek, göğsüne bastırarak götürdü. Böyle oldu. Ve ben

Bunun bir başlangıç olacağını düşünmüyordum.

Biraz ilerdeki masada, sırtın bana dönük oturuyordun. O gözlüklü mütecessis nine ve orta yaşlı iki bayanla birlikte. Çocuk önümde düşmüştü ve herkesle birlikte sen de döndün. Henüz farketmemiştim seni. Bir çokları gibi herhalde dönmüş sende bakıyordun. Olay ikimizin ortasındaydı tam. -Çocuk ilk ağlamasını kesip yöresine bakışını kaldırınca, ve galiba yaşlı nineye bakıyordu, ben de onunla baktım ve gördüm. -Kadının yüzündeki ifade, çocuğa annesi tarafından kandırılmakta olduğunu, aslında acı’nın devam ettiğini ilham eden ifade sanıyorum tam anlamı ile yeni değildi. Eski senelerden kalma başka ifadelerle de karışmıştı.

Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı. Beni önce, mutlaka bir şey beklemek gerektiğine zorluyor, sonra da alay ediyordu. -Tanrıya inanıp inanmadığığımı sormaktaydı. Ölebilmek için her ihtiyacımı tamamlayıp tamamlamadığımı sormaktaydı. / Anlaşılan kendisi bu bakımdan bazı hatalar yapmıştı. Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı. İlerlemiş yaşına rağmen kendine iyi gelen bir ölümü sağlayamadığını, göçmekte zorluk çekeceğini anladım.

Bu durumda ona bakmak zordu. Huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bakışımı tutmuştu. ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. -Tekrar karşılaştığımız takdirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarlıyacağını düşünüyordum. -Fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı. Ne kadar usta, ne kadar biliyor diye düşündüm. Birden sahipsiz kalmıştım. Bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. Durumumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. -Bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. Evet bakıyordun, yanılmamıştım. Başkaları çocuğa ve anneye bakarken sen artık bendeydin. Bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün. Oysa çocuk henüz bitmemişti ve dönmen için zamanın vardı. Fakat dönmüştün. –Omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım.

Görüyordun, beni hissediyordun.

Ve o zaman başladı.

İşte yine birşey var.

Bakıyordum sana.

Kalkıp gidenler şimdi önemle kalkıp gidiyorlardı. Garsona seslenmeleri önemliydi. Denizdeki hareket önemliydi. Yörem çoktandır aldırmaz olduğu muhtevasını elde ediyor, onu ağır ağır kazanmaya çalışıyordu. Bunun sana baktıkça gerçekleşmesi şaşırtıcıydı. Oluyordu. -Hayatı yeniden elde ediyordum. O anla değişebileceğim şey ne olabilir.

Farkına varmadan “bütün bunların, hatırasız haftaların, kalbimi farketmelerinden korkmamın sebebi var” diyordum.

Şimdi birşeysin benim için… Varsın.

Fakat bocalıyordum.

Gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum.-

Dedim ya işte, bocalıyordum.

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?

Cahit Zarifoğlu / Yaşamak / s. 171-177
Beyan Yayınları / İstanbulyeniden_baslamak

 
Comments Off on Neden diye sormayın hemen. -Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.

Yazan: 06 Ekim 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Ilık Kocaman Bakışlar

Yorgun ve bozuktum bir çağda
Verimsiz bezgin
Geçti günler
Uçtu çekip karnından kopardığım tüyler

Şen miyim martıları koluma takarak
Bir güç denemesiyle pazularım
Kahverengi-kendi kendine canlı-kabararak

Birara bütün kuvvetlerim elimde
Öyle ki dalgalar gibiyim
Bir okyanus kalbinde
Çevirdim hem üç kere numaranı
Birileri bir cumartesi
Müthiş morarıp genişlediğini bildirdiler
Şaka mı bu hayır şırrak bir şok
Üzülmüyorum korkmuyorum ağlamıyorum
Sadece
“Melenkoliniz uğradı” diyor pansiyoncu kadın
“Haber vereyim dedim yoktunuz dünden beri bekliyor odanızda”

Elimle
Kendi elimi tutuyorum
Yan yana gidiyormuşum gibi kendimle
Ah yine bir aldatmaca durma koş
Bu ses
Telefonun olabilir
Yineliyorum kendimi
Önüne itiyorum hayalinin ölü seslerin

146 31 çift sıfırdan 18 çalıyor
Kaldırıyorum ahizeyi
Mazara şu
Beton kalıplarının içine akıyorsun harçla

Gelebilir miyim mümkün mü
Vıdı vıdı çenebaz sokaklar
Düşman baltalar vitrinler yola doğru küstah
Gelir miyim dersin
Yaban çehrelerin tırpanlarını göze alarak

Koca kent bir sancı dayanamayıp kalabalığa
İlk eczaneye dalacağım
Hani şöyle birden sessizlik yumuşak
Minik hafif eller cam tezgahta
Sürüngen

Em
Aspirin

– Bana bir asprin
– Kutu tablet
– Farketmez
Isırmasın da timsah gibi

Ilık kocaman bakışlar
Şaşırmak isteyerek

Biri saklasın beni
Eskilerin yüzaklarından

Bir incelik gösterin
İncinmesin yüreğim

Hala içerdeyim dikkatle bakıyor eczacı kadın
– Otuz liranız yok muydu
Olabilirdi sancıyla susuyor bakışım
Biri bağırarak konuşuyur
Biri giriyor
Veya öyle bir sükut

Başka?
Hava sıcak nemli ağır
Ağustos temmuz

Kuru havaları arıyorum
Bir de isteğim var
Dişlerim onaltı yaşımdaki gibi olabilir mi bir gecede

Bakışlar boşuna
Kırmızı dudak izleri mektuplar boyunca
Bir yalan

Ansızın uyanıyorum her gece
Biliyorum bahçede dolanıyorlar
Solukları kapı önünde

Beni istiyorlar
Onlarla yemek yiyorum düşümde

Kendimi yalnız bildiğim her gece
Yalvarışım ağlayışım
Cenkleşiyorum kendimle

Medet
İmdat

Bir ses kaydına
Upuzun iniltiler bekliyorum
Danışman olarak gırdapları
Yeryüzünden arta kalan bütün deprem kırıntılarını

Cahit Zarifoğlu
Şiirler / Beyan Yayınları

 
Comments Off on Ilık Kocaman Bakışlar

Yazan: 14 Ocak 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Vakit Sarı Tunç Kara Demir

İnsanın delikanlılığı üzerine konuşalım
Parmağıyla bir zincir sallayarak geçiyor önümüzden

Bu bir müzik
De ki balyozlanan kaburgalar
İşkence odaları hayır diyorum ki
Kulağımızı dayadık mı kumluklarına
Kadırga kırıkları deniz dibi fısıltıları

Elbette bu suçları
Bu suçları
Bakın nasıl utanıyorlar
İnsanlık bizde kalsın fakat Allah
Onları sorguya çekecek

Bir zebani düşünemeyiz daha
Dünyaya ait beş duyumuzla

Ateşi bilemeyiz daha
Dünyaya ait beş duyumuzla

Bir adımını bir iskele gibi şöyle uzat
Bir hesap yapıp durduğun belli

Ara bakalım çölleri
Boynunu kütürdetip gezinen bir kutup ayısı ol
Eşle bakalım geleceklerin çulunu patırtısını

Şöyle bağıracaksın
Kala ölüm meleğinin vurmasına bir vakit
– Bana bir kaldıraç bulun
Gücüm orta yerde görmenin tam sırası

Derken
Oğlunu görmen bir baba gördüm
Açılıp duruyor gibi kafatası
Elleri gidip kapanıyordu başına

Saçları incelip savruluyor tel tel
Rüzgar mı var mezar mı uğulduyor
Pek sesli bangır bangır selviler
Güneş öğle vakti sarı tunç kara demir

İşte geçti gitti bitti
Göçmen kuşlar gibi zaferler naralar
Gök bir zaman oldu boşaldı
Sırtın eğik başın kambur
Birbirine birşey soran bakışların
Parkta ateş parkında
Arasında apaçık açılan defterlerin

Hayat bunu ilaveten yanımıza koydu
Bu bilgi sağlam
Ne vakit bilmem
Çıkar kurt başı korkunun
Çıkar havlı başı recanın
Üstümüze diker bakışını
Cahit Zarifoğlu
Şiirler / Beyan Yayınları


siir

 
Comments Off on Vakit Sarı Tunç Kara Demir

Yazan: 14 Ocak 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Su

Taşlanan kadınlar yankır
girdap duvarda ve sırları çözük aynalar
bir aynanın civarda hayvan otlağındaki benzeri
yüzler kuyuya inen gözü terkeder
sıcaktır orfe yaklaşır
kavalsız ve çılgınca döner kaderine bir kez daha bakar
açlığa üşümeye kartalın alnında duran yıldıza
bir  kere daha daha yalnızlığa
kati ve aşk geçerliliğini ortaya koyarak
ulusal ve benci iki  çingene arasında
bir kere daha yalnızlığa
atılarak

Yerin içinde yüzlerle hücum
bütün özentili yekinmelere doğru karşı
bütün nedensiz gençliklere doğru karşı
bütün……………doğru karşı
aç olan karın
soylu olan yoksulluk
ve mızrakla gelen alın

yerin gezisinde insan vardır
ağulu bir diş put taşında
doğacak çocukların toplandığı çadır taşında
ava çıkmıştır

Aşk tunç çekmiştir bizle olan sırttına
birbirini çaresiz bırakan çehrelerin
yaralı ceylanı bulup tepindiği
(Fırat birden bire kaybolur bir mağarada)
sevenin kurbanla alınıp kurbanla ödendiği
güneşin aşktan sudan ve topraktan
daha hızlı yöneldiği

raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.

Güvercinler toplandı sofralar kuruldu
Ağaçlar bahçede kızgın güneşle çatıldı
Elma tadları ağır ayrılık tadları
Yalnızlıkla toprağa savruldu

Katerin açık kollarıyla yaklaştı üç tuzaklı odalarıyla
mükemmel bir karpuza yaslanmak
suya çağrılmak
bir de içindeki ziynetleri hor görmek iyice

oysa güneş ağırlaşsın siyah saçımız uzayan başımızda
alnımızın dibinde kalsın seçkin ve Horasanı kayıran
gözlerimiz
Hiç akla gelmedi
Beraber kırları hüznü  atmaya yarayan bir  annenin
dallara takılıp ağrıyan yaralarıyla yattığı

gerçekten canlı göğsü boğucu çaylarıyla
akşam suyunda bir sütun mermer içmiş
her erkeğe bir yılan üfürmüş

2

Ciğerlerde ölüm akar
Çeşme
İnsan hesapsız çocuk üfürük
kendinde olmayan gürz kapanan ayna

mektep taze ekmek dilimi zeytinin içindeki bağırgan
ölüm
sıkışmış aramıza
sandalyenin dibinde mi
dudak sıcak çay bardağına kapanırken
salıncak onunla içten içe anlaşma
cevizin ipi tıtan çocuğu kayıran dallarında
yeşil yaprakta veba
ölüm evin hangi bilinmezinde ya da açıkca
küçük kardeşin avucunda mı

uzak insan sahillerine
kelimeyi dolanan dillere
taşıdılar zeytin
kahvaltı ve zeytin
sofrada üç büyük zeytin üç kanlı bakış

Ölünün ağzına zeytin kondu
şiş dudakların arasına
sonra geniş omuz yaralarında
adamlar kırılan camlar taktılar

3

İnanç yiğit ev sorardı bulup konaklardı
Kanlı göz ufuk tarardı
Cürümlü başta her geyik akışında
Örtülür dudaklar çünkü kalbe çarpılırlar

el gezer tenhaları dolanır ufak tüyler
ve tüyler ki ateşle diklenirler
kendi namlarına egemen olarak
üşüme kabarcıkları tad kabarcıkları

ürpermelerle unutkanlık
yerin bir zaferle doğrulması cürme katık olarak
dantel kalb vurması su kapları
ıslak naylon örtü ve ıslak cimrilikle
ustalıkla yaprağa ilave peçete
yorgun ve evvelden haber
sonra saralar
sıradadırlar

Kapılar baskıyla kapalıdır
onlar yontup hamam kapılarını
kulaklara ses kutuları
Ormanlar avazlarıyla parke taşlar
Kurtlar
Yıldırım
Avizeler

Orada köşelere düşler yerleşir yatakları kollar
Uyku canavar kıvrımlı batarlı saldırır
Ev tilkiyle sarılır kuşatılır
Yorgun bir masal uzakta kaybolur
Kulaklarına yosun ve balık biriken çocuklar
Toprağın rengine katılan
Hızla yorgana atılan
Göğsümüze sırtımızaateş bastıran
Örtünen çıldıran çocuklar
La onlarla alev açıyor her yanımız
Anlaşalım

4

Denizde büyüyen av hayvanı
suları derin denizleri boyıyan mürekkep hayvanı
uzatır  gözlerini ince çalgılar içinde şavaşlarla
tiz sesli yuvarlak ağızlarıyla
bu kez bu alçıyı donduranla
kapalı denizlere kapılıp açık okyanusta
kayalardan inen hızlı koşan bağırlar
ayakta durlar
KALKlar

oturun babamı
ben güvercin saçlı çocuktum
buzlardan başlayıp vurdular
dağların yabani timsahında

sanatın fiziksel geçerliliğe kadar
vurdular
babam up uzun yatandı kumda
ölü ve uzaması birden duran saçlarıyla
çünkü öylesine kendi ölümü

başını yastıklardan kaçıran uykulu başını cümle odalardan
hep kumlar vardı çünkü uykuya yaklaşırken
üzülecek ve sevinç duyacak yerlerde
dudakların içinde kulak yollarında
adamın öldürülüş sesi
sofadan sokak kapısından
pencereden kumluğa okyanusa
ahrete olan dostluğumuza yakınlığımıza

Cahit Zarifoğlu

 
Comments Off on Su

Yazan: 29 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 669 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: