RSS

Etiket arşivi: Cahit Zarifoğlu

Onun İçin

Dün kalabalıkta
.Sevmekten yorulmaktayım.
Yalpalyan bir sarhoş var
Şimşek vuruyor onu bir çırpıda
Seçip vuruyor
Fırtına çevreği de buluyor emiyor
Yılışık nemli bir şehvetle arzulanıyor
Bahar ayartıyor onu
Köprüde insanlardan yükselen buhar
Camların çiğneyip salonlara kustuğu sıcaklık
Sevmek yapışkan insan teri
İnsan kılı memesi kokarak
Kollarını eklemlerini yalıyor seni

ve şimdi aşkın evinde
iki yabancı insan
misina tutmaktan tuzlu sudan

birbirini duyamaz olmuş iki parmak gibi yatıyor
İstanbulda Suadiye mezarlığında
Yorgun uzman bir kalp

Kimbilir hangi kanlarda akıyor gövdemiz
Kimbilir kimin damarlarında hızlandırıyor sözlerim
Bir bohça aralanır çağırır üfürür – sıcak ve tüterek
Irmak denize boşaltır dağlardan kaçırdıklarını

Atın birden nalları dökülür – delice koşarken yine de
Bilki şöminenin içinden
Yanmış kül olmuş yine de
Seni gözlemekteyim

Bir kadın bir baş kesiyor gördüklerim
Bir kadın kendiyle oynuyor
Kendine ve çocuklarına parçalanarak
Soğuk sıcak yanıp donarak
Dar koridorda yay gibi vınlar
Ve duşa varamadan
Ufak kırmızı lambadan erikler yağar
Bir göz bir çağırma bir dur akar

Geri dön azarlandın
Koltuğa otur şöminenin içine bak
Şimdi hızlan ve hızlandır

Cahit Zarifoğluyanmis-kul-olmus-yine-de-seni-gozlemekyetim

 
Onun İçin için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Nisan 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ateşli Hastalıklar

I

Bir ateşli hastalık
Orak ucu gibi geçmiş karnına

Bilinmez rahmet saatı
Birden çıtçıt – çıtçıt – çıt
İsyan davulunu o
Asmış boynuna

Baktı ki bu ölümün ayak sesleri
Daraldı mekan
Can çekiliyor ayak uçlarından
Tırnaklar soğuyor hücreler sahipsiz kalıyor
Ve ömründe ilk kez
Başlıyor duaya

Bilinmez ne zaman birden açılır kapı
Korku ve recade cennet yanıkları
Neredeyse ilk kez ömründe başlıyor duaya

Ama aklı önden atıldı
Gönlü bir türlü titreşmedi:

“Hiç yönelmedim Tanrıya” dedi”onca zaman”
“Şimdi ölüm geldi
Yalvarmak boşuna”

Ama ölmedi orak uca çekildi
Ateş
Serin dağ başlarının
Ahu ceylanına benzedi
Dünya güzelleşti şarap lezzet kazandı
Rahmet saatı devrini tamamladı
İsyan davulu boyunda kaldı
Ölüm sanki hiç yokmuş
Olmayacakmışcasına uzağa durdu

Bir vade verilmiştir.
Bu iki fırsat yaratılmıştır
Bir kement atılmıştır
Cehennem soylu
Başını çevirdi gitti öteye

II

Bir ateşli hastalık
Kan kırmızı yuvarlar
Görüyorlar bizi bocalarken karanlıkla
Görüyorlar dördüncü zaman
Ve alemi melekut boyutunda

İzlenirken köşelerden
Hangi gizliden sözedebilirler

Hangi ate kalmadı rezil olmadık
Yoo ben ondan öndeyim
Mahcubluğum
Onun dehşetinden az değil

Ateş
Bulamaçlı bir buğu gibi
Sarıyor tenimi
Bismillah
Bir tertip antibiyotik
Çay
Şu aziz aspirin
Hep çarelere tevessül olarak

Yarab şifa sendendir
Etten ottan değil
Eğer kavi kulların olaydık
Yemeden doyar
Görmek için göz aramaz bakmazdık
Mikroplar
Hastalıklar şifalar
Emrimizde olurdu
Yine de taktirini gözlerdik
Onu yeğlerdik

Bir ateşli hastalık
Eklem ağrıları ve baş
Sanki yerinde değil
Karyolanın yanında bir uçurum hissi
Bahçede
Sularla oynayan çocukların arasına karışmak

Cahit Zarifoğluatesli-hastaliklar

 
Ateşli Hastalıklar için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Şubat 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kuruyan Ağaç

I

Kuru dalı ağacın
Artık çok yaşlı, beli solgun
Ve yok tomurcuklanmak umudu

Böyle bakıyor çocuksuz geleceğine
Taş dolu ve güneşle kavrulu kuyuya
Dikmiş gözlerini yıllardır
Bakmakta gibi bir çöllü

Oysa o seçilmişlerdendir
Bir peygamberdir o
Adı ibrahimdir
Gür bir ağızdır o
Bid şelale başıdır
O kupkuru ve iklimsiz görünen
Bir hayat çanağıdır

İbrahim
Yıldızlara bakıyordu sayısız
Gece

İbrahim aleyhisselam
Irmak ağzı olundu
Çoğalarak genişleyerek akmak
İstiyordu ve işitildi

Günler geçiyor
İki hanımı iki ayrı hayat kaynağı
Birinden büyük akıyor
Ötekinden en büyük

Derken
Doğuyor o mührü taşıyan
Çünkü istendi ve işitildi

Büyüdün
Çocuk

Hangi çöle ilk adım
Anne
Götür

Hangi yöne çevrilecek yüzü
Anne bak

Kenan ilinden bu kervan
Develer arşı inmeye başlar
Yol süresi
Kırk kum gecesi

Tepeler
Tutmak ister gibi herbiri
Gelenleri

İşte tepeler içindeki vadi
Üç çıkışlı
Biri denize kuzeye ve güneye
İşte çocuk işte anne
Uçsuz bacaksız çöl
Hiç kimse yok içinde
Senle varılıyor o yere
Senle bitiyor her yön her mekan
Ayrılıp kaldınız kervan ıpıssız yürüdü kayboldu
Baktınız
Ancak bir melek anlatmasıyla anlaşılabilir
O acele

Yanıyor çölde çocuk , ah ecel
Koş anne
Yedi kez / Safadan Merveye
Ve bak çabuk çabuk ufuklara
Ne insan var ne cin ne de bir çizi
Korkma korkma korkma
Gel
Tamam sesi duyuldu
Çocuk suyu buldu
Akan rızık öyle bol
Kervanlar dönebilir
İnsanlar toplanabilir
Ağaç açabilir

Baba gel zamanı
Boyutları ve yönleri
Ve yeri
Ezelden belli
Evi bil ve kur

Baba gününde gelecektir
Duvar yükselecektir
Ak taş doğu kanatta
Bembeyaz parıldayacaktır

Kavimler konuğun olsun
Taş taş üstüne konsun
Çadır yanına çadır konsun

Büyü ey belde
Canlan
Ve hüzırlan

Bir gün
Olgun bir incir gibi
Patlayacak ve balını dökeceksin yeryüzüne
II

Tepeler arasına
Demet demet iniyor çehreler
Ap ak yüzler kavisli kaşlar
Kalın dudakları beşerin
Öpülen bir rüya katıyor içine

Adım adım doluyor vadi
Gözleri mercan develer
Yüzleri ipekliler
Atlas zenginlik genişlik
Biri diğerinden yumuşak
Biri ötekinde görevli

Tepeler içinde vadi
Vadi içinde Kabe
Sana geliyorlar
Böyle istendin Ve işitildin
Her kime seslendinse
Geliyor
Ve yüzyıllar ne çabuk
Eteklerine kara otlar takılarak
Günah kapıları arlanarak

Ak Taş benek benek kararıyor

Vadi insan doldu
Kimi elini alnına atarak
Deprendiren bir rüya görüyor
Çadırını yıkıyor o sabah

Kimi elinde Kabeden bir taş
Yaban illerde öpmek için
Kabeyi öpmek yerine

Kimi gözyaşını yolluyor önden
Kuzey güney gurbetlerine

Kâbe taşlarına şimdi
Doğuda batıda putlar
Değiyor
Hadi Hacca gidelim
İbrahimi hoş edelim dedikçe
İkisini birden tutan eller
Geldikçe Kabeye bunlarla geldiler

Put araya girdi
Ezada
Gerek Sevinçte mutlulukta

Vadi insanları artık
Öte dünya şüphesi
Yürekleri

Vadi insan dolu
Hani o su
Unutuldu

Kuyusuna taş üstüne taş atıldı
Beldeden kovulan eller
Cürhümiler
Kinlerini beleyip berkiterek

Hani o su
İsmailin topuğuyla bulduğu

Huzaa
Düş suyun ardına

Hayır kader
Kitlendi üstlerine
Sıyırdı palasını şeytan
Biri
Puta tapar Moaiblerden
Hübel’i getirip dikiyor Kâbeye

III

İbrahim soyundan Kureyş
Diğer bir kol Huzaa
Çekilip bırakılınca titreyen
Çeliği
Arap kılıçlarının

Kureyşten Kusayy
Huzaadan Huleylin kızı
Buluşuyor
Dağın ikiye ayırdığı ırmak

Kusayyın elinde Kâbe anahtarları
Vergileri o toplar
O bakar hacılara

Kusayy şöyle dedi
Artık çadırlardan çıkalım
Evler kuralım

Dar’un Nedve
En büyük evin
Kusayın

Kusayy öldü oğluna bırakarak şu kelimeleri
Sen açmadıkça Kabeye kimse girmesin
Kureyşin bayrağı senin elinde
Hacılar
Doymasın içmesine yemesine
Sen vermedikçe

Abdul Menaf oğulları Haşim ve dostları
Kadınları
Kâbe yanında
Bir tas güzel koku içinde parmakları
And içtiler birlik için
Sürerek ellerini kabe duvarlarına

Böylece görev ikiye bölündü
Abdul Menafta vergi
Abdud Dar’da Kâbe anahtarları

Haşim ne güzel
Nasıl titretici sesin
. Siz Allahın evinin yakınlarısınız
İşte hacılar geliyor
Onlar Allahın misafirleridir
Hiçbir misafir, onunkiler kadar
Cömertlik beklenmez

Haşim kurar yaz kervanını
Kışınki de onun

Yol Mekkeden Şama
Yol üzerinden Yesrip / Medine
Burada yahudiler
Ve birbirleriyle kardeş iki oymak
Evs ve Hazreç

Haşim ve Yesripten Selma
Evlendiler
Bir oğulları varken öldü Haşim
Kardeşi Muttalip Mekkeye götürürken oğlu
Görenler şöyle dediler
Bu Abdulmuttalip / Muttalibin kölesi
Hayır dedi Muttalip
Ama adı Abdulmuttalip kaldı.
Cahit Zarifoğlukuruyan-agac

 
Kuruyan Ağaç için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Şubat 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Taş Gemi

I
biraz yukardan
taş et
ot mu yoksa
taşetot
alır şaşmadan
gündüzden geceye geceden gündüze
ve bütün geleceklere
çağırır şimdiden ve el koyar
ne varsa
ne dökülse küreden

güneşi çıkarırken toprak
bir de süsler koşturur insanoğlunun
bir günlük atını
sıcak el üfler güneşi karnında köpükleriyle
bir göl huzurundan tutşup
başlar yanmaya
ve seslenir yüce dağ
serin
toplar kartalı yılanıyla

atlasın omuzlarından gencecik kayalar
eğildiler bir mermerin önüne

koşunuz ak saçlı bulutlar
denize yakın
bir çakılın kızgın yapısında
güneşle ilk kez selama durmuş
narin gövdeli soylu karınca

II
baş köşede
bak nasıl
denizin tanrıça köpüklerinden
bir de mermer balık
bir karanlık şehre
üstün nöbetçilerle giriyor

bunu gelecek çocukta olmak için
beklemek daha sonra
önce sipsivri bir başın
balçıkla Afrodite
merdiven dayayıp çıktığı
ağaçların huzurunda
onlar ne diye çocuklarını
balçıklara

III
rüzgâr da koşar
nasıl sever misiniz
ya kim bilir hangi sevincin
hangi gerçeğin çiçeği
göz nuru
hangi hangi geleceğin
ağacı gelir dize
çılgınlık gibi mutlaka
ışıklı imkan içinde

Sol burna mıknatıslı demir halka
acıklı hapşırır diye belkemiğinin
durmadan mutlu geçmişini

Ananız ve babanız
balalan ağızlarıyla
onurları durmadan azalır. Döllenirler
ve başımızın içi cenaze

bir cama bin çekiç
başınız cenaze
canlı tabutlarınızla
kutupsuz kıblesiz
hangi putun önünden geçmektesiniz

IV
Can akıldan geçerken üstün gemi
gelir yaslanır bir direğe
kızkardeşini kanıyla diz kapağını
göbeğine bir haç getirip gölgesine
aleksandirina usulü ağlayıp
nereden nereye ün saldı

Su demek ki taşın çakıl cinsinden
zamanla toprak
incecik zar kesmekte
çok ‘mahirdi’
Ona
İlyada nasıl kendine benzetip
bakmışsa bugüne

gün ışığında bütün limanların
nasipsiz gemiye
sanki başka liman duruşu gibi
tanrıya yabanlaşamış
canların güneşi

V
Ne demek şu beyaz göğüslü
ince yapılı dansöz atlarla
iki lata uzanmak
kutsamak için
sevinç getiren
büyük yorgunlukla sevinç getiren
durmadan değişen ve yeniden gelen

kambur
o lezzetinde iştahlar getiren
köpükten kör balığı

… kutlanmaz göl ve toprak
temiz bir bilgiyle geçilir ellerine
su ekmek ama bir çift böcek
bir biri alnından
biraz tepeye
gerçekten biraz da tepeye
ne diye ‘gidiyorlardı’

Düştür bağırır şimdi şarkıya
onlar eğilip geçiyorlar
gelir okyanus ayaklarına
En derin anlamlı tepenin
elleri şarap ağzında gülünce
Başları bir baş dönme anaforunda
yaşamakla erkekçe kaybediyorlar
ölüme ”mahcup”bir rölans
damarlarında koşan toprakla süslenip
ışığa pas diyorlar
intiharla gizlenip
hatırlarken çocukların sevinçle
ve babalarıyla ilk boy resimlerini

VI
biz işte hep soylu yapılar
ıslak taş gemide huysuz
uzakta ilk gülün akrebiyle sevişmekten
bi tek sarı ve sarsılmaz sesine güvendiğimiz
kanaryayı katlettik

Cahit Zarifoğluzarifoglu-siiri

 
Taş Gemi için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Kasım 2016 in Türk Şiiri

 

Etiketler:

Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem

açık açık çağırır aşkını
burda mı daha mı uzakta
bütün bir geceye
dayar alnını

*

Anılar defterinde gül yaprağı
Gibi unutuldum kurudum

*

Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine

*

Şunu da yaz bedeli olsun 
Sabırla titreyerek öyle yalın 
Ve kimsesiz olmadan oturacağız 
Kıyısında ayrılığın 

*
Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam
*
 
Cennetse sevdan çık dışarı
*
Üzgün melal içre ve âşık
Yürüdüğüm deniz sahillerindeyim
*
Ve elbet
Gözlerin sularımdan çekilince
ürkek bir ceylanla anlaşırım
yüzünün çok yakını olan bir limana
dilinin ve ağzının verdiği baş dönmesine
bahçeni tutan tavşanlara sığınırım
*
Anlıyorum kaçmaya zaman yok
Şafak birden doğrulacak
*
bir adam bir kadın var içimde iyice anladım 
bana bunu sessizce anlatıyorlardı 
*
öyle bir gittin ki benimle
*
 
Yedi adam biri bir gün
bir aşk bir gün
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından
*
Ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
Birden
Nasıl yalnız olduğumuzu anladım
Kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan
*
 
koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından 
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından 
*
sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle.Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım
*
Dönüyor burgaç,
Dünya üstten, yanlardan daralıyor.
Ovalardan,
Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,
Karşısında olacaksın kaçtıklarının.
 
Dua et,
O gün henüz mahşer olmasın…
*
sen olabilirsin çaresi
su içinde
susuzluk hissinden ölen kimselerin
*
*
O sabah bulutlar var yapma çiçekler gibi 
Görüş uzaklığı onbinlerce metre 
Elim dokunuyor her görüntünün tenine kalbine 
Bu bir köşk bu da eli çıralı adam 
Betonda bir gülümseme 
Şair bir kelime daha uzatıyor 
Saplanmıyor yine şaşkınım
*
Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
Tek bir damla tek bir ses gibi
Aklıma düşüyor
*
 
Aşkımla boyun boyuna bir ejdarhayım 
Şehirde sen benim en çok sakladığım 
İçine girip korktuğum 
Çamlarını yıkamadığım karanlığını bozamadığım 
Sen benim durup durup saplandığım 
Mutlu an biraz uzun olmasın 
Yoksulluk gibi gideceğim bir yer var 
Efkarın aşılmaz yalnızlığın kaçınılmaz olduğu 
*
Ey zarif sen de ata yoluna meylettin
Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin
*
Soruyoruz kiraz dudaklı kızlar durdurup kır hayvanlarını 
Hangisi sahte bu geçen dakikalardan 
Hangisi hak
*
Sen sevgileri göğüsle ve ne olur anla.
*
Ya bu kez ölenleri görmeliysek 
*
Oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.
*
bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki
*
durup gelmeyince
iğne üzerinde yüzün gelip
kuşatmıştı beni
ama düşündükçe korkmak
yüzünle geldiğini
ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim
*
Sen hâlâ dizüstü 
Bunca anıyı besleyerek 
Sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle 
Mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla 
Görür gibi olarak açıp baktığımı 
Bense şöyle diyorum: 
Buradan bir acı kanamış boyuna 
 
Kuşlar hazır 
Öncü havalanmak üzre 
Şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar 
*
Aklımdan çıkmıyorsun dedim
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya
*
Evet hatırladım
Küçük basit şeyler 
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa 
*
Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
*
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
*
*
 
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum 
*
Erkenden aşındırır aşkını
*
 
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin
*
Eski şairliklerim gitti gözümden
Gayridir başka bir hal kuşanıyorum
*
De Zarif inle. Ta ki huzra vardın
Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın 
*
Boynuma bir ip at
Kölen diye yollarda gezdir beni
*
Çıkıp geliyorsun
Kor gibisin, bir kar gibisin
Soruyorsun: Zarifoğlu bana dargın mısın
Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan
‘Yaşamak’ bir perde gibi kalkıyor aramızdan
*
Sevgim uzanıyor
Soluk soluğa uyandırıyor menekşeleri
Görüyorum kıpırdanışlarını
Uykunda gül açan yanaklarını
*
Boğaziçi bir akımdır
Bir akan sudur
Nice dergahlar
Yeni doğan çocukların
Yamaçlarda mezarlıklar
Sever gibi bazıları
Açık havada gömülmeyi
*
          banka dükkânlarıyla doludur
*
O tek kuşun yalnızca süzülüşü
Ani bir haber gibi salt bir kez ötüşünü
Dinliyor kumu balçıklı toprağı
Ağacı kayayı ve kuşu
*
Uyku beladır göç içinizedir
Sabır ve zaman içinizdedir
Kadın ve çocuk içiçedir
*
‘Biz artık gitmeliyiz dağımıza anneciğim
Yorgun geldim savaşmadım ama
Bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim’
*
 
korkularımız intihar dönemlerinde
kötü bir alışkanlık peyda olmuştur
*
Kolye gibi taşıyorum boynumda
Varlığını onun
Bir ceylan tutuyor ağzında
Kuşlara takılıp gidiyor aklım
Hergün kaçıyorum
Yoksa gülüşün
*
Koşup takıldığım çitlere bak
*
Kardeşim dedim
Acılarıma da kardeş olur musun
*
İşte
Bu çok yakıştı
Yanakları boyar elmalı şeker ve şoklarıyla
Bu son acı
*
İnsan
Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın
*
İki yol ağzında 
İşte bakın
İçimizden biri daha
Elinde dünyadan bir çıkın
*
Allahım
Yol boyunca
Düşerim sonra
*
Allahım 
Niçin halkettinse beni 
Kalbime söyle iyice 
Engellerden arınsın yolum
*
Allahım
Yol boyunca
Tarih boyunca
Başıboş bırakma bizi
*
 
Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor
*
Ayrılık vardı hep
*
Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın
*
Aşka ne zaman veda
Demiş ki bu topraklar
*
Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını – granit yığınını – su yığınını 
Anlat durmadan
*
Babanın yüreği ordu yüreği
/ Zırhını kırdı /
Narası göğe vurdu
Daha gür bir ses duyuldu
Belki bir melek gülümsedi
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden
Belki ayağının dibine vuran sesten
*
Dilediğim en güzel hayat 
Çöplerin içinde rüya aradım 
Düştümse eğer sana bakarken düştüm 
*
Şimdi yoksun üstelik uzaktasın
            ellerin yapayalnız biliyorum
gözlerin dalıyor yine
            hep benim için olmalı
*
 
İlle gerek mi özlediğimi söylemek
ya da sevdiğimi seni 
*
Evlerle aramız açılıyor
Çünkü savaşlardan biridir evlerimizden kaçanlar
*
dışımda açıkça bir tazı koşuyor 
ölümlerde yorulup 
bir güle kapanan 
*
sık sık anne tekrarı
ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak
*
yağmur alınlara doğruldu 
secdeye durdu süslendi ölümle sözleşen 
ateşli hastalar gibi 
*
Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları
*
*
-Bismillah, elif lâm-
 
Aşkım bir hüzün bulutuna dönüşüp 
Çöker dağının üstüne 
Havf ve reca makamında 
Dilimde
 
-İnna lillalıi ve inna ileyhi raciun-
Güzel hayatlar ve ölümler için.
*
Şiirlerin seni ele verir şehriyâr
*
 
-Şimdi üzgünüz arkadaş-
*
raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.
*
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı
*
ama bir şarkıda geçer adımız
*
İnsanlık bizde kalsın fakat Allah 
Onları sorguya çekecek 
*
Derken
Oğlunu gömen bir baba gördüm
Açılıp duruyor gibi kafatası
Elleri gidip kapanıyordu başına
*
Üzülmüyorum korkmuyorum ağlamıyorum
Sadece
“Melenkoliniz uğradı” diyor pansiyoncu kadın
“Haber vereyim dedim yoktunuz dünden beri bekliyor odanızda”
*
Bir incelik gösterin
İncinmesin yüreğim
*
Değil mi ki kavuşmalarımız topal
Ayrılıklarımız koşar adım
*
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu
*
 
Artık aşk insan kalbine sığmıyor
*
Aşka değdikçe gövdesi
Nar çiçeği gibi patlasın
Şerha şerha yarılsın
*
ihtiyar kızlar kocamış oğlanlar
*
– Gecelerimi ağırlıyamaz oldum
*
Hayret ve varolma tıkandı
Hayret ve haya tıkandı
Hayret ve hayret ve hayret
İlk kez geriye dönmek gerekiyor
Cahit Zarifoğlucahit-zarifoglu-siirleri-bercestem
 
Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Ekim 2016 in Berceste, Bercestem, Türk Şiiri

 

Etiketler:

ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

BİR ŞAİRİN BÜYÜK KİMSESİZLİĞİ
YA DA BÜYÜK ŞAİRLERİN ARASINA GÖLGESİ SIZMIŞ
ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; yüzü: Açılışına sadece kuşlar davetli bir sergi.

Gözleri; nasıl: İnsanın içine kadar bakıyor.

Bakışları; bir duvar bulsa gizlenecek, bir ağaç arkası bulsa saklanacak, olsa bir portakalı siper edecek kendine.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; „ve alnı geniş“

Fotoğrafına bakıyorum; „ellerinin gölgesi“‚ düşmüş yüzüne.

Fotoğrafına bakıyorum; mintanının içi rüzgârlar dolu.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; Ağzı kelimeler dolu

Hep bir güneşin sofrasında,

„Suları anlamış dağları sezmiş bakan bir abdal bir uygarlık şairi.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum yüzü; Yarısı Cemal de diğer yarısı Sezai Karakoç.

Şair Cahit Zarifoğlu
Şair Cahit Zarifoğlu
Yüzüne baktım yüzünde öylece duran kimsesizlik, gözlerinde hep üşümüş gibi duran bakış, o bakışlardaki kırık çocuk, yüzüne, gözlerine, bakışlarına ordan da daha derinlere içe, ruha sinmiş o büyük hüzün ve yalnızlık duygusu nasıl tanıdık yüzümden, gözlerimden, bakışlarımdan.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya; Etrafındakiler. Azbuz şairler değil. Türk şiirinin büyük şairleri bunlar. Şiirin büyük ırmakları. O ırmaklarda boğulmak gitmek de var. Kimilerine göre Zarifoğlu’nun bu şiir adına en büyük şansıyken, bana göre büyük şairlerin ortamında, onların içinde olması onun kaderi büyük şansızlığıdır.

Bir yandan büyük şairlerin sofrasında oturup ortamında bulunmaktan ötürü onların düşünce ağırlıklı sohbetleri ile dış ve düş dünyanız zenginleşir ve ufkunuz genişlerken, diğer yandan onların gölgeleri altında kişiliğinizin ve şiirinizin kalma tehlikesi vardır. Nice yetenekli, nice iyi şairler kaybolup gitmiştir böyle. Bu tehlike Zarifoğlu ve şiiri için sözkonusu olmamış ise sebebi sadece iyi şairliği ve sağlam tabiatı değil çok hassas dünyası, ruhunda üzerinde derin izlerini taşıdığı çok özel çocukluğudur.

Bir çocuğun büyüklerinin yanında konuşurken çekine çekine, sözlerini eğe büğe konuşması gibi, Zarifoğlu şiirlerinin gür bir yatağa dönüşecekken zaman zaman sığa düşmesi bu büyük şairlerin yanında Zarifoğlu’nda ortaya çıkan kapıldığı çekingenlik duygusundan  gelir. Burda deyim yerinde: Büyük şairlerin (Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya) gölgesi ağır gelir Cahit Zarifoğlu’na. Bu gerçek büyük şairler yanında Zarifoğlu’nun şiirinin üzerinde  utangaçlık ve çekingenlik havası vardır ve hürmetten ve onlara saygısından şiirinin sesini kısmıştır yer yer ve bazı zamanlar.

Bu büyük şairlerin gölgelerinin üzerinden çekildiği, gölgelerinden sıyrıldığı ve o kendine çok ağır gelen ortamdan çıktığında ise kendi kuytu, kendi uçurum ve derinliklerini bulduğu yerlerde (şiirlerde) tıpkı gür bir ırmak gibi yankılanır ve ustalardan büyük şairlerden aldığı ve sesine, şiirine kattığı yeni bir tavırla Cahit Zarifoğlu’nu var eder içinde ve Türk şiirinde. İçinde o büyük şairlerin de olduğu yeni bir ses yeni bir şiirdir arada Cemal Süreya’ya da selam çakarak büyük ırmaklar Necip Fazıl ve Sezai Karakoç paralelinde akar.

Cahit Zarifoğlu’nun en büyük şiiri ve  Karakoç ustanın ‘Çocukluğumuz’ şiirindeki gibi bir büyük şiir-masal havasıyla beni en çok etkileyeni ‘İşaret Çocukları’dır.

İşaret Çocukları

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Başı ve yüreği şahbaz
Kaleleri ağırlayan kadınların
Süslerini kemerlerini
Başlarını ağırlaştıran
Ağır siyah şelale saçlarını
Tutunca gençleşirdi erkekler
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Belinde gezdiren babamın
Beyaz yazılarla kazındığı adları
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim

“İşaret Çocukları” ki Allah yeryüzüne onlar için çakıl taşları yerine kelimeler bırakmıştır kendisini bulsunlar diye ve Cahit Zarifoğlu o kelimeleri takip ederek büyük bir kimsesizlik, büyük bir yalnızlık dolu yolun sonunda gelir Allahı bulur O’na, en yakın en sevgili arkadaşına sığınır. O kadar arkadaştır ki Allahla, Allahın karşısında gözyaşlarıyla döker bütün dünya derdini. Çünkü yoksulların en yakın arkadaşı şiir ve Allahtır. Bu duyguya en çok Cahit Zarifoğlu okurken yaklaşıyorum.

Çünkü Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri dolu ve inandırıcıdır. Çünkü onun samimiyeti bozulmamış bir samimiyettir. Şiirlerinin etkileyiciliğinin en büyük sebebi de bu samimiyetidir. Bu samimiyet ve inanç Zarifoğlu okurken ruhumu ürpertir ve içimi sarsar derinden. Şiiri ve inancıyla Yunus Emre ne kadar inandırıcıysa o kadar inandırıcıdır Zarifoğlu.

Hemen hemen bütün şiirlerinde arka plana sızmış bir kimsesizliği ve yalnızlık duygusu vardır ki, Zarifoğlu en etkileyici en büyük şiirlerini buradan söyler. Bu iki duygu 1962 yılında o sıralar Paris’te bulunan Cemal Süreya’ya Cahit Zarifoğlu’nu mektup yazmaya iter bir çare diye. O mektubu saklamamakla ne yazık etmiştir Cemal Süreya, yine de hem mektubun duygusu hem Cemal Süreya’nın hislerini anlamak için Cemal Süreya günlüğünün o mektupla ilgili tanıklığına başvuralım.

Cahit Zarifoğlu
Cahit Zarifoğlu
“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. … İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’tan almış. Saklamamışım o mektubu.
Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?
Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”

Cemal Süreya mektubu garipsese de bugün kendime ben o mektubu Zarifoğlu’nun içinde bulunduğu büyük kimsesizlik ve büyük yalnızlık duygusu ile anlıyor ve açıklayabiliyorum. O mektupla o teklifin Cemal Süreya tarafından anlaşılmaması ne yazık ki ne yazık.

Ne zaman Cahit Zarifoğlu adı duysam bir dünya kimsesizlik ile dolar içim. Ne zaman bir Zarifoğlu şiiri okusam içlenir, bir dünya kimsesizlik içinde bir büyük bir yalnızlık duygusu ağır bir taş gibi oturur şurama ta içime.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Hep geriye hep eskiye çağıran, eski mahallem, eski sokağım, eski evim olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Bir rüyadan bir kimsesizlikten bir yalnızlıktan, çok eski bir şiirden tanışım olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Durup bana Cemal Süreya’yı ve tutamadıkları evi hep hatırlatır ve o hatırlatmadan ötürü şiiri akrabam, kendisi dünya ahiret şairim olur.

Cahit Zarifoğlu fotoğrafına bakıyorum: Nasıl kimsesiz nasıl yalnızız ve „Sana ansızın alın yazımı ve kendimi ekliyorum“

Ali Asker Baruy
Kaynak: aliaskerbarutcahit-zarifoglu

 
ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Haziran 2016 in Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Ama öyle bir yaşta gitti ki o hep genç, Cahit Abi, olarak kaldı. Ben ise yaşlandım Berat Teyze oldum, anneanne oldum

Neslihan Özer: Cahit Zarifoğlu ile geçen zaman?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey ile on bir yıl evli kaldık. Zorluklarla geçen yıllardı bunlar. On bir yıla dört çocuk ve daha birçok şey sığdırdık.

Özer: Bu zorluklardan biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Evlendiğimizde ben on dokuz yaşındaydım. Cahit Bey ise otuz altı yaşındaydı. Herhalde ilk sebebi bu olacak ben bildiğim her şeyi ondan öğrendim, onun yanında olmak bile bana çok şey kazandırdı. Ben Van’da doğdum, muhafazakâr yaşantıya sahip bir ailede büyüdüm. Ailem ve benim için dinî hassasiyetler önemlidir. Şimdiki gençler belki şaşıracak ama biz Cahit Bey ile birbirimizi evleneceğimiz gün gördük. İlk onu gördüm ve onu sevdim. İlk gördüğüm zaman bile gözlerinin içine bakakaldım.

Özer: Yani görücü usulü bir evlilik sizinkisi.

Berat Zarifoğlu: Öyle diyelim. Rasim (Özdenören) Abi’nin hanımı bizim aile dostumuzdu, onunla sıkça görüşürdük; ama asıl evlenmemize vesile olan Necip Fazıl’dır (Kısakürek). Necip Fazıl babama “hocam” diye hitap ederdi. Necip Fazıl da Cahit Bey de ona saygı duyarlardı.

Özer: Muhafazakâr bir ailede büyüdüğünüzden bahsettiniz. Cahit Bey ise özgürlüğüne düşkün, otostopla Avrupa’yı gezdiğini biliyoruz. Bu açıdan bir takım farklılıklar tereddüte sebep oldu mu?

Berat Zarifoğlu: Evet (gülüyor). Bunları evlendikten sonra öğrendim. O zaman bilseydim belki de evlenmezdim. Şaka bir yana Cahit Bey benim temiz kalbimi, niyetimi sevmiş söylediği hep buydu.

Ben uzun yıllar bile ona bakarken başımı öne eğerdim. Onun da güvenebileceği sakin bir hayat arkadaşına ihtiyacı vardı. Ailesindeki çalkantılı durum onu epeyce yormuştu.

Özer: Bu çalkantılı durumlardan biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey’in annesi çok yumuşak huylu olgun bir kadındı. Allah herkese öyle bir anne nasip etsin.Sıkıntılar babasından geliyordu. Niyazi Bey, Cahit Bey’in annesi ile evliyken başka bir hanımla evlenmiş. Dolayısıyla onun çocukluğu babasına hasretle geçmiş. Zaman zaman görüşseler de Cahit Bey’in içindeki bu baba boşluğu hiç dolmamış.

Özer: Cahit Bey’in yazıları ve şiirlerindeki derin yalnızlık duygusunu baba boşluğuna bağlayabilir miyiz?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey kalabalığı severdi, evinde hep misafiri olsun isterdi. Etrafında genelde gençler olurdu, onlarla konuşurdu, tartışırdı. Öyle diyebiliriz, çok yıllar sonra anlamlandırdım bunu ben de. O, kalabalıklar içinde de hep yalnızdı, belli etmezdi bunu.

Özer: Hayatına baktığımızda mutlu bir evlilik, dört çocuk, vefalı dostlar… Bildiğimiz şair yalnızlıklarının hayatlarına sirayet etmiş yalnız bir yaşantıya ters bir hayat sürmüş diyebilir miyiz?

Berat Zarifoğlu: Kendisinin yalnızlık duygusunu yazılarını okuyunca daha iyi anlıyordum. Hâlâ da yazılarını okuduğumda yeteri kadar yanında olamadığımı düşünürüm. Cahit Bey fiziksel anlamda yalnız değildi; ama içinde hep bir yalnızlık duygusu hâkimdi, bunun baba özleminden kaynaklandığını düşünüyorum, yaradılışının da payı vardır elbette.

Özer: Babası yerine abisi Sait Zarifoğlu sıkça Cahit Bey’in yanında olurmuş. İki kardeşin ilişkisinden biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Sait Abi, Allah Rahmet eylesin, çok iyi bir insandı. Aralarında sadece bir buçuk yaş farkı olmasına rağmen Cahit Bey’e babalık yaptı diyebilirim. Cahit Bey kendisini en çok onun yanında rahat hissederdi, nazı ona geçerdi. Çocukken her ikisi de güreş yapmaya başlamışlar. Sait Abi, Cahit Bey ile güreşip onu incitmesin diye güreşi bırakmış. O derece düşkündü kendisine, zaten vefatına da çok dayanamadı aynı şekilde annesi de öyle. Seksen yaşında acıların en büyüğünü, evlat acısını, gördü ve dört yıl sonra da vefat etti.

Özer: O zaman “Baba Sait” lakabı çok yerinde bir kavram olmuş?

Berat Zarifoğlu: Evet tabi, yaptığı tam bir babalık.

Özer: Cahit Zarifoğlu için” içine kapanık” ifadesi sıkça kullanılır oldu, anlaşılmaz denilen şiirine anlaşılır bir eleştiri getirme çabası gibi geliyor bunlar bana. Siz ne söylemek istersiniz?

Berat Zarifoğlu: Bu tip ifadeler kullanılıyor ama ben buna inanmıyorum. Sadece kendini yansıtma yolu farklı gibi geliyor bana. Kimi insanlar çok konuşur. Cahit Bey de çok yazardı ama bu hiç konuşmadığı, içine kapanık olduğu anlamına gelmiyor. Ailesiyle ve sevdiği insanlarla sohbet etmeyi çok severdi.

Özer: Sizin için yazdığı şiir duygulu bir beyanname gibi okuduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Berat Zarifoğlu: Bir gün Cahit Bey’e bana hiç şiir yazmadığını söyledim. O da kâğıdı kalemi eline alıp yazmaya başladı. Söyledikten sonra bir anlamı yok dedim, bana baktı oturdu ve o şiiri yazdı. Onu her okuduğumda farklı duygulara kapılırım, zaman geçtikçe ona olan özlemim artıyor. Öyle mükemmel adı gibi öyle “zarif” bir insandı ki ondan sonra insan algım değişti. Yerini de kimse alamadı zaten.

Özer: Dönem olarak da oldukça çalkantılı zamanlardan geçtiniz. Şair duyarlılığına sahip bir insan nasıl geçti bu dönemden?

Berat Zarifoğlu: Evet zor bir dönemdi. Dönemin siyasî çalkantıları bir yana ekonomik olarak da sıkıntılı dönemler yaşadık. On bir yıl boyunca sekiz ev taşıdık, çok iyi evlerde de kötü evlerde de oturduk. Hiçbir zaman Cahit Bey’e bu zorlukların sebebini sormadım, yanında olmaya çalıştım. Tek göz odada bir yandan çocuklar bir yandan Cahit Bey daktilosu ile çalışırdı. Ayrı bir odası olsun çok isterdim. O her yerde ve her şartta yazma yeteneğine sahipti, ona göre şair böyle olmalıydı.

Özer: Sanırım sizin de şiirle bir yakınlığınız var?

Betül Zarifoğlu (Cahit Bey’in en büyük kızı): Aslında ben şiirle pek de barışamadım. Önceleri ilk gençlik yıllarımda şiir yazardım; fakat sonraları bana fazla acı gelmeye başladı.

Özer: Aslında çok açık olacak ama Cahit Zarifoğlu’nun kızı olmak nasıl bir duygu?

Betül Zarifoğlu: Babamı çok erken yaşta kaybettik, ona hasret büyüdük diyebilirim. Onun kızı olmak gurur verici ama her geçen gün biraz daha büyüyor özlemimiz. Küçükken babam bana masallar anlatırdı. Bir gün bana masalın sonunun nasıl olmasını istediğimi sordu o gün anladım bu masalları babamın uydurduğunu. Ben herkesin babası masal yazar, şiir yazar sanıyordum çocukken. “Yaşamak” (şairin günlük tarzındaki kitabı) kitabını uzun yıllar okuyamadım mesela hep yarım kaldı. Kendim de bir evlat sahibi olduktan sonra babamı daha iyi anladım, her babanın benim babam gibi olmadığın da. Bir aile defterimiz var. Bu defterde bize ait anılar, fotoğraflar mevcut. Ben küçükken her ailede böyle bir defter bulunduğunu sanıyordum, böyle olmadığını fark etmek zaman aldı. İçimizde en çok Ahmet (Zarifoğlu) babama benzer, hem fiziken hem de ruhen.

Özer: Cahit Zarifoğlu şiirinin anlaşılmaz, kapalı olduğu eleştirilerini hayattayken almıştı. Kendisi bu eleştirilere nasıl bakardı?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey sanatı konusunda çok hassastı. Onun şiiri sadece kelime uyumuna değil zengin bir içeriğe, çağrışıma sahipti. Onun şiirini anlamak için çok okumak lazım. Kendisi her ne kadar şiir okumadığını söylese de bu mütevaziliğindendir. Oldukça okurdu hatta çoğu zaman başkalarının şiirlerini ezberlerdi; ama kendi şiirini ezber yapmadığı doğrudur.

Özer: Çokça vardır; fakat belleğinizde yer eden bir anı desem aklınıza ilk hangisi gelir?

Berat Zarifoğlu: Epey zor bir soru oldu (gülüyor). Cahit Bey ile aramızda on beş yaş farkı vardı. Cahit Bey bana ben yaşlanacağım sen hep genç kalacaksın derdi. Ama öyle bir yaşta gitti ki o hep genç, Cahit Abi, olarak kaldı. Ben ise yaşlandım Berat Teyze oldum, anneanne oldum.

Özer: Edebiyata dair, Cahit Zarifoğlu’nun güzel sanatına, iç dünyasına ve nadir şahsiyetine dair kıymetli bilgileriniz, güzel anılarınız, hoş sohbetiniz, samimi misafirperverliğiniz ve de lezzetli börekleriniz için çok teşekkür ederiz, bizim için zevkti.

Berat Zarifoğlu: Merakınız, ilgi ve alakânız için ben teşekkür ederim, en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.

28.10.2014
Söyleşi: Neslihan Özer

Zarif Bir Yaşam.. Bir Haykırış.. Bir Duruş ..

Hala yeri doldurulamayan şairlerimizden Zarif bir haykırış ; Abdurrahman Cahit Zarifoğlu kirada yaşadığı evlerde, kendisine ait bir odası olmadan, çocuklarının yanında yazdı şiirlerini. Şikayetçi değildi ama bir odası olsun istiyordu. Sevenleri ardından hayıflandı; Bir odası olsaydı, bilgisayarlar o vefat etmeden yaygınlaşıp daktilo yerine klavyeyle yazabilseydi?

Zarif bir şair Abdurrahman Cahit Zarifoğlu hayatlarımızda zarif bir iz bırakıp gitti. Şiirinin anlaşılamadığı yönündeki sitemlere karşın herkes iyi şair olduğunda birleşti.‘Ne çok acı var ‘ dizesi hala her kesimden insanın dilinde dolaşan şair, geride yetim bir edebiyat camiası bıraktı.

‘Eşimi kaybedince 2 kere üzüldüm diyor , hem eşimi kaybettiğim için, hem de böyle değerli bir insan vefat ettiği için.’ Berât Zarifoğlu
‘Yakışıklıydı, sesi çok güzeldi. Sessiz ama çok bilgili çok akıllı biriydi. Her şeyi iyi bilirdi. Daha çok yazılarıyla onun ne düşüncede olduğunu anlardım. Üzüntüsünü sevincini yazılarından takip ederdim. Benimle de paylaşırdı ama kağıttan daha iyi tanıdım onu ben. Hem eşi hem hayranıydım’ diyor. Eşiyle ilgili tek sitemi çok çalışması. Hep çok çalıştığını anlatıyor Berat Hanım; ‘Çok kiralarda oturduk. Çok iyi evlerde de kötü evlerde de. Bir odası olmadı. Çocukların hepsi küçüktü. O vefat ettiğinde en büyüğü 10 en küçüğü 5 yaşındaydı. Dağıtıyorlardı, yırtıyorlardı. Yine de rahat çalışıyordu ama derdi ki ‘Bir odam olsa bıraksam, geldiğimde otursam yine yazıya devam etsem’. Bir odasının olmasını isterdi. Bir daktilosu vardı. Onda çalışırdı. Bilgisayar klavyeleri çıkınca Ali Haydar Haksal çok üzülmüş. ‘Daktilo tuşları daha sert ve zordur, klavyede geri silmek ve yazmak çok kolay. Hep aklıma Cahit Abi gelir. Klavye onun zamanında olsa ne kadar güzel, ne kadar kolay yazı yazabilecekti derim’ demişti bana’

Berât Zarifoğlu ; ‘klavyesi olmasa da çok rahat yazdığını anlatıyor Cahit Zarifoğlu’nun.‘Erdem Beyazıt bir yazarmış bir silermiş. Yazıya başlarken zorluk çekermiş, başladıktan sonra kolay yazarmış. Ama Cahit başladığı zaman takır takır yazardı’ diyor. Hatta bir keresinde kendisi sitem etmiş, benim için hiç şiir yazmadın diye. Cahit Bey hemen kalem kağıt istemiş. Berat Hanım, ‘Ay dedim hemen olmaz. Başka zaman yazarsın, öyle hemen olur mu. Yok dedi ben şair adamım. Kalem kağıdı aldı yazdı. Baktım güzel olmuştu ama ben deyince yazınca kıymeti yok. Şiirden saymıyorum bunu’ diyor.

Ankara’da Rasim Özdenören’lerle görüştüklerini de anlatıyor Berât Hanım; ‘Hep Rasim Abilere gider gelirdik. Onlar iş konuşurdu, yemek yerdik, çay içerdik, meyve faslı derken onların konuşması bitmezdi. Ayşe Özdenören’le ben karşılıklı koltuklarda otururuz bir bakardık uyumuşuz. Sonra Cahit Bey öksürür gidiyoruz diye. Saat gece yarısı. Ertesi gün yine işe giderdi. Çok çalışkandı. Mektuplarla gençlere çok yol gösterirdi’ Zarifoğlu aile defterini ise çocuklar doğduktan sonra tutmaya başlamışlar. Berât Hanım gösteriyor ve anlatıyor; ‘Belki defterdekiler sizin için bir şey ifade etmez ama bizim için anlamlı. O gün olan en küçük bir şeyi bile yazardık. Bu günün tarihi ve Ahmet elini çizmiş. Burada Betül’ün karnesi var. Türkçe dersinden zayıf almıştı. ‘Kızım bir şairin kızı Türkçe’den nasıl zayıf alır?’ demişti. Çocuklar da yazmıştır. Defterdeki bazı fotoğrafları sergi ve haberler için verdik’ diyor.

Vefat dönemini anlatmak Berât Hanım için hala zor. ‘2 aylık bir hastalıkla vefat etti. Bir karın ağrısı. Doktora gittik. Doktorlar kanser olduğunu anlamışlar 6 ay ömür biçmişler. Ben bilmiyordum. Ağrıları çoktu. Hüsrev Hatemi’ye gittik. ‘Seni onkolojiye yatırıyorum’ dedi. Biz onkolojinin kanser bölümü olduğunu bilmiyorduk. Bize ‘Onkolojiye yatırıyorum ki seni sık sık görebileyim diye’ dedi. 2 ayda vefat etti. Mustafa Nuri Şirin yurt dışına götürelim demiş ama vakti geçmiş demişler. Cenazesine çok değişik cemaatlerden geldiler. Babam ‘Keşke benim cenazem böyle olsaydı’ demişti. Recep Tayyip Erdoğan, Zahid Akman da vardı cenazede. Recep Tayyip Erdoğan iki defa gelip ziyaret etmişti.’

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’nun bildiğimiz bir özelliği de çocukları çok sevmesi. Berât Hanım, Erdem Beyazıt’ın onun için ‘bir annenin çocuğunu seveceği kadar severdi’ dediğini anlatıyor. ‘Yazılarıyla yaptı etti. Çok hoş bir insandı, canım benim’ diyor ve gözleri doluyor elinde olmayarak. Çocuklarıyla ilgilenebiliyor muydu yoğunlukta diye soruyorum. Anlatıyor: ‘Akşam hemen işten sonra eve gelir çocuklarıyla ilgilenirdi. Onlara masallar yazardı. Bir gün, ‘Bu masalın sonu nasıl bitsin sence Betül’ diye sordu. ‘Ben iyi bitsin dersem iyi mi bitecek’ diye sordu Betül. Cahit Bey Evet deyince ‘ama baba sen uydurma bir şey mi yazıyorsun’ diye şaşırdı. Cahit Bey, ‘Evet ben uydurarak yazıyorum’ deyince ‘Ay baba aşk olsun ben sahici bir şey zannediyordum’ dedi. Böyle masallar anlatırdı. Gece üstlerini örterdi. Muhakkak bütün babalar çocuklarını sever ama onun ilgisi çok farklıydı. O yüzden çocuklar için çok zor oldu. Benim zaten her şeyim gitti. Çok zor bir hayattı. Değişik bir sayfa açılıyor ve siz ona uymak zorundasınız. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Bir de böyle kaliteli bir insan, anlayışlı bir eş… Mustafa Ruhi Şirin’i hiç unutmam, her karne gecesi arardı. Çocuklar nasıl? Geçtiler mi? Notları nasıl? Özellikle o gece notları nasıl diye arardı. Hiçbir zaman unutamam. Bazıları için Cahit Bey gitti biz de gittik. Ama bir çoğu da destek oldu.

“ Nikah resmimiz. Necip Fazıl nikah şahidimdi. Fotoğraftakiler babam, Cahit Bey’in babası , Ali ihsan Amcam ve Necip Fazıl. Necip Fazıl’a babam çok gider gelirdi.Abdülhakim Arvasi hazretleriyle görüşmek için geldiğinde hep bizde kalırdı. Ankara’da Rasim Abilere geldiği için tanıyormuş babam Cahit Bey’i. Cahit Bey son senelerde sohbetlerde çok bulunuyormuş.Cahit Bey 35 yaşındaydı ben 18 yaşındaydım. Bir sene sonra evlendik. Cahit Bey’e birkaç kişiyi göstermişler ya ‘boyu kısa’ demiş ya beğenmemiş. Ama beni görmeden de ‘Çok istekli geldim, yeter ki bu aileden olsun diye’ dedi. Ben onu bir kere geçerken gördüm. Görüşmeden evlendik. Bir kere telefonla konuştuk. O zamanlar telefonlar böyle değildi. Ankara’dan istiyordun, bağlatıyordun. Sonra geldiğinde nikah için gelmiş oldu. Kına gecesinde görüştük sonra da nikahta.”

Ahmet Zarifoğlu hastanede tedavi gören babasına yazdığı mektupta ‘Sana çok dua ediyorum. İnşallah iyileşirsin, eve gelirsin. Evde karnın ağrımaz. Eve gelince mevlüt ederiz, oyun oynarız. Biz iyiyiz hiç merak etme’ diyor.

Aile Defterinden ;

Kasım 1982

İlk şarkımız:

Güneş doğdu

Herkes sabah keyfiye

Betül , Ayşe , Ahmet , Arife

Ne gerek arife bir tarife

Arife tarif gerekmez arife tarif gerekmez

27 Kasım 1984

Arife bugünlerde hepimize kızınca ‘manyak’ diyor. Bugün kömür aldık. Kömürü taşıyan adam parasını aldı. Kömür bitti dedi. Gidip süpürecektik baktık ki yarım ton kadar kömürü bırakıp gitmiş. Çok maceralı oldu. Hayırlısı

Kasım 1985’de Afganistan Hizbi İslami lideri muhterem Gülbeddin Hikmetyar Türkiye’yi ziyaret etti. Bu meyanda bir televizyon mülakatı için Radyoevine geldi. Bu mülakat ne yazık ki televizyondan verilmedi. Hikmetyar’ın radyoya gelişinde tanıştık, ayaküstü birkaç dakika konuştuk. Ona ‘biz yazı yazmaktan başka bir şey yapmıyoruz’ dedim. Bana ‘Biz de böyle başlamıştık’ diye karşılık verdi. Arkadaşım Natık’ın çektiği resimler hayatımın en güzel anlarını yansıtıyor. Resimler ancak bugün (13.08.1986) elime geçtiği için bu kadar geç deftere giriyorlar. (Arka sayfada Gülbeddin Hikmetyar’ın cephede çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor)

” En büyük emelim ”

26.09.1986 Betül’le 34 gün önce Kur’an-ı Kerim’den her gün bir sayfa okumaya başladık. Betül, verdiğim bir sayfa dersi, ertesi gün bir iki kere okuyup hazırlanıyor. Sonra ben dinliyorum. Hatalarını düzeltiyorum. Bugün yarın için Bakara Suresi’nin 34. sayfasını ders verdim. Rahmetli babam (Niyazi Zarifoğlu) aynı metodla bizi, ağabeyimi (Sait Zarifoğlu) ve beni okutmuştu. Betül’le inşallah hiç aksatmadan hatim edinceye kadar okuyacağız. Ve inşallah Allah aynı şeyi Ayşe’ye, Ahmet’e ve Arife’ye de nasip etsin. Onlara da aynı şekilde okutmak en büyük emelimdir.

Erdem Beyazıt Anlatıyor;
– Cahit Zarifoğlu son görüşmelerimizden birinde, yalnız kaldığımız bir anda elimi tuttu sıktı  ve dedi:
“Erdem, kırlarda çiçekler bensiz açacak artık.”
Ne demek istediğini anlamadım.. Ertesi gün ölüm haberini aldık ..

Hüvel Bâki
Abdurrahman Cahit Zarifoğlu
1940 – 1987
Ruhuna Fatiha

 
Ama öyle bir yaşta gitti ki o hep genç, Cahit Abi, olarak kaldı. Ben ise yaşlandım Berat Teyze oldum, anneanne oldum için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mayıs 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: