Belki Sana İnanırlar

onlara artık yeni insanlar tanımak istemediğimi söyle
bana inanmıyorlar
güneş mi göreyimmiş, iki insan, açılsın mıymış içim
beni alıp pencerenin önüne yerleştiriyorlar
onlara bir salon çiçeği olmadığımı söyle
hasarsız parçalarımın giderek azaldığını
hiç değilse okunaklı bir ölüm için bir tık
hayatla arama bir boşluk bıraktığımı

bana inanmıyorlar
tıpkı inanmadıkları gibi; hem onları hem allahı
aynı anda sevebileceğime
tıpkı yüzümü arasında kuruttuğum kitapla
bütün bu talanların bir ilgisi olmadığını söylediğimde
dudaklarını aralayan müstehzi parlayış gibi
hani söyleyecek çok şeyim var da kıyıp söylemiyorum
der gibi
sen söyle..

yarıldım / sebep(?)
yırtıldım
çıkardığım çirkin sesleri duyuyor musun
tuhaf şeyler oluyor bak insan kendine yuvarlanınca
insan kendine çarparak parçalanınca
aklının tutunacak elleri de kopuyor
ama tıpkı diğerlerinin uçuşan saçlarımı delil gösterip
alnımın yangının yalnız o eşikte söndüğüne inanmadıkları gibi
inanmadıklarında
bir şey oldu bana
bende, bana sığmayan bir şey

ağustos gecesi dolaba konmayı unutulmuş yemek gibi
ekşidim bir gecede sanki kokuştum
oysa daha şunu, şunu, şunu söyleyecektim
kavgalara karışacak daha ladesler tutuşacaktım
daha ellerinin bütün yalan yanlışlarımı doğrulayan bir hakikat gibi
saçlarıma nasıl usulca indirildiğini
o küçücük avuçlarına o kırk tas suyu
hem de ruhun bile duymadan nasıl sığdırabildiğini falan…

şevkimi kırdılar / sebep(?)
kelimelerden yana nasibimi murdarladılar
oysa ben de susunca zehir zannediyordum dilimi
ne fena
cana değmenin can yakmaktan başka yolunu bilmiyorlar
misal ben, yenilmek koymuştum bu senle aramda olana
üstelik bütün yollarını da biliyordum
budadılar sebep
beni bir çınardan bonzai yapabilmek mümkünmüş gibi
anlamadan, dinlemeden, inanmadan
budadılar

hadi gel
o ucuz poları ört üstüme hadi, bordo
yanıma
sana bir kere bile sarılıp uyuyamamışlığımı da koy
değil değil sana yazmak için
ciğerlerimin çırpınmasını beklemiyorum her defasında
ama bilirsin; kabuğuna çekilmek için bile
büsbütün yaraya dönüşmeyi beklemeli insan

Dilek Kartaldilek-kartal-siiri

Reklamlar

kısa kesikler

“kırık kalbin remziymiş
kesik de bileğin”
muhammed palewi


kısa kesikler

lütfen ama.. ilk defa bir şiiri, beşinci kez yıkıp altıncı defadır kuramıyordum.. olmalıydı artık… neden olmasındı ki.. herkes yapmıştı bunu.. herkes ömründe en az bir kez.. ama ben.. neden ama.. üstelik bu kadar isterken.. kimse bu kadar istememişti, emindim.. en çok ben.. en çok sana.. kelimelerin böyle sözleşmiş gibi kaybolması..

doğumhanenin kapısı açılıyor
neşeyle yaklaşıyor nöbetçi hemşire
nöbetçi hemşire müjdesini istiyor
babanın yüzünde
yarım yamalak bir gülümseme
babanın omuzları çöküyor
babanın omuzları üçüncü kez
ama alışkın
ceplerinde yokluğunu avuçlamaya
baba ceplerinde
yoksulluğunu avuçluyor
üçüncü kez
susuyor baba
yutkunuyor
karısının alnını öpüyor
oğlunun yüzünü
geceyi bekliyor
kesin sövecek
tavana bakmak için
geceyi bekliyor
baba kesin sövecek

heeyy! hadi ama!
şairim ben unuttunuz mu?

bilmez olur muydum..yani o sabah sana bakarak “şiir yazmak istiyorum” dediğimde.. evet, dünya şirsel değildi ama sen o kadar güzeldin ki.. hoş, güzel olmana da gerek yoktu, büyüyen gözbebeklerimi sakınmadan, dik, dimdik ve uzun zamandır ilk, bakabiliyordum ya sana, varsın dünya da boktan bir yer olsundu böyle, canı sağ olsundu, herkesin.. başta senin..

kız evden çıkıyor
kapıyı çarparak çıkıyor
tavandan koca bir sıva
sofranın ortasına
kız yokuşu tırmanıyor
söylene söylene tırmanıyor
eteklerini çekiştire çekiştire
doğup büyüdüğü yokuşu
muhafazakar
araba camlarından bakıyor
saçlarına
perdeler kıpırdıyor
kızın topukları
tıkır tıkır tıkır
perdelerin arkasında teyzeler
teyzeler tespih çekiyor
kız bir düğme daha açıyor
gömleğinden bir düğme daha
inadına
başını kaldırıp bakmıyor
çok güzel ama
biliyor
araba camlarından görüyor

sesler.. görüntüler.. yakalanmıştım.. bir ağız sürekli; “bilmediklerimizden sual olunmayacağız ammaaaa” , diyordu, “bildiklerimiz yetecek.” ben gittikçe küçülen harflerle “şahidiz” yazıyordum önümde duran kağıda; her kelimemden sorulacağını bile bile, her kelimemden sorulacağından korka korka; “şahidiz” yazıyordum, “haberim yoktu diyemeyeceğimiz kadar çok şeye.” sesler, görüntüler.. kısa kısa, kesik kesik… kısa kesikler atıp kaçıyorlardı. kısa kesitler..

seni göremiyorum! nerdesin?

telefonun alarmı çalıyor
pahalı bir otel odasında
telefonun alarmı
dördüncü kez
ajandası yanıp sönüyor
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
çıplak kol
erkek kolu
sus düğmesini arıyor
pörsümüş et
çarşafın üstünde
kadının gözleri kapalı
saçları kızıl
adamın gözleri kapalı
görmüyor
telefonun alarmı çalıyor
bir kopartabilse etini
çarşaftan
bir uyanabilse
kadını görecek
kadının saçları kızıl
ya adı

ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı

bildiklerimin gazabı? bilmek için can, biliyorum diye hava attıklarımın? silebilmek, bilmeyebilmek, mümkün olsa.. hepsini bir kalemde.. çok istiyordum.. çok.. ve sen o kadar, o kadar çok güzeldin ki.. o kadar çok şey dilimin ucunda inat ediyordu ki..

yardım et bana! oyunun sırası değil!

sokakta
bakkalın kepengi
mutfakta
yorgun bir kadın
buzdolabını açıyor
-ağza atılacak bir şey yok-
kapatıyor
buzdolabının kapağını açıyor
– bir şey yok –
kapatıyor
allah büyük diyor
mucize ?
umut?
buzdolabının kapağını
terlik sesleri
mutfaktan geliyor
bir de adam
yorganın altında
adam terlik seslerinden korkuyor
buzdolabının kapağını
bir daha…
kadın buzdolabının kapağını
kapatıyor
– ağza atılacak… yok –
adam yorganı ısırıyor..

yenildim

o sabah “sana bakarak şiir yazmak istiyorum” dediğimde
o sabah bana bakarak “ben güzel değilim” dediğinde

birden o sela
(allah taksiratını affetsin)

gözlerimi kocaman açıp sana baktım
gözlerini kocaman açıp bana
aklımda ne alâkaysa saklambaçlarım
süryanilerin duvarı
süryanilerin duvarında unuttuğum ellerim
sonra kırmızı bayramlığım
ilk kol saatim sonra; hislon- deri kayışlı
..
..
..

– nefesim..
– ilacın yanında mı ?
– insan korkuyor be ölümden, hele bir çocuğu varsa iki kere korkuyor..
– şşşş.. bak ! gözlerini kocaman açınca ağladığını kimse anlamıyor..

Dilek Kartal
Taşı Kim Atacak / Dedalus Kitap 2014

zatürre

bana o yirmi bir günden geriye
boşalmış ampuller, blisterler
aynı cepheden fotoğrafları kalıyor
​​​duman olmuş ciğerlerimin
iki büklüm koridorlar ve fıtık
müşahede odaları: sarı kırmızı yeşil
doktorun aksanlı sesi sırtımda:
​-sol taraftaki hırıltıyı hiç beğenmedim

aramıyorsun…
ciğerlerim koparcasına öksürüyorum
beni aramıyorsun
saçlarım yapış yapış ter içindeyim
sen o yirmi bir günün on yedisinde de…
beni aramıyorsun ve başıma ne geliyorsa
…………………………………… değil
kollarım yeterince uzun olmadığı için geliyor
uzanıp tutmak/ tutup çekmek/ çekip almak/ seni
havlumu sırtıma tek başıma koyamadığım için
telaşla yastığa dolanan nefes
gece üç: su diye inlemeler
kollarım uzun upuzun olmadığı için
     ​n’olur gel ve sımsıkı sarıl
     moraran tırnaklarımdan geçeceğiz

ben o on yedi gün boyunca solgun yüzüme bakıp
demode bir nakarattan kestiğim solgun yüzüm’e
bakıp bakıp; ohooo ne kahırlar böyle yattığım yerde
-ayıpsa ayıp-
dünya yıkılıyordu be cancağızım
yedi milyar insan içinde ben
benim nefes alamamam ne ki
dünya diyorum
​     beni aramıyorsun
 ​    dünya neden umurumda olsun ki

oysa tam zamanıydı
yumruk gibi bir şiir bile mümkündü
çünkü doğru zaman doğru zemin ve ben
yani mısır’da bombalar
vahşet vahşet fotoğraflar suriye’den
ambargoda çocuklar ölüyordu
yâ leytenî küntü turâbâ
iştahlı ağızlar bıkıp utanmadan:
neden şimdi / bakalım gerçek mi / kaç kişi
ağızlar cancağızım kocaman boş boş
açılıp kapanıyordu
sanki dünyayı yutsalar doyacakmış gibi

yumruğumu sıkmış yatak döşek
avucunu bekliyordum bu defa
biz ikimiz… inatla…
daha büyük bir yumruğumuz olsun diye…
sesin odanın ortasına -tam da şimdi- düşsün diye
her gün her saat başı on dakikada bir
alt yazı geçiyordum hali pür melalimden
öyle bir geldin
incecik bir oku göğsünden gerip bana fırlattın
​      bir baba ve oğul
​      bir oğul; babasının uykusunu kemiren
geriye iyiliklerini bir de fena susuşunu…

      ​rakamlara bu kadar takılma
      diyelim ki on yedinci gün
     ​ ve hâlâ aramıyorsun. saat: sıfır iki sıfır altı

Dilek Kartal

İtibar Dergisi Mart 2014
dilek_kartal

Kapı Ağzı

adam gibi çek

bacaklarını değil yüzünü
kaşının altındaki tazecik yarığı çek
kaşından taşıma… şu parlak kırmızıyı
korkulukta gevşeyen parmakları
kırılan tırnakları çek
flaşı kapat
kız, ay çatlatan ondört
şimdi anladın mı
bazı sokaklar niçin gözetlenmez
bazı kalın enseler, eşkaller seçilmesin diye
yaz bunu
geçmesin diye bazı plakalar kayıtlara
bazı büyük siyah camlı arabalar
büyük ve siyah camlı kalabilsin diye
onu bir kedi yavrusu gibi attılar
nasıl attılar!
       oy küçüğüm
kucağımız buz gibiydi
yaka paça onu kucağıma fırlattılar
alnı burnumda saçları omzumda
d  a  ğ  ı  l  d  ı
dayan ha dayan
güneşe az vardı
hadi yaz!
duymuyorsun dimi beni
duyma yaz
rabbim bana bir el!bağırdım
rabbim bana bir el! avaz avaz
tir tir titrerken kucağımda buz gibi
küçücüğüm ter ter titrerken
etine sinen ne varsa
koyu kara acı
sinmeyen ne varsa içine: yabancı
içinde dinmeyen ne varsa hepsini
nasıl pis bir kokuydu o- hepsini…
yaz!
kaydıkça merdivende sıyrılan etek
çorabını çamurla parçalayan diz
elinin tersi ağzını bir tür bulamazken
ve o lanet telefon bir türlü
    aç ulan şu telefonu… aç… aççç…
açılmazken
anne nerdesinken
baba nedenken
renk renk sim kanatlı kelebekler-miş
bana değil sadece ona
yüzüne on yaş büyük kadınlığı
tuz olup aktı yüzünden
rabbim bana bir el!
yaz!
sokak meşrebince yürüdü
cenabet topuklar
bitirim ruganlar
çulsuz sporlar
uzak telsizler yalandan kolaçan
kolunda bidünya mor
mor bir dünya büyüdü kolunda
delik deşik
tek yalvaran yadigar bir cevşendi boynunda
dayan ha dayan
hadi yaz!
elmadağ ayaz
hiçbir şey olmadı burada
alçak kaldırımlar gecenin son naraları
yüksek minareler sabahın ilk ezanları
burada kıyamet kopmadı
ben bile yıkılmadım kendime
belki örtmek için anne kokusu?
azıcık anne kokusu he?
kolunda bidünya mor
bir dünya küçülürken büyüyen göz bebeklerinde
çantana baksana
      yanında azıcık anne kokusu var mı?
Dilek Kartal

Nazlı Bu: Dostum. Reelden

biz çok yalnızız be nazlı
çok yalnız ve çok üzgünüz. çok
tamamlanamaz bir yerimizden eksildik
ne aylık esemes paketleri, ne kotalarıyla sınırsız internet
gittikçe daha çok, daha daha çok
kendi duvarının duvarcısı biz
seviyor, sövüyor, bağırıyoruz: uluorta
25 saniyede bir durum durum kusuyoruz kendimizi
kimse yok. duvarımızın dibinde
gözümüzden büyük yaş döküyoruz
Allah’tan, çok ve büyük şairlerimiz var
yoksa biz gerçekten yalnızız
çok yalnız ve çok üzgünüz. çok.
izleri benzeşiyor parmaklarımızın
dokunmak yok dokunmatik ekranlar var
yok artık bir kadının yüzünü ezberlemek
ya da kaybolmak bir adamın avuçlarında
taşın pürüzsüzlüğü dikenin yırtıcılığı aynı
aslına bakarsan taş bile yok
yalnız ayaklarına kelimeler bağlayıp kuyusuna atlayanlar
baba aziz’deki osman gibi: Âh mine’l-aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
ama ne numaralar hafıza kartlarımızda
ararlarsa cevap vermemek üzere
zavallı bir nispet çocukça bir kıskandırma
oysa biz
sesini bile duymadığımız yüzler
yüzünü bile bilmediğimiz sesler
aypi’sini bilip adını bile bilmediğimiz profiller arasında
nazlıcım biz…
bugün o kızla buluştum. blogdan
yüzü hiç instagramındaki gibi değildi
sıkılmış oradan da gidecekmiş
yeni bir hesap açmış da tivittırda
ayrılınca iskeleye yürüdüm. kalabalıktı.
sonra vapura. kalabalık.
beni anlıyor musun sahi ?
bir yüzüme bak! beni dinliyor musun?
biz çok yalnızız diyorum sana
e yeter ama nazlı!
kuyruğunu yüzüme sürmeyi keser misin !
Dilek Kartal

Yorgun ve hüzünlü kelimelere umudu aşılayıp şiire durduran Dilek Kartal’a

Bir Hüzün Şiirine Giriş

Sercan Sarmer için;

bin yayladan geçtin,
kalbin eksile eksile

‘exile
partout est seul…’


‘sürgün yalnızdır heryerde…’
diye okudun;
sürgünken hayatın bir kıyısına,
oradan durup baktın;
gün o günken…
güneşli, acımasız bir akşamın
sonunda arzu:
-yok bile!

(çocuk bir havuzun başındadır:
saçlarında papatyalar örgü
yapraklar ve kadınlar
o kadar derinler, o kadar
yoğunlar ki…
birbirleri gibidir…

öteki resimlere geçiyorsun…

annenle bazı geceler:
bir göl duygusu geliyor;
acı pestil duygusu kışın;
‘yaşadığım annemdir’, diyorsun…)
-de!

kendi hüznünden bile bile
bir yolcu bulamadın;
-olsun!
dünyayı kalbinin kâğıdına geçirdin
birileri ona ‘şiir’ dediler,
-olsun!
her şey mürekkepti mavi yazın
birike birike okudun
denizler birike birike…

başında bekledin acının
kurtlar soldu
-solsun!
döküldü tüyleri mevsimin,
kalbim hangi bağlaçla bağlandı
ve hangi bağlaçla çözüldü:
‘ve’yle mi, ‘veya’yla mı
ve ‘ile’?

bir kuş gibi usulca, hışırtılı
girdin ve bir ağaç sökülür gibi
çıktın…
-öyle!

sen leyla’dan daha Leyla
verdiğin yanıtlar için
sorular aradım, sorular mı,
akşamlar mı, arada kaldım…
alışır mıydım, alışırdım
elf leyle ve leyle…


ve yayladan geçtin, bin
dille sustun, anladın
bin dille…
ah, o vaveyla olan yalnızlık;
kimin hüznüyle kışladık,
neyin hüznüyle doğduk…

elf leyle ve leyle,

elf leyle ve leyle…

Hilmi Yavuz

ben bir erik ağacıyım

Evimin karşısındaki çelimsiz bir erik ağacıydı O.

Kış ortalarıydı.. Haylaz güneş, bildik oyunlarından birini oynuyordu yine.. En sevimli yüzüyle göz kırpmıştı yine..

Çelimsiz erik ağacım benim… Aldandı.. Sandı ki güneş ona gülümsüyor.. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı vakitsiz.. Çiçek açtı.. Deli gibi, ilk yaz gibi çiçekler açtı.. Komşu ağaçlar güldü haline, bilen bilmeyen ayıpladı.. Sadece “sanmıştı” oysa ki.. Bu kadar masum bir çiçeklenişti bu.. Kimseye anlatamadı..

Kimsenin farketmediği birşey vardı halbuki.. Geçen bir sürü baharı ıskalamıştı çelimsiz erik ağacım.. Gelip geçen onca baharda herkes çiçek açarken, O kuru dallarıyla beklemişti… Neyi beklemişti, niye beklemişti kimse bilmemişti.. Kimseler hissetmemişti bile.. Herkes kendi çiçeğinin güzelliği ile o kadar meşguldu ki , onun çiçeksizliğini görmemişti bile.. Erken çiçek açtı diye gülünen erik ağacım, aslında çok geç kalmıştı..Vakit o kadar geçti ki erken sanılmıştı..

İşe gitmek için yolun karşısına geçtim.. Yaklaştım ona, çelimsiz gövdesine dokundum… Ağlıyordu..

“Ağlama” dedim.. “Ağlama sakın.. Çiçek açabileceğinden umudu kestiğim bir anda açtığın çiçeklerle o kadar güzelsin ki”. Sustu.. İç çekti belli belirsiz.. İç çekişi.. yapraklarının hışırtısı ve erik ağacının çaresizliği…

Aradan günler geçti.. Öylece direniyordu.. Tebessümünü bir kez gösterip geri çekilen güneş, yerini olağan soğuklara ve rüzgara bırakmıştı..

Mevsime yaraşır bir fırtına.. Yağmur ve rüzgar.. Zalim ikili.. Nasıl acımasızca hırpalıyorlar erik ağacımı.. Gece.. Pencerenin önünde durmuş Onu görmeye çalışıyorum.. Yoldan geçen arabaların farlarından medet umuyorum.. Allah kahretsin olmuyor.. Yanına gidip Onu avuçlarıma sığdırmak istiyorum deliler gibi.. Yağmur hızlanıyor, rüzgar çıldırmış.. Ağlıyorum.. Erik ağacımın halini düşünüyorum ve ağlyorum..

Bütün gece ondan başka birşey düşünmedim.. Mevsimsiz çiçek açan erik ağacım.. Benim kader arkadaşım.. Anladığım.. Anlayanım.. Gün ilk ışıklarını bir nimet gibi sunarken fırladım sokağa.. Koşarcasına geçtim yolun karşısına.. (ohh çok şükür!) Erik ağacım , çiçekleriyle ayakta.. Yorgun ama çiçeklerini vermemiş rüzgara..

Koşup sarılıyorum ona.. Dile geliyor kendi lisanınca ” o çiçekleri o kadar beklemiştim ki, veremezdim”

Erik ağacım..

Sırdaşım..

Dilek Kartal