RSS

Etiket arşivi: Ece Temelkuran

Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu

Meral için…

Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım.

Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor:

“Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman’ın ölüm yıldönümü.”

Susuyorum.

Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor:

“Meral Okay ben.”

Yıl 2002’ydi. Irak’a savaş açacaklardı, Meclis’te harıl harıl fezleke çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege Üniversitesi’ndeyiz, bir ODTÜ’de, hatta bir gece Ankara’da Roman mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi:

“Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!” Arjantin’den dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar, Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede yani, bir aşk yazısı yazmışım demek. Hatırlamıyorum şimdi hangi yazı. Bilmem numaramı nasıl buldu, telefonda Meral Okay o yazıya ağlıyor sarsılarak. Ben böyle tanıştım Meral’le. Aşk, o zaman, Yaman’a bir zamanlar yazdığı mektubunda söylediği gibi, “Her şeyin üzerinden atlayabiliyordu”. Aşk yüksek atlayabildiği için belki, savaş Türkiye’yi geçip uzun atlayabiliyordu…

Aynı yıl. Sezen konserler veriyor. Ermenice, Yunanca ve Kürtçe şarkılar söylüyor, çocuklarla beraber sahnede. Yer yerinden oynuyor. Paşalar çıldırmış, vatandaş (!) ayakta. İzmir’de konser verilmiş, İstanbul’da verilecek. Fakat Sezen tedirgin. Bir yazı yazıyorum o zaman. Yazıyı sevmiş, Meral’den almış numaramı, Sezen arıyor bu sefer. Konsere davet ediyor. O günlerde de ne varsa, tansiyonum inip çıkıyor. Konser muhteşem. Meral kulise götürürken beni “Meral ben iyi değilim, tansiyonum yükseliyor galiba” dememle küüt! Kulisten içeri yuvarlanıyorum. Gözümü açtığımda sağ kolumda Sezen tansiyonumu ölçüyor, sol yanımda Cemil İpekçi nabzımı alıyor. Ayakucumda Mehmet Ali Birand, Zeynep Oral ve Güler Sabancı! Bir ölümlü bu ebatta bir absürdlüklükle sınanmamalı.

Ertesi sabah yine çok erken bir saatte -erken aramak bu ekibin huyu, böylece anlıyorum bunu- telefonda tanıdık bir ses:

“Bak ben sordum, keçiboynuzu yiyecekmişsin tansiyon için. Göndereyim mi keçiboynuzu!”

Duraklayınca ben:

“Sezen ben, Sezen!”

Çok güldüydük o telefonda ve sonra Meral’le. “Bana bunu yapmayın” dedim, “Gözümü açıyorum Sezen tansiyon alıyor, gözümü kapıyorum bir sabah sen arayıp ağlıyorsun! Sarsmayın beni arkadaş!”

Meral’in bütün gövdesini sarsan bir gülüşü vardı, dipten gelen. Yüzünün tamamıyla gülerdi…

O günler iyi günlermiş. Şimdi bakınca… Sonra Türkiye’ye ağır ağır bir şey olmaya başladı. Sinsi bir tür nefret başını çıkardı bütün duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında belirginleşmeye başladı. “Başka şeyler söylemek lazım” diyenleri askerler değil, hayaletler kovalamaya başladı. Bizans entelejansiyası bir kalyon gibi gıcırdayarak yön değiştiriyordu. Meral, Yaman’ı anlattığı mektubunda söylemiş: “Herkes kendi bacağından asılan koyunlar tarifinde”! Sanki o gün yağan yağmurlar -bugünden bakınca bir kez daha- bu çamurları getirdi. Bu dönemi sonra anlayacağız. Şimdi anlamaya çalışanların başına iş geliyor, malum.

Yıl 2005. Beyoğlu’nda bir kahvede kırık Türkçeli bir adam yaklaştı. Gömlekli, kumaş pantolonlu ve gayetten özgüvenli. Beyefendinin sadece bir yıl sonra beni “Beynelminel” adlı filminde gazeteci rolüne çıkaracağını kim bilebilirdi? Sırrı, o filmde beni “artiz” yapıp, Meral’i de konsomatris rolüne çıkararak bir dönemi anlattı. Şimdi bakıyorum Meral’in yarım yamalak yazılmış biyografisine. Aceleyle hazırlandığı öyle belli ki. “12 Eylül döneminde yaşadıklarını Beynelminel filmine yansıttı” diyor biyografiler, kesip kesip yapıştırmış bütün siteler. TİP’in işyeri temsilciliğini yapmış, sonuna kadar her röportajında muhalif olduğunu hissettirmiş bir kadının, aşkını ve isyanını memleketiyle birlikte yaşadığı on yıllar öyle bir cümle ile… Neyse.

Sonra davalar başladı. Sonra Türkiye biraz daha değişti. Taşları bağladılar azizim, taşları sıkı sıkı bağladılar. O yüzden Meral ciğerinin derdine düşmüşken, o güzelim kadını, tehditler yüzünden ev taşımak zorunda bıraktılar. Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni, Hürrem’i öptü diye ve bilmem hangi kutsallar zedelendi diye, kanser tedavisi sırasında Meral’i polis korumasına mahkum ettiler. Sübhaneke, dinimiz, amin. Taşları bağladılar azizim, geri kalan herkesi susturdular. Sadece ezberlettikleri şarkıları söyleyebilenleri ekranlara oturttular. Öpüşmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam çarpanlar ülkenin yeni kurallarını koydular.

“Bana bak! Söz ver bana. Konuşacaksın. Susmayacaksın”

dedi Meral. Şubat ayında, o delirmiş gibi kar yağan günlerden birinde, yine bir sabah telefonunda:

“Derhal buraya geliyorsun!”

“Kayda Geçsin” çıkmış, malum saldırılar başlamış. İşsiz kaldığımda da aramış, ama Meral o günlerde kesinlikle daha yakın temas gerektiğine karar vermiş.

Eve girdim, elinde televizyon kumandası, ekranda iki soytarı “Türkiye’de demokrasi ne güzel! Ah ne güzel!” makamından analiz manaliz bir şey yapıyorlar. Meral küfrediyor:

“Kardeşim sen kendini daha beter mi hasta edeceksin!” dedim.

“Yok yok” dedi, “Bana iyi geliyor. Küfrediyorum bol bol.”

“Anlat bakayım, ne oluyor?” dedi. Anlattım. “Delirtecekler beni Meral” dedim, o zaman işte “Bak ben kibarlıktan kanser oldum. Sus sus sus… Sonra böyle oldum. Bana bak! Söz ver bana…” Sonra 12 Eylül’ü anlattı. Biraz Yaman’ı. Ölüm tehditlerini anlattı. Cüppeli cüppesiz tehditleri… “Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu” dedi.

Sonra Meral gitti…

İnsanın en çok asaletini hırpalıyor memleketim. Ne ümidini, ne inadını ama en çok yasının asaletini… Eti parça parça koparan alıcı kuşlar gibi. Yaşarken onu kanser edenler, daha son nefesini verir vermez yağlı yağlı sırıtmaya başladılar internet sitelerinden. Bir araba irin. Ayıptı eskiden böyle şeyler. Ama Meral’in dediği gibi, “Bir şey oldu memlekete.”

Onu ilk tanıdığım günlerde yüzbin insan yürüyorduk Ankara’da. “Savaşa hayır!” diyorduk. Gazetelerde harıl harıl savaşa karşı yazıyordu yazarlar. Yazmayanı çok ayıplıyorduk. Şimdi bakıyorum, ayıplayacak pek insan bırakmadılar. Şimdi bakıyorum da Meral’in kanseri, ayıplanacaklar karşısında kibarlık gösterip susmaktan olan kanseri yani, bu memleketle ilgiliydi. Meral’i uğurladığımız gün Suriye ile savaşın çıkmasından yakın bir ihtimal olarak bahsedildiği bir gün. Kimse yürümüyor sokaklarda. Yürüyenler ekseriyetle voltada. Sonra “Aşk niye yok?” diye sorarsanız diye Meral söylemişti mektubunda:

“Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.

Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.

Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara.”

Yazmam böyle şeyleri, özel meseleler bunlar. Ama bu kanserin bu memleketle ilgisi var. Bu aşkın olduğu kadar…

Kederim sana nur olsun Meral.

Ece Temelkuran

 
Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Nisan 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Albatros

Kadın albatros bana erkeğini anlattı
onu seçmek için epey zaman harcamıştı
albatros eşini seçmek için onu sınavlardan geçirir;
kolay değildir kadın albatrosu döllenmeye ikna etmesi
kadın albatros erkeğinden söz almalı
bir kuş başına gelecekleri bilmeli değil mi?

yavruyu verecek yumurtanın üzerine oturması gerekir kadının çünkü,
böyle geçecektir aylarca kuş günleri
bir kerecik bile kalkarsa, kuş ölüsü çıkar bu aşktan
kolay değildir ölü vermiş aşkları sürdürmesi
bu yüzden altı ay sınar kadın albatros erkeğini
altı ay sonra edilir kuş dilinde bağlılık yemini
yine de düşünerek ve kederlenerek geçirir kadın albatros gününü ve gecesini;
kolay değildir bir kuşun muhtaç olduğunu sevmesi
kuş kadar hür olanın kalbini esaretine vermesi
ama yine de onu besleyebilecek bir erkeğe,
gittiğinde dönecek bir kuşa vermelidir kuş gönlünü
hak etmelidir erkek, bu özgürlük bozumunu

kadın albatros döndü öbür gözünü
ilki gibi değil hikayenin bu bölümü
yavru çıkınca yumurtadan, gelecekti aşkın sonu
yeryüzüne hizmet etmiş olacak ve böylece sona erecekti bağlılık oyunu
yemin bozulacak ve albatroslar yeni aşklar için seçeceklerdi birbirinden ayrı iki yolu

kuş kalplerini yalanla küçültmemek için en iyi ol buydu;
ikiside bunu öbür gözlerinde biliyordu
çünkü albatroslar geniş kanatlarını daraltmayı beceremiyordu

hep bir kuş ölümüyle biter kalp ve kanat eksiltmelerin sonu

kanatlarına sadece güzel olanı yazar,
güzel olanı bitince gider albatroslar
bu yüzden gökyüzünün en geniş kanatlı kuşlarıdır onlar
büzmedikleri için kanatlarını katlamak için,
rüzgarı en iyi onlar anlar
rüzgar varsa durulamayacağı onların kalplerinde yazar

Ece Temelkuran

 
Albatros için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Ekim 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Gidenler genç kalır

Yaşlanma, gitme korkusuyla başlar… ‘Bırakıp gidebilenler’ ise hayatta, 1-0 önde koşar…

İhtiyarlamak azizim, gitmek korkusuyla başlar. İçine bir şüphe düşüyorsa kapıyı çarpıp çıkacakken, duraksıyorsan, işte tam o an, yaşlanır insan…
Yeni bir başlangıç yapmak için üstat, önce boşlukta durabilmesin. Boşlukta “kalmaktan” kortuğun zaman, işte tam o an, bir daha yeni bir şeye başlayamayacak kadar ihtiyarlar, çökersin.
İnsan, sevgili arkadaş, zaman içinde yaşlanmaz aslında. Bir ikindi, zamanın nasıl da geçtiğini düşündüğünde, düşündüğü bütün o zamanların yükü üzerine bindiğinde ihtiyarlar. Tam o ikindi gitmeye karar verirse, şöyle yeniden “Ne yapmalı?” yaylasına çıkıverirse dirilir yeniden. Bağlantısızlığın yaylalarında iyi, sağlam, canlandıran bir rüzgâr eser. O rüzgâra çıkmazsan eğer, yeni bir şey olmaz. İhtiyarlamak, yeni bir hayat fikriyle, yayla rüzgârından üşüdüğün zaman başlar…

Serserilik deneyleri
Bazen, yapılması gerekenler, koruması icap eden pozisyonlar, mali ya da manevi dengeler, senden beklenenler, söylenenler, söylenmeyenler, o adamlar, bu kadınlar toplanıp birleşip öyle bir karmaşa oluşturur ki esas yapman gereken, bu gürültü kalabalığında kaybolur. Aslında yapmak istediklerin, esas hallerin, bunları sana söyleyip duran iç seslerin duyulmaz olur arbedede. O zaman sana gereken, oyunun dışına çıkıp kimsenin olmadığı yerlerde, kahve içmektir. İçinin sesleri iyice duyulana kadar beklemektir. Bazen seslerin sana sadece, “Sen biraz kafelerde filan otur. Çay iç, kahve iç” bile diyebilir. “Sen biraz sokaklarda dolaş, etrafa bak” der bazen ses. Almayacağın şeylerin olduğu dükkânları gez, boş boş konuş insanlarla “Bunun fermuarlısı var mı?” diye sor. Bazen boşluk, en gereken şeydir ruha. Dişe dokunur hiçbir şey yapmamak, tembellik değildir çoğu kez. Serserilik etmek, bir arbedenin içinde didinip durmaktan daha üretkendir. Ve bunun azizim, ispatı yoktur. İnsan bunu ancak deneyerek bulur.

Hayat: 0 – Sen: 1
Bazen hepimiz büyük bir havaalanındaki, annesiz-babasız yola çıkmış çocuklara benziyoruz. Boynumuza asılmış isimlerimizle, ipli torbaların içinde pasaportlarımızla bir kalabalığın içinde gideceğimiz yönleri bulmaya çalışıyoruz. Doğru uçağa binmeye uğraşıyoruz hepimiz. Bazen kaybolup hangi yöne gidiyorsa büyük kalabalık, o tarafa doğru akıyoruz. Hepimiz bir sürü, şaşkın çocuğuz.
Azizim, pek seveni yoktur ama ben bayılırım havaalanlarına. Çünkü “hiçbir yerdir” oralar. Bütün yönlerin tam ortası, yolların yuvası. Sadece çantan ve sen varsındır, bir de dünyanın en pahalı kahvesi. Tek yapman gereken ne tarafa gideceğini düşünmektir. Anonsların peşinden koşturan insanlara bakarak gönül gezdirmektir işin: Nereye gideyim?
Azizim, daha ne olsun? Gidiyorsan hayatta 1-0 öndesindir zaten!

Ece Temelkuran

 
Gidenler genç kalır için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Şubat 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Şiir, ihtiyacı olanındır!

Dün, tam öğle üstüydü, Yenikapı feribot gişelerinde iki genç kadın konuşuyordu. Kadınların saçlarından vapurlar geçip gidiyor, kadınlar kendi saçlarına takılıp hep gişede kalıyordu. Biri diğerine dönüyordu aniden, bir cümleyi tam ortasından kuruyordu:

“Okumadıysan ‘Ben sana mecburum’u oku.”

Sonra genç kadın, firketeden kurtulan saçlarını topluyordu hamarat bir hızla, biletleri kesiyordu. Dün bir bilet gişesinde, düğünleri için çeyiz biriktiren iki kız, geçip giden bir gün gibi, Attilâ İlhan’ı anıyordu.

Dün, sabahın körüydü, gazetelerin içine sarılmış taze ekmekler kurşunlu bir buharla bekliyorlardı gidecekleri evleri. Bakkal, âdeti değildir pek, gazetelere bakıyordu. Telefon çalıyor, Mualla Hanım yine en bet sesiyle muhtemelen, bir kutu yumurta istiyor, “Bak, tazeyse ver ama” diyordu. Bakkal, şaşılası şey, sinirlenmiyordu. Zira gazete balyalarının ilk sayfalarda Attilâ İlhan’ın yüzünü görüyor, “Ölmüş yahu!” diyordu. Sesi, aniden bir haksızlık olmuş gibi çıkıyordu.

Sorulmuş gibi sanki devam ediyordu:

“Gençken tabii okuyorduk. Sevgililer, manitalar filan. Sonra tabii…”

Bir şair ölüyor, bir günde bütün aşklar eskide kalıyordu. Belki her ikisi de bir bakkalın kalbini aynı yerinden acıtıyordu. Bir bakkalın artık bir daha hiç âşık olmayacak bir bakkal olarak kalakalışı şairin ölümüyle kesinleşiyordu.

Şairin kimliği?

Dün gazetelerde edebiyatçılardan alınmış görüşler, “şairin siyasetçi olarak kimliği” yazıları çıkarken, televizyonlarda birileri “Aşk şairi miydi, değil miydi?” diye karar veremezken, sokaklarda insanlar, ama hepsi tek tek, bir şairin ölümünü, çok eskiden âşık oldukları insanların suretleriyle birlikte anıyordu. Bir ölümün kenarına bu kadar eski aşk iliştirilmiş midir acaba? Ne kıymetli bir ölümdür ki o, hep aşkla anılacaktır bundan böyle.

“Postacı” filmini izlemiş miydiniz acaba? Şair Pablo Neruda’yı anlatıyordu. Sonra, Neruda’ya mektuplarını getiren bisikletli postacı, kasabanın en güzel kızına âşık oluyor ve tutamayıp kendini, Neruda’nın şiirlerinden birini çalıp… Kıza kendi şiirim diye okuyup… Neruda bunu duyunca ne diyordu peki?

“Şiir, ihtiyacı olanındır!”

Bu ülkenin de işte, konuşmayı pek beceremeyen bu kavruk çocukların, cümlelere ihtiyacı vardı. İşçi kızların “ben sana mecburum, bilemezsin” demeye ihtiyacı vardı; bir gün bakkal olacağını bilmeyen genç adamların “sevmek kimi zaman rezilce korkuludur/ insan bir akşamüstü yorulur” diyebilmeye… Hakir görme!

Ortaokuldan terk ev kızlarının da mektup yazacakları bir aşkları vardır. İnşaat işçilerinin, banka memurelerinin, dönercideki komilerin de kalbi çıt diye kırılıyor orta yerinden. Hepsi birden Sisler Bulvarı’nda buluşur. Sevdiklerinin adları “mıh gibi” akıllarında, omuzları akşam gibi çökmüştür.

Gizli öpüşmelerde

Şairler, halklarının ümitsizce aradığı sözcükleri bulanlardır. Kim nasıl hatırlarsa hatırlasın, ama bu ülkenin sokaklarındaki insanlar, hiç şiir okumaz dedikleriniz bile, Attilâ İlhan’ı o en amansız aşklarına sözcükler bulan adam olarak hatırlayacaktır. Sevgililere bırakılan işaretli mendiller gibi temiz ve kıymetli bu şiirleri, bir daha görülmeyecek sevgililerin fotoğrafını saklar gibi iç cebinde saklayacaktır. Sonradan bakkal olsa da, bir gişe kabininde tıkılıp kalsa da, çoluk çocuk sahibi mazbut bir kadına dönüşse veya araba taksiti ödeyen bir noter memuru olsa da, vaktiyle yaptığı bir aşk deliliğini, insan olduğunun ispatı olan o günleri hatırlarken muhakkak bu hatıralara bir Attilâ İlhan dizesi iliştirecektir.

Bir halkın kalbinin en mahremine ismini yazmış olmaktan daha kıymetlisi var mıdır?

Bir komi çocuğun, arka cebinden çıkardığı tarakla saçlarını tarayıp köşe başında âşık olduğu kızı beklerken içinden ezberlediği ve tek kozu olan bir aşk şiirinin sahibi olmaktan daha güzeli var mıdır?
Bu ülkede, bu dilde, biri birine âşık olduğu her gün Attilâ İlhan, o hop eden içlerle, boşalıveren dizlerle, telefon başında beklenen gecelerde, doluveren gözler ve o en gizli öpüşmelerde… Aşkla birlikte yaşayacaktır!

Ece Temelkuran

 
Şiir, ihtiyacı olanındır! için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Aralık 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Sonlar Kuşağı

“BİZDEN bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok ‘son’ görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün…”
Böyle bitirmiştim “Aldatılmış Kuşak” yazımı. Mutluluk diye, ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin peşinden koşmaya esir edilmiş bir kuşak olarak aslında “Sonlar Kuşağı” olarak adlandırılmamız gerektiğini söylemiştim. Oradan devamla…

‘SORUN SENDE DEĞİL…’
Ne kadar söylerse söylesin, istersen bin kere “Sorun sende değil, bende” desin, her ilişkinin sonu bir beceriksizlik yasıdır. İstersen kendin terk et. İstersen umurunda olmasın terk ettiğin sevgili… Yine de işte. Becerilememiş bir ilişkinin cesedi vardır ortada. Yürüyüp giderken sırtına eklenecek, giderek ağırlaşacak bir ölü daha. Her yeni ölüde, bir ikindi vakti, yalnız başına oturduğunda yapacağın toplu sayıma dahil edilecek biri daha. Ne çok ihtiyarlar insan o ikindi geldiğinde.
Düşün anneannen kaç kere terk edildi, kaç kere terk etti? Sırtında, senin sırtındaki kadar çok ölü olmadığı için belki ikindi olunca aklına börek yapmak gelebildi.

KÜÇÜLME HA?
İsterse en güzel şeyleri söylesinler seni gönderirken, isterse sen emin ol kendinden, işini ne kadar iyi yaptığından, istersen bil sonuna kadar haksızlık olduğunu işten atılmanın yine de işte… Oyundan atılmaktır işten atılmak ve nasıl acıttıysa vaktiyle seni bu, aynen öyle, aynı yerinden işte. Onların da bir beceriksizlik yası vardır üzerinde. Sonra yeniden başlamak için kendine yokuş yukarı taşıttığın cesaret kayaları… Sonra yeni baştan… Onların yası yok mu yani şimdi üzerinde? Çizik çizik aklın, bilmiyor musun sanki?
Anneannen kaç kere işten atıldı? Muhtemelen hiç. Bu yüzden belki yarın yokmuş gibi çiçekleri sulayabiliyor şimdi.

SONSUZ KİRACI
Kaç ev bıraktın arkanda? Bir IKEA turu daha ve işte bir ev daha! Sonra belki bir kez daha bozulmak üzere. Kaç tane kütüphanen oldu? Kaç yatağın? Biriktirdiklerin geride kalsın ve yeniden hep sanki yeni bir deftere başlıyormuş gibi başlayabilesin diye mi almadın yanına o eşyaları? Bütün o evler, terk ettiklerin, balkonlardaki boş saksılar kadar hayal kırıklığı.
Anneannen kaç ev değiştirdi? Belki de hiç. O yüzden belki hâlâ aynı çekmecede duruyor yüz yıllık kahve değirmeni. Sanki pişman olduğu hiçbir şey yokmuş gibi. Kendini affetmiş insanların birikebilme, biriktirebilme huzuru.

MANTO
Bir manton var mı? Yirmi yıllık bir manton var mı senin? Mantoları kötü yapıyorlar diye değil, o kadar çok son yaşamış bir mantoyu saklayıp da bütün o sonları hatırlamamak için tutmuyoruz eşyalarımızı. Fazla hikâye biriktirmiş oluyor eteklerimiz. Sonlarımızı hatırlamamak için atıyoruz eşyalarımızı. Yoksa hiçbirimiz çok zengin değiliz. Ama içinde o ağladığın günü yaşadığın pantolonu bir daha giymek… Bir son daha olmasın diye… Dua etmek değil, bütün bir hayatımızı dua yapıyoruz. Bu yüzden bu kadar çok yeni şey alıyoruz. Bu yüzden bu kadar çok “şeyimiz” var. Şeyler, bizim nafile, küçük dualarımız. Hayata küçük ve beceriksiz ellerimizle maya çalıp duruyoruz. Her cumartesi yeni bir hayatın ihtimali olarak kendimize bir gömlek alıyoruz.

AĞIRLIĞI DÜŞMESİNE YETMEYEN
Bence biz… Söylemeyeyim diyordum ama söyleyeyim gitsin:
Ağırlığı düşmesine yetmeyenleriz.
Kanatlarımız küçüklükten dermansız.
Yaslarını yok sayanlarız biz.
Bu yüzden bu kadar çok hareket etmekteyiz.
Sonların Kuşağı bizimki. Tedavimiz ne önceki ne de sonraki kuşakta. Biz böyle dermansız, birbirimizin yaralarını yalaya yalaya, kimsenin kimseye faydası dokunmadan tam olarak, ölüp gideceğiz.

Ece Temelkuran

 
Sonlar Kuşağı için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Ekim 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Ayrılık

Erkekler birçok kez gider. Kadınlar bir kez…
Sözler erkeklerin ağzından çabucak çıkar, beklemeden.
Kadınlar, bekleyip içlerini ezip ezip bir tek kez söyler:
“Bitti!”
Bir kadın bir adamı gerçekten bittiğinde terk eder. Sonra ne söylesen nehir akmaz geri doğru. Nehirler geri akıtılıyorsa…
Hiç gerçekten konuşulmaz artık.
Hiç gerçekten gülünmez.
Hayat, yaşamanın bir kötü taklidi gibi gelir geçer; değmeden, deşmeden.
“Böyleymiş demek” dersin, “Hayat böyle bir yermiş demek ki”. Kendi kendini ikna edersin:
“Böyle de yaşanıyor işte.”
Bir gün ne tükeniyor, kimse bilemez. Kadınlarda hikâyeler, bazen hiç kavgasız, gürültüsüz bitiverir. O zaman işte, ölümlü olduğunu hatırlarsan eğer, gitmen gerekir.

Sonra…
Kadınlara oluyor sadece bu. Bittikten sonra her şey, hep öyle söyler kadınlar:
“Sanki hiç olmamış gibi.”
O yıllar, yıllar, yıllar, “Hiç yaşanmamış gibi” derler. Başkalarına da değil, kendi kendilerine dönüp baktıklarında olup bitenlere, hep şunu merak ederler:
“Ben hakikaten böyle bir şey yaşadım mı?”
Yarım yamalak hatırlanan o rüyalar gibidir o yıllar, yıllar…
Erkeklere nasıl oluyor acaba?
Onları erkekler yazsın. Bittikten sonra onlara da rüya gibi geliyorsa eğer ayrılıklar sırasında bu kadar kan gövdeyi götürmesin. Çünkü öyle ise eğer, herkese bir rüya gibi geliyorsa o yıllar, yıllar, yıllar, demek ki biz uyduruyoruz olup biteni. Bir rüyayı gerçek sanıyoruz belki en başından beri. “Var” dediğimizde var oluyor bütün “ilişkiler”, “yok” dediğimizde isimsiz bir yıldız gibi önemsiz, sönüveriyorlar uzayda. Böyle ise eğer boşuna dökülüyor onca kan o terk edişler, terk edilişler anında…
Eğer ayrılıklardan sonra herkese bir rüya, yanına varınca dağılıveren bir serap gibi geliyorsa yaşanan onca şey, bunu birbirimize söyleyelim.
Terk eden desin ki diğerine:
“Üzülme canım efendim, nasılsa birkaç aya kalmaz bir rüya gibi gelecek sana da.”
Terk edilen avunsun:
“Bir kâbusun uyanma sırasında verdiği kadar acı verecek bana bu parçalanma.”

Eşya hatırlatıyor
En sonunda öyle oluyor ki hiçbir şey acı vermiyor insana. Yani bittikten sonra. Bir tek eşya hatırlatıyor insana olup biteni. Bir tek eşya dokunuyor insana. Bulaşık makinesinden boşalan yer, duvardan sökülen resmin izi, bir mevsim sonra ortaya çıkan bir giysi.
Tek kanıtı onca yılın, bir tek eşya oluyor. O eşyalar ve o eşyaların boşluğu olmasa sanki kanıtlayamazsın kendine onca yılın sonradan serap olduğu ortaya çıkan bir hikâyeyle geçtiğini, geçip gittiğini.

Tek tek yazsak alt alta
İnsanın hayata karşı geliştirdiği bir korunma yöntemidir belki. Belki de biz bütün her şeyi bir rüyaymış gibi hatırlayarak kurtulabiliyoruz zamanın tükendiği, ihtiyarladığımız gerçeğinden. “Böyle bir şey olmadı” diyor bize içimiz ki katlanabilelim yeni rüyalar uydurmaya, yeni rüyalara inanmaya.
Ya da hakiki bir hikâye yolumuza çıkana kadar kendimizi dik tutuyoruz böylelikle. Asıl, esas olan her kimse o gelene kadar “rüyaydı” diyoruz ötekilere. Böylece belki o kadar insan, o kadar hikâye bizden geçmemiş oluyor.
Çünkü oturup hatırlasak şimdi, onca insanın gerçek olduğunu, her birine neler neler verildiğini tek tek yazsak alt alta… Düşünsenize, ne kadar tükenmiş olurduk bütün o insanlar gerçek olsa!
Neyse ki rüyaydı değil mi?
Uyandığımızda hepsi bitiverdi.

Ece Temelkuran

 
Ayrılık için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Eylül 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Nar Kalpler

Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir…

Gözün başkalarını da görüyorsa sevdiğini sevmiyor musundur artık?
Birini sevmek topyekûn kapattırır mı “dükkânı”? Kepenklerin inmeli midir, elenmiş un varsa elek asılmalı mıdır duvara?
İnsan güzel adamları ve güzel kadınları “görüyorsa” hâlâ, hâlâ “bakıyorsa”, aklından “Acaba?” diye geçiyorsa, aslında o kadar da dolu değil midir içi?
Bir boşluk mu vardır aslında? Ondan mı yani mesela?
Liseli bir meram gibi görünen bu bahis, derdi ömürlüktür esasında. Eğer bir tür “kalbî lobotomi” olabilseydi, birini sevince artık ömrünün sonuna kadar kafan karışmasaydı hiç, başka bir şeyi, başka kimseyi düşünemez hale getirilebilseydik kendimizi bir ameliyatla…
Oh! Ne şahane olurdu. Konu kapanır, işimize bakabilirdik. Ne ki hayat bölünüyor ortasından bazen. Nar gibi çatlıyor kalp yumuşak karnından. Dağılıyoruz kırmızı kırmızı, toparlayamıyoruz tanelerimizi.
Ama işte kalbimiz çırpıştı diye hata da yapmak istemiyoruz; hayatlarımız çok fena kıymetli. Tanıdığımız, sevdiğimiz, güvendiğimiz, alıştığımız hayatı bırakmak, bir güzele feda etmek elimizdekini de vicdani bir mesele.
Bir vicdan ve korku terazisi çalışıyor hep içimizde. Ne kadar korkuyoruz kaybettiğimizin yerini dolduramamaktan? Kalbimiz buruşacak mı kapılmasak hiç o yeni rüzgâra? İhtiyarlamış gibi mi hissedeceğiz? Başlangıcın heyecanı mı daha büyük yoksa kaybetmenin korkusu mu? Bir yeni ile karşılaştığımızda içimizin karmaşık hesap makineleri başlıyor tam yol çalışmaya.
Günahın lezzeti

Yanımızdaki, hayatımızdaki meşru olandır hep. Kabul edilmiş olan, arkadaşlarımıza tanıştırılmış olan, bizimle birlikte hatırlanan, birlikte hatırlandığımız kişi. Birini bırakmıyorsun ki bıraktığında, kendinin onunla tanımlanmış halini de bırakıyorsun aslında. Kendinin o kabuğunu bırakmak kolay mı?
Diğer yandan günah, her zaman daha lezzetlidir sevaptan. Ah günah! Bir nar gibi çatlar ve çatlatır insanı ortasından.
Ne çok kırmızıymış için, görür ve hayret edersin kendine. Neler neler yapabilirmişsin meğerse! Yeni insan hayretleriyle gelince meclise, minderler kaldırılır, döşekler havalanır. Ah! O tatlı günaha yer mi bulunmaz!
Ama ya eğer hayat güvenmek demekse? Ama ya hayat aslında bir hayretten uzun sürerse? Mesele budur ve hiç hakiki anlamda hesaplanamaz.
Ama bilirsiniz siz de, nar bir kere çatlarsa kimse taneleri toparlayamaz. Çatlatmayayım desen nar kıpırdar kıpırdar, duramaz. Ve kimse böyle büyük kararları verecek gücü kendinde bulamaz. Kimse doğrunun ne olduğunu, benim diyen kimse, bilemez.
İşaret ver hayat!

Kimse sevilmemeyi göze alamaz. O yüzden kimse kimseyi terk etmek istemez, karşıdaki anlasın da gitsin isteriz hepimiz. Ya gitmezse? O zaman bu büyük ve tehlikeli ve günahlı kararlar bize kalmasın isteriz.
Bir işaret versin hayat. Biz istemeden olsun, kalbimize hesap verirsen “Başka ne yapabilirdim ki?” demeyi dileriz.
Öyle bir şey olsun ki kaçınılmaz olsun günah.
Öyle bir şey olsun ki sen sorumluluğunu alma olanların.
Öyle bir şey olsun ki, tufan gibi alsın götürsün seni. Sen seçmemiş ol başına geleni. Bedeli ödenmesin yani. Nar kendi kendine çatlasın.
Sen dur öylece. Ellerin iki yana açık. “Ne yapabilirdim ki? Olacağı varmış” de. Çatlasın nar, saçılsın hayatın yerlere…

Ece Temelkuran

 
Nar Kalpler için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Eylül 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Bileceklerin

Söylemiştim oysa; ben gürültüde kalıcı değilim.
Yeniden bir ayrıkotu bulmalıyım içimde.
Yoksa kendimi iyiden iyiye kalabalıktan biri sanabilirim.

Göçe yetişememiş bir kuş kadar üşüyor sağ elim.
Oysa büyük yüzölçümlü cümleler kurmak için
okyanuslar geçecektim.
Dar odaların oyuncak yaygaralarından çok vakit kaybettim.

İçimin ılık, tanıdık seslerini bastırdı kalabalık.
Ancak tek bir gündüzün hükümdarı kâğıtlar üzerine,
her şeyi biliyormuş gibi yapan cümleler kurmanın bedeli bu.
Oysa hiç keyfini sürmedim ki “biri” olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün kalabalıkların “iyi”
dediği şeylerin.

Ben hiç “biri” olamam ki! Olup olabileceğim: Hiçbiri.
Söylemiyorum bunu hiç. “İlan ederler” çünkü.
Bunun bile gürültüsünü ederler. Bunu, gerçekten
“hiçkimse”
olanlar bilirler.

Bugün tekrar yüksek ve geniş yaylalara çıkmak
mecburiyetindeyim.
Dar odalarda çürüttüğüm organımı iyileştirmek için
uzun bir yola gideceğim.
Oralara vardığımda hâlâ çıkıyorsa sesim,
sevgili ana dilime, iç dilime, kendime
yeniden kabulümü dileyeceğim.
İçime, kendime giremezsem
-kendinin dışında kalan herkes gibi- biteceğim.

Bu, bir mecburi yolculuk hikâyesidir.
Yolda anlatılacak bir şey olursa eğer, kim bilir…
Belki şeyler, kendini deyiverir.

Ece Temelkuran

 
Bileceklerin için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mayıs 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: