RSS

Etiket arşivi: Elif Şafak

Uzaktan sevmek

Uzaktan sevmekde güzeldir, ne acıtır ne de incitir.
Uzaktan sevmek, sesini duyduğun ama görmediğin bir denizin yakınında yürümek gibidir.

Elif Şafak

 
Uzaktan sevmek için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ekim 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yalnızlık Efendi

Bilmem Yalnızlık Efendi ile aranız nasıl? Benim oldum olası iyidir. Severim kendisini, zannımca o da benden memnundur. Yalnızlık Efendi uzunca boylu, titiz, temiz ve bakımlıdır. Çok yakışıklı sayılmaz belki, fakat hayli alımlıdır. Kıyafetlerini nerede diktirir bilmem ama giyimi kuşamı farklıdır. Hayatımda tanıdığım en donanımlı, en kültürlü, ayakları en çok yere basan varlıklardan biridir. Okumayı, düşünmeyi ve hayal etmeyi sever; haftada en az üç kitap bitirir. Tefekkürü de bilir, tevekkülü de. Özgüveni yüksektir, kendi kendine yeter. Kimseye yalakalık etmez, hesap kitap yahut pazarlık ve çıkar işlerinden hazzetmez. Elalemin nabzına göre şerbet vermez, kula kulluk etmez. Vefalıdır. Sadıktır. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz ama kötülüklere gelince hafızası balıkların hafızasına döner; kemlikleri ve kinleri çabuk unutur. Kimseyle düşmanlığı yoktur. Kancıklık sevmez. Dedikodu etmez. Başkasının gölgesine muhtaç olmadan tek başına yaşayan hür ve gür bir ağaç gibidir. Canı sıkılınca duvarında asılı eski bir yazıya bakar; kim bilir hangi mahir hattatın elinden çıkma yazıda şöyle yazar: “Bu da Geçer Ya Hu”. Yalnızlık Efendi yazıyı okurken gülümser, yarı mahcup, yarı mağrur. Ne zaman ona insanlardan ya da dış dünyanın çarkından şikâyet etmeye kalksam, eliyle savuşturur sözlerimi. “Boşversene ya hu,” der. “Yalnız geldik bu dünyaya. Sanki yalnız gitmeyecek miyiz?” Gerçi şahidim, zaman zaman onun da içinin daraldığı olur. Yalnızlık Efendi en çok başkalarıyla karıştırılmaktan rahatsızdır. Yalnızlık, “Issızlık” demek değildir. Issızlık Efendi başka mahallede yaşar. Biraz huysuz bir tiptir. Hani bahçesine kaçan topları kesmeye kalkan aksi ihtiyarlar var ya, onlardandır. Bizimkiyle ara sıra selâmlaşırlar o kadar. Keza yalnızlık, “Kimsesizlik” demek de değildir. Kimsesiz Efendi şehrin dışında bir mağarada yaşar. Saçı sakalı birbirine karışmış. Bizimkiyle kırk yılda bir karşılaşırlar o kadar. Yalnızlık ne ıssızlıktır ne kimsesizlik. Yalnızlık insana en çok başkalarıyla çevriliyken gelen bir histir ki, kimileri buna “Etraf kalabalıkken kalbin yalnız olması hâli” derler.

Yalnızlık Efendi der ki, “Yalnızlık insanın kendi kendisiyle yaptığı bir sohbettir. Aracısız. Katkısız. Oyunsuz. Yalansız. Saf ve som bir sohbet…” Bazen olur bana, nedensiz, öylesine. Güçlü bir kaçma arzusu başlar içimi kemirmeye. Televizyon, radyo, gazeteler… Hepsinden koparım. Telefonları bir kenara kaldırırım. Email’lere bakmam, kimseye tek satır yazmaz olurum. Kepenkleri indirir, geçici bir süre tadilata girer, içime kapanırım. Yapılacak işler kule olur yükselir masamda. Okunacak mektuplar, kotarılacak sorumluluklar birikir bir kenarda. Sokağa çıkasım gelmez; çıksam kenarlardan yürürüm, saçak altlarından. Görünmez olmak isterim. Saydam bir cisim gibi ve yabani. Kazara bir tanıdığa ya da beni tanıyıp konuşmak isteyen okurlara rastlasam dilim dolanır, iki cümle kuramam. Çünkü o esnada içeride Yalnızlık Efendi ile konuşuyorumdur. Aynı anda iki boyutta birden olamam.

Bazen olur herkese, nedensiz, öylesine. Yalnızlık Efendi dikilir balkonumuzun altında. Çakıl taşları atar penceremize. “Hadi çık dışarı” der. “Çık da oynayalım.” Bazen olur. Yalnızlık çağırır. Ve sen terliklerini giyer, her şeyi ve herkesi bir kenara bırakır, ruhunun mahzeninin merdivenlerinden inersin üçer beşer. Mahzende Yalnızlık Efendi seni bekler. Beraber oturur sohbet edersiniz sabahlara kadar. Hayattan, zamandan, insanlardan, oluştan bahsedersiniz. Yalnızlık Efendi felsefe sever. Gerçi hiçbir şeyi çözemezsiniz ama zaten sohbettir maksat, çözüm arayışı bahane. Bilmem Yalnızlık Efendi ile aranız nasıl? Benim oldum olası iyidir. Severim kendisini, zannımca o da dostluğumuzdan memnundur.

Elif Şafak


 
Yalnızlık Efendi için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Nisan 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Labirent

“Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar… bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hal alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile…

Zira “dış dünya” diye bir ihtimal kalmamıştır artık labirentin içindekine.”

Elif Şafak

 
1 Yorum

Yazan: 01 Nisan 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Firarperest

Uzaktan da sevilirdi yar. Mümkündü. Hem mümkün hem imkânsızdı aşk. Hayatın bir parçasıydı dokunmadan sevmek. Yaklaşmadan.

Kelime cömerdi, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok.

Erkekler nedense yalnız kalamıyorlar. Ürküyorlar yalnızlıktan. Karanlıktan korkan oğlan çocukları gibiler.

…kaç hezimetten sonra bezgin, kaç sevdadan sonra kalpsiz, kaç kelimeden sonra lal olur kişi?

Ne adam göze alabiliyor çekip gitmeyi, ne kadın. Kalıyorlar aynı yerde, tıpatıp aynı şekilde. Evlilikleri orada burada konuşuluyor, “en başarılı evlilikler” arasında sayılıyor.

Diyemiyorlar ki “karşılıklı sevgi ve saygı bir de karşılıklı bir türlü çekip gidememek…

Her seyyah bilir ki, gittiği yerde onu gene kendisidir karşılayacak olan.

Yalnızlık Efendi…Okumayı, düşünmeyi ve hayal etmeyi sever;haftada en az üç kitap bitirir. Tefkkürü de bilir tevekkülü de. Özgüveni yüksektir, kedi kendine yeter. Kimseye yalakalık etmez, hesap kitap yahut pazarlık ve çıkar işlerinden hazzetmez.El alemin nabzına göre şerbet vermez, kula kulluk etmez. Vefalıdır. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz, ama kötülüklere gelince hafızası balıkların hafızasına döner; kemlikleri ve kinleri çabuk unutur. Kimseye düşmanlığı yoktur. Kancıklık sevmez. Dedikodu etmez. Başkasının gölgesine muhtaç olmadan tek başına yaşayan hür ve gür bir ağaç gibidir. Canı sıkılınca duvarında asılı eski bir yazıya bakar; kim bilir hangi mahir hattatın elinden çıkma yazıda şöyle yazar:”Bu da Geçer Ya Hu.”

Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk.

Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş nefret başlıyor. Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca.

“büyük ego.”Biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz.

Dönmüş karısına, “Dilediğin yere git” demiş usulca. “Ben hakkımı sana helal ettim. Sen de bana helal et, öyle çık yola.”
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda bir masal gibi dinlemiştim. Gerçek olamayacak kadar romantik… Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar.

Bense ne bir şeyleri değiştirmek peşindeyim, ne de bir yere varmak. Ne sahip olmak derdindeyim, ne kendimi kanıtlamak. Her şey olduğu gibi kalsın istiyorum. Ben hep bir sıfır mağlup olayım; sen hep uzak bir hayalden ibaret. Sen olduğun gibi kal. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Koklanılmaz. Ben olduğum gibi. Merkez Efendi’nin dediği gibi,’her şey zaten dengede ve ahenkte, canım efendim. Her şey zaten merkezinde.’

Ben senin ismini tarçın kokulu akide şekeri gibi tutuyorum ağzımda, damağımda, ruhumda. Kaygılarını biliyorum, yalnızlıklarını, kızgınlıklarını ve hırslarını da. Kalbinin ritmini duyuyorum;yanında olmasam, elini tutmasam da. Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da.Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de.

Seni olduğun gibi sevdim, tüm günahların ve arızalarınla. Uzaktan sevmenin en güzel yanı bu zaten. Kimseyi değiştirmeye kalmıyorsun. Her şeyi olduğu gibi kabulleniyorsun. Aynı gök kubbenin altında yaşadığımızı bilmek yetiyor bana. Başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz sema yanı, yıldızlar aynı, dolunay aynı. Bunu bilmek yetiyor bana. Umurumda değil ki nerede uyuyorsun, kimin yanında.

Bacağında şarapnel parçasıyla yaşayan bir asker gibiyim. Etimde yabancı bir madde, kemiğimde bir metal parçası gibi duruyor aşkın bende. Başkası duysa korkar ‘aman’ der. ‘Nasıl olur? Böyle de yaşanır mı?’ Hâlbuki ben alıştım. Rahatsız etmiyor beni, onu anladım. Şarapnel ve ben, gül gibi geçiniyoruz, yan yana ama birbirimize karışmadan.”

Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar, ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle bir sevmek… Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.

Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar… bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hal alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile…

Zira “dış dünya” diye bir ihtimal kalmamıştır artık labirentin içindekine.

Tavizler, dengeler, sessiz sitemler. Birikmiş, ama dışa vurulmamış öfkeler. Kabuk tutmuş yaralar. Azıcık kaldırsan kabuğun ucunu, tazeymiş gibi hemen kanar. İnce diplomasi hassas terazi.

Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defter vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır.

Kaçınılmaz sondur: Bekâr birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur.

Hâlbuki kırgın olduğumuz her kim varsa, o da en az bizim kadar yaralı.

Henüz 17 yaşında. Öyle bir yaş ki zor, hem de ne zor. N e çocuksun, ne kadın. Ne küçük diye severler, ne büyük diye dinlerler. Yalnızlığın en yoğun hissedildiği yıllar bunlar. Hâlbuki herkes yalnız aslında. Onu bilmezsin. Bir tek senin başına gelmiş zannedersin. Hâlbuki herkesin kalbi sırça. Onu da bilmezsin. Bir tek seninki bu kadar acır zannedersin. Ne bu dünyanın içinde ne, ne ötesindesin.

Lise öğrencisiydi…”Gün gelir gidersin elbet, zaten alıştı gönlüm uzaktan sevmeye. Sen de git şimdi ardına bile bakmadan. Eğer dönersen bil ki ben arda olmam, ÇÜNKÜ yoruldum artık…”

Aklımın kancaları takılıyor bu kelimelere. Düşünmeden edemiyorum, nasıl olur da yorulur 17 yaşında bir insan.

14–18 yaş arası kesime yönelik çalışmaların artmasına acil ihtiyacımız var. Onların sorunlarını dinleyen, yaratıcılıklarını geliştiren ve en önemlisi her birine “birey” olarak davranan bir yaklaşımı ne kadar geniş bir tabana yayarsak, toplum olarak bundan o kadar yarar görürüz.

Öte yandan hemen her kadın kocasının hayran olduğu sanatçılarla gizliden gizliye anlamsız ve mantıkdışı bir rekabet halindedir.

Arkadaş bir esinti ise, ferah ve latif; dost kuvvetli bir rüzgâr demen, bir deli-güzel yel, saçıp dağıtan, tutup silkeleyen. Arkadaş çiseleyen bir yağmur ise, dost bir fırtına demek.

Dost hekimdir, lokmandır, şifacıdır. Herkese karşı billur bir köşk yahut camdan bir parça olan kalbin, dostunun elinde lastik bir top oluverir. Dost atar topu yere, vururu duvardan duvara, gene de bir şey olmaz. Lastik top seker, zıplar, mama kırılmaz. Dost yalakalık yapmaz, lafı dolandırmaz, diplomasi falan bilmez, çat diye söyler meramını, sözünü sakınmaz.

Kadınların kanattığı yaralarını dostlarının yanında sarmış…

Kadınlar en çok sevdiklerini incitiyor ve gene en çok sevdikleri tarafından incitiliyor. Yüreklerinin kapısını açtıkları insanlardan alıyorlar en ağır darbeleri.

Belki de aralarındaki mesafe sandığımızdan daha azdır.

Gurbette erkek olmak da çileli şüphesiz, ama gurbetteki kadınların yaşadıkları içsel yalnızlık bambaşka…40 metrekare bir kutucukta; iki arada sıkışmışlı duygusuyla yaşamak…

…kıyının ne tarafta olduğunu anlayamıyorsun. Uyandığında okyanusun ortasında bir salda tek başına buluveriyorsun kendini.

Sekiz sene geçiyor aradan. Babasının fenalaştığı haberini alıyor. Kızının elini tutup gidiyor İstanbul’a. Hastanın durumu ağır. Yaşlanmış iyice. Çoktan azalmış gözünün feri. Ömrü hayatının sonlarına geldiğini anlayan her insan gibi onun da bakışlarında bir başkalık var.

İlk defa gördüğü torununa bakıyor uzun uzun, sonra oğluna dönüyor.”Karın nerede?” diye soruyor.

“Getirmedik” diyor oğlu. “Görmek istemezsin diye düşündüm.”

“Olur mu, gelseydi keşke…”

Son sözleri bunlar. Bir ömrü noktalayan iki kelime.

Bir telaşsızlık hali ki bize yabancı.

Sebepsiz, mantıksız, öylesine birdenbire… Kimseyi göresim yok, b,r günlüğüne görünmez olsam keşke.

Kadın ise ayın halleri gibidir. Parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır. En görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında.

“…Her insanın zaman içinde ilerleyip bunalımlı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerini soldurup kendi içine düştüğünü gördüm.”

Ve ne zaman ruh haliniz tökezlese, sizden daha bedbin birinin sesine kulak verin. Belli olmaz iyi gelebilir. Çivinin çiviyi söktüğü olmuştur.

Tasavvufu kitabi bir bilgi boyutunda bırakmamak. Yani yaşamak. Yaşatmak. Bugüne taşımak. Gündelik hayatın ufak tefek adımları içinde aramak be bulmak bulabildiğince. Gayret etmek kadrince. Yoksa teorik, uzak, “eski” ve temelde hissedilmez bir boyutta kalıyor bilgi. Hâlbuki bilgiyi de yaşamak lazım.

İdris Şah.“İnsanın işi öğrenmektir…”

Kendi evliliğinde içten içe mutsuz olan ya da senelerce çevresiyle sorunlar yaşayan; velhasıl bir türlü kendini tam geliştiremeyen, potansiyelini açığa çıkaramayan nice anne varını yoğunu, oğluna, oğullarına adıyor…Sonra o çocuklar büyüyor ve kendi mutsuzluklarını yaşıyor, yaşatıyor.

Kadınlar durmadan kendilerini sansürler, hareketlerini kısıtlarlar. En kadınsı hallerini bastırırlar. Ne kadar kapatırlarsa ruhlarını, bedenlerin, o kadar korunaklı olacaklarını sanırlar.

…o eski halim geliyor gözümün önüne. Uzaktan el sallıyoruz birbirimize…

“N’aber görüşmeyeli?” diyor eski halim gözlerini kısarak.”Bakıyorum artık sigarasız yazıyorsun. Sen de mi uydun yoksa toplu yasağa? Sen de mi uydun bu sağlıklı beslenme-yoga-detoks modalarına? Kereviz suyu içerek roman yazılır mı?”

Cevap vermiyorum. Çünkü biliyorum ki ne desem yanlış anlayacak, ne söylesem kızacak. Çünkü biliyorum ki, hırçın olmayı sevdiği için hırçın kalacak.

İllaki bir uyumsuzluk olacak seninle yaşadığın dünya arasında. Mutluluk beden için iyidir, sağlıklıdır, ama mesele bedeni değil de beyni geliştirmekse eğer, o zaman mutluluktan değil, ancak hüzünden hayır gelir.

Sonra nasıl oluyorsa bunca hayhuy içinde bir an durup, kendimize minnacık soluklanma parantezi açıp da etrafa bakabildiğimizde, tüm ihtişamıyla gözümüzü alıyor İstanbul. Şehri aniden fark ediveriyoruz. Bir dolmuşun penceresinden, bir lokantanın masasından, bir sahil kenarından ya da evimizin penceresinden baktığımız ve gördüğümüz o nadir anlarda İstanbul muazzam bir sürpriz, beklenmedik bir hediye paketi gibi dikiliveriyor karşımıza. Şaşırıyoruz.

İçinde yaşadığımız şehri görmeden yaşadığımızı anlıyor, dalgınlığımızdan utanıyor ve adeta af dilercesine İstanbul’a methiyeler düzüyoruz… İstanbul dinliyor iltifatlarınızı. Biz ki şikâyette cömert, iltifatta cimri davranıyoruz. İstanbul duyuyor ender övgülerimizi.

Sahi niye bir türlü “bilmiyorum” diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiçbir konuda?

Kitap okumak veya derinlemesine sabırla araştırma yapmak yerine, internetten üstünkörü bir şeyler öğreniyoruz. Yetiyor. Televizyon kanallarında her akşam ha bire tartışma üstüne tartışma izliyoruz. Sanki her konuda zıt fikirlerde olmak ve çatır çatır tartışmak durumundayız.

Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu” demiştir Atay.

Romancı, sanatçıların en yalnızıdır.

Roman okuru da okurların en yalnızıdır.

Kadınlar özel alanda geveze ve açık, kamusal alanda suskun ve kapalılar.

Anlaşılan, ya yolculuklarını yazıya geçirmeyi alışkanlık edinmemiş bir toplumuz ya da o kadar seviyoruz yolculuk etmeyi.

…en diplere iniyoruz. Gribe yakalanır gibi alınganlık hastalığına yakalanıyoruz. Derimiz inceliyor, direncimiz azalıyor.

Tüy kaya oluyor omuzlarımızda. Damlada boğuluyor, meltem esince üşütüyor, buluttan nem kapıyor, çakıl taşına takılıp tökezliyoruz. Hani az evvel dalgaların üstünde sörf yapan biz değiliz sanki. Ne oldu da pat diye yuvarlanıverdik karamsarlık çukuruna, bilmiyoruz.

Yağmur çiseliyor hafiften, ruhumuzda bir gök gürültüsü. Kimse duymuyor. Ha koptu kopacak fırtına. Patlayabiliriz, kimse bilmiyor. Derken güzel bir haber alıyor ya da bir dostumuza rastlıyor, anında değişiyoruz..

Avrupa’nın ortasında Avrupalılara “turist” diyoruz ya…

Türkçenin en güzel kelimelerinden biridir “edep”.

Haddini aşmamak, kalp kırmamaktır edep.

Sadece o değil; haddini aşıp, kalp kırmaktan ödünün patlaması demektir… Dışı nasıl olursa olsun özü narin ve nazenindir.

Dedikodudan, haksızlıktan ve ithamdan uzak durmaktır edep.

Bilmediğin konuda susmak, bildiğin konuda ahkam kesmemektir edep.

İnsan ayrımı yapmamaktır edep.

Aşırılığa gitmemektir edep.

Edep bir ahenk meselesidir. Akort edilmektir.

Derken tüm bu hengâme içinde, beklenmedik bir anda ve yerde edep sahibi biri çıkar karşımıza. Duraklarız. Şaşırırız. Sahici olup olmadığından hemen şüphe ederiz. Belki de yapmacıktır. Belki de rol yapıyordur.

Edep insandan insana geçer. Aynadan aynaya yansır.

Elif Şafak – Firarperest

 
Firarperest için yorumlar kapalı

Yazan: 31 Mart 2012 in Altı Çizili Satırlar, Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: