RSS

Etiket arşivi: Enis Batur

Karantina

Yoruldum, Enis, durmadan kendim olmaktan, kendimdeki başkalarından da. “Odama kapanıyorum” demiştim, “açık denize çıkarken.” Büyük bir mide gibi salladı ve kustu su, kamaramı: Orada yaşamıştım peşpeşe, cinnet ve som sabır arası tahteravalli, onca mahzun coşku, tayf dehşet ve ışık. Simsiyah bir çölden, buzul mavi bir gökten geçip, ipekböceği düşlerim, burada demir attım. “Bekle” dedi bir ses; dik, tartımlı, ama kırgın: “Sendeki salgını ölçeceğiz: Bilmem yeniden dönecek misin, yoksa bulaşıcı mısın bir limandan ötekine.”

Dönüp arkama baksam, kimbilir kaç yüz kulaç derinde bekliyor terkettiğim batıklar; altın sikke dolu sandık, deniz imparatorlukları arasında imzalanmış sıcak mühürlü akitler, yakut bir yüzükle gümüş bir katedral şamdanı, Doğu’da üflenmiş kırılgan cam ve Batı’da dövülmüş tunç bindiğim gemileri bir bir açık denizin dibinde, kovaladım hayatımı, onu tutar tutmaz kaçtım: Korkak ve gizli, küpesiz bir korsanım ben, geceden geceye kazandığım tek şey: İçine gömüldüğüm şeytansı definedir.

Enis Batur

 
Karantina için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2021 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

SİGMA, requiem

Sahne kararıyor ve ağır ağır batıyorum
mecnûnu olduğum suyun içinde, görüyorum
hızla yanımdan geçen yüzleri: Odisseus,
Iason, Sinbad, Kaptan Ahab Pirî Reis ve
diğerleri, kaç kişiye nasip olur böylesi bir
karşılama töreni-

Son gece bir düş gördüm: Boylu boyunca
Uzanmışım Dantes’in küpeştesine, kıyıdan
el sallıyor herkes ve yelkeni dolduruyor
uzaktaki dağlardan inen rüzgâr, dümen
sahipsiz, sular kabarmış, öfkeli köpüklerin
ortasında kararlı bir hayalet tekne gibi
açılıyor tozun dünyasına o titrek kabuk,
anlıyorum ki geridönüş yok artık, tam
o sırada sesin geliyor: Dostum,
Baudelaire’in sözünü ettiği
“Sonsuz yolculuk bu işte”-
birden rahatlıyor içim.

Son gece, son düş, sonsuz yolculuk, son hava
kabarcığı ağzımdan çıktığında varmış
olacağız, teknem ve ben, dipteki öteki
batıkların yanına. Şu işte Argo, hazır
bekliyor adamlarım. Her yıl geçeceğiz
boğazların dibinden, derin fırtınalar
ve yıldırıcı akıntılar kesecek yolumuzu,
Ağustos geldiğinde Kuruçeşme’ye inin
hep birlikte, sis doldurun kadehlere,
cam cama değsin, göz göze, tin tine,
aranızda yaşadığıma değsin.

Enis Baturdipteki-batik

 
SİGMA, requiem için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Muhacir Kuş

I

Büyük, yalnız, yaralı bir kuştu
Hamdi beyin gördüğü: Odasında
otelin iç organlarını dinliyordu
her gece: Kimbilir kaç kış çökmüştü
yazların arkasına, uyku onu çoktan
terketmişti. Hatırlamıyordu şimdi
güneşi ve sise doladığı kadınları,
istasyonlar bile kendi zamanını
kemiren aç bir tünel faresinin
dişlerinde öğütülmüştü.
Doğduğu evden bir pencere karosu,
Montparnasse’den bir ara sokak,
Beylerbeyi’nde bir sakız çamının
avcuyla sıcaklığını yokladığı sert
kabuğu ve nerede ne zamandı
bilemediği sinsi bir yağmur:
Dilinin ucunda aksak müziğiyle
gezinen eksik bir mısraydı artık
hayatı.

II

Yorgundu göz kapakları ve belleği,
o bellek ki rüzgârda inatla aynı sayfalarını
karıştırıp bulan bir defter gibi
büyük kar sessizliğinden seçiyordu görüntüleri.
Varşova’da çekildiği gün sararmış fotoğraftaki
çoktan kaybolmuş maiyeti
sonsuz bir kışın hazırladığı odun çıtırtılarıyla
donatıyordu hâlâ Sefaret’teki koyu sıkıntıyı.
Hiçbir yerde durmamıştı yüksek duygu topağından
kopartıp buluşturduğu kelimelerin yenik tadı:
“Birden çöle düşmek ve susuzlar gibi yanmak” –
iki satır arasında mutlak bir boşluktu kalan
onları kendisine, neden bilmemişti hiç,
ayırdığı zaman.
Çıkıp yürümüştü ertesi sabah dönmemecesine.
Sırtında uzun ağır bir paltoydu mevsim,
yüzünde kaskatı korku
içinde sabırsız bir atmacaydı tüneğine kilitli,
kimsenin tanımadığı bir ezgiyi mırıldanan.
Açmıştı birden gözlerini: Aklında o an bu an
ilk karşılaştığında, Cuma’nın ayak iziydi
uğuldayan.

III

Başının altındaki yastığı düzeltiyor
hemşire. Sermet Sami gelebilir akşamüstü,
Ankara’dan bir telefon belki, Erenköy’den
bir tek kendisi için yaratılmış bir serinlik,
“Allahım, böyle bırakma beni: Göğsüm de
büyüyen kederden ne kadar bezginim”
Bir yanlış anlamalar zinciridir Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan:
Şimdi bir topaçın tükenmez kavislerinden
geçiyor Münir ve Biarritz’deki yapışkan
yaz ve Çengelköy’de yudum ladığı adaçayı ve
Martinho da Arcada’da günlerce oturup
durm adan içki içtiği sessiz gölge.
Usulcana kapatıyor kapıyı hemşire.
Güneş bir daha hiç aynı noktadan
doğmayacak. Bir daha hiç aynı noktadan
batmayacak, yekpare sessiz gemi.

Enis Baturkus-cenneti

 
Muhacir Kuş için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kan Lekesi

“Bütün bunlar çok iyi, çok zarif şeyler de”
demişti: “Artık tek bir mümini kalmamış
bir dinin peygamberi olmak neye yarar?”
Doğruydu bir bakıma, her zaman taktığı
soğuk mesafe maskesinin ağzından tane tane
çıkan bu sözler, başka doğrular da ekliyordu
nefes aldırmadan: “Hem kim tanır bugün
Juliette Drouot’yu ya da erguvanın rengini
nisanın ilk haftasında, Tanrı aşkına, bir
tek kul biliyormusun çevrende – uyansın
sabah ve Monteverdi dinlesin, bir kadınla
beyaz örtülü bir masada yemek yerken yeni
gelen kırmızı şarabı şişe boşalana kadar
kadehe yavaş yavaş doldursun -gömlekte
yayılan kan lekesini düşünme hemen-,
soyu tükendi güzelim sessiz karanlığın,
kelimeleri ve anlamın yanındaki ham büyüyü
ve gecenin sonuna bel bağlamayı iki gün
arasında nirengi sayabileceklerin soyu
tükendi”. Bir an susup yankı mı beklemişti,
bağlamıştı sözünü fazla açmadan arayı:
“Aramıza karışmak için çok geç şimdi
dostum: Neden küçük bir çıkın doldurup
yola çıkmıyorsun – haritasız, pusulasız,
bütün bütüne hedefsiz? Yeryüzünde senin
gibi kıblesi baştan kaybolmuş başkaları da
olduğu aşikâr: Bosch’un o yarı meczûp
yarı dâhi Harika Çocuğu’sunuz belki de siz-
kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler”

Enis Batursiir-antolojim

 
Kan Lekesi için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

FUGUE XVII

“Ne Zaman Bitiyor Peki Kitap?”

“Nerede ne zaman başlıyorsunuz bir kitaba
sözgelimi?” diye soruyor kadın. “Bilemiyorum”
diyor şair: “Başlangıcı sonra farkediyor galiba
insan: İlerlemiş bir hastalık gibidir şiir: Hemen
hep gecikir teşhis”. Birkaç aydır kitabı kuruyor.
Hayatlar geri duruyor artık: İmgeleminde yüzen
yüzler, kesitler, sanrılar bırakıyorlar yerlerini
harflerin ve boşlukların yarattığı pürüzlere.
“Vazgeçtiğim kelimeler”: Gülümsüyorlar, uzun
bir sessizlikte aynı anda karar kılmadan önce.

“Ortaya çıkan tartılır, uzun uzun didiklenir de
sonunda size kalır elinizden kayarak gidiveren
şiirin delici tortusu”. Fransız Hastanesi’nin dar
yan sokağında kaç gün dolaştığını kimse bilmeyecek
artık: Dışarıdan, pencerelerin arkasından dikkatli
retinasına çekilen enstantanelerin içeriği boğmuştu
kabaran içinde kabaran sözü: Hayat, Ölüm, Bellek,
Unutuluş arası ötekilerde birikenler çatlatmıştı
günden güne artarak kendisinde biriken kederi.
Kimse bilmeyecek neden tökezlediğini Browning
üzerine çattığı uzun şiirin, neden belirsiz bir
sonraya bıraktığını Olga’yla Anton arasında
tutup dağlandığı kor parçayı, “Fantastik Senfoni”
için kurulan ve çözülen akrostiş düzenin nasıl
camdaki buğu, silindiğini. “Bir başka Kül Dîvan’a
kalmış olabilir bazı aykırı mevsim tohumları:
Buruk şakrak bir Mucitler Tarihi’yle yanyana gelsin
istediğim nihavent Dîvan Edebiyatı Müzesi şiiri,
beste uçarı diye güftesini kökünden kazıdığım
Lady Sings The Blues – ve ürkerek sakladığım
Bir Ölü’nün Şiiri: Her kitabın koyu noktasıdır
ondan taşan, eksilen biricik taşların duvarı.
Kimse bilmeyecek, ben bile: Ne zaman çalacak,
başka bir elin kurduğu durma geciken kör saat.”

“Nerede ne zaman bitiyor peki kitap? Bir
karar mı, bir pes etme eşiği mi yoksa sizi
boğan?” İçinden geçiriyor bu soruları kadın,
biliyor ki bazı yanıtlara kavuşmak için yırtıcı
bir suskunluk dönemini tamamlamak gerekecektir.
“Ne zaman biter kitap, diye soracak olursanız,
bunu basıldıktan çok sonra belki anlayabilir
şair: Gün gelir bir tek şiirin ışığı anlık bir
tutku yaratır: Tıpkı gece gökyüzünü bir uçtan
ötekine kateden yıldırımın bize gecikerek ulaşan
sesi. Ona bakarsanız: Belki anlamayabilir de”
Kitabı çattıkça deliniyor uykusu. Bazı geceler,
biriki saat yatıp dikiliyor. Tek bir ışık yanıyor
uzak bir pencerede, rüzgârda sürükleniyor hızla
çöp tenekelerinden düşen bez parçaları, kimbilir
nereden nereye yol alıyor karanlık gökyüzünde
ışığı bir yanıp bir sönen uçak. M asaya oturup
kısa dalga istasyonlarını tarıyor bir seferinde,
bir başka sefer masaya oturmadan dönüp yatıyor.
Dopdolu uyandığı sabahlar. Tıkandığı akşam.
Çıkıp bir yürüyüşün içinden tutturamadığı
bir kıvamı arıyor: Dilin ucunda dolaşan oynak,
uçarı bir gamze sesi sanki: Yakaladığı an
kaçırdığı ayar: İşin burasına gelindi mi
biraz da çaput, büyü, muska tadı: Aranan.

Enis Batursiir-nedir

 
FUGUE XVII için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Fa Bemol

Sanmıştım ki: Gidersem dönebilirim.
Bilirsiniz, hem de nasıl basmakalıptır
zaman tüneli imgesi. Girdim oysa ben,
çıkamadım: Uzun, hızlı, girdaplı bir
tek yöndü – vardığımda ne kendimdim
artık, ne başkası: Ne canlı, ne cansız,
eskimiş nota kâğıtları üzerinde bir avuç
kanlı ses, mürekkep lekesi, iç çekiş;
ne olmuşum, ne olmamış.

Enis Baturgitmek

 
Fa Bemol için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Vasiyet

Her yıl vasiyetimi yazardım bir kağıda,
insan birdenbire ölebilir ve bıraktığı izler
sayısız kararsızlık doğurabilir korkusuyla
kalanlar için – soru işaretleriyle tıkabasa
dolu kalanları gördüydüm: Rahmetli benden
sonra tufan diye mi düşünmüştü, yoksa
aklına mı getirmek istememişti öleceğini,
anlamadım hiçbir zaman nasıl yaşanabilir
ölüm düşüncesinden bunca firari: Birden
gidenlerle ağır ağır gidenler doldururken
günlerimizi, neydi ki vasiyet bellediğim:
Kâğıt üzre kâğıt üzerindeki vaziyetti.
Vasiyet gidenle ilgili benim durumumda,
kalan için tek kalan tasa verici bazı işlemler.
Bıraktığım bırakacağım borçsuz bir hayatla
içerikleri yalnızca benim gözümde açık seçik
olan yüzlerce dosya: Nereden kim baksa
benim gider hanemde kayıtlı bütün bunlar,
bir de mütevazı bir gelir olasılığı torunlarım
için: Ne öldürür, ne yaşatır. Asıl sorun
manevî bedelin altından kolay kalkılsın:
Varsa ruhum, olacaksa gövdem zerrelerine
ayrıldığında bile, kıvranmasın isterim
sessiz soluksuz gezeceği sessiz boşlukta,
rastlayıp bir kahvede genç bir insana:
Hâlâ kitap okunuyorsa ve basılıyorsa
hâlâ yazdıklarım: Elindeki kitaptan
göreceğim yanlış kurulmuş bütünlüğüm
doğru bırakılmış bir eksikten beni
o halimle o an acıtmasın.

Belki birkaç şiir, belki birkaç satır, kelime-
ben böyle kurmak istiyordum beğenmediğim
evreni yeniden, ne geçtiyse geçmiştir elime.

Enis Baturvasiyet

 
Vasiyet için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bahara Doğru

Kış bitmiş sayılmaz henüz,
yanına çömelmiş
bahar hakkında konuşuyorum
bodur limon ağacıyla,
soğuktan uçları biraz yanmış
yapraklarının,
gene de canlı ve dilbaz,
ne biliyorsa anlatıyor
hızla yutarak kelimeleri,
soruyorum, daha önce kimse
sözetmemiş ona Monet’nin
ufarak tablosundan,
gidip içerden getiriyorum
kartpostalını resmin,
bakıyor uzun uzun, susuyor,
kimbilir ne düşünüyor.

Enis Baturbaharla-konusma

 
Bahara Doğru için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Şubat 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

THE WAY THEY LIVE NOW (Uyarlama Denemesi)

İlk gidenle dağılmaya başlamıştı aslında tarikat,
diyor Fatma, da diyor Alyoşa, ilk gidenin
neden gitmeye karar vermiş olduğunu anlamak
gerekirdi, öyle ya birşeylerin dağılmaya hazır olduğunu
düşünmese, sözünü kesiyor Ekrem her zamanki gibi,
Yavuz’du ilk giden, unutmamak gerek, zaten kalmaya
niyeti olmayan biri, ne o bize ısınabilmişti ne de biz
onu benimseyebilmiştik, evet ama diye atılıyor Nilgün,
ilk o gitmiş olsa bile, hatırlarsan aynı dönemde Mete’de
karar vermişti New York’a gitmeye, demek ki çözülme
bir tek Yavuz’la başlamadı,  hem kalanlar da gitmeyi
akıllarından geçirmeyenler değildi, çoğumuz adını
koyamadığımız bir tarihe erteliyorduk içimizde saklanan
yolculuğu, yani diyor şairaneliği elden bırakmadan
Emin, tetiğe dokunmuştuk gerçekten, ağır ağır yol alıyordu
ağır çekimdeki gibi hedefine doğru namludan fırlayan
mermi, gene söze giriyor Ekrem dayanamayıp,
çarpıtıyorsunuz yahu şimdi makarayı geri döndürüp,
ben meselâ hiç gitmeyi düşünmüyordum o sırada,
tam tersine herşey öylece olduğu gibi dursun ve sonsuza
dek olduğu gibi sürsün istiyordum, iyi ya işte diyor
Alyoşa, bu da herkesin dağılmaya başladığımızı
gördüğünü kanıtlıyor, zaman durmayacağına göre,

Enis Batur
doğu-batı divanı II
kırmızı yayınlarıyalnızlık

 
THE WAY THEY LIVE NOW (Uyarlama Denemesi) için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Temmuz 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Doğu-Batı Divanı’ndan

Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi,  kaybetme
ve kaybolma duygusunu? (s.15)

Gerçekten de bir yanlışı bir başka yanlışla
düzeltircesine,  telâşla savrulmuştuk oradan
oraya: Kimi getirsek gözümüzün önüne kırık
dökük eşyaları çağrıştıracaktı. Yitirilen bunca saf hedef,
geridönüşsüz kararların yıprattığı uykular,
sabah uyanınca yüzümüzde patlayan
yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının
bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: İçimizde
toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın
bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti.  (s.16)

“Bilemiyoruz” diyordu son yıllarında,
“Tahmin edebilir mi bir kırlangıç gerçekten de
fırtınayı? ” (s.20)

Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire
başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha
şemsiyeyi açmadan.  (s.20)

Sorulsa,  bütün sorular ağır gelecekti.  (s.26)

izini; düşünebiliyor musun: Aylarca aramış her
yerde, her an: Bir gün gelmiş, belli ki sınırı var
umudun ve arayışın, De Quincey gibi sabit fikirli
bir adama bile -kaybettiğini anlamış Ann’i,
hoş gerçek miydi kurmaca mı bunu kestirmek güç,
hele ki Coleridge’le yarıştırırcasına afyon yuttuğunu
unutmazsak.  (s.27)

…Merak etmişimdir hep:
Çocukluk arkadaşları ile yeniden başka bir hayatı
paylaşabilir mi insan? (s.28)

Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,  (s.30)

…içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir. (s.30)

Chateaubriand’ın René’sinde rastladım -bilmem
sever misiniz?- onu nerdeyse tarif eden bir
cümleye: “Yorgun düşmüştü sevilmekten” diyor
bir kahramanı için kitabın – kadınlardan başını
alamadı hiçbir zaman, uçlara sürükledi kendini, (s.37)

çekip gitmiş güneşin bıraktığı soğuk iz. Elleri
titriyor, bu kaçıncı kadehte. Uzun bir metastazdır
viski ve güzellik: Kendi kendine demir alan bir gemi. (s.40)

sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere. (s.44)

Konuşmayı denedimdi tabii, ama siz de bilirsiniz ya
belli bir yaştan sonra çok karışıyor düşünce örgüsü
insanların: O anda aklından geçenlerle geçmişin
sınırlı bir dilimi durmadan içiçe geçiyor ve bir tek
kendilerinin mantığını kavradıkları bir düzenden
sökün ediyor görüntüler ve kelimeler ve birkaç işaret.

almışlar haberi, hâlâ aklı almıyordu anlaşılan,
ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer. (s.46)

söküp taşıyordu notaları. Genç bir çift izin
almadan ilişti masaya, Avram’ın soru bile
sormaksızın getirip önlerine koyduğu iki susuz
rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: “Git kendini çok sevdirmeden”. (s.51)

…”Ne arıyorsun
burada bu halde?” diyebilmişti, koluyla ağzına
giren damlaları silerek. Ancak o zaman başını
kaldırıp bakmıştı kadın, aylardır duymadığı
sesin geldiği yüze. “Kaybettim oyunu değil mi?”
demişti önce – ama bir soru gibi çıkmamıştı
sözün sesi: “Film de bir boka benzemedi zaten.”
Öylesine açıktı ki bunları artık kimseye
söylemediği: “Her gece buraya geliyorum aslında,
seni göreceğimi umduğumdan falan değil, içeride
ışık yanıyor ve bana çok iyi geliyor bu.” (s.65)

Herkes farkında oyunun da, rol gereği dalgın.  (s.66)

Keder kuşlarını bende gördüm.

Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
unutmam ben ayrıntıları, kimdi
hatırlamıyorum tabii, ne önemi olabilir (s.79)

“Kapattığın fincanın içinde kaldın. (s.82)

Bir yanlış anlamalar zincirini Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan: (s.90)

kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler.” (s.92)

“Kimsenin, hiçbirimizin gelmezdi
aklına, işin bu boyutlara varacağı.” (s.104)

İnsan önce kendisinden yola çıkmayı öğrenmişse
dönüp gene kendine varır.  (s.109)

Bir şiirin yükünü, sığasını, genleşme eğilimini belirleyen etmenler onu doğuran atmosfere sıkı sıkıya bağlıdır. Yükleme, istif, şiirin daha çok eksiltmeyle yazıldığını bilen biri için riziko dolu kavramlardır.  (s.126)

içine girmeye çalıştığım resmin dışındayım ben. (s.127)

Bir gün nasılsa yolumu yitirdim, bir daha onu bulamadım. Kimse, bile isteye, evini yurdunu terketmez: Kişiyi saran koşullar, kuşatan vakit, sıkıştıran ötekiler hazırlar izlerin silinmesini. Neden sonra, nice çırpınışın ardından, yeniden kendi evini yapmaya kalkışır. Onu üzerine kuracağı yer kalmamışsa evini oradan oraya taşıyacaktır.  (s.128)

Bulamıyordu ki kimse, en doğru kelimeyi. (s.135)

 

Enis Batur
Doğu-Batı Divanı I

enis_batur_divani

Kırmızı Yayınları

 
Doğu-Batı Divanı’ndan için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Kasım 2015 in Altı Çizili Satırlar, Bercestem, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: