RSS

Etiket arşivi: Fulya Codal

Avuntu

..sonra;

dudakların ismimi fısıldadı
içimde bir deniz havalandı
gülüşün arsız, yüzün beyazdı
ölüyordum, bakışını fark ettim
seni olmayan bir şeye benzettim

-ki düşünmek en zor halidir özlemin!

ben kimseyi böyle hunharca sevmedim
sen herkesi öyle güzel sevdin ki
kimin sevgisi daha demokratik
kimimizinki daha politik bilmiyorum

herhangi biriyim, herhangi biri için
ama herhangi biri olmadığın için 
herhangi biri olacağımı düşünmedim senin için
başkaları olmadı herhangi biri olduğumdan
başkalarının olmadığını düşündüm herhangi biri olmadığından
sözlerin başkasına değdi, rüzgarında ben savruldum

-galiba alternatif bir ağrı bulmalıyım kendime..


sesini tutsam kırlangıç sürüsü doluyor ciğerime
ırmaktan geçen antiloplar besliyorum sevinçten
bir belgeselde izlemiştim
zor oluyor ayaklanan korkuları bastırmak
seni görünce heyecanım timsahınkiyle eş
şimdi aramızda olmayan bir aşk seç
sen böyle kırmızıyken geçemiyorum 
yeşil yanarsa kalbin bana son dakika geç

-ah yine ne çok şey istiyorum!


’sevgilim yağmur yağıyor’ diye başlamalıydı bu şiir
ama duygusallığın hiç sırası değil
sen beni bıraktığında halime kendimin
sütten yeni kesilmiş o zamanlar gibiydim lakin
cami avlusuna da bırakılmıyor ki aşk dediğin

’sevgilim yağmur yağıyor’ demeyi ne çok isterdim
bir sobanın başında kestane çatlatıyorken ikimiz
nasıl da unutmuşum evlerimiz kaloriferli
-bu hayali hiç sevmedim!
kestaneyi sever misin bundan da şüpheliyim

sevgili(m)! 
seninle hiç hayalimiz yok, yeni fark ettim
sevgilim diyorum, bunu kafka’dan öğrendim
burada yağmur da yağmıyor
milena kadar çaresizim

dün gece seni ışıkların saçılırken gördüm
yıldız mıydın, ay mı? -karar veremedim
ne olduğun benim için mühim 
ben sana güneş oldum örneğin
yanan yalnızca içimmiş 
mevzu biraz derin

aslında yokluğunu anlatmak zor değil
neden! diye sorunca bocalamasam anlatabilirim
mantığımı seyyar satıcıdan ucuza almış gibiyim

sevgilim! ah benim deli mayınım
serseri buzulum, yanan iklimim
seni dokudum, uzaklığı keşfettim
son kez eğildim 
pürtelaştı ellerim

-gamzelerinden öptüm fotoğraftaki senin


kendini unutturmak için mi susuyorsun?
arada bir uğra, sitem et, kalbimi kır, şiir yolla

konuşmak istiyorum mühim olmayan şeyleri
ankara’ya gelen baharın nazındaki ayazı
çekirgelerden korktuğumu
ve serçeleri çok sevdiğimi söylemiş miydim?

hiç gün doğmadan neler doğabileceğine şahit oldun mu?
örneğin uzun sancılardan sonra doğan bebeğin kokusu
gecenin bir yarısı çalan telefondaki sesin mahcubiyeti
bir gecede hayatı değişen insanları diyorum
gün doğmadan doğar bazı hikayelerimiz

’bana güzel ama imkansız bir şey söyle’ deseydin
sevgilim olmadığın zamanlarda da sevebildiğimi
bir japon balığının gözlerinden öpülebileceğini gizlemezdim

sesine kapılınca yaşlı bir çingenenin
ağaç kovuklarının içine gizlendiğimi
ve sıcak ikindilerde gölgeme sarılıp çok kere
tekliğimi çoğul hissettiğimi keşke bilseydin

-gayri meşrulaştırabiliyorum bazen esas hikayeleri


söylesene hangisi daha büyük
toprağına küsüp kuruyan ağacın sevgisi mi?
dalından düştükçe yeniden yeşeren yaprağınki mi?

-başkasında bulamadığım neydi sendeki?

misal o ki ben sana 
eli ayağı düzgün cümleler kursaydım
gidip topal sözlerle kirletmezdin gözlerini

biliyorum, biliyorum, biliyorum, ah!
saçlarım uzamayacak, sen hiç gelmeyeceksin
mutlulukla ilgili şüphelerim bitmeyecek

-sen de boş bir avuntusun
sonsuzluk yok ellerinde..


fulya/genişzamanlar_nisan2014

Fulya Codal

 
Avuntu için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mayıs 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Erken Rezervasyon

                               bilinmezliğiyle bildiğim bilinmeze…

kadın ironiyi seviyor, adam incinmeyi
her şeyi ucuza harcıyor kelebek ömürlü zaman
adam kadının gülüşünü üflüyor mumdan kalbinin ateşine
gamzesinin izi hala duruyor gözbebeklerinde

simsiyah bir rüzgâr geçiyor içindeki boşluktan
adam acı dumanı içine gömüyor
çocuksu bir alınganlık okşuyor yanağını
kirpiklerine misafir sitemkâr bir yağmur başlıyor
belleğini saklamak istiyor kadın
susuyor gözleri / sözleri düş’e koyuluyor
fark etmiyor adamı
fark etmeye bile çalışmıyor adamın ıslandığını

adam çoğul halini yaşıyor yalnızlığın
varlığı içinden payına düşen yokluğunu alıyor kadının
dilinde viraneye dönmüş bir hikaye sayıklıyor
düpedüz ahmaklık ve lüzumsuz üzüntülerle dolu
damlalarla boyuyor umudu / bebeğini doyurur gibi
dik bakışlarını öfkesinin üzerine deviriyor kadın
mavi değil, gri değil, siyah değil
sönmüş bir şehir gibi karanlık

kadın baharsız bir tomurcuk
cehennem içinde cennet arıyor adam
yağıyor da yağıyor yağmur / inceden
diz çöküyor yağmura toprağın çatlamış bedeni
diş ağrısı gibi zonkluyor, çekiliyor, af diliyor
ne ay güneş’i özlüyor, ne güneş ay’ı geri istiyor
araya bulutlar giriyor
yüzler paramparça, diller alev saçıyor
olduğu yerde kırılıyor aynalar

görmüyor kimse aralığın kapandığını
mevsimler bile inanmıyor artık yağmurlara
adam halâ şiirdeki gökkuşağında bekliyor kadının dönmesini
kadınsa artık şiirlerde ıslanmayacak kadar gerçekçi

toy bir rezilden öğrendiği edebi kucaklıyor adam
boynu bükük bakıyor kudreti / buğudaki can’a
bıçak keskin, gözler bıçak, ölüm kesin
ve hepsi kadının adında birleşiyor

ölüyor kelamlar menzilinden habersiz / kadın aşk’a namahrem
hâlden anlamayanlarla geçiyor her güz ve her yüz halsiz
elleri telaşlı; iş arıyor, anıları ateşe veriyor, tütün sarıyor
öyle ölümsüz ki kadının elleri, her dokunduğu adam diriliyor

kalbine batan kahırlı bir kıymık gibi yaşıyor içinde kadının gözleri
çürüyen ruhunu kemiren çıyanlar ve beynini yiyen iblisler doğuyor kadının yokluğundan
kadının sessizliği nefretini savuruyor adama
kadının kalbine bağladığı ümidi kesiyor artık adam
erken rezervasyon yaptırıyor kimsesizliğin yurduna

fulya/aralık2012

Fulya Codal
 
Erken Rezervasyon için yorumlar kapalı

Yazan: 17 Mayıs 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yalnızlığım Karanlığı İncitmesin

..kahır da yara’dır!
kalp yarası..

Sevgili dostum
Son günlerde tahminsiz gelişen tatsız şeyler oluyor. Bendeyse sürekli bir yakınma, devam eden bir isyan ve hiç bitmeyen gözyaşları var. Yeni yeni haykırışlar besteliyorum devrimime. Gücüm kesilince kalkıp yalnızım diyorum boyuna; sanki herkes kalabalıkmış gibi!

Yağmurdan arta kalan küçük su birikintilerine düşmeden karşıya geçmeye çalışıyorum; sanki biri eteğimdeki çamuru görecekmiş gibi tedirginim. Bazen utanıyor, bazen gururlanıyorum. Birçok duygu geçisi arasında dönüp duruyorum yine.
Geçen gün sesimi duydun; soğuktum, uzaktım ve eğer gerçekten kalbinle dinlediysen, seni çoktan unutmuş gibi yankılandığını da anlamış olman lazım.
Benden çok şey gitti, alamadıklarım oldu, ayıklayamadıklarım, ayıltamadığım uykulu sahipliklerim… Elimden kayıp hayatın alacasına saçılanlarsa çoktan bütünleşmişti o renk karmaşasıyla. Önce kaktüsler kurudu, sonra balıklar öldü. İkimiz seninle eş zamanlı terk ettik varolan düzeni. Sen gidince ölürüm sanmıştım. Ben gidince ölürsün sanmıştım. Bak yaşıyoruz. Bak! Her şeye alışıyor insan… Demek ki sevgimizi fazla büyütmüşüz gözümüzde…

Zamanla sevilmez, zamanla unutulur bilirsin. Biz birden sevdik ama zamanla unutmak istemedik. Bize eşlik etmesi gücümüze gitti zamanın. Zamanla aynı hızda ve aynı ritimde yürümek istedik. Görüyorsun ki zamana yeniliyor insan. İnsan dediğin balık mı ki hafızası tembel olsun derdim. Öyleymiş sevgili dostum. Zaman iyilikleri de, kötülükleri de unutturuyor insana. O öyle bir silici ki, geriye yalnızca birkaç zerre anıların tozu kalıyor. Sonra bir bakıyorsun bir dakikanı ayrı geçirmek istemediğin insan, Afrika’daki bir siyahi kadar uzağın oluyor. Ne aramak, ne sormak, ne cemalini görmek… Hepsi bir düş oluyor. Zaman iyileştirse de aynı ölçüde nankörleştiriyor bizleri. Unutkan, pervasız ve vefasız insanlar olup çıkıveriyoruz meydanlara.
Aslında sen de haklısın. Harflere basmaktan daha zor rakamlara dokunmak! Yazmak daha kolay, sesindeki buğuyu anlamaktan! Sanal bir sandaldayken suyun üzerine silinip giden harflere itimat etmek, sahibine nasılsa ulaşır diye gönül rahatlığıyla teslim etmek cümleleri… Ah kayboluyorlar oysa! Muhattabının gözüne bile değmeden. Zamane dostlukları bunlar. Dokunmaya, görmeye, sesini duymaya ne hacet!

Sevgili dostum. Bak sonunda bu da oldu. Artık seni özlemiyorum. Sendeki ve bendeki iki yüreği yanyana getirdim ve anladım ki birimizinki yalnızca kan pıhtısından ibaret. Hani diyor ya şair, herkesin kalbi var sanılmasın! Sanmıyorum artık idare et…
Sana delice bir öfkeyle kızdığım zamanlar oluyor. Öyle yorgunum ki daha iyisi gelmiyor elimden. Daha iyisi seni incitmek olurdu belki ama yapamam. Ben karşılığını alıyorum aynadaki aksimin. Özetle sevgili dostum, ben hata ektim, şimdi pişmanlık biçiyorum!

Bunca zaman senin hep diğer yarım olduğunu düşündüm durdum. Ayrılmaz yanım, dayanıklı yanım, görmeden sevebilecek kadar tahammüllü yarım.. Bunca boş dünya işi arasında beni es geçtiğinde anladım bir olmadığımızı. Hem senin kalbin benden bağımsız çarpıyordu. Belli ki bu şekilde atıyor olmasına belki sen, belki de ben müsaade etmiştim. Bizden başkası değildi suçlu. Belki benden başkası değildi. Ama ne olursa olsun ben hayatımın en zor günlerini yaşıyordum ve sen yoktun. Yaşadıklarım anlatamayacağım kadar ağır, taşıyamayacağım kadar büyüktü.. İhtiyacım olduğunda yanımda olmaman, bizim için eksik bir vefa veya ne bileyim tamamlanmamış bir duygu göstergesiydi. Bağlılık, güven, vefa zoraki olacak hisler değildi. Dost dediğin, çağırmadan gelendir. Anlatmadan, senin darda olduğunu hissedebilendir. Göze, söze gerek duymaz dostluk. Hislerle yol alır. Sen hissetmedin.. Şimdi düşününce sitem bile etmemi gerektirmeyecek kadar uzak olduğumuzu anladım. Öyle ya, insan hatrının geçtiği insana sitem eder, sevildiğini bildiği insana nazlanır. Ki sevmek artık hiçbir şeye yetmiyor. Görüyorum ki bizim sevgimiz yokluğa, vefasızlığa, zamansızlığa katlanacak güce sahip değil. Zorluklar paylaşıldığında azalır sanmıştım hep, ama zorlukların paylaşmadığında katmerlenmesi çok beterdi… Az önce bir konuşmada şöyle dedi telefondaki ses; ’Sesin kötü geliyor, ciddi bir şey yok değil mi?’ ’Ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir ki!’..

Evet ölmediğimiz sürece her şey steril, her şey yolunda. Ama şunu unutma sevgili dost’um, ben ’gel’ dediğimde gelmediğinde bitti her şey. Sonrası uzatmaları oynamaktan başka bir şey değildi. Belki de çok uzun zaman önce kangren olduğunda dostluğumuzu kesip atmayı becerebilseydik, tüm ruhumuza yayılmayacaktı vurgun. Hayattan hep darbe aldığımı düşünürken nasıl da koca bir yanılgıda ömür tüketmişim meğer. Hayat değil, insanlarmış acı veren!
Galiba umutsuzluk en beteri. Bu umutsuzluk bendeki bütün yaşama gücünü alıyor. Değer vermek ve değer görmekle ilgili sıkıntılar içerisindeydim. Nedir değer vermek? Bir insanı belki kendinden dahi fazla önemsemek veya öncelikler sıralamasında tutmak. Sırtında taşımak değil, yanında yürümek. Değer verdiğim için vazgeçtiklerim ve değer görmediğim için vazgeçilemeyenleri düşündüm. Değer vermekte, değer görmemekte aynı derecede can acıtıcı bir şeydi. Çünkü insan hep kendisinden ödün veriyor, değişiyor ve eksiliyordu. Birisi bana değer vermek nedir diye sorsa benim yaptıklarım derdim sanırım. Değer vermenin karşılığı ben olmalıydım. Literatürlerde bile böyle anılmalıydı değer vermek. Ben değişmiştim. Verdiğim değerler yüzünden eksile eksile ufacık kalmıştım. Birisine darda olduğunu bile bile ırak durmak değer vermek değildi. Ve darda olduğun ortadayken es geçilmek de değer görmemekti. Her ikisi de birbirinden beterdi. Sesler yükselir, insanlar kırılır, ruhlar incinir ama özündeki değer başkadır, değişmez. Doğru! Ne bu kadar hafife alınacak kadar yüzeysel, ne de abartılacak kadar zor değildi değer vermek. Yapılması gerekenler belliydi. Her şey ortadaydı. Sevilen insan önemsendiğini hissetmek istiyordu hepsi bu! Ona bunu hissettirmek bu kadar imkansız olamazdı. Eksilmekle aynı şeydi değersizlik. Verdiğinde de, almadığında da eksilmek söz konusuydu. Değer vermek, -sana değer veriyorum! demek değildi. İcraat etmekti. Fedakarlık yapmaktı. Lafta kalmayacak kadar mübarek, mübarek olduğu için de kutsal bir şeydi değer vermek. Ama nedense değer görmek için değer vermek yetmiyordu çoğu zaman…

Bendeki karanlık bile bir yara. Aydınlık gözlerimi kör ediyor. Yaram var, kanayan, hiç kapanmıyor, iyileşmiyor. Biliyor musun sevgili dostum, kahır da bir yaradır, adına kalp yarası denir! Ve bazı yaralar var ki, onları dostlar dahi iyileştiremiyor…

Şimdi sen beni uzaktan izliyorsun ya artık, böyle devam et.
Terk edilmiş ve bütün sokak lambaları sönmüş bir şehri seyre dalmış gibisin. Sende kalbimdeki ışıkları sönmüş ve terk edilmiş şehirde yaşamaktan umudu kesmiş ve fes edilmişsin artık sana olan düşkünlüğümden…

Oysa hala göremiyorsun. Bilmiyorsun çarmıhta gerilmişim ben, gerilmişim bir ok gibi ve bıçak gibi bir yaydan kopmak üzereyim. Yalnızlığım karanlığı da incitecek.

Ben sadece O’nu kaybetmedim ki! En temiz kalpli arkadaşımı, hiç büyümeyen çocuğumu, kaşları çatık babamı ve ömür boyu özleyeceğim bir adamı kaybettim..
Kaybetmekte hünerli biri olduğumu düşünürsek eğer, o gitti, o gidince herkes gitti ve ben her şeyimi kaybettim…

fulya/kasım2012

 
Yalnızlığım Karanlığı İncitmesin için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Aralık 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yok

”yaşasaydın söyleyecektim sana,
yaşamıyordun ki,
başka bir şeydi senin yaptığın.”

’Hatıralar üretiyorum telgraf tellerinden.
Akşamüstleri fesleğenleri suluyorum,
Bekle demiyorum kimseye, unutma demiyorum’

Ahmet Telli

suya sabuna sapmadan
hınzırca çekiyorum o ipi boğazımdan
gerçek nedir diye sorgulamamalısın artık
mütemadiyen yorgunum

bu ağrı bindikçe böyle şakaklarıma
gerdanımdan bir ölmek doğuyor
takatim kesiliyor
durmaksızın kanımı emen bir kurt taşıyorum içimde
kalbimi kemiriyor kahrolası

gelsen de artık
aklımın kalbini toparlayamazsın
öyle dağılmışım ki boşluğa
bir şiir yetiyor soluğumu yutmaya

kimsenin etlisinde sütlüsünde değilim
o kadınının adı neydi unuttum
neden değişir insanlar
değişim çaresizliğin en beteridir
ve en çirkin halidir yaşamanın

bir yere geldim ki
adım sanım yok
benden başka beni duyan yok

çık bu şehirden ve yürü sonsuzluğa
öl n’olursun öl
yaşamayı beceremedin bunca güzellik arasında
yabancıydın, ulaşılmaz oldun mevsimlere
oysa tanır seni bu rüzgarlar

şimdi saklanıyorum bir damla suyun içine
toprağa yasladım alnımı
seni yitirdiğime göre
dönebilirim uyuduğum iklime
ve yeniden başlayabilirim/ölüme y’akın

’aramızdaki mesafe gittikçe güzelleşiyor’
yanlış anlama ama
bunda benim payım yok

-saksısını parçalamaya çalışan bir kaktüs gibiyim
artık sen bile iyileştiremezsin beni

fulya/temmuz2012

 
Yok için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Temmuz 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Irmağa Dökülürken…

Irmağa Dökülürken…

“Belki de asıl ustalık budur;
her zaman acemi olmayı bilmek…”

Turgut Uyar

-iltihap heveslisi yaralarımı kanat
içimden bir sen daha çıkart-

I-
hayli zaman geçti tenimden
dirilmek için erken bir ölüm geçti üzerimden
ne gelirse ondan deyip sus kaldım
aklım oradaydı

derine indikçe kaybettim sesimi
iğne deliğinden sokuldum toprağa
Baybars’ın tek gözüyle baktım dünyaya

onlar uçan kuşların iç huzuruyla çıktılar kuytularından
suskun günahlarını bavullarına kaldırdılar
şapkalarının içlerinde kumral ağrıları vardı
asmaya kıyamadılar hiçbir portmantoya sancılarını

II-
evvelce geldim
aslında hep vardım
çok gittim önceleri
bu defa kalmak için bekledim

bana masal okuma
çocuk yaşımı çoktan geçtim

sussam zayi olacak sözlerim
konuşsam çok üzüleceksin

ne yana döneceğinden habersiz
savrulup duran bir uçurtma gibiyim

III-
kimse gidemiyor böyle kalmalara meyilliyken adımlar
anladım ki hayat koca bir kova
balık olduysam
oltanın ne kusuru var

yakalanmaktan başka suçum olmadığı gibi
kancalarda can çekişen avlara da yazık oldu
oysa hiçbirimiz incitmek istememiştik avcıları

bir hayal kurdum herkes inandı
kendim bile inandım gerçek olduğuna
ortak olan yalanlar buldum
guguklu saat gibi kurdum
nabzımın hızlanan atışına
hep kendi içine çoğalan bir zamanda
birileri şahit oldu
nostaljik kalp çarpıntılı tik taklarına

IV-
oy ömrüm..
ve ah sudan çıkmış gururum!

hadi benliğim
hadi çok bilmiş sessizliğim
bu kez ç/ağla
bir çığlık ol genzimde; oradan oraya yalpalan!
tiz bir ses; yitirdiğim…
itinalı ellerinle dokunma; şimdi değil!
dermanlarına sarma bu kez acımı
bırak kanayım biraz kanmalara

buradan geçti
artık geçti
az önce uğurladım o kadını

ekose kaplı bir fuları vardı eylülden ödünç aldığı
ırmaktı o! eylüle akan bir nehirdi..

kendi içinde yanıyordu çağlayan ikindileri

V-
diyorum sana!

görmediğimde tedirgin oluyorum neşeni
ya o da beni göremiyorsa…
diyorum.. susuyorum sonra çaresiz…

ben benden geçmedikçe elimde bir mayın
ha patladı, ha patlayacak içime
kalbimde kalabalık hüsranlar yankılanıyor
geçmeler tanık mı kimsesiz çocukluğumun kayıp renklerine

ilgisizlik hastalığına tutuldu kalbim
korkma, bulaşıcı değil..
ilgimden zerre ödün vermedi savunmasız hücrelerim
aşk vitaminleri içtim şiirlerde
ve şarkılar eşlik etti inceliğimi yitirmeyeyim diye
ben hala abartıyorum çok sevdiğimde

VI-
eylül arafıydı tutulduğum hazan
ve daha hiç geçemediğim mevsimdi, mevsimlerden…

şimdi hatırlıyorsan anlarım ancak; şuursuz sınırlarımı
unuttuysan boşver!
nerden başlayayım anlatmaya; yanılgılarımın zafer anlarını

hatırla!
kutsal bir yangındı bu
dünya tutuşmuştu dehşetinden

diyordu ya şair;
’sen bu şiiri okurken
(kim bilir)
belki ben başka bir şehirde ölürüm’

VII-
önsezili ihtimalleri kaldır üzerimden
dudaklarımda bir şarkı patladı demin
üzerimden notalar geçiyor sanki

duydum ki
iyi niyetler ülkesinde
hep pembe açıyormuş
fulyalar bile

boşluklarından yer aç biraz
bir şehrin sızısına düşeriz belki
ölümlerden ölüm beğenir gibi

ben sana / sen bana
yanan iki bulutuz şimdi

Fulya Codal

 
Irmağa Dökülürken… için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Mayıs 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

ben şimdi gelmiyorum ya

– su gibidir insan dediğin
çatladığı yerden akmak için yol arar durur kendine
yıkmak ister bendini

kırgınım
ve bunun ne anlama geldiğini henüz bende bilmiyorum..

İbrahim Tenekeci

ben şimdi gelmiyorum ya
zehir zemberek bir kızıllığa uyanıyor düşlerim

içimi içimden soyup
en olmadık zamanlarda akın ediyorum çığlıklanmış korkularıma
şaşkınlıktan dilimi yuttuğumda mesela

ben şimdi öylece duruyorum ya
zevk ediyor büyücüler kahve diplerinde

çok biçimsiz hınçlar büyüttüğünde
yaşamak bilgelik gerektirir diyorlar
oysa bilgeler de ölüyor sonunda

şart mıydı kahraman olmak diyorum
haritalarda kaybolurken masallarımız
cennet hangi sevabıma daha yakın bilmiyorum

ben şimdi susuyorum ya
tinerci çocuklar karton döşeklerinde uyuyorken
en dibinden karanlığın bir ağlamak geliyor

ama ayaz

batık gemilerinizin içinde çırpınan ruhlarınız hala kafa tutuyor
sökülmüş geleceğinize
bizim de karaya vuramayan med-cezirlerimiz
g/örmeye çalışmadığınız heveslerimizden damlıyor

biz iyi insanlarız diye bas bas diretiyorum
öfkenizi hala anlamıyorum
bu kin de nesi manzaranın önünde

anlatın diyorum
bilmek anlamamaktan kötü değil
’kalbin kabı akıldır’
– su gibidir insan dediğin
çatladığı yerden akmak için yol arar durur kendine
yıkmak ister bendini

– öyleyse bu katılık neden

ben yolumu bulurum
kaybolsam da bulurum
önüme barikatlar kurmayın
yeter bağırmayın benliğimde

ve bu kadar çok susmayın
sizi duyamıyorum kibirlendiğinizde
alçak mı oluyorsunuz
gönlünüzü alçaklara indirdiğinizde

ki sessizken daha çok anlıyorum düşüncelerinizi
ama yalandan bozma gerçeklerinizle
çoğalmayın zihnimde

topraklarımda devşiriyorsunuz aklınızı
fakat görüyorum ki
nankörlük etmek için yaşayan adımlarınız var
çok fazla hainlik beslemiyor musunuz damarlarınızın akışkan şahaneliğinde

ben şimdi kanıyorum diye
daraltmayın eksenimi
akbabalar gibi üşüşmeyin tökezlediğimde

yaşlarımı toplarken dağıldım
yaslarımdan tutunmayın

bunlar benim intiharlarım
alacaklı değilim hayattan
en acısız sözcük ölüm artık
yaşamaktan daha yalın

sayıkladığım için
bu kaçıncı tekrar demeyin ne olur
saymıyorum artık lekelenmiş parmak izlerimi
bozgunlara uğrattığım saç diplerimi
yoklamıyorum artık

şiirlerin doğum sancıları için dişlerimi sıkmaktan
imgesiz yaşayanlara inat
rahmini parçalamayı öğrendim cümlelerin

kasımayazında
inceldiği yerden kopamadığında büyür mü insan siluetleri

Fulya Codal

 
ben şimdi gelmiyorum ya için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Nisan 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Adresi Kayıp Üryan Bir Ağıt

ayrılık kekremsi bir tat bırakıyor damağımda
ellerimde kanıyor kırmızı bir gelincik
gecenin dördünde üryan bir sessizlik
b o ğ u l u y o r u m
sessizlik ki derdimden harap düşmüş,sefil
sevdiğim
kuşatılmış geceye kurtuluştur adın
el değmemiş geleceğe fermandır varlığın
hiç olmadığım kadar gerçeğim bugün,yalın
/d i n l e a n l a t ı y o r u m/

-gözlerinsizgöremiyorsözlerinsizduyamıyorum-

benim vatanım tüm şehirlere uzak
ve her ülkeye yakındır dağları
yüreğim yüreğine bu kadar yakınsa
acın yüreğimin acısıdır artık

bir kuş çırpınır ayazda,yitik
kalbi ürkek bumerang oluverir
sevdiğim kuşun kanadına takılır
bir gece de iki umudu bitirir

sığınmak isterim bir şeylere
sığmak isterim bir kente
sığ sular gibi bi çare
s ı ğ m a z s ı n i ç i m e
sığ(a)mam,sığın(a)mam kimselere

ibadet gibi düşünürken vakit vakit seni
o vakit,her vakit ve şimdi,düşünürüm
aklıma bir tek gözlerin gelir
bir gülüşe sığdırırsın ömrümü
aklımı dudağının kıvrımında heba ederim
ömrüm
t u t u k l u
e l l e r i n d e c a n v e r i r
acemi intiharlar dizi dizi önüme serilir

sanadır tüm serzenişler
sitem etmeye kıyamam
isyanlar gövdem de boy verir

-ç a r e s i z i m-

yalnızlık beni kendince sahipleniyor
abanıyor üzerime üzerime
varlığınla can çekişirken
yokluğunla direniyorum
/k i m s e s i z l i ğ i m e/

ıslak gözlü,rüzgar bakışlı çocukluğun aklıma geliyor
i r k i l i y o r u m
kıyamıyorum sevmeye bile
y e k p a r e p a r e p a r e
gel ömrümü ruhuna sürgün eyle
gel ruhumu ruhuna kelepçele

özlemler sığmıyor akıyor şah damarımdan
lime lime etseler sen çıkacaksın her parçamdan

azad et bakışlarını sal üzerime
(değil mi ki biz bir bütünüz)
sarmaş dolaş olsun gözlerimiz
sözlerini savur benliğime
kazırım mıh gibi tüm hücrelerime

senin aklın ki ahengidir ömrümün

/g ö k k u ş a ğ ı m/

-geleceksenyağmurolurdökülürüm-

her zerremde seni s/aklıyorum yar
gökyüzünde yıldız diye seni arıyorum yar
şiirime hece diye
düşlerime gece diye
s e n i e k l i y o r u m y a r

/N E R E D E S İ N?/

bensiz gelen sabahlara kaçıncıyı ekledin?

günlerim kifayetsiz
dağlarımda hüzün var
eşkiya bir geceye kurban verdim aşkımı
bu kahrolası ayrılık hangimize revaydı?
bu berbat yalnızlık söyle şimdi bize hak mı?

s u s u y o r s u n!
cevap bile vermiyorsun
soğuk bir nefes kadar özledim seni
ben bu kalp ağrısı ile nereye kadar giderim?
y a b i r l i m a n o l u r u m
y a l i m a n a b i r g e m i
y a b i r y a r a o l u r u m
y a y a r a y a ç a r e
olurum işte bir şey!

sevdiğim
bu yine çözemediğim çok yanlışlı bilmece
azar azar bitirdi inan
ö l ü y o r u m i n c e i n c e
kalmadım artık
/ b i l e s i n ! /
e r i y o r u m g ü n d ü z g e c e
-kan revan içindeyim-
y i t i y o r u m h e c e h e c e

düş kovanında iğneli arılar
ne zaman hayaline insem
iğneyi canıma
zehri kalbime akıtırlar

kara gözlü
kem sözlü
y a r . . .
düşlerime sür gözlerini
gözlerine düşlerimi
kınama beni
b a ğ ı ş l a !
/akla beni/

-gözlerime süreyim sürme gibi hasretini-

sevdiğim
ezelden yoluma çıkmış
gider sandım
yerimde saydım
bir adım gitmedim ileri
yarim bir med-cezirdi
gelişi gibi hazin oldu gidişi
yarim bir med-cezirdi
ben kaldım
o g i t t i

-seviyorumbensenibensenisenisenibenseni-

ilk
günkü
gibi..

Fulya Codal

 
Adresi Kayıp Üryan Bir Ağıt için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Nisan 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yoksa seni içimsıra çok mu hızlı yaşadım

Bu yazının bir adı, bir türü ve bir cinsiyeti henüz yok. Annem hep derdi ki; ’samimi olmak en doğrusu… İçten ol, dürüst ol. O zaman hayatın sana açamayacağı kapı yoktur.’ Aslında yalan söylüyorum. Annem öyle bir şey söylemedi. Belki de söylemiştir, hatırlamıyorum ama söylemediyse bile bu felsefeyi annemin düşünmüş olmasını dilerdim. Şimdi yine her zamanki şaşkınlığımla dürüst ve samimi olmayı deneyeceğim. Çünkü elimde daha iyi bir kozum yok ve daha şahane bir yanılgı edinemedim henüz.

Yazmaya yazmaya delirdiğimi düşünebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Bence yazmamak da, en az yazmak kadar delice bir şey. Bunu bire bir yaşadım desem yeridir. Ailesel olduğunu düşündüğüm dertlerim, baharatların olduğu rafta depresanlarım ve tezgahta dünden kalmış bulaşıklarım var. Tipik bir kadınım ben. Dağınık ve sıradanım. Kahveyi çaydan daha çok sevdiysem burada bir mantık hatası var haklısınız. İroni yapacak halde de değilim üstelik. Bir sigara daha yaktım şimdi. Şairin dediği gibi; ’yaşanmışlıklara, yaşanmamışlıklara ve hiç yaşanamayacaklara’ keder niyetine olsun bir sigara da…

Evet ne diyordum… Nedense içimden bu yazıyı San Fransiskolulara (nasıl yazıldığını bilmiyorum, okuduğum şekliyle yazmak istiyorum. Biliyorsunuz yabancı dile vakıf değilim ve yazım kuralına bakamayacak kadar üşengecim bu aralar, ’hatta vakıf kelimesinin içerisindeki ’a’nın üzerinde de şapka olması gerekiyordu lakin buna takılmıyorum. Lakin de de şapka olmalıydı.. neyse), Bedevilere ve Afrikadaki çıplak ayaklı çocuklara ithaf etmek istiyorum. Biliyorum umurlarında bile değilim. Ama kim bilir, birgün belki olurum…

Haa bir de; Frida ve Diego var elbette. Bu yazının, tam da bu yazdığım satırlarında ikisi mutlaka olmalı. Onlar idolüm. Frida’nın Diego’ya yazdığı ’Senden neden vazgeçtim’ine bir gönderme de ben yapmak istiyorum. Frida’nın vazgeçiş nedenlerini okuduğumda, hayır dedim. Çünkü içimde bir şeyler sızladı. Çünkü Frida Diego’yu sevmekten hiçbir zaman vazgeçmedi. Aslında vazgeçişini değil, vazgeçemeyişini anlatıyordu. Öyle çaresiz bir haldeydi ki, içindeki ayaklanmayı bir türlü izah edemiyordu. Bu kadar yetenekli insanlar bile tek bir his uğruna darma dağın olabiliyor. Aslında Frida, neden bir türlü bu cerahatli aşktan kurtulamadığını yazıyordu. Yazıyordu, çünkü başka düşündüğü bir şey yoktu. Yazıyordu, çünkü Turgut Uyar’ın dediği gibi; ’başka türlüsü güçtü’. Canını Diego’dan daha ustaca acıtan bir adam daha tanımamıştı. Acısını seviyordu. Onu acıtmayı seviyordu. Daha mühim bir saçmalığı yoktu hayatta.

Yazımın bu kısmında sezdiğim kısa bir hikayeyi anlatmak istiyorum. Sezdiğim dediysem, öyle işte. Bu kısmını anlamasanız da olur… Hikaye bir oğlanla bir kızın arasında geçiyor. İlk buluşmalarında yaşadıkları absürük bir durum söz konusu. Oğlan ve kızın yaşadıkları birkaç saatin kısa özeti…

Oğlan buluşma yerinden alıyor kızı. Planladığı süprizin gerektirdiği üzere, allayıp pullayıp gözlerini bağlıyor kızın, elinden tutuyor. Bir çocuk oyunu kuruyor aklında. Mavi bir göl var geçmişte bir yerde bıraktığı. Oraya götürüyor sevdiğini. Vardıklarında hesaba katmadığı bir şey karşılıyor onları. Göl buz tutmuş. Bembeyaz… Üzerinde incecik bir sis. Oğlan kızın gözlerini açıyor usulca. Kız büyüleniyor. Oğlan maviliği göremediğinden hayal kırıklığına uğruyor. Yine de buruk buruk gülümsüyor. Kız, gördüklerinden mutlu ve biraz hüzünlü gibi… Kalpleri buz tutmuş insanlar geçiyor akıllarından. Hüzünle dalıyorlar beyazlığa…

(biliyorum siz böyle okurken manasız geldiğini, ama tam da böyle oluyor)

Buzdan gölün orta yerinde birkaç genç ve ellerinde bir bidon. Az sonra gölün üzerine dairesel aralıklarla döktükleri benzini ateşe verip kıyıya koşuyorlar. Kız oğlanın omuzuna dokunuyor. ’Bak!’ diyor… Göl yavaş yavaş çözülüyor. Beklenilen koyu mavilik parıl parıl parıldıyor. Tıpkı sevgi içmiş kalplerin çözülüşüne benziyor. Oğlanın gözlerinden yaşlar süzülüyor. Kız eğilip oğlanı öpüyor… Herkes rüyadan uyanıyor. Hayat olmadık bir melodide raks ediyor, çember daralıyor. Güneş deliriyor. Yağmur susuyor. Toprak, toprak kokuyor…

(hiç beklemeyin, sonu mutsuz bitmiyor)

Yazımın bu kısmında düzenli aralıklarla ve sürekli gel git kıvamında aklımı zorlayan buhranlarımdan söz etmeliyim. Bazen acayip şeyler hissediyorum. Düşüncelerim çıldırmış gibi… Kader.. diyorum… Nasıl oluyor sahi? Kader; ’İyiliği seçtiğinizde iyi olan yolun, kötülüğü seçtiğinizde kötü olan yolun kolaylaştırılacağı’ diye açıklıyor. Sorgulamalar orada tıkanıyor. Her şey öylesine açık ki… Seçimlerimiz ve kararlılıklarımız belirliyor kaderi. Bankada ölen o adam, su faturasını yatırmak için orada olsaydı keşke…

Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa; bana adaletten bahsetmeyin…
( p.samuelson )

Tekvir Sûresi… Şimdiye kadar işlediklerimiz içerisinde en zorlandığım… Çünkü kıyametten söz ediyor. Kıyamet! Yani; ’geri dönüşü olmayandan…’

’Bizim zamanımızda gelinler kayınbabalarının yanında zeytin yiyemezlerdi’ diyor.
’Neden!’ diyorum. ’Öyle şey mi olur!’
’Zeytin çatalı batırdığında kayınbabaya sıçrarsa büyük saygısızlık olur’ diyor. Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Zeytinle saygımı olur efendim.

Durup yatışmayı, biraz sakinleşmeyi umuyorum. Ne karga olabiliyorum, ne de tarladaki korkuluk. Öyle ıssızım ki, soluğumu duyuyorum. Uyan! diyorum; gafletten. Uyan ey ölüm. Kederden tanınmayacak haldeyim. Her yeni gün biraz daha tükeniyorum. Yanımda yoklar. Yoklukla imtihan oluyorum. Sesleri duyamıyorum. Tesellileri işitemiyorum, düşsel yardımları geri çeviriyorum. Adımlarım boşlukta sallanıyor, koşmalarım boşluktan yuvarlanıyor, durmalarım boşluğa devriliyor… Neyse..

Yazdıklarımı siliyorum. Silinmeyenler sizde kalsın istiyorum. Acıyı büyütmeliyim galiba. Yazmak böyle gerektiriyor kanımca.

Koluma yazdığım cümleye takılıyor gözüm. Yavaş yavaş silinmeye başlamış. Unutmamak için yineliyorum;

’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’
’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’
’Allah’ım benim kalbimi de yıka!’

Bu bir dua… Şimdiye dek en içten dilediğim, okuduğum dua… Çok ağlıyorum o sıra…
Leyl.. diyor… Ondan önce; ’nereye gidiyorsunuz?’ ’Öyleyse nereye gidiyorsunuz?’
Öyleyse nereye gidiyorum sahi?
Aidiyet bir imtihan mı? Bir intihar mı? Benim sınavım bu mu? Ben kimseye ait olamam, kimse de bana olmasın. Sizi kırdımsa, mutlaka kırmak istememişimdir. Biliyorum. Biliyorum ben berbat bir insanım. Biliyorum ben berbat bir insan değilim. Bedbaht insan soyundan geliyorum..

Beni tanımak istediğinizi sanmıyorum. Ben vahşi bir kurt oluyorum geceleri. Geceleri kalbimi yiyorum! Yiyorum da bitmiyor.. Elim yüzüm kan içinde… Bir kuyuya atsınlar beni, ipsiz, merdivensiz… Bir ömür sızlansam oracıkta… Bu sıkıntı çöplüğünün yığınları arasından sıyrılamıyorum. Sanki son günlerin demindeyim, sanki kötü haberim yakın…

İçindeki yılanı öldür, içimdeki yılanı ez! Nefsimi boğazla. Nefsimle boğuşmaktan yoruldum. Yorulmak ve her şeyden sıkım sıkım sıkılmak aynı cümle içinde geçiyorsa korkuyorum. Korkuyorum onu yenemeyeceğim. Korkuyorum delirecek gibiyim. O kertenkeleyi gördüm, tanıdım. Sonra bir kirpi oldu. Sonra bir kaplumbağa. Kafasını içeri çekti. Anı kolladı. Saldırmadı. Yokladı. Beni bekledi…

Vazgeçtim… Evet vazgeçtim Allah’ım kirli kalbim onmaz artık. Yunmaz yıkanmaz. Allah’ım; beni ölümle ihya et… Of, çok ileri gittim. Susuyorum biraz. Müzik dinlemeliyim. Bir bardak daha kahve içmeliyim. Okumamı bekleyen yığınla kitap var. Beyaz Geceler, her ne kadar rengime ters düşsede merakla sayfalarını çeviriyorum. Arkadaşlar merak etmişler. Aslında merak edilecek bir şeyim de yok hani. Omuzlarımda bir yılgınlık, ellerimde üşengeçlik… Onur duyuyorum. Ne ihtişamlı bir duygu bu. Siz bile merak etmezken akıbetinizi, birilerinin sizin için endişelenmesi ne hoş. Kendimi mi kandırıyorum? Aslında kimsenin kimseyi düşündüğü falan yok. Geçenlerde ölseydim örneğin, kim hayatını durdurabilecekti benim için? Üzüntü dediğin şey, bir gün, iki gün, bilemedin üç gün sürer. Sonrası alışkanlık.. Allah kullarına sabır denilen bir tohum aşılamış, ki en darlandığın anında büyüt ve yeşert o tohumu, fidan olsun diye… Benimkilerde dahil biliyorum herkesinki asırlık ağaçlar, yıllanmış çınarlar gibi boy veriyor tüm haybetiyle içimizde..

Diyor ki bana, malumunuz;
’Benim burada ne işim var dercesine yerini yadırgayan, yarım saat boyunca yerinde duramayan, yavaş yavaş hareketlerle birçok şey yapan, çevresindeki eşyalara ilk defa görüyormuşçasına bakan, zihni sandığından ve odasından daha derli toplu (değil)’

Yaz(a)mıyorum artık, hem yazacak ne var ki bu dünyada? Kahır mektubuymuş, kan revanmış, yalanmış dolanmış, neresinden tutarsan elinde kalırmış.. Hey gözünü sevdiğimin çemberi… Döndükçe içine çekilen benim eşsiz mabedim.. Bana koymazmış, hem o zavallı kapıyı da çarpıp çıkıncaya kadarmış, mış, mış… hadi ordan! Kendisini Sakarya Nehrine bırakan o kadın… Mahvetti beni… Perişan oldum, beter oldum… Umarım huzur bulmuştur…

Ablam iyi değil bu sıralar, çok üzülüyorum. Onu üzenleri öldürmek istiyorum. Ama ben cani değilim. O yüzden en tehditkar halimi takınıp, cana kastetme eylemini elbette es geçiyorum. Henüz o kadar delirmedim. Bazen gözüm dönüyor. Bu bir suç sayılabilir ve yazdıklarımın kanıt unsuru taşıyan halleri de var, biliyorum. Ateş olan cürümü kadar yer yakarmış. Ben ateş değilim, cürümüm de o kadar göz korkutucu sayılmaz. Bunları okumak ona keyif verecek, bu satırları ona hediye ediyorum…

’Nice yıllar sevgilim’ (-yetimim benim / Nazım Hikmet)
’Benim ne suçum var ki? Sen benim kaderimsen…’
’Boyun büktü hep çiçekler, koklanacak gül kalmadı’
’Çok sevdiğimi anlayacaksın’ (-…sevmediğim zaman/Pablo Neruda)
’İçimde bir ümit var, geleceksin diyorum’
’Ben hala bekliyorum’
’Yalnızlık içiyorum’

Acıyı seven insanlar tanıdım ben! Her gece göğe merdiven dayayıp kendini ihbar eden, kendi kendisinin yargıcı ve kendi kendisinin suçlusu adamlar ve kadınlar… Bildim, tanıdım onları! Ne vakit böyle hissetsem hüzün kokuyorum… Ey gece, ey aş(ı)k.. Ey kadrini kıymetini anlayamamış mutluluk… Sana tutunmak, harcım değil…

Biliyorum artık çok geç… Kaktüsleri dikecek saksı da kalmadı elimde. Yarın çıkıp toprak almam gerek. Çay buz olmuş. Sigaram bitmelik… Biraz sigara sarmalıyım…

Şimdi satırlarıma en damardan girip, dozu kıvamında enjekte edip azad etmeliyim kelimelerimi. Bunu yaparken en sevecen halimi takınmalıyım yüzüme. Bakın ben neler düşünüyorum ama sonsuz bir tebessümüm da var hala yüzümde, dercesine… Bir söyleşi yapmam gerek ama kabuğuma öylesine çekilmişim ki, sus yutmuş gibi tökezliyorum. Ayıp oldu adama, ayıp ettim diyorum. kabahatim büyük ve henüz özür dileyecek bir gerekçe bulamadım. Bulduğumda bütün mahçubiyetimle varacağım kapısına…

Bu kısımda adı olmayan yazımın can damarını kesip veda etmem gerekiyor. Çocuklar uyanmadan öldürmeliyim düşündüklerimi. Kafamda öyle planlamış olmalıyım. Sevgili ’cici’ kuşu anmalıyım bir de. Solucanlardan nefret ediyorum. Rahat uyu, seni çok sevdim, hala seviyorum…

Ha! bir de, tahminen ne zaman seversin beni diyor ya şair, tahminen ne zaman ararsın beni yazıyorum. Bu söz içimde ukde… Muzipce yazıp, gülümsüyorum…

Ve bir söz içime çok oturdu. Noktayı onunla koymak istiyorum…

“Yoksa seni içimsıra çok mu hızlı yaşadım”

Attila İlhan’a rahmetle… Eyvallah olsun….

fulya/mart2012

 
Yoksa seni içimsıra çok mu hızlı yaşadım için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Nisan 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

anne beni merak et

anne beni merak et
kaybolmam yakın

yorulursam tut beni
saçlarımın dalgalı geçmişinden

ben sadece
derdimi anlatmak istedim dinleyicilere
aklını yitirimiş bir dünya uğruna
öfke enkazı sözleriyle dehşet saçan
nefrete bulaşan
ve deliler mezarlığında kaybolan insanlar gördüm

yalancı düşlere uyandığım sabahlar
burnum kısalırken doğrularımla
kendimi ihbar ettim sessizce
ben de delirdim
epey delirdim
beter oldum

biliyorsun
serseri bir aklım var tutunduğum
ardına saklandığım anılarım rehin

durduk yere ara bu aralar beni
şarkıların içine saklandı ruhum
çoktandır bulamıyorum kendimi unuttuğum ritimde

inceldiği yerden koptu yine dilim
yüreğim sağır, gözlerim ağır
bir çığlık atsam geçecek
ama
sesim ahlaz güncesi gibi kayıp

her yolculuktan gitmeden dönüyorum
kadınlığımdan başka sığınacak yerim yok

buğulu camlardan süzülüyor umutlarım
söyleyemediğim sözler için, için için
idamlarda sallanıyor şah damarım

isimsizdi tüm gülüşler
ve her gözyaşı aksansız bir alfabe

ben sadece çok istedim
neyi istediğimi bilmeden
suya döküldüm kaçarken
dağıldı omurgalarım

alıkoy beni / düşünürken
özle özleyebildiğin çocuk gözlerimden

fulya codal

 
anne beni merak et için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Mart 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: