RSS

Etiket arşivi: Güven Adıgüzel

Sınavda Çıkmayacak Sorular

teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
ortadoğu’yu ihtiyaç halinde seviyorlar, gökdelenleri her haliyle
eve geç gelmeyi borsaya bağlıyorlar, geriye kalanları astrolojiye
“konuşan tartı”lardan korkmuyorlar bir de,

-ben bazen korkuyorum-

artis diyorlar erken ölenlere bir akşamüstü her yer kalabalık
her yer kalabalık, üzgünüz yeteri kadar ve rimbaud mahkemelerde sanık
sırayla ölüyor kumbarası kırılmış çocuklar, tez konusu bile değiller
içinde ortadoğu geçmeyince şiir de olmuyor, bir şeyler kahrolsun!
-işgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler!

stratejik bir aşk yaşıyorum devlet görmesin, keşişleri hemen soboleyin
bu saklambaç bizden uzak, kavimler göçü konumuz değil, seni seviyorum!
ideolojiler söylüyorum dünya kurtarmak isteyenlere ve çok rüya görüyorum
insanı anlamakla meşgulüz, üstelik görünürde hiç ipucu da yok
ben bazen korkuyorum, annem duruyor hemen kalbime
beni hep yanlış öldürüyorlar anne diyesim geliyor
sonra cihad geliyor aklıma, cihad’ı çok seviyorum
-ama bunları coğrafi keşiflerle açıklayamam-

çocuğu okula yazdırıyorlar, merkez sağ’ı ve dedikoduyu çok seviyorlar
üniter yapı diyorlar, uluslararası toplum, en az iki yabancı dil
minareler gölde ediyor, başka ihsan da istiyorlar
akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar
demokraside ısrar ediyorlar bir de, ben rahatça ölsek diyorum.

yemeklerden sonra pişman oluyorlar, kravat takıyorlar, az seviyorlar
aşık olamıyorlar, çok şişmanlıyorlar ve hiç gülmüyorlar
-manavlar da şiire inansın diye kırmızıydı belki elmalar-
elmalar deyince aklıma annem geliyor ve taksitli sancılar
bir yanağın elma oluşunu,
devrik cümlelerle düşünüyorum…

-sigortalı bir işe girmeden âşık olunmuyor-

Güven Adıgüzel

 
Sınavda Çıkmayacak Sorular için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Ağustos 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Mohsen Namjoo – Ey Sareban

ای ساربان
ای ساربان ، ای کاروان ، لیلای من کجا می بری ؟
با بردن لیلای من ، جان و دل مرا می بری.
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟
با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری. ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری

Ey Sârebân(Ey Kervancı)

Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan…
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!

ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

der besten-i peyman-i ma
tenha govah-i ma şod hoda
ta in cihan berpa buved
in ışk-ı ma bemaned beca
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

tamam-ı dinem bedonya-yi fani
şerare-i ışki ki şod zindegani
beyad-i yari hoşa katre eşki
besuz-i ışki hoşa zindegani
hemişe hodaya mohabbet-i dilha, bedilha bemaned besan-ı dil-i ma
ki leyli o mecnun fesane şeved, hikayet-i ma cavidane şeved

to eknun zi ışkem gorizani
gamemra zi çeşmem nemihani
ez in gam çe halem nemidani
pes ez to nemunem beray-i hoda
to merg-i dilemra bebin o boro
çu tufan sathi zi şahei gam
gol-i hestiemra beçin o boro
ki hestem men an tek dırahti
ki der pay-i tufan nişeste
heme şaheha-yi vücudeş
zi haşm-i tabiat şikeste

ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

Ey Sareban! Leylamı nereye götürüyorsun! Namjoo; kederden ölelim diye şarkılar söyleyen adam!

DOĞU’NUN LİRİK OZANI;
DERTLİ DENGBEJ MOHSEN NAMJOO

Bir gün tüm şairlerin bir araya gelerek toplanacağı o bereketli bahçenin garip bahçıvanı Hafız-ı Şirazi, tam bin yıl önce anlatmıştır bu toprakların tutkulu hikâyesini; şiirle, şiir gibi, şiirden yana. Beyitlerinden sayfalara dökülen kurumuş gül yaprakları, mürekkebinden kâinata yayılan baş döndürücü hakikat sancıları ve hüznün Farsçası sayılan o uzak ülke gazelleri…

Pers coğrafyasının kadim geleneğine ait işte tüm bu izler, modern dönemde İran kültür havzasında birikmiş sanatsal ilham’ın da omurgasını oluşturmuştur. Yalnızca Hafız’ın değil, Sadi’nin, Ferîdüddîn-i Attâr’ın, Rumi’nin, Hayyam’ın,Firdevsî’nin ve Hemedani’nin taşıdığı klasik Pers felsefesi ve edebiyatının, Abbas Kiyarüstemi’den başlayarak tüm İran sinemasına -dil’ini ve kimliğini bulması noktasında- büyük katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. İran sinemasının ayakta durmasını sağlayan önemli ve sağlam bir sütun olan bu bin yıllık sözlü ve yazılı kadim edebiyat geleneği, sinema için olduğu gibi müzik için de özdeş anlamlar içeren bir kaynak / dayanak olmuştur.

İran Klasik müziğinin öncülleri arasında gösterilen Gulam Hüseyin Benan ile İran klasizminin yaşayan devleri Sima Biba, Muhammed Rıza Şeceryan ve Şehram Nazeri gibi isimler müzikal damar itibariyle bu kadim geleneğe ait sanatçılardır. Klasik İran müziğinin -geçtiğimiz yüzyıl boyunca- Sadi’nin ve Hafız’ın şiirlerindeki anlam dünyası üzerine bina edilmiş olması, genel yapının -yalnızca bu yüzden- hüzün ve kederle örüldüğü düşüncesini akla getirir. Ama İran’ın toplumsal köklerinin Kerbela ağıtlarından mülhem keskin bir matem havası ve hüzün kültürüyle birlikte derinleşmiş acılarla hemhal olduğu gerçeği ve meselenin böyle bir kodla okunması gerekliliği de, asla gözden kaçırılmamalıdır. Notalara sızmış bu derin keder, oldukça anlaşılır ve kabul edilebilir aslında. Sözgelimi Şehram Nazeri’nin de Sadi / Hafız yerine Rumi / Firdevsi çizgisini iradi olarak tercihi, müzikal tavrı açısından hüznün yanında coşku’yu da öncelediğinin bir göstergesi sayılır.

Son dönemde İranlı müzisyenlerin dünya çapında artan popülariteleri ile oldukça dikkat çekmeye başlamaları gözlerin yeniden Pers topraklarının mümbit hazinelerine çevrilmesine yol açtı. Kemençe üstadı Kayhan Kalhor ve Keman virtüözü Farid Farjad gibi isimlerin, tek bir enstrümanla dünyayı kendilerine hayran bırakacak kadar önemli işler yapmalarıyla, Batı’nın -bir bakıma- oryantalist olmayan gözlerinde adeta bir kıvılcım gibi hissedildiler. Geleneğin üzerine farklı formlarla gidilerek oluşturulan bu müzikal yapı, bir anlamda dervişane bir üslupla susuzluğunu gidermeye çalışan müzisyenlerin otantik bir arayışı da sayılabilirdi. İran müziğinin modern dönemdeki en önemli ve en dikkat çekici genç temsilcilerinden Mohsen Namjoo’yu da yine bu ‘suyunu arayan derviş’lerden birisi olarak kabul edebiliriz.

İran’ın geleneksel müziğini; rock, caz, blues ve etnik-pop ile birleştirerek / harmanlayarak kendine özgü bir sesleniş biçimi ortaya koyan Namjoo’nun türler arasındaki bu gezintisini kendi kişisel müzik yolculuğu içersinde değerlendirmek yaptığı işi daha iyi anlayabilmemizi sağlayacaktır. İran sonuç olarak, şiir’in güncel iktidarı yakalayabildiği bir ülke. Günlük konuşma diline sirayet eden dizeler, halkın ezberden şiirler okuduğu meydanlar, şair büstleri, Cumhurbaşkanlarının mitinglerde halka Türkçe şiirlerle seslenmesi, Şiraz şehri, Hafız’ın görkemli kabri, şiir albümleri, şiir festivalleri ve hala büyük kalabalıklar toplayabilen meşhur şiir geceleri ile şiire / şairlerine / şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeden söz etmek çok mümkün, ayrıca şiir’in sokağa çıktığı ve daha da önemlisi sokakta kalabildiği bir ülke olabilmiştir İran. Bu bağlamda şiir’in genel’e hitap edebilme meselesinin halledilmesi ve neredeyse kültürel bir mesele olmaktan çıkarak olağan devinime dâhil bir sosyoloji haline gelmesi, coğrafya üzerinde icra edilen tüm sanatsal faaliyetleri de doğal seyrinde fazlasıyla etkilemiştir.

Namjoo bu durumu şöyle açıklar mesela; ‘’Müziklerin ve şiirlerin kaynağı uçsuz bucaksız İran kültürü ve tarihidir. Bu ezgiler ve sözler, 400 yıldır çarpışan modernite ve geleneğin savaş alanı İran’dan bahseder ve İran kültüründe bulur anlamını’’ Onun müziği de sırtını bu öze yani bin yıllık (İslam sonrası dönem) Fars şiir geleneğine yaslamıştır. Namjoo, Sadi / Hafız çizgisine yakın bir müzisyen olduğu için gerek onların şiirlerinden bestelediği eserlerinde, gerek de kendi yazdığı sözlerinde, hep çok derin bir kederin izleriyle hemhal olduğu hissedilir. Müziğinin hüzünle eşdeğer bir çizgide ilerlemesi tercih ettiği kapı’nın, açıldığı deniz’in ve yürümeye talip olduğu yol’un kısmetidir biraz da.

Kendi yaşantısını, ezberlenen bir şiirdeki yalnız ama mutlu bir mülteci olarak özetler Namjoo, evet hikâyesinin özeti budur; ‘’1976 yılında torbate jam’de doğdum. İşler hiç tahmin ettiğim gibi yürümedi. Tahran Üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım. Sonunda, felaket yıllarımın ardından, müzik benim tek işim haline geldi. Eserlerim (100′den fazla), müzikle olan 18 yıllık yolculuğumun sonuçları. Toplumumdaki çelişkilere karşı, blues müziğinin gülen gam’ını ve söyleyişini kullanırım; harmanlayarak İran gamıyla ve söyleyişiyle. Anlatmak istersem eğer kederimi; İran söyleyiş tarzıyla Blues’a doğru yol alırım ya da bir mülteci olarak bulurum kendimi ezberlenen şiirlerde. Zor iştir birisi hakkında konuşmak, dolayısıyla emin değilim size söylediklerimin, söylemem gerekenler olduğundan…’’
Onun, geleneksel İran müziğine yaptığı modern dokunuşlarla kendi sesini bulma çabalarının ilk başta çok fazla kabul görmemesi ve halkta bulduğu karşılığın da cılız kalması, her yeni sancı gibi geçici olacaktı. İran müziğini alışılageldik kalıpların dışında bir formla sentezlemesi ve şarkılarının geleneği zorlayan bir tarza sahip olması nedeniyle üçüncü yılında üniversiteden atılması, Namjoo’nun müzikal kariyeri açısından her şeyin başlangıcı sayılabilirdi. Terk ettiği akademik ruh, başka bir dünyanın kapısını aralamıştı aslında ona. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran’da peş peşe verdiği üç konser; ‘eserlerinin güçlü lirizm’i ve sanki Mezopotamya’nın tüm ateşini bağrında taşıyormuşçasına yankılanan o kederli sesiyle’ tüm dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı. Yıllar sonra New York Times tarafından ‘Acem- Bluses’ olarak adlandırılacak müzikal tavrının temelleri terk ettiği akademi hayatı sonrasında verdiği bu ilk konserlerinde atılmıştı aslında. (Küresel köyümüzde son dönemde ortaya çıkan world müzik meselesi, paket sanat seviciliği ve etnik-haplardan oluşan ‘oldukça şematik’ proje müziklerinin global bir dolaşımla hızla tüketime sunulması mevzusu ‘değişik bir şeyler çal’ diyen modern insan’ın iştahını kabartsa da, şablonlardan uzak durarak yapılan esaslı müziğin ruhu’nu yaralamayı henüz başaramıştır.)

Akademik ruh’un getirdiği müzikal disiplinden bile-isteye vazgeçen Namjoo, kendisini tamamıyla serbest bıraktığı bazı eserlerinde; bir takım deneysel çalışmalar, gırtlak oyunları, nağmeler, esler, iniş-çıkışlar kullanarak adeta bir gerilla gibi kendi müziğini sabote edecektir. Bu kasıtlı sabotaj onun müzikal algısına dâhil bir şeydir aslında. Namjoo, Val Sakhi ve Gees isimli eserlerinin bir kısmında kullandığı sure’leri, ‘’sünnet olan değil, İslam’a uygun olmayan yöntemle’’ teganni ederek, yani tecvide uymadan, kelimelerin ritmini bozarak okur. Bunun sonucunda -daha sonra amacının asla bir saygısızlık yapmak olmadığını belirten bir özür mektubu yayınlamış olsa da- beş yıl hapis cezasına çarptırılarak, çok uzaklara sürgün edilmiş bir ses olmuştur. İranlı bir Sünni olan Namjoo, müziğe ve Allah’a duyduğu aşkı geleneğin tanıdığı özgürlükler çerçevesi dışına taşıyarak hata yaptığını kabul etse de, memleketine dönüşü neredeyse imkânsızdır artık, evet gurbetine sürgün değmiştir.

Klasik İran şiiri ve modern dönem İran şiiri’ ile kendi şiirini harmanladığı aşk ve keder dolu şarkı sözlerini hançeresine doldurduğu bin yıllık Pers ateşiyle ruhumuza üfleyen, yitik doğu ezgilerinin itibarı için kendi kapısında nöbet bekleyen, belki de bu yüzden akademik bir müzik penceresinden asla görülemeyen bir nefestir Namjoo. Doğu’nun tüm acılarına değen sesine dertli bir dengbej takılmış gibidir sanki ya da bir rockçı, bir cazcı, bir mevlithan ve bir ölümlü…

Meşhed’ten esen rüzgârların, damarın doruklarında gezinen şarkılarına ve mutlak hüzünlere çıkan notalarına söyleyeceği bir şey vardır. Kor’a söz verilmiştir, gırtlağı ateşe kesmiştir bu yüzden. İran’ı ve Pers topraklarını ayakta tutan güç de budur; Hafız’dır, gelenektir, kadim kültüre duyulan keskin bağlılıktır. Asıl sütun, asıl ittifak, asıl güç ve gerçek zenginleştirilmiş uranyum bura’sıdır aslında. İran bu yüzden üç bin yıldır ayakta ve yıkılmayacaksa da bu yüzden yıkılmayacak

Namjoo, hiç dinmeyen bir uzunhava gibi ciğerlerimizi delip geçen bir ses olur. O şarkısını söyleyince anlarız; yalnızca yağmurun sesidir bu içimize dökülenler.

Namjoo, Doğu’nun bereketli ezgilerini söylerken, gökyüzünde Doğu ile Batı arasında dolaşan bir seyyah durur. Batı’nın da Rabbi Allah, der gibi mırıldanarak…

Ama şüphesiz Doğu’ya ait, Asya’ya ait bir kederdir onun ki; ‘’Jabre Joghrafiai’’ şarkısının sözlerinde saklıdır tüm Ortadoğu; ‘’Ellerini başlarının üstüne koyuyorlar /  Senle hiç bir işleri yok / Seni oyunlarına almıyorlar / Seninle dalga geçiyorlar / Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü derler / Kaderin azizliğidir / Kahvaltın çay ve sigaradan ibarettir…’’

Bu coğrafyayı sesiyle sakinleştirmeye talip bir dengbej ve bahçıvan’a yüz süren bir toprak gibi, hüznün Farsçasıdır ya da sadece, yazıldığı gibi hiç okunamayan…

Acının dili hep aynı, kalplerin sürgünlüğü de. Bir tufan inşa ederiz sonra içimizdeki tüm Nuh’un gemilerine,bir gün tüm kavgalar, tüm savaşlar ve tüm ölümler sustuğunda duyulacak diye, o güzel şarkıların sesi.
Ey sareban!(kervancı) bir büyücünün âşık olduğu iri zeytin gözlü Pers kızlarının hikâyesini anlat bize. İran’da bir Sünni’yi anlat ve kederli o Kürt çocuğunu en çok! Leyla’mızı götürmeden, Leyla’ya çıkan tüm yolları anlat bize. Her gün aşura’yı anlat, her yer Kerbela’yı…

Hazar kıyısında koşturan çocukların ayak seslerine, Nakş-ı Cihan’da su seslerine, Siesapol’da çay kaşıklarının unutulmuş seslerine, İsfahan’da Zayende nehrine bakıp hayal kuran Sadi’nin hüznüne…

 Hz. Hüseyin’in atının sendelediği o dünyanın en kahredici, en kalplere sığmayan kederini anlat bize!

Gülüşlerini yere düşürmeyen çocukların kokusuna, Şiraz’da Hafız’ın kabrine dökülen güllerin ruhuna,  Hz. Ali’nin gözlerindeki hiç bitmeyen o sükûta götür bizi ey Sareban!

Herkese iyi pazarlar.

Güven Adıgüzel – İtibar dergisi

 
Mohsen Namjoo – Ey Sareban için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Haziran 2013 in Çeviri Şiirler, Müzik, Şiir

 

Etiketler:

-Abdülhamid düşerken-

Abdülhamid polisiyeyi çok severdi
ben de Abdulhamid’i çok severdim
Abdülhamid beyaz eldiven koleksiyonu yapardı
benim de beyaz eldivenlerim var
Abdülhamid görse çok severdi
Abdülhamid mahsusçuktan teşkilat kurmuştu hatta

Abdülhamid düşerken bile güzeldi…

Güven Adıgüzel

 
-Abdülhamid düşerken- için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: