RSS

Etiket arşivi: Hilmi Haşal

Şiir Yazamama Notları – Şiirin Kor Kıyısı

1.
Şiir anlıktır. Umulmadık anda, umulmadık yerde gösterir kendini. Bir biçimde varlığını belli eder. Bir dehlizden sızan ışıktır bazen. Bazen sessizliğe sonsuz megaton şiddetle düşen bir ses: bir öksürük, bir kapı çalınması, bir bebek ağlaması, bir fren sürtmesi, bir siren çığlığıdır.

Daha pek çok an olayıdır. Karanlığa çarpan telefon sesidir. Beklenmedik sevgili kokusu, insanı sendeleten büyülü şefkat tınısı… Kış güneşine aldanıp erken güneş açmış badem ağacıdır.

2.
Eski mevsimden artakalmış kuru meşe yaprakları arasında dolaşan serçedir. Yerlerdeki tez canlı mor menekşecikler ve güneşe gülümseyen “şubat şaşkını sarı papatya” kaygısızlığındadır bazen. Papatyaya nispet yapan sarı çiğdem gibi nazlıdır. Çoğu kez de yanılgıdır, salt yanılgı. Gelmeyen dizedir, hecedir, melodidir… Çimende bulduğu, büyükçe ve çiyli bir ot kümeside devinen, coşkuyla devinen karıncadır. Benekli böcektir de bazen, ivecen, bir çöpe tutunmakla yaşama tutunan doğa üyesi. Gökyüzünü parçalayan bir kırlangıç kanadıdır bazen.

3.
Şiir anlık demiştim. An onun doğum ve ölüm süresidir. Geldiği gibi yakalandı,.. yakalandı, yoksa yitti sayılır. Yitmekse yazıya değmemişliktir şiir için. Geldiği o ilk andaki hazzı ve acıyı yeniden yakalamak olanaksızdır. Denebilir ki şiir tektir, yinelenmez, parçalanmaz, istiflenmez…

4.
Şiire uyan her tanım, aşka da uyar diyen ve diyecekler haklıdır. Bakışların kesişmesi, vücut ısılarının birbirini çekmesi, seslerin örtüşmesi, düşlerine alev almasıdır. Bir elin bir ele dokunacak kadar yaklaşması, ama bir türlü dokunamamasıdır. Hep olağanüstüdür. Kayırılan, kollanan ve göğe yükselmeye hazır tutulan renkli balondur. Öylesine tedirgin bir haldedir işte, şiirin ve aşkın etkisinde duyumsanan.

5.
Şiir anda duyumsatır kendini. Büyülü sestir. Yaşamcıl ışıktır. Ölümcül arayış…Şiir an’dır.

6.
Bir şiir bir seanslık sevişmeye eşdeğerde güç harcatır şairine. Doruk noktası yükseldikçe coşkusu ve ateşi yükselir. Boşalım anı şiirin bittiği yani tamamlandığı an’dın. O metindir artık. İşlevsel ve estetik bütün, dünyaya yük olmayan, ama sürekli birşeyler veren vücut, yapı, bireşim…ne denirse densin. Şiir bir seanslıktır ve süreklidir algılandığınca…

7.
Şiir bir gerilimdir. Bir nörolojik vaka… Epilepsi nöbeti.

8.
Şiir bir felakettir bazen. Yürekte kaynayan volkanik yatak kurban istemektedir. Şair için sözcükler ketum bir hal aldıysa, yani hakkı ve görevi olan yerde durmuyorsa, hem şiir için, hem şairi için işkencedir. İşkenceden kaçış olanaksızdır. Dahası şairin intihar çizgisine ulaşmış konumudur. Evrende teselli adına hiçbir şeycik yoktur ona göre. Anlamın binlerce ayrıntıda gizli olduğunu keşfetmiştir. Anlamsızlığın da…

9.
Sonuç olarak şiir sözcüklerle sevişmektir. Şiirin oluşumu sözcüklerin uyandırılmasıyla ivme kazanır. Öylelikle ayrımına varmadan şiirin uzayına girmiştir şair. Gerilim kapsamına girmiştir. Evrene yönelik duygu/algı antenleri şiir için çalışır artık. Kurtuluşu yoktur, ya da kurtuluşu şiiridir…

10.
Sıkça karşılaşılan bir soru: şiir yaşanır mı, yazılır mı?.. Yaşanır da, yazılır da, diye not düşmüşüm bir ara. Yaşanır, herkes yaşar, farklı, yumuşak yüzlerce gölge düşürür doğaya. Evet herkes yaşar, ama herkes paylaşamaz başkalarıyla. O çok özel şiirselliği, imge sözcüklerini bulup dillendiremez, açıklayamaz, belgeleyemez. Yani yaşadığını sakınır… Şairse yaşadığını da kurguladığını da paylaşandır. Paylaşmanın bedelini öder, ağırca öder, çoğu kez. Aynı nedenle belki iç dünyası tersyüz edilmiş sayılır.

11.
Şair, varoluşunu yaşamla ve doğayla koşut biçimde ve de biçemde özümseyip metne dönüştürendir. İmge dünyası ile gerçek dünyası arasında ki köprüdür kişiliği. Şiiriyse yanından yöresinden eksik etmediği can simididir.

12.
Kozanın içini merak etmişimdir hep. Yani şu ipekböceğinin marifetini. İpekböceği deyince ipekböceği, iplik çekme, çile çekme süreçleri akla geliyor doğallıkla. Bunu kurcalamak, öğrenmek istedim. İsteyince “İpekböceği” merakımı giderecek bilgilerin yoluna düştüm. İlk kaynağa ulaştığımda ise gördüm ki iş

epeyce karmaşık, epeyce de zaman alacak. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, (Milliyet Yayınları, Cilt: 11) 5732. sayfada şöyle açıklıyor konuyu: “İpekböcekçiliği, ipekböceğinin yetiştirilmesinden koza üretimine değin gelişen bütün işlemleri kapsar. ( …tırtılların ürettiği kozalardan elde edilen ipekler taraklandıktan ve çile haline getirildikten sonra kullanılır).

İpekten iplik çekme, ilke olarak kozayı oluşturan sürekli ipliğe çile (vurgulama benim) haline getirmektir. Çile çekmeye ancak, koza sarımlarını birbirine yapıştıran zamk yumuşadıktan ve düzgün olmayan ilk sarım katları (ilk ipekler ve kırıntılar) elendikten sonra başlanır. (…) İplik çıkrıkta (‘çile çarkı’) toplanır ve hızla kurutulur. Bu şekilde elde edilen ipek ipliği ham ipeği oluşturur”

Şiirin oluşumunu ipek ipliğinin ve kumaşının oluşumuna benzetiyorum. Merak eden ansiklopedilere bakabilir. Ben işin çile yönünü ‘çile çarkı’ sürecini, şiirin yaratım süreciyle örtüşür gibi buluyorum. Şair, kendini sözcüklerin çile çarıkına, yani çekme aşamasına bırakan öznel dünyasını doğaçtan besleyendir.

Bu konuda daha çok ayrıntılı ve bilgiyle donanımlı söz söylenebilir söylenecektir de. Kendi payıma düşeni, araştırmamı sürdürerek tamamlamalıyım diye düşünüyorum.

13.
Bir sözcük için ne yıkımlar yaşanıyor şiirde. Evet evet, bazen bir sözcük insanın dünyasını zindana çevirebilir. Şiirin bitmemişliği kadar acı veren başka ne olabilir ki? Vazgeçilemeyen bir imge cehennem mengenesi gibi sıkar. Orda şiir durmuştur artık. İlerlemez. Zamanını bekleyecektir en büyük olasılıkla. Ya da ‘prematüre’ kayıtlı kalacaktır dosyasında.

14.
Sessizlik!.

En güzel şiir değil mi bazen? Bunu da düşündüm. Bir ara siz de düşünün dilerseniz. Hele hele bir kalabalığın içinde herkesin konuşma olasılığı eşitken. Ve bir süreliğine, ilk konuşan olmamak için herkesin sustuğu anı bir düşünün. Ne saygın bir çekingenliktir o, sanki bulaşıcıdır. Ki, herkes soluğunu tutup bekler… Müthiş bir şiir ucudur beyinden beyine dolaşan. Şiir suskunluğu gerektirir kimi hallerde; yok yok çoğu hallerde Susmanın ardındaki sessizlik kutsaldır, denecek kadar büyülü/gizemli görünür.

Bu kalabalıkta herkes susmuştu. An uzunca sürdü, şiir oluştu ve ben seslenmek zorunda kaldım. “Sessizlik en güzel şiirdir!” Ve bu notu araya girdim. Susmuş olan herkesin ürünüdür artık bu şiir filizi. İnsanlar birbirinin suskunluğunu daha güzel okusun istiyorum ol sebepten.

15.
Şiirde yan anlamlar (kimilerince yan anlamsızlıklar) epeyce tartışıldı. Daha da tartışılacak kuşkusuz. Ne var ki geçmiş ile şimdi arasındaki renkli geçit pek irdelenmedi ‘anlam’ bazında, ki bu başlı başına bir inceleme/araştırma konusudur. Kesinlik ölçüsünden çok uzakta kalınsa da ‘şiirde anlamlar’ -‘şiirde kişilikler’ durumu olağanüstü kristal parçacıklar bırakacaktır, belirtilecek görüşlerin ardından. Şiirin söylemi, (nesnel varlığı) ile şiirin kimliği örtüşmediğinde bilinçaltının yan yollarını şiirin yan (ve dip) yolları gibi algılayıp birkaç kez daha okumalı. Söz konusu ürüne haksızlık edilmemesi için, diye düşünüyorum naçizane.

Yoksa şiir de doğrudan, dümdüz alınacak, anlaşılacak, yararlanılacak hiçbir özellik yoktur, somut yanı uzağa kaçar hep. Tatlı bir kovalamacadır yaşanan; şairle şiir arasında, tatlı körebe…

Doğası gereği şiir maddi olamaz, yaratım anındaki yüksek ‘içsel gerilim’ yapaylığı, rol kesmeyi kaldırmaz da o nedenle.

16.
Şiir, doğrudan anlatan, anlamlandıran bir araç metin değildir. Öyledir demek şiire haksızlıktır en başta. Çünkü şiirin oluşu/oluşumu dalgalı, yani dolambaçlı yol izler. Beslendiği yol ki, çoğu çıkmaz yoldur. Çıkışı görünen berrak bir yön değil. Şiirin atmosferi kaostur, yani ustan önce duygunun felaketidir.

Sonrasıysa hem usun hem duygununun cehennemidir. (İlhan Berk hocanın kulakları çınlasın…)

Duygu sezginin dinamosudur dense çok da yanlış olmaz herhalde. Çünkü şiir makineye, robota yönelik değildir. Hüzün ve ıstırap, sevinç ve coşku yoktur insan dışında hiçbir varlık için. O nedenle diyorum ki şiir insandan insana insanca incelikler, hoşluklar, umut yüklü gizemler taşımıştır hep. Taşır. Bir girdabın taşıttığı su gibi; düşmeyen, havada kalan… Bir çavlanın kucakladığı köpük gibi; düşmeyen havada kalan…

17.
“Bu gün şiir için ne yaptın?…”

Kendime sıkça sorduğum bu soruyu nerede okuduğumu düşünüyorum. Yoksa bilinçaltında yer tutmuş sorunu not etmekle ondan kurtulacağımı mı sandım? Ne korkunç bir yanılgı! Şiir ki kanayan bir bilinçaltı yarasıdır zaten. Günün güzergahı boyunca; bir ağacın kırılmış dalında, bir duvardaki yarısı yırtılmış afişte, bir dilencinin ezik bakışlarında, hiç beklenmedik anda, hiç umulmadık yerde çıkıverir insanın karşısına. Unutturmaz kendini. Sık sık sordurur; “Bugün şiir için ne yaptın?” diye.

Yanıt aramaya çalışıyorum, bir yerde mi okudum bunu, yoksa kendime sıkça yönelttiğimden mi kazındı belliğime.

18.
Şiir dinmeyen bir sızıdır. O sızının nabzını duymakta bütün iş…

19.
Şiir en çok başka şiirden güç alır. Doğacak şiir için nektar en çok öncekinden gelir, daha önce yazılmış olandan. Bu yeni bir söz değil. Ustalar da çok söylemiş, söylüyorlar hala. Belki o nedenle kendimi bildim bileli okuma açlığımı gideremiyorum ya… Hala açım, hala açım.

20.
Şiir sadık bir yürek dostudur. Hor görmez, örülmeye katlanmaz. Aldatmaz, aldatılmaya dayanamaz. Mayasında kin ve kalleşlik yoktur. Uysal bir iç haldir. İhmal incitir, köreltir… İhmal en okkalı darbedir şiire vurulabilecek.

Yaşamın akarsuyudur şiir, bitkilere nesnelere can katar. Bulutları emziren sonsuz bir memedir. Sağaltım sunandır. Tabii, alana… Doğanın bir yansıması, iyi ve güzel ürünü olduğunu benimseyene. Şiddetten ve kirlilikten uzak durabilene direnç için elzemdir şiir.

Erinç doruğudur kendini imge kanatlarına bırakabilen kişi için.

21.
Şiir mutluluk anlatır mı?

Bence anlatmaz. Hüzün sarnıcından çekilen suyla yoğrulduğu içindir ki , ne şiirin kendisi mutluluktur, ne de izleğinin taşıdığı herhangi bir duyu mutluluk kavramı… kendimizi kandırmayalım. Yazan için de geçerli aynı şey; şiir mutluluk vermez, karın doyurmaz, gündelik yaşam içerisinde yıkımlar yaratır ancak, ve yıkımlara tanıklık eder. Bugün bir şiirle uğraştım, mutlu oldum, diyenle karşılaşmadım hiç. Karşılaşacağımı da sanmıyorum.

22.
Belki de yanılıyorum, şiir ile mutluluk terimlerini şiir arayışıyla, mutluluk arayışını karıştırmakla. Öyle ya şimdiye dek içinden çıkılabilmiş bir soru değil, mutluluğun gizemli adı ve çağrıştırdığı çok özel ‘durum’. Soyutu algılama varsa insanoğlunda, şiir gerekçesiyle, şiir aracılığıyla o ‘sanı’ ya erişebilir. Bu tümceden sayılmalı ki, şiirin işlevi söz konusu edildiğinde söylenecek şeyleri çıkartmış oluyoruz ortaya.

Mutluluk şiirin neresinde diye aramak boşuna. Daha açıkçısı mutluluğun şiiri yazılamaz görüşünde direteceklere katılıyorum ben de. “Mutluluğun resmini” yapabilmenin yolarını soran büyük ustamız Nazım Hikmet, gün ışığına çıkarmış yıllar önce sanatla mutluluğun ilişkisini. Resim, beste, şiir vb sanat alanları gerçekte hep aynı sıkıntının gölgesini kazmıyor mu? Sonuçta Nazım da nice dünya şairleri gibi, mutluluğun şiirini şiirin mutluluğunu bulma sevdasının ardında tüketmedi mi ömrünü. Gerçi, bu konuda yazdıkları özel olarak irdelenebilmiş değil, bildiğim kadarıyla. Ama bir neden oldu işte şairimizi anmak için.

Şöyle bağlanabilir konu, şimdilik tabii. Mutluluk kavramı bir dilek olmanın ötesinde ürün doğurtan sonsuz kaynaktır, yazarlar, besteciler, ressamlar için. Zira mutluluğun karşıtı mutsuzluk, yapıtın arayış serüvenleriyle kozmik bir sırdaş olmaktadır. Modern zaman derdidir. Çelişkilerin kaosun babasıdır mut kurgusu… Tıpkı felsefe ve mistisizmin anahtarı sayılan kut kavramı gibi. Yaşamı ve şiiri sarmalamış durumda.

İnsanlık bayılır, söz konusu kutlu ve mutlu düşler ardında zaman, mal ve de can vermeye. Mitoloji, ilkçağ, ortaçağ ve hatta yeniçağ neyle yazıyor kendini? Şiirin derinliklere yönelmesinde etkisi yok mu? Var: Zehir ve panzehir iki sözcük diye görüyorum ben onları. Ama yoklar, mutluluk ve kutluluk… yoklar. Güzel olan da bu; aramayı sürdüreceğiz, sürdürecekler…

23.
Şiir tanımlanamaz, doğru.

Mutluluk da tanımlanamaz, o da doğru. Peki, şiir bazen uyumla çelişkinin ‘gayri meşru’ çocuğudur diyen birisi çıksa alnından öpmez miyim?

Öperdim herhalde.

24.
Fena takıldım bu soruna. Günlerin gürültüsü arasında şiir mutluluk kaynağı değil; de… Niye bunca kaptırıyorum kendimi? Niye benden önce binlerce, belki milyonlarca insan şiirle ‘iştigal’ etti?.. Tuhaflığı çözeceğim diye bu fazladan yazamama ‘mesaileri’. Şiire zaman ve emek vermenin mutluk getirmediğin bile bile yürüyorum yolumda. Okuma serüvenimi varsıl kılıyorum kendimce. Yani şiiri okuyanın büründüğü o çok özel atmosfer mutluluk değil, biliyorum. Tıpkı lazanın üretme aşamasında tasarlanmış bir anlam ve mutluluk bulmadığı, beklemediği gerçeğini bildiğim gibi.

Peki anlam ile anlamsızlığı mutluluk kavramının neresine koyacağız bu durumda.? Öyle ya, sözü; anlamda mutluluk yok- mutlulukta anlam yok, demeye yaklaştırırken, neden şiirin yazılma zahmetine katlanılıyor? Sorusu çıkmaktadır ortaya. Mademki şiir özel bir dil, diller üstü bir dil?..

25.
Yazılmış her dizenin her ‘kuple’ nin, değerini bilmek gerekir. İçinde şiirin beklenmedik, olağanüstü nefesi saklı olabilir. Metnin hakkını teslim etmeli öncelikle diye düşünüyorum. Gözden kaçmış, kaçırılmış herhangi bir şiirsel töz, imgesel tomurcuk söz konusu şiirin hakkının yenilmiş olduğu sonucunu doğurur. Şiiri anlamaya çalışmak bir önkoşul sayılmamalı bence.

Onun anlam coğrafyası sınırsızdır. Yer yer engebeli, yer yer alabildiğine düz… Bazen de yükseklikleri anlaşılmaz doruklardadır, ki bunların arasına sokulup yitmiştir. Haliyle okuyanı da oralara çekecektir. Kendimden biliyorum. Çokça yitip sisler içinde hüznün ve hazzın izini sürerken buluyorum kendimi.

26.
Şu anlam ve anlamsızlık rüzgarına kapılmaya görsün insan. Yolları çatallaşıveriyor birdenbire.

Tutup sözlüklere başvuruyorum “anlam” için. Öyle ya neymiş sözcük ağırlığı, görmekte yarar var. Nijat Özön’un hazırladığı Güzel Türkçemiz adlı Milliyet Yayınlarından çıkan sözlüğünde “fetva, mana, medlul, müedda, meal, mazmun” diye açıklanıyor anlam.

Ne zengin bir karşılık değil mi? Öteki sözlüklere gitmekten vazgeçiyorum. Üç aşağı beş yukarı aynı yanıtla karşılaşacağımı düşünerek. ‘Anlam’ı açıklayan sözcüklerin karşılığını düşünmeye koyuluyorum. Ve görüyorum ki ‘anlamsızlık’ da olağanüstü zenginleşiyor. Hep şiir bulutlarına götürüyor insanı.

27.
Hiçbir şair tümüyle anlamsız şiirler, (hatta dizeler) yazamaz bence. İstese de istemese de yazamaz. Çünkü yazı, şiir-metin, ne denli gerçeğe yani bir olaya yaşama, kişisel soruna yaslanıyorsa, kilitleniyorsa o denli yakındır gerçekliğe. Başlangıcında kurgu da olsa, değişmez bir gelişmeydi bu.

Dikkat buyurulsun: sonuç demiyorum. Metnin anlamı ne oranda içselleştirdiğine de bakmalıyım hadi… İzlek, örttüğü imgesel alan ve şiire kazandırdığı son yargı ölçütlerinde anlamı da içselleştirmiştir., diye düşünüyorum. Şiir ki kapalılığı, gizemi anlama dönüştürebilendir. (Kimilerine göre anlamı anlamsızlığa dönüştürebilendir ya, neyse…)

28.
Şimdi uzun uzun bunu düşünmeye yer ve zaman ayırmalı mı?…

Şiirin kapalılık hali, şiirin ve şairinin çelişkiyi göğüsleme cesaretiyle orantılı sanıyorum, naçizane… Çünkü şiir kapandıkça kendisidir. Yani yazanın -şairin- kendisi. Çelişkinin sorgulamanın doğal sonucu; mutsuzluk nedeniyledir tabii… Kent yaşamından kaynaklanan karamsarlığı, ilişkil erden doğanhoşnutsuzluğu irdelemeye kalkıştıkça, mutsuzluğa vuracak yaşam gemisi için (ikiyüzlü bakış açısı edinmedikçe) gerçeği soluyan her birey gibi acıyla yüzleşecektir. Doğal olarak şiirine yansıyacaktır, çelişki ve acı. Öyle ya şiir acının öz evladıdır… sevincin üvey evladı!.. Hep…

29.
Yaşantımız bir bulmaca mı? Yukardan aşağıya duygu, sağdan sola akıl… Yukardan aşağıya yalan: şiir. Sağdan sola gerçek: kalabalık, şiddet, umarsızlık, yapaylık ve ölüm. Kim çözecek bulmacayı? Sevgili bulmaca yapımcısı, nasılsın ve neredeysen seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni herkes seviyordur… Çöz şu bulmacayı: şiirin bulmacadaki düğümü kaç ilmek? Bulmacadaki şiirin kendisi kaç kırat?..

Yaşantımız neye bağlı? Daha çok sevgiye mi, yoksa daha çok us’a mı?Yanıt arıyorum. Arayıştaki yanlışlarım, sapmalarım için beni bağışla bulmaca yapımcısı. Seni sevmenin karşılığında bağışla… Bağışlamasan da sevildiğini bil: bu bulmaca çözülmez gibime geliyor, ne yazık ki!.. Çözülen şiir değildir, anlam hiç değildir, , gizem hiç değildir, kuşku hiç değil… Hafiye netsin?.. Bulmaca herkesi düğümlemiş bir kez. Şiir en derin düğümdür, yaşamak araya sıkışmış toz zerresidir belki! Onu arıyorum… Düğümü çözecek kılıcı değil. Zaten İskender’in çözemediğini biliyoruz.

30.
Ömür ertelenen yolculukların baskısı altında geçiyor. Zaman acımasızca tükenirken, koşullar hep bir yolculuğun aleyhine büyürken; acıya acıya duyumsuyor şiir, ertelenmenin ezikliğini, anlamsızlığını. Evet anlamsızlığını!.. Kim ‘mustarip’, yani ezgin erteleme geriliminden, en çok kim? Şiir tabii ki… Koşullar değiştikçe bedensel ve ruhsal olanaklar/olgunluklar çoğaldıkça, yatırım zemini küçüldükçe, atmosferi azaldıkça, kaçınılmaz sonun yakınlığı seziliyor yaşamın ensesinde. Hiçliğin, tat alınacak meyvelerin çürümüşlüğü daha bir yakın… an’ dan anlamın geçersizliği, varlığın nesnesizliği – nesnenin varlıksızlığı saptamaya değer: şiir. Öyle ya şiirin söz konusu değerin özeğini oluşturmadığını kim iddia edebilir?..

Şiir hiçlik, şiir nesnesizlik, şiir çözümsüzlük, mutsuzluk, umarsızlık… Yani dirime ait, ölüme karşı. Öyleyse yaşasın şiir!..

31.
Çok düşündüm. Zaman çıplaktır! Zaman boştur. Hele şiirsiz zaman. Peki ne olacak öyleyse?..

Zamanı şiir giydirecek diyorum ben. Boşluğu imgeler süsleyecek. Yaşanan her an, şiirin ayak sesiyle kendine gelecek. Saçmalığa bir çentik vurulması olacak şiir.

Çünkü zaman çıplaktır ve oradan ötesi hiçbir canlıyı bağlamaz. Giyotine boyun uzatmış bir haklılıktır şiir… Giyotin düşmeye cesaret bulamaz hiç… Şiir giyotine ‘nanik’ yapan bir edebi türdür de ondan. Şiirini önünde tüm nesneler kördür ve güçsüzdür çünkü.

Şiir nesnelerin ve nesnelliğin tanrısı değil mi? Bu konuya dönüleceğini, sık sık dönüleceğini seziyorum.

32.
Şiirin oluşumunda üzüncün (bazen de buruk sevincin) etki oranı nedir? Sorun şiir yazıldıktan sonrasını kapsamıyor elbette. Şiirin yaratım süreci, yani kağıda kaleme bulanmadan önceki aşamasıyla ilgili yanıtlanmalı soru. Öyle ya, herkes kendince duygu, düşünce ayrıntıları, yoksunluk ve zenginlikleri keşfedebilir yayımlanmış üründe. Okura verdiği hüzün, veya haz, erinç veya düşün dozajı şiirin başarı grafiğini göstermez kesinlikle. Çünkü şiiri okuyacak kişinin metni algılama frekansı (hadi donanımı demeyeyim) önemli bir öğe. Şiirin oluşumunda olgunlaşma, zamanında üzüncün etkisi (katkısı demeye kimin dili varır?) yüzde doksan dokuz, sevincin payı ise yüzde birdir … Sevinç, şiirin doğumundan, dahası yayımlanışından sonra tadımlık bir anıdır ancak. Şiir sevincinden ölmüş var mi ki ?

33.
Hiç rakı kadehine göz yaşı damlattınız mı?

Şiir odur işte, yeri geldiğinde.

34.
Ne güzel kitaplar, ne güzel şiirler gelip yerleşiyor yaşamıma. Zamanımı durduruyor sanki şiirler…

Gerçekten de, şiir zamanı durdurabilir mi diye düşünüyorum bazen. Durup dururken şiirin gücünü sınamak değil derdim, ama şiirle doldurulmuş saatler gün olsa geçmemiş gibime geliyor. Bu belki benim kuruntum… Paylaşmakta sakınca görmüyorum; Öylesi durmuş zamanlar ardından, kayda geçmiş, hafıza göğümde yuvalanmış birçok imge kıvılcımları, şiir ucu yakamozları ve rengârenk uçurtma kümecikleri biriktiğini de itiraf edeyim hadi.

35.
İlk ve son dizenin arasında kalan kısım anonimmiş gibime geliyor. Bir şiirin en zor yeri ilk ve son dizeleridir. Ortası, yani gövdesi, kendi kendine değil ama sıkı işçilikle biçimlenebiliyor. Kolay mı? Hayır hiç de kolay değil, ancak ilk dizedeki deprem sıkıntısı, son dizedeki enkaz kaldırma bitkinliği vermiyor gövde.

Başlangıç: yüreğimdeki oyukta kalıyorum, herkes yüreğinde bir oyukla mı yaşar, kanın biriktiği, acının pıhtılaştığı bir oyukla… Günlerce ağır bir yük gibi taşınmış bu başlangıç nasıl akacak, acıdan ve meraktan çatlayasi gelmez mi insanın?

Yalın bir dize aslında. Keşke biraz daha düzyazıya akraba olsaydı da ortalara bir yere oturtulabilseydi; yani kolaj ile yapıya yamanabilseydi. Tabi bu bir iç sorun… Uğraşırken umut çekirdeğini tutan giz, yeni zamanda (kalan dağarcığında) varsıllaşacak. Bilinç atlası imgelerle donanmış olacak sonuçta. Neden olmasın? O atlas ki dilin büyüsünü çözmekle, şiirin kozmik sınırsızlığını anımsatır üretene.

İlk ve son dize kaygısının ettirdiği laflara bakın hele…

36.
Şiirle uğraşmak, tüm benliğinle sözcüklere kul köle olmaktır. Bu bir bakıma, ‘çiçeklerin uykuda da açtığını bilmektir’, demiş miydim? O büyülü açışı dinlemek…

Şiir, uykuda bile açan çiçeklerin tomurcuktan goncaya geçişini sezip okurcasına yoğunlaşmayı gerektirir. Öyleyse, şiir öncelikle sezgidir denebilir mi?. Çiçeklerin doğumunu okumayı öğrenecek denli ‘kendinde uçmaktır’… Yoksa şiir ayrıcılık olmaz, olamaz yazan kişi için.

Şiir uğraşı gizli bir amber yolunu keşfetmekle amaca yönlendirir adananı. Her adanmışın, yani her şairin öyle bir yol tutturduğunu düşünürüm nedense. Acaba abartıyor muyum? Acaba abartıyor muyum Hem sonra; yazma yönteminin gücü daha çok abartıda değil miydi?

Öyleydi! Yine de öyle.

37.
“Bugün hayat için ne yaptın?” diye düşündüğüm gecelerden birinde şu notu yazmışım : Şiiri düşündüm. Düşünmekten de öte; beynimin dörtte üçü şiirin işgali altında fokurdarken, bedenim ısırgan otlarıyla dağlandı.

İşim geregi, makilik bir yerdeydim gündüz; otlar, dikenler, ısırganlar bürümüş araziyi dolaşirken, kırların acı veren, yani tırmalayan, kanatan, dağlayan gücünü (güzelliğini de tabi) şiirle özdeşleşmiş buldum . Doğadaki şiir gerçekte oydu; taze görünüşü, kokusu, albenili dokusu ve sesiyle bakir bir kırsallık…

Şiir benimleydi.

Böğürtlene bulanmıştım… (Ahududunun yabanisi, Rodoplarda “karamuk” denirdi. Çocukluğumdan anımsıyorum; daha çok yol kenarlarında, tarlaların sınır boylarında yetişen arsız ağaç.) Dikenler içindeki meyvesi, olgunlaşınca mordan siyaha çalan renkte, mayhoş tadı olan bir yabani yemiş. Güzelliğini, güneşin yakıcı ışınları altında içselleştiriyordu, yarın öbür gün filizlenebilecek birkaç dize için belki dikenlerine bile bile katlandım.

Şiirin nabzını her yerde duymak, ılık bir esimi dinler gibi dinlemek olası, o anı yaşayacağım diyene…

38.
Şiir yaşamımızdaki anların en küçügüdür. Yani an’dan da küçük birim. Öyle ya şiir anlıktır demiştim. Şiir an işidir mi deseydim yoksa . Zira an şiir için büyük bir süredir bazı durumlarda. Örneğin, günbatımında güneşin geçkin bir portakal rengini almiş haliyle batıda, dağın üzerinden arkaya yavaş yavaş yuvarlandığını, düşüp yittiği an… Dağın at sırtına benzeyen yerine bakarken kendini unutuverir insan.

İşte o unutuş anı şiirliktir kanımca ve an’ dan küçük bir birimdir. Çünkü bilinçle, bakarak, bekleyerek dolu dolu duyumsayarak aşılan anların sonrasına denk düşen imge salisesidir o: portakalın düşüşü ve artık görünümde olmayış hali, yani boşluk…. Eskilerin ifadesiyle; “Ömür bir lahzadır…”

Şunu demek mi kalıyor şimdi bana, şiir boşluk anından önceki andan küçük an’ dır. Şiir için en sıcak ‘dumanı üstünde’ bir ekmeğe yakın olmak kadar yakın mesafeden, buğunun, kokunun tadını ayrıştırıp yazıya dökmekle tamamlanabilir, yaşanan şey, her neyse işte…

Düşünüyorum, tüm bu (okuyan için) belki saçma sapan gelecek ayrıntıları… Düşünüyorum ve çarptığım buzdağları, yani çelişki kütlelerinin ne bereketli öğrenme-üretme pınarı (adresi) olduğunu keşfediyorum. Çelişkiyi baş tacı sayıyorum şiir için, öyle öyle barışıyorum bereketiyle, içime dert salsa da bazen.

39.
Şiir sorunlarını kendim için düşünüyorum, kabul. Ama okuru, ve üzerine yansıyacak şiir serpintisinin etkisini de düşünüyorum.

Örneğin, ilk dize çok önemli demişim. Yazan herkes için bu böyle. Kendi payıma, sonrasını daha çok iç kanama şiddetinde görmüşüm, ki sonraki dizeyi çağırandır ilk dize diye not almışım. İlk dizeyi, hatta sonrasında gelen her yeni dizeyi kendi yazmış gibi kolayca benimsemeli. Yani, daha ilk dizeden itibaren şiirde kendini değilse de yabancısı olmadığı öğeleri bulmalı okur.

Yazan mı ?

Yazan için, şiir bitip de yayımlandıysa, üzerinde, okumadan, yani kullanımdan doğacak hakkı kalmamıştır. Burada ‘hak değirmende aranır’ sözünü, anımsamakta yarar var. Çünkü şair için un elenmiş elek asılmış, buğdayın ömrü bitmiştir artık. Hammaddenin, yani buğdayın öğütülme süreci, şiirin oluşum sürecine benzetilebilir: Pişirimlik un, okunmalık şiirdir… Dileyene ekmek, dileyene börek, dileyene baklava, pasta…

Demiştim ya abartmanın (ve saçmalamanın kimine göre) endazesi yok. Buyurun işte: düşünce düşüncedir.

40.
Bu hengâmede… Şiir bir bilinmezliktir.

Bir dedim özellikle! Bir’ ci yanımı inkâr etmiyorum. Bir’ in kutsallığına az kafa yormamış insanlık. Yadsımıyorum… Bir ben’ dir. Ben, sonsuz bilinmezliğin peşindeki zerre.

41.
Şiir sözcükleri en göz alıcı biçimde giyinmeli.

Çünkü şiir şıklığı, yumuşaklığı sunmalıdır.

En saf doğa ve yaşam koşullarında bile. Tartışmasız, şiirin dili, sertliği de, çirkinliği de dizginleyip, sakin uslu yürüyebilen dildir.

Şiir imgeyi giyinmeli, ama imge çıplaktır. Yani şiir şeffaftır sonuçta. Sözcükler ‘transparan’ halde çıkar beyaz sayfalara. Sonuçta, çelişkinin gayri meşru çocuğudur şiir…

42.
Şiir, uyarıcı, uyandırıcı söz kıvamıyla nükseder okuyucunun algı dünyasına. Yaşama, iletiye; düşünüş ve duyuş hallerine katkısı ordadır. O özelliğinde; şık biçem, yumuşak içerik , doğal, zorlamasız ritim… (kolaycılık olsa da), algılanabilir bir atmosferi önüne sermiştir okurun. Şiirin kavramları en gerçekçi biçimde yontmalıdır. Şiir şıklığı, yumuşaklığı sunmalıdır, demiştik bir kez…

43.
Dize sorunu yeterince tartışılmamış olsa da hep gündemde. Son günlerde okuduğum bazı görüşler eleştiriler beni haklı çıkarıyor. Şiir konuşulduğunda iki sav, terazinin iki ucunu gösteren düşünce çıkıyor ortaya. Dize ve ritim ve uyak ve ses şiiri şiir yapan öğelerdir diyen sava karşılık; şiir hiçbir kalıba sığmaz, ölçüleri dinlemez boyutlandırılamaz, kendi doğasınca çıkmalı okurun önüne diyen ikinci sav. Bir metin (anlatı) içerisinde imgesel, sessel, ritimsel özellikler barındırıyorsa o şiirdir. O metin şiirdir yargısı ağır basıyor gibi şimdilik.

Ben de kalıpçılıktan dizecilikten yana değilim. Şiirim değil. Arada sırada uyak-ölçü, aruz kuşanır şiirler çıksa da, pek çok yazanda olduğu gibi.

44.
Yazdıklarım hele hele yayımladıklarım benim değildir. Arada sırada uyaklı şiirlerim çıksa da… Altındaki imza benzerimindir ki o bana yabancıdır artık. Çünkü şair beni atmıştır içinden. Özeğini okuyacaklar için boşaltmıştır yayımlanmakla.

Nasıl ki ben onu yazarken, (üretirken, işlerken) hep içindeki beni boşaltmışsam, şiir de yayımlanana dek barındırır içindeki ben’ i. ‘Orada sen yüksündür artık’ demektedir metin. Akıllı, seçme, anlamlı anlamsız hiç de önemli değil algılayana göre. Ben onu unutmuşumdur.

45.
Bir hastalıktır. Tıpkı aşk gibi. Nedeni bilinmez, bilinemez. Hiçbir tıp uzmanınca tanı konamaz.

Müzmin hastalıktır.

Şiir konuşulacaksa sonsuz bir hastalığın konuşulacağı bilinsin. Bence yerkürenin tüm çıkmaz sokakları konuşulacaktır. Bunu benimsemeyenin şiir dışında diyecek sözü de yoktur pek. Evet yoktur.

46.
Şiir kime ait ?

Gökyüzüne, bulutlara, yıldızlara ve aya aittir.

Samanyolu en lirik dizelerin tozunu (yoksa imgesini mi) ışıldatıyor. Venüs’ün göz kırpan ve derinden gülümseyen hali kadar romantik görünüm var mı ?

47.
Şiir kime ait?

Yeryüzündeki gelincik tarlalarına, yaban güllerine, böğürtlenlere ve şebboy kümelerine, zakkum pembelerine ve daha nice yol kenarı çiçeklenmelerine… Ne bana ne de sana aittir şiir. Bütün yüreklenin içine düşmüş gökkuşağıdır. Önce göğe sonra yere aittir. Ne güzel bir şiir adaletidir; suskun yıldızlarla suskun yakamozlar arasında gerçekleşen. Değil mi?

48.

Bir çalkantılı ‘içevren’, mucizevi doğa sarsıntısı.

Etkisini dipten yüzeye doğru, görünmeyenden görünene doğru duyuran sarsıntı. Adına şiir sözcüğü yakıştırılan olgu, ‘Hüzün ve heves’ Özlem ve Özgürlük… Yenildiğimiz tutku.

49.
Can yanmasından söze girmek nedir ?

Düşündüm de ‘şiir can yanmasıdır’ diyen bu yanıtta karar kıldım. Öyle ya, bir imge için ne can yanmaları yaşanır… Ne ölü zamanlara gömüt olur insanın yüreği. Bir tek imge uğruna ya da imge çarpıcılığındaki o korkunç tatlı kıvamda sözcük-sözcükler dizgesi uğruna, ne karanlıklar, ne uçurumlar, ve ateşler göze alınır.

Bunları yazdıktan, bildikten sonra gönül rahatlığıyla şiir can yanmasının ürünüdür diyebilir herkes. Canı yanan ve sözü oraya demirleyen, zamanın cenazesine katılmış herkes: ölmüş zamanın ardında kalan cenaze kortejidir ‘ şiiri temsil eden. Kortej beni ilgilendiriyor…

50.
Yitmiş zamanın ardından…

Halen yitmekte olan zamanın ardından…

Şu anın ardından…

Tinsel ve tensel felaketi tanımlamak ne denli zorsa, şiir adına verilen-çekilen iç savaşları tanımlamak da o denli zordur. İnsanın iç deltasına dökülen kan ve ter karışımı akan harı tanımlamak olanaksızdır. Akış hızını, şiddetini ve debisini saptama, tanımlama cesareti ancak şiirde vardır. Şiir bir tür olanaksızlığa yanıt aramak değil mi ? Zira , yaşanan iç depremdir söz konusu insan hali…

Ömrümün tükenmiş kısmına ait genel anlamlar / anlamsızlıklar toplamı bir hiçtir… Bedeli ödenerek yazılmış imgeler, (eğretilemeler) kalıcılığı aramaya yarayan heceler, çok alın teri, çok sarsıntı, çok uykusuzluk, yenilmişlik….. ve de çok sarhoşluklarla ödenerek yazılmış şiir sorularıdır.

Bir tek imge için ne derin yaralar açılır, kabuk tutar sonra, yine açılır bu saf yazı ülkesinde. Som sözden işlenmiş söze, üretme istasyonları tarifesi…

51.
Sıcak bir iştir şiirle cebelleşmek.

İlk dize sıcağı sıcağına yazılmamışsa kayıt dışı kaldı demektir. Yüzde altmış unutulacağına inanılmalı, anında not alınamayan her sözcük, kurgu, olgu, imge, ayrıntı… Bellekte kalanla yetinirim dendiğindeyse şiir baştan zora girmiş sayılır. Biline, diye telkinde bulunuyorum kendime. Şiirin tavı sıcakken kavranamaz çünkü.

52.
Bazı geceler televizyon denen nesnenin düğmelerine dokunmamayı elzem bilmeli şiire gidecek kişi. Ben bu cümleye “birçok geceler” diye başlamalıydım…. Çünkü deneyimlerim, televizyonun şiir için, şiir zamanı için intihar aracı olduğunu öğretti bana. O nedenle televizyondan korkuyorum şiire durduğum daha doğrusu yüreğimin, beynimden şiire amade olduğu zamanlarda. Uğraşlarımın güme gideceğini çok iyi bildiğimden, korkuyorum ve sokulmuyorum güncel ayrıntılara, televizyon mekânlarına… Şiire düşman haller bana da düşman. Hem sonra, neden o görsellik kötülüğüne ‘angaje’ etsin ki güzelim zamanını, şiir yolu süren kişi.

53.
Televizyon, magazin, günübirlik haber, politik, ekonomik oyunların yapay dayatmaları, polemik balonları ve de bireysel popüler rollerin sahnelenişi ve daha neler, neler… şiirlerin baş düşmanıdırlar tümü.

Orada, o gezegende şiir adı anılmaz. Anılamaz. Anıldığında ise şiire kötülük gelecektir kesinkes. Ki bence anılmamalı. Anılmaması elzemdir şiir için. Televizyonun düğmesi şiiri pek çok şeyi katleder diyenler beri gelsin. Şiirin ilgi-sevgi yelpazesinde serinleyenler… elektronik, sanal görselliğin ağusunu ayırt etmeli.

Şiirin özel durumu görsel magazinsel şiddeti reddeder. Zamandaki, yaşamdaki yeri tektir. İçine başka şey; bölüm, parça, kısım, küme, seksiyon; ne denirse densin kabul etmez. Şiir özerktir, özgürdür. Yaşama, doğaya katılışıyla… Sözcüğün tam anlamayla özgür. Yoksa özgün olamaz, kalamaz.

54.
Şair kendinden birçok şey koyar şiirine. Hatta kendini koyar. Okur ise kendinden bir şeyler arar şiirde. Bulduğuyla da yetinir. Sonra unutur gider belki. Ama o bulduğu an, yani okurken tattığı o sanatsal an duygusunu, düşüncesini karşılayan, okşayan ‘kendilik’ önemlidir. Şairle okur arasındaki benzerlik tam da o anda, o tuhaf örtüşmededir.

Sonuçta şair kendini koyar, yazdığı yayımladığı metinde. Farklı anlatı/söyleme yolları arar o amaçla.

Sonuçta, okur, yani şiir okuru, kendinden izdüşümler yakalarsa, ısınır, yüreğini ısıtır söz konusu metinde. Onlarca metin okumayı sürdürür o amaçla.

55.
Şiir yapaylığı, maskeyi, maskeliliği sindirmez bünyesinde. Sindiremez. Salt saflık-doğallık: üç dakika önce doğmuş (erken doğmuş) bir bebek için kuvöz neyse, şiir için içtenlik , doğallık ve saflık odur. Yalın olan yalan olamaz dememişler mi?

Ötesi yok bu işin. Onunla geçilen zaman tekliği (mutlak yalnızlığı yani) gerektirir. Yüzde yüz yoğunlaşma için, yani doğum için, ‘şimdi’ içinde tek kalmayı ister şiir. Yoksa alınır, incinir, küser, kirlenir… ve intikam alır. İçeriğiyle, biçimiyle zorlaşır, başkalaşıverir. Şiir olmaktan çıkar. Düşüktür… Bir cenin midir salt? O bile değildir artık.

56.
Şiirin mayası mi ?

Şiirin mayası arının çiçekten havalandıktan sonra, havada çizdiği dalgalı izdir. An üzerindeki iz … Arının taşıdığı nektar, o dünyanın en güzel yükü. İşte şiirin mayası…

57.
“Şiir kuma kaldırmaz” mi demişti birisi. Kim olduğunu anımsayamıyorum şimdi. Düşünüp not almayı zorunlu kılan bir tümce bu. Ne yazık ki yapmamışım o işi. Bilenler anlatsın, şairin-yazarın kimliğini. Anlatsa keşke !

58.
Şiir, şiire adanmış ömrün tek sevgisidir. Tek bereketi. Biriciğidir. Ölümüne tutkudur son uçta… Sonsuzluk yemininin tek maddesidir. Şiir yaşamsal engebeleri aşmayı zorunlu kılar. Derinlik yapısının özündedir. Donuk, arzunun salgılayıcısı bir tarifsiz vitamin, büyülü bir güçtür şiir. Kendi kendine uygulanan doping…

59.
İmge dişidir.

Şiirin içindeki tek güzel dişi.

Doğurgan, teni ve tini büyüleyen tütsü…

Sözcüklerin en cilvelisi: imge.

60.
Varolmak öğrenmeyi sürdürmektir. Ben buna, “sevmeyi dünyanın kesintisiz akarsuyu kılmaktır’ ı da eklemek isterim. Öğrenmenin içinde, öğrenmeye değer; dirim için gerekli güzelduyu ayrılıklarını kavramaya değer, ilk koşul varolmak ve sevgide yoğrulmaktır çünkü.

Birbirini bütünleyen iki kavram ki, (öğrenmek ve yaşamak) insanı ayakta tutar.

“Bunun şiirle ilgisi ne” mi diyeceksiniz. Gökyüzü altında yanıt aranan her anda ve her yerde şiirin gözü, kulağı vardır diye düşünerek sürdürüyorum arayışımı. Şiirin, imge sızıntısını bir yerde var olduğunu bilmenin merakı, düşünmeyi/duyumsamayı kamçılıyor. “Şiiri arıyorum, öyleyse varım” mı desem acaba?

61.
Yerçekimsiz ortama düşüyorum sanki. Çevrenim yok. Ufuksuz kalıyorum. Uzay sonsuz bir anlamsızlık soyutluğuna bürünüyor. Durmuş, durulmuş tinsel-tensel yapı kendi amaçsızlığını özümsemiş, o kıvamda bir uyku halidir. Gıdasına aşırı miktarda haşhaş katilmiş keşiş gibi, yalpalıyorum kendi eksenimde.

Korkunç bir durum: şiirin acısını, akışını duymuyorsa, yaşamıyordur insan. Kendimde deniyorum, öğreniyorum bunu bir kez daha. Kim bilir kaçıncaya… Öğrenmek ilk ve son ibadettir, düşüncesiyle.

Şair, buluşu olan ilacı ilk kendinde deneyen otacıdır. Şiir için gönüllü kobaylığı benimsemiştir daha yolun başında.

62.
Şiirsizlik dünyanın en büyük cezasıymış meğer… Güncel sayılan her şeyi kendime dert edinsem de şiire ait hiçbir belirti yok. Dünyayı düzeltecek misyonu yüklenmişim gibi sıkılıyorum. Sarsılıyorum. İçimdeki yer değiştirmeleri çevresel sorunları ve oyunları ıskalama pahasına kaydetme olanağı arıyorum. Olmuyor.

Kendimi suçluyorum.

Şiirsizlikle cezalandırıyorum kendimi.

Kim anlayacak şimdi bu hali?

63.
Kentler, kasabalar, köyler, obalar: tüm insan korunaklarını, barındıran cehennemi yadsımaya yönelik. Öyle biçimlendiriyor kendini. Düşten uzak, arşın arşın uzak gerçek mahzenine benziyor. Dönüşüyor . Bu mahşer ortamlarında kendini ıslah etme, düzeltme uğruna ne yapıyor insanoğlu? “Yer”i, yani bulunduğu alanı güzelleştirmek, anlamlandırmak için ne yapıyor? Şiir için ne yapıyor?

64.
Yerleşimlerin en küçükten en büyüğe doğru geliştiğini yadsımadan, tepedeki yerleşime, kente ait olmak, ona bakmak gerekir son noktada. Şiir oradadır, içine bakınca, içinden bakınca. Bireyin farklılaştığını, güzelden, şiirden uzaklaştığını görmenin sancısını duyuyorum kendi payıma. Şiir sorumluluğu, kent üyesi olma sorumluluğu, üretme gücünü törpülemiyor belki, dahası kışkırtıyor da sayılır. Yazma, yayımlama arzusunu, o tuhaf hevesi güçlendiriyor. Bunun farkına varmak, yani şiire akan ilişkiler yaratmak adına atılmış adımlarda tökezlemeler oldukça kendimi suçluyorum daha çok. En büyük yerleşim, kent şiire kapamışsa gecelerini ve gündüzlerini, şiiri kovmuşsa içinden, insanlara acıyor, kendimi suçluyorum. Bütün şiir ışıkçılarını da biraz….

Şiirsiz bireyler ortasında yaşamanın sıkıntısını, ürküntüsünü anlatmak derdine düşüyorum salt, kentin şiirsizlik halleri nedeniyle. İnsan yazmadığı / yazamadığı şiirden de sorumlu değil mi? Okuyamadığı, okutamadığı kentten sorumlu olduğu kadar.

Şiir kenti bağışlamaz, ama yine de kentin keşmekeşinde, bereketli kaosta, zengin çöplüğünde yuvalanıp yaşama karışıyor şiir. Şiir kentte.

65.
Şiir, gece ve gündüz parlayan bir yıldız değil mi? Görene, görebilene. İnsanoğlu yazan da olsa, okuyan da olsa, o şiir yıldızının etkisindedir. Yaşama ve zamana meydan okuma eylemidir şiirin dinamosu. Zaman yok edendir çünkü, şiirse var eden. Ölümü yadsıyan bir ışıltıdır şiir. Mutsuzluk bozkırında şırıl şırıl taşan kuyu. Hiçliğe, anlamsızlığa direnen suyun içinde yansıyan tayf cennetidir. İmgenin büyülü sonsuzluğu.

66.
Şiirin sunduğu kutsanmış (yüceltilmiş) duygularsa, kutsayan (yücelten) kişi de şairdir mi diyeceğiz?

Yalvaç (peygamber) ve önbilici (kâhin) sayıldığına göre, mitolojik kaynaklarda… Çok abartılı kaçmaz umarım bu niteleme. Eskilere giden saptamaların yolu şiir ve şair için sonsuz sözler öğretiyor insana. .. Duygu cambazı, bilgi cambazı, göz boyamacı, aşağılık sahtekâr, şeytan, vb. tanımlara ‘maruz’ kalmıştır şiir. Şiirse onun savunma silahıdır hep. Tek silahı. Metafor gezegeni mi? O da cephaneliğidir.

67.
Söz zincirini ören, inci kolyeye, soyut kolyeye dönüştüren, dönüştürmeyi deneyen kişi mi şair? Bunu ne oranda başardığı şairler loncasındaki yerini belirler kuşkusuz. Zaman tortusu ürünlerin, kolyenin sunulması, yani arzı ayrı bir konu, belki de ayrı bir sorun. Olay, demek daha doğru. Öylesi aşkınlığa geçmiş, diliyle kalemini trajedisini özdeş kılmış “kişi”dir şair. Çabası, yaşamsal acıları ve tatları içerir dense çokça abartılmış olmaz umarım şair tanımı. Söz vardı, var, var olacak hayatta. İmgede, gizemde vücut bulur şiir, gider gelir kulaktan, gözden, beyinden ve yürekten öteye. Şiir sözün cennete ulaştığı yerdir; uzamda, an’da konuşlanmadır çünkü….

68.
Kendi şiiri üzerinde hummalı çalışmaları sürerken, başka şairlerin; değişik biçemde ve kıvamda meyve sunanların son yazdıklarını okumakta yarar mı var, zarar mi?

Etkilenmeyi ya da uyarımın (konsantrasyonun) bozulacağı kaygısını düşünerek sormuyorum bu soruyu. Önce kendime, evet kendime… Öylesine soruyorum : başka şiir gıda mıdır şairin külliyat sofrasına?

Sordum, öyleyse önce kendim yanıtlamalıyım :

Yarar var. Çalışmayı ve ürünün bitimini, bitmiş halini etkileyeceğinden değil. Zaman açısından da değil, salt kendinden çıkıp şöyle tenha bir avluda dolaşmış olmak için, değişik şairlerin son cümlelerini (kimilerince cürümlerini) okumakta yarar var bence.

Geç gelen şiir daha sıcak, daha olgun şiirdir diye düşünerek söylüyorum bunları. Hummalı didişmeye kısa bir ara verdiğimde, yeniden döneceğimi, nereye döneceğimi biliyorum çünkü. Çünkü her şiir, şairine aittir doğumu aşamasında. Her şiir kendince özel atmosfere ve ruh atlasına bağlıdır gelişinde.

69.
Ya bir yerde okudum, ya da düşündüm ve bir yerde söyledim. Kayıt düştüm : Şöyle; şiir sözcüklerin suyun üstünde, yani tümcede batmadan durmasıdır. Öyleyse, şair için sözcükleri suda yürüten sihirbaz diyebiliriz. . Sözcükler, öylesine göze, kulağa ve beyne hoş gelir olmuşsa imgedir. Ritim, melodi ve çağrışım deryasında seken haz taşıdır mı demeli?

Evet, düşünüp söylediğim, ya da bir yerde okuduğum bir görüş bu. Tam kestiremiyorum. Eh öyleyse şiir ve bellek üzerine beyin yormak gerekebilir ciddi ciddi… Pek öyle can sıkıcı bir saptama değil herhalde : Açıldıkça zenginleşecek gibi..

70.
Uçurumun en ucu, şiirin getirdiği yer. Eğer şiir için bir yer aranacaksa orasıdır: Uçurumun ucu. Şairin dili getirdiği, getirmeye yeltendiği düşün öncesi. Düşer mi ? Düşmez mi? Düşene şiirin yeri uçurumun dibi olur artık. O karanlık dipte bir ışık belirir, ışık şiirin kök tuttuğu, filiz sürdüğünün kanıtıdır.

Uçurumun en dibi, şiirin soluduğu yerdir. Uçurumun içindeki fosfor olamaz mı; yaşayan, ışıyan? Neden olmasın?

71.
Şiir ki sözcükle yazılır, yaşamla ödenir ve (aşkın) aşırı miktarda alkolle… Çilesi ölümle dinen süreçtir. Yani, şiirin bedeli çekmektir. Çekmektir öyle ya da böyle…

Yaratım öncesi sıkıntıda üç kadeh… (Defalarca üç kadeh günahtan sayılmaz.) İlk yazılış sonrasında üç kadeh… İlk dinlendirme seansında, kendine ödül niyetine üç kadeh… Sonrası mı? Damıtmanın zamana nanik yaptığı dolambaçlı yokuş.. Eksiklerin tamamlanması, fazlalıkların atılması… Yani işçilik. Eh, orada da üç kadeh çekilir, ve üç kadeh daha, gerekirse. (Ki çoğu kez gerekir.)

Şiir sözcükle ve çileyle, alkolle yazılır; kimi hallerde.

72.
Yaşam şiir içiçeliği mi?

O kötürüm halidir insanın. Tıpkı aşk gibi: beyin ve beden devre dışı kalıverir. El ayak tutmaz… Göz görmez, kulak işitmez, dil konuşmaz… Tümü yürek denen yanardağ ateşinin yani ‘lav’ püskürten zirve duygunun işgali altındadır. Oysa, yamaçlarda dil etkendir, bellibelirsiz. Sözcükler yanardağın püskürmesiyle saçılıp seçilen, sonra da yiten kıvılcımdır…

İmgeye dönüşen ve ateşböceği olan ışık… Şiir artık karanlığı güzelleştiren ateşböceğidir. Yaz ortalarının ateşböceği şölenini canlandırın gözlerinizin önünde. İnanılmazdır… Şiirdir işte o an. Heyecanlıdır. Gecelerin büyüsü yaz ortalarında mı devreye girip etkinleşiyor yoksa, diye sordurur insana? Daha neler neler sordurduğu gibi.

73.
Yalnızlığın tanrı sayıldığı evren; şiirin tek tanrılı evreni. Şairin de.

74.
Şiddetin hiçbir türüyle bağdaşmaz şiir. Ekolojik şiddet yaşamı kuşattığında yalnızca şiire zerk edemez ‘habis’ özelliklerini. Çünkü şiir şiddeti bağışlamaz. Şair de şiddetin kurbanı olur olursa, kölesi veya celladı, asla. Şiir giyotinde sınanır. Şair de…

Zaman giyotindir.

75.
Şiir dişidir… Ve bakiredir sonsuz. Aksi bilinmiyor. Şiirin Meryem soylu olmadığını kim söyleyebilir?

76.
Gerçek şiir değildir.

Gerçeğe uzaklaşan metaforların varlılığınca şiirdir söz… Çünkü gerçek gaddarlığı, katliamı içerir çoğunlukla. Bambaşka amaçlara güdülüdür gerçek. Gerçeğin amaçları şiirin evrenine sığmaz.

Demiştik, zaman giyotindir, şiirin soluk alıp verdiği coğrafyada.

77.
Gerçek ve şiir yan yana anıldığında anlaşılır ki ikisi aynı potaya sığmaz kesinlikle. Gerçek imge barındırmaz bünyesinde, barındırsa gerçekliği kalmaz. Üzerinde imge durmaz… İmge gerçeği taşımaz, gerçeklikse imge elbisesi giydirilmeye kalkışıldığı anda yamalı bir tedirginliği sunar okura. Gerçeğin yüzü hep günceldir çünkü.; statiktir, çıkarcıdır…

Şiirse çıkar gütmemekle – yaratmamakla büyüktür. Öyle kutsar yürekleri. İmge hiçbir çıkara hizmet etmez. İmge karadır, “şiirimiz karadır abiler”…

78.
Şiir ayrıntılarda can bulur. Umulmadık anda, umulmadık yerde, umulmadık koşulda gösterir kendini. İlk gelişte yazıldı yazıldı… Yazılmadıysa, ya unutulur ya da bir başka metin olur, olursa. Genleri belirsiz canlı gibi.

79.
Nüvelerin hayata yürüdüğü dehlizlerde mi şiir. Söz?

80.
Şair nesnesizliği tanrı bellemeli. Çırılçıplak zamanda, boş olmayan anlamların çetelesi bir tümceye sıkıştırılmalı : Sıkıntı, yaratmanın olmazsa olmaz ateştopudur.

Yalın bir varoluşu hedefler şiir. Biraz saçmalığa, biraz düzyazıya, anlatıya akraba durmasında ne sakınca var? Bütüne bakıldığında şiir olsun yeter.

81.
Şiir zamanın ve acının durmazlığını müjdeler. Kaynağı yaşam gibi görünse de şiirin esas pınarı ölüm olgusuna varır, damarı orada… Sezdirdiği geniş duyu ve düşün platformu başka türlü nasıl kalır ayakta? Umut atomu, imgelerin çekirdeğinde, çünkü zamanın dağarcığı bilincin dirim kıblesidir. Bilinçse, şiirin en delidolu halinde tanrısallığını korur. Korumalı. Şiir sözcüklerin tanrıya yakınlığıyla bilindiği büyülü hal değil mi zaten?

82.
Şiirde anlatı yemekteki çeşni gibidir mi demiştik?

İnce, tadılmış ayarı korundu mu tamam… Şiirin tuzu biberi olmalı anlatı, olur kimi zaman. İşlevli olmalı şiirde tutuğu pay. Geri tepmemeli. Okuru rahatsız edecek düzeyde bulunmamalı asla. Yazana cesaret vermeli, okuyanaysa kolaylık… Düşünceyi besler, iskeleti güçlendirir, ama şiiri istenen/beklenen şiir olmaktan çıkarabilir de. Tehlikesi içinde bir dinamit deposunu canlandırıyorum gözümde… Şiir bir öyküye dokunmaz mı önünde sonunda?

Her canlının vazgeçilmez bir öyküsü vardır çünkü. Kaçınılmazdır bu.

83.
Şiir bir gerilimdir, desem… Diyene katıldığımı beyan etsem. Şöyle bir eklemeyle : Şiir ölümcül bir gerilimdir.

84.
Şiir cinayeti önlemektir. Ağaçların ağlaştığı doğada ormanı kutsamak… Gerçek kötüyken, katilken doğaya, insana karşı, düşü kalkan kılmaktır şiir.

85.
Şiir bal şerbetidir. Göğün eflatun musluğundan dökülür. Biz yağmur yağdı sanırız.

Sanmak ne lezzetli, ne şehvetli bir duyu! Şiiri bile baştan çıkarır… Çıkarırmış. Çıkarmıştır.

86.
Son zaman kavşağı : geçmiş-şimdi-gelecek kesişir odağında… Sözün tılsımı şiir odur işte. Zaman yönlendiren, yaşamı tıkanmalardan koruyan düzenleyici meyve / ürün.

Tanrısal ürün.

Geçmiş kırmızıysa, gelecek yeşilse, şimdi’ye sarı mı kalıyor? Kalsın! Yakışır! Şiire bütün renkler, istisnasız bütün renkler yaraşır. En yakın, en yapışkan -akışkan olanı sarıdır diyeceklere itirazım olmaz. Sarı ateşi ve güneşi de imleyen değil mi?

87.
Kavşaktaki kaza!

Kavşaktaki ölümlü kaza! İmgenin zaman rahmine düştüğü an : Şiir… Herkesin bir (kesinlikle bir) kavşağı vardır. Yaşamının belirsiz anı. Şiirin doğum sancıları başlamıştır ya… Anlayan anlar.

Her kavşak kazasından binlerce ölü ve bir (kesinlikle bir) doğum (şiir) kalır.

Hilmi Haşal

Bu kısa notlar, gecelerden ve gündüzlerden damıtılma şiir kökenli düşüncelerdir. Bir tür alıştırma ya da denemece söylenmeler. Yıllardır, defterlere, takvim yapraklarına gölge atan küçük küçük karalamalar. Söz jimnastiği, düşünce jimnastiği kırıntıları… Yani, ‘kendi yaranı kendin sar’ kuralına uygun düşen, şiirin sıkıntısını giderici ara metinler. Şiir yazmama dönemlerinin nabız ve tansiyon ayarı; bir tür avunmadır.

Şiir üzerine; yaratım cehennemi ve cenneti üzerine düşünmek için az zaman gerekmiyor. Uykuda kalınan süre dahil, tüm zamanını istiyor insandan şiir. Günün yarısını ayırsan, öteki yarısında sıkılmanın payı ve etkisi, izi kalıyor. Şiiri düşünme edimi bulaşıcıdır, diyebiliriz o yüzden. Rüyada bile rahat bırakmaz kendini adamış olanı, yani şair adayını. Eksik ilgiyi, unutulmayı ve yitirilen zamanı hiç bağışlamaz. Geceyle gündüz birdir şiir için. Has şiire ulaşma gayreti, geceyi de gündüzü de kapsar çünkü.

Şiirin Kor Kıyısı adını vermemin nedeni, şiire çok yakın imge, dize dalgacıklarından etkilenmiş bir düzyazıda kalabilme arzusudur. Şiir okyanusunu çevreleyen kara parçasının suya en yakın yeridir çünkü ‘kıyı’. Hep bir deniz veya okyanus kıyısı olmuştur şiirin karaya ayak bastığı yer. Ama hayat dağının doruğundaki volkan kesintisiz lav püskürtmektedir. Hayat dağının eteklerinde, zamana nüfuz eden kurgu fantezi dünyasının kıyılarına akmaktadır. Lav, gerçeklikle düşlemenin buluştuğu çizgide “şiirin kor kıyısı”nı oluşturmaktadır. Şiir bir köz dünyasıdır öylelikle. Közse ateşin kordan sonraki evresi; mor evresi değil mi? Üzerindeki kül tabakasına karşın için için yanan kıyıda yürüdüğümü varsayarım, şiirle uğraştığım anlarda.

Şiire ilişkin kısa yarenlikler dizisi, aynı zamanda yazılmayan dizeler destesi ve şiir okuma belgeliği olacak. Benim için ve bu satırları okuyup paylaşacaklar için. Dağınık metinlerin aylar, yıllar sonra derlenip toparlanması ile şimdilerde depreşenlerin sıcağı sıcağına yazılışıdır Şiirin Kor Kıyısı. Bir bakıma şiir yazmama/yazamama zamanlarının karnesi, şiirin serüven kütüğüne mütevazı bir kayıt olacak bu dizge. Olacak mı? Bakalım nasıl olacak?

29 Ocak 1998

 
Şiir Yazamama Notları – Şiirin Kor Kıyısı için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Ağustos 2013 in Türk Şiiri, Şiir, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Ders Sonu

Ben en çok kendimde öldüm, kendime
Necatigil’in öğrettiği mahcubiyetle
kendime gömüldüm, hep güz, hep gazel
ben en çok diyemediğim ukdeyle; kim’e

sır kilimine bastım dünyamı, acı iklime
bir baykuşun çığlığıyla, ders eksiği
geceye asıp korkumu, aşıp aşıp
kimliğimden taştım, sırılsıklam ter arkı
tutsun diye atlasımdaki hayal izi, yar izi
sözcüklerin aşkıyla, “ben” yükümü
-değil bildik yalanların hükmüyle-
telaşıyla bir baykuşun, diken diken ağı
kendime battım, önsezimdeki kile

kimse acımasın şimdi günüme, geceme
bitmek bilmeyen, gitmek bilmeyen sızı
o sırlı korkunun aynasıdır belleğimdeki
sözcüklerin sığmadığı ayna, habis ayna
görüntünün kırılmaktan kurtulamadığı
ben, en çok kendimde öldüm, kendime

kime peki, kimde, tuz buz cam yanığı
kurum ve is körlüğümün içi, kor iliğim
öğretti; diyetsiz aşk yoktur yeryüzünde
ödül müydü tedirgin saatler, ceza mıydı
kış sorumluluğu gibi serçelerin, kırıntı
umarı beride, bu yakada çizilen çile, kör
düğümdü sevişmekler, amortiydi yazıma
ben en çok kendimde öldüm, gömüldüm
kendim ertesi kendime.

Hilmi Haşal

 
Ders Sonu için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Ağustos 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kopuşma

an gelir; taşıyamaz karın yükünü dağ
kurt uluması, kuş pırlaması bahanedir
düşer çığ

dağ mı yenilmiştir, çığ mı… bilinmez

kurt şaşkın, kapılıp gömülür büyüyen topa
kuş, ödü paramparça uçar en yakın vadiye
buzun ve karın felaketine uğramıştır zaman…
dağ yerinde kalır

an gelir; taşıyamaz bal meyvenin yükünü koca dal
güneşin okşaması, rüzgârın esnemesi bahanedir
kopar bağ

salkım mı yenilmiştir, çiy mi… bilinmez

arı şaşkın bakakalır, gümeçten büyük toprağa
bozgunudur ağı yırtık örümceğin, sarkar tuzağı
ısının ve esimin felaketine uğramıştır zaman
güneş yerinde kalır

an gelir; taşıyamaz eskiyen yılların yükünü sığ düşte Sal
olan olmuş çiçeğe, nektar-petek öyküsü bahanedir
kurur zaman

yaşam mı yenilmiştir, çiğ mi… bilinmez

ölüm en acı ıssızlıktır, gezegen simsiyah an: gece artık

ay kafesinde kalır

tozlanır zaman, eskimeyi sürdürür Hayalci

Hilmi Haşal

 
Kopuşma için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Eylül 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: