RSS

Etiket arşivi: İbrahim Tenekeci

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında

bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları

Uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor, sanki arı kovanı 

**

Bir merhaba gönder bana, suratıma kan gelsin

Çıkmak için bu kırılgan yokuşu

**

Çocuklar yarı yolda bırakır bizi Tanrım

Kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana

**

Bir serüven ki

Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri

Ve terk etti bizi huzur denen sevgili

Kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında

Billur bir kuş gibi.

İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu

Beraber yürüyelim olur mu 

**

Güzeldim galiba, bunu nasıl söylesem

Eline sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş

Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş

Keşke biraz ölmesem…

**

ıskalıyor beni annemin duaları

**

kırlar ki dünyanın en güzel elbisesi

dinle, mırıldanıyor dünya:

kurulu bir düzenim var

bu kıyamet neyin nesi

**

elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta

sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına

**

yavru bir kuşun daha ilk denemesinde

tutunmaya çalışması gibi göğe

**

ve sen, ey adaşım olan ibrahim

odana çık, odana çık

kalbine

yaşlı bir kedi gibi ol

her şeye razı

**

Seni yoksulken gördüm, daha  güzeldin

Gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

**

Dikkatim dağılıyor, Rabbim beni bağışla..

**

Herkes mahcuptur kalbine karşı…

**

Dünya küçük demişlerdi, nerdesin?

**

bir şey geldi bize, bereketi olmayan

ekmeksiz yenilen yemekler gibi

**

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola

Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.

**

İnsan insana anlatamaz derdini

Denedin, olmadı, değil mi?

**

Benim hüzne yetecek malzemem var

Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam

Gittimse aşk için kaldımsa aşk için

Öldümse aşk için döndümse aşk için

Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için

Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin

Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden

**

Yağmurda koşan bir çocuk olsam

Vedalaşır gibi bildikleriyle.

Kendinden mahrum kalır mı insan?

Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

**

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.

Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.

Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün

Gitmek istemezken gittiğim o yer

Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,

Bir anlık öfkeye verdiler beni;

Dünya zemin kat, yüksek kader…

**

bir hayat,mahçup ve duru

Tanrım, gülleri

ve sessiz harfleri koru.

**

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili

yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

**

eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş

Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş

keşke biraz ölmesem.

**

ben uzaktan severim

seni de öyle sevdim

bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza

kuş kanadı bir tutam

bıraktık korkularımızı

uçtuk gittik

**Ateşin düştüğü yerdir yerim.
Şimdi ben ne demek istedim,
Dâima üzülürsün şairsen
İyisindir mutlusundur, değilsen.
Yani sen!

Devlet manzaralı evlerimizde
Kaybedip her şeyin derinliğini,
Bir örnek vereyim mi;
Kendi yasını bile
Tutmuyor artık kimse

**

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey

Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden

Adın her neyse bana da uğra.

Uğra ki

Şu adamın nesi var demesin kimse,

Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde

Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,

Şairlerin döşeği.

**

Anlaşılır olmaya çalışmışımdır hep. Ritmi, müziği kuvvetli kelimelerle, tek başlarına dahi insanlara dokunan kelimelerle yazmaya, daha berrak, daha duru olmaya çalışmışımdır. Kendi aile evimde yüksek sesle okuyamayacağım bir şeyi yazmam. Hassasiyet, ölçü budur.

**

Şairlik bir nasip meselesidir. Şiiri ise yaşama çabası olarak görüyorum.

**

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer

Bulamadım şiirden başka.

Rabbim ne der?

Camiden eve dönerken ki ferahlık

Sadece müminlerin bildiği;

Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel, dökmek, şiirle içini;

Aynaya bakarken okunacak o dua

Güzel yarattın beni, ahlâkımı da

Güzel kıl; namaz gibi..

**

Yanlışın en ağır olanı,

-doğru- insana yapılandır.

**

Bana hitap etmiyor olmadığın gün

Harita kadar bir yer, işte Türkiye!

Yoklarım yolları, birazdan üzgün

Sonra tekrar şiire…

**

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

**

Nereye kaçsam dile geliyor hemen

Bana kalıyor rengi kaçan ne varsa.

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey

Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden

Adın her neyse bana da uğra.

Uğra ki

Şu adamın nesi var demesin kimse,

Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde

Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,

Şairlerin döşeği.

**

Kar tutmuyor artık şehirleri nedense

Sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen

Her kimse,

Ona benzetiyorum ben bu tuhaf ilişkiyi

Ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi

Metal tadı olsa da ısırdığı her şeyde

Çevirir durur kendi dilince.

Şehir

Kaçak kat gibi çöküyor üstümüze.

Körün takım tutmasına benziyor bu,

Sempati besliyoruz

Ölümden başka her şeye.

**

Herkes mahçuptur kalbine karşı;

Büyük sözünden çıkmayan toprak

Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak,

Hayata açılan bu kadar kapı

Mahrem konular gibi birden kapandı.

**

Ve korkum, o da sizinkine benzemez

Saflar sıklaştıkça korkarım

**

Her zamanki şeyler, geçim derdi vs

Ömrümüz usulca çekiliyor göndere.

Yürüdükçe yoruyoruz seni yol

İnsanlık öldükçe nüfus artıyor.

Ah diyorum, ne yapayım ben?

Gökyüzü kalıyor bizden geriye

Çalışmak, çabalamak, yine de …

Yer arıyorum, üzülmek için;

Eskiler pişermiş kısık ateşte

Ayağa düştü şimdi büyümek bile.

Sıkılmak gibiyim sonuna doğru

Ne çok istiyorum akşam olmayı,

Yanağa yaklaşan öpücük gibi

Uykunun dallarına konmayı …

**

Yetiyor bana babamın kitapları

Herkes dışarı!

**

Soğuyor insan ve evler

Geç ısınıyor, neden acaba?

**

Ey benim otuz yıl sonraki hâlim

Ölmediysen eğer, yaşıyorsan

Sözümü kesme de yanına geleyim,

Derdin nedir, torun ve torba

Sende saklı ziyan olan ne varsa

Bileyim.

**

Kopardıktan sonra suya koyarsan

Yaşıyor sanıyorsun birkaç gün daha.

Yüksek bir yerden düşer aklına

Solduğun zaman.

**

Bir gül düşün, gönülsüz açan

Olan her şeyi solduran zaman;

Çocuklardan önce yatan babalar

Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar…

**

Sadece birini okudum ama

Dört kitapta yeri var; insan ölümlü.

Ey ölüm, lafını unutma..

**

Bir çiçek düşünün, yerini beğenmeyen

Çiçek işte, herkese nazı geçen

Solar çiçek, beğenmezse yerini

Yani sen, yani ben.

**

Çimenleri görür görmez ah dedim

Bir toprak kalmış sesini yükseltmeyen

Toprak işte, anladın mı ey fani

Sadece odur, yaşını göstermeyen.

**

Ağaçları düşünüyorum sonra; mesela elma

Sessiz ve çalışkandır, kendi halinde.

Kiraz da öyledir, konuşkandır fakat

Yüz verdiği için mi serçelere…

Alıç ve Ahlât’ın yeri ayrıdır bizde

Gitmemişlerdir çünkü köyden kente.

**

A benim 

Oğulotu bitmeyen topraklarda 

Şaşırıp kalan kalbim 

Senin Türkçen yok mu, anlatıyorum işte 

Bir kuş kalbi misin ki ürkmek için bahane 

Arayıp duruyorsun. 

Bize dönecek oysa o güzel ölüm 

Yatacağız beraber güzellik uykusuna 

Her gün bahar olacak ve onun temizliği 

Yeni yıkanmış tül perde ne ki 

Benzetecek bizi dağların doruğuna. 

Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri 

Neden korkayım, ona ne yaptım ki 

Bir kez olsun binmedim saltanat kayığına 

Ve ömrüm boyunca 

Heyelan bölgesinde yaşadım sanki.

**

Ne giysem yakışmıyor, uçurumlardan başka

Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi

Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum,

Kalmasa da albenisi… 

**

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği 

Yetmiyor ömür, o büyük şiire. 

Rabbim, ne olur 

Sözümü kesme…

**

Kimsesizler Mezarlığının hemen iki yüz metre karşısında tripleks villalar. Birkaç kilometre ötede, trilyonluk villaları ile gündeme gelen Zekeriyaköy. Ve burada; parklarda, sur diplerinde, barakalarda aç susuz ölmüş, ilaç nedir bilmemiş, sıcak bir yuvaya hasret kalmış insanlar. “Hep bana” diyen zihniyet, tüm çıplaklığı ile kendini gösteriyor. 

… 

Hiçbir şeyin anlamı yok artık. Kimsesizler Mezarlığını gördükten sonra, bütün bunlar, bitmiş bir çek koçanı gibi anlamını, cazibesini yitiriyor. Hatta “aile mezarları”na gizliden gizliye bir öfke duyduğum bile söylenebilir.

**

Kar yağarken serçeleri seyrettim,

Çocuklarım geldi birden aklıma;

Sabırsızlanıyorlar büyümek için

Gelmeyin, burası derin! 

**

Düşman geliyor, kadim olan her şeye

Dine, disipline ve şiire…

Durmak olur mu?

Şiirdir,

Korugan kılar kırılgan kamışları

Taze tutar, ekmeği ve bayrağı

Can verir, ölüme bile

Nasıl bir şey, anladınız mı?

**

ey ölüm, ey yoksulların neşesi

**

“Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuştur; ‘Şâirlerin söylediği sözlerin en doğrusu, Lebîd’in söylediği şu sözdür: Biliniz ki, Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkûmdur.”  

**

Ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.

Budanan oğullar gibiyim, sessiz ve narin

Nereye koysam geri sayım başlıyor

Kurcalıyor beni bir çırağın elleri

Ah, unufak olsam ve desem ki

Ağzın tat görmesin hayat

Kandırdın beni

**

Dünya tuhaf değil mi

Kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi

Çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için

**

sözcük yapımında kullanılan

bir şeydir senin gülüşün

herkes güzeldir sustuğu kadar

sen de güzelsin bu mümkün

**

kusura kalma teselli hazretleri

sana layık bir mürit olamadım besbelli

büyük şehirlerin küçük içinde

dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi

buldum bu dünyada kendimi.

ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden

bir ben kaldım ve sevgilim

suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti

gözlerim terledi yolunu gözlemekten.

**

ey insan sana küstüm çünkü sen beni

birazdan kurşuna dizilecek bir mahkum gibi

bıraktın ve gittin endişe limanında.

ama sorarım, mesela samatyada

kimin bahçesi daha büyük

ölümden.

**

ah, unufak olsam ve desem ki

ağzın tat görmesin hayat

kandırdın beni.

sorma,

elim kırılsın bir daha

dokunursam güneşe.

kılpayı kaçırılmış bir şeyin

bıraktığı ardında

neyse oyum ben.

yaralı serçe, benim için dua et;

gök bir kayalık gibi şimdi üstümde

**

bağırıp duruyorum denizin ortasında,

su buradan ne kadar uzakta…

**

bana günahtır,

nereye gidersem orası senin yurdun

çünkü aklımdan çıkmıyorsun.

**

Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır. Elimden geldiğince böyle davranmaya çalışıyorum. İçtenlik ve samimiyet belki budur: Olanı olduğu gibi yazmak.

**

Dinle, ruhumun yatışmasını bekleyemem 

Gitmeliyim ve giderken 

Bakmamalıyım gözlerine dünya denen fakirin, 

Su içtiğim ellerden 

Bana bir pişmanlık gelmesini istemem.

**

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 

Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burada 

Ve gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim 

Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben çektim

**

Dağların durduğu böyle anlarda 

Yalar yarasını içte bir geyik 

Her yerden görülen bir şeyken dünya 

Sağa çekip ağaçları seyrettik

**

Aşk diyor, başka bir şey demiyor kalbim

**

Bazen diyorum hayatta olsam 

Rabbim, biraz daha bağışla beni 

Herkesin korktuğu bir adamken yaşamak 

Kendimden ayırmadım, ey şiir, seni.

**

Öpmezdi, koklardı, dedem beni

İçine çekerdi, temiz hava gibi.

**

Turgut Uyar, tam elli yıl öncesinden bakarak, bugünü şöyle yazmış: “İnsanın yeri değişiyor.”(Çıkmazın Güzelliği, 1963.)

İşte, altı ayı aşkın bir zamandır sosyal medyadayım. Aktif bir kullanıcı olmasam da, gözlemler yapıyor, notlar alıyorum.

İnsanları tanımak istiyorsan, onlarla yolculuk veya ticaret yap. Bize böyle öğretilmişti. Bu kadim nasihate bir madde daha eklemenin zamanı geldi: Sosyal medya.

Mevlana, “insanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur” der. Sosyal medya, bu işi biraz kolaylaştırmış görünüyor.

Özellikle twitter, insanın nefsini (ego), yani aslında kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Gerçek hayatta mütevazı kişiliğiyle tanıdığımız birçok insan, orada, başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Eşi benzeri görülmemiş bir vefasızlık örneği sergileyen kimse, orada, vefa konulu cümleler kurabiliyor.

İnsanın kendine saklanması kolay, kendini saklaması zordur.

Şairliğinin yanı sıra sosyolog da olan Osman Konuk, bir konuşmasında, çok tehlikeli bir durumdan, nefsimizin soytarısı ve hizmetkârı olmaktan bahsetmişti. Durum, tam olarak böyle.

Sosyal medyada, kendisini dünyanın en önemli insanı sananların sayısı, hafife alınmayacak kadar çok. Anne-babamızın, çoluk-çocuğumuzun gözünde öyle olabiliriz. Fakat değiliz.

Evet, kâğıttan ekrana doğru bir geçiş yapıyoruz, yaptık. Kâğıt, daha bizdendi. Ekranın en önemli yan etkisi, insanın sadece kendisine dikkat kesilmesi. ‘Güzel çıkmış mıyım’ gibi bir şey bu.

Özellikle baktım; bazı kanaat önderleri, bir kişiyi bile takip etmiyorlar. Nedir bu? Sonuçta, hepimiz aynı işleme maruz kalmayacak mıyız?

Bir soru daha: Kendisiyle ilgili övücü şeyleri paylaşmanın kültürümüzde, inancımızda yeri var mıdır? Bunu, özellikle bu kültürü, inancı savunanların yapması, ayrıca nedir?

İbrahim Tenekeci

“Acıyla gülümser İbrahim’in şiiri. Ne gösteriş ne riya. Onun şiiri, parıldayan bir diş, buluttan sıyrılan güneş, kabuğu kalkmış yara, bir günahtan arta kalan pişmanlık, dumanı üstünde bir bardak çay, ne varsa yani kendiliğinden ve açık, işte öyle. Onun şiirlerini okurken aniden sesler kesiliyor, ortalığı derin ve hüzünlü bir sükût kaplıyor.” 

Mustafa Kutlu

 
Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz. için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2022 in Berceste, Bercestem, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler: ,

Terden Bembeyaz

iki kere yoruldum, ateşe atılırken bir
ismailin gözünü bağlarken bir de,
ey kimsenin istemediği dedim,
seni bana versinler ödül olarak
bir kuş olup uzağında durayım
bakayım içine uykumu açıp
kuzular çiğdemler ıhlamurgiller
ve güzel havalar, bu değil elbet.

bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi

şu sıkıntı, ne kadar düşkün bana
titriyor üstüme bile annemden
en dar vakitleri esirgemiyor
bozulmuş planları görülmüş hesapları
ne olmak isterim, manzara olmak
bakanlar bakınca titresin diye
hepsi bu.

ne çabuk bozuldu ekmek almaya giden
paçamı sıvadım ısırmasın diye su.

dünlerin biriktiği bu yongalıkta
seni de severim yolumun üstündeysen
kar olur yağarım terden bembeyaz
nedensiz sevinçler alırım sana
görsem de bakmam, aşk gibi kurnaz
gün bitti ve şaşırdık, bir kez daha
kaldırıp baktık, birer birer evlerin
ve dağların denizlerin altına.

seni yoksulken gördüm, daha güzeldin
gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

İbrahim Tenekeciterden-bembeyaz

 
Terden Bembeyaz için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Ekim 2019 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Gündüz Ağacı

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum
Kalbine yenilmek diyorlar buna.
Yürürsem yakındır, bakarsam uzak
Derinleşiyor birden, evet, yaşamak.

Ahmet Murat der, meyvenin hayatı
Dalların ucunda bir tutam heves-
İnsandan insana geçiyor ömrüm
Mezar yeri aldım dünyadan bugün.

İbrahim Tenekecigunduz-agaci

 
Gündüz Ağacı için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Ekim 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Siper Sanatı

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.
Geçmiş aradan şu kadar zaman
Burada hayat var mıdır, vardır
Hiç kimse olmasa da.

Üzülürüm diye gitmediğin yer
Doğduğun sokak, büyüdüğün ev-
Göç alan şehirler gibi gözlerin
Yeşil bir harmandan dönersin her gün
Hep aynı sevinçle, pek bilmediğin.

Güneşi ezanla alıp bırakan
Senin tertemiz dilin ve dinin
Geçerken içinden dağ köylerinin
Dünya durdukça dönecek olan
Görürsün orada kalplerden derin

Şiirler yazıyorsun şimdi sadece
Kendinden habersiz akan ırmaklar.
Diyelim hayat, nasılsın edebiyat?
Güzeller ortadan yürüyüp gider
Dokunamazsın ona, merhaba keder.

İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?

İbrahim Tenekecitenekeci-siirleri

 
Siper Sanatı için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Ocak 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

Şair olduğunuza sizi inandıran neydi?

Şair olduğuma beni inandıran, Mustafa Kutlu’nun mektubu oldu. Yanılmıyorsam 1993 yılıydı, Dergah dergisine şiir göndermiştim. Cevap olarak, Mustafa Kutlu imzalı bir mektup geldi. “Bir şair hassasiyeti taşıdığımı” söylüyordu. Çalışır ve ısrar edersem, bu iş olacaktı. Mustafa Kutlu böyle diyordu. O mektuptan sonra, gece yarılarına kadar, her gün saatlerce şiir çalıştım. Üç Köpük’teki şiirleri yazmak için masaya oturduğumda 62 kiloydum ve vücut geliştirme çalışıyordum. Üç Köpük’teki 27 şiiri bitirip masadan kalktığımda, daha doğrusu kalkamayıp kaldırıldığımda, 48 kiloya düşmüştüm. Yine de her zaman şunu söylüyorum: Şiir beni hiç üzmedi.

Peki, neden şiir yazmaya ihtiyaç duydunuz?

“İhtiyaç” kelimesi şiiri tam olarak karşılamıyor. Tuvalete gitmek veya su içmek, bir ihtiyaçtan dolayıdır. Buna, ihtiyaç gidermek deriz. Üstümüze kıyafet, ayağımıza ayakkabı almak da öyledir. Fakat şiir, bambaşka bir şeydir.  Onun ihtiyaçla falan ilgisi yoktur.

Bir kitapta, “kader büyüktür, fakat Allah kaderden de büyüktür” yazıyordu. Bu cümleyi hiç unutmadım. Ve bu cümleyi, hep şu şekilde mırıldandım: Dünya büyüktür, fakat şiir dünyadan da büyüktür.

Evet, “ihtiyaç” kelimesi veya kavramı, dünya ile ilgilidir. Ben ise, şiir yazmakla, başka şeylere talip oluyorum. Mesela, iyi şiirler yazarsam, O’nun gözüne gireceğimi düşünüyorum?

Günümüz şairinin eski ile ilgisi ne boyutta olmalıdır? Siz kendinizi hangi eskiye ait hissediyorsunuz?

İtiraf etmek gerekirse, sorunuzdan bir şey anlamadım. Ama insan, bazen anlamadığı şeylere de cevap yetiştirmeye çalışır.

Melih Cevdet Anday, “eski, hiç eskimeyendir” der. Bu cümleden yola çıkarsak, ki çıkmalıyız, yüzlerce yıl önce yaşamış, yazmış Yunus Emre, sıfır kilometre gibi yepyeni bir şekilde karşımızda durmaktadır. Buna karşılık, aramızda yaşayan ve çağdaşımız olan birçok şair, daha şimdiden eskiyip gitmiştir. O halde, sorumuz şöyle olmalıdır: Yolculuğunuz sırasında uğradığınız şairler hangileridir?

Evet, benden önce yaşayıp da şiirime katkısı olan şairler Karacaoğlan, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil ve Cemal Süreya’dır. Yaşayanlardan ise İsmet Özel. Kendisine minnet borçluyum.

Çıkmaza giren Türk şiiri değil, Türk insanıdır

“Dünyaya alışan adam şiir yazamaz” der İsmet Özel. Gerçekten şairin bu zorluğu yaşadığını düşünüyor musunuz?

İsmet Özel üstadımıza katılmakla beraber; şiirin, yabani insanların işi olduğunu düşünüyorum. Gerçi, her ikisi de aynı anlama geliyor: Dünyaya alışan adam, yabani değildir. Yabanilikle ilgili somut örnekler vermek isterdim, fakat bu yanlış anlaşılabilir. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Meraklı olanlar, İstanbul veya Ankara’daki “üstad”lardan birini ziyaret edebilirler.

Bana gelince? Bırakın ilk kez gittiğim, gördüğüm yerleri; otuz yıl boyunca oturduğum sokağa bile her çıkışımda, o toprağa ilk kez adımımı atıyormuş gibi oluyor. Sanki köşedeki ağacı, meydandaki çeşmeyi veya camiyi ilk kez görüyormuşum hissine kapılıyorum. Demek istediğim, daha doğrusu İsmet Özel üstadımızın demek istediği şu: Dünyaya bakıp da Hz. Adem’in o ilk şaşkınlığını yaşamayan kişi, şair olamaz?

Bugün Türk şiiri çıkmaza mı girmiştir? Eğer öyleyse çıkış yolunu nerede aramalıdır?

Çıkmaza giren, Türk şiiri değil, Türk insanıdır. Sadece edebiyat dünyasında değil, hayatımızın her alanında ciddi sorunlar var. Turgut Özal’ın iktidara gelmesinden sonra, adeta Türk insanının içi boşaltıldı. Toplu bir çürüme ile karşı karşıya kaldık. Bu süreçte, aileyi bozdular, değerlerimize zarar verdiler, ahlaksızlığı teşvik ettiler, sipariş romanlar yazdırdılar, yayıncıları edebiyatın dışına itip tüccar yaptılar, insanları maddiyat düşkünü haline getirdiler; fakat bir şeyi başaramadılar. O da şu: Türk şiiri yirmi yıl önce de büyüktü, şimdi de büyük.

Evet, ortamları bozdular, fakat şiir karşısında çok sık bozuldular. Birçok sorun çıkardılar, fakat Türk şiiri de onlara sorun çıkardı. İsmet Özel’in 1980’den sonra yazdığı şiir ve yazılara bir bakın! Onları kim yıkabilir? Kendisi bile yıkamaz!

Bir edebiyat dergisi için “edebi duruş” mu önemlidir, o edebi duruşun belli bir muhalif söylemin parçası olması mı önemlidir?

En önce, edepli bir duruş olması gerektiğine inanıyorum. Edebiyata önem vermeliyiz, fakat sadece edebiyata önem vermemeliyiz. Muhalif olmak, artistlikle, dik başlılıkla, oraya buraya laf atmakla olacak bir iş değildir. Bu bir kültürdür. Derin bir meseledir. Önce bunlara sahip olmak gerekir. Veya sahip olan bir yere tabi olmak? Örnek vereyim: Bugün İsmail Kara’nın ne yaptığını anlamak istiyorsak, sadece onun eserlerine değil; Hüseyin Avni Ulaş’ın hayatına ve Nurettin Topçu’nun yazdıklarına da bakmamız gerekir. Nurettin Topçu’yu iyi bilmeden İsmail Kara’nın eserlerini okursak, en çok da İsmail Kara üstadımıza haksızlık etmiş oluruz diye düşünüyorum.

Genç şairlerin kendi seslerini oluşturamamalarını neye bağlıyorsunuz?

Genç bir şairden, bir çırpıda kendi sesini (üslubunu) bulmasını zaten bekleyemeyiz. Bu, zamanla ve çalışmayla olacak bir şeydir. Olduğu zaman da, artık ona “genç şair” denmez. “Şair” denir.

Yalnız genç arkadaşlarla ilgili şu tehlikeyi görüyorum: Şiirle ilgilenen genç arkadaşlar, maalesef birbirlerinden haberdar değiller. Akranlarının ne yazdığını merak bile etmiyorlar. Oysa her şair, kendi yaşıtlarını iyi tanımak zorundadır. Çünkü yarışacak olduğu kişiler onlardır. Mesela bizim kuşakta, herkes birbirini iyi tanır. Bugün farklı mecralarda ve dergilerde görünen birçok isim, gençken, aynı odanın içinde bulunuyordu. Dolayısıyla, bizim kuşağa mensup birçok arkadaş, akranlarının sadece ne yazdığını değil, neler yazacağını da az çok bilir.

İroni, şiirinizin önemli bir unsuru gibi duruyor. Şiiri böyle söylemek, onu daha çekici mi kılıyor?

Bir şair şöyle demiş: “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, büyük acılarımızı ancak ironiyle dışa vurabiliyoruz.” Durum biraz bu. Evet, gülüyorum. Fakat “adam acı acı güldü” denir ya, öyle gülüyorum. Mesela Hayat Şartları başlıklı son şiirim şöyle bitiyor:

“Kar yağarken serçeleri seyrettim
Çocuklarım geldi birden aklıma.
Sabırsızlanıyorlar büyümek için,
Gelmeyin, burası derin!”

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

İslami duyarlılığa sahip bir şair ve yazar olduğunuzu biliyoruz. Bu yönünüzün edebi kişiliğinizdeki etkilerinden bahseder misiniz?

Dürüstlüğün, yalan söylememenin, içki içmemenin, kumar oynamamamın bile meziyet olarak kabul edildiği günlerde yaşıyoruz. Oysa bunlar, olması gereken veya yapılmaması icap eden şeylerdir. “İslami duyarlılık” da öyle? Müslüman olduğumu kabul ediyorsam eğer, gereğini yapmalıyım. Hepsi bu.

Müslüman olmamın edebi kişiliğime de, ebedi hayatıma da büyük bir katkısı olduğu ve olacağı kesin. Yine de inşallah diyelim.

Bir şair olarak, Şuara Suresi’ni nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında, konuşmamızın başından beri yaptığım bu. Belli ki bir şeyler daha söylememem gerekecek. O halde, yayınlanmamış bir münacatımdan iki dize alayım buraya: “Sen söyle güzelken bana söz düşmez. / Bakma, şiirler yazdığıma?”

Şiir kitaplarınızın yanı sıra, Uçuş Denemeleri ve Son Düzlük isimli iki deneme kitabınız var. Bir şair, niçin düzyazıya da ilgi duyar ki?

Şiir, nesir ile büyür. İsmet Özel, Sezai Karakoç veya Necip Fazıl’a baktığımızda, bu isimlerin aynı zamanda iyi birer nesirci olduklarını da görüyoruz. Şiir duygu, nesir ise düşünce işidir. Asıl marifet, bu ikisini yan yana getirmek ve götürmektir. Bunu başardığınız vakit, ayakta kalmanız daha kolay olur.

İbrahim Tenekecine_ararsan_burada

 
Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur. için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Nisan 2015 in Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Bensiz Gittiğin Yerler

Kuşlar uçmuyor arkadaşlardan
Konulan şeyler gibi, suya, akşamdan,
Baktım elime, herkes birikmiş-
Demek ki kendini seçemez insan

Akşamın annesi vardır babası
Belki de incecik arkadaşları,
Ölürsen o vakit, nasılsın olur
Ey kalbim, anladın mı?

Herkesin adını biliyor taşlar
İmtiyaz diyorum ben buna kuşlar,
Yol geçmez, konuşmazsak, hatırlatılır;
Burası dünyadır, dır, dır.

Ağzımı arıyor kırk yıldır hayat;
Dokuz ekim pazar, ekmeğin gürültüsü-
Günlerin gözüne baktım da baktım,
Ölümün ev hali, son gecenin örtüsü…

Yağmurda koşan bir çocuk olsam
Vedalaşır gibi bildikleriyle.
Kendinden mahrum kalır mı insan?
Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

İbrahim Tenekeci
 
Bensiz Gittiğin Yerler için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

bir buğdayın içini dökmesi

Yaşadığımız devirde, bir insanın dürüst ve ahlâklı kalarak mutlu olması neredeyse imkânsız. Sorumluluk sahibi bir insanın rahatsızlığı gibi bir şey bu… Zengin ile fakir arasındaki uçurum her geçen gün açılırken, ahlakî çürüme tehdit boyutlarını bile aşmışken, bölücü terör dolayısıyla güzel vatanımız tehlike altındayken, İslam dünyasında şunlar ve şunlar olurken; mutluluğu ancak “durgun su” olarak ifade edebiliriz. Bu şartlar altında mutlu olan biri varsa, onun bizden olmadığını düşünüyorum. Evet, mutsuzluğumu, tedirginliğimi, çaresizliğimi, olan biten karşısındaki şaşkınlığımı, öfkemi şiire döküyorum. Fakat bu, ağlayıp sızlayarak değil de, bir buğdayın içini dökmesi şeklinde oluyor. Ayrıca mutlu insanların şiir yazamayacağına inananlardanım.



Şiirin nasip işi olduğunu düşünüyorum. Hesabı temiz olanın yüzü ak olur. Mehmet Akif’ten Ziya Osman’a, Ahmet Muhip’ten Behçet Necatigil’e, İsmet Özel’den Süleyman Çobanoğlu’na kadar iyi şairlerin yüzlerine bir bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben, ancak iyi insanların iyi şiir yazabileceğine inanıyorum. Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum. Ben ettim. İyi şairlerin çoğu sadece insanla değil, doğayla da yakından ilgilidir. İşte o söz: “Yerdekini kollarsan sen, kollar seni gökteki de…” Şiir, hayretle yazılan ve hayretle okunandır. O hayreti bulacağınız mekânlar ve zamanlar ise bellidir. Bir insan öğleye doğru uyanıyorsa, ona geçmiş olsun. Tabii bütün bunları söylemem; yetenek, işçilik, disiplin, sabır ve istikrar gibi olmazsa olmazları yok sayıyorum anlamına gelmemeli. Söylediklerim “elde var bir” olarak anlaşılmalı.
İbrahim Tenekeci

 
bir buğdayın içini dökmesi için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Eylül 2013 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Barut Hakkı

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer bulamadım!
şiirden başka…
Rabbim ne der?

Camiden eve dönerkenki ferahlık…
Sadece müminlerin bildiği…
Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel dökmek şiirle içini?
Aynaya bakarken okunacak o dua…
Güzel yarattın beni ahlâkımı da…
Güzel kıl namaz gibi…

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği…
Yetmiyor ömür o büyük şiire…
Rabbim ne olursun…
Sözümü kesme!…

İbrahim Tenekeci

 
Barut Hakkı için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Kapalı Mekân

Ne kadar güzeldi, kirazların Türkçesi
Ekmek ören kadınlar, bahçenin sesi-
Giderken görürdük kimi kızları
Ellerinde baharın şaşkın dalları!

Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar…

Artık durmadan kırk yaşındayım
Cebimden çıkmıyor dünyanın eli,
Nereye dokunsam eskiyor hemen
Günler günleri örtmüyor şimdi.

Kimsenin gücüne gitmesin diye
Ezberledim yolları, sulardan önce-
Bir kusur aradım, yalnızlığıma;
Ağaçlar gövdesinden tanınır, baba.

Böyle tanıdım o şairleri
Gündüzün uzaması, boyuma kadar-
Çınlasın adım, sözün kulaklarında
Ziyan olmasın güzel havalar.

Üzerinde göz var diyorlar bana.

İbrahim Tenekeci

 
Kapalı Mekân için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Ağustos 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yıkım Kararı

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…

İbrahim Tenekeci

 
Yıkım Kararı için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Şubat 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: