RSS

Etiket arşivi: İskender Pala

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de abesdir sitem-i hâre tahammül
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım:
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

Senden güzelim çare bana kat’-ı emeldir
Etsen dahi ülfet diyemem ellerle haleldir
Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir:
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

Gördüm açılırken bu seher goncayı hâre
Sordum n’ola bu cevr ü cefâ bülbül-i zâre
Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre:
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes
Ümmîd-i visâl eyleme andan emelin kes
Beyhûde yere âh u figân eyleme Nevres
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

Osman Nervessenden-bilirim

Ali Efendi, sûz-i dil makamını icat eden kişidir. Sûz-i dil; yani gönül yanışı!… Hüzünlü bir makam için ne anlamlı bir isim!… Hani o, “Anlatayım halimi dildâre ben” diye başlayıp “Yaş dökeyim yalvarayım yâre ben” diye biten o gönül ateşi yok mu?!… Ali Efendi’nin ta Midilli yalılarına uzanan gençlik hatıraları i.inde tutuşan ateş… On altı yaşında iken Kur’an dersi verdiği o sarışın kız. Kendisiyle aynı yaştaki o tazecik. Mehtaba ya doğ, ya doğayım diyen bir güzel!…

İskender Pala
(İstanbulcunun Sandığı s.110)

 
Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Aralık 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler: , ,

“Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır”

Şakayık

Rivayete göre Fuzuli, hocasının kızına âşık olunca aşkını dizelere nakşetmek için bir murabba yazar. Bu şiirin her dörtlüğü sonunda nakarat gibi tekrar edilen dizede üstad, “Gözüm cânım efendim sevdiğim devletlü sultanım” buyurmaktadır. Sevdiği kadına karşı altı adet hitabı ard arda sıralayan ve hepsinde de onu yücelten bu anlayış, doğrusu içinde yaşadığımız çağın söylemleri arasında pek taraftar bulamaz.

Bir şarkı hatırlıyorum; sevgilisine sitem etmek isterken bile ona yalvarırcasına seslenen âşıkın hikayesini anlatan bir şarkı: ‘Sana ben canımın canı efendim / Kırıldım küstüm incindim gücendim’

Bugünün şarkı sözleri yahut pop listelerine bakılınca meleklere yaraşır bir hitap olarak kalan yukarıdaki dizelerin dünyasını anlamak gerçekten zordur. Çünkü toplumun üzerinden o kadim zarafet, o fıtrî nezaket çekilip gitmiş,yerini kadın erkek eşitliğinin gittikçe haşinleşen modasına dayalı sen-ben kavgası ve itiş-kakış konulu şarkılar almıştır. Eskilerin şiirlere de yansıyan (yahut artık şiirlerde kalan) ve kadının baş tacı edildiği o ulvi anlayışlarını temellendirmek için şimdi de bir hadîs-i şerif okuyalım: “İnneme’n-nis⒠şakâyıku’r-ricâl.” Buyuruyor ki Efendiler Efendisi: “Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.” Buradaki şakayık kelimesi Efendiler Efendisi’nin ağzından bir veciz ifade olarak söze dökülmüş olup tevriye, iham-ı tenasüp, cinas gibi edebiyat sanatlarına örnek olabilecek bir ziynet konumunda durur. Kelimenin Arapça anlamlandırılmasına göre öncelikle kadının, erkeğin “kürek kemiği”nden bir parçası olduğu, ardından erkeğin “öteki yarısı (elmanın iki yarımı gibi birbirini tamamlayan değerler bütünü; şakk’ı)” olarak düşünüldüğü ve nihayet “şakayık (yaban lalesi, gelincik)” çiçeği olarak mânâ ifade ettiği görülür. İlk anlam dinî terminoloji içinde Hz. Adem’in kürek kemiğinden yaratıldığı ifadelendirilen Havva içindir. İkinci anlama göre, kadın erkeğin öteki yarısıdır ki modern bilim de zaten bunu ifade etmektedir. Kadın olmadan erkeğin, erkek olmadan kadının eksik kalacağı, anatomik, fizyolojik ve psikolojik olarak erkek ile kadının bütünleşerek beşeriyetlerini tamamlayabilecekleri, aksi takdirde bünyede arızalar oluşmasının kaçınılmazlığı, bu bağlamda evlilik müessesesinin önemi, aile kurumunun yaşatılması vb. söylemler hep bu şakayık (öteki yarı) düsturu üzerine temellendirilebilir. Şakayık kelimesinin bize edebiyat açısından ihtişamını gösteren anlamı ise Türkçe’de bildiğimiz “gelincik çiçeği”ni karşılamasıdır.

Gelincik, hemen her coğrafyada kendiliğinden yetişebilen, otuz kadar türü bulunmakla birlikte hemen hepsi kırmızı renkli yaprak açan bir çiçektir. Yol kenarlarında, ekin tarlalarında, ören yerlerinin dışında (“Sen kırların çiçeğisin şakayık” şarkısını hatırlayınız) Hudâyî-nâbit kabilinden sık rastlanan gelinciğin özelliği çok narin, nahif ve zarif bir çiçek oluşudur. Dalından kopardığınız andan itibaren birkaç dakika içinde parlaklığını, canlılığını ve güzelliğini yitirir. Kırmızı yapraklarından (ki genellikle dört simetrik yapraktır) birini koparırsanız diğer üçü kendini bırakır, salar ve sarkar. Elinizle yapraklarından birine fiske vurun, derhal zedelenir ve solmaya yüz tutar. En küçük şiddet, hoyrat muamele ve sarsıntıda bile yara alıp zedelenen bu çiçeğin kadına benzetilmesi ve özellikle erkeği tamamlayan “eş” olarak nitelendirilmesi bizce çok manidardır. Bu ifadenin mefhûm-ı muhalifinden anlaşılan odur ki erkekler kadınlarının bir gelincik çiçeği kadar narin olduğunu bilmeli, ona göre davranmalı, gelinciğin hoyrat tavırlara, şiddete, haksızlığa maruz kalmak bir yana el üstünde tutulması gerektiğine, kırmızı renginin asaleti ve güzelliği içinde renginin soldurulmaması gerektiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. Ve edebiyat açısından bir adım daha ileri giderek söylemek gerekirse, gelinciği münhasıran aşk içkisiyle dolu bir kadeh olarak düşünüp onu elde tutarken bu anlayışla hareket etmenin zaruretini akıldan çıkarmamak gerekir. Ta ki erkeklerin başı o badenin sarhoşluğuyla hoş olsun.

Şakayık kelimesinin Arapça’da da Türkçe’deki “gelincik” gibi bir anlamı var mı bilmiyorum ama gelincik (gelin-cik = taze gelin, küçük gelin)” kelimesi de yukarıdaki hadisin ruhuna uygun düşmektedir. Buradan yola çıkarak ben bu kelimenin, bir erkeğe yaşı ve evlilik süresi ne olursa olsun eşini bir gelin-cik (taze gelin) gibi görmesi, ona uygun muamele etmesi ve onu öyle koruyup kollayıp değerlendirmesi gerektiğini ima ve hatta ikaz eden bir mana taşıdığını zannediyorum.

Yukarıdaki hadisin orijinal ibaresini, ezberlenmesi kolay olduğu için yazdık. Ta ki Efendimiz’in sözü kulağımızda her daim çınlasın ve tavırlarımızı ona göre düzenleyelim: İnneme’n-nis⒠şakâyıku’r-ricâl : Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.

İskender Pala
 
“Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır” için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Mayıs 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Âşıkların ateşini söndüren bir sabâ esintisi

“Şiirin hikmetli olanları da mevcuttur.”

(Muvatta II, 986; Müsned (Ahmed b. Hanbel) I, 303; Sahih-i Buhari VII, 30; Sahih-i Müslim I, 594; Mesnevi III. b.4079)

Bir meyve, bir çekirdek…

Göz, gez ve arpacık… ‘’Kaf ile Nûn”… O “Ol!” deyince olur.

Mısra kapı kanadı demek, servi dalı ve merdiven… Beyit ki evdir; kapıdan girilmelidir. Bir evi ziyaret etmenin maksadı ne ola ki içindeki kişiyle görüşmekten öte? O kişi mânâdır. Vezin ki aruzdur, evin orta direği; kafiye ki tamdır, yarımdır; tenezzüh gereği. Evin dıştan ve içten güzelliği mimarın üslubuna göre ya muhteşemdir ya daha muhteşem. Bazan da kötü, çok daha kötü… Nazım ki “ipliğe inciler dizme”dir, dizidir ya dizedir; manzume bir gerdanlıktır, billur bedende firuzedir.

Fakirlikte sultan tavırlı muhteşem kullar kârıdır, adı şiir… Ve şair, derya gibi duruldukta coşkun akan ırmak… Ayin ve efsun okuyan sihirbazdır ki o; berrak sözleri kulağına hep cennet hurileri fısıldar.

Mânâ ki derin bir denizdir, şiir ki derinlerde, en derinlerde esrarlı bir inci. Şair ki vurguna alışkın dalgıç, daha derinde, daha derinden. Satır satır, salkım salkım, her dize bir dürr-i Aden, her beyit bir misk-i Huten. Tam ayar saraylarda nakışlı eşik, ve mânâ uyutan sözlere murassa beşik.

Mevsimi bahardır şiirin, bahçesi gülistan… Âşıkların ateşini söndüren bir sabâ esintisi... Gül goncası yürekleri açacak bir esinti. Papağanları besleyen şeker gibi tatlıdır da bal gibi hararet verir. Ruh için gıda, seven için hayat, İsa’da nefestir. Kılıç gibi keskin, hançer gibi güzel…

Şiir ki yazılmadan okunursa güzeldir. En güzel şiirini kendisi için yazar bu yüzden her şair. Fecrin tuvalinden yıldızları avuçlayıp gönlümüze serperken de, gecenin beşiğinde ayı ikiye bölüp tazarrular bestelerken de, şair bir sesin ve bir ahengin avcısıdır. Kalabalıkların orta yerinde, yalnızlığının en ucunda, söz değmemiş tenha kıyılara kelamın direklerini dike dike, bir çağdan çıkıp bir çağa daha, bir çağa daha koşmaktır işi. Ta ki çağlar ve çağlar sonra kendine bir dost bulsun, kaderini paylaşacak bir arkadaş, bir yoldaş edinsin ve beyaz martılara kardeş olsun… Aynı dilden söylenen ve aynı sesleri verdiği zannolunan o gamlı besteyi gökkubbenin sarrafına ya halis altın, ya delinmemiş inci kıratında sunsun. Ezbere söylenen mavilerin yapayalnız alfabesinde boşluğa uzayıp giden masallar anlatsın bize tarihten ve evvel zaman içinde aşkları dillendirsin esrik ve ritmik sesiyle. Eski bir flintanın kör kurşunu girdiği vakit yüreklere, eski bir süvarinin yund atına mahmuz vurup yağmalanmış ülkelere koştuğunu anlatsın. Dostunun ölüm haberini alımlı alevlerde yağmalanmış kalpleri yaksın sonra ve ağlasın şair. Sınırları karıştırmadan ve mevsimleri şaşırmadan, karlar altında nevbahar gibi, ya sevgiden yorgun; ya sevgiye vurgun…

Şair, bakire bir mânâyı en ahenkli tezgâhta dokur gibidir, yani ki Leyla’nın mezarı başında bir Mecnun mersiye okur gibidir. Ta ki mânâdan sarhoş, ve âhenkten bîhoş olup acısını unutsun, farkında olmadan dünyasını değiştirsin ve sevgiliyi tam yüreğinden tutsun.

Şiir bir lisan-ı gaybdır ki her dizesinde bir başka kapı, her beytinde bir köhne yapı açılır. Kalbî bir zikir, belki yüksek bir fikirdir. Yağmurdan önce sarsar ve âfet, yağmurdan sonra eleğimsağma ve ülfet. Aşka kasem edercesine hasret, maverada şeker ezercesine davettir. Söz basamakları sayılsa âyet; sonra hadis, kelam-ı kibar ve şiiredir davet… Sonrası ya laftır, ya küfürdür nihayet. Ve herkes ne söylediğine bakmalı elbet…

Akıl git başımdan; gözyaşına da şiir diyemem ki!..

İskender Pala

 
Âşıkların ateşini söndüren bir sabâ esintisi için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Mayıs 2013 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler:

Ahdolsun!..

Yaşadığı dünyanın haritasındaki bütün tanımları, bütün çizimleri, bütün görünümleri sevgiliye göre düzenleyen âşık haritacıyı bilirsiniz. Hani haritasını çizerken onun doğduğu şehir, onun evine giden yol, onun gezindiği çimenlik, onun altında oturduğu ağaç, onun su içtiği ırmak, onun… diye diye tanımlamış bütün mekanları ve yönleri.

Hakiki âşık imiş o. Çünkü gönülden bir ahdin sahibi olduğunuzda, ömür haritasının başka türlü çizilmesine imkân ve ihtimal yoktur. Hakiki aşk (hakikatli aşk), bir ahdin izini sürmekten başka bir şey değildir ve ömür haritasında bütün işaretler aşk ahdi üzerine olmadıkça kişi yaşadığını hissedemez. Böyle birisi belki ömür sürer, ama yaşayamadan ömrünü tamamlamış olur. Çünkü yaşamak, ahde vefa ile anlam kazanır. Ahdimiz ister ezelden kopup gelsin, ister gönülden… İster dil ile söylensin, ister göz ile…

Ahit (ahd) dediğimizde “yemin derecesinde kesin söz verme”yi anlarız ve bu kelimenin içine hem dinî bir kutsallık, hem de ahlakî bir erdem katarız. Nitekim karşılıklı ittifak hükümlerini ihtiva ettiği için Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitaplarına Ahd-i Atik (evvelki ahit) ve Ahd-i Cedid (sonraki ahit) denilmiştir. Çünkü Allah değişik zamanlarda insanoğlu ile ahitler yapmış, peygamberlerini de bu ahde aracı kılmıştır. Nuh aleyhisselamın gemisindekilerle yapılan ahitte tufanın bir daha vuku bulmaması için buluta konan yay (gökkuşağı) bir alamet sayılmıştı. Hz. İbrahim’in hanif ümmetiyle yapılan ahitte ise sünnet olma bir alâmet olarak belirlenmişti. Tûr-ı Sina’da İsrailoğulları ile yapılan ahitte Hz. Musa aracılık etmiş, sonra bu eskiyince (Ahd-i Atik), Rab Taala Hz. İsa’nın şahsında insanlıkla yeni bir ahde girmiş (Ahd-i Cedid) ve Sina’nın hükmünü ortadan kaldırmıştı. Nitekim Hz. İsa son akşam yemeğinde kendi etini ve kanını bu ahdin alameti olarak feda etmiştir. İslam’a göre bu ahdin içini dolduran şey “kul olmak”tan ibarettir, sevenin sevilene kul olması… Dini terminoloji bu kulluğun içini namaz, zekat, peygamberlere itaat, Allah’a (Mutlak Sevgili) güzel takdimelerde bulunmak gibi davranış şakileriyle doldurur. Beşeri duygularla seven âşık ile maşuk arasında ise ayrılık, hicran, hasret, iştiyak (özlem), itaat, rıza (boyun eğme) gibi davranış biçimleri vardır. Her iki ahdin içinde de emir, yasak ve tavsiyeler olduğu gibi af ve mükâfatlar da yer alır.

Sevgili, lütfen ve keremen, âşıkı ile arasında bir ahitname oluştururken ona bir emanet (aşk) teslim etmekte, o emanete sadakat beklemektedir. Nitekim “Kalu-Bela”da olup biten şey de yalnızca bundan ibaret idi. Ta ki insanoğlu o emaneti hakkıyla korusun ve yarın Sevgili huzuruna çıkınca emanete halel getirmemiş olsun. Çünkü Sevgili, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi (Ahzab, 72).” buyuruyor. Yani ki bu emaneti taşımak öyle her babayiğidin harcı değildir; asalet ister, mertlik ister. Hani o halk manisi ne kadar da güzeldir: “Ayrılık büyük derttir / Sabreden ona merttir / Ahdini unutanlar / İnsan değil namerttir”. Keza beşeri aşk taşıyan âşık da maşukunun emanetini taşıdığının farkında olmak zorundadır. O kadar ki, aşk emanetini korumak için gerektiğinde aklını bile feda edebilmelidir. Bunun için sevgili arada sırada vefasızmış gibi görünerek âşıkına hasret çektirir, cevr ü cefa eder. Ta ki âşık kemale erebilsin. Yozgatlı Hüzni’nin “Ben recadan sen de cefadan el çek / Ver aklımı, al aşkını ey melek / Beyhudedir senden ihsan beklemek / Nerde kaldı ahd u peymanelerin” mısralarında bunu görmek mümkündür. Bu emanetin ehline teslimi adına “Aşıklar mâşuka boyun eğerler / Ahdine sadakat gösterir erler (Sümmanî).” İlla ki sevgili, âşıkı bir gömlek daha kemale ersin, aşkın hakikatini daha derinden idrak edebilsin diye onu hep yarınlara salar, vuslatını geciktirir. Hani Gevheri’nin dediği gibi: “Derd-i derûnumu bilirim deyü / Tabip olup derman bulurum deyü / Ahd ü amân etti gelirim deyü / Beni ferdalara saldı da gitti.”

Ahd kelimesine sözlükler “Bir şeyi korumak, halden hale onu muhafaza etmek” anlamını verirler. Hani o haritacı âşık gibi bütün ruh haritasını sevgiliyle, sevgilinin, sevgiliye, sevgilide, sevgiliden diye çizmek, her şeyi yalnızca sevgili olarak görmek, idrak etmek, anlamak ve yorumlamak… Ancak o vakit seven ile sevilenin vuslatı gerçekleşir. Nitekim Sevgili buyurur “Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim (Bakara, 40)”. Öyleyse Sevgili’ye kul olanın, “A benim al çiçeğim / Nasıl senden geçeyim / Ahd ettim yemin ettim / Yoluna öleceğim” demesi gerekir. Gel gelelim Karacaoğlan şöyle diyor: “El-aman ne fena vakte yetiştik / Ahde vefa eder yârân kalmadı.”

Gönül haritalarınızı kontrol ediniz; oradan çıkan yollar nereye gidiyor?!…

İskender Pala
 
Ahdolsun!.. için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Kasım 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Zarafet

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, ‘içine bir şey konulan kap’ anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, ‘içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi’ anlamına gelecektir. Soru şu:
Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş seyler acaba nelerdir? ! ..

Zarif olmanın ilk şarti hiç şüphesiz nazik olmaktir. Nazik olmanin ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken
‘Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.’ der. Bu bir bakıma zarafetin de
tanımıdır. Çünkü zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünkü.

Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince
fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı ask olur, cinnete varır.
Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın
normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasil zarafet
bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan
hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün,
belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli oldugu görülür. Bunun
insan ruhuna yansıması da aslında insanin itidali, fıtratın en beğenilen
yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimligine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: ‘İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. ‘Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya
bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin… Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

Eşyanın zarafeti insanın ona yükledigi anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir cilt evinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama cilt evinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatina uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

Zarif kişide bulunmasi gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut
ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu,
konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde
olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklasma gibi özellikler
vardir.*
Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiginde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir.
Ve canın tek gıdası zarafettir.

Iskender Pala

 
Zarafet için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ekim 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Sevmenin tabakaları

Sevmenin tabakaları, muhabbet, aşk ve dert olmak üzere üç derecedir:

– Muhabbet odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse kaydında değildir.
– Aşk odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse mahzundur.
– Dert odur ki, mahbubunu görürse de mahzundur, görmezse de mahzundur.

İskender Pala

 
Sevmenin tabakaları için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Mayıs 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yeteeer!..

Anlatırlar ki;
Zeliha, Yusuf’u zindana attırdıgı vakit onun ayrılıgıyla ardından yanıp yakılmaya baslamıs.
Hem kendisinden ayırmıs, hem hasretini çeker olmus.
Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta ” Hükümlüm kaçmıs olmasın! ” diye kontrol eder, ama içten hasret giderirmiş.
Eger Yusuf ‘u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış.
~*~
Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmis ve bir köle çağırıp, ” Hemen simdi, Yusuf’u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım. ” demiş.
Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış.
Hücrede bir post var imis, onu yere sermiş ve baslamış vurmaya.
Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış.
Zeliha ise bağırmaya devamda:
” Daha hızlı vur, adamakıllı vur! “
Nihayet köle Yusuf’a yalvarmıs:
” A güneş yüzlü, Zeliha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kaçmıya dayan! “
Yusuf elbisesini sıyırmış.
Köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış.
Zeliha, bu sefer Yusuf’un ah edişini duyar duymaz bağırmış:
” Yeteeer!.. “

¨¨¨¨

Iskender Pala / Katre-i Matem

 
Yeteeer!.. için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Nisan 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: