RSS

Etiket arşivi: İsmail Kılıçarslan

Demem O ki

“harâbât ehlini hor göme şâkir
defineye mâlik viraneler var”
sarı bir torbada son buldu her şey
reçel yiyip çay içmiştik sabahında, çocuklardan konuşmuştuk, uykularından
sonra bir reme bakmıştık uzun uzadıya
sanki uzun uzadıya bakılınca resimdeki göğe dokunabilirmişiz
gibi düşler, bambaşka bir vaktin şiiri gibi düşler
bahçede, diyelim bir nar ağacı var ve nar kırıyoruz kız kardeşimle
vakti gelince buğday da serpeceğim gelin arabasının önünde
vakti geliyor, her şeyin vakti geliyor bir bir
kış meyvelerinin, bir bastonun, yepyeni bir şarkının bile
belki de şunu demek istiyorum: dünyanın bir namaz ferahlığına ihtiyacı var
İsmail Kılıçarslannamaz-ferahligi
 
Demem O ki için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Eylül 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Korse

bir ikindi oturması yarıda kalıyor gibi:
çünkü birazdan yemek taşacak, birazdan okuldan dönecek çocuklar
birden sis bastıracak ve diyeceksiniz: her şey buraya kadar, kapatıyoruz abiler

ford minibüste orhan dinleyerek gittiğim o ıssızlıkta düşündüm bunları
ve düşündüm: düşünebiliyorum, demek ki ölmeme daha var

herkes ölüme bir kez yaklaşmalı henüz hayattayken, en azından bir kez
ölüme: o eşsiz güzellikteki yalın şarkıya
bir belgesel çekiyor gibi değil hayır
kitaplardan okuyor, komşularından, analarından öğreniyor gibi değil
ucuna kadar kendi adımlarını kullanarak ve kurulayarak üstüne bulaşan yaşam lekelerini
yaşam lekeleri dediysem, hani süslü bir laf bulmak istediğim için sanmayın
ne o malum çevreleri severim ne o süslü lafları, eminim cahit koytak da sevmez
ve oksijenli su, tendürdiyot, kara merhem türünden şeylerle temizlenemediğinden
belki bolca dua, belki bolca yakarış, kimileyin bunlar da yetmez
yetmez çünkü arada pek çok şey vardır artık, pek çok modern nesne
sayıp dökmekle bitmeyecek kadar çok: televizyon dergileri, koltuk parlatıcıları
corn flakes, enis batur, ya da ne bileyim, daha pek çoğu

“hayat bu” diyordu şampiyonların kahvaltısını yazan adam, neydi adı, tebrikler bildiniz
durmadan birilerinin ölüm haberini veriyor ve “hayat bu” diyordu, inanın bana
işte umutsuzca anlatmaya çalışıyorum size bunu, bir an yaşamla tüm bağınız
başlamadıklarınız, yapamadıklarınız, bitiremedikleriniz,
yarım kalan kavgalarınız, okunuşuna bir türlü akıl erdiremediğiniz fransızca kelimeler,
almadığınız tüm kürt börekleri bile geride kalacak: hayatta
şimdi ben size “ben aslında bir kere öldüm, çok güzeldi” desem bunu denemezsiniz değil mi?

İsmail Kılıçarslanismail-kilicarslan-siiri

 
Korse için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Eylül 2016 in Şiir

 

Etiketler:

Ölür oğlum bu kuş

8 ya da 9 yaşında olmalıyım. O yıl sabahçıyım. Dedemin tabiriyle ‘yarım’da bitiyor okul. Mahallenin uygun arsalarında çılgın maçlar için yeteri kadar süre var yani.

O gün okul dönüşü beyazlı grili bir güvercin çekiyor dikkatimizi. Arkadaşlarımdan biri ‘kumru oğlum bu‘ diyor. ‘Kumru’ ne demek bilmesem de bayılıyorum bu uçmayan kuşa. Uçmuyor, çünkü kanatlarından birini çırpamıyor. Biraz da kan görüyoruz kanadının altında. Yürümeye dahi mecali yok. O tümsekte öylesine duruyor.

Yukarı mahallenin bebeleri vurmuştur la‘ diyor bir arkadaş. ‘Yok oğlum. Kedi kapmış bunu‘ diyor bir başkası. Benimse aklımda bir cümle: ‘Ölür oğlum bu kuş.’

Arkadaşlarımdan birinin kurduğu ‘pişirek mi la?’ cümlesiyle kulaklarım zonklamaya başlıyor. Sapandaki taşı sadece cansız hedeflere atabilen bir çocuğum zaten. O küçücük kuşu ‘pişirme’ teklifi beni çileden çıkarıyor. Arkadaşlarımdan kuşa bir zarar gelebileceğini düşünüyorum: ‘Kimse dokunmasın. Ben ona bakarım.’

Bir koli yetiyor aklımdaki yuvayı yapmaya. Altına gazete seriyorum özenle. Koliye, kuş hava alabilsin diye küçük delikler açıyorum.

Annem, kuşun yaralı olduğunu görünce eve getirmeme ses etmiyor. Hatta nerden buluyorsa buğday buluyor biraz. Eline alıp ıslak bir bezle kanını siliyor. Yaramazlığı ile meşhur kardeşimi sıkı sıkıya tembihliyorum: ‘Sakın kuşa dokunma.’

Sabah bakıyorum. Sanki biraz toparlanmış. Önündeki buğdayları da yemiş epeyce.

O gün okulda ne yaptığımı bile bilmiyorum. ‘Bir an önce zil çalsa da eve gitsem‘ diye bekliyorum. Bir vaktin gelmesini bu denli beklediğim tek bir hadise olmuştu daha önce. Dedemlerin hacdan dönüşünü beklemiştim.

Nihayet zil çalınca ok gibi fırlıyorum yerimden. Bütün bir yolu koşarak dönüyorum eve.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp kuşun yuvasına yetişiyorum.

Anne, niçin hareket etmiyor kuş?’

Çenem titriyor. O an gözyaşlarımı salıvermiyorsam tek bir umudum olduğundan… Annem mutfaktan gelecek, koliye bakıp ‘uyuyor yavrum‘ diyecek.

Bunun yerine elini başıma götürüp saçımı okşuyor annem. ‘Ölmüş‘ kelimesini duyup sarılıyorum anneme. Dakikalarca hıçkırarak gözyaşı döküyorum.

Kendimi toparlıyorum. Koliyi öylece alıp karşıdaki arsaya gidiyorum. Elimle bir çukur kazıp kuşu gömüyorum. Toprakla mezarını yükseltip bir Fatiha okuyorum. Mezarını okşuyorum ellerimle. ‘Sana söz, seni hiç unutmayacağım‘ diyorum.

Hayat o an çok anlamsız geliyor. Maç yapmak istemiyorum. Yukarı mahallenin çocuklarıyla kavgaya tutuşmak istemiyorum. Hani o dakika babam gelip ‘Gençlik Parkı’na gidelim mi?‘ dese kabul etmeyeceğim.

Çok sonraları, Peygamber Efendimiz(sav)’in Medine’de kuşu ölen bir çocuğa taziyeye gittiğini öğrendiğimde tam olarak kavrıyorum Efendimiz(sav)’in bunu niçin yaptığını… O, kuşu ölen çocuklar adına, o esnada yaşıtımız olan bir çocuğa gitmiş ve hepimize en derin, en kalbi taziyelerini sunmuş. Çünkü çocukların hayatı, hayatın elinizden kayıp gittiğini, ölümü, ölümün benzersizliğini en çok kuşları öldüğünde anladığını biliyor.

İsmail Kılıçarslanolur-oglum-bu-kus

 
Ölür oğlum bu kuş için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Kasım 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

sadece edip cansever kalsa şairlerden

                                                                          cansever’in “salıncak”ına hayranlıkla

bu gerçekten böyle mi olur allahım gerçekten kaldıramaz mıyız ölümü bir süreliğine
ikinci bir emre kadar vazgeçemez miyiz aklımızın çeperlerinden, suratımızın asıklığından
bi yolu yok bi yolu yok bi yolu yok diye üç kez korkutarak bağırdığında meleklerin
aziz petrusa, tebernuşa, ebuzere aliye soracaklarım bittiğinde, kapandığında defterim
dönecek bir evim, uğrayacak bir arkadaşım, elini tutacak bir kadınım kalmadığında
özlemediğimde şurup kokan, tütsü kokan bir çeşit şehvet, bir çeşit şiddet kokan
özlemediğimde artık şair nedimin çıkmaz sokağındaki o küçücük pencereyi

bu gerçekten böyle mi allahım, denizlerle karaların, mutsuz kadınlarla mutsuz adamların, batıyla doğunun yerlerini değiştirmeyi erteleyemez misin bi süreliğine
prozac ve concerta olmadan dünyamızda kalabilme fikrine ısındıramaz mısın kalbimi
ranayla mesela aramızın daha şahane olmasını annesiyle de elbette iyi olmasını hep
benim için dua edenler var allahım, elimi tutarken sokakta olduğumu unutmayanlar var
yani bizim de kendimize göre çeşitli iyiliklerimiz mebzul miktar pişmanlığımızın yanı sıra

bu gerçekten böyle mi allahım, sana bir adım atsam kıyağın büyüğünü yapar mısın bana
çok çabuk geçmemi sağlar mısın bu olup bitenleri, bir salıncak indirir misin gökten
hem biliyorsun benim de adım ismail, o ipek gömleğim arkadan yırtılmadı fakat
bilincim açıktı kalbim yaralıydı derim ama sanırım bunu mazeret olarak kabul etmezsin
bi salıncak gökten: öyle aman aman bir şey olmasına gerek yok özenmene falan

olur mu

İsmail Kılıçarslan
ikindi yağmuru, 23

 
sadece edip cansever kalsa şairlerden için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Ağustos 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Başka

I.

şunlar:
yaramaz uçurtmalar -göğe dadanmış-
gri kitapların kirli bilgileri
kız çocuklarının bize inanılmaz gelen elleri
sonra neler bil bakalım:
kova burcu bir abla -gerçek-
kaybeden ödesin bahisleri
meraklısına ölünç dersleri yazısı

kamburum ve bunlar bana yetebilirdi

balıklarla dertleşmek için bile belki

onun annem oluşu, haylanıp adam oluşu şairin,
bir esrik vakitte tenin kor oluşu
sonra dünyanın ve içindekilerin
beyaz bir defterde -evet-
beyaz bir nokta oluşu
için bile belki
HAYY
nedense bu kapıdan bir kez girmiş gibiyim
kalabalık taşıtların, çılgın seyirlerin
çılgınlık nöbetlerinin arasında birden
nereye baksam telaş
git kendinle kal
git kan
küçükken şarap yapılamayan üzümlerin sahibi
bir gümüş kaşıkla kurcalamıştı kalbimi
beni görmeliydiniz
dişlerimi dayamışken bir pınara
derin mavi müzik berkitirken içimi
sürerken zihnimi satranç tahtası zannedip tunç taşları
nereye nereye nereye
işte bir adam işte bir adam işte bir adam
diyerek işaretliyorum bu resmi -olabilir-
ama asılsız bir habere inanırken görmelisiniz
siz beni
beni siz yağmurun altına saklandığım 
o kümbetli sokakta bulmuştunuz
kazanmak için oynanmayan bir oyuna benzetmekle
savunabilirdim nisanı, oysa nisan
benim için karabasan ve cinler
parmağında olanla olmayanı ayıran
çünkü gece yıldızlarıyla tutuşuyor
ilk ezanı duyuyorum o meraklı müezzin
bense çalışkan kaslarımla abanıyorum iki kişilik tarihime
bir hayalet oturmuş yüreğini döküyor gibi
susmalar beklenmeli bu tarihten
olabilecek güzler için odun toplamalı
baharda çeteler, şenlik ateşleri
heyya! işte gelenin gelişi ve yitirişlerle
dokundu elbisem
ne yapsam yok bir şey sızıyor ağzımdan
usandım korkuyu -bir silah imiş-
taşımaktan sadağımda
II.
biliyorum, şarkı bitti: kuş öldü
kahır dolu bir balkonda indin sen atından
kendim için bense tanımadığım bir odada
yüzüğümdeki yalnızlığı içtim
yenik ama onurlu bir sultan değilim oysa ilerde,
gözlerimi kullanarak baktığım yerde
kamaşan ırmaklar var
yeniden ve en güzelinden: aşk
böyle diyor insanlar, değil oysa dipte,
derinlerde bir koroya yaslıyorum kulağımı:
özlemek
İsmail Kılıçarslan


 
Başka için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mayıs 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Kızın Babası Olmak

bulutların rengini beyaz olarak, suyun rengini gök
kendimi bir şair olarak, ayıp bir şey olarak
beslenme çantasında bir dilim keki
çok ayıp bir şey olarak öğretmen kubilay ilk
öğretim okulunu
imgeyi müteveffa, simgeyi türban, dengeyi mustafa
kutlu, devrimi marcos olarak
bir kızın babası olarak endişe ediyorum o
yapayaşlı cumhuriyet mirasından
birdenbire boğazıma basıyor politika, birdenbire
bir patron

bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
bakış, bir düş incecik

Türk şiirini mübarek bir şey olarak, turgut uyar’ı
velayet-i fakih
narın babası olarak haydar abiyi, ereni, sacitin hem oğlu
hem pederi
kızım bana ellerini ver, el ver bana, ellerini sür,
beni doğur her seferinde

bir kızın babası olmak eve geç gelince
hayıflanmaktır çünkü
lactum 1, motilium şurup, 36 derece su, üflenmek
üzere sur

sur üflenmek üzere, kıyamet kopmak, ben olmak
bir kızın babası
kuşanmak bir sonsuzluk hayalini, sanki olabilirmiş
gibi

İsmail Kılıçarslan

 
Bir Kızın Babası Olmak için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mart 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ne Yapsak

birdenbire oluyor bu: derin bir üzüntüye yaslanıp aramaya başlıyoruz

kayboluyor bütün yüzler, bütün resimler, her şey her şey
bir atımlık barutlarla o yalın gençliğimiz nereye gitti söyleyin
aramıza bunca yalanı, buncasını kim soktu, insan ne de çabuk yeniliyor

kendimden geçiyorum, bir eski sarhoşluk hali oluyor ve bitiyor
salıncak, söylediğim ilk yalan, ahlat ağacı, köy düğünü, her şey her şey
bu sarhoşluğa denk düşüyor şairlerin bomba gibi aramıza bıraktığı mısralar
üşüyorum, üşüyorum, beni örtün, beni örtün, belki geçer üzüntüm

İsmail Kılıçarslan

 
Ne Yapsak için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir Şey Anlatayım

Sana bir şey anlatayım: bir kıyamet sahnesini
yerin dehşetli sarsılışını, toprağın kalkışını ve insanın bana ne oluyor deyişini
sokakları, tanımsız kalabalıkları, yenmiş ekin tanelerini, kış mevsimini
sonra bir geniş meydan bulalım kardeşim, oturup söyleyelim eskiyi ve yeniyi
olup bitsin geçip gitsin müzik sussun kadınlar evlerine saklansın biz geldik
erkekliğimiz geldi ağlamamız geldi bizimle birlikte başka şeyler de
dansa kaldırdık kızları, olmadık işler aldık başımıza, belalar sardık, yenildik
bu yenilgiden yeni bir yenilgi onardık ve düştük, sürdükçe sürdü yalnızlığımız
damağımız tutuştu, bir bardak su bulsak, bir ışığı açıp kapasak, bir nun, bir elif
kıyamet işte böyle kopsa, sana bir şey anlatırken, sana dair bu mısrayı yazarken
.
sana bir şey anlatayım: bir peygamber yalnızlığını
mağarada başlasın her şey, o samut gecede, o eşsiz bekleyişte
markus, durmadan okusun ilahisini ve işaret edip dursun gelecek bir zamanı
hay allah! bu markus benzemiyor başka markuslara, yakmalı bunu, etini kokutmalı
sürmeli bir çarmıh gibi değil, bir sürgün gibi değil, başka bir şey gibi değil
öyleyse oturup bekleyelim kardeşim, dahiyane planlar yapalım hayata karşı
kaslarımız gerilsin, belimiz yorulsun, yaşamak başlasın, dönelim kendimize
bunu biliyor olmalısınız: her terk edilmiş peygamberin bir şarkısı olduğunu
.
bunu biliyor olmalısınız: o geçen gemi değil hayalet, parlayan yıldız değil çöl ayazı
üşüdük mü, üşümemiz geçer mi, biz hiç asker olduk mu, sevdik mi günahları
esrar dede, esrarlı dede, patlat baba zulanı, yap bunu, yapılmayan bir şey kalmasın
.
sana bir şey anlatayım: bir kadının uzaktan görülen dişiliğini
ali yok, murtaza yok, kahramanlık öyküleri yok bilmiyorsun hiçbir şey
biz sokağa çıkınca balkonlardan sarkmıyor kimse, tenimizde aradıkları yok
bursa işi bıçaklarımızı dişlerimize kıstırıp pusuya yatsak, geçse sancımız
indirimli satışlardan yararlanıp ah o güzel istanbulun en olmadık caddesinde
bir ateşe yangın bir kıza kaçamak bakış bir kıvrıma tav bir masala kahraman olsak
kardeşim kara üzüm seversin sen bakışların her ne kadar türk olsa aşısız
.
bakışların deyip durmaktayım kadın deyip durmaktayım çaresiz masa başı sancısı
delikanlı yüreği kan postası sevip sevip uzaktan yakaları kalkık bir eşkıya
bildiğiniz eşkıya dürbününü rehin bırakmış sevdiğine yüzük almak için denir böylesine
içimiz açılıverir yanında kendimizi sakınmak için nedenler bulamayız akşam aşar
ay görünür türkü söyler, üşür tütün sarar, adam vurur namaz kılar,eşkıya budur
hüzün budur gece çöker sonsuz karanlığa bakar aklına efsaneler üşüşür bakarsın saz çalar
ah ne bileyim a yavrum ne etmişler gençliğine yavrumun kara yılan derim der annesi
dövmeleri kadar yaşlıdır mevlide ağlar ama görülmemiştir üzüntüden ağladığı
.
sana bir şey anlatayım: birinin birdenbire büyümesini
bezden bir bebeği varmış bir çocukluk hayali bir halden anlamaz babası
o yüzden ağlamış geceleyin düş kurmuş ses duymuş hayaletlerden korkmuş
.
şimdi titreyen ellerine bakıp iç geçiriyor dalıp gidiyor kimselerin bilmediği ormana
ormanda avcılar ceylanları vuruyor açılıyor ormandan ölmüş bir sevgilinin ellerine
elleri var sevgilisinin kimseye anlatamıyor elleri var derinine bakan bir çift gözü

kurtulup ileri atılmak için kardeşim bu eller benimdir sanmak isterim oyun oynamak
kandırırım kimseleri bulamazsam kendimi onu bulamazsam mevsimler biter birden olur
uzakta tek başına bir ağaç görünür evin penceresinden takip edilince büyür bahane olur
.
yaşamaya bahaneler bulur her gün bir yenisini her gün aklına mukayyet olmak için
yoksa şizofren bir ruh dalgası yoksa anlatım bozuklukları çırpınışlar gelip gitmeyen
gitmeyince bitmeyen kafiye için değil sahiden bitmeyen karabasanlar yaşamamaklar
sokakları doldurup sokakları ah o anlamsız o başka bir şey tarif eksik sözlük yok elimde
elimde ölmüş bir sevgilinin elleri dışında kanıt yok doktor bir de babası söylemiştim
ölmeyi ben istemiştim delikanlılığımda bir işaret fişeği mavi bir sıkıntı olarak şimdi bak
ne olur tanrım ne olur bize bak ellerimizden tut biz üşüyoruz üşüyoruz üşüyoruz

sana bir şey anlatayım: bir şairin eve dönüşünü
anne ben geldim, bin yıllık yaram geldi benimle, aklımın son karışıklığı
o sonsuz masala kafamı bastırıp uzakta olmak biraz da acı çekmektir demek için
bezden bir bebek getirdim kardeşime, çilekler bitti konuşurken, korku dağıldı
lacivert bir gökyüzü beklerken biz, yaz geldi, ergen oğlanların kaçamak bakışları
ben ne anlatsam yarısından fazlası eksik kalıyormuş gibi: susuvermek
“oysa menenjit yüzlerinde kan bırakmaz sarartır çocukları” diyerek tekrar başlamak
kaldığımız yerleri, yalnızlığımıza patlayan, içimize akan ne varsa ah işte unutmadım
kareli gömlek giydim biriyantin sürdüm alet oldum nefsime intikam alıp verdim bu değildi
.
annem ağladı dağ gibi büyüttüm anlam aradım dilim sürçtü önünüze belki bir gül düştü
kimseler bilmesin evimize kimseler gelmesin artık üzülmeyelim parka gidelim
.
sana bir şey anlatayım: bitmeyen bir sıkıntıyı
geçermiş kanın damardan bıçağın etten geçişi gibi ay vakti olurmuş bakarmışız abartı
ihtiyarlar parkında oturup meydanları halkları mesela bir kadını ıskalamayı
varolan bir şey değil bir ıslaklığa dokunmak, galiba söyleyemem
bir çocuk kardeşim yığılıp kalıyor kollarıma ses arıyorum bağırmak bağırmak için
bu amansız takip bu olmadık tütün sancısı bu haksız rüzigar bende bir yeri biriktiriyor
bende bir yer var:
oradan usul usul dönüyorum bir elimde asayı musa diğerinde züleyhadan kalma sadaka taşı
dünya durdukça aşk durdukça isyan ya da devrim durdukça ben de durup duracağım oldu mu
bileğime burjuvanın sevdiği o çiçekten çizip çizip sonra sileceğim oldu mu
bir şiir var ham erik gibi vadedilmiş kızlar ant içilmiş incirler gibi bir şiir
ben onu bulup ayrılacağım aranızdan oldu mu
sesim birden hırlamaya dönüşecek bunu beklemiyordunuz kimse beklemiyordu
yalan da olsa çocukluk girilir çıkılmaz bir ırmak olsun, aramızda kalsın, ben sizi seviyorum

İsmail Kılıçarslan

 
Bir Şey Anlatayım için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Saldırı

ev/iç-gün
kime tutunduysam bir yanlışlık var her seferinde
kime tutulduysam bir kelime oyunundan ibaret
asayı musa ve kirpiklerinin bir mucizeye dönüşmesi
bununla birlikte sokaklara düşmeyi ben seçmemiştim
.
sokak/dış-gün
.
daha çok dergileri hatırlıyorum, bir de ali cenklerini
hatırlamak böyle bir şey işte, böyle bir şey sokakta yaşamak
bir polonya filmi, bir renoir tablosu, bir hayal gibi
eski, nasıl bulmalı doğru kelimeyi, ama kurulabilen bir saat gibi
sokaktayım. tezgahtayım. bakışım dik. naylonum temiz.
kimsenin beni anlamadığına iman ettiğim günlerin birinde
kimsenin beni sevmediğini, kimsenin benimle
.
karakol/iç-gün
.
köşede bir ayna var, burnumda bir çeşit uyuşma
bundan on sene sonra bunları yazmayı düşündüm, yalan değil
böylece, şiirle böylece, intikam alabileceğimi
kurban seçmiştim kendimi, kimse beni sevmiyordu o dakikada
ben de madem babamın eline bir bıçak versem dedim
babamın eline bıçak yakışırdı velhasıl, esaslı bir final olurdu böylece
.
sokak/dış-gün
.
o finalden vazgeçtim, canım turşu çekince, havayı soluyunca yeniden
gittim kaset aldım bir çeşit eskiciden, kamera sola pan yaptı
ben sol yanımı yokladım, baktım yanlış anlaşılacak şimdi
karakol planını çıkarsam mı dedim sigaramı yakarken
kendime dedim, o cerbezeli dakikada, kendimle konuştum
bayrak yakmak istedim, heyecan artmalıydı, gerekli bir şeydi tempo
.
marmara et lokantası/iç-gün
.
patlıcan musakka, içli pilav ve beni kimse sevmeyecek endişesi
aynı masada, aynı masalda, aynı kelime oyunlarında
ekmek kopardım, kokladım yemeden önce, sıcak değildi
jenerik
seyirci bunu bilmiyordu ve ekmek kokusuyla çıktı sinemadan
eh bu da anlaşılır bir sondu, bütün sonlar gibi

İsmail Kılıçarslan

 
Saldırı için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

uzak ilahi

bir şey var: bir rüya bir kadın görüyor
bir şey: eksile eksile ve birdenbire
içimde inleyen yaralı bir köpekmiş meğer
ben onu yıllarca, bulamadım şimdi neye benzettiğimi

bu steril, bu karanlık sokakta, bu kıyamette
kim kimi vurur, kim ölür kim kalır, kim artar bu savaştan
şövalyeler, mimarlar, papazlar, şarap mahzenleri, poker
bu steril kaldırımda a benim kara kuzum, bu sevişmesiz saatte

kabul, herkes kendi içinde kıvrılsın, kendine sorsun soruları
kabul, mesela yere düşen bir çocuğun alınmasın intikamı
yaşayalım: yaşadıkça diyelim ki işte bu birinin öyküsüdür
korkusundan kimselere anlatmaz gene de bilinmelidir

sarı toprak, sessiz yortu, kimine sıcak yatak belki bir ıslık
şeytan kovan ayini, kesilen horoz, atlanılan kül, dökülen kurşun
yani ki derinden derine öyle olmadığına inanmak
neye sayarsanız sayın bilinmez bir köşede kimin kime ne ettiği

ben, kalıpları, imgeleri, dizeleri tekrarlayan biriyim
bilemezsiniz, hem yeşil gözlü hem şaşkın hem epeyce iriyim
sıkılırım bazen avcumun terlemesinden bilirim sıkıldığımı
ölürüm genellikle: hepiniz ölürsünüz, bunu bir tek ben itiraf ederim

“uzak ilahi” koydum şiirimin adını, okuyan anlasın istedim
“kar yağıyor” da olabilirdi örneğin, bu da anlatırdı olanı biteni
kızımın buğdayı, iyilerin duası, devrimci bıyığı ve falan ve filan
ayağa kalktım, su içtim, parmaklarımı kütlettim ve bitti

İsmail Kılıçarslan

 
uzak ilahi için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: