RSS

Etiket arşivi: Kemal Varol

Kasaba Dolmuşları

“En güzeli, yol yürüyüş öğretir

Dostum, eskimeyen arkadaşım”
Gülten Akın

Herkes beni bir demiryolu aşığı sanıyor ama gerçek öyle değil. Babam, otuz yıla yakın bir zaman hep aynı tren istasyonunda yol işçisi olarak çalıştı. Ama bir gün bile başka bir istasyona tayin olmaktan söz ettiğini hatırlamıyorum. İşinden yana mutlu olduğu söylenemezdi. Bir drezinanın güç bela ilerlediği güzergahta hemen hemen her gün demiryolunu onarmak sanıldığı kadar kolay değildi çünkü. Kar, demiryolunu kapardı, onu çağırırlardı. Gider, günlerce eve dönmezdi. Üzerinde kardan sırılsıklam olmuş elbiseleriyle eve geldiğinde buğular yükselirdi gövdesinden. Kimse ona yaklaşamazdı ama sabah hiçbir şey olmamış gibi yine yola düşeceğini adımız gibi bilirdik. Güneş, rayları gevşetip kaza ihtimali belirince yola çıkardı arkadaşlarıyla beraber. Yaz sıcağında gevşeyen rayları onarıp eve dönerdi akşamları. Erken uyuyup sabah karanlığında yola düşerdi sefer taslarıyla. Eğer nöbeti yoksa, yalnızca hafta sonları görünen bir babanın suretiyle açılan bir çocukluktan geriye, bana demiryolları kaldı.

Demiryolcu ailelerine ücretsiz seyahat yapma hakkı veren permiler sayesinde yılda iki kez tüm aile trene atlayıp uzaklara giderdik. Permilere dönüş tarihi yazıldığı için fazladan bir gün bile kalmazdık uzaklarda. Babam, çok sonra yaşlanıp emekli olduğunda dahi bu zorunluluğu değiştirmedi. Trenler, otobüslerin hızına yetişemiyordu. Bu yüzden artık otobüsle gidiyorduk uzaklara. Ama gittiğimiz yerde, daha otobüsten iner inmez dönüş biletini alıyordu babam. Ne kadar uzağa giderse gitsin herkes eve dönmeliydi sonuçta. Eve dönmenin belirli bir tarihi olmalıydı ona göre. Ev, kendisinden fazlaca uzağa gideni affetmeyebilirdi çünkü. Bu yüzden kasabaya, yeksenak zamana ve aşina olduğumuz yüzlere dönerdik her seferinde. Bütün ağabeylerim birer birer evden uzaklaşıp gittiğinde evin en küçük oğlu olan bana bir evin ağırlığı kaldı.

Böylesini hayal etmemiştim şüphesiz ama bütün ömrüm (bir iki yıllık bir Ankara macerasını saymazsam) tıpkı babam gibi hep aynı kasabada geçti. Ne kadar gitmek istesem de daha fazla uzağa kaçamadım anlaşılan. Üç beş yılda bir tayin vakti geldiğinde, ancak aynı kasabanın başka bir köyüne gidebildim. Her seferinde şehre biraz daha yaklaşsam da, iyi bildiğim, huzur veren köylere yakın durmak bana daha iyi bir fikir gibi geldi. Orada, dağların yanı başında çocuklarla bir alfabenin harfleri arasında oyalanmak daha isabetli bir seçimdi belki de. Pek çoğu tıpkı benim gibi hep orada, o kasabada, o köyde kalacak çocuklarla zamanı saydım. Zamanın tıpkı yol gibi ölçülen bir şey olmadığını ise ancak yıllar sonra anladım.

On üç yıl boyunca her gün beni şehirden köyüme götürecek kasaba dolmuşlarına binerken, her sabah yeni bir şey göreceğim duygusuyla gözümü açıp yola baktım. Hiçbir şey değişmiyordu o bir saatlik yolda. Evler, köprüler, dağ başında yayılmış koyunlar, tepelerde gelişi güzel kurulmuş köyler, her gün iki defa geçtiğimiz tarihi köprü, yıkık çiftlikler, yol kontrolü yapan askerler olması gereken yerdeydi sürekli. Zamanın geçtiğini saatler yardımıyla değil, dışarıda mevsime göre değişen tarlalar, ağaçların dökülüp yeniden yeşillenen yaprakları, toprağın renk değiştirmesinden anlayabiliyordu insan sadece. Gözümü dışarıdaki zamandan alıp dolmuşun içindeki zamana çevirdiğimde, beni kasabadaki başka bir dolmuşa aktaracak arabanın durakta ileri geri sallanır halde beklediğini görürüm çoğunlukta.

Dolmuşları, diğer ulaşım imkânlarından ayıran en temel özellik belirli bir zaman sıkıntısının olmamasıdır belki de. Şoförün insafı ve sayısı bin türlü hileyle arttırılmış koltuk sayısı belirler hareket saatini. Adı üzerindedir zaten, dolmayana kadar hareket etmez dolmuş. On yedi yolcu mutlaka tamamlanmalıdır. Bu yüzden on yedinci yolcuyu alıncaya kadar durakta ileri geri sallanan dolmuşun homurtusuna her sabah yolcuların hoşnutsuzluğu da eklenir ister istemez. Kasabada oturmak yerine her gün şehre gidiş geliş yapan yabancı memur ve kasabalılardan oluşan yolcular işe geç kalacak olmanın kızgınlığıyla oturdukları koltukta sağa sola dönerler habire. Bir türlü hareket etmeyen dolmuştan inip başka bir dolmuşa binecekmiş gibi yaparlar. Kimi parasını geri ister, kimi de dolu halde gelen başka bir dolmuşa koşturur telaşla. Ama taktiklerin hiçbiri işe yaramaz. Dolmuş şoförleri müşterilerini oyalayıp biraz daha zaman kazanmak için arabayı hareket edecekmiş gibi ikide bir hareket ettirip yeniden eski yerine geri döner. Dışarıdan, yaz kış güneşte kaldığı için kararan ve bu yüzden herkesin Arap diye seslendiği “ç” özürlü durak simsarının sesi duyulur: “Geş bin Ergani! Geş bin Ergani!” Yine de öyle kolay kolay hareket etmez dolmuş. Pencereler aralanır, tütünler sarılır, dizlere vurulup teyip yuvasına sokulan kasetten içli türküler yükselir, şoför mahallinin üzerindeki Yılmaz Güney fotoğrafıyla göz göze gelinir, dolmuşun orasına burasına yazılmış özlü sözler bir kez daha hatim edilir, kızgınlıkla bekleyen gözler dikiz aynasında birbirini süzer, şoförden korkan yolcular gözlerine kestirdikleri Arap’a çıkışır, ama on yedinci yolcu henüz gelmediği için bir türlü hareket etmez dolmuş. Kasaba dolmuşları gitmeye değil, aksine hep kalmaya ayarlıdır sanki.

Çok sonra, bahşişini alan Arap’ın bir işaretiyle yola koyulan dolmuştaki yolcuları bu kez başka bir sıkıntı basar. Ya çok hızlı gider dolmuş, ya da çok yavaş. İkisine de itirazı vardır yolcuların. Dolmuş şoförü kimseyi memnun edemeyeceğini bile bile bir vitesten öbürüne geçer. Bir türlü bitmeyen para alışverişi, yolda inip binenlerin yol açtığı zaman kaybı, koltuk sayısı yetmediği için aradaki taburelerde oturan yolcuların bitmeyen homurtusu, virajlarda birbirine değen omuzlar, birbirlerini gizli gizli süzen kadın ve erkek öğretmenler, bir türlü gelmeyen para üstü, içeriye dolan rüzgâr, içeriyi basan sıcak, gelen şikayetlerin oranına göre açılıp kapanan camlar, bir zaman sonra herkesin başını dışarı çevirip zamanı saydığı vakitler peş peşe akmaya başlar.

On üç yıldır hemen hemen her sabah yaşadığım bu türden sahneler zamanla belki de bir tür keyife dönüştü benim için. Koltuklar kesin çizgilerle ayrılmamıştır henüz. Hem fiziki hem de ruhsal temas hâlâ mümkündür dolmuşlarda. Bu yüzden hemen hemen her sabah yepyeni bir hikâye dinlersiniz yol arkadaşlarınızdan. Bu kimi zaman mecburcu bir öğretmen, kimi zaman şehre yakınlarını ziyarete gelmiş bir köylü ya da elindeki ilaçlarla hastaneden dönen ve gelininden şikayet eden yaşlı bir kadın olur. Sanki en mahrem hikayeler bir yolculuk için saklanmış ve bir daha görüşülmeyecek bir yol arkadaşına anlatılmak için beklemiştir onca zaman. Gündelik koşuşturmalardan hastalıklara, önemli tarihsel bilgilerden bitip tükenmek bilmeyen anılara kadar hemen hemen her bilgi, “nerelisin?” sorusunun akabinde peş peşe akmaya başlar yolda. Hemen yanınızdaki koltuğa oturup hikâyesini anlatmaya başlar size yol arkadaşınız.

“Küçüktüm,” der Hacı Amca, “bizim bir yakınımızın bir derdi vardı ama anlatmazdı kimseye. Tehcirden sağ kurtulduğunu bilirdik ama doğrusunu ondan dinlemek isterdik hep. Anlatmazdı. Sıkıştırırdık onu. Minderindeki yerini değiştirmeden başını pencereye çevirir, herkes ölürken kendisinin nasıl olup da sağ kaldığını sorardık ona. Önce yüzüme tükürün sonra anlatayım, derdi bize kadın.” Hacı Amca, arada bir uyuklayıp hikayesine devam eder. İşaret parmağıyla ikide bir kolunuza dokunup nasihatler verir: “Hacca git,” der, “oruç tut. Bu dünya dört günlük.” Üç günlük olması gereken dünyaya eklenen bir günün hesabını bile soramazsınız. Yolda anlatılan her şey doğrudur çünkü. Hemen arkanızdaki koltukta, ucunu kaçırdığınız başka bir hikayenin ancak kuyruğuna yetişirsiniz ancak: “Yoksulluğun kokusu kırk yıl geçmez. Böyle işte adamın hikâyesinin özeti.” Daha ötede, yeşillenmeye başlayan buğday tarlalarına bakan bir köylü, biraz daha yağmur yağması için dua eder Allah’a. Yaşlılar sohbet etmek için türlü bahaneler arar yolda. Biri “kaç yaşındasın amca?” diye sorar. “Yetmiş dört yaşındayım. On üç kez ameliyat oldum,” der yaşlı bir amca. Belli ki yol boyu anlatılacak çok hikâye vardır daha. Bütün ameliyatlar sırasıyla anlatılacaktır uzun yolda. Yol arkadaşı olmanın kendince bir hukuku vardır çünkü. Mecburcu bir öğretmen sıkılıp kravatını gevşetir. Arama noktasına yaklaşınca herkes gayri ihtiyari bir biçimde kimliğini çıkarır. Arada bir sigara yakıp külünü pencereden savuran şoför, teypteki Kürtçe kasedi çıkarıp yenisini takar. Dolmuşun içindeki dil değişir. Arama noktasına giren dolmuşu ter basar her seferinde. Genç bir asker yolcuların pörsümüş kimliklerini alıp kulübede bekleyen komutanına uzatır. Çaktırmadan şafak sorulur askere. Şafak karanlıktır daha. Kimlikler geri verilip tüm yolcular sağ salim yoluna devam eder. Köyüne dönen bir üniversite öğrencisi, okuduğu romanı telaşla açıp az önce kaldığı yerden devam eder kitaba:

“Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatler değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dâhil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de, eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş. Günler orda burada geçer, dağlar birbiri ardınca devrilir, insanların üzerine onlarca güneş doğup batar, ayaklar çoğu zaman gideceği yeri şaşırır da kimse dönüp arkasına bakmazmış. Aslolan yol değil, yolda geçen zamanmış çünkü.”

Yolun sağına soluna dağılmış lastik parçaları, güneşte solmuş reklam panoları, kimse ona trafik kurallarını öğretmediği için karşıdan karşıya geçememiş bir köpeğin leşi, otobüslerin yol kenarına döktüğü çöpler, rüzgârda savrulan boş poşetler, oraya buraya savrulan çalılar, eski benzin istasyonları, yıkık halde bekleyen hayvan çiftlikleri, kurşunlanmış trafik işaretleri, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, sulanmadığı için kuruyan fidanlar, yol kenarında boş bir dolmuş bekleyen köylüler, gelişi güzel inşa edilen barakalarda mevsimine göre domates veya karpuz satan çocuklar, tarlalarda çalışan köylüler, sağda solda kaza yapmış araçlar, yola saçılan cam parçaları, öndeki dolmuşu geçmeye çalışan şoföre çıkışan yolcularla yol her gün biraz daha uzar ama yine de vazgeçemem bu koşturmadan.

Hemen hemen her sabah aynı cümleyle uyarırım dolmuş şoförünü: “Köy yolunda inecek var!” Sabah karanlığında kasabaya peynir ve yoğurt taşıdıktan sonra, geri dönüp hepsini başka başka köylere dağıtacak öğretmenleri alacak olan köy dolmuşunu beklerim yol kenarında. Adını bilmediğim bir kuş uzun uzun öter. Kuru otların hışırtısı duyulur peşinden. Hiç kimse yoktur sanki dünya üzerinde. Yalnızca kuşun ötüşü ve otlar. İleride bir hemzemin geçit vardır. Demiryolu ile karayolu birbirine kötü kötü bakar ama yolları kesişmiştir bir kere. Az ileride askeri bir konvoy durur. Askerler telaşla araçlardan inip yol kenarında elleri tetikte bekler hep. Sabırsız bir mayın arama köpeği burnunu yerlerde gezdirip bir şeyler arar. Heyecanla yolun altındaki menfeze girip çıkar. Bir şey bulamayınca geri dönüp askeri araca tırmanır köpek. Askerler köpeğin başını okşayıp yola devam eder. Karayolundan karpuz yükü kamyonlar geçer. Otobüsler uzaklara yolcu taşır. Dönüp bakarlar yol kenarında elinde çantasıyla bekleyen öğretmene. Daha gözlerini bile doğru dürüst açamayan öğretmenlerin doluştuğu köy dolmuşu her sabah olduğu gibi geç kalır yine. Yoğurt, peynir, hasta hayvanlar veya satılmak için pazara götürülen tavukları kasabaya bırakıp geri dönen köy dolmuşu hemzemin geçidi geçip önümde durur. Peynir suyu sinmiş tozlu koltuklardan birine kurulup dışarı bakarım. Dolmuş, “sıkılgan bir dağı” aşıp köy yoluna sapar.


Kemal Varol

 
Kasaba Dolmuşları için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla.

Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi modern Türk romanında “baba” imgesinin nasıl bir hale ile sarmalandığını göstermesi bakımından önemli veriler sunar bize. Tanzimat romanındaki yetimliğe dikkat çeken Parla’nın saptamasına karşılık, Gürbilek, modern Türk romanının en iyi örneklerinden bazılarının, özellikle de Oğuz Atay’ın yapıtlarının “çocuk kalmışlığa” kilitlediğini vurgular. Oğuz Atay’ın hayata geçiremediği “Türkiye’nin Ruhu” projesinin kaynağında bu duygunun ayırt edici bir özellik olarak öne çıktığını vurgulayan Gürbilek, “çocuk kalmışlık” sorunsalının hem ulusal, hem de bireysel ‘gurur yaralarıyla’ olan bağına dikkat çektiği “Kötü Çocuk Türk”te, modern Türk romanının sahnesindeki baba imgesine değinir. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında kendini “azgelişmiş bir babanın az gelişmiş oğlu” olarak tanıtan Selim’in, “Tehlikeli Oyunlar”da “benim içimdeki çocuk büyümedi… yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası” diye yakınan Hikmet’in, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanındaki huysuz kahraman C.’nin “babam adamsa ben olmayacaktım” şeklindeki şikayetini yukarıdaki bağlam çerçevesinde okur Gürbilek.

Şüphesiz ki modern Türk romanındaki baba imgesi sadece bu romancılarla sınırlı değildir. Baba, Türk romanında daima bir fazlalık, bir tehlike, kendisine benzemekten ölesiye korkulan bir örnek olarak öne çıkar çoğunlukla. Hasan Ali Toptaş’ın “Sonsuzluğa Nokta” romanındaki baba ve oğul arasındaki gerilim ve babaya öykünme sıkıntısı romanın ana çatışmalarından biri olarak öne çıkar. Keza, Murat Uyurkulak’ın romanlarındaki baba probleminden de söz edilmelidir. Uyurkulak’ın “Tol” ve “Har” romanlarındaki baba tasavvuru modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlığa” daha bireysel, daha çatışmalı bir boyut ekler. Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı kitabındaki baba ise, evdeki sıkıntının ve öznedeki evden kaçma isteğinin bir sebebi gibi durur. Tezer Özlü’deki baba soğuk ve devlet ciddiyetiyle anlatılan bir babadır. Evde Atatürk köşeleri düzenler baba, İstiklal Marşı çalındığında ev sakinleri hazırola geçer; daha da ilginci baba çocuklarının odasına şu öğütleri asar: “Yavrularım: 1. Işık soldan gelmeli. 2. Kitap gözünüzden 30-45 cm uzakta durmalı. 3. Çalışma biter bitmez ışıklar kapatılmalı vb… Bu vatana hayırlı evlatlar olmanız isteği ile başarılar dilerim. Sevgili ve cefakâr babanız. Ad. Soyadı. İmza”.

Türk Şiirinde Baba

Türk romanındaki baba imgesi, hem Tanzimat romanında, hem de modern Türk romanında iki ayrı anlam kuşanmış halde çıkar karşımıza. Türk şiirinde ise, daha dolaysız, daha bireysel, duygu tonunu açık etmekten kaçınmayan, aksine neredeyse bütün varlığını çatışmadan ziyade bir tür uzlaşmaya borçlu olan bir baba imgesi belirir.

Nazım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Can Yücel’den İsmet Özel’e, Cahit Zarifoğlu’ndan Sezai Karakoç’a, Şükrü Erbaş’tan Abdülkadir Budak’a, Ayhan Kurt’tan Selim Temo’ya kadar sayısız şairde baba temalı şiirler bulmak mümkün. Adeta her şairin baba odaklı bir şiirinin olduğunu, babanın bir veya birkaç kez şairin eliyle şiire dahil edildiğini söyleyebiliriz. Ama baba temalı şiirler denince genellikle birkaç şiir öne çıkıyor. Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” başlıklı şiiri bu şiirlerin başında geliyor hiç kuşkusuz: “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan hiç ummazdım bunu kör oldum” diyen Süreya’nın şiiri babanın kaybı odaklıdır. Babanın kaybının burada körlükle ilişkilendirilmesi daha dipte yatan bir ruhsal dinamiğe eşlik eder Cemal Süreya’da.

Can Yücel’in, “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” dediği babasına yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiiri ise, bütün baba şiirleri arasında gerek duygu tonu, gerekse de babaya yapılan olumlu aktarımlarla apayrı bir noktada durur. Hayatta ben en çok babamı sevdim /Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk / Çarpı bacaklarıyla –ha düştü ha düşecek- / Nasıl koşarsa ardından bir devin, / O çapkın babamı ben öyle sevdim”.

İsmet Özel’in “Amentü” şiiri, daha karmaşık, baba oğul çatışmasından ziyade, ideolojik bir ayrışma zeminine oturan bir şiirdir. “İnsan / eşref-i mahlûkattır, derdi babam” şeklinde başlayan bu uzun şiirin devamında babanın kimliğine sıklıkla vurgu yapılır. “Amentü” şiirindeki baba nasihat eden, Cumhuriyet’in bir kulu olduğu vurgulanan, kazılan meyan köklerini kapitalist bir şirkete satan, ezan’ın Türkçe okunmasından rahatsız olmayan bir baba olarak ideolojik olarak şairin karşı kutbuna yerleştirilir ve şiir de tüm gücünü bu gerilime yaslar.

Aynı Trene Biner Aynı Ufka Gitmezdik

Şükrü Erbaş’taki baba imgesinde ise başından beri benzemekten özenle uzak durulan, sürekli “bir diş gıcırtısı” olarak anımsanan, model olmaktan uzak bir tasavvur vardır. Şiirdeki baba imgesi oğulla konuşan, ona nasihat eden, seven, kollayan bir baba değildir. Erbaş’ın şiirlerinde sıklıkla karşımıza çıkan baba karanlık imgelerle yan yana anılır: “ Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. / Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. / Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı” diyen özne, bunca olumsuz örnekten sonra şöyle diyecektir: “Babam neden yalnızca içince güzeldi”.

Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı otobiyografik özellikleri ağır basan kitabında, babası, kendisi ve oğlunu odağına alan bir deneyime soyunur. Baba’nın ortaya çıkışı biraz da öznenin kendisinin de baba vasfını kazanmasıyla önem kazanır. Çocukta bulunamayan sevgi babada aranır ve baba bu kitapta sıklıkla çocukla beraber anımsanır. Şiirdeki öznenin, babasıyla kurduğu ilişkinin bir benzerini kendi oğluyla da yaşama özlemi başarısızlığa uğradıkça özne bir hayıflanmayla seslenir kendi oğluna: “Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan / ‘Artık adam oldu diye babam”.

Türk şiirinde sadece babaya yazılmış şiirlerden oluşan tek kitabın sahibi olan Abdülkadir Budak, “Ahşap Anahtar” adlı kitabında baba şiirlerinin bir çeşitlemesini yapar. Bütünüyle baba ve oğul arasındaki gerilime adanmış bir kitaptır “Ahşap Anahtar”. Öfkeden ziyade daha çok bir hayıflanma ve telafi edilemeyen bir gerilime odaklanır şiir:“Yan yana ama ayrı iki raya benzerdik / Aynı trene biner aynı ufka gitmezdik” denildikten sonra, babanın imgesi daha da netliğe kavuşturulur: “Öyleydi, yalnızlıklar kız kardeşimdi / Birlikte açamazdık baba adlı kilidi”.

Kadın şairlerdeki baba unsurunu ise daha çatışmasız, babayı daha içerden kuşatan, onunla söyleşirken sevgiyi ve çoğunlukla özlemi esas alan bir söyleme yaslanmış görürüz. Bejan Matur’da zaman zaman tekrarlanan baba, daha çok kültürel ve dinsel referanslarla anılır: “Babanın cesedi en son gömülür / Bir gün ve geceyi odasında geçirmeli. Ve anlatmalı / Oğullar ve kızlar kâbus görecek. Görmeli”. Ama kanımca kadın şairlerdeki baba imgesi konusunda dikkate değer olan şiir Nilay Özer’in “Babam İçin Bir Sonsuz” başlıklı şiiridir. Bu şiir babalar ve kızları arasındaki ilişkiye dair önemli veriler sunar bize. Şiir olarak çarpıcılığı bir kenara, Türk şiirinde ilk kez böylesine cesurca bir deneyimle karşılaşırız: “her baba gibi evhamla isterdin ya / bağışla oğul doğmadım sana” diyen şiir öznesi giderek babalar ve kızları arasındaki ilişkiye başka bir ışık düşürür: “öğüdünü tuttum uzattım saçlarımı / ölürsem göğüslerimi örtsünler diye / çeyizimi barbar çalılıklara serdim / çekilecek çileye ikramdır diye / kızınım en zayıf yanınım sandın / sandın ki hep hazırım el olmaya”.

Romanın Çatıştığı, Şiirin Uzlaştığı Baba

Görüldüğü üzere, Türk edebiyatında baba imgesi roman ve şiirde iki ayrı yönelim içindedir. Özellikle modern Türk romanının kimi temsilcileri baba imgesini iyi bir çatışma alanı olarak görür ve romanlarının temel gerginliğini bu imge üzerine inşa ederler. Modern Türk romanındaki baba sakil, model olmaktan uzak, korkutucu, devlet otoritesiyle özdeşleştirilen, benzeme korkusuyla çarpışılan bir baba olarak resmedilir çoğunlukla. Gerek Oğuz Atay’da, gerek Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü’de, gerekse de Hasan Ali Toptaş ve Murat Uyurkulak’taki baba, dışarıda kudretsiz olmalarına karşın evin içinde kudretli, daha doğrusu çocuk üzerinde kudretli olan babalardır. Ama bu kudrete karşın bir türlü sakil ve küçük görülmekten de kurtulamaz baba. Roman kahramanlarının temel açmazı da burada başlar. Modern Türk romanın kimi temsilcileri, romanlarını tam da bu açmaz üzerine inşa ederler ve başarıları da bir türlü çözüme ulaştırılmayan bu açmazı görmüş olmalarında yatar. Diğer yanıyla da, babayla çatışmanın bir nihayete erdirilememesinde bu roman kahramanlarının çocuğunun babalık vasfından yoksun olarak resmedilmesinin de payı vardır kanımca.

Türk şiirindeki baba imgesi ise, romandan apayrı bir seyir izlemektedir. Romanın aksine, bir açmazdan çok, bir telafi imkânına yaslanır Türk şiiri. Bir an önce sonuca varmaya, baba ve çocuk arasındaki açmazı çözme gücüne kavuşmak ister gibidir baba temalı şiirler. Genel olarak Türk şiirinde baba yüceltim ve hesaplaşmanın alanı olarak görülür. Bu alan daha çok babanın kaybıyla belirgin hale gelir:“Ben gidersem anlarsın / ardımda bıraktığım izi! / demişti babam” (Yücel Kayıran). Romanın aksine, şiirde olumsuz aktarımların yanı sıra sıklıkla olumlu aktarımlar da göze çarpar. Babayı, bütün olumsuzluklarına karşın yüceltme üzerine kuruludur bu söylem. “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”, (Can Yücel) “eflatun akşamların uç beyi babam” (Nilay Özer), “terleyen alnını sildiğim dua gibi adam” (Engin Turgut), “belki tanrıydı babam” (Selim Temo) gibi alıntılarda da gördüğümüz gibi yüceltim mekanizması, hesaplaşmayla yan yana durur Türk şiirinde.

Bu hesaplaşmanın sağlanması için de şiirin öznesi sıklıkla babayla doğrudan veya dolaylı şekilde bir diyalog arayışına girer. Yukarıda sözü edilen romanlarda ise uzun uzun anlatılan, sıklıkla kendisine hitap edilen babayla yapılan esaslı bir diyaloga rastlanmaz. Ama Türk şiirindeki baba, romanın aksine bol bol konuşma imkânı bulur. Baba temalı şiirlerin çoğu kez upuzun tutulmasında, şiirin babadan alınan hikmetli sözlerle bezenmesinde, sözün olabildiğince uzatılmasında bu durumun payı vardır bana kalırsa. Asıl soruna giriş yapmak için bir tür fazlalığa başvuruluyor gibidir. Şiirin öznesi sıklıkla babayla konuşarak, ona hitap ederek, onu hayali bir okuyucu veya dinleyen konumuna yerleştirerek bu konuşma havasını karşılıklı hale getirmeye çalışır. Zamanında yapılmamış, vakit bulunmamış, ertelenmiş, yüzüne söylenilmeye cesaret edilmediği için yutulmuş tüm sözler bir gecikmişlik duygusuyla şiirde yer bulur. Baba, yerilmesine yerilir ama bir süre sonra olumsuz aktarım yapılan tüm özelliklerin önemsizleştirildiği ve babanın anlaşılmaya çalışıldığı, tüm hatalarına karşın bağışlandığı bir yüceltim mekanizması devreye girer.

Babayla çatışmalı ve oğulsuz olarak resmedilen roman kahramanlarının aksine, Türk şiirindeki özne, babayı anarken bu anma işlemine kendi baba olma vasfını da ekler. Şiirin öznesi kendisinin de baba olduğunda fark ettiği açmazı bir tür uzlaşı ile çözmeye çalışır. Baba temalı çoğu şiirde, şiirin öznesinin babadan söz ederken sıklıkla kendi oğullarını anmasının bir nedeni de budur sanırım. Abdülkadir Budak’ın bir şiirinde değindiği gibi, babadan alınan meşale özne tarafından kendi oğluna devredilmektedir çünkü. Babalarla bir türlü kapanmayan sancılı ilişkinin bir örneğinin kendi babalık deneyiminde yeniden karşısına çıkacağını duyumsayan öznenin uzlaşı gayreti biraz da buradan kaynaklanır. Ama tam da kısmen telafi edildiği varsayılan baba ve çocuk arasındaki sancılı ilişki bir zaman sonra yeniden öznenin karşısına dikilir. Ahmet Erhan, “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” adlı kitabında bu döngüye dikkat çeker adeta: “Bütün cinnetlerine tamah ettiğim hayat / Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor”.

Kemal Varol

 
Babalar ve Yazarlar için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

İlk anda tanıyamamıştım ama oydu. Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu kapımın önünde diz çökmüş, gece vakti aniden ortaya çıkmış mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahsup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylece beni bekliyordu.

@

Kapı ağzında, âdeta son bir kez daha karar vermek istercesine bir an durup merakla içeriye, evimin upuzun koridoruna baktı. Yorgun ve tükenmiş nefesi ondan önce içeri girdi. Tam hareketlenip eşikten bir adım atmak üzereydi ki birden vazgeçti. Sanki o kapı ağzında çekilmiş bir fotoğraf karesinde donup kalmış gibi öylece kalakaldı yerinde.

Gecenin bir yarısı her şeyi göze alıp kapıma kadar gelmişti ama hâla kararsızdı. Nedenini ikimizin de gayet iyi bildiği eski bir tereddütle yıllarla geçmemiş, hatta daha da artmış derin pişmanlık akıyordu kırışmış yüzünden. Belki de içeride biri olup olmadığını, bu gece yarısı rahatsız edip etmediğini, evin müsait olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Aslına bakılırsa babamın o sarsak, kararsız ve pişman halinden hiçbir farkım yoktu. Ona nasıl davranacağımı, hangi duyguyla karşısına dikileceğimi, yüzüme nasıl bir ifade iliştirmem gerektiğini bulamıyordum. Her şeyi, birbirimizden habersiz geçen yirmi beş yılı, hatta o yirmi beş yıldan önceki yalnız ve zorlu on beş yılı unutmuş gibi davranmaya çalışsam da nafile. Gözlerimde geçmişin şimşekleri, arada bir çakıp yeniden eski haline dönüyordu.

Bazen bir toprak yığınının altındaki geçmişimi aralayıp orada neler bulacağımı merak ediyor, kazdıkça kazıyor, kazdıkça kazıyor; çok geçmeden de bulduklarımdan hoşnut kalmamış gibi, elimde eski bir kürek, kazdığım çukura yeniden toprak dolduruyordum. Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama karşı yeniktim.

@

Hayatımın tepetaklak olacağından, babamın başıma kalacağından, çekip gittiğinde bile arkasında yepyeni sıkıntılar bırakacağından korkuyordum.

Bardaktaki suyun birazını ağzına diktikten sonra sigaradan sararmış bıyıklarındaki su damlacıklarını elinin tersiyle sildi. Aşağı sarkan gür bıyıklarının ucunu yeniden yanlara doğru kaldırdığında bu hareketini bir yerlerden anımsadığımı fark ettim. Büyümüştüm ama ben hâlâ o içli kuyunun dibindeki Yusuftum belki de. Babamın su içerken yaptığı bu hareket, aklımın üzerini toprak ve çerçöple örttüğüm o kapkaranlık kuyusundan çıkıp yirmi beş yıl sonra yeniden gözlerimin önüne serildi.

@

“Hasta mısın?” dedim kullanmadığım bir tişörtü ona uzatırken.

“Önemli bir şey yok,” dedi, “basit bir idrar sorunu. Doktor, birkaç gün kalsın, rahatlayınca sondayı çıkarabilirsin dedi.”

İyiyim” diyordu ama bunu söylerken kullandığı kelimedeki sesler bile ağzından zorlukla, âdeta titreye titreye çıkıyordu. Tişörtü altına sererken, sanki hayatla ilgili önemli bir şey söylemeye hazırlanır gibi bir an ağzını açıp “Yaşlılık,” dedi ama devamını getiremedi. Ne söylese, hayatla ilgili hangi sırrı fısıldasa artık hiçbir işe yaramayacağını fark edercesine, cümlenin devamını yutup ağzını sıkıca kapadı.

@

Babamın bir derdi, bir sıkıntısı vardı muhakkak. Yıllar sonra, üstelik bir gece vakti çıkıp gelmez, evimde böylesine kıvranmazdı yoksa.

@

Başını hafifçe öne arkaya sallayıp gözlerini kapamaya çalıştı. “Sabah uyandırmayacağım seni. Dinlen güzelce. Çıkmadan kahvaltı hazırlayacağım, ye muhakkak,” dedim.

Başını “tamam” der gibi sallayıp tepemizde merakla salınan kasvetli avizeyi işaret etti sonra. Yorulmuştu. Daha fazla hareket edecek, cümle kuracak, bir şeyleri izah edecek hali kalmamıştı.

Bir an bunca yolu tek başına, üstelik bu haliyle nasıl geldiğini düşündüm. Çok geçmeden başka sorular da gelip aklımın bir ucuna asıldı ama umursamadım. Yirmi beş yıl sonra neden ortaya çıktığının, bu saatte nereden gelip nereye gittiğinin, bütün o eski defterleri tekrar açmanın, oradaki okunaksız ve pişman harflere dikkatle eğilmenin bir anlamı yoktu… Nefes alıp almadığını, durumunun nasıl olduğunu anlamak için yorgun yüzüne eğildim, göğsü inip kalkıyordu. Takma dişlerinin yokluğunda yanağıyla dudakları suyu çekilmiş bir kuyu gibi içe doğru bükülmüştü.

@

Kapıyı yavaşça açıp tam dışarı çıkacakken, geçtiği yolların kir pasını almış, terle karışmış, dayanılmaz, ekşi ekşi bir koku geldi burnuma. Bir an başımı çevirip bu kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım ama bulamadım. Merdivenlerden yalpalaya yalpalaya inerken hatırladım: Baba kokusuydu. Aradan yirmi beş yıl geçse de hâlâ aynıydı.

@

İçimden bir ses ısrarla, henüz şehirden ayrılmadan babamı son bir kez görmemi, her ne yaşamışsak yaşamış olalım, onunla son kez vedalaşmazsam acısının bir ömür boyu başımda bir sarkaç gibi sallanacağını söylüyordu. Oysa çoktan çekip gitmiş olmalıydı. Uyanmış, bir iki lokma yemiş ve muhtemelen çoktan otogarın yolunu tutmuştu.

@

Babam uzaklardayken, yıllar yılı kayıpken, nerede sefa sürdüğünü, yaşayıp yaşamadığını bile bilmezken, varı yoğu belirsiz bir türküden ibaretken daha güzel kavga ediyordum onunla. Çünkü bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.

@

İçinden gelen kelimeler ağzına kadar ulaşıyor ama yorgun, hastalıklı ve kederli dili o kelimelerin derli toplu bir cümleye varmasına engel oluyordu… “Tedavinin bir işe yaramayacağını biliyorum,” dedi gücünü toplayarak. “Değmez onca koşturmaya. Beni otogara bırakman kâfi!” Hayatının geri kalanını hepi topu üç cümleyle özetlemişti. Ne yaparsam yapayım, her ne söylersem söyleyeyim, karşımda babam değil, bir zamanların söz üstadı duruyordu ve ben bunu sıklıkla unutuyordum… İlk kez gücümü toplayıp ona bir şey sormaya cesaret ettim. Yıllarca ağzımın içinde dönüp duran kelimeler dudaklarıma nasıl hücum etti, ben de şaşırdım. Ne işin var Kars’ta?” diye sordum, biraz da çıkışır gibi. Yüzündeki kederi görünce daha fazla incinmesin, dudaklarını bir çocuk gibi büzmesin, son görüşmemiz bu sözlerle gölgelenmesin diye ses tonumu biraz daha yumuşattım.

@

“Sana da rahatsızlık verdim,” dedi kapıya yönelirken.

@

Sanki gövdesindeki her yerin sadece bir defa hareket edecek kadar takati vardı.

@

Belki de gittiğini gözlerimle görmek, o gönül rahatlığıyla işime gücüme dönmeyi düşlüyordum.

@

Birbirimize birkaç kaçamak ve hüzünlü bakış attık sadece. Sanırım vedalaşmak ve herkesin yolun gitmesi için bu kadarı kâfiydi.

@

Böylece etrafıma baka baka bir türlü otogardan ayrılamadığımı, gitmek istemediğimi, hem buna gücümün de olmadığını fark ettim.
..
Öylece dalmış, gözleri kederle asılı kalmış gibi belli belirsiz bir yere bakıyordu.

Bir insanı son kez gördüğünü peşinen bilmenin acısı hiçbir acıya benzemiyordu.

@

Belki geri geldiğim belki de ilk kez ona dokunduğum için gözleri doldu birden.

Görüşemediğimiz on beş yirmi dakikada daha da kötüleşmişti sanki.

Döndüğümde bıraktığım yerdeydi.

@

Çevre yoluna ilerlerken sesimi hafifçe yumuşatıp “Söyle bakalım,” dedim, “bu kış başında Kars’a neden gidiyorsun?”

O an otobüsten inip benim arabama bindiğine pişman olmuş gibi, yüzünde kapkara bir bulut belirdi. Dolan gözlerine, titreyen dudaklarına hâkim olmaya çalıştı. Ağlamadı ama sanki onun yerine gökyüzü ağlamış gibi arabanın camına birkaç yağmur damlası yağdı.

“Üç gün sonra Kars’ta Âşıklar Bayramı var,” dedi, “son kez arkadaşlarımı göreyim istedim.” “Son kez,” sözü sanki ağzından son kez çıkıyormuş gibi sesi titredi birden.
@

Ne kadar az konuşsak, birbirimize sonradan yük olacak ne kadar az anı bıraksak o kadar iyiydi. İnsan sonradan taşımakta zorlanacağı, bir anıya dönüşecek sözleri belki de hiçbir zaman sarf etmemeliydi. Ben de öyle yaptım. İçimden başka, ağzımdan başka kelimeler çıktı. “Kaygılanma,” dedim, “ben ulaştırırım seni bayrama.”

@

Koluna girdiğimde beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Ne ben bir şey sordum ne de o söyledi. Rastgele gömülmüş ölülerin arasından yavaşça ilerleyerek mezarlığın çıkısına vardığımızda takati tükenmişti ama dudağının bir kenarından az önce söylediği türküden kalma kelimeler dökülüyordu hâlâ. Onu orada, mezarlığın girişindeki taşlı çeşmenin kenarında indirip dağdan gelen buz gibi suyla elini yüzünü yıkadığımda dolaşık diliyle kendi kendine söyleniyor, dudaklarından bilmediğim, hayatım boyunca duymadığım, sanki çok ötelerden gelen eski mi eski kelimeler dökülüyordu.

Babamın bu haliyle Kars’a kadar dayanacağından, oraya sağ salim varacağından kuşkuluydum. Yine de yüzünü yıkar yıkamaz gözlerine bir ferahlık geldiğini gördüm. Sanki eteğindeki taşlardan birini attığı için bir parça rahatlamış, içindeki sıkıntıyı az da olsa yatıştırmıştı. Kime neyin iyi geleceğini kimse bilemezdi. Mezardaki kadın her kimse, onu ziyaret ettiği için galiba içindeki bulanık suyu yeniden arılaştırmıştı. Şalvarının arkasını eliyle üstünkörü silkeleyip yeniden arabaya bindiğinde bir süre inip kalkan göğsünün yatıştığını, düzensizleşen nefesinin hal yoluna girdiğini fark ettim.

@

Yine de babamın bu yeni halinde içimi acıtan bir şeyler vardı. Beline bağlanan peştamalla hamamdaki taşların üzerinde sanki ölmüş de teneşir taşına yatırmışlar gibi bir deri bir kemik, öylece yatıyordu. Bir an sahiden de öldüğünü düşünüp korktum onu öyle görünce. Karnına çektiği şişmiş bacakları ve yukarı inip kalkan göğsü olmasa düpedüz bir ölüye benziyordu. Rahatlamış, dünyanın tüm dertlerinden kurtulmuş, artık zamanı saymayı bırakmış bir ölü…

@

Adamla birlik olup yenilerini giydirdik ama babamın gözü bütün yaşlılar gibi hâlâ eski elbiselerindeydi.

@

Ama o, karşısındaki boy aynasında kendisini süzmek veri. ne dönüp usulca, göstermemeye gayret ederek bana bakmayı tercih etti. Yıllar sonra ilk kez göz göze geliyorduk. Heni topu birkaç saniye süren, ancak bu kadarına cesaret edebildiğimiz birkaç kaçamak bakış fırlattık birbirimize.

@

İçimden birkaç kez, keşke onu tanıtırken “peder” yerine “babam” deseydim diye geçirdim. Belki o zaman daha da sevinir, içi içine sığmaz olur, kim bilir belki hepi topu beş harften oluşan bir kelime ona şifa olurdu diye düşündüm ama yapamamıştım. O sesler içimde dönüp dururken ağzıma ulaşmıyordu.

Bana göstermemeye çalışıyordu ama acı çektiği belliydi. Belki de Kars’a gitmekten vazgeçerim de onu geri götürüp bir hastane köşesine atarım diye bu acıyı mümkün olduğunca benden gizlemeye gayret ediyordu.

@

“Biraz daha dayan,” dedim, “üç beş dakikaya acildeyiz.” Cevap vermedi. Gayri ihtiyari bir “Ah!” çıktı dudaklarından.

Onunla ağız tadıyla konuşmadan, hesaplaşmadan, içimde hiçbir ukde bırakmadan ölmesin istiyordum ama babam ellerimin arasından göz göre göre kayıp gidiyordu.

@

Acil servislerin belki de tek iyi yanı, ne yapacaklarını bilemez halde bekleyen kaygılı, telaşlı ve çaresiz hasta yakınlarını bir süreliğine de olsa rahatlatıp bütün kontrolü kendi ellerine almalarıydı.

@

“Kaygılanma,” dedim, “bak bağlaman köşede duruyor.” “Sağ ol,” dercesine yorgun ama birden ışıldayan gözlerini birkaç kez minnettarlıkla açıp kapadı ve ardından yeniden tıpkı akşamki gibi derin bir uykuya daldı. Morfin hem ağrılarını azaltmış hem de uyumasına yardım etmişti.

O, eksik gedik de olsa yeniden nefes almaya başlamıştı ama bu kez ben nefessiz kalmıştım.

@

Ben bu adamı nereden hatırlıyorum, muhakkak bir yerlerde gördüm diye düşünürken bir an bir şeyler anımsar gibi oldum. Eğer onu birine benzetmemişsem, birkaç kez bir yerlerde gördüğüm “Küfran” şiirini yazan şairdi bu. Tuhaf. bu adamın daha yirmi üç yaşında gencecik bir şairken yazdığı o ünlü şiirin adını hatırlıyor, bazı dizeleri belli belirsiz aklıma geliyor, hatta adamın sonraları şiiri bıraktığını bile anımsıyor ama adını bir türlü çıkaramıyordum. Yalnızdı.

@

Odadakiler hafifçe yerlerinden doğrulup neşeyle babama selam verirken, babam neden yollarda olduğunu, ölümle arasında bir karışlık mesafe kaldığını, Azrail’in kulağının arkasına üflemek için fırsat kolladığını unutmuş gibi kafasını keyifle sağa sola sallayarak onlara eşlik ediyordu.

@

Helallik İsteyenin Türküsü

“Ruhum arşıâlâya yükselip dünyayı bir yutkunma gibi arkamda bıraktığımda, anımsamanın o soğuk teneşir taşına yatırıldığımda, çenem bağlanıp sonsuza kadar suskunluğa emanet edildiğimde, önümde el pençe divan durulup helallik istendiğinde, kazma kürek sesleri hızla o kara toprağa değdiğinde, taşlarım oradan oraya yuvarlandığında, eski bir akşamın gölgesi son kez üzerime düştüğünde…

Beni hatırlayıp iç çekenler, adım geçince yere tükürenler, hakkım kalanlar, alacaklılarım, kırıp incittiklerim, susup dinlediklerim, adı dilimin ucuna gelenler, aklımdan hiç çıkmayanlar, içimden konuştuklarım, ihanet ettiklerim, sadık kaldıklarım, bende ağız tadı bırakmayanlar, ruhumdaki yırtığa iğne iplikle koşanlar başıma toplandığında. Bir zamanlar sırtımı dayadığım kavaklar, meşeler, ahlatlar; aksimi gördüğüm göller, benden akıp giden nehirler, dön dolaş yine bana kavuşan dereler; dağ yolları, patikalar, toprak ve asfalt yollar, elimi alnıma siper edip baktığım kuru güneş, uyku tutmadığında sımsıkı sarıldığım bazen bedir bazen kamer ay, içimdeki o zifiri karanlık son kez üzerime çöktüğünde.

Bende hakkı olan yağmur damlası, döne döne üzerime yağan kar tanesi, tenimi yalayan rüzgår, yolumda doğup batan güneş, yokluğumda hep beni soracak olan gölgem; buğday başakları, mısır püskülleri, her bahar çiçeklenen nar ağacım, hiç yemiş vermeyen dut ağacım, incirin sütü, narın hevesi, boynunu būküp son kez bana baktığında… Ağzımda sağa sola dönen, kimi söylenir söylenmez sönen kimi yıllar yılı gönül gezen, kimini ziyadesiyle fazla kimini yoksul așı gibi azar azar söylediğim, kimini eksik kimini döne dolaşa tellendirdiğim; kimini yutup kimini dilime sürdüğüm, gizli dertlerim saklayan, beni rezil rüsva etmeyen; sır tutan, kin tutan, kan tutan tüm kelimeler günün birinde kapkara bir bulut gibi toprağımın başında dikildiğinde…

Kâni Karaca gelsin, Çekiç Ali gelsin, Tenekeci Mahmut ve Ruhsatî gelsin; Fekiyê Teyran, Evdalê Zeynikê, Egidê Cimo ve Şakiro gelsin; Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Hafız Kemâl, Neşet, Mahsuni ve Sümmânî gelsin; Pir Sultan, Karac’oğlan, Kul Nesimi ve Yunus gelsin; yörükler, göçerler, koçerler gelsin; gevendeler, abdallar, mirtiplar, domlar, dengbėjler gelsin; hafızlar, gazelhanlar, mevlithanlar gelsin, başımda durup bana veda, bana sena, bana helal etsinler!”

@

“Bekle, bir tekerlekli sandalye alıp geleyim,” dedim.

Sanki o sandalyeye oturduğunda hepten elden ayaktan düştüğünü kabullenecekmiş gibi yüzünü keder ve derin bir sıkıntı bastı. Birkaç kez oflayıp puflayınca sandalyeden vazgeçtim.

@

Ağrıları azalmış, yüzü gözü gülüyordu. İçimden bir ses, ona zaman zaman büsbütün bir yabancı gibi davrandığımı, hatta kaderimin bana bahşettiği “baba” kelimesini kullanmaktan bile özellikle imtina ettiğimi söylüyordu. Üç günlük dünyaydı. Çekip gittiğinde ondan geriye dilden dile dolaşan üç beş türkü hariç hiçbir şey kalmayacaktı. Telefonumu havaya kaldırıp kamerasını açtım.

“Bir fotoğrafımız olsun,” dedim birden, “başını kaldırıp telefona bakar mısın?”

Bıyıklarını düzeltip gömleğinin düğmesinin ilikli olup olmadığını kontrol ettikten sonra yüzünü kapatan şapkasını hafifçe yukarı kaldırdı. Son anda bir şey hatırlamış gibi, fotoğraf karesine onun da girmesini istercesine üç telli bağlamasını alıp yanağına doğru yaklaştırdı. Telefonun neresine bakacağını bilemez bir halde başını kaldırıp boşlukta bir yerlere baksa da benim gülümseyen yüzümün aksine fotoğrafta onun gözleri dolu dolu çıkmıştı.

Telefondaki ilk ve tek fotoğrafımızı sosyal medya hesabıma yükleyip “Pederle Kars’a doğru…” diye yazdıktan sonra yavaşça gaza bastım.

Babamın gözlerindeki kedere karşılık, yarım bir gülüş gelip dudaklarının kıyısına kurulmuş ve o hafif yana kıvrık dudakları, onca yılın kahrından sonra bir keyif sigarası yakmış gibi, kendine bir türlü hâkim olamıyordu.

@

Besbelli zihninde oradan oraya taşımaktan yorulduğu, içini sıkıştıran anılarla cebelleşiyordu.

@

Sırf laf olsun, cümlelerimizle bu çekilmez yol da ferahlasın, aramızdaki bu keskin gerilim biraz düşsün diye “Sence adalet diye bir şey var mıdır?” diye sordum ona.

“Bu dünyada mı öbüründe mi?” diye sordu sigara tabakasını cebinden çıkarırken. “Her ikisinde de,” dedim. “Bu dünyada olmadığını görecek kadar uzun yaşadım,” dedi.

@

“Bir şey söyleyeceğim ama kızmak gücenmek yok,” dedi ağzından zar zor çıkan alıngan kelimelerle.

Konuşmaya başlamadan önce boğazını temizlediğine, yerinde tereddütle salındığına göre bu yıllanmış boğazdan mesut kelimeler çıkmazdı artık.

“Beni Ilıcalar yol ayrımında indir, sen yoluna devam et,” dedi.

“Hayrola, bir sorun mu var?” dedim.

“Bu kadarı kâfi,” dedi.

“Gücendin mi, ne oldu?” diye sordum.

“Zerre-i miskal gücenmedim,” dedi, “yolun bundan sonrası benim için kolay, sen de işine gücüne git artık!”

Bir yandan Ilıcalar yol ayrımını gösteren tabelayı kaçırmamak için etrafa bakarken diğer yandan da söylediklerini tartmaya çalışıyordum. Ağzımızdaki üç beş kelime yirmi beş yıl boyunca birbirimizden uzaklarda hayat sürdükten sonra nihayet yan yana gelmiş ama o kelimeler mesut bir cümle olmayı bir kez daha başaramamıştı. Haklıydı belki; fazla uzatmanın bir âlemi yoktu. Bu hikâye başından beri yarım kalmaya, sessizlikle geçiştirilmeye, daha en başından yazılan sonunu yaşamaya mahkûmdu çünkü.

@

O an tenimdeki küçücük bir ürpertiyi bile kendine dert edinen, benim hastalanmamdan kaygılanan bu adam, yirmi beş yıl boyunca bir kez bile beni merak etmemiş, durumumu sormaya, yaşayıp yaşamadığımı görmeye gelmemişti oysa.

@

“Uyan da biraz muhabbet edelim,” dedim şakayla.

“Ne anlatayım evladım!” dedi inlemeyle karışık.

“Evladım” sözcüğü arabanın aralık camından çıkıp heybetli dağların tepesinde toplanan bulutlardan fırlayan şimşeklerle aynı anda yankılandı sanki. Bir konuşma girişimi, daha en başında yara almaya başlamıştı. Sulanan gözlerime engel olmak için başımı yana çevirdim ama kırk yıl boyunca duymadığım bu sözün ağırlığını daha fazla taşıyamadım. Çaresiz, ağzımı kapayıp konuşmamızı yarıda kestim. İçimden binlerce kez söylememe rağmen, cevap olarak ona bir kez bile gönül rahatlığıyla “baba” diye seslenemediğimi fark ettim yeniden.

@

Çok geçmeden içimdeki buz tutmuş karların yavaş yavaş erimeye başladığını, tipki dağların zirvesinden aşağı süzülen o kaynak suları gibi garip bir biçimde ferahladığımı fark ettim. Babamı hep uzaklarda sanırken, o gizli bir el gibi hep yanımda yöremde dolaşmıştı. Galiba o an içimde engel olamadığım bir sevincin yükseldiğini de hissettim. Yine de babama duygularımı pek belli etmemeye çalıştım.

@

“Evet,” dedim, “ayrılıkla ölüm…”

“Ayrılıkla ölüm fena halde birbirine benziyor, biliyor musun?” dedi babam.

Yutkuna yutkuna tamamlamaya çalıştı cümlesini:

“İnsan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş,” dedi.

Çok sonra oğlundan değil, hasbelkader karşısına çıkmış bir yol arkadaşından bir şey ister gibi, “Senden bir ricam var,” dedi.

“Buyur,” dedim, “yapabileceğim bir şeyse…”

“Ölünce beni Malatya’ya götürsünler,” dedi.

@

“Arguvan’da bir kadın var, onun yanına gömün beni,” dedi zorlukla.

“Yoksa en çok onu mu sevdin?” diye sordum utana utana.

Ağzını açtı ama takma dişleri sanki ona engel olmaya çalışırcasına öne fırladılar. Yine de galiba ilk kez kalbindeki gümbürtüyü, gözlerinde salınıp duran paylaşmak istiyordu.

“Gözün kaderi görmek, kalbin kaderi yanmaktır evladım,” dedi babam.

Yutkundu ama sanki daha devam etmek niyetindeydi. Dışarı, dağları saran ak dumana baktı. Tüm gücünü toplayıp “Göz elli kişide kalp birinde kalır,” dedi sonra.

Son sözü bu oldu… Erzurum’a gelene kadar bir daha ağzını açıp tek kelime etmedi.

Vasiyetini söylemiş, içini ilk kez açmış olmanın rahatlığıyla arkasına yaslanırken, neden annemin değil de Arguvan’daki kadının yanına gömülmek istediğini anlayamadım. Ona duyduğum merhamet ve sevginin yerini, tıpkı birbirimizden habersiz geçen o yirmi beş yılda olduğu gibi, yeniden derin bir kızgınlık aldı.

Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpınışları duyuluyordu. Ne hastalığı ne adım adım yaklaştığı ölümün umurumda olduğunu, bütün bir ömür ona sadece öfke duyduğumu, ne yaparsam yapayım, ona kaç adım atarsam atayım bu duygudan eni sonu kurtulamadığımı hissediyordum.

@

Yol boyu bir kez bile açmayı düşünmediğim bavulun ranmış kayışlarını açtığımda bir iki parça kıyafet, çoğu kirli iç çamaşırı ve çoraplarla eski bir poşetin içindeki bembeyaz bir kefen bezi ve sabun gördüm… Yırtık pırtık elbiselerle kefeni tekrar yerine koyup babamla yeniden yola düştük ama kederli bir dalganın kalbimi yavaş yavaş dövmeye başladığını, o dalganın bir süre geri çekilip denizdeki çerçöpün tamamını sonra hızla içime boca ettiğini hissettim.

@

Babam ölüyordu ve ben onun yanında değildim.

“Ha üç gün ha otuz üç yıl; ne kadar vakit geçerse geçsin, bu eski püskü zaman bir oğulla baba arasındaki eksik cümleleri tamamlamaya yetmiyor,” diye geçirdim içimden ve son sürat gaza bastım.

Herkesin babası bir kere ölürdü. Alır götürür, yıkar, kefenler, toprağa gömer ve sonra arada bir acıyla hatırlanan bir ölüye dönüşürdü babalar. Benimki yıllardır tekrar tekrar ölüyordu. Bir bakışla, bir sözle, upuzun bir suskunlukla, havaya kalkan bir parmakla, sallanan bir elle, bir iç çekişle ölüyordu babam. Bu yüzden dümdüz ovada telaşla yol alırken babamın acısının bana yeterince tesir etmediğini, onun öleceği fikrinin bana yeterince inandırıcı gelmediğini düşünüyordum. Fakat hastaneye yaklaşır yaklaşmaz içimin bulandığını, acı gerçeğe yavaş yavaş yaklaştığımı, babaların bir gün sahiden de öldüğünü anlayarak sıkıca direksiyona yapıştım.

@

Nabzının giderek düştüğünü, kalbinin çoktan iflas etmiş vücudunun yorgunluğuna daha fazla dayanamadığını, doğrusunu söylemek gerekirse fazla zamanı kalmadığını söyleyen acil servis doktoru, babamı yoğun bakım servisine almaları gerektiğini belirtti.

Babamı yoğun bakım servisine aldıklarında, tıpkı annem gibi, onu da yeterince göremeyeceğim, günde beş dakika görüp tekrar dışarı çıkarılacağım kaygısıyla bu teklife sıcak bakmadım. Onu mümkünse yanında kalabileceğim, son anlarına şahitlik yapabileceğim özel bir odaya almalarını rica ettim.

Babamın durumu ortadaydı. Fazla vakti kalmamıştı. Son anlarını morgun bir benzeri olan o yoğun bakım servisinde geçirmesindense sevdikleriyle yan yana olmasına acil servis doktoru da ikna oldu sonunda.

Sanki yatakta yatmıyor da yatağın içinde bir çukur açılmış ve onu o çukura gömmüşlerdi.

@

“Kapat gözlerini,” dedim en son, “yat dinlen güzelce.”

Elimi bembeyaz saçlarından çeker çekmez gözleri yeniden kapandı ama birden yanaklarından aşağı incecik bir gözyaşı süzüldü.

Sadece gözlerini son bir kez açmasını, kendine gelmesini, üç beş kelime daha konuşmasını, içindeki hesap defterini çıkarıp onca yılın borcunu aramızdaki masaya koyarak alacak verecek davamızı artık sona erdirmesini ya da o kapkara defteri hepten yok edip birbirimize son bir kez sarılmayı düşlüyordum, hepsi bu. Ama o bir türlü uyanmıyordu.

@

Yapamıyordum.

Razı değildim.

Ölüme giderk
en, etrafında melekler uçuşurken, ecel ondan Can talep ederken babamın yanında olmak istiyordum.

@

Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.

@

Gözleri kapalı bir halde, konuşmak için ciğerlerinden değil de, üç beş ses için tüm vücudundan destek alması gerekiyormuş gibi, takma dişlerinden yoksun dilini sağa sola çevirip “Korkma oğlum!” dedi sadece ve ağzını yeniden kapadı.

Korkmadığımı belli etmek için avcumdaki elini yavaşça okşadım ve sanki o da ellerimi hafifçe sıkarak bana kendince bir cevap verdi ama o an çoktandır kıyısında beklediğim uçurumdan aşağı yuvarlandığımı hissediyordum. Babam uyandığı için sevinecek yerde gırtlağıma bir şey sokulmuşçasına daha da beter dağılmıştım.

@

Günler sonra bir arkadaşımı yanı başımda gördüğüm için sevinçliydim. Ama onu görür görmez birden gözlerimden yaşlar boşandı ve birbirimize sarıldık. Ne o bir şey sordu ne de ben söyleyebildim. Gecenin o vakti, o yağmurda ta Van’dan Erzurum’a kadar gelmesi içime dokunmuştu. “Niye zahmet ettin?” dedim sevincime rağmen. “Bir faydam dokunur belki.” dedi burnunu hafifçe çekerken. Sessizce başımı öne eğip bir sigara da onunla birlikte içtim ama konuşmaya çabalamanın boşuna olduğunu hissettim. Dostlar, arkadaşlar bazen bir suskunluk için bile yeterliydi sanırım.

@

“Uğurlar olsun ba…” dedim sessizce.

Cümlenin devamını getirmek, “ba!” hecesine hepi topu iki ses daha eklemek için kendimi olabildiğince zorladım ama devamı gelmedi.


Babamın bu dünyadan göçtüğünü sular seller gibi akan gözyaşlarıma bakıp elini sarsılan omzuma koyunca anladı.

“Ba…” diyebildim sadece, “ba…”

Gerisini getiremedim. Ağzımdan çıkmayan, geride kalan kardeşleriyle bir türlü yan yana getiremediğim, belki de dişlerimin arasında un ufak olan o iki ses yavaşça gözlerimden dökülmeye başladı o anda.

“Kendini zorlama evlat,” dedi Kul Yakup, “baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten.”

“Hikâyem sona erdi Yakup Emmi,” dedim nihayet ağzımı açtığımda, “her şey buraya kadarmış.”

“Hikâyen sona erdi, evet, ama ne fayda!” dedi bir elini yeniden omzuma koyan Kul Yakup, “ona artık baba desen ne demesen ne! Ustam da öyle çekti gitti işte.”

Kemal Varol

Âşıklar Bayramı

 
Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım. için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Mayıs 2021 in Altı Çizili Satırlar, Şiirdir Baba

 

Etiketler:

Fetret

I

âvâz

sokakları gönendirmek için gezinen yüzüm şimdi pas
artık kesif kokularla anılıyor adım ve cismim
her kötülüğe varım artık: annem beni görmüyor
çünkü anneler bir gün icâzet verir her cocuğa:
git ve gözlerin güz olmadan başkalarını öv artık.

eski bir sevgilinin hatırasını örter gibi
kapandı ardımdan yedi kibir bir karar üstüne
yüz sürdüm yolların sonsuz âvâzına, yürüdüm
melekler bakmasın diye uyurken örtünen annem
ben uzak yaşına gelince şimdi naz:

âh ki büyüttüm çocuklarımı başkalarına!
II

biley taşı

eriyen bakışlarımda çözülürdü zamanın uğultusu
gelirdin: dudaklarının arasında yağmurun sesi
unuturdum, uzayıp giden gökyüzü kime kapalı
neden her şey vecdini soldurur
çocukluğunu anlatırken neden mendil ister babasız kadınlar

bilmedim, çünkü herkesin kalbi artık biley taşı
herkes hırpalarken kısık sesle canını
bazı babaların yasıyla yaşarken herkes
savurdum bir sitemle ölümün giz dilini
ne baba ne oğul olabildiğim kadın, bağışla:

ey yetim, bu aşkta da babanı bulamadın galiba
III

gayb

şükran çocukların kederi ki,msenin hayâsını acıtmazken
geldim ve bahar dallarını incittim ağaçların
misk ve amber
aktâr ve azelyaları uzak tuttum hanemden
kalubelâ, dinmedi içimdeki gedâ

saçlarımı rüzgara tutup döndüm nesebime
duyulmaz oluncaya kadar bağırdım kül ovalarda
unutmadım: dağlar uzak, girdap ve ahd
herkesin kollarında birinin sarılması noksan
ağabeyini soran bir çocuğun gözleriyle kaldım

doğu’da her dağa bir Fatiha’
IV

ip ve intihar

belki bir halıdaki yalancı desendim
fayda vermedi ilmeklerdeki çırpınışım
kanımın rengine bulaştı göz nurum
özürler bileklerime dolandı
kan kardeşi oldum canımla

bir örnek ses sağanağıydı evler
hangi hayatın imlâsı bozuksa ona sığındım
hep aynı tozdu yuttuğum
bir soluk için dolanırken sokaklarda
işittiğim hep aynı âzâr:

bilmediğin hayatları dokuma asla
V

gazâla

bir zaman senden ağlar kaldım gazala
sesim o uzak dağlarda dağdar şimdi
sanki unutmak için var anılar kinimde
ve sanki hep küs tadıyla söylenmiş bir şarkı duyduğum:
herkes bir gün bir aşkta imkânsız hâlâ

ne ırmaklarda haz, ne perçemlerde şefkat var artık
kuşkuyla dönülen aynalar ve kapılar şimdi
yalnızlığa kötü gelen yağmurlar
acıtan tesadüflerin sesi; mutluymuş
ah gazala, her şey eskisinden fenâ:

kül büyüt canım ve mümkünse acını unutma
VI

ten yazgısı

ne kadar uğraştıysam da
ortak bir yangın yakıştıramadım gözlerime
rüzgârın geceleri sürüklediği odalarda
her suçu ergenliğimin
ince bileklerine bağışlayacak
bir ten yazgısı bulamadım gövdeme

çünkü yalnız yastıkların dinlediği iniltilerimi
kusur evler, yağma yataklar dindirdi bir süre
ne ayrılıklarıma temyiz yolunu kapatacak kadar bıçkın
ne el ele tutuştuktan sonra
avuçlarımı koklayacak kadar acemiydim artık:

bilmiyorum hangi kuytumda hangi nefes kaldı
VII

mor sevgilim

bir tespih gibi dağılıp hatırlarken seni
öptüm etimdeki kızgın mührün sızısından
dizlerimde işleyen yaraların haylazlığıyla
hayata benzeyen sözler ettim kime rastladıysam
kime baktıysam: birden acıyla bozkır ömrüm

bu kaçıncı düğüm atılan bana, bu nasıl böyle küf
söyle: artık ne, bu harabe kime
boğaza tıkanan yutkunma
nedensiz bir akşamdan kalma nem gibi unutuldum
ah! kim ki kaldı bütün aşklarının yasını tutan:

aziz sevgilim, her gülün ziyânı neden kokusu kadar
IX

kapanış konuşması

kasabanın ölümlerden aşk beğendiği zaman:
yetim çocukluğum
dizlerini karnına çekip sorardı: doğmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer,
aksak yürürdüm sokaklarında
yüzümden bir halkın solgun meramı okunurdu:
âh hayat! bizim hayfımız hangi devrâna kaldı

gölgeme bile silah çektiğim zaman: kurak gençliğim
ellerini çenesine dayayıp sorardı: sevinmeyecek misin
bir şehir arardım, diyelim bir yer, sabi kalırdım orda
sicilimden bir harâminin son tufanı okunurdu:
âh! geçti devrân kendine vurmadın dara

adımlarıma rahmet okumadığım zaman: ürkek sonlarım
bavuluna son parçayı koyup giderdi: konuşmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer, ıslak bulurdum ellerimi
tren gardan çıkarken son vagona yetişirdim
âh! benim eski sesime zarar aşktın sen:

artık kalbimde fetret,
X

âzâde

sığınakların sızısıyla büyüttüm
yolların sonundaki çölümü
Kemal Varoldoguda_her_daga_bir_fatiha

 
Fetret için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Haziran 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

aşk ve ülke: kalınmaz

susulur, orda işte, sesindeki kargaşaya aldanır gönül
bir gün bir çocuk mecbur sorar:
bu nasıl gitmek
kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana
yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep

kardeşe sızı
dünyaya selam
geriye mektup bırakılır
çünkü ‘yokuş yol’da gece kurşun
gündüz çizme dağıtır devlet
durulur gökyüzü, davullar susar
bir düğün, bir cenâze
her yerde zılgıt, sorulur:
bu nasıl katlanmak.
kayalar yarılır
mezarsız ölüler korusu başlar bende:
erken yaşım, ölüm yaşım
senin vebâlini kim taşır

dönüp bakılır son kez
parmaklardaki şefkat azalır
anımsanmaz hangi kadaya gönül borcumuz kaldığı
anımsanmaz:
hâlâ kısa seyirdir dünyada insan
ağır iyiliğim, sevgilim
uzun ayrılık oldum, öyle farz et
yürüdüm, tükendim
‘her kayanın gediğinde ağladım’
gıyâbında yargılandı kalbim
anladım: buymuş bana kısmet

Kemal Varolkemal_vural_siirleri

 
aşk ve ülke: kalınmaz için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Haziran 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bir şairden tanıtım amacıyla beş- on şiir alabilirsiniz, ama benim ya da başka şairlerin bütün şiirlerini alan siteler var. İnsaf artık!

Ahmet Erhan, 1981 yılında, henüz 21 yaşındayken Necatigil Şiir Ödülü’nü almıştı. Sonrasında Türk şiirinde önemli bir okur kitlesi edindi. Şiirde 30. yılını dolduran, adı daima çeşitli tartışmalarla anılan Ahmet Erhan, yeni kitabı Sahibinden Satılık’la yeniden okur karşısında. Ahmet Erhan’la son zamanlarda yaşadığı sağlık problemlerini, şiiri hakkında yapılan tartışmaları ve şiirin bugününü konuştuk.

İlk kitabınız Alacakaranlıktaki Ülke gerçekten de talihsiz bir dönemde, 12 Eylül’den sonraki zor koşullarda yayımlandı. Ama aynı zamanda bu kitabınızla çok geniş bir çevreden ilgi gördünüz ve hemen peşinden de 1981 yılında Necatigil Şiir Ödülü’nü aldınız. Bu kitap, kendi kuşağınız içinde bir çeşit öncü görevi gördü kanımca. Ama gördüğünüz onca ilgiye rağmen çeşitli çevrelerden kimi suçlamalarla da karşı karşıya kaldınız.

Öncelikle kitabın talihsizliğinden öte bu ülkenin talihsizliğinden söz etmek gerekiyor sanırım. 12 Eylül gibi despot bir rejimin öncesi de, sonrası da bir kâbustu. Çok acılar çekildi, çok canlar yok oldu, çok ocak söndü. Alacakaranlıktaki Ülke şiirlerinin tamamı 12 Eylül öncesinde yazılmışlardı, ama kitap olarak 12 Eylül sonrasında yayımlandı. Aslında basbayağı bir cesaret işiydi. Darbecilerin varlığı bir yana özellikle de sol kesimden epeyce tepki aldım; ama sol ya da sağ olsun büyük destek de gördüm; aslolan da o. Kitabın sanıyorum bir öncülük işlevi oldu; ama ben yapmasaydım da nasılsa biri çıkar yapardı. Ödüle gelince, gerek seçici kurulun niteliği, gerekse “Necatigil” gibi bir şiir devinin o ödüle adını vermesi, 21 yaşındaki genç bir şair için kolay değildi (ki o kitabı 17-20 yaşları arasında yazmıştım.). Aradan bunca yıl geçtikten sonra bile Alacakaranlıktaki Ülke’nin baskısını üzerimde hissediyorum.

Şiirlerinizde bireysellikle toplumsallığın sürekli olarak at başı gittiği görülüyor. İlk kitabınızdan son kitabınıza kadar bu eşitlik hiç değişmedi.

Hayatın kendisi bireysellikle toplumsallığı birlikte götürüyor aslında. İnsan bütünsel bir varlık; bireyselliğimize nasıl ihtimam gösteriyorsak, namuslu bir insanın toplumsallığa, yani dünyaya, ülkesine duyarsız kalması düşünülemez. Hangi tarafta yer alırsa alsın, bu böyle. Şiir ve diğer edebiyat türleri için bu böyle de, bilim türleri için böyle değil mi? Hayattan ben de kaçamazdım; o kadar korkak değilim yani. Öte yandan, hayatın içinde bir olgu olarak ölümden de kaçamazdım. Şiirlerimin pek çoğunda ölüm de yer alır, bu bilinen bir şey.

Bu kısa girişten sonra, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve yine epeyce ses getireceğe benzeyen kitabınız Sahibinden Satılık’a getirmek istiyorum sözü. Öncelikle, gerek adı, gerekse kapak düzeniyle okuyucuyu hemen çarpan bir kitap…

Aslında ortada satılan bir şey yok. Kitap olarak baksak bile (ki öyle) artık şiir kitaplarının fazla bir alıcısı da yok üstelik.Ne yazık ki insanlarımız şiirleri internetten okumayı, kendi deyimleriyle “indirmeyi” yeğler oldular. Oysa bir kitabın güzelliğini, ancak o kitabı elinizde tuttuğunuzda anlayabilirsiniz. Kimse tutup da şimdi ekonomik koşullardan filan söz etmesin. Belki bu durum geniş hacimli, roman gibi türlerde söz konusu olabilir, ama şiire gelince hiç de inandırıcı değil. Ben şiir sitelerine karşı değilim. Bir şairden tanıtım amacıyla beş- on şiir alabilirsiniz, ama benim ya da başka şairlerin bütün şiirlerini alan siteler var. İnsaf artık! Şimdi bu da ayrı bir korsanlık değil mi? Bizim elimizden bir şey gelmiyor, bunlar için de tıpkı (deyim için özür dilerim) “et ticareti” yapan kimi sitelere yönelik yaptırımların uygulanması gerekiyor. Şiir siteleriyle bu tip iğrenç site bozuntularını bir tutmak elbette çok yanlış, ama yine de bunun bir çaresi bulunmalı, olmalı… Şiirin içine düştüğü durum bir ölçüde müzik eserleri için de geçerli. Ama hiç değilse onlar geçimlerini konser gibi etkinliklerle sürdürebiliyorlar; ayrıca güçlü örgütleri var. İnternetin olumlu-olumsuz özellikleri elbette ki var; şiiri alabildiğine yaygınlaştırdılar, öte yandan da iyice ayağa düşürdüler (bu konuda ‘şiir öldü’ diyenlere katılmıyorum). Yine de çocuğa nerede yazıyorsun, diye sorduğunuzda bilmem ne sitesinin adını veriyor, bir edebiyat dergisinin değil.

Son kitabınızın sanki bütün atmosferi kar üzerine kurulu: Kış, soğuk, yağmur, buğu, kurt ulumaları… Genellikle kış mevsimi zor koşulları nedeniyle bir yakınma duygusu uyandırır insanda. Ayrıca siz Akdenizli bir şairsiniz. Niye böyle gelişti bu kitap?

Doğrudur Akdenizliyim (Mersin); çocukluğum orada geçti. Ama söyledim ya 25 yılım da Ankara’da. Aslına bakarsan bunlarla ilgisi yok. Silivri’den Beylikdüzü’ne taşınınca kendimi çok yalnız hissettim; bir de üstüne hastalık bindi. Karamsar diyemeyeceğim, belki yalnızlıktan ötürü kasvetli bir kitap çıktı ortaya. Bir ara adını “Buğular Kitabı” koymayı düşündüm. Ama insanları o kadar da boğmaya hakkım yoktu. Bir de, ben kova burcuyum. Gazetelerdeki fallara pek inanmasam da bazen astroloji kitaplarına gözüm ilişir. Kış çocuğuyum – dolayısıyla en sevdiğim mevsim kıştır. Sonra elbette kışın habercisi olduğu için de güz. Sıcaktan nefret ederim; hele yazın plajlarda güneşlenenleri düşündükçe.

Şiirinizin belirgin özelliklerinden biri de, acı ve ironinin birbirini dengeleyen, hatta yer yer birbirlerini çelen unsurlar olarak öne çıkması oldu bana kalırsa. Sizin şiirinizde bugüne kadar acıyla eşit aralıkta ilerleyen ironi duygusunun son kitabınızda giderek azaldığı, acıdan ibaret bir şiire yöneldiğiniz görülüyor. İroni, şiirinizde dozunu neden azalttı?

Acı ve ironi birbirleriyle kan kardeştir. Acı ne kadar yoğunlaşırsa ironi de o ölçüde boy gösteriyor. Bende de böyle oldu bu durum; zamanla ironi öğesi şiirlerimin önemli öğelerinden biri oldu. Kendisiyle çok barışık bir insan değilim. Son kitabım Sahibinden Satılık’ta ironinin geri plana itildiğini de nerden çıkardın? Adı bile ironik değil mi sence? Doğru, ortada bir hastalık var; (haydi adını söyleyeyim iki yıldır gırtlak kanseri tedavisi görüyorum) bu hastalık, somut bir hastalık aslında; yine de (bence) bıyık altından dalga geçmemi engellemiyor. İki tane çok ciddi ameliyat geçirdim; ikincisinde ses tellerimden birini aldılar, üstelik bir de kalbim durmuş kısa süreli de olsa. İroni ciddi bir şey aslında, ölüm çok daha ciddi bir şey, 12 Eylül öncesinde (toplu ya da tek) yedi kere kurşunlanmış biri olarak azıcık gülümsemeye hakkım var sanki. Öbürlerini saymıyorum bile, nazar değer…

Ama yine de “kar biricik kefenim benim” diyorsunuz?…

Keşke olsa…(gülüyor) Ama şunu da diyorum, bana haksızlık etme: “Pencerene kar buğusu bıraktım / Belki beni yazarsın diye / Belki beni çizersin diye (…) Pencerene kar buğusu bıraktım / Belki beni seversin diye” Az şey mi bu?

Kitabın ilk şiiri değil mi? Sahiden çok çarpıcı, çok güzel bir şiir o. Daha ilk sayfalarda insanın tüyleri ürperiyor. Ayrıca çok güzel aşk şiirleri var kitapta. O sözünü ettiğiniz kasveti dağıtmak için mi?

Yok. Keşke o kadar hesapçı bir adam olsaydım. İlk kez bir kitabı bölümlere ayırma gereği duymadım. Hayatın bize bağışlanan katmanları (Türkiye, ölüm, aşk, doğa, şehir vb.) bir arada bulunsun istedim. Belki de bütün kitaplarımın mütevazı bir özeti oldu bu kitap. Rastlantılarla gelişti sanki. Belki de ölümün soluğunu ensemde hissedince, böyle bir şiirler toplamı ortaya çıktı.

Sanki önceki kitabınızla birlikte (Şehirde Bir Yılkı Atı) “Şiir Kesikleri” diye yeni bir tür yarattınız. Son kitabınızda da “Aşk Kesikleri” var. “Kesikler” bazılarınca çok seviliyor ama; hatta özdeyiş olarak görenler de var; bazılarına da kolaycılık gibi geliyor…

Hiç ilgisi yok. Bazı dizeler var, defterde kalıp duruyor; onları şiir bütünlüğüne bir türlü getiremiyorsunuz. Öyle “kalmaları”na da yüreğiniz elvermiyor. Kolaycılık değil de kâğıda ve kaleme bir vefa borcu diyelim.

Yeri gelmişken sorayım.. Özellikle Haydar Ergülen ve siz “kuşağınızın bir vefa kuşağı” olduğunun altını çiziyorsunuz hep.

Şiir tarihimize baktığımızda, bir kuşak kendinden önceki kuşakla hep kavga etmek zorunda hissetmiş kendini; sanki bu yolla rüştünü ispat yoluna gitmiş. Biz bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendimizce onları geleneğimiz olarak gördük, kendi sentezimizi yarattık. Bu nedenle 80’li yılların şairleri vefa şairleridirler. Kuşak dediğime bakma, lafın gelişi, kendi şiirlerimiz arasında da bir benzerlik söz konusu değil. Belki de erken olgunlaştık, toplumsal anlamda. Alınmayın ama yeni dönem şairlerinin az da olsa bir bölümünde, özellikle bize karşı her fırsatta bir “kayıkçı kavgası” yapma çabası var. Bir genç adam böyle şeylere kafa yoruyorsa ondan, kötü şairden başka bir şey olmaz. Örneğin adamın biri benim için yazıyor, hem de ülkenin saygın yayın organlarının birinde: küçükburjuva, konformist, sağcı, milliyetçi vb. Kitaplarımı okumuş mu? Yok. Beni insan olarak tanıyor mu? O da yok… Yazıktır. Günahtır. Cevap vermeye çalışıyorum; milliyetçi değil, yurtseverim. İkisinin arasındaki farkı biliyor mu? Bilmiyor, ne yapayım ben şimdi, ya da ne yapalım böyle adamları? İyi ki aynı mekânlarda filân değiliz, onlar genç, döverler bizi. Şimdi şu konuşmayı yapıyoruz ya Zaman’da, başıma gelecekleri biliyorum. “Ahmet Erhan dinci (Müslüman bile değil) olmuş” diyecekler. Sanki bu gazeteyi okuyanlar benim ne olduğumu bilmiyorlarmış gibi. Kusura bakma, ama bu konuda biraz dertliyim galiba, çenem açıldığına göre…

Geçenlerde Radikal Kitap’ta Orhan Kahyaoğlu’nun son kitabınız Sahibinden Satılık üzerine bir yazısı vardı.Biraz haksız bir yazıydı bana kalırsa.

Aksine, o yazının genelde iyi niyetli bir yazı olduğunu düşünüyorum. Şunu söyleyeyim, eleştiriler elbette ki olacak. Benim hayat felsefesi haline getirdiğim bir düşüncem vardır: Herkes beni seviyorsa kendimden kuşku duyarım. Bu yazılan yazılarda da öyle. Keşke herkes Orhan Kahyaoğlu gibi olsa, ayrıca kimi eleştirilerine de katıldığımı söylemeliyim. Örneğin bütün şiirlerimi ele alarak -bunu tek dergi sayfasında yapmasaydı keşke- bazı şiirlerimde vasatın altına düştüğümü söylüyor, ki doğrudur. 20 şiir kitabı yazmış biri için doğaldır da bu. (İşin tuhafı, ölürüm filân diye şiirleri ayıklamaya başladım bile; yani “Bütün Şiirleri”me almayacağım yığınla şiir var) Rahmetli Ahmed Arif bir gün demişti ki:“Ahmet, bir kitapta 3-4 tane iyi şiir varsa, o kitap iyi bir kitaptır; diğer şiirler o şiirleri besler.” Ben bu kadar kitap yazdım; iyi de Dağlarca’nın (kaç kitabı olduğunu saymaktan usandım) hiç mi “vasatın” altında şiiri yok örneğin. Orhan’ın ya da diğer arkadaşların anlamadığı şu; Dağlarca örneğini özellikle verdim, (yoksa hâşâ ben onun eline su bile dökemem) ne geliyor aklımıza, ilk kitabı Çocuk ve Allah değil mi? Ben de aynı kaderi paylaştım, nedir o, Alacakaranlıktaki Ülke. Ağzını açan o kitabı 20 defa yazmamı bekliyor benden. Açıkça söyledim daha önce de “benim en kötü kitabımdır” diye. Ben Orhan Kahyaoğlu’nun yazısında en çok “kendini tekrar ediyor” saptamasına takıldım. Yıllardır “bireysel” bile değil, “kişisel” bir şiir, tek bir şiir yazdığımı söylüyorum. Tek bir şiirde de bu geriye dönüşler, tekrarlar (bilinçli ya da bilinçsiz) olur, diyorum. Orhan’ın bunu anlaması gerek. Bir de vasat şiir- kült şiir gibi saptamalar var. Bunu neye ve kime göre belirleyeceğiz? Ölçütümüz ne? Neyse, ciddiye almış yazmış, eline sağlık. Samimiyetle söylüyorum, bütün eleştirilerini ciddiye aldım.

Yeniden şiirlerinize dönersek, Ankara ve İstanbul’la olan sancılı ilişkinin bir benzerini Türkiye ile de yaşadığınızı düşünüyorum. Bir yanda derin bir sevgi, ama öte yanda kıyasıya eleştirilen bir Türkiye vurgusu var kitaplarınızda. Bir şiirinizde (Türkiye Ayağa Kalk) sanık sandalyesine oturttuğunuz Türkiye ile olan hesaplaşmanız bitti mi?

Türkiye şiirimin ana damarıdır. Onu şiirlerimin dekoru olarak görenlere söyleyecek tek bir sözüm var, bir daha okusunlar. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana sanık sandalyesinden hiç inemedi ki! İşin gülünç tarafı bizi de indirmedi. Hesaplaşma hiç biter mi? İnsan çoğunlukla sevdikleriyle hesaplaşır. Sevgili yurdum, bizlere neleri revâ görmedi ki!

Türkçe şiirin bugünü hakkında neler söylemek istersiniz?

Şiirimizin bugünkü durumunu çok iyi buluyorum. Abarttığımı düşünenler olabilir, ama şiirimiz (senin deyiminle Türkçe şiir) dünyanın en iyi şiirlerinden biri bana kalırsa. Koskoca bir şiir geleneğimiz var; ama öte yandan bırakın Fuzuli, Nef’i vb. Yahya Kemal’i bile duymamış (okumamış demiyorum) genç “şair” arkadaşlarımız var. O zaman ne oluyor, ortaya güzel dizelerden oluşmuş bir imge yığını çıkıyor; şiirin sonuna geldiğinizde, ne okudum ki şimdi ben, gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Sakın yanlış anlaşılmasın, bu durumu genelleştirmiyorum, en az on tane olgunlaşmış genç şair sayabilirim de, şimdi yeri zamanı değil. Daha durun bakalım, (bunu söylemek bana düşmez, ama bizim kuşakta da müthiş bir elenme süreci başladı aslında) daha ne şairler göreceğiz. En büyük sorun da ne biliyor musun, kimse kendi dar çevresinin (bir çeşit cemaatinin) dışındakileri okumuyor, merak da etmiyor. Yazık…

50 yaşınıza çok ciddi sağlık sorunlarıyla girdiniz. Belki de bu sebeple son kitabınızda en çok yenilediğiniz, en çok üzerinde durduğunuz kelime “ses”. Şimdi nasıl sağlığınız?

Evet, yukarıda anlattığım gibi 50 yaşıma sağlık sorunlarıyla girdim. “Ses” diyorsun ya, en çok ağrıma giden şey, 20 yıl Türkçe- Edebiyat öğretmenliği yapmış birinin sesinden çocukların korkması. En çok ağırıma giden bu. Sağlığım bir gün iyi, bir gün kötü. Böyle götürmeye çalışacağız artık. Ötesi… Ne yazıyor sevgili devletimiz sigara paketlerinin üstüne: Sigara içmek öldürür! Ötesi bu.. Başka ne olacaktı ki?

http://kemalvarol.blogspot.com.tr/

 
Bir şairden tanıtım amacıyla beş- on şiir alabilirsiniz, ama benim ya da başka şairlerin bütün şiirlerini alan siteler var. İnsaf artık! için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

yıllarca bir övgü cümlesi olarak üst cebimde taşıdım bu sözleri

Ahmet Erhan’ın Ardından

Ahmet Erhan’la Kitap Zamanı için bir söyleşi yapmıştık. Telefonda sesi gittikçe inceliyordu ve ben bunu nezaketine bağlıyordum. Daha ilk şiirlerinde nabız atışı gibi bir görünüp bir kaybolan ölüm epeydir yolunu gözlüyormuş meğer…

İlk şiir kitabım yeni çıkmıştı. İstanbul’da dönemin popüler kültür dergilerinden birinin ofisinde, onca tanınmış şair ve yazarın arasında, taşradan yeni gelmiş bir genç olarak bir köşede duruyordum. Odadaki genç şairler babaları yaşındaki şair ve yazarlara adlarıyla hitap ediyordu ve bu durumu çok garipsiyordum. Benim gibi sıkıntıyla oturan ve “abilik” sıfatını fazlasıyla hak eden biri vardı odada, ısrarla kendisine adıyla hitap etmemi istemesine rağmen bunu bir türlü beceremiyordum. Yıllarca yaşadığı Ankara’yı bırakıp İstanbul’a yeni gelmişti. Elleri titriyor ve sürekli terliyordu. Etraftakiler terini silmesi için ona peçete uzatırken göz göze geldik. Sonra da odadaki kalabalıktan kurtulup kendimizi derginin küçücük balkonuna attık. Aşağıdan geçen kalabalığa bakarken, “Kırk yaşında yazacağın şiirleri neden yirmisinde yazıyorsun?” diye sordu. O gün kendisine doğru dürüst bir cevap veremedim ama yıllarca bir övgü cümlesi olarak üst cebimde taşıdım bu sözleri.

Ahmet Erhan’la ilk ve son tanışmamız o derginin balkonundaki bu kısacık konuşmadan ibarettir. O gün ben geldiğim yere, Diyarbakır’ın ıssız bir köyüne döndüm; o da sonrasında bir türlü sevemediği İstanbul’un uzağına taşındı. Çok zaman sonra zar zor duyabildiğim bir sesle birkaç kez telefonda konuştuk. Bir de Kitap Zamanı için uzaktan bir söyleşi yaptık. Telefonda sesi gittikçe inceliyordu ve ben hastalığını çok da düşünmeden bunu nezaketine bağlıyordum. Daha ilk şiirlerinde nabız atışı gibi bir görünüp bir kaybolan ölüm epeydir yolunu gözlüyormuş meğer…

‘Vefa kuşağı’ndandı 

Ankara kökenli bir “vefa kuşağı”nın son temsilcilerindendi Ahmet Erhan. İlk şiirleri 80 darbesinin zor koşullarında yayımlandı. 23 yaşındayken o çok sevdiği Türkiye’nin en karanlık günlerinin ortasında yazdığı Alacakaranlıktaki Ülke adlı ilk kitabıyla aldığı Necatigil Şiir Ödülü, tanınmasında büyük pay sahibi oldu. Necatigil Şiir Ödülü töreninde Edip Cansever’le tanışmıştı. Türkiye’yi ve Türkçeyi, hemen her şiirinde beliren anne ve babasını, oğlunu, at yarışlarını ve futbolu (Adana Demirspor’da Fatih Terim’le beraber top koşturmuştu) çok sevdi hep. Ölüm her zaman şiirinde en çok tekrarlanan kelime oldu. “Gençken, güzelken, yakışıklıyken niye ölmedim ki bir zamanlar, diyecek kadar hem de. Futboldan ona yadigâr kalan bir duyguyla, yenmek kadar yenilmekten de haz aldı. Ancak, çoğu kişinin sandığının aksine, bu yenilgi duygusunu karamsarlıkla değil, ironi ile dengeledi. 12 Eylül öncesinde yedi kere kurşunlanmış biri olarak azıcık gülümsemeye hakkı olduğunu söyledi daima. Günümüz şiirinde ironiyi başarıyla kullanan çok az şairden biri oldu.

Ahmet Erhan şiiri, sıradan insanların dünyasına etki edebilmesi açısından da incelenmeye değerdir. Pek az şair bu iki uçta durabilme başarısını göstermiştir çünkü. Güneydoğu’da askerlerin hatıra fotoğraflarına bile girdi yazdığı şiirler. Eve gönderilen asker mektuplarına iliştirilen fotoğraflarda, yan yana dizilmiş mermilerle yazılan “Bugün de ölmedim anne” dizesi yer aldı. Bugün evden, evin maliklerinden uzakta bir hayat yaşayan genç kuşak onun popüler bir şarkıda yer bulmuş şu dizeleriyle dönüp geriye bakma zorunluluğu duydu belki de: “Anne ben geldim, ağdaki balık/ Bardaktaki su kadar umarsızım/ Dizlerin duruyor mu başımı koyacak/ Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın.”

Ahmet Erhan’ın 23 yaşımdayken bana söylediği cümlenin bir benzerini Edip Cansever’den duyduğunu yıllar sonra öğrendim. Cansever, Necatigil Ödülü töreninden sonra Ahmet Erhan’ın omzuna dokunup, “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha çok gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü?” diye sorar. Ahmet Erhan’ın cevabı sanki çoktandır söylenmeyi bekliyormuş gibidir: “Sizden öğrendim üstat!”

Ahmet Erhan şanslıydı. Henüz “gençken, yakışıklıyken, ölmemişken” uzak ustasına teşekkür etme imkânı bulmuştu. Bense yirmi yaşındayken kırk yaşında gibi yazmayı biraz da ondan öğrendiğimi hiçbir zaman söyleyemedim Ahmet Erhan’a.

Kemal Varol
Kitap Zamanı, Bölüm: Ardından, Sayı: 92.

 
yıllarca bir övgü cümlesi olarak üst cebimde taşıdım bu sözleri için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Kasım 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

vâveylâm

kekre bir kapının önündeyim işte böyle çok zaman
âh! üvey heveslerin peşinde muhâcir
derin yamaçlarda seferi bir halkın öksüzüyüm
çıbanlarıma ilişecek gücü bulmak için
yol boyunca izler bıraktım
çarpık çentikler attım sağ kalan yanlarıma
toprakta bir kaç damla erken kan..
yine de kimseye anlatmadım, ilksiniz:
düğümüm karardı da her seferinde
mecbur kaldım öldürdüğümü sevmeye

kekre bir kapının önündeyim işte böyle çok yaz
elbet ben de başka aşkların kılıç artığıyım
ve ilk gecesinde yarılmış bir kuşatma gibiyim hâlâ..
belki çok erkendi gözlerimi dikip konuşmak için
ama beklenir de neden yanıt alınmaz uçurumlardan
neden iltimâs geçilir boynun en önce kırılacak yerlerine
anlamayacak kadar şaşkındım..
yine de kimseye anlatmadım, ilksiniz:
çekilmiş denizler, kapanmış defterlerle geçti de çok yaz
bulunamadı safirden el değmedik yerlerim

kekre bir kapının önündeyim işte böyle çok gün
uzun kandil gecelerinde ağarırken saçlarım
işte böyle çok defa bir sürek avının ortasındayım
bu yüzden pıhtı bir gölgeyle geçerim eriyen kendimden
gözlerinin kökünde birikmiş kibrit suyuyla
yenilmiş bir bozkıra yanmaya giderim..
yine de kimseye sormadım, ilksiniz
beni bir sözün eğrisine bağışlayıp söyler misiniz:
zaman tanıdım da bunca dar zamana
neden toprağın kir sabrına varamadım

Kemal Varol / Bakiye s.39vaveylam_kemal_varol

 
vâveylâm için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Haziran 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Mor Sevgilim

bir tespih gibi dağılıp hatırlarken seni
öptüm etimdeki kızgın mührün sızısından
dizlerimde işleyen yaraların haylazlığıyla
hayata benzeyen sözler ettim kime rastladıysam
kime baktıysam: birden acıyla bozkır ömrüm
bu kaçıncı düğüm atılan bana, bu nasıl böyle küf
söyle: artık ne, bu harabe kime
boğaza tıkanan yutkunma
nedensiz bir akşamdan kalma nem gibi unutuldum
ah! kim ki kaldı bütün aşklarının yasını tutan:
aziz sevgilim, her gülün ziyanı neden kokusu kadar

Kemal Varol

 
Mor Sevgilim için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bıçağa Adanan Çocuk

akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar erken büyür
erken büyüyen çocuklar
dağ ve namlulara inanırlar.
sıyırıp zehirli yılan gömleklerini
yoksulların göz hakkıyla bakarlar şehre.
eski kervanlardan rehin aldıkları çan sesleri
gelip geçer iki yanlarında akan iki mor nehirle.
akşamın ela perdesini aralayan
çocuklar çok geç anlarlar:
dünyada merhamet sözünü
miskal ile satarlar.
çünkü yazık ki artık
bin elin artığıdır dünya.

çünkü herkesin içinde
eksik bir yusuf vardır.
örtülü bir tabutla geçer

herkes herkesin içinden. 
bütün çocuklar başka bir
adla boğazlanır. âh ki
hüzünler evine asılır suretleri.
yani bazı çocuklar kuyuya düşer
o su artık içilmez olur
çocuklarla kapanan kuyu
elbette taşlanır.

eski bir yasin gecesi
diz çöküp okunur yas kitabı.
avuçtaki yeşil bene sığdırılan
abdal sırrı, o siyah sayfa
görülür: nasıl beter
nasıl mazlum, nasıl kin diliyle düğümlü.
diz çöküp okunur her gömlek:
çünkü kuyudur bazı çocukları söylemek

görmez kimse, göz göz olur insan.
toprağa sürtünen kadifelerin kahrıyla
üstüne dönen anahtarları haklı çıkartacak
bir maraz arar insan insanda.
görmez kimse, yol yol olur herkes.
kimse bilmez,  kuyuda
kim kimin incinme sesidir aslında.

çünkü
suyla dönen bakraç
taşlara çarpınca anlar:
herkesin içinde eksik bir yusuf vardır
çünkü
su ve ateş
kuyu ve dağ birdir:

bazı çocuklar kalır
bazı çocuklar bıçak içindir.

Kemal Varol

 
Bıçağa Adanan Çocuk için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Mayıs 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: