RSS

Etiket arşivi: Mehmet Can Doğan

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle
kurumuş ve ağacından ayrılmış
bir yaprak gibi
geri veriyorsun hayata beni
saçlarımdan ve gözlerimden öperek

ayrılığın oğulusun sen
ağacın toprakta gördüğüsün
seni ben ufalayamam
sen ben dağıtamam
ben sana hiç kıyamam
seni toprak çürütsün
ağacın toprakta gördüğüysem
bilirim dal ile toprak arasını da

Mehmet Can Doğanyaprak_siirleri

 
kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Aralık 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Askıda Olma Hali

Giydikleri de yiyor insanı
her şey yabancı her şey
açılması istenmeden yumruklanan kapıların önünde
-hayır sonunda- bir durulma ânı
baştan geçen bacağa oturan göğsü saran
bedenin yoklukla çağırılışı kışkırtılışı
tensever ve hazcı bir haykırış
boğum boğum ilmiklerde sıkışma
her şey nasıl da uyum sağlıyor hayatın akışına
              her şey kapıların yumruklanışına

Taş yosun bilgisini öğreniyor sudan
bir kadına ayrılık elbisesi biçtiğinde bir adam
o eski zamanlardan
çok eski zamanlardan

Eskiyen bir varoluş
eskidikçe saçlarını doğrulayan
ezilmiş kumaş solan renk atan dikiş
hangisine karışıyor insan
karışmamak için
bedenle mekân arasına ince çok ince bir çizgi
ayrılıkların içinden anılar kadar belirsiz
                 kapıyı açın kapıyı açın
bir dışarı bilgisi işte içeriyi tanımlarken
ama sessiz yırtılırken bile sessiz
                 açın

İnsan bir yaşa gelince ya da geldiğini hissedince
deniyor gözden geçiriyor yaşadıklarını
yeni giysilerle
bir akıl ediniyor insan bir yeryüzü telâşı
gökyüzünü fark ettiği zaman
yeni edindiği akılda kaynayan bir yer altı

“Yüreğim mi katılaştı yoksa açılmış bir makasta
ağır da gelmiyor giydiklerim artık bana
eskiden inanırdım dünyaya hazırdım ayartılmaya
yanlış olan bir şey var her doğruda
yanlış olan bir şey doğru ile yanlışta”

dolapta yer kalmadı acılar büyüyor
acılar işe gidiyor
yemek yapıyor çocuk gezdiriyor
acılar iyi mi ediyor
ne gezer
bir başkasında kalsa
öyle birkaç gün değil yalnız bir gece
sabahı zor ediyor bir düğmede
gözü hep o bir düğmede
İnsan övmeli süslemeli sokaklara çıkarmalı
Ağlatmalı ve avutmalı acılarını
Bakmak isteğince göz
Konuşmak isteğince dil
sevişmek isteğince beden vermeli
ah gülmeli
gülmenin giysisini görene kadar gülmeli
madem giysilerde yiyor insanı
gözleriyle giyinen adamlara ve kadınlara
güzel sözler söylemeli

“hangi terzi bilebilir dudaklardaki alevi”

Mehmet Can Doğan
 
Askıda Olma Hali için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”
               Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir

Zihin kekre meyvedir
kurtlar da yer onu insanlar da
kuyumcular nakış işler
bakmazlar kimin bileğine dar gelir
kimin kalbi dar gelir ona
Antikadır zihin
kimi zaman açık artırmalara çıkar
düşer kimi zaman
ihtiyar-kadınlar bileğinden
bit pazarlarına
Zihin gönülsüzdür
otuz dört yıl odun hamalı
eğri arar doğru arar söze bulaşır
on yıl dağda gezer geyikler ile
sonra geyikleri köye taşır şehre taşır
Uzaklaştırır zihin
mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur
ağırlık hesap eder urganda
derisini yüzer içlenmelerin
köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda
Zihin konuşmak ister
inci takar boynuna ayağına halhal
dolaşır çarşı pazar
ev içlerinde perde bilmek ister
deva nedir eski derde yeni derde
Şaşıdır zihin
iki testisi vardır hep su isteyene
soru sorar cevabı saklar
Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi?
“Birini testinin kır!” demeyi bekler

Mehmet Can Doğan
 
Edalı Zihin için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

sana da yağdı mı kar

sana da yağdı mı kar
gözlerine usul usul
ince bileklerine kirpiklerine
son yapraklarına
kalbindeki umutsuz dalların
usul usul
sallandı mı senin

sana da yağdı mı kar

Mehmet Can Doğan

 
sana da yağdı mı kar için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Ağustos 2013 in Kar Yağıyordu Karanlığa, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Karakamu

Kardeşine kaç el ateş ettin diye soracaklar sana
ve kınayacaklar demek düştüğü yerde bıraktın onu
gömseydin keşke hazır alacakaranlıkken
elin ayağın tutuyorken hani derin olmasa da
bir mezar kazsaydın ya da atsaydın bir uçurumdan
gelip ağıdını yakardık seninle o zaman acını paylaşırdık
yüz yırtardık tuz ekmek hakkı için yarana tuz basardık

Göz göze geldiniz ve hiçbir şey söylemedi sana öyle mi
keşke bunu anlatmasaydın bize toprağın dağın
gökyüzünün tanıklığından haberdar olmasaydık hiç
saçtığımız tohumun bizi gözetlemek için çatladığını bilmeseydik
ağırlaşan uykular getirdin kazınacak rahimler
öyle geniş tuttun ki bir bakışla suçun atlasını
hiçbir ceza saramaz artık dünyanın yarasını

Herşeykontrolaltındacılar bak neler de biliyorlar
ama yine de hatırlat bişeyyokçulara olurböyleşeycilere
herşeyinbirkolayıvarcılara başı olan korksun başından
işte kardeşimin kanı işte benim kanım işte kim elini yıkarsa
saçtığı tohumda kilitlediği kapıda yürüdüğü yolda izi kalacak
seyircidir çünkü halk merhameti vurgun yemiştir
kimi zaman akıttığı kanda kimi zaman suskun bir bakışta

B ö y l e b ö y l e i n e r b a ş ı n ı z a b a l t a

Mehmet Can Doğan

 
Karakamu için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Üçkağıtçı Şaman

Ben içimden bakıp sesleniyorken ona hatta seslenirken onunla
yazdığım her sözcük efsun ve tütsü bıraktı bana
bir armağan diye inleyişten – her inleyiş bir armağandır ya-
dağılsın diye dağa vurulan kalp gibi bir yurttan
ayrı düştüm ben sözün büyüsüyle efsunlanmışken
yaklaştığım da oldu inkâr edemem mağarasında yatıp kalktığım
ateş yaktığım kemik attığım geleceği açtığım o dağın
evet o dağın uçurumuna kuş saldığım kurduna ağladığım
kartal uçtu kurt öldü kartaldır uçar gerçi ama kurt
neden ölsün hem de neden ölsün yalnızlıktı tek bildiği
yerinde kaldı hepsi yazıklanmalı mıyım hayıflanmalı mıyım

Kim kimde ne bıraktığını nerden bilebilir
ve kişi kendisinden ne kaldığını ve dahi ne kalacağını
yoklar belki hatırlamasa da kimden aldığını
ağrılarını iç sızılarını yıkılışın şerhettiği mânâyı
elbette ah elbette çiçek toplamayı
ömür bahçesinden uçmaya kararlı
bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken
Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunun için sevdim ben

İp attım kemend oldu şeytanım boynuma
dolanmıştı nasılsa çocukluğumda ayağıma
sen sallayacaksın ipi diyen kimdi mutlaka vardı biri
kimdi beni bir ipin dişlerine ve kuyruğuna bırakan
kandır akan izle ve çık yarana yosun sarmayan ormandan
Öyleyse ormanlar kahrolsun kahrolsun çocukluğum
tarlalar da biçilmiş ekinler de bir yere götüren yollar da

Ah nasıl bir yerler çekti de beni ah nasıl yollarda yoruldum ben
dağlara da baktım içime eğilirken ama çöllere düştüm erken
hep erken ama ne diyorum hep erken düştüm çöllere ben
akrebi gördüm dişisini de gördüm erkeği oldum öldüm
erkek oldukça hep öldüm hep öldüm
ne kılıç kullanmak korudu beni ne kalkan tutmak
yani dünyanın zulmüne ortak olmak baba olmak

Ağıtlar dinledim kimin kimde gömüldüğünü anlamak için
inanmak için herkesin birbirini aldattığı oyunlar izledim
ah ne acı herkesin herkes için herkese soyunduğunda
derinine daldığı denizinde adamın kadının kızıyla boğulduğunda
boğulduğunda her kuyunun bir uğultuya yurt olduğunda
ama inanmak için
dümdüz inanmak için yaşandığını öğrendim sonunda

Salladım ipi şeytanım içinde atlasın atlayabilirse
coğrafya dersinde kimse ama kimse kalmayınca yanımda
anladım şeytanın vâkidir ayna olduğu da – çoğalma yakın olma-
yakın olma diyorum sana ama yine de yine de inandım ona
inandığım gibi cürüme ve cezaya ve adama ve kadına

Hayır atları değil adamları da vururlar belki başında belki sonunda
kaba bir şehvetle ya kurşunla olur yahut küfürle
geçerler üstünden daima evet daima haklı bir mazeretle
sevişmenin mazereti vardır olduğu gibi ayrılmanın
acımanın kan dökmenin lâkin dalgalanmanın ve durulmanın
denize iyi geldiğini kim söyleyebilir dahası kim kime ne söyleyebilir
hangi söz kimin elinden tutar ve kimi sözün söz olduğuna ikna edebilir

Biri bana kalbi sökülmüşleri hatırlatmasın dağlardan ot toplamaya gidenleri
gidip de şarkılarıyla geri dönmeyenleri dönemeyenleri
hayaları burulan atları cübbelere inat merhem yapmayı
hatırlatmasın inat etmeyi iman etmeyi
aklımın boğulduğum düğümünü çözüp kırbaç oluyor yoksa yılan
aktıkça kırbaç aktıkça kan cennet ile cehennemi birleştiriyor arada kalan
yazık cennetini silahında taşıyana yazık cehennemin eksik olan silahına
hem de nasıl yazık kendini cennet ile cehennemin birliğinde tanımlayana
varlığında cenneti ve cehennemi taşıdığı için vurulmayı o hak eder ilkin
Yasını mı tutayım hayır yarasından mı alnından mı öpeyim hayır
kokmasın çürümesin iğrenilmesin diye mezarını mı kazayım hayır
ama kışkırtılmış her hayırın bir evet olduğunu nasıl anlatayım
hayır hayır hayır hayır

Mehmet Can Doğan

 
Üçkağıtçı Şaman için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Son Kitabı Gelmiştir

Hoca ahmed’e Teke Zortlatması olarak

Aynı ruhuz tarîkın yol olduğunu söyleyeli beri
hep bir türküde sarılır kanadımız kolumuz
Antalya’ya bizden evvel varışına şahit olduğumuz
yapraklarda yeşili özlerim Karac’oğlan’ın kardeşini

Öyle bir içki sunar bana düze inerken yakar içimi
Doğu Türkistan’dan bir medrese kubbeleri çini çini
halk hikayelerinde Şah İsmail’in bıyıksız tek resmi
sesinde saydım alabalıklar gülüşü gönülden üzengi

Sevdiğimi söylemezsem sevgim beni boğar
diyen Türkçe’nin süt dişleri hem de dertli dolap
keçeciler loncasında yazgıları dövülmüş iki kardeş
açmışlar da ellerini akar fütüvvetnâmeler yalap yalap

Sevdikleri bir arslan da vardı sevdikleri ekber çiçek
dururdu bir başka kubbenin içinde temsili bezek
yürü denildi ona uçup kondu Tahtakuşlar diyârına
dünya diyar-ı gurbet deyi yasta kaldı bir zaman gönül evi

Dağlar derd ile bezendi hasretlik arttı hoca
alçak gönül- bilinirse dağlardan da yüce
bir bozlak mesafedeyken Muharrem’e, veysel’e, Çekiç’e
Konya’da bir başağa gömdük Alman bir Çekiç’i de

Arap harfleriyle çocuk tahtana yazarsın bunu da ince ince
ben okumuştum on beşinde donmuş bir mezar taşında
“Dünya bir gölgelik her gelen baktı geçti”
cânım efendim düşümde yüzün yüzüme aktı geçti

Mehmet Can Doğan

 
Son Kitabı Gelmiştir için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Adamotu

herkesin kalbinin söküldüğü bir an vardır
yoksa
olmalıdır
en azından kalbinin söküldüğünü hissettiği bir an
anne çocuk sevgili hayata hep geriden bakan
herkes “yıkılalım da hırsımız geçsin” kadardır

büyüyen büyür büyümeye inanmasa da büyür
anne ölür çocuk ölür sevgili daima büyük ölür
söküldüğü yer kadar kabartır toprağı
biçilmiş ekinler gibi sapı kalır bir sarı kalır

kalırsa benim sarı saçlarım kalır
sevgilim sarıyı sever ağıdına cici giysiler bulur
bir boşluk açılmışsa eğer
herkes bırakacak bir şey mutlaka bulur
sonra kulak verir de bıraktığının düşüşüne hayıflanır

yenmek için değil de yenilmek için yeşeren
otlar vardır acıya göçmüş kadınların gönlünde
bazı ağıtların bazı adamları
ve bazı adamların bazı kadınları vardır
daha başka şeyler de vardır kalp söküldüğünde

kadının örneğin gümüş çerçeveli bir aynası vardır
örnek teşkil etmesi istenmeyen gümüş çerçeveli suçları
aylı bir gecede kadın ağıdını bitirdiğinde
kapıları yalnız cezaya açılanların ülkesinden hızla geçer
ama hızla geçilmelidir
ceylanı vurulmuş olanların kalbinden de

herkes kendini gösterecek bir ip arar
kulağını gösterecek tüylerini gösterecek
kadın usanır kalbine şüphe yazılmasından
karalanmasından kalbinin
öfkesinden ve şehvetle kabarmış haklılığından usanır
“biz cezalandırmasını biliriz, ait değiliz cezaya” diyenlerin

zorbadır akıl yetişemez suça
yetişemez o uzun hayvana
çığlığını yalnızca kalbi sökülmüşlerin duyduğu otlara
önce yeraltına yeraltına uzamak vardır
sonra siyah bir köpeğin boynuna
korkulardan ilaç yapma sanatı verilmiştir çünkü insana

korunaklı değilim katran sürdüm üstüme biraz
bir ayağında kara uçurtma sevgilimin öbüründe yalaz
sanki sokaklara çıkmışım
sanki yeraltından köklerim
sanki saçlarım uzamış
kadınım- ağır korkulara göçecek bende toprak kalmamış

ipi kestim öyleyse köpeği öldürdüm artık yeter
ben ağıdımı bitirdim sizinki uzun sürer

Mehmet Can Doğan

 
Adamotu için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: