RSS

Etiket arşivi: Mevlânâ Celâleddîn

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir.

Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur.

Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız.

Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm verme konusunda son derece dikkatli olmak ve insanların (hatta ileri kültür sahiplerinin) bilim ve bakış açılarının tarihsel tekamülüne dikkat etmektir. Yine zamanımızın tespitleriyle uyuşması düşüncesiyle yorum yaparak Mesnevî sahibinin bakış açısına kabul edilebilir bir şekil verilsin veya Mesnevî’nin eteklerinden eleştiri tozunu temizlesin diye bakış açılarının tekdüzeleştirilmesi taraftarı da hiçbir şekilde değildir. Zira böyle bir temizlik, cahillik davuluna vurmak ve böylesine bir savunma çatlak değirmene su taşımak gibidir.

2. Mesnevî, yazılı değil ilhama dayalı bir kitaptır. Mevlânâ’nın ruhuna girmiş olan anlam ve bilgiler, kendisinde meydana gelen haller, sanat dolu vakarlı ipek parçası üzerine çıkıp ediplerin kıskançlığı ve ariflerin gözyaşının mayası olmuştur.

Yüce Allah’ın dergahının alçakgönüllülüğünden ortaya çıkmış olan bu bilgiler (maarif), iki dilin çeşmesinden coşmuş ve müritlerinin sema mecrasından geçerek susamış canları doyurmuştur.

O halde Mesnevî, Mevlânâ’nın “Mesnevî Çengi”ni “Saz” yapıp işitenlerin halini mutlu kılmak üzere layık olan kulakları bekleyen ruhunun ve zihninin sızıntısıdır. Tufan esirlerini “ada”ya çağıran, kurtuluş bağışlayan sedası, hitap yüzü tüm “erkek ve kadın”a yönelik olan kavuşmayı arzulayan “feryad”ı ve “ruhları cilalamak” için sırçaya göz atan “tevhid dükkanı”dır.

Manevi okyanusa susayan olduysan
Mesnevî adasında bir yarık aç.
Öyle yarık aç ki her nefesinde
Mesnevî’yi manevi olarak göresin
Bizim Mesnevîmiz vahdet/birlik dükkanıdır.
Vahid/bir dışında her ne görürsen o puttur
Denizden sahile doğru dönünce
Mesnevî şiirinin çengi saz ile birleşti
Ruhların cilası olan Mesnevî’ye
Geri dönüş, İstiftah günü idi

Mesnevî’nin ilhamî oluşu, söyleyicinin, herhangi bir ön hazırlık veya belirli bir plan ve program olmaksızın, irticalî bir şekilde konuları açıklamaya çalışmış olması ve görünürde Husâmuddîn Çelebi’nin eliyle düzenlenmiş olan bu sözlerin tespit ve düzenlenmesinden sonra Mevlânâ’nın, kesinlikle onları yeniden düzeltme ve tekrar gözden geçirme düşüncesinde olmamış olması anlamındadır. Şiirlerini teenni ve irticalen söylemiş olan kimi şairler, söyledikleri sözlerin lezzetliliği ve güzelliği artmış olsun diye şiirlerini söyledikten sonra onlar üzerinde düzeltmeler ve değişiklikler yapmakta, önüne ve arkasına cümleler, sözler eklemektedirler. Bu açıdan onlar için herhangi bir kötüleme ve yerme de söz konusu değildir. Burada sadece bu farklılığa işaret etmek için bir karşılaştırma yapılmıştır.

Mevlânâ ise zamanı düşünen ve kendi ifadesiyle, “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, hatta “Ebu’l-Vakt/anın babası” bir şair idi. “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, geçmişi ve geleceği düşünmemek ve asla geçmişe dönmemek, halin/anın hakkını vermek demektir. O söylenmiş beyitlerin düzeltilmesiyle uğraşmazdı. Ne başı “geçmiş”te idi ne de yüzü “gelecek”e yönelikti. Mesnevî’nin tamamında Mevlânâ’nın geçmişe döndüğü ve bir ifadeyle, “Kadmarra ve kad maza” yı (geldi ve geçti) dile getirdiği yer dört veya beş konuyu geçmez.

Sufi, (içindeki) anın çocuğu olur ey arkadaş,
Yarın demek yolun şartından değildir.
Yoksa sen sufi biri değil misin
Var olan veresiye ile yok olur
Sufi, boy pos sahibi olduğundan
Geçmişe ait olan sözü geçmez olur
Düşünce geçmiş ve gelecek üzerine olur
Bu ikisinden kurtulunca sorun hal olur

Ayıklık geçmişi hatırlamaktandır
Geçmiş ve gelecek Allah’a perdedir

3- Mevlânâ, sözden tam anlamıyla yararlanma noktasında hikayeler, misaller, ayetler, hadisler, kıssa ve benzetmelerden yararlanır. Bu hikayeler ve kıssaların her birinin farklı boyutları vardır:

Bunların bir bölümü kendi dönemindeki dostları, efendi ile uşak, fakir ile zengin, tüccar ile esnaf, hakim ile suçlu, ev sahibi ile misafir, kadın ile kocası, imam ile imama tabi olanlar, filozof ile kelamcıyı sözünün odağı yapmıştır.

Bir bölümü, peygamberlerin hikayeleri, tarihten bazı kıtalar, hadisler ve rivayetlerden oluşur.

Bir bölümü de aslında hayalî ve onun kendi çağrışımcı ve çevik zihninin ürünüdür.

Mevlânâ’nın konuların –burada kadınlar– çeşitliliği noktasındaki düşüncelerini kavramak için sadece hikayelerin ve misallerin görünür boyutu üzerinde hüküm yürütmek mümkün değildir. Zira böyle yapıldığı takdirde isabetli ve doğru bir hüküm vermemiş oluruz. Çünkü Mesnevî’nin konularının düzenlenmesi yazılı değil, coşkusu–ilhamî olduğunu söyledik. Onun için de sözün ruhunun ve renginin, sözü söyleyenin zamanının hal ve yazı üslubuyla sıkı bir bağı vardır ve her eserin onun etkileyicisinin ve yaratıcısının bilgi ve görüşü ile inkar edilemez bir ilgisi vardır. İnançlar ve görüşler, gizli veya açık, az veya çok, isteyerek veya istemeyerek eser üzerinde etkilidirler. Mevlânâ ise başka hallerden çok aşıklık halinde olmuştur. Gözünü, her şeyden daha çok maşukun cemaline dikmiş ve her şeyden daha önce aşk ile uğraşmıştır. Bundan dolayı da tüm konular bir şekilde aşıklık devletinin ilk bilgileri ve faydalarının şerh edilmesi ve açıklanması başlığı altında olmuştur.

Her ne kadar yeryüzünde yaşıyor idiyse de yüzü semaya doğruydu. Topraktan olanlar ile birlikteydi ve ufuklardakileri övüyordu. Mevlânâ’nın yöneldiği tek nokta bir şeydir, o da “Maşuk”tur. Sahip olduğu tek becerisi “aşıklık”, haykırdığı tek şey ise “aşk”tır.

Mevla aşkı Leyla’nınkinden nasıl az olur
Onun için Top gibi dönmek daha uygun olur.
Top ol, doğruluk çevresinde dolan dur
Aşk çevgeni kıvrımında batıp kaybol

O halde sözün topunu nerede batıracağını belirleyen çevgen, Mevlânâ’nın mevlasıdır ve maşukun mevlası, aşk avlusundan başka yere sürmez.

4- Bundan dolayı (bu hikayelerden ve örneklerden çıkmış) ahlakî-irfanî sonuçları ona nispet etmekte şüphe etmemek gerekir. Zira dikkat ve düşünmeyle sözü oraya dayandırmıştır. Bu da ya aşıklık merdiveninden bir basamaktır ya da aşk doruklarından bir çatıdır.

“Sözcükler”in görünür boyutu üzerine kazara söylenmemiş bir düşüncenin Mevlânâ’nın boynuna atılması ve vekiliymişçesine onun yerine söz söylenmesi noktasında ise çokça düşünmek gerekir. Zira Mevlânâ, sözün kuralları darboğazına sığmaktan ve onun el ve ayak bağlarına esir olmaktan daha büyüktü. Anlamı ifade etmek amacıyla bir hikayeyi zikretmesi ve ondan yeni bir olguyu çıkarması pekala mümkündür. Ya da bir hikayeyi başta getirmesi de mümkündür. Ancak bunlarda önemli olan hikayenin kendisi değil de Mevlânâ’nın sonuç alışıdır. Hikaye, Mevlânâ’nın söyleyeceğini söylemesi için bir bahane, bir araçtır. Bu hikayelerin unsurları birçok konuda gerçek boyuttan yoksun, kişiler hayalî olup kesinlikle göz önünde bulundurulmazlar. Nihaî amaç, hikayeden çıkan ahlakî-irfanî sonuçtur.

Mevlânâ şöyle der:

Sözler ve isimler tuzaklar gibidir
Tatlı söz ömür suyumuzun çakıl taşıdır.

Söz manaya her zaman ulaşamaz,
Ondan dolayı peygamber, “kad kelle lisân” dedi.

Söylediğin söz yamuk, (ancak) anlamı doğru ise
O sözün yamukluğu, Allah’ın kabulüdür.

Sözü bu beden gibi bil,
Anlamı da içindeki ruh gibi.

Söz yuva gibidir, mana ise kuş,
Beden su yatağı, ruh ise akan sudur.

Bu nedenle, eğer basitçe düşünme boyutuyla, edebî eserler kalıbında ve onun dışına çıkmış olan Mevlânâ gibi büyüklerin görüşüne bakacak olursak sözlerin, kinayelerin, kıssaların ve misallerin görünüşleri zihnimizi yoracaktır ve onlar hakkında yanlış hüküm vermiş oluruz. Örneğin Mesnevî’de, içinde ince sözler kullanılmış olan konular (özellikle V. Defterde) az değildir. Bu kavramların toplum karşısında kullanılması belki Mevlânâ’nın bizzat kendi zamanında bile çirkin sayılmıştır. Zira yüzeysel bir bakış açısıyla onlara yaklaşacak olur ve tarihsel yönünü, ahlakî dayanaklarını, kişisel boyutlarını vb. göz önünde bulundurmazsak onlardan çarpık bir düşünceye varmış oluruz. Ve belki de onu bir şaka olarak görür ve sadece kendimiz bu eserin mükerrer incelenmesi üzerine bir şey bulmamış olmayız –ki o düşünce üzerine kurulmuş olan hükmü göstermekle–başkalarının bu irfanî-ahlakî sermayeden yararlanmasına da engel olmuş oluruz.

O halde hikayeler ve misallerin görüntüleri, şekilleri ve kalıpları düşüncenin kaynağı ve doğrulama temeli olmamalıdır.

Şu örneğe dikkat edelim:

I. Defterde Mevlânâ, kurt ve tilkinin aslanın hizmetinde ava gitme hikayesine işaret eder:

Bir aslan, kurt ve tilki avlanmak için
Av aramak üzere dağa çıkmışlardı.
Birbirlerine yardım edip avlara
Sağlam bağlar ve zincirler bağlamak üzere…

Hikayenin özeti şudur: Onlar avlarını elde edince kendi etrafında bulunanları denemek isteyen aslan, kurda yöneldi ve, “avı sen paylaştır” dedi.

Paylaşımda benim vekilim ol
Böylece nasıl bir cevher olduğun anlaşılsın

Kurt da öküzü aslana, keçiyi kendine, tavşanı da tilkiye verdi. Kurdun (bencilliği ve aslanın konumuna verilmesi gereken değeri vermemesi nedeniyle) bu imtihanda kaybettiğini gören aslan, ona çetin bir ceza verdi ve tilkiye pay etmesini istedi. Zavallı kurdun halinden ibret alan tilki, her üç avı da aslana ayırdı. Aslan cevap olarak;

Dedi: Ey tilki, sen adalet aydınlattın.
Böylesine bir paylaşımı kimden öğrendin
Nerden öğrendin bunu ey ulu!
Dedi: Ey dünya padişahı! kurdun halinden.
Dedi: Bizim aşkımıza sen böylesine inandınsa
Sen her üçünü de al, götür ve git.
Ey tilki, sen her şeyinle biz olunca
Seni nasıl incitelim, çünkü sen biz oldun

Bu noktada Mevlânâ sonuç alır:

Akıllı o kimsedir ki ibret alır
Bela anında dostların ölümünden

Görüldüğü gibi bu hikayede tilki, akıllılık ve ibret almanın sembolüdür. V. Defterde zikrettiği bir başka hikayede (aslan, tilki ve eşek) tilki, eşeği kandırarak aslanın yanına avlayıp yemesi nedeniyle hilekar ve aldatan bir varlıktır.

Görülüyor ki bu görünenlerin temeli üzerine hüküm verecek olursak birçok zıtlaşmayla karşı karşıya kalırız. Tilkiden hoşlanıyor ve onu aklın bir sembolü olarak kabul ediyor diye Mevlânâ’yı suçlayamayız (ilk hikayeye dayanarak). Yine tilkiyi aldatmanın ve riyanın sembolü olarak gördüğünü ve ondan nefret ettiğini çıkarmak da mümkün değildir (ikinci hikayeye dayanarak). Her iki taraftan da hiçbirinin lehine hüküm verilemez. Çünkü aslında Mevlânâ’nın göz önünde bulundurmadığı tek şey hikayelerdeki kişilerdir. Tekrar edecek olursak sadece ahlakî -irfanî konular alanında tuttuğu sonuçlar ona nispet edilebilir ve onun doğruluk ve yanlışlığı noktasında irdelenebilir.

Mesnevî’de erkek ve kadının iki şekilde görünüşü de böyledir. Eğer dikkatli olmazsak o tertemiz ideleri/düşünceleri ve yüce fikirleri temelsiz şüphelerin ayağına kurban etmiş oluruz ve hayalci bir zaaf, zihnimize öylesine bir yapışır ki kitabın sahibinin yüce ruhunun gücü de onun üstüne çıkamaz.

Örneğin içinde kadın ve kocasının konuşmalarının da zikredildiği erkeği aklın sembolü, kadını nefsin sembolü olarak gördüğü hikayede;

Ya da hakimin Cuha’nın karısına aşık olması hikayesi (kadının tuzağı).

Veya kötü fiilli annesini öldüren adam.

Veya kocasına “o hayaller …”diyen kötü yapılı kadın hikayesi.

Veya bir söz söyleyip de durumu söylediğine ve iddia ettiği şeye uygun olmayan kimse hakkındaki hikaye.

Veya çocuğu olan dul kadınların ikinci kocaya karşı isteksiz olması ve onların kadınlardan üçüncü derecede, ikincisi içinde sınıflandırılması durumu daha iyi anlaşılsın diye soru soranın o büyüğü konuşmaya çekmesi.

Veya Şeyh Harakânî’nin kötü ahlaklı ve çirkin sözlü karısının hikayesi.

Ve bunun gibi başka konular, bayanlar için veya feminist düşüncelere sahip olanlar için incitici olabilir. Ancak zikri geçen bu deliller, endişe etmemeyi gerektirir. Zira Mevlânâ, bu tür hikayelerde kavram olarak erkek ve kadının farklı olduğunu açıklamış olup erkek cinsinin kadın cinsine göre daha üstün olduğu konumunda olmamıştır.

5- Buna ilave olarak birçok konuda Mevlânâ’nın kadınları güzel görme noktasında büyük deliller vardır.

Örneğin, Mesnevî’de annenin yüceltilmesi ve onurunun korunması noktasında birçok örnek bulmak mümkündür. Bunların bir kısmını burada zikredelim:

Anne hakkı ondan sonra gelir, zira o kerim,
Onu senin cenininle borçlu kıldı.
Onun cisminde seni şekillendirdi,
Hamileliğinde ona rahatlık ve alışkanlık verdi.
Bağlı bir parçası gibi seni gördü o,
Bağlı parçayı ayırmayı düzenledi.

Hak yüzlerce sanat ve fenni sağlamış
Böylece anne sana şefkat gösterdi.
Bir anne, bebeğin burnunu ovar
Ta ki Uyansın da bir yiyecek arasın.
Zira o habersizce aç halde uyumuş,
O iki meme ise dışarı çıkmak için çırpınır.

Dadı ve anne, bahane arar durur,
Bebeği ne zaman ağlar diye.

Bebeğin ayağı olmayınca anne,
Gelir de görevi üstüne alır.

Veya peygamberin, “Akıllı ve güzel huylu insanlar, eşlerine yumuşaklıkla ve adaletli davranırlar. Hayvanî huya sahip olan insanlar ise kadınlara öfkeli bir şekilde “üstün” olurlar.” şeklinde üzerinde durduğu hadisin zikri gibi:

Peygamber şöyle dedi: Kadın, akıllılara ve
Gönül sahiplerine (aşıklara) tam olarak galip gelir.
Yine de kadınlara cahil olanlar üstün olur,
Çünkü onlar sert ve çok serkeş hareket ederler.
Onlarda incelik, nezaket ve insaf az olur,
Çünkü hayvandır huylarına galip olan.

Ya da o kafir kadının henüz süt emme çağında olan çocuğuyla birlikte Mustafa (s)’ın yanına gelmesi ve İsa (a.s) gibi Resul (s)’ün mucizelerini dile getirmesi hikayesi ki bir anne kendi çocuğuyla birlikte peygamberin huzuruna çıkıp büyük bir feyiz bularak Müslüman oluyor. Bu hikayeden Mevlânâ’nın tekamülî süluka ermek için ölçüsünün erkeklik ve kadınlık dışında başka bir şey olduğunu anlamak mümkündür.

Veya Meryem (s.a.), Yahya’nın annesi ve Musa (a.s)’ın annesi gibi iyi huylu ve kemal sahibi kadınların övülmesi yada Mevlânâ’nın nazarında peygamberin yüksek derecesini göz önünde bulundurmakla birlikte peygamberin Sıddika35 ile sırdaş olması hikayesi.

6. Mevlânâ’nın İnsanbilimi apaçık bir şekilde şöyle der:

Fakat ruhun dişiliğinden korku yok,
Ruhun erkek ve kadınla ortaklığı yok.
Müennes ve müzekkerden daha üstündür,
Bu, kuru ve yaştan olan o can değildir.
Bu ekmekten çoğalan o can değildir.
Ya bazen böyle olur bazen de öyle.

Veya;

Eğer sen bir erkeği Fatıma diye çağırsan,
Erkek ve kadın hep bir cinsten de olsalar,
Senin kanına mümkün olduğunca kasdeder
Her ne kadar iyi huylu, halim ve sakin de olsa.

Mevlânâ’ya göre, ruhun dişi ve erkek yönü yoktur. Dişilik ve erkeklik ruhun vergilerindendir. Olgunluklar ise tamamen insanların ruhuna nispet edilirler.

7. Son olarak değerli okuyucunun dikkatini şu düşünce/inanca çekeyim: Bizim düşünce ve fikirlerimizin bizim zamanımızla daracık bir ilgisi olması ve içinde yaşadığımız toplumsal süreç içinde şekillenmesi gibi, büyüklerimiz de bu kuraldan müstesna olmamışlardır. Onlar da kendi zamanlarının çocukları idiler. Her ne kadar kendi toplumlarının seviyesinden daha yukarı çıkmışlar ve daha duru görüyorlar idiyse de “tüm varlıkları”yla kendi asırlarının kalbinden çıkmadan kendi zamanlarının renk ve kokusunu taşımışlardır. Bizim görüşlerimiz zamanımızın düşünceleri, adetleri ve davranışlarından kopuk değildir ve bizim devrimizdeki çeşitli toplumsal davranışlar bakış açımız üzerine etkilidirler. Örneğin kadınların her alana ayak bastıkları ve erkekler gibi güçlerini ispatladıkları günümüz dünyasında kadınların erkeklerin yarısı olduğu ve onlar için yaratıldıkları düşüncesi asla duyulmaz. Bizler de düşüncelerimiz ve fikirlerimiz üzerindeki etkiye bakarak böylesi bir sözü dile getirmeyiz ve kendi zamanımızın bilim ve geleneğini takip ederiz. Fakat örneğin Mollâ Sadrâ veya onun söyledikleri üzerine haşiye yazmış olan Molla Hâdî-yi Sebzvârî, bizim gibi düşünmezlerdi. Mollâ Hâdî-yi Sebzvârî, Mollâ Sadrâ’nın kadınları hayvanlar derecesinde zikrettiği ve onları hayvan olarak kabul ettiği–ki nikaha layıktırlar–cümlesini açıklarken şöyle der: “Erkeklerin onlara birlikte olmaktan çekinmemeleri ve onlarla nikahlanmaları için o kadınları insan suretine bürüdü.” Allah, bu hayvanları, onlarla konuşmak mekruh ve uygunsuz olmasın ve onları nikahlamaya rağbet olsun diye insan şekli ile örtmüştür. Aslında bayanlar da kendi tarihi geçmişlerini boşamışlardır. Belki de bu büyüklerin hükümleri o kadar yolsuz da olmayabilir. Zira kadınlar, ancak bu son asırlarda şaşırtıcı ilerlemeler göstermişlerdir. Elbette hak vermek gerekir ki kadınların geçmiş asırlarda kabiliyetlerinin gün yüzüne çıkmamasının nedenlerinden birisi de erkekler tarafından kendilerine uygulanan yasaklama ve sınırlandırmalar idi.

Mehdî Firdevsî-i Meşhedi

Çeviri: Hasan Almaz

 
MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Haziran 2021 in Şiir Gibi

 

Etiketler: , ,

Hüküm Senindir

• Dün gece sevgilinin eteğini tuttum da; “Ey kerem cevheri!” dedim. “‘Gecen hayırlı olsun’ diyerek beni yalnız bırakıp gitme; bu gece lütfet, bizimle beraber kal!”

• Onun güzel yüzü parladı, ateş gibi kızardı, öfkelendi. “Yeter, benden elini çek!” dedi, “Beni rahatsız etme! Bu yüzsüzlük, bu dilencilik ne zamana kadar sürecek?”

• Ona dedim ki: “Peygamber Efendimiz ‘Bir şey isteyeceksen onu güzellerden, güzel yüzlülerden iste!’ diye buyurmadı mı?”87

87 Hz. Mevlana’nın yukarıdaki beyte aldığı hadîsin aslı şöyle:

“Hayrı güzel yüzlülerden isteyiniz.” Cami’u’s-Sağîr, c. I, s. 43.

 “Evet öyle buyurdu ama, güzel kişi, güzelliği ile benliğe kapılır da başkasını düşünmez, ancak kendini düşünür. Bu sebeple onun huyu da serttir. Nazlansa da, cevr etse de insana dokunmaması gerekir.”

• Dedim ki: “İş böyle ise, onun cevri cana can bağışlar, dene de gör. Göreceksin ki denediğin her şey bir defınenin tılsımı gibidir.”

• Dayanamadım ağlamaya başladım; “Hüküm senindir.” dedim. Ey insanı ızdırabın karanlığından kurtaracak olan nurun kaynağı! Benim feryadıma yetiş, bana yardım et! ‘

• O göz yaşlarımı görünce bana acıyacağı, teselli edeceği yerde gülmeye başladı. 0 güzel varlığın acılarımı görmemezlikten gelerek gülmesi, onun bana yakınlığının belirtisi, bir lütuf olarak göründü de, o lütuftan, doğu tarafı da batı tarafı da dirildi.

• Ey aşk yolu arkadaşları! Ey dostlar! Ağlayın, ağlayın, yağmurlar gibi gözyaşı dökün! Dökün de güzeller, yeşilliklerde size de gönül alıcı güzel yüzlü dilber ihsan etsinler.

Mevlânâ Celâleddîn
Divan-ı Kebir  (c. VI, 2964)hukum-senindir

 
Hüküm Senindir için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2018 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın.

• Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin.

• İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın.78

78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr’inin başka yerlerinde, ruba’îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî’ye “Bu neyi dinle!” diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım’ın Mesnevî başındaki “Dinle neyden” ilham alarak yazdığı “Dinledim Neyden” başlıklı şiirinden birkaç kıt’a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum:

“Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını
Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını
Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını
Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını

Kah coşar aşkın sesiyle şimdi mestane eda
Kah yanar fırkat diliyle sanki bir vuslat-ı cuda
Yükselir kurb-ı cemale, nefha nefha her sada
Dinledim neyden bu akşam, firkatin feryadını

Ruhlara serin nevayi yaralı bir ney midir?
Nağmeler, nağme değil de bir ilahî mey midir?
Öyle mest olmuş ki ruhum neşve de bir şey midir?
Dinledim neyden bu akşam hasretin feryadını

Nağmesi güya sada-yı ‘bişinev ez ney’den gelir
Sîne-i aşığa uğrar da ilaha yükselir Sır mıdır?
Sevda mıdır? Şekva mıdır? Bilmem nedir?
Dinledim neyden bu akşam firkatin feryadını”

• Herkesin gönlüne göre sesleniyorsun, sızlanıyorsun. Herkesin sevgilisine benzer resimler yapıyorsun, okuma yazma bilmiyorsun ama, iç yüzde, gönüller aleminde çok başarılı resimler yapan bir ressamsın.

• Ey bütün görünen ve görünmeyen şeylerin, hakîkatlerin, aslı, şekli, sureti olan güzel varlık! Sen şimdi hangi perdedesin, hangi makamdasın, hangi nağmedesin? Ey şeker gibi tatlı olan azîz varlık; ne olur lütfet, ney’in nağmeleri arasından bir baş göster, bize görün!

• Sanki gözlerin dokuz göz olmuş, can da sana on kulağını vermiş, nağmelerini her tarafa, altı yöne de üfle! Çünkü altı yön de senin tanıdığındır. Senin için yabancı yoktur. Sen herkesin dostusun.

• Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak nağmelerle, sırlarla söyle! Seni üfleyenin nefesinden aldığın sıcak, içli duyguları, seni dinleyelere de bir bir hoş şekilde duyur!

• Ney’in içine ateş düştü. Yanıyor, alemi duman kapladı. Ey ney; senin sesin, aşk sesidir. Sen ateşlisin, için yanarak aşk sesini duyurmadasın.

• Ey ney; kendi aşkınla, aşk ateşinle Leyla’nın, Mecnun’un aşk sırlarını dile getir, inle, feryad et! Ey ney; bu halinle gönüle ne hoş şeyler duyuruyorsun, cana ne huzurlar bağışlıyorsun.

• Galiba senin nefesinde Tebrîz şehrinden bir koku var. Böyle olduğu için, güzelliğin ile, güzel nağmelerinle nice gönüller elde etmedesin.

Mevlânâ Celâleddîn
(c. VI,2994)ben-neyim

 
Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Mart 2018 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Onun Mağlubuyum

Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktu.
Oyna dedi; ilave yapmayı ne bilirim?

Ben mevcut olan bir oyunu oynadım;
Kendimi belaya attım.

Bela içinde de onun tatlarını tadıyorum;
Onun mağlubuyum, onun mağlubuyum, onun mağlubu.

Mevlânâ Celâleddînonun_maglubuyum

 
Onun Mağlubuyum için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Şubat 2015 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yeni Şeyler

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!
Dünle beraber gitti cancağzım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…

Mevlânâ Celâleddîn
Çeviri: A. Kadiryeni_seyler_soylemek_lazim

 
Yeni Şeyler için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ey âşık

ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma;
şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma!
filan bana diken diyor,
filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma!
her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen.
filan sana kâfir diyor,
bir başkası da sana din adamı diyor…
vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç!
Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş!
öyle bir göz vermiş ki,
senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail”in kanadı bile secdeye kapanır.
şekil ve surete bakma!
ey Hak âşığı, neşelen!
seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra,
insanlardan sana ne gam var?
ey kendi kusurlarını görmeyip de,
başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı!
Allah, senin yardımcın olsun.

Mevlânâ Celâleddîn

Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1972

 
Ey âşık için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Eylül 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta

Geceleri sözüm bu, düşüncem bu günlerdedir;
Gönlümün cezbesinden gafil oldum nicedir.
Nereden gelmiştim ben ve gelişim ne diye?
Ülkemi göstermezsen bu gidişim nereye?
Niçin yarattın beni; bir derin hayretteyim,
Beni yaratmandaki gayeyi ne bileyim?
Sadece yakînim var en ulvî âlemdenim,
Eşyamı toplayarak oraya gideceğim!…

– Şu toprak âlemine nasıl düşmüşsem öyle-
İki-üç günlük kafes takmışlar bedenime…
Benimle ilgisi yok bu toprak âleminin,
Bülbülüyüm ilâhî, o esrâr bahçesinin!
Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta,
Ve kanat çırpacağım varmak için yanına…

Zira biri var, biri; söz dinler kulağımda,
Hem söz söylüyor, hem gizlenmiş ağzımda!
Kimdir bu gözlerimden öyle dışarı bakan?
Söyler misin kim, beni gömlek diye giyen can?
Eğer bana yol, konak göstermiyorsan buradan,
Bir nefes dem süremem tende ey ruh-ı revân!
Kavuşma meyini ver, tâ ebed zindanına,
Kırayım her tarafı, sarhoşça, şamatayla…

– Gidemem… İsteğimle gelmedim ben buraya,
Getiren götürecek, o güzel vatanıma…
Kendiliğimden şiir söylediğimi sanma;
Tek kapı bile çalmam uyanık olduğumda!
Eş Şems! Eğer yüzünü gösterirsen sen bana,
Bu murdar teni kırar, atarım bir tarafa…

Mevlânâ Celâleddîn
Çev. Şehrazad Şehzadeoğlu

 
Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Mart 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Bilemezsin

Bilemezsin
Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı…
Hiçbir şey içime sinmedi.
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var.
Ya da okyanusa su …
Düşündüğüm her şey
Doğu’ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok,
Çünkü sen zaten bunlara sahipsin.
O yüzden sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla!…

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

 
Bilemezsin için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Şubat 2013 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Beş Vakit Namaz Eşliğinde Yaşam

SABAH NAMAZI

Vakit seher? 

Zamanın rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. 
Gün doğuyor yine ve yeniden. 
Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. 
Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin. 
Hatırla ki, Rabbin seni yokluğun gecesinden varlık ufkuna eriştirdi. 
Unutulmuşluğun gecesinde bırakmadı seni. 
Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı.
Şimdi seher vakti. 
Sıyrıl gafletin gecesinden. 
Sehere aç gözlerini. 
Rabbine aç kalbini. 
Uyan. 
Uyan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. 
Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini. 
Herkesin O’nu unuttuğu anda an, kalk! 
Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin. 
Şimdi sabah namazı vakti…

ÖĞLE NAMAZI

Vakit öğle… 

Güneş göğün en yüksek noktasında. 
Tıpkı gençliğin gibi. 
Şimdi gün de bir delikanlı. 
Heyecanlı ve telaşlı… 
Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, hiç akşam olmayacakmış gibi… 
Oysa, güneş şimdi batmaya başladı. 
Zirveye erişen herkes gibi o da alçalmaya başladı. 
Akşama akıyor ışıklar artık. 
Bil ki gün akşamlıdır; bil ki yazın sonu hazândır.
Vakit öğle… 
O kadar gürültü var ki ortalıkta. 
Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. 
Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. 
Telaşların arasından sıyrıl, yer ayır ruhuna. 
Kalbini sonsuzluğa bitiştir. 
Alnını secdeye değdir. 
Şimdi öğle namazı vakti.

İKİNDİ NAMAZI

Vakit ikindi. 
Gün ihtiyarladı. 
Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. 
Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. 
Güneşin saltanatı bitmek üzere. 
Zevale akıyor ışıklar. 
Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. 
Tenin soluyor. 
Gözlerinin feri çekiliyor. 
Öbür kıyısındasın artık nehrin. 
Güz yaprakları gibi. 
Hem dalındasın hayatın hem de düşmeye hazırsın.
Rüzgârı bekliyor gibisin. 
İnceldiğin yerden kopmaya hazırsın. 
Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. 
Şimdi ikindi vakti. 
Secdeye koy alnını. 
Zamanın Sahibini selâmla. 
O’na konuş, O’nunla konuş; dualarını fısılda. 
Sonsuzluğa tutun hece, hece. 
Şimdi ikindi namazı vakti.

AKŞAM NAMAZI

Vakit akşam. 
Gün ölmek üzere. 
Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. 
Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. 
Kara kefenini giyiniyor gün. 
Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor. 
Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. 
Ömrünün ışıkları solacak. 
Hayatının perdesi çekilecek. 
Dudaklarında donacak gülüşün güneşi. 
Zaman uçurumun olacak; gelen günün güneşi sana doğmayacak.
Şimdi akşam. 
Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, 
sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. 
Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet. 
Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. 
Hatırını yalnız O bilecek.
Sen de O’nu an şimdi. 
Şimdi akşam namazı vakti.

YATSI NAMAZI

Vakit Yatsı. 
Gün çoktan öldü. 
Güneş ışıklarını topladı. 
Gece hükmediyor âleme. 
Güneşin saltanatı bitti. 
Işıklar tükendi ufuklarda. 
Renkler ellerini çekti eşyadan. 
Gül soldu, gün soldu. 
Göğe yöneldi gözler. 
Hatırla ki, sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. 
Bir adın kalacak geriye. 
Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. 
Belki o da unutacak.
Düşün ki, unutuşun koyu karanlığı çökmüş üzerine. 
Yokluğuna çoktan alışılmış. 
Unutuluşun hepten kanıksanmış. 
Kimsenin özlediği bile değilsin artık.
Hatırla bunları. 
Hatırla ki, çoklarının seni unuttuğu bu gece, herkesi unutup sen de O’nu hatırla. 
Çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, 
Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan. 
Evet işte. 
Şimdi yatsı namazı vakti.
Mevlânâ Celâleddîn
 
Beş Vakit Namaz Eşliğinde Yaşam için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Aralık 2012 in Çeviri Şiirler, Şiir Gibi

 

Etiketler:

Bulandırma da su durulsun

Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun,
artık böyle harekette bulunma, suyu karattın, daha ziyade karartma!
Bulandırma da su durulsun, o suyun içinde ay ve yıldızları tavaf eder gör!
Çünkü insan, ırmak suyuna benzer, bulandı mı dibini göremezsin!
Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu…
Sakın bulandırma, o saf ve durudur.
İnsanların canı havaya benzer,
tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü göstermez.

Mevlânâ Celâleddîn

 
Bulandırma da su durulsun için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ekim 2012 in Çeviri Şiirler, Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: