RSS

Etiket arşivi: Mustafa Kutlu

Gül Tutan El

Hazerfen Necmeddin Okyay’ın elinde gül tutan bir resmi vardır. Gülden ve değirmi beyaz sakallı mütebessim yüzünden nurlar saçılan bir fotoğraf. İlk nerede gördüm hatırlamıyorum. Ve ilk kez Necmeddin Okyay’ın bir fotoğrafını görüyordum [o sırada hakkında fazla bir şey de bilmiyordum]; dedim ki, işte aradığın yüz, işte aradığın el, işte gül.

Artık ne yazacaksan yaz.
Yazamadık, o ân geçti gitti.

Disiplinli-çalışkan-velud kardeşimiz Beşir Ayvazoğlu peşpeşe yayımladığı güzel eserlerine bir yenisini daha ekledi: Neyin Sırrı Hâlâ Hasret-Bir mesk silsilesi: Aziz Dede-Emin Dede-Halil Dikmen-Niyazi Sayın (Kubbealtı Neşriyatı-Nisan 2002).

Titizlikle basılan, enlemesine açılan bir albüm gibi de kabul edebileceğiniz eserde pek çok fotoğraf yer alıyor.

Derken efendim, Necmeddin Okyay’ın gül tutan fotoğrafına raslamayayım mı? Hem de üstadın Üsküdar-Toygartepesi’ndeki evinin güllerle donanmış bahçesinde. Bu fotoğraf benim önceden gördüğüm değil. Ama aynı gün çekilmiş olmalı, çünkü Necmeddin Okyay’ın kıyafeti aynı.. Benim gördüğüm renkli fotoğrafın siyah-beyaz olanı Ayvazoğlu’nun “Defterimde 40 suret” (Ötüken Yay., 1996) adlı eserinde de var.

Üç kişiler: Necmeddin Efendi’nin yetiştirdiği bir gül ağacının altına oturmuş, objektife bakmışlar: Eşref Ede, Mustafa Düzgünman ve Necmeddin Okyay.

Eskiler tekin değildir diye gerekmedikçe aynaya bakmazlardı [İsmail Kara terk-i edebdir, diyor; ama başka sebepler de olmalı]. Öyle ki o gümüş işlemeli oval aynalar duvara ters asılırdı. Aynadaki suretine bakmaya çekinen bu eski zaman adamları fotoğraf makinasının objektifine, o soğuk nesneye nasıl bakabilirler?

Elbetteki tedirgin olarak.

Çünkü makina onların sûretini çıkaracak. Asılları orada dururken bu sûret ne işe yarayacak? Tedirginlik bazan had safhaya ulaşır. Fotoğrafı çekilen kişiler neredeyse esas duruşa geçer, eller düzgün bir biçimde dizlere konur; dudaklar büzülür, kaşlar çatılır, vücut ve zihin bir tehdit altında imiş gibi geriliverir.

İşte bu doğal ile sanalın çatıştığı kriz ânında, Necmeddin Hoca kendi yetiştirdiği güle sarılmış. Gariptir gülün sapını bir neyzenin neyine yapışması gibi tutuyor. İki eliyle birden, lakin incitmeye korkar gibi. Ve herhalde neyden neyzene intikal eden o ferahlık ve güven duygusu; gülden Necmeddin Hoca’ya intikal ediyor. Fotoğraf tam o anda çekilmiş. Hocaefendi’nin tehlikeyi savuşturup gülümsediği anda.

Bir yüz neler anlatır? Bu konuyu uzatmak istemiyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim: Necmeddin Okyay’ın bu fotoğrafı Toygartepesi’ndeki tek katlı, bahçeli evinden; o bahçenin toprağından, gülünden; hatlarına, ebrularına ve nihayet yüzüne yansıyan ilâhî âhengin bir nümunesidir. Fotoğrafla değil kendisiyle karşılaşmış olsa idik, şöyle bir süre konuşmaksızın yüzüne baksaydık kimbilir neler kazanacaktık?

Eşref Ede öyle değil. Onun bakışları sanıyorum objektife değil fotoğraf çekene yönelmiştir. Delici nazarlar ile muhatabının kalbini okumaktadır. Mustafa Düzgünman ise Ede’den el almış gibi bakıyor, ancak henüz daha genç.

O tek katlı evler, o bahçeler, o güller ve o insanlar yok artık.

Bizler herbiri birer bazuka, birer roketatar, birer namlu olarak üzerimize çevrilmiş kameraların önünde, tehdit altında, şaşkın ve savunmasız duruyoruz.

İçimizi açmak bir yana, (bir açık vermemek üzere) olabildiğince kapamak ve medya bombardımanından yara almadan kurtulmak için büzüldükçe büzülüyor, veya “battı balık” diyerek kabak çiçeği misali sırıtıyoruz.

Mustafa Kutlu
2012necmettin-okyay-gul-tutan-el

 
Gül Tutan El için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Şubat 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Bir Demet İstanbul

Tarihe geçmek

Tarihe geçmek önemli bir mesele ise bunun müsbet ya da menfî bir namı olmalıdır. İstanbul’un şehir tarihine cami yapan; çeşme, imaret, mektep, han, yapanlar geçmiş; hayır dua ile anılmışlardır. “Yeni” ve “modern” kelimelerinin sihrine kapılarak tarihî acımadan yokedenler -şimdi, şimdi- hayırla anılmıyor.

Gökkafes’i oraya konduranlar da hayırla anılmayacak. Maslak gökdelenler ile vücut buluyor, bu mekânın İstanbul ile bir ilgisi yok, varsın olsun. Ama Şehzadebaşı’na bir gökdelen yapmaya kalkarsanız yer yerinden oynar.

Çünkü nefsî İstanbul dediğimiz yer, asıl İstanbul “sur içinde kalan” bölgedir. Bu bölgenin tarihî kimliğini tahrip etmeden dönüştürülmesi çok önemli bir eylemdir. Boğaz’ı, Üsküdar’ı ve Eyüpsultan’ı da buna katabiliriz.Yılların ihmalini bir yerde durdurmak, son dakikada galibiyet golünü atmaktır. Sevinçle haber aldığımıza göre -gazeteler yazdı- Süleymaniye, Ayvansaray, Yedikule, Zeyrek, Cankurtaran, Kumkapı, Gedikpaşa, Laleli, Fener ve Balat, Eyüpsultan, Tarlabaşı ve Üsküdar da on bin ev aslına uygun olarak yenilenecekmiş.

Büyükşehir, Beyoğlu ve Fatih belediyeleri bu dönüşüm projesini TOKİ, KİPTAŞ ve özel sektörün katkıları ile hayata geçirecek.

Gazeteler ve bazı yazarlar bu “dönüşüm” ile mahallelerin geri geleceğini müjdeliyorlar. Bu mümkün değildir. O güzel insanlar o güzel atlara binip gideli çok oldu. Mahalleyi mahalle yapan öncelikle insan unsurudur. İnsan bir duvar, bir ev değil ki yıkıp yeniden yapasın. İnsanın oluşması; âdet, an’ane, görgü ve geleneğin oluşması asırlar alır.

Mahalle geri gelmez belki ama mekan yeniden eski günlerine dönebilir. Ahşap ile mor salkım yeniden biraraya gelebilir. Bu dahi tarihe geçmeye yeter. Yeter ama dönüşüm sonucu ortaya çıkacak olan bölgelere asla “Müze Kent” gözüyle bakmamalıyız. Müze deyince aklıma kelebek koleksiyonları geliyor. Öldürülmüş ve dondurulmuş kelebekler. Bunlara saatlerce bakabilirsiniz. Ancak fulyadan kalkıp hanımeline doğru uçan, uçarken etrafınızda bir tur atan afacan kanatların sizi de kanatlandırdığını hissedemezsiniz.

Müze Kent ölü kenttir.

Dönüşümü düşünenler, yenilenen mekânların nasıl bir hayata sahne olacaklarını hesaba katmalı. Tabii ilk akla gelen “turizm” olacaktır. İşte burada duralım. Duralım çünkü önümüzde bir örnek var. Sultanahmet’deki Soğukçeşme Sokağı.

Çelik Gülersoy’un hayata değil turizme kazandırdığı bu sokakta çember çevrilmez, uçurtma uçurulmaz, pencereden pencereye konuşulmaz, kapı önü sohbetleri yapılmaz. Oradan esas duruşta ve sessizce geçersiniz, en fazla fotoğraf çekersiniz. Burası bir film platosu, hayatın nabzının atmadığı bir ölü mekândır. Döviz karşılığında dondurulmuş gıda.

Birkaç kere yazdım bir daha yazıyorum. İstanbul’un içinde üç büyük, sayısız küçük metruk semt var. BüyüklerGedikpaşa, Süleymaniye ve Tarlabaşı. Buralarda her an yıkılabilecek evler var ve bu evlerde geçim sıkıntısı yüzünden mecburen oturan insanlar var. Kadir Başkan sadece bu üç büyük metruk semti hayata döndürürse tarihe geçecektir.

Tünellerden ve üçüncü köprüden derhal vazgeçip, bütün sermayesini raylı sistem ile bu semtlerin ihyasına harcamalıdır.

Sur içi İstanbul turistlerden önce biz sakinleri için gereklidir, kıymetlidir. Burada yaşamayanlar İstanbul’da yaşadım diyemez. “Dönüşüm projesi” İstanbul’un yakın tarihinde Haliç dahil en büyük ve önemli projedir. Bu proje yıllar boyu sürebilir. Vazgeçmeden inatla sürdürülmeli asla yarım bırakılmamalıdır (Süleymaniye için onlarca proje yapılıp rafta kaldığını unutmayalım). Dolayısıyla mesele İstabul’u da aşıp bir devlet meselesi olarak görülmelidir.

İstanbul’un “Kültür Başkenti” olması gökdelenlerle gerçekleşemez. Gökdelen dünyanın her yerinde görülen ibtidaî bir yapıdır ve olsa da olur, olmasa da. Gözümde bir “kuş evi” kadar değeri yoktur. Biz evimizi yaparken kuşları da düşünen bir milletin çocuklarıyız. Metruk semtleri ihya ederken Yahya Kemal ile Tanpınar’ın ilaveten Turgut Cansever hocanın “Türk İstanbul” konusunda söylediklerini daima göz önünde tutmalıyız.

17 Mayıs 2006

Mustafa Kutluhanimeli-kelebegi

 
Bir Demet İstanbul için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Eylül 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Ya Tahammül Ya Sefer

Sanki kendi kendisine konuşuyor. Neresinden tutmalı, nasıl başarmalı? Yıllardır kesilen, esasen belki de hiç kurulmamış olan; yani Fetanet olmadan, onun ağır gövdesi her şeyi ve her yeri kapsayan varlığı düşünülmeden, bir suyun mecrasında akışı gibi zorlamasız, yapmacıksız ve olması gerektiği gibi olan bir ilişkiyi, bir baba-oğul ilişkisini; işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği, insanların ve cinlerin hayatla-ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenemediği ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken bir ilişkiyi nasıl başlatmalı…
-Baba müziğin farkında mısın?
İşte böyle beklenmedik şeyler yapar.
-Güzel…. olağanüstü…

***

Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz…

***

Başlangıçların ve sonuçların farkında mıyız?
Oğluna bakıyor. İnce uzun çehresi, siyah derin gözleri ile, dalgın, mütevekkil. Hiç çocuk olmadı sanki. Mahzun -şimdi sadece mahzun-.
-Nasılsın oğlum?
-İyiyim baba.

***

“Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedi gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken, ruhunuzda kainatın derin serinliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

Cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların manasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

Beyninizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz? Evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kafi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedi gayeye ihanet etmiş oluruz.

Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları..

Filozofun öğüdü takip edeceğimiz en esaslı metottur:


“Uzun yolu seçiniz…”

Böyle yazmış aziz dost.

***

Elbet bir gün attığım adımların hesabını vereceğim.

***

Ah bu rüzgar, bu üşüten yalnızlık…

***

Yağmuru dinledim…
Heyecanım geçmişti, artık kalbim yerinden çıkacakmış gibi değildi. Korku ve telaşın doğurduğu o ürperti, o üşüme duygusu uzaklaşıyordu.

***

Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr…
(Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır..)

***

Ey müminler biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz… (Bakara/155.)

***

Neslimizin nasipsizliği, aradığının nen olduğunu tanıtacak bir mürşide rastlamayışı olmuştur. Memleket gençliğinin hangi ellerin hatası yüzünden asırlardan beri çorak ve akıbeti meçhul yollarda, ne gibi gafletlere…. Duygu ve ideal sahasında sahipsiz bırakılmış Anadolu çocuklarını, Anadolu’nun yanık bağrında bir bayrak altında toplamaya çağırıyoruz..

Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’ân-ı Kerim’in insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hürmeten başka yolumuz yoktur. Aynı zamanda ahlâk eğitimine kuvvetle başlamak lazımdır. Devrimiz makine gıcırtısını ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir..

***

Odaya dönüyor.
Çıplak duvarlara. Soğuktan büzülmüş, yoksul yazıhaneye. Bir yanda Mehmet Akif’in mustarip bakışları, eski çizgili kruvaze ceketli resmi. Tam karşısında heybetli vakarı ve yakasız gömleği ile Hüseyin Avni Ulaş. Bu iki resmin bu uzun kış gecelerinde birbirlerine anlatacak ne çok sözü vardır.

***

Siyaset çirkefti..
Dışarıda akıp giden bir hayat var..

***

-İlhan. Hani size bahsettiğim mütercimlik yapacak arkadaş. Profesöz Asım Bey’in oğlu.
Babamın ismi geçince donup kalıyor Murat Bey. Bir süre öylece bakıyor bana. Bana mı bakıyor acaba, babama mı?

***

O yalnız bir adam. Yalnız bırakılmış veya…

***

Ama bu hüzünlü sevgi gözümüzü bağlamasın..

***

Herşey yerli yerinde idi. Bir martı denize doğru süzülüyor, gökyüzünde bulutlar yürüyor, bir çocuk tatlı tatlı gülümsüyordu.

***

Musalla taşı, yeşil bir örtü ve tabut.
İnsan irkiliyor.
Yürüyüp giderken bir görünmez duvara çarpıyor sanki…

***

Yunus Bey, “Sayın Bakan”lığı bir yana atark, başını Profesör Asım Bey’in omzuna koyup, iyice ağlamak istiyordu. Asım Bey arabasından hiç inmeksizin bu merasimi öylece bulunduğu yerden yaşlı gözlerle seyretmek istiyordu. İlhan, deresi, tepesi, ağacı, engebesi olmadan bir düzlük, göz alabildiğine uzanan bir bozkırda olmak, yürümek, yürümek, yürümek istiyordu.

Hepsi de kalabalığa karıştılar…

***

Mevki ve makam peşinde değildi….hizmet aşkı ile yanıp tutuşuyordu…kendisini davaya adamıştı… gençler öksüz kaldı, bizler öksüz kaldık, memleket öksüz kaldı….

Kimdi bu? Niçin böyle konuşuyordu? Ne hakla? Ama olur. İnsanlar ölür ve cenazeler kalkar. Söyleyecek sözü olanlar için bu da bir vesiledir. Asım Bey tahammül edemiyordu artık, yavaşça sıyrıldı kalabalıktan, arabasına doğru yürüdü. Yarı yolda iken cemaat imamının sorusuna “Helal olsun, helal olsun” diye karşılık verdi. Asım Bey bıraktı kendini. Neyi helal edeceklerdi? Alacaklı olan Murat’tı…

***

İlhan mezarlıkta ölümün Murat Bey’e nasıl geldiğini düşünüp durdu. Bekar odasına nasıl girdiğini, günlerdir yıkanmayı bekleyen çamaşırlara, rengini atmış havlulara, masanın üzerindeki yarısı içilmiş sigara paketine, çakmağa, açık sayfası üzerine kapatılmış ve artık yarım kalmış kitaba, duvardaki fotoğraflara nasıl yaklaştığını.. Murat Bey’in seyrelmiş saçları ve yorgun gözleri üzerinde gezindiğini.. “Elbet bir gün, geniş ve ferah bir zamanda” diye ertelenmiş müsvettelere, dosyalara; şevkle, hevesle çıkarılıp dağıtılan eski dergi nüshalarına dokunduğunu…

***

Kısa süren hafif bir yer sarsıntısı gibi gelip geçti ölüm. Gökyüzü yeniden maviye boyandı. Korna sesleri yeniden duyuldu..

***

Bu gibi durumlarda, yani Asım Bey’in kendini bulduğu, içinin sesini yakaladığı anlarda hep olan şey gerçekleşti: “Kâbe’ye varıp toprağına yüz sürmeyi.” Bu fikri sabit, bir arınmadan, bir kurtuluş çaresi olmaktan çok gözyaşlarını alabildiğine akıtacak bir imkan olarak beliriyordu. Kirletilmiş mazi fikrine ancak böyle karşıkoyabiliyordu, derin bir pişmanlık ile.
Ah, teslimiyet…

***

Bir kere taviz verildi mi, asla çiğnenmemesi gereken unsurlar bir kere gözden çıkarıldı mı, kalbin aynası bir yerinden çizildi mi, kefareti büyük oluyor. Hatta Asım Bey’in şimdi kederle peş peşe hatırladığı gibi çizikler çatlağa, çatlaklar uçurumlara ulaşıyor….

***

Dalgın, ağır ağır sürüyordu arabasını. Geç kalmak mı? Yanlış, koyu gaflete bürünmüş ömründe mütemadiyen “geç kaldığını” ona hatırlatan, yaşarken hatırlatan ve öldüğünde işte bir daha şiddetle hatırlatan Murat. Ona “sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız” diye yazılar gönderen kendisi..

***

İlhan son bir defa geriye, artık nemli toprak yığını altında kalan Murat Bey’e dönüyor. Mezarın başında, arkası dönük, başı eğik biri duruyor. Otların ve mezarlık çiçeklerinin arasına, rüzgara ve kabir taşlarına doğru ince bir çiriş kokusu yayılıyor. Kundarıcı Kerim Usta’nın yanaklarından damlayan gözyaşları toprağı ıslatıyor.

***

Gençlikte idealist olunuyor. Hepimiz öyle yetiştik. Etrafı toz-pembe görüyorduk.

***

Caddeler, arabalar, evler ve törenler; göz alıcı renkleri, coşkun gümbürtüsü ile geçen bando takımı, uçuşan balonlar; okullar, laboratuvarlar, senetler ve çekler; ev sahibi ve kiracılar; barajlar ve fabrikalar, pasaportlar, süs köpekleri, kiralık kadınlar, arkadaşlar ve diplomalar.
Herkes bu tören sonunda kendine ayrılan yere yerleşecek. Bütün bu sayılmayacak kadar çok unsur arasında sıkışıp kalacak. Belki onlar da şu anda benim gibi hayatta paradan daha değerli şeylerin var olduğuna inanıyorlar. Bun inanarak tayin edildikleri makama kuzu kuzu yürüyorlar.

***

Kelimelerin saltanatı. Üniversite kitaplara bile dost değil, bana yoldaş olamaz. Yol hiç.

***

“Elimizde kalan ne?
Sorarım sana anne”…diyorum.

***

Bu mektupta bana gülümseyen kelimelerin arasına insanları ve onların elinden çıkma şeyleri katmamaya çalışarak, otobüs penceresinden hep dağlara, dağların doruklarında kümelenen bulutlara bakarak gittim.

***

Irmağın kaynağı çok uzaklarda sisler arasında dikilen yüce dağlarda olmalı. Tepelerinden kar eksilmezmiş. Boğazın en ucundaki köye kadar minibüsle geldim. Dağ köylüleri ile yolculuk ettim. Ne düşündükleri belli olmayan, az konuşan, sakalları uzamış, boyunlarında lamba şişesi taşıyan köylüler…

***

Suyu yüzünü yüzüme tutuyor, gözlerimin pası alınıyor. Akşamı ve ırmağın şarkısını dinliyorum. Yıldızların nasıl eğilip yeryüzünü selamladığını, yaban lalelerinin boyun büküşünü, vakur kayaların sükûn içindeki hareketini. Bir kalbim olduğunu duyuyorum. Ağlıyor ve yalvarıyor. Lime lime olan bakışım bütünleşiyor. Bir su sineğinin pul kanatları üzerinde her şey bir anda aydınlanıveriyor.
İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan hiç çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla varolabilirim.
Irmak bir başlangıç.
Bir düş.
Ama bir yol ve bir yoldaş. Ne tabiat parçası, ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içimde Tahammül de…

Mustafa Kutlu

Kaynak: http://gnsbor.blogspot.com.tr/

ya_tahammul_ya_sefer (2)
 
Ya Tahammül Ya Sefer için yorumlar kapalı

Yazan: 18 Eylül 2014 in Hikaye

 

Etiketler:

Sır

Gecenin bir vaktinde kapı çalındı, gidip açtım.
Karşımda efendim duruyordu.
Yüzünün nurundan etrafa aydınlık saçılıyordu.

İşin ince tarafına bak ki; o gece de bizim yamuk tarlanın suyu vardı. Saat biri çeyrek geçe. Su ateş pahası. Tarlaya pancar ekmişiz. Lüksü aktırdım; bizim küçük oğlan yanımda, omuzda bel, elde kürek vaktinden önce yola düştük.
Suyu Hanaltı’ndan kaldırıp tarlaya vuracağız. Pancarın dibi taş olmuş sanki. O yıl da bir sıcak var ağa, bir sıcak.
Neyse… Suyu indirdik Allahıma şükür. Bir o yana seğirt, bir bu yana. Oğlan daha ufak, eli kürek tutacak gibi değil, sade ışığı dolaştırıyor, boyu barabar çamura belendim, ter tırnağımdan çıkıyor. Ağa saat iki oldu olmadı biz işi kolayladık, daha bir çeyrek hakkımız var…
Var ya.. Baktım su azaldı. Şeytandır insanın kanında gezer derler ya, öfke kabarmaya başladı bende. Bizden sonra su sırası Efe Kadir’in, Hanaltı’nda fasulye tarlası var… Ne yapar eder, bir çeyrek, on dakka çalar suyu.. Yahu bu insanoğlu niye böyledir.. Şimdi gitsen dalaşacak olsan, altı üstü bir çeyrek su.. Bir çeyrek su ama, mevsim o ki bu çeyrek suya millet birbirini kurşunlayacak vaziyete gelmiş..
Oğlanı tarlanın alt başına yolladım, velâ havle velâ kuvvete deyip ben de çöktüm karaağacın dibine. Zaten dizimde fer tükenmiş. Tabakayı çıkarıp bir tütün sardım. Oğlan aşağıdan bağırdı.. Su kavuştu, tamamdır dedi.. Ferahlayıp, cıgarayı fosurdattım.. Efe Kadir efeliği ile kalsın.. Biz pancarı kurtardık. Cenab-ı Hak böyle bir saat su daha nasip etse bu yılki mahsulü toparladık say. Sırtüstü uzandım, yıldızları seyre durdum biraz. Vücudumun her bir yerinden başka bir ses geliyor. Ne de olsa yaş kemale erdi, bir tarla su yordu bizi.. Yorsun..
Oğlan lüks lambasını sallaya sallaya geldi,
Fukaranın gözünden uyku akıyor ki, düştü, düşecek…
Döndük eve..

İşte böyle.
Efendimi kapı önünde görünce.
İlkin eğilip ayaklarıma bakıvermişim.. İnsanız ya..
Daha çamuru üstünde.. Kulaklarıma kadar kızarmışım ..
Mübarek gülümseyip sırtımı sıvazladı .. “Aldırma” dedi .. “Rençberlik, olacak o kadar”.. Geçti içeri, oturdu. Yanında ihvanın ileri gelenlerinden iki kişi daha var.

Patırtıya vermeden ev uşaklarını uyandırdım. Bir o yana çalındım, bir bu yana çırpındım.. Hele ki üstümü başımı temizleyip giyindim.. Medet hey büyük Allahım.. Yüreğim yerinden çıkacak sanki. Evde sıçan düşse başı yarılacak. Bir testi ekşi ayran, bir kucak kuru ekmekten gayrı bir şey yok. Of ki, of..

Ben böyle bir içeri, bir dışarı girip çıkarken efendim o mülayim sesi ile durdurdu beni.. “Telaş etme” dedi, “Kalıcı değiliz”..

Efendimin gelişinde mutlak bir hikmet vardır . İçim içime sığmıyor, odanın ayak ucunda el bağlayıp bekledim.
Ayranlar içildi…
Efendim yanındaki ihvan ile şöyle belli belirsiz bakışıverdi.
Bunlar o dem dışarı çıkmak dilediler, kapıyı açıp feneri tuttum.
Ayvandaki tahta sedire oturttum.. Yıldızlar içinde bir gece.
Biri eğilip kulağıma “Efendi hazretleri seninle mahrem görüşecek” diye müjdeli bir lisan ile fısıldadı.
Bende zaten takat yok, fer kalmamış, iyice dizlerimin bağı çözüldü.
Yeniden içeri girip el bağlayıp bekledim.
Dedikleri oldu gerçek.
Efendim benimle mahrem görüştü.

Aramızda neler geçti?
Söz nerede başladı, nerede bitti?
Sözden sonra hangi makama, hangi mekana geçildi?
Hal ehline malumdur.
Efendim yeniden ayvanda bekleyen ihvanları içeri aldı. O gece sabah ezanının önü sıra, “Benden sonra posta işte şu gördüğünüz zat oturmuştur. Ferman…” deyip kesti.
Ben her ne kadar yüzümü yerlere sürüp, gözlerimden kanlı yaşlar akıtıp.. “Kurban olayım efendim, bu fakire kıymayın, bu bir ağır hizmettir beni bağışlayın. N’olur.. Ben bir fıkara köylüyüm. Ne ilmim var, ne hikmetim.. İki sözü biraraya getirmeye gücüm yetmez.. Beni bundan azad edin.. Bana gelinceye kadar ihvan içinde nice yiğitler, nice alim zatlar, ağırlığınca altun eden üstadlar vardır.. Yapmayın, elinize, eteğinize düştüm” diyerek feryat ettim ise de; Efendim:
“Şahit olun ve usulünce biat edin” diye o iki hatırı sayılır ihvanı sıkı tembihledi.
Gözlerimden akan yaşlar odanın toprak zeminini ıslatmış çamur etmişti.
günkü sabah namazını efendim lütuf buyurup beni imamete geçirerek oracıkta, alnım gözyaşından ıslanmış toprağın çamuruna bulanarak eda ettik.
Ziyade kalmadılar. Evimi ocağımı gül kokusuna bulayıp çıktılar. Mübarek çıkarken iki omuzumu tutup kuvvetle sıktı. Yüzünde bir tebessüm belirdi… “Bize alem-i manada böyle göründü.. Emaneti sana tevdî ettik.. Bir emr-i hak vukubulursa, fitne zuhur ederse zinhar tasa etmeyesin, her daim birlikte bulunduğumuzu gönülden çıkarmayasın, himmet dileyene usulünce himmet edesin” deyip, peşinde ışıklı bir iz bırakarak süzülüp gitti…

Buyurduğu gibi de oldu.
Haftasına varmadan gül yüzüne solgunluk erişip yatağa düştü. Veda diyeceklerine elveda deyip bu faniden beka alemine göçtü.

Ağa o yıllarda rençberlik adam gücüne bağlı idi ve köylünün oğulu uşağı bu babda fazla olmak adet idi. Gerçi bizim bağımız, bahçemiz, tarlamız, tumbumuz fazla sayılmazdı ama, Kadir Mevlam çoluk çocuğumuzu fazla vermişti. Efendim gibi mücerred bekar olmadığımızdan biz hanemizi bekler olup, rençberliğe devam ile bir de tekke hizmetini üzerimize aldık ya; gelenin gidenin haddi hesabı tutulmaz oldu.
Memleketin dört bucağından, ihvan, “Medet ya pir” deyip yollara düşüyor, binbir meşakkat ile bizim bu ücra, ücra olduğu kadar fukara köyümüze ulaşıp, eh bir iki gün yorgunluk çıkarıp, himmet ricasında bulunuyor.
Elbet bulunacak.. Usul erkan böyle..
Lakin yer darlığından bizar olmuşuz. Baktık olacak gibi değil, yani bu işlere ayırdığımız, sohbeti zikri tamam ettiğimiz ön odayı genişletelim, yanına bir de misafirhane ekleyeyim diye ihvan ile müşavere kılıp gayrete geldik.

Nağehan ol şara vardım
Ol şarı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım
Taş u toprak arasında

Buyurmuş Hacı Bayram Veli… Bu kavl üzerine uzak dağ köylerinden yüzleri güneş çalığı dağ gibi ihvan duyup gelerek, ve ova köylerinden dahi nice insanlar gelerek, bizimle birlikte sırtı ile taş taşıyıp ayağı ile çamur çiğneyerek işe koyuldu. Hanemizin kıyıcığına bir mütevazı tekke ile bir misafirhane inşa ettik. Rabbim utandırmadı. Bu vesile ile gelenin gidenin hizmetini görür olduk; elin yüzün yuyup, karın doyurur olduk, kul eksiksiz olmaz deyip ne gücümüz var ise ortaya döküp, yerleri hasır ile döşedik, efendimizin himmeti ile bu işler tamam olup biz dahi zikrullaha devama devam ettik..

Gitti bir zaman..
Gider iken. Yani köylük yer işte.. Yediğimiz bulgur aşı, içtiğimiz ekşi ayran. Ama dünya metaıdır, helalinden olsun ve temiz olsun, sünnete uygun olsun da nasıl olursa olsun diye diz hizmeti ve ikramı bu ölçüde ve aklımızın erdiği, fikrimizin yettiği gibi israftan ve gösterişten uzak tutup ilerletirken..
Elde adam çoktur ve kimisi dost iken kimi düşmandır. Dost görünen düşmanlar dahi vardır. Ve baştan denilmiş ki insanoğlunda türlü türlü haller olur, meğer biz bu yanda uğraşa duralım diğer yanlarda fitne bin başından birkaçını çıkarmış sağa sola sataşır imiş.

Gûya ki, bizim tekkemize uzaklardan giyinip kuşanıp ve keselerine hayli akça koyup ve Mercedes denilen arabaları ile gece demeyip gündüz demeyip sürüp gelen ve geldiğinde ne ise de ayrılıp gittiğinde yüzünü asıp:
“Perişanlık diz boyudur.. Hizmetler yerli yerince değildir.. Tekkede yatanlar tahta kurusundan bîzar olmakta, yenilen aş aş olmaktan çıkmaktadır, ve sohbette lezzet, zikrullahta bereket kalmamıştır ve daha neler nelerdir” diye dünya ve ahvaline ve masivaya dair ne kadar kıyl u kal var ise eder olmuşlar…
İhvanın ileri gelenleri yer yer cemedip fitneyi büyütüp, tekkeyi şehir yerlerinden birine nakl ile bizi dahi oraya kaldırmaya kavl ü karar etmişler.
Budur..
Ve kulağımıza neden sonra ulaşan nice fitneler vardır.
Gûya ki efendim bize emaneti devretmemiş imiş de, o gece bizi şöyle bir yoklamaya gelmiş imiş.
Yoksa makama layık ihvanlar sıraya konulsa bize gelinceye kadar ne münasip kimseler var imiş, ne ilm-i hüneri deryalar gibi sözü sohbeti dinlenir namzetler var imiş.
Hatta bunlardan bir takımları daha efendimizin sağlığında gözü içine bakar durur, etrafında pervane olur imişler ve geceleri rüyalarında kendilerini posta oturur görürlermiş.
Bizim hilafeti aldığımız duyulduğunda bunları da bir şaşkınlık almış ki.. Bir türlü inanamamışlar. Ve o gece efendimle birlikte yanımızda olan o iki hatırlı ihvana yemin üstüne yemin ettirmekten de geri durmamışlar.
Bu iş bir takım nasipsizlerin gönlüne o kadar giran gelmiş ki, bizi ziyarete gelmekte epeyce ayak sürter olmuşlar..

Sözü uzatmanın hiçbir vakit yararı yoktur ve olup biteni bir bir ortaya dökmenin de zararı çoktur.
Şehirli ihvanın dediği baskın çıktı ve araya nice hatırlı adamlar girdi.
Bizim posta oturmuş olduktan kelli, hâlâ çift ve çubuk, mal ile davar peşinde koşmamız; bel belleyip, ağaç budamamız, iki buçuk tarlayı ekip biçmemiz göze tahta kıymığı gibi batar oldu.
Hele ki kimseden bir kaşık yağ, bir tutam ot, bir kuruş akçe hediyedir diye kabul etmememiz dillere destan oldu. Tekkemizin adı fukaraya çıktı.
Dahası onca yolu tepip gelen, kuru ekmeğimiz ile ekşi ayranımıza razı olup, hasır üstünde yatan ihvanımız, oturup bir iki gece dahi sohbetimizden istifade edemez olmuşlar, küskünlük elvermiş..
Düşündüm…
Hakları da var..
Gün boyu yazıda, yabandayız. Dönüp geldiğimizde tekkede bizi bekleyen misafirler sabırsızlık etmedeler. Sorup anlayacakları, danışıp görüşecekleri meseleler var. Hiç biri olmasa dahi sırf yüzümüze bakıp feyz almak dileyenler var.
Eh..
Encamı insan değil miyiz?…
Yorgunluk işte…
Sabahın er kalkıp işe güce koşmak var.
Gecenin yarısına doğru gözlerim kapanmaya, sesim soluğum kesilmeye, dillerim dolaşmaya başlıyor. Bir uyku bastırıyor ki sormayın. Bizim gibi kendini geçindirmekten aciz olanların koca bir dergahı çevirmeye güçleri yeter mi? Üstelik bende söz kıt. Cenabı-ı Hak’tan ne miktar nasip olmuş ise, büyüklerimizden, efendimizin sohbetinden ne kadar kapmış isek onları ihvana nakleder olmuşum. Esasen edeb ve erkân için, yüzünü hakka dönmek için, masivayı kalpten atmak için fazla söze hacet olmadığın ehl-i hal olanlar bilir ve bizden ihvana geçecek olan himmetin kıymetini kalp gözü açık olanlar anlar ama…
Dedik ya, elde adam çok. Tanıdık var, tanımadık var. Eskisi var, yenisi var.. Kalkıp bizi görmeye gelen var.. Esnafı var, tüccarı var. Memuru, siyasetçisi, hatta zabitan takımından olan bile var.

Beni aldı bir tasa..
Uykuyu-durağı, işi-gücü unutur oldum. Gece-gündüz efendimden himmet beklemedeyim. Bu şehir yerlerine nakil işi kalbime yakın gelmiyor bir türlü.
Biz bu hal ile kendi kendimizle cebelleşip duralım; ihvanın ileri gelenleri kavl ü karar vermişler, şehir yerlerinde bir arsa temin ile tekkenin inşaatını başlatmışlar bile..
Neden sonra haber bize de ulaştı.
Tasa bir idi oldu bin.
Mazeret çok, kumpas tamam. Gûya ki bu inşaat işi zaten fuzulî bir dünya işi imiş ve beni dahi bu fuzulî iş ile meşgul etmek istememişler.
Böylece başımızın üzerinde dönüp dolaşan fitne bir gün omuzumuza gelip konar oldu.
Bir gecelik izin istedim…
Yaradana sığınıp, Hz.Peygamber’den şefaat dileyip, şeyhimin himmetini bekledim.
gece, “İmtihandır, kabul edesin” diye fütuhat oldu.
Sabaha kalbim sükûn içinde uyandım. Cenab-ı Hakk’a şükürler ettim. Eve, ocağa, taşa, toprağa gözlerinden yaş -hani vatandan ayrılıyoruz ya- bakar oldum bir zaman. Encamı emre ittiba edip “Peki” dedim.
Bu karar üzerine ihvanın ileri gelenleri ve akçesi çok olanları -her ne kadar muhalefet ettim ise de- köyümüzde görülmedik ve tekkemizde bilinmedik, hasılı şanımıza yakışmayacak israf ile bir ziyafet tertip ettiler.
Keyfim kaçtı.
Bir tek lokmacık alayım da ziyafettir diye toplananlar meraklanmasın ve dahi incinmesin diye ağzıma aldığım lokma boğazıma takıldı kaldı.
Hal ehline malumdur, hayret edilmeye..
İki buçuk tarla ile bağı, bahçeyi, köyün taşını toprağını, kurdunu, kuşunu son bir kez ziyaret edip hepsinden helallik diledim. Şurası malûm oldu ki anadan atadan bize yadigar kalan tarik bundan geri değişmektedir ve bir dahi aynı ahval geri dönüp bize nasip olmayacaktır, köyün ihvanından birine, aynı minval üzerine tekkeyi muhafaza etmezi için hilafet verip baba ocağından çıktık.
Sanki ayağı çarıklı, yüzü yanık köylülerden biri değil de, samur kürklü bir şehzade imişiz gibi bizi koltuklayıp Mercedes arabalara bindirerek şehir yerinde inşa ettikleri tekkeye indirdiler.
Ağa şaşırmamak elde değil.
Yahu siz bu kadar parayı helalinden nasıl ve ne yoldan kazandınız da bu tekke binasının duvarına döşemesine sıvadınız.
Yerler silme halı… Ayağın basacak olsan içine gömülecek. Duvarlar kaplama tahta. Abdest mahalleri mermerin en iyisinden. Zikire ayrılan odanın bir ucundan öteki ucu neredeyse görünmüyor.
Görmemişlik zor zenaat.
Bir köşede büzülüp kaldım..
Tekkenin bitişiğinde bizim hane halkı için de böyle müzeyyen bir daire -öyle diyorlar- inşa edilmiş ve hiçbir eksiği kalmamışcasına içinin eşyası da tamam edilmiş..
Şimdi de tekkeye gelecek misafirler için bir üst kat daha çıkıyorlar. Ustalar, ameleler, insanlar arı gibi çalışıyorlar..
Her yanda bir çalım, bir neşe, bir hava ki; kimsenin ayağı yer basacak gibi değil.
gece bize ayrılan daireye -artık kusur ise affola böyle diyeceğiz- konduk…
Köyden getirdiğimiz eşyayı odalardan birinin bir köşesine yığdık. Ah o eşya..
Ne kadar zavallı..
Ne kadar mahzun..
Ne kadar yabancı..
Ne kadar garip..
Ve ne kadar yerini yadırgadı.
Ve tahmin olunacağı gibi bir daha tarafımızdan hiç kullanılmadı.
Gerisin geri köye gönderip ihvanın fukarasına dağıtıldı.

İşte o gece..
Yani dairemize konduğumuz gece, bir rüya gördüm.
Rüyamda gûya ben Hz. Muaviye olmuşum da Şam’da İslâm devletinin ilk sarayını yaptırmakta imişim.
Hz. Ebûzer-i Gıfarî benimle birlikte inşa edilmekte olan sarayı geziyor. Derken gezintiyi yarıda kesip, o dik, o sert, o muhkem sesi ile bana dönerek:
-Bu sarayı halkın parası ile yaptırıyorsan;
Bil ki bu bir zulümdür..
-Yok kendi paran ile yaptırıyorsan;
Bil ki bu da israftır.. Dedi.

Uyandım. Ter içinde kalmışım. Her bir yanımı bir titreme almış. Vücudumun bütün azaları zangır zangır sallanıyor. Hatuna seslenip çamaşır değiştirdim. Zavallının hali beni görünce benden beter oldu. Bir uzun zaman okuyup üfürdüm. Yaradana sığınıp, Hz. Peygamber’den şefaat, efendimden himmet dileyerek başımı yeniden yastığa koydum..
Bu defa efendim himmet edip yetişti. Âlem-i manada bana şöyle buyurdu: “Hz. Ebûzer-i Gıfarî haklıdır, amma ben de haklıyım. Köyde eskinin insanlarına eski usul üzere hizmet etmek kolay; zor olan fitnenin fink attığı bu şehir yerlerinin yeni insanlarına mürşid olabilmektir. Bakalım el mi yaman, bey mi yaman.”
Böylece nasıl zorlu bir imtihana çekildiğimiz ayan beyan ortaya çıktı.
Kim bir kısmını nakledeyim ki okuyup-dinleyen ibret alsın.
Başta ben olmak üzer hane halkımız da elini sıcak sudan soğuk suya vurmaz oldu.
Her gece bir başka eve, her mevsim bir başka diyara konuk olduk ki; ihvan halkası genişlesin diye imiş.
Pek tabii davete icabet etmek gerekir ve de önümüze getirileni yemek gerekir diye, kuş sütü kuru üzüm ile beslendiğimizden iyice şişmanlayıp nefes darlığı çekmeye başladım.
Bu şehir yerlerinin insanlarında ne kadar çok müşkil, ne kadar çok sual var imiş.
Kim bir kısmını sayayım da neler olduğu anlaşılsın.
Bir şu kadar param vardır, bu parayı hangi işe yatırsam benim için daha hayırlı olur? -En fazla sorulan sual bu-.
Müslümanın sağcısı solcusu olur mu?
Gelinimiz, damadımız fazla çocuk sahibi olmak istemezler; bunun dahi türlü türlü yolları icad olunmuştur, bütün bunlar tatbik edilse caiz midir?
İmal ettiğimiz mallardan satılmayıp elde kalmış ve de eskimiş bir kısım vardır ki bunları zekat olarak versek doğru mudur?
“Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık” şeklinde bir hadis-i şerif vardır. Bu zaman gelmiş midir?
Piyasada satılan bir takım yağlar vardır ki margarin derler, bunlar domuz yağı karışmıştır diye şaibe altındadır bunları alıp yemek uygun mudur?
Kadınlarımız, kızlarımız şöyle mi örtünsünler, böyle mi örtünsünler?
Artık tebabet ilerlemiş, bir insanın kalbi diğerine nakledilir olmuştur. Bu sırada iman nakli de vukubulur mu?
Şehrimizde Allah’a şükür ulu şeyhler vardır ki, bir mesele hakkında kimi şöyle buyurur, kimi böyle buyurur; siz dahi bu hususta ne buyurursunuz?

Evvelce söylemiş idim. Benim ilmim azdır diye. Hatta o ilk gece efendime bu sebeple ne kadar yalvardım, ne kadar gözyaşı döktüm.
Ancak zaman geçer ve olacak olur denilmiş.
Olanda da hayır vardır denilmiş.
Bunaldım.
Demek bunalmamda hayır var idi.
Çünkü iş sonunda döndü dolaştı siyaset kapısına dayandı.
İhvanın ileri gelenleri yapılacak seçimlerde filan partiye destek vermek isterler imiş. Ve çokları da bu partinin liste başlarına çoktan yazılmışlar imiş.
Denildi ki bu partinin başkanı da gelsin, hiç olmazsa efendimizin bir kaşık çorbasını içip, elini öpüversin; her neresinden bakılırsa bakılsın bu işte sayısız faideler vardır; hem tekkemiz itibarı artar, hem ihvanın işleri daha bir yoluna girer.

Gece bu partinin başkanı birkaç adamı ile birlikte gelip beni ziyaret edecekti.
Şöyle çıkıp bir tekkeyi dolaşıverdim. Tıpkı Hz. Muaviye ile Hz. Ebûzer-i Gıfarî’nin sarayı dolaştıkları gibi.
Bir hazırlık, bir hazırlık, dersin cennetten haber gelecek.

Bir boy aynasında kendimi gördüm.
Sarıklı, cübbeli, sakallı, heybetli bir adam.
Lakin artık güngörmemekten olacak çehresi iyice beyazlamış, yanakları pembeleşmiş.
Ellerime baktım, tombul tombul olmuş.
Aynada bakarken kendime, nasıl bir fütuhat olmuş ki, kalbimin içini de görüverdim.
Orada ne gördüm, onu burda söyleyemem. Hal ehli bilir.
Cübbemi çıkardım, yavaşça sarığımı yere koydum.
Tekkeden çıkıverdim.

Ardımdan “efendi sırroldu” demişler.
Kerametlerimi anlata anlata bitiremez olmuşlar. Öyle ki bunlardan bir kısmını kitaplara yazıp, ciltleyip satar olmuşlar.
Lakin bütün bunlar fitneyi durduramamış.
Herkes birbirine soruyormuş: “El kimde?”..
Allahtan korkmayıp “El bende” diyenler olduğu gibi, bunu kabul etmeyenler de olmuş.
Bizim bir tekkeden, birkaç tekke daha doğmuş.

Mustafa Kutlu, Sır, Dergah Yayınları, İstanbul 1994, s: 7-19

 
Sır için yorumlar kapalı

Yazan: 19 Ağustos 2014 in Hikaye

 

Etiketler:

Beyhude Ömrüm

Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kayısı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten. 

Aman Allahım, ne güzel, ne güzel. 
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?

Gözlerimde yaş, dilimde dua.

Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.

Beyhude Ömrüm / Mustafa Kutlu

 
Beyhude Ömrüm için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Eylül 2013 in Hikaye

 

Etiketler:

Bahar Dalı

Adam elinde bir bahar dalı tutuyordu.

Arabaların arasından geçip, kalabalığın arasına karışmıştı. Kalabalık işe, alış-verişe, maça, mitinge gidiyordu. Gökte kuşlar uçuyor, bulutlar yüzüyordu. Güneş ne güzel açıvermişti, bir beyaz zambağın maviler arasından çıkması gibi. Rüzgâr denizi hafifçe okşuyor, birkaç dalga, birkaç köpük kendi aralarında oynaşıyordu. İriyarı bir görevli kalabalık arasında yürüyen adamı seçti, durdurup karşısına geçti:

-Niye kırdın lan bu dalı?

-O dal değil, el, dedi adam.

Görevli dala baktı, dal yoktu. Bu defa adamı tepeden tırnağa süzmeye başladı. O kadar süzdü ki, gözlerinde adamın tuzlu tortusu kaldı. Bayağı gözleri yaşardı görevlinin. Tedirgin olmuştu, kimse görmüş müydü acaba gözlerini. Koca adam ağlıyordu. Bahar dalı bu, ne yapacağı belli olmaz. Adam görevlinin elini sıktı.

-Hoşça kal, dedi ona. Bir dahaki sefere beni de al yanına.

Görevlinin yüzünde acı bir tebessüm. Bir akasya dikmeyi kurdu avlusuna. Adam, elinde bahar dalı, bir kavşakta ayrıldı kalabalıktan. Köşeyi dönerken kadına az daha çarpışayazdı. Kadının elindeki paket sayısı azdı, ama yine de usulünce serpiliverdiler yere. Tıpkı filmlerdeki gibi. Birlikte, zarifçe eğilip toplarken paketleri, adam:

-Reklam oldu galiba, dedi. Kadın:

-Zararı yok, alışkınım, böyle bir sahnede tanışmıştık eşimle, diye verdi cevabını. Bahar dalı ikisinin arasında duruyor, seyirci “Ne olacak şimdi?” diye soruyordu.

Yönetmen:

-Kaldırın şu dalı aradan, diye kükredi.

Adam ağır ağır uzaklaştı oradan. Geride solgun bir imaj kalmıştı sadece. O gece rüyasında adamı gördü yönetmen. Ter içinde uyanırken esefle “Tüh, kaçırdık…” diye mırıldandı içinden.
Adam yüksek binaların, pahalı mağazaların, tünel ile tramvayın, istek şarkıların arasından geçti. İki fuar, bir sergi dolaştı. İş aradı, işçilerle karşılaştı. Bir öğrenci eylemine katıldı, birkaç slogan attı.
Rehavet çökmüştü üzerine, dala baktı, “Yorduk garibi” dedi kendine. Gelip geçtiği yerler, insanlar etrafında bir hâle, bir büyülü buhur dalgalanıyordu. Cümle mahlûkat gerinerek sanki uyanıyor:

-Allah, Allah… Ne oluyor? diye birbirine soruyordu.

Adam dalı en nihayet bir çocuğa verdi.
Çocuk dalı, dal çocuğu kucakladı.
Ortada ne dal, ne çocuk, ne el kaldı.
Adam, memnun, mesut, dudaklarında bir ıslık, çekip gitti.

-Kim bu adam ya…

Mustafa Kutlu

 
Bahar Dalı için yorumlar kapalı

Yazan: 22 Şubat 2013 in Hikaye

 

Etiketler:

Güvercin Avlayan Martı

“Terasta yemlerini yiyen güvercinlerden biri aniden başının üzerinde kurşundan bir gölge hissetti. Çatıya tüneyen martı, şişmanlığından umulmayan bir çeviklikle güvercinin tepesine kurşun gibi inmiş, zavallıyı yerden iki metre yükseklikte vurmuştu. Galiba sivri gagası ile karnını deşmişti.

Bir an, ama sadece bir an çıkıp şunu taşla mı olur, kurşunla mı olur vurayım diye geçti kafamdan, o kadar. Hınç ile dolmuştum.

Ama tabiatın kanunu değildi bu. İsyanım buna idi. Bu çizgiden çıkmış gidişe idi. Niçin martılar güvercin avlıyor? Balıkla beslendiğini bildiğimiz bu güzelim hayvanlar niçin çıktı yoldan böyle? Bir araştırma mı yapılsa acaba? Bana göre araştırmaya falan gerek yok…

Ağaçları tıraş ettik, balıkların kökünü kuruttuk. Havayı mazotla doldurduk. Toprağı dejenere ettik. Bir yerden şöyle kazara çıkmış bir çimen ucu görsek, hep birlikte oraya hücum ederek ezdik onu, mahvettik.

Büzülüp kaldığım odada martıya mı, güvercine mi, yoksa kendi halime mi ağlayacağımı bilmeden donup kalmıştım…

Mustafa Kutlu

 
Güvercin Avlayan Martı için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Şubat 2013 in Hikaye

 

Etiketler:

İstanbul böyledir

İstanbul böyledir.
“Yaşanmaz burada” der, çeker gidersin;
üç gün geçmeden özlersin…

Huzursuz Bacak- Mustafa Kutlu

 
İstanbul böyledir için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Şubat 2013 in Şiir Gibi, İstanbul Şiirleri

 

Etiketler:

Mürit

Yola düştü mürit.
Sanırsın yeşil ekine yel düştü…
O gece âlem-i mânâda efendisini görmüş idi.
Hasretlik aradan çıkmış idi. Alnını ter basmış, sanki göğsünün orta yerine bir loğ taşı konmuş idi.

Ne ise ki Efendi mütebessim, “Ya ihvan” demişti,”‘ “Akpınar’ın suyu yine öyle büngül büngül akmakta mıdır?”.
Derekap el bağlamış, boynunu bükmüş “Beli Sultanım”’ diye usulünce cevap vermiş idi. O demde Efendi dahi sözlerine devam ile “Ne olmalı olmalı da, şuracıkta Akpınar’ın suyundan su sızdıran bir toprak testi olmalıydı gurban. Bu şehir yerlerinin suyu su olmaktan çıkmıştır. Çıkmak ne demek düpedüz şişeye girip acı ilaç kesilmiştir. Vay ki Akpınar” deyip elini bir dizine vurarak müritten yana bakmış idi.

Uyandı mürit.

Sanırsın gece karanlığında göremezin gözüne gün düştü.

Sabah namazının önü sıra Akpınar’a vardı. Dağ keçileri,, keklikler, üveyikler suya inmişlerdi. Onları sevip okşadı. Abdestini alıp namazını kıldı. Besmele ile testisini doldurdu.
Eviyle evdeyişle, konuyla komşusuyla, köyün iti çobanıyla, ağacı harmanıyla, hasılı her bir şeyiyle tek tek görüstü: içinden kabarıp taşan sevinç yazıya yabana dağıldı. Kurtlar kuşlar ardından el ettiler. O da her birini ayrı ayrı yaradana ısmarladı. Dağdan düze indi.

Yoldan geçen bir otobüse bindi. Selâm verip, şişman kıravatlı, dağınık suratlı, kabak kafalı, gözleri fıldır fıldır, gazete okuyan bir adamın yanındaki boş koltuğa oturdu. Testisini kucağına aldı. Kabak kafalı adam bir testiye, bir de otobüste bulunanlardan yana baktı. Dudağının ucu ile kas kas güldü. O gülünce otobüste bulunanlar bu gülüşten ne anladılarsa onlar dahi mânâlı, mânâsız güldüler. Şoför gaza bastı. Gaza değil sanki başka bir şeye bastı. Araba kuş olup havalanacakmış gibi hızlandı, direksiyonun ağırlığı tüye döndü. Şoför “Allah Allah, nedir yahu?” diye pirelendi.

Kabak kafalı adam müridin ak sakallı yüzüne doğru döndü. Dönünce sanki burnuna hacıyağı kokacakmış gibi peşinen yüzünü buruşturdu. “Yolculuk ne tarafa baba” diye sordu.
Mürit onun gözlerinin içine baktı. Gözlerinin içinde kalbini gördü. Bu kalbin karanlığına karşı, “Dün gece âlemi mânada efendimi gördüm” diyemedi. Sadece belli belirsiz gideceği şehrin adını söyledi.
Kabak “kafalı adam hacıyağı yerine taze bahar havası estiren ihtiyara gazete havadisleri okumağa başladı. Meselâ, radyasyonlu çayları gömeceklermiş dedi, Devlet Bakanı Safvet Sert, Diyanet İşleri Başkanı Said Yazıcıoğlu’nun resmî “kıyafeti olan sarık ve cüppeyi makamında, halkın içinde, resmî toplantılarda ve televizyonda her zaman giymemesinin “herhangi bir kasta dayanmadığım açıklamış, onu söyledi; ölü deniz haline gelen Marmara’ya yeniden hayat vermek için bir strateji saptanacağını belirtti, en sonunda bir fotoğrafı işaret parmağı ile göstererek “İşte Demirel’in para musluğunu kesen “bakan” diyerek ihtiyara “Eee.. Sen ne diyorsun “bu işlere” diye asılmaya başladı.

Mürit ona gülümsedi. Sonra testisinden bir bardak su doldurup verdi. Kabak kafalı adam kana kana içti. Adam suyu içince nedense çocukluk günlerini hatırladı. Başını camdan yana döndürdü, akıp giden görüntülere daldı. Ölen babasını eski mahalledeki evlerini dut ağaçlarını, uçurtma, uçurduğu çayırları hayâl etti. Adamın içine bir hasrettir çöktü. Gazeteden, havadislerden falan, uzaklaştı. Temiz bir sofra örtüsü, bir tahta kaşık, tepeden tırnağa çiçek açmış bir badem ağacı düşündü, sonra bir Yunus ilahisinin içinde gezinmeye başladı.

Mola verdiler.

Kaytan bıyıklı, karayağız şoför müridi yemeğe davet etti. Kabak kafalı şişman adam, civelek muavin, şoförün kendisi, yanında yol boyu sohbet edip durdukları bir akrabası hep birlikte yemeğe oturdular. Mürit azık torbasından mendile sarılmış tulum peyniri ile tandır ekmeğini çıkardı.

Lokantaya taze sağılmış süt kokusu ve çiğnenmiş çimen kokusu birlikte yayıldı. Sofradakiler müridin peynirinden ve ekmeğinden “hele şöyle bir tadalım” diye bir iki lokma aldılar.
“Yahu bu ne güzel peynir böyle, ya bu ne tatlı ekmek'” deyip yumuldular. Neredeyse lokantanın yemeğine hiç el vurmadılar. Onlar yedikçe mürit sevindi. Onlar yedikçe mürit “buyurun, aç kalmayın, karnınızı doyurun” dedi. Yediler yediler bitiremediler. Sonunda mürit sanki hiç el sürülmemiş gibi azığını topladı. Kısacık bir yemek duası yaptı.

O sofrada bulunanlar, o lokantada yemek yiyenler, oraları mesken tutup oturanlar bu duadan nasiplerini aldılar.
Bereket yağdı.

Bereket az bir süre lokantacının, benzincinin, şoförün, yolcuların, canlı cansız her mahlûkun önünde el bağlayıp durdu. Böyle bir rahmet ânında bir dilenci lokantanın kapısından patronun masasına doğru baktı. Patron o sırada sigarasını yakıyordu. Varsın yaksın. Yine de dilenciyi bal gibi gördü. Aklınca görmezlikten geleyim dedi. Hani sigara, yakıyor ya. Umursamazlıkla başını öte tarafa çevirdi. Bunun üzerine bereket bir daha kim bilir kimin yüzü suyu hürmetine dönüp gelmek üzere oralardan kaçıp gitti.
Bereket uzaklaşırken mürit onun ardı sıra bakıp durdu, içini geçirdi. Tövbe istiğfar etti. Otobüse bindi.

Şehre indiğinde müridi tanımadığı bir kalabalık karşıladı. Yani esasen o kalabalık oralarda her gün, her saat vardı. Asık yüzlü, çatık kaşlı bir kalabalık. Belli ki insanların her birinin hem çok mühim bir işi, hem çok acelesi vardı.

Mürit önce buralarda yaramaz bir iş olduğunu sandı. Öyle ya; bu kadar adam bir araya geldiğine göre. Sonra böyle düşündüğüne utandı. İnsanoğlu hep bir yaramaz iş etrafında mı toplanır. Belki de bu yanlarda bir düğün dernek vardır, ona gelmişlerdir dedi. Kalabalığı yarıp çıktı.

Bu defa müridi birbirine yapışmış koca koca binalar karşıladı. Sel gibi akıp giden arabalar, şehrin üzerine asılmış kara bir duman karşıladı. Meyus oldu mürit. Başını kaldırıp güneşe baktı. Güneş dahi ondan meyus idi, kara dumanın ardında donup kalmış idi.
Yola düştü mürit.

Geçip giderken oracıkta büzülüp kalmış olan bir ağacın yaprağını okşadı. Eli toza bulandı. Yaprak nefes darlığı çekiyormuş gibi inledi. Ona çevre kirliliğinden falan bahsetmeye başladı. Sonra bir kedi ile karşılaştı. Kediye selâm verdi mürit. Hayvan oralı değildi, burnunun dikine gidiyordu. Galiba ipin ucu kaçmıştı buralarda.
Sirkeci otobüs durağının önüne gelmişti. Elele tutuşmuş giden bir genç çifte “Sirkeci Durağı”nı sordu. Oğlan kıza, kız oğlana baktı. Gülüştüler. “Senin okuman yazman yok galiba beyamca” dediler. “Bak işte burası Sirkeci Durağı” elleriyle bir tabelayı işaret ederek, “Bakın yazıyor”, “Nereye gidecektiniz siz?” diye sordular,
Onlara gideceği yeri söyledi. Onlar da bilmiyor olmalılar ki, sağa sola bakınmaya başladılar. Sonra başka insanlar gelip toplandılar. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Ne olmuş, ne istiyormuş, kimmiş” diye itip kakmaya başladılar müridi. “Derken bir otobüs geldi. Kalabalık o itiş kakış ile otobüse saldırdı. Birbirlerini çiğneyerek otobüse doluştular. Mürit gerilerde kalmıştı. Tam o sırada başka bir sakallı onu görmüştü. Kolundan tutup bir kenara çekti. Derdine derman olmak istedi anlaşılan.

“Uyanık olacaksın kendini ezdirmeyeceksin. Baban olsa güvenmeyeceksin. Buralarda gemisini kurtaran kaptan. En sonunda “Paran var mı paran” diye, kendince müride nasihat etti, yol yordam gösterdi.

Mürit bu kara sakallı adamın çakmak çakmak gözlerine baktı. Gördü ki adam şehrin kitabında kendine uygun bir sahife bulmuş. O sahifeyi kesip cebine koymuş. Ona teşekkür edip selâmet diledi. Vardı kendi bildiğince efendisinin izine düştü. Sanki suya seccade saldı.

O varınca sokakların kat kat binaları katlarından soyundular. Ağaçlar silkinip uykudan uyandılar. Çiçekler açılıp gerçekten kokmaya başladılar. Betonlar, asfaltlar yarılıp kara toprak mis gibi ortaya çıktı. Arabalar, eşyalar hakimiyetini kaybetti. Lokantalar iki kap yemek çıkarmaya başladı. İnsanlar birbiri ile sarılıp helalleşti. Zenginler ellerini ceplerine atıp sadaka vermeye başladılar. Görülmedik işler oldu.
Mürit yürüyünce masalar, evraklar, iyi hal kâğıtları, hüviyet cüzdanları, diplomalar, harç ve pullar, çekler, senetler seslerini kestiler.
Bu hal üzere mürit tekkeye vardı.

Müridin “Allah” diyerek yarıp geçtiği kalabalık meğer tekkenin etrafını da sarmamış mı?
İşte o sıra şaşkınlık elverdi.

Bir elde testi, bir elde çıkın, kaldı mürit oracıkta.

Haliyle onu orada öylece bırakmadılar. İçeri alıp hatır sordular. Duydular ki tâ uzaklardan, bir dağ köyünden kopup gelmiştir,Efendinin hemşehrisidir diye baş üstünde tuttular. Lakin sıkı tenbih ettiler, kim Efendi çok önemli misafirler ile halvettedir şimdi görüşmek olmaz, hele biraz sabredesin.
Mürit bir köşeye çöktü oturdu. Köyden çıktığından bu yana başa gelen halleri bir bir fikreylemeye başladı.
Ne zaman ki kapılar açıldı, mürit uzun mu uzun bir odanın öte başında Efendisini gördü.

Efendi dahi onu gördü. Onu görmekle kalmadı, önünde domur domur terlemiş Akpınar’ın suyu ile dolu testiyi fark etti.
Hal dili ile gözgöze bir süre bakışıp anlaştılar.

Mürit anladı ki aşıp geldiği engeller efendisi ile arasında uzanıp gitmektedir. Bundan öteye geçmeyi edep dışı bildi. Parlak kumaştan elbiseleri ile diz kırıp oturmayı beceremeyen siyaset adamları, bankacılar, sanayiciler, polisler, askerler, artistler, din adamları; onların altında tüccarlar, memurlar, müdürler, şefler, şef yardımcıları. Hatta işçiler. Mürit bir ara garip başını kaşıyıp işsiz güçsüzleri de gördü.

Efendi ona kalkıp bir “Hoşgeldin” diyemedi. Testi ile arasında duranları çiğneyip geçemedi. Müridin hasret ateşini dindiremedi. Yandı mürit. Testiyi bırakıp tekkeden çıktı mürit. Bundan geri efendisi için de dua etti mürit.

Mustafa KUTLU

 
Mürit için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Kasım 2012 in Hikaye

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: