RSS

Etiket arşivi: Nail Varal

Çalma Neyzen

Bu nasıl bir çalıştır neyzen Allah aşkına?
Yeryüzünün bütün denizlerini üzerime yürütüp, bütün dağlarını üstüme mi yıkacaksın hiç acımadan bu gece?
Hangi acının metruk akşamlarını doldurdun yüreğinin yeminli düşlerine?
Kördüğüm bir zaman kan mı damlattı iniltiyle yıkanmış siyah saçlarının dalgalarına?
Ben sana “sus” demem,
yüzyıllarca üfle,
cehennemler gibi ateş hücum etsin üşüyen sırrıma ki,
alev alev yansın kutuptan kulelerim güneşlerinin yelelerinde
“hu.”

Biliyorum neyzen, ne tarafa dönersen dön aşka çarparsın şimdi.
O çıkar karşına gözlerini yumunca.
Onun sabahına uyanırsın sen uyuyunca.
Çek kamıştan elini canım acıyor,
parmakların perdelere değil kalbime dokunuyor be neyzen.
Ne o, aşka beni mi anlatıyorsun yoksa iniltilerinle?
Beni kıskanır aşk, söyleme çok büyüdüğümü, ihanetin en büyüğünü benim soluduğumu anlatma ona.
Zeytin gülüşlü kanatsız kuşların lanetine hapseder sevgiliyi, kıyamam.

Ey sesi gül kokan neyzen, bitmedi mi söyleyeceklerin?
Bu kadar derin soluklanıp durma, uyandırırsın mağarada uyuyanları.
Sıkıştım kaldım ebrunun mavi desenleri arasında,
çal ki dağılsın şu boyalar,
çözüleyim artık be neyzen.
Hadi çaldığın neyin en dip boğumundan al da ayrılığın ölmeye niyetlenmiş dizlerine çarp beni,
yoksa kanıma girecek hasretimin hançer-i ebrû dâdesi.

Düşlerini erteleme bu akşam ne olur, üfle.
Kutb-ün Nayi Osman Dede gibi çal,
yahut Kutb-ün Nayi Aka Gündüz Kutbay gibi.
Keskin bıçaklarla parçalar gibi hicranını,
nefesinle yak güzelliğimi görmeyen gözlerin fosilleşmiş bakışlarını.
Öldürmeye yemin mi ettin beni iniltilerinle?
Seni hangi taştan taşa vurayım, bu nasıl üflemek neyzen?
Hadi dostlar, küçük çocukları çıkarın meclisten, aşk konuşacak birazdan.
Neyzen âleme yine ızdıraplı bir çığlık atacak.
Yine dağları un ufak edip, felekleri birbirine çarpacak.

Sen hep böyle aşk mı üflersin neyzen?
Biraz da hicaz üfle yahut çargâh ya da segâh olsun semadan.
Sesinin ateş-i hicranından giryan eylediğin gibi asude ahvalimi,
başını yastıklardan düşür şu neyin ki kül olsun delirten çığlıkları.
Tutuşasın emi neyzen, tutuşturduğun gibi beni.
Bağrını lale denizlerine çalıp,
meftun eyle sesini firuze gönüllerde hadi.
Hadi, ay ışığının altında bir “mim” boyunca cevr ü cefâ-yi canan’a bağlan da,
eşkâlin silinsin yalan dünyadan,
süveydaya tutulurken akşamlar.

Hançerenin diplerinde kaldım.
“Hu” demek zorunda mısın aşka çalarken beni?
Tutuşacak kamışının denizleri, dur.
Sen muhrip misin ki böyle pervasız,
böyle pürmelâl taşlara vuruyorsun başımı hiç acımadan?
Gülibar meclislerde giryar oldu hazan-ı dide-i çehrem, yapma.
Ey kanla yıkanan melodiler,
kanım helaldir,
alın da sevgilinin sesine asın beni bu gece.
Örselenmiş gecelere sürün,
alın yazımın fütursuz harflerini.
Renklerini açın ayrılığın,
günahımı helal görün ne olur,
bağışlayın esrikliğimi,
ışıkları kapatın ey yorulmuş düşler,
karanlıkta da görürüm ben onun gözlerini.

Ne diye öyle durup durup sol yanına yıkılıyorsun sürekli?

İnsanın başı aşka düşer mi ölmeden?
Kalbinin üzerine çok eğilme beni görürsün.
Aşk fetih duasına durdu, kıyamet kopmaya başlar birazdan,
tedbirli ol,
toparlan.
Pürmelâl hâlini baş pareye yan da,
aşk makamında çal bu akşam.
Üflemekle yetinme sakın,
iniltilerinle dirilt kurumuş kemikleri.
Sesini buselikten koparıp şedd-i arabana çal son defa.
Son defa üfle, gözlerim geçerken parmak uçlarından bu gece – ki nevbahar giydirsin aynalar suretime vakitsiz.

Nasıl bir nefesle dokunuyorsun bağışlanmayı hak etmeyen şu gövdeye?
İçinin kuyularında boğma nefesini,
başım dönecek neyzen.
Bir solukluk üfleyiş yeter deli olmama,
üfleme öyle üst üste beni,
ziyan olurum.
Ağlamaktan buz tutmuş gözlerime bakma sakın gözlerini kapatıp.
Senin gözlerin ölüm ah,
senin gözlerin diriliş,
senin gözlerin bir devriliş mezarlığı be neyzen!
Az bırak beni kendi hâlime,
sus ki ölüp ölüp üzerine yağmayayım bu gece.
İçimdeki mescitleri yıktım ben,
imanım o,
ibadetim o oldu,
küfre düşmüşüm ölümlülere göre,
günahlardayım.
Ben zaten etraflıca susmuşum,
sen ne diye habire duvardan duvara çarpıyorsun sesimi?
Yakılacak aba mı kaldı bende ki, üstü kapalı zarflar atıyorsun önüme.

Şimdi kan damlayan tespihlerimi dervişliğimin uslanmaz yanlarından sıyırıp “fena fi yar” sırrında son yaratılışımın hatmini yapıyorum mahremiyeti ifşa olurken bu aşkın.
Hiç kimse benim kadar içten çağıramaz aşkı bil neyzen.
Hiç kimse bilemez ırmaklarımın nasıl aktığını yüzyıllardır ardından.
Bütün harfler Mevlevi gibi bir noktaya yığılmış sürükleniyor şimdi el-firakla geceye,
ah min’el aşk!
Tüm cümleler var olma savaşı veriyor onun güzelliğini anlatabilmek için,
sözlerin gizli bahçelerinde.
Kelimeler insicamsız sarsıntılarla deprem yalnızlığı yaşıyor,
görüyor musun fecr-i sadığa göz kırpan efsane güzelliğin ölümsüz gülüşlerini?

Yeter ey düş büyümesi,
ses pervanesi,
nefes tutulması,
ayan-ı aşk imamesi süveyda!
“Ben bin parçaya bölündüm.” diyorum semah meydanlarında,
sen durmadan üflüyor,
delirtiyorsun ketum hecelerimi secdegâhlarda. K
anıma girip kanlım mı olacaksın söyle be neyzen?
Bir nefeslik çığlık kaç kez ben,
ben kaç çığlık ederim,
gizli kalmış mahrem günahlara sor ki,
sırrı ifşa ettiğim için katlime ferman çıkartmış mahkemeler yakılmasın bir daha.
Aşk tüllenmiş bir Firdevs akşamıdır senin soluklarında.
Şimdi söyle bakalım kaç ölüm birbiriyle çarpışsa bir defa gözleri eder onun?
Ölmelere susamadım ben,
ölürken çok gördüm kendimi.
Kim annesinin kendisini doğurduğunu görür ölürken?
Ya kim aklımın günahına girer beni böyle viran olmuş bilirken?

Varlığın üzerine yemin ederim ki neyzen,
üfleyemezsin beni,
yetmez nefesin.
Ben göğüs boşluklarına sığmam,
kıyamet kadar büyük,
cehennem kadar sıcak bir sevdaya sahibim.
Notalarım günahım kadar ağır,
bestelerim onun gözleri kadar hafif,
sözlerim sonsuz bir gece kadar uzundur,
getiremezsin sonunu,
yiter gidersin.

Hadi söyle de güneşin doğduğu tarafa dönsün gözler.
Yasak yazgıları söyletip bana katlimi vacip eyleme.
Mansurlarla darağaçlarında kaldı diğer yarım.
Tam bin yıldır semah meclislerinde iniltilerle bekleşiyor pür-cefa kara bahtım.
Hangi kervanı çevireyim kuyuya.
Dön dön o var.
İçinde o,
dışında o,
sırrında o var.
Onu çırılçıplak günahıma sardım ben.
Şimdi ona iman ettim diye kâfir miyim ben neyzen?
Ben şehadet ediyorum ki o tek.
Onun da eşi benzeri yok ‘ehad’.

Kim bana mümin demeyecekse demesin.
Çeksin alsın cehalet abasını üstümden.
Bineceğim gemileri demirleyip limanlarda bıraksın,
yaksın da yelkenlerini rüzgârlara tutunan,
beni dibi olmayan kuyulara bıraksın, fark etmez.
Ben, senin feryadında tutunmuşum bu aşka ölmem bir daha.
Fecr-i kâziplerle oyalayamaz hiç kimse beni.
Ben âşık-ı arşa meftun olmuş,
ene-l hak sırrında Nil Nehri’ne dökülüp cuş-u ayan olmuşum neyzen.

Sus,
kan kaybına tutma bu yorgun bedenimi.
Ölmem bir daha,
ölemem o yaşıyorken dünyada.
Benim sevgimle büyümesi gereken bir çocukken gidemem şimdi,
çalma.
Çalma firak-ı hasretinden bin pare olan ruhuma ki vakitsiz ölmeyeyim bu akşam.

Nail Varal

 
Çalma Neyzen için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

ebruli ve sen gittin

Yıllarca çile çeken bir dervişin Fakr’a açlığı,
senelerini dört tarafı taş soğuklar arasında geçiren mahkûmun özgürlüğe hasreti,
ömrü vatansız geçen gurbetçinin sılaya özlemi gibi sana aç,
sana hasret,
sana özlemle dolu iken
gittin Ebruli.

Sana; Kâbe’nin örtüsüne tutunup:
Cennetine al beni diye ağlayanlar gibi yalvarmış
sevgi alınıp sevgi verilen cennetinde
bana da yer vermeni istemiştim sadece.
Her tarafı sarkıtlarla dolmuş bedenimi güneş sıcaklığı koynuna alıp eritmeni beklerken,
ansızın kayboldun ufuklardan toplayıp ışığını.

Keskin bir bıçak gibi gittin.
Savaş sonrası oğullarını kaybeden anaların acı feryatlarını bırakıp secdelerime
ağır bir zemheri gibi gittin.
Ah keşke gitmeyi bilemeyeydin de gidemeyeydin…

Ey kapısı benden önce hiçbir beşer için açılmamış mavi renkli cennetim!
Ey Naim Cenneti’nin güzelliğinin zekâtıyla yaratıldığı Sevgili, nerdesin?

Hangi gökyüzüne bakıp hangi hatıraları tutuyorsun aklında?
Hangi kayan yıldızın kanatlarına bağladın dalgalı saçlarının gün görmemiş yanını?
Hangi şarkılar ‘beni söyle’ diye diline sığınıyor,
yalvarıyor kalbine?

‘Bırakmam’ demiştin hâlbuki inanmıştım sana.
Çünkü aşk iman etmekti,
iman etmiştim sadakatine…
Heyhat,
yeni doğmuş fidanım,
duramadın köklü çınarlar gibi bulunduğun toprakta.
Bir ateş parlaması,
bir deprem titremesi,
bir rüzgâr inlemesi gibi esip gittin dünyamdan,
‘Gülü susuz beni aşksız bıraktın’ Ebruli…

Ben bu gün köklerimi koparıp gövdemden,
bir şehir gibi peşinden sürüklenirken,
sen buzdan bakışlarınla paletler sürüyorsun üstüme.
Ben;
‘izin ver ikimizi de içine alacak bir cennet var edeyim,
kudretimin nelere kadir olduğunu göstereyim diye yalvarırken kapında,
sen tenezzül etmiyor,
görmüyorsun halimi.

Ben,
sana yakın olmak için gölgelerinle sürünürken ardından gizlice,
sen güneşli havları tercih ediyor mahrum bırakıyorsun kendinden bilerek.
Arsız bir derviş gibi diz çökmüşüm kristal mabedine kaçma.
Dökmüşüm içimde biriken günahlarımı secdeye.
Tövbelerimle yıkamışım günahkâr yanlarımı.
Hiç çekinmeden;
‘Ben O’nun günahıyım’ deyip çıkarıp elbisemi çırılçıplak gök kubbeye asmışım.

Bak, safran kanatlı kuşların gümüş gagalarında taşınıyor masumluğum ebruli.
Ben modern çağın ihtiraslarında değil
Medine ezanlarının kutsal kollarında büyüttüm bu eşsiz sevdamızı.
Yedi uyurların kalplerine gizledim sevmelerimizi,
bu yüzden uyanamadılar rüyadan.
Yakub’un sevdasına,
Yusuf’un kovasına
Züleyha’nın rüyasına sakladım öpüşlerimizi.
Sevgimizi sürmeseydim Havva’nın çehresine,
ne Âdem yasak meyveden yer,
nede kurtlar toplanıp Yusuf’un Yakup’una giderdi.

Zannetme yorulurum Sevgili…
Zannetme ‘Sa’y etmekten kaçınırım ben seni.
Bu kaç yüz bininci kez dönüşüm etrafında bir bilsen.
Bir bilsen bu kaçıncı çaresizliğim Safa ile Merve’nin arasında koşarken yaşadığım…
Ayaklarım şerha şerha yarıldı,
tuz döküldü kanayan yaralarımın kapı aralığına.
Islak saçlarının dalgalı yanlarını dökerek temizledim yaramı.
Gönlümün İsmail’ini yerlere çarpıp zemzemlerle yıkadım acılarımı Ebruli.

Bir Mekke yalnızlığı yaşıyor şimdi yüreğim.
Yetmiş değil, yetmiş bin taş attım içimin putlarına.
Yeter artık, devrilecek şeytanım kalmadı Ebruli!
Harem sınırları içerisinde kestiğim bu kaçıncı kurbanım bir bilsen?
Bu kaçıncı adağımı göklere ısmarladım.
Kanımı değil Ebruli,
gözyaşlarımı akıttım yedi deniz içime, kurban ettim nefsimi isteklerine.
Yalın ayak baş açık senden başka her şeye örttüm kendimi,
haram kıldım sevgili.

Ah benim yarım kalan sevdam ah! Benim eksik çığlığım, kalp kırığım, yaman ayrılığım ah.

Sen yokken, ben sensizliğe ıslık çaldım her gece.
Her gece, ‘ihtiyacım varken’,
cennet bakışlarının örtülerini uyku tutmayan bebeklerin ağlamalarına sardım ben.
Tebessümlerinden beslenirken bu kalbim,
ben gözlerinin kahve renkli mevsimlerini örttüm üşüyen kelebeklerin kanatları üstüne.
Çaresiz bir annenin duaya kalkan elleri gibi açıp ellerimi,
gözlerinden martı gülüşleri biriktirdim heybeme.
Tebessümünün tarif edilemeyen renklerini döktüm gökkuşağının grileşmiş rengine.
Tüm kirli yanlarımı senin adınla yıkayıp
gözlerinin uçurumlarına astım korkmadan.
Yalnızlığıma değil kimsesizliğime,
sensizliğe türkü yaktım ebruli.
‘Sen dedim sustum,
‘Ebruli dedim sustum…
içime kuyular dolusu cam kırığı döktüler,
getiremedim gerisini ah!

Adını yanarak anmak demek,
yokluğuna duman duman tütmek demektir.
Soylu bir başladırış demektir hayata.
Aşk için yapılan tüm felsefi tanımlamaları
isminin dört harfine bağlayıp sallandırmak demektir.
Unutmak demektir her şeyi.
Bilememek bildiklerini,
anlayamamak anladıklarını,
hissetiklerini söyleyememek demektir.
Yeryüzünün kendi içine kıvrılıp bir Mevlevi gibi ekseninde dönmesi,
dört harfin dışındaki tüm harflerin ölmesi,
çiçeklerin utanıp solup sönmesi demektir.

Ey kırk yıllık nasır bağlamış yüreğimin
kanayan yaralarına
merhemler çalan
Meryem yürekli
ak güvercinim!

Ey kalbimi alarak
uzak ülkelerin yasaklı kentlerinde
yüzyıllık uykulara yatan nazlı gelinim,
her şey sen oldun şimdi.

Kim gülerse gülsün artık,
tebessümlerinde sana bir yol buluyor,
her bakışın arka sokağında senden işaretler yakalıyorum.
Masum bebeklerin içli tebessümlerine saklanmışsın yar.
Sen, düğün akşamlarında duyguları ıslanmış bir gelinin masum dudaklarında gizlisin.
Ona ilk defa dokunacak delikanlının özleminde saklısın.
Aşk ırmaklarında yıkanıp çıkmış gibi Firdevs kokar ellerinin renkleri.
Gülüşün, güneşlerle, yoğrulmuş kar denizlerinde savrulmuş gibi beyaz bir fırtına gibidir.
Uzak diyarlarda kervanlar yol bulur gülüşünün ışığında ebruli.
Her sabah beyaz kanatlı kuşlar gözbebeklerinden parıltılar soluyup çığlık çığlığa gökyüzüne uçarlar.

Konuşman,
sadece cümleleri dans ettirir gibi kullanman değildir.
Sen konuşunca
harfler birbiriyle öpüşür kelimeler birbiriyle sevişirdi Ebruli.
Sen konuşunca,
İsmail’in ayaklarına yürüyen yağmurlar,
gözbebeklerinin uçurumlarından üstüme dökülürdü ah.

Ezberledim seni sevgili. Hem de nasıl?

Hatmettim bakışının içinde yatan çocuk gülüşlerinin tüm surelerini.
Sayfa sayfa belleğime kazıdım kadife ellerinin süt kokan yanlarını.
Her santimetre kareni tertip ve kıraate uygun okudum.
Nereden okumaya başlamamı istersen iste,
okurum şimdi seni ben.
Bende, hangi sayfayı çevirirsen çevir sen çıkarsın karşına.
Hangi noktayı kaldırsan kaldır gülüşünü görürsün ardında.

Sen gittin…

Ve ben derin ve soğuk bir kuyu boşluğu,
sensizliği yaşadım her gece.
Senin olmadığın bir âlemde cenneti yaşamaktansa
olduğun bir yerde Cehennem’i yaşamayı daha çok sevdim Ebruli!

Yazdıklarımın seni tanımlıyor olamaması seni üzmesin sakın,
incitmesin kalbini.
Biliyorum, sana yazılan her cümle eksik,
seni şekillendiren her boya renksiz,
seni büyütmeye çalışan her dua yetersiz,
seni tavaf eden her beşer içtensiz, kısık bir yakarış Ebruli.

Bekle az kaldı,

Aşk ki beni dünyanın en zengin fakiri yaptı.
Seni O’nun istediği gibi anlatmama az kaldı.
Az kaldı eşsiz güzelliklerini varlığın maverasına çizmeme çok az kaldı Ebruli.

Az kaldı, ey yitik sevdam Ebrulim.

Nail Varal

 
ebruli ve sen gittin için yorumlar kapalı

Yazan: 02 Temmuz 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: