RSS

Etiket arşivi: Nikos Kazancakis

Çileci

YÜRÜYÜŞ

96 Ama birdenbire iç parçalayan bir çığlık içimde: “Yardım et!” Kim bağırdı?

97 Toparla gücünü ve kulak ver; insanın yüreğinin tamamı bir çığlıktır. Dokun ki döşünün üzerine onu duyabilesin; birisi çekişmekte ve bağırmakta içinde senin.

98 Ödevindir; her an, gece gündüz, sevinçte ve üzüntüde gündelik gereksinimin içerisinden bu Çığlık’ı ayırdedesin, güdüsel ya da kısıtlayarak ayırdedesin, nasıl uygun düşüyorsa kendi doğana öyle, gülerek ya da ağlayarak, etkinlik ya da düşünceler içerisinde, tehlike içerisinde ve bağırmakta olanın kim olduğunu duyumsamanın savaşımını veresin; ve bizim hep birlikte nasıl ordu düzenine geçebileceğimizin ve onu nasıl kurtarabileceğimizin.

99 İçerisinden en büyük sevincimizin, bir kimse bağırmakta içimizde: “Acı çekiyorum! Senin sevincinden sıyrılmak istiyorum! Darlanıyorum!”

100 İçerisinden en büyük umutsuzluğumuzun, bir kimse bağırmakta içimizde: “Umutsuzluğa düşmem! Güreşirim! Kafanın üstüne kancalayıp kendimi kınsızlaşırım bedeninden ayrılarak, kınsızlaşırım yeryüzünden ayrılarak, sığmam akıllara, adlara, eylemlere!”

101 İçerisinden en geniş erdemimizin, bir kimse ayağa kalkmakta, umutsuzca ve bağırmakta: “Erdem dar, soluk alamıyorum; Uçmak ufak, dar, alamıyor içine beni; insan gibi görünmekte Tanrı’nız bana, istemem onu!”

102 Yaban çığlığı işitmekte ve sarsılmaktayım. İçimde, yokuş yukarı çıkan tedirginlik bir düzene girmekte, ilk kez olarak, bütünlüklü bir insan sesinde, tüm yüzüyle dönüp bana seslenmekte – arıcana, benim adımla, atamın adıyla ve soyumun!

103 İşte o büyük dönüm noktası. Yürüyüşün özdeyişidir. İçorganlarını parçalayan şol Çığlık’ı işitmezsen, devinme!

104 Dayançla ve boyuneğerek izle kutsal görevini; önanıklığın birinci, ikinci ve üçüncü aşamalarında.

105 Ve kulak ver: uykunda, sevişmende, yaratımında, çıkar gütmeyen kıvançlı eyleminde ya da umutsuz derin sessizliğinin içerisinde, birdenbire Çığlık’ı işitebilir ve devinime geçebilirsin.

106 İmdiye dek yüreğim akmaktaydı, Evren’le inmekte ve çıkmaktaydı. Ama Çığlık’ı işitmeme değindi, bağrım ve Evren iki ordugâha ayrıldı.

107 Tehlikeye düşmüş birisi içimde, ellerini kaldırmış bana seslenmektedir: “Beni kurtar!” Birisi içimde yükselmekte, tökezlemekte ve seslenmekte: “Yardım et!”

108 Bu iki bengi yoldan hangisini seçeyim? Birdenbire seziyorum ki, tüm yaşamım bu karardan ötürü askıda; Evren’in tüm yaşamı askıda.

109 Bu iki yoldan yokuş yukarı olanı seçiyorum. Neden mi? Ussal savlar olmadan, herhangi bir kesinlik taşımaksızın kavramaktayım bu dönüm noktasında usun ve insanın bütün kesin- liklerinin ne denli çelimsiz olduğunu.

110 Yokuş yukarı olanı seçiyorum, çün ki oraya doğru itmekte yüreğim beni. “Yukarı! Yukarı! Yukarı!” Bağırmakta yüreğim ve izlemekteyim onu güvenle.

111 Duyumsamaktayım, bunu istemekte benden ilkel Çığlık. Onun yanına atlıyorum! Onunla özdeşleştiriyorum kendi yazgımı.

112 İçimde birisi çekişmesini vermekte bir yükü kaldırmanın; alışkanlığı, tembelliği ve gereksinimi yenerek beden ile usu birbirinden ayırmanın.

113 Nereden gelip nereye gittiğini bilmemekteyim. Gündelik göğüs kafesimin içerisinde yürüyüşünü ele geçirip, inleyişine kulak vermekteyim, dokunarak ona tüylerim ürpertmekte.

114 Kim o? Kulak kabartıyorum, imlemi koyuyorum ve havayı kokluyorum. Yokuşa vuruyorum kendimi, yukarı doğru arayış içerisinde, inleyerek. Korkunç ve gizil Yürüyüş başlıyor.

I. BASAMAK: BEN

115 İyi değilim, katkısız değilim, sessiz değilim. Dayanılmazdır mutluluğum ve de mutsuzluğum, dile dökülemez sesler ve karanlıkla doluyum; yuvarlanmaktayım tamamıyla gözyaşı ve kan bedenimin şol sıcak yemliğinin içinde.

116 Konuşmaya korkmaktayım. Yalandan kanatlarla donanmuşım, yüreğimin acımasız çığlığını birlikte boğmak için bağırmakta, türküler söylemekte, ağlamaktayım.

117 Işık değilim, geceyim; ama bir yalaz ki yuvalanmış içorganlarımın arasına, yemekte beni. Ben ışığın yediği geceyim.

118 Karanlığın içerisinde tehlikeyle, sıkılarak ve yalpalayarak uykudan fırlamaya ve birkaç saatliğine ayakta durmaya çalışmaktayım, ne denli dimdik kalabilirsem.

119 Boyuneğmez ufak bir soluk içimde savaş vermekte, mutluluğu, yorgunluğu ve ölümü yenmeye.

120 Savaş atıymış gibi bedenimi yalın, sağlam ve istekli tutayım diye alıştırmalar yaptırmaktayım ona. Katı bir eğitimden geçirmekte ve bağrıma basmaktayım onu. Başka bir atım yok benim.

121 Uyanık, arı, acımasız tutmaktayım aklımı. Salıveririm onu tükenmek bilmeden güreşsin ve yiyip bitirsin diye bu ışık bedenimin karanlığını. Karanlığı ışık yapacak başka bir dokuma tezgâhım yok benim.

122 Yalazlanmış, yiğit ve kaygılı tutmaktayım yüreğimi. Yaşamın tüm çalkantılarını, çatışkılarını, sevinçlerini ve acılarını duymaktayım yüreğimde. Onları usumdan daha yüksek, yüreğimden ise daha katı bir dizeme boyuneğdirmenin savaşımını vermekteyim. Evren’in kendini yokuş yukarı vurduğu dizeme.

SUSKU

457 Bir yalazdır insanın ruhu; oddan bir kuş, daldan dala, kafadan kafaya atlamakta olan ve bağırmakta: “Ayakta duramıyorum, yanamıyorum, hiç kimse söndüremiyor beni!”

458 Birdenbire od ağacı oluvermekte Evren. Dumanların ve de yalazların arasında, yangının doruğunda eyleşmiş, tutmaktayım odun katışıksız, serin, dingin ürününü, Işık’ı.

459 Bu yüksek doruktan bakmaktayım yokuş yukarı çıkan kırmızı çizgiye – titreyen, kanlı fosfor parıldamasına, beynimin yağmur sonrası buğulu kıvrımlarının içerisinden kösnük böcek gibi sürüklenmekte olan.

460 Ben, soy, insanlık, yeryüzü, kuram ve eylem, Tanrı topraktan ve akıldan olma hortlaklarız, ne iyi korkmakta olan bayağı yürekler için, ne iyi doğurduklarını sanan yalancıgebe ruhlar için.

461 Nereden gelmekteyiz? Nereye gitmekteyiz? Bir anlama iye mi bu yaşam? diye yürekler haykırmakta, kafalar sormakta kaosa çarparaktan.

462 Ve bir od içimde devinime geçti yanıt vermek için. Bir gün gelecek, kuşkusuz, od arıtacak yeryüzünü. Bir gün gelecek, odun yeryüzünü ortadan kaldıracağı. İsâ’nın Yeniden Gelişi budur.

463 Oddan bir dildir ruh, yalar ve çatışır tutuşturmak için acunun kapkaranlık urunu. Bir gün tüm Evren yangına dönüşecek.

464 Yangın ilk ve en son yapay yüzüdür Tanrı’mın. İki büyük od arasında raks eylemekte ve ağlamaktayız.

465 Parıltılar saçmakta, güneş ışınımlarını yansıtmakta düşünmelerimiz ve bedenlerimiz. Dinginlikle dikilmekteyim yanan iki od arasında; usubaşındalıklarım da devinimsizdir başdönmesinin içerisinde ve derim ki:

466 Çok kısadır zaman, çok dardır uzam yanan iki od arasında; çok uyuşuktur yaşamın şol dizemi – raks etmeye zamanım yok, ne de uzamım! İvmekteyim!

467 Ve birdenbire başdönmesi oluverir dizemi yeryüzünün, zaman kalkar ortadan, an burgaçlanır, bengilik oluverir, her bir nokta -böcek mi istersin, yıldız mı istersin, düşünü mü istersin- raks oluverir.

468 Tutukevi idi, ve tutukevi yerle bir olmakta ve korkunç güçler içeride özgürleşmekteler ve artık nokta da yok.

469 Çilenin en yüce aşamasının adı: Susku. Ancak içeriği en uç anlatımsız umutsuzluk ya da en uç anlatımsız sevinç ve de umut olduğundan değil. Ne konuşmayı küçümseyen en uç bilgi olduğundan; ne de bunu beceremeyecek en uç bilmemezlik olduğundan.

470 Susku demektir ki: Her tek kişi, bütün beden işlerinde görevini sona erdirmesinin ardından çabanın en yüce doruğuna varır – her bir beden işinin ötesinde çekişmeye girmez, bağırmaz; sessizce büsbütün olgunlaşır, tükenmeksizin, Evren’le bengileyin.

471 Armuzları bağlandı artık, gönüldeş oldular Dipsiz Kuyu ile, erkeğin tohumu ile kadının bağrının birlikteliği gibi.

472 Derin Kuyu karısıdır artık, onu işlemektedir, açmaktadır, içorganlarını yemektedir, onun kanının özünü dönüştürmektedir, onunla gülmekte, ağlamakta, yukarı çıkmakta, aşağı inmektedir; bırakmaz onu! Nasıl ulaşabilirsin Derin Kuyu’nun karnına, ürün vermesi için. Söylenemez bu, sıkıştırılamaz sözcüklere, düzeni altına giremez yasaların; her tek kişi kendi kurtuluşuna da iyedir, salt özgür olarak.

473 Öğreti yok, yolu açacak Kurtarıcı yok. Açılacak yol da yok.

474 Her tek kişi kendi başının yukarısına çıkarak, kaçıp kurtulur tümüyle çıkmazlardan oluşan küçük aklından.

475 Derin Susku’nun içerisinde, dimdik, korkusuz, acı çekerek ve oynayarak, doruktan doruğa ara vermeksizin yukarı çıkarak, yüksekliğin sonunun olmadığın bilerek, dipsiz kuyuya asılarak, söyle şol büyülü ve kurumlu kutsal andı:

476 İNANMAKTAYIM UÇBEYİ, İKİKÖKENLİ, ORDULAŞMIŞ, ÇOKÇEKMİŞ, GÜCÜSALTIK DEĞİL GÜCÜBÜYÜK, EN UÇ SINIRLARDA SAVAŞÇI, GÖRÜNÜR VE DE GÖRÜNMEZ BÜTÜN AYDINLIK GÜÇLERDE İLHAN BİR BAŞKOMUTAN OLAN BİR TANRI’YA.

Nikos Kazancakis
Çileci / Tanrı’nın Kurtarıcıları
Çeviri: Hârun Ömer Tarhan

 
Çileci için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Ağustos 2021 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Tırmanış

Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak
tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı,
kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini,
oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını
ve aklının köklerini yıkamasını duymak!
\”Sağa gideyim,\” \”Sola gideyim,\” demeyi düşünmeden
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek,
ve tırmandıkça heryerde Tanrı’nın soluduğunu,
yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,
çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek;
dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi
dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile
ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada.

Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması
sabahın sisinde,
ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska
altın ve gümüşten, göğsünden sarkan!

Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak
tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen
o vefasız yosmayı;
veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya,
geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik
derilerini.

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar,
kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı
verircesine
ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh,
ama uçurumdan korkarlar,
oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün
yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri.

Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz,
ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez
bastığı yere,
sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en
kurnazı,
artık ne Tanrı’nın ne de insanın ayak izleri döndürür
seni yolundan;
sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini,
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin;
bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini;
pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla.

Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün,
iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış,
şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda
bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu
ürkütmek için.

Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar
kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti;
güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan
ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.

Nikos Kazancakis

 
Tırmanış için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Ekim 2014 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: