RSS

Etiket arşivi: Recaizade Mahmud Ekrem

Zavallı Baba

On on iki senedenberi pek yakın vakte kadar görürdüm:

Yazın — Boğaziçi’nde ise — ekseriya Tarabye’de, Kalender’de, Yeniköy caddesinde — Büyükada’da ise — ekseriya büyük tur yolunda, Hristos çamlığında, Maden ve Ayanikola civa­rındaki kumluk sahillerde, hemen daima tenha mevkilerde, kışın Beyoğlu’nda, ekseriya Nişan­ taşı, Şişli cihetlerinde, bazen Taksim bahçesinde, Taşkışla önünden Gazhaneye giden o tenha yolda, ara sıra da köprü üzerinde daima beraber görürdüm.

Son zamanlarda bunlar -biri artık ihtiyarlık çağına varmış, diğeri ise sahavet mevsimini geçirerek ahdi şebabın devrei ulâsına henüz girmiş- iki vücut idi ki biri birinin gölgesi gibi biri birinden ayrılmazdı.

Üç beş sene mukaddem bir tesadüf bunların baba ile oğul olduklarını bana bildirmişti. Ondan sonra her tesadüf ettikçe hâlü hareket­lerine, muamelelerine bir hiss-i takdirü tes’it ile dikkat eder oldum.

Baba senelerden beri it’ab olunmuş bir beynin endîşe-i muhâkemât-ı rûzmerresini tercümeden artık tamamıyla âciz görünen yorgun, dalgın, hun-âlûde gözlerinin bakiyye-i nûr-ı hayatile ikide birde oğlunun vücudünü tekmil ihata etmiye çalışır.. Oğul, bu temâ-ı nûr-ı iştiyâk ile okşandığından mütelıassil mahzuziyetini imâ eden mağrur bakışlarile etrafını süzerek yoluna devam eder.

Renkler biribirine benzemez: Baba sarı, oğul ise karaya yakın kumraldır. Fakat müfrit denecek bir asabiyet-i mizâc, bir ciddiyet-i mişvar, bir iptilâ-yı tefekkür gerek babanın, gerek oğlun… hususa oğlun sîmâ-yı hazîn-i hayâtına müntabi’dir.

Bunlar az lâkırdı ederler.. Lâkırdıya en evvel başlıyan da mutlaka babadır. Konuşurlarken pek nadir olarak ikisinin de mağmum çehrelerinde – kat kat muzlim bulutlar altından fırlıyan şimşek gibi- hafif birer emâre-i ibtisâm görünür ki derhal zail olur.

Baba da oğula karşı mevcut olan iptilâyı ezelî-i ruh, alâka-i ebediye-i kalbiye hiçbir nazarı dikkatten mestur kalmıyacak derecede şiddetli ve ateşlidir. Bunun o yorgun, o dalgın nazarlarının bakiyye-i nur-ı hayâtında dem-be-dem nümayan olan inkisâr-ı bi-tâbî, bunun o serî’ül-intifa ibtisamatında gizlenmek istiyen arzû-yı bedihî-i bükâ imâ eder ki kem-terim ve nâ-tüvân bir emel-i hazin ile kahhar ve bî-amân bir endişe-i hâşine ma’reke-i heycâ olan ruh ve kalbi daima giryan-ı melâl, daima hûn-çekân-ı infiâldir. Mamafih oğluyla daima bera­ber bulunmak onu mes’ut eder gibi idi.

Şimdi biraz vakitten beri artık bunlara hiç­ bir yerde tesadüf etmiyordum. Bu mart ayı içinde bir sabah Büyükada’nın Hıristos orma­nına çıkarken ihtiyar babayı yalnız gördüm. Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâ­tının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.

Bu zavallı babayı bu hale getirecek musibet ne olabilirdi? Bunu düşünmiye vakit kalmadı, karşı karşıya geldik. Kendisini bir aşinayı kâdim gibi selâmladım. Ve gördüğüm hüsn-i mukâbeleden cesaret ala­rak, bilmem nasıl bir hissi tefahhusun ibramile: “Küçük refikinizi bugün beraber almamışsınız..” dedim. O anda zavallının her vakitten pek ziyade kızar­mış gözlerinden fırlıyan iki büyük katre-i te’es­sür sapsarı çehresinden aşağı yuvarlanırken bana cevap verdi:

Nijad’ı mı soruyorsunuz? O öldü…

Recaizade Mahmud Ekrem
Nijat Ekrem ve Tefekkür
Umuttepe Yayınları

 
Zavallı Baba için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Nisan 2022 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Recâizâde Mahmut Ekrem’in “mes’ûd” olma şartı bile âdeta Nijad ile eşitlenmişti.

Bu bölümde Recâizâde Mahmut Ekrem’in Yâdigâr-ı Şebâb, Zemzemeler, Tefekkür ve Pejmürde adlı eserlerindeki şiirler üzerinde durulacaktır. Ekrem, Yâdigâr- Şebâb adlı eserini aslında Nağme-i Seher’den önce yazmıştır. Ancak endişesiz, kaygısız hatta korkusuz bir hayat arayışının ilk örneği olduğu için bu bölümde değerlendirmek daha uygun görülmüştür.

Ekrem bu bölümdeki şiirlerinde, endişesiz bir hayat arayışı içerisinde olan, bunu başaramayacağını anladığı zamanlarda bu defa endişeden kaçmak için kaygıda kalmaya razı olan bir şair olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sebebi bu dünyada mutlu bir hayat geçirme arzusudur. Bunu bir şiirinde “Yaşamak isterim fakat mes’ûd!” (Ekrem, 1997: 245) mısraıyla kendisi de ifade etmektedir. Bu ifade aslında Ekrem’in bu bölümdeki şiirlerinin de ana düşüncesidir. Yâdigâr-ı Şebâb bu düşünce üzerine kaleme alınmıştır. Nijad Ekrem’e kadarki şiirlerin hemen hepsi bu düşünce etrafında teşekkül etmiştir. Fakat burada dikkati çeken nokta mesut bir hayatın sonu ve endişenin de en dehşetli sebebi olan kendi ölümünün, şairin bu düşüncesinde varlık gösterememesidir. Şair için, onun bu düşüncesini değiştirecek herhangi bir sebep yoktur. Ölüm bile burada etkisiz eleman gibidir. Hatta Nijad dışındaki diğer tanıdıklarının ve akrabalarının ölümleri bile onun bu düşüncesine etki edemeyecektir. Şair bu ölümlere “derinleşen düşüncenin ve ıstırabın ifade sebebi değil, âdeta öğrenilmiş bilgi, duyulmuş şoku” gibi yaklaşacak (Aktaş, 1996: 49), bu kaçınılmaz sonun bir gün kendi başına da geleceğini yani kendi ölümünü aklına bile getirmek istemeyecektir. Bu da endişenin gizli kaldığı şiirlerin yazılmasına sebep olacaktır. Çünkü endişe başkalarının ölümlerinden ziyade, kişinin kendi ölümün farkına varmasıyla ortaya çıkmaktadır (Tillich, 2014: 60).

Bu bölümdeki şiirlerinde kaygının endişeye dönme ihtimalinin yüksek olduğu ölüm anlarında şairin kendi ölümünü aklına getirmemek ve endişeden kaçmak için, bunu başaramayacağını anladığı zamanlarda da kaygıda kalabilmek için çok mücadele ettiği görülmektedir. Ancak kaygı da sonuçta sıkıntılı, huzursuz bir hayatın göstergesi değil midir? Şair bunun da çözümünü bulmuş ve belki de kaygıda kalabilmek için kaygıların en tatlısı, kendi ifadesiyle bir “dil-nişîn belâ” bir “tatlı zehr” (Ekrem, 1997: 304) olan, aşk kaygısını tercih etmiştir. Nitekim bu bölümdeki şiirlerin çoğu bu kaygı üzerine yazılmıştır. Bunun bir sonucu olarak da şair zamanla kaygıya alışmış, onu sevmeye başlamış, ondan vazgeçemez bir hale gelmiş ve “aşk ile geçsin hayâtım ateşîn” (Ekrem, 1997: 384) diyerek âdeta bunu formülleştirmiştir. Bu durum oğlu Nijad’ın ölümüne kadar devam edecektir. Nijad’ın ölümüyle birlikte bu dünyada “mes’ûd” bir hayatın mümkün olmadığını anlayacak, yavaş yavaş kendi ölümünü aklına getirmeye başlayacak ve daha da önemlisi endişeden ne kadar kaçmaya çalışırsa ona o kadar yaklaştığını fark edecek ve en sonunda endişeye teslim olacaktır.

Yâdigâr-ı Şebâb bu söylediklerimizin ilk örneğidir. Şair bu kitabında gençlik yıllarını hatırlamakta ve ona göre “mes’ûd” bir yaşamın göstergesi olan endişesiz, kaygısız ve bazen korkusuz bir hayat tablosu karşımıza çıkarmaktadır:

“Ne güzeldir hele eyyâm-ı şebâb
Ömr-i insândan odur belki nisâb
Doğrusu fasl-ı şebâbın edemem
Zevkini lezzetini add ü hesâb
Hâlet-i ömr-i beşer hakkında 

Beni ger eyleseler isticvâb
Gençlik olmasa-derim- bu hayât 

Bizedir mahz-ı belâ mahz-ı azâb
Ukalâ elbet ederler tasdîk
Bu sözün olduğunu ayn-ı savâb” 

Şair gençlik yıllarını insan ömrünün merkezine almaktadır. Bunun sebebi mutluluk yılları olmasıdır. Hesapsız zevklerin, lezzetlerin faslı olan gençlik zamanları insan ömrünün de aslı, esasıdır. Daha sonra şair bu zevk ve lezzetleri sıralamaya başlar. Endişesiz bir yaşam arayışının işaretleri olduğu için bunların bir kısmını buraya almak istiyoruz:

“Ne dili zâr edecek bir gussa
Ne beni bağlayacak denlü emel
Gönlümü eyler idim nağme-serâ 

Âşkane ederek tarh-ı gazel
Zâhir ü bâtın-ı ahvâlim idi
Arzû eylediğimden de güzel” 


“Eylesem her nereye atf-ı nazar 

Görünürdü bana pür-zînet ü fer
Neş’eden eyleyemezdim temyiz 

Yerde şebnem mi yâ gökte ahter
Gündüzün rûhta bir başka ferah 

Geceler kalbde bir şevk-ı diger
Subh-dem hâbdan açtıkça gözüm 

Yanağım garî-i mürgân-ı seher
Ne başımda bir ağırlık meselâ
Ne vücûdumda kırıklıktan bir eser
Vaktimi hoşça ederdim imrâr
Bir nice iş bulup akşâma kadar” 

Mutluluk tabloları devam etmektedir. Hatta şair mutluluktan yerdeki çiy taneleriyle gökteki yıldızları bile ayırt edememektedir, âlem bir başka güzeldir onun için. Bu tabloda sıkıntılara, kederlere, gamlara yer yoktur. Eğer olacaksa da ya sözde kalacak ya da ancak aşk üzerine olacaktır.

“Yazmasam şi’rde lafz-ı kederi 

Rast gelmezdi makalimde bile
Başka bir zevk duyardım farazâ
Hâlet-i hüzn ü melâlimde bile” 

Eğer şiirlerimde kederli sözleri yazmasam, konuşmalarımda böyle sözlere asla rastlanmazdı, demektedir şair. Kederli sözleri bile şiirlerinde sırf laf olsun diye söylemektedir. Hatta “hâlet-i hüzn ü melâl” ifadesinin bile burada bulunma sebebi budur. Bu, mutluluk tablosuna halel getirecek bir durum değildir. Ancak yine de bu tabloda sadece bir derde müsaade edilmektedir:

“Aşka şevk u meyelânım var idi 

Yüreğimde heyecânım var idi
Böyle bî-derd değildim evvel
Dilde bir derd-i nihânım var idi” 

Şairin dert olarak gördüğü sadece aşktır. Bu tabloda başka bir derde de yer yoktur zaten. Burada “derd” kelimesi kaygı anlamında alınabilir. Dolayısıyla şairin aşk kaygısına sahip olduğu söylenebilir.

Bu şiirde geçen tek endişe kelimesi bile huzursuzlukları, dertleri içinde barındıran asıl manasında değil de ancak düşünce manasında bu tabloda yer edinebilmiştir.

“Bahr-i ma’nâ olan endîşemden
Kilk-i sehhârıma imdâd edeyim” 

Mana denizi olan fikirimden büyülü sözler yazan kalemime yardım edeyim. Endişe kelimesi burada düşünce manasında kullanılmıştır. Ancak sonra bu tablo değişmeye, gençlik elden gitmeye başlar. Şairin yaptığı ise giden gençliğin ardından hasretle bakmaktır:

“Zannerdim ki tagayyür gelmez 

Gençliğin gitse de hale heyhât
Gençlik gitti bütün mahv oldu 

Ne kadar varsa gönülde hevesât
Geçti rü’yâ gibi âh ol demler!
O güzel günler o hoş âlemler!” 

Şair bu dünyanın fâni olduğunun, gençlik gibi her şeyin ve kendisinin de bir sonu olduğunun farkına varmış gibi gözükmektedir. Çünkü giden gençlik aslında kendi gençliğidir. Ancak sonuç böyle olmamıştır. Bu şiirden sonra şairin artık her şeyin ve en önemlisi de kendisinin bir sonu olduğunun farkına varmış bir şair olarak karşımıza çıkması beklenirdi. Ancak Ekrem böyle yapmaz. Gençlik yıllarındaki bu mesut hayatı Nijad’ın ölümüne kadar aramaya devam eder. Taze bir delikanlı gibi bazen bir tabloda, bazen tabiatta, bazen bir çiçekte, bir kaval sesinde ve bazen de sevgililerin kollarında bu hayatın peşinden koşmaktan zevk alır. Yakınlarının ölümleri bile onu bu arayışından vazgeçiremez. Bu durumda onun Yâdigâr-ı Şebâb’ı aslında burada sonlandırmadığını Nijad Ekrem’e kadar daha da geliştirerek yazmaya devam ettiğini de söyleyebiliriz. Hatta Yâdigâr-ı Şebâb’ta geçen şu bölümün onun, Nijad’ın ölümüne kadar yazdığı şiirlerdeki mizacını gösterdiğini söylemek de mümkündür:

“Deli gönlüm ne kadar ser-keş idi 

Ne gönül sanki o bir âteş idi
Kelebek miydi mizâcen ne idi 

Mâ’il-i ülfet-i her meh-veş idi
Gâh olur vuslat ile şîrinkâm 

Gâh firkatle merâret-çeş idi
Yâ gönül kabil-i taksîm idi yâ 

Bir değil bende gönül üç beş idi
Mümteziçlerdi o rütbe güyâ
Aşkla ikisi bir kardeş idi” 

Gerçekten de o, Nijad Ekrem’e kadarki şiirlerinde, mutlu bir hayatın tek kaynağı olarak gördüğü sevgililerin ve aşkların peşinden uçan kelebek mizaçlı bir şair gibidir. Kendi ifadesiyle aşk, ya bölümlere ayrılmış ya da birden fazla olan gönlüyle imtizaç etmiştir artık.

Görüldüğü gibi şair bu kitabında ne endişeye, ne kaygıya, ne de korkuya yer vermek istemiştir. Endişe kelimesinin geçtiği tek yerde de durum farklı değildir. Şairin amacı mesut bir hayatı bütün mutluluklarıyla göstermektir. Dolayısıyla bu hayata gölge düşürebilecek her şeyden uzak durmaya çalışmıştır. Onun bu kitabında müsaade ettiği tek kaygı ise aşktır. Ancak şair, Yâdigâr-ı Şebâb’da dile getirdiği mesut bir yaşam arzusunu oğlu Nijad’ın ölümüne kadar yazdığı şiirlerde aramıştır.

Zemzemelerde de aynı arayış devam etmiştir. Bu arayışta şairin ilk baktığı yer bir tabiat tablosudur.

“Mevlûd neden harîs-i mâder? 

Mâder ne için esîr-i nevzâd 

Âyâ ne safâ bulup da duhter 

Olmuş kuzusuyla ünse mu’tâd? 

Fermân-ı muhabbete ser-â-ser
Fıtrat neden oldu böyle münkâd? 

Yâ Rab sana doğru fikri i’lâ
Etmez mi bu cennet-i temâşâ!” 

Zemzeme’nin birinci kısmında bulunan “Tasvîr” başlıklı yukarıdaki şiirin altına, bu şiirin “Mir’at-ı Âlem nâmındaki musavver mecmuânın dokuzuncu nüshasında münderic bir resim için” yazıldığını söyledikten sonra şöyle bir not düşmektedir: “Resm-i mezkûr on üç on dört yaşında bir köylü kızın ve ihtimâl ki bir kız çobanın yeni doğmuş bir kuzuyu kucağında tutup sevdiğini ve kuzunun anası da müştâkâne ve hâifâne yavrusuna hasr-ı nazar ederek dehen-güşâ-yı feryâd olduğunu irâe eder.” (Ekrem, 1997: 160) Ekrem’in talebeleri sayılan Servet-i Fünûn şairlerine kendi dönemlerinde rağbet gösterecekleri resim altına şiir yazma alışkanlığının icazeti sayılabilecek bu şiiri aynı zamanda bir tabiat tablosunda endişesiz bir hayat arayışının da ilk örneğidir. Buraya sadece bir bölümünü aldığımız bu şiirde mesut bir hayata gölge düşürebilecek endişe ve korkular yoktur. Şairin tek razı olduğu kaygı ise “fermân-ı muhabbet” tamlamasıyla dile getirdiği aşktır. Fakat fıtrat neden bu muhabbet karşısında boyun eğmektedir? Bu soruyu soran şairdir ve cevabını da sonraki mısralarda vermektedir: Fıtratın boyun eğmesinin sebebi bir tablo da olsa bütün korku, kaygı ve endişelerden azade mesut bir hayatın karşısında duruyor olmasıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi şairin bu tabloda dikkatini çeken asıl şey, bir çoban kızın yeni doğmuş bir kuzuyu muhabbetle kucaklaması değil, onların mesut olmasıdır. Bunu şiirde sürekli kullandığı “cennet” kelimesinden anlamak mümkündür. Şair tablodaki hayatı mutluluk yeri olan cennet hayatına benzetmiştir. Hatta böyle bir hayatı kendisinin de temenni ettiğini gösterircesine Allah’ın da bunu temaşa edip etmediğini sormuştur.

Burada ayrıca şair her ne kadar tabloya da baksa tabiatı merkeze aldığı için ayrıca romantiklerin etkisinin olduğunu söylemek de mümkündür. Zira onlara göre “tabiat eşsiz güzellikleri ile bulunmaz bir ilham kaynağıdır” (Çetişli, 2006: 76) Nitekim şair de ilerleyen şiirlerinde bu ilham kaynağını sürekli gösterecektir.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi aşk kaygısı bunların dışındadır. Çünkü şair aşkla gelen her derde razıdır. Nitekim aynı şiirde geçen aşağıdaki mısralarda da şairin bu tür kaygılara sahip olduğu söylenebilir. Bunların endişeye yükseltebilecek kaygılar olmadığı açıktır. Çükü sonlu ve sınırlı olanlarla bağlantılı geçici duygulardır bunlardır:

“Ey mûnis-i cân nedir efgân 

İncitti mi kollarım vücûdun? 

Nevhanla derûnum oldu sûzân 

Âteşli midir senin sürûdun?
Gönlümde melâl eder nümâyân 

Sâkin nazar-ı keder-nümûdun. 

Bîzâr mısın muhabbetimden,
Rencîde misin harâretimden?” 

Zemzeme’nin birinci bölümünde ölümle ilk karşılaşma “Tahassür” adlı şiirde gerçekleşmektedir. Ekrem bu şiirini dünyaya gelir gelmez vefat eden kızı Pîrâye için kaleme almıştır. Ancak endişe varlığın muhtemel bir yokluğu fark etmesi ve ölüm, endişenin en önemli kaynağı olmasına rağmen bu şiirde endişeye rastlamak mümkün değildir.

“Âh kim Pîrâye’min işte bu yerdir meskeni! 

Şu siyeh topraklar olmuştu o nûrun mahzeni.
Gelmedim on beş sene bilmem ne yanda medfeni. 

Ey mezâristân bana ettirme âh u şîveni!
Rahm edip âgâh edin ey servler taşlar beni! 

Bî-nişân terk eyledim eyvâh evlâdım seni!
Söyle yavrum eyleyeyeim şâdâb giryem hâkini?
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?”

Ekrem burada, kendi ölümünü aklına getirmekten öte, henüz ölüm endişesinin bile farkına varamamış bir şair gibidir. O âdeta duyulmuş, öğrenilmiş sıradan bir olay karşısındadır. Aslında bu normal bir durumdur. Çünkü endişeyi ortaya çıkaran şey, kâinattaki her şeyin fâni olduğunun farkına varılması, hatta başkalarının ölümlerinin tecrübe edilmesi bile değil, “bu olayların bir gün ölecek olduğumuza dair hep üstü örtük olan farkındalık üzerindeki etkisidir” (Tillich, 2014: 60). Burada şairin böyle bir farkındalığa sahip olmadığı ortadadır. Bu şiirde onu kaygılandıran sadece on beş senedir ziyaret etmediği kızının kabrinin yerini bulamamasıdır. Ölümün onda uyandırdığı duygu henüz bu kadardır. Şiirin sonuna kadar da hep bu kaygısını dile getirir. Burada kaygının göstergesi “bî-nişân terk eyledim” ifadesidir.

“Züldür on beş yılda bir kerre ziyâret kabrini. 

Yok hicâbımdan taharrîye cesaret kabrini.
Ger zamân ettiyse pâmâl-i hakaret kabrini, 

Bir vazîfeydi bana etemek imâret kabrini. (Bir avuç hâk-i mübarekten ibâret kabrini!) 

Eylemez kimse bana hayfâ işâret kabrini,
Söyle yavrum eyleyeyeim şâdâb-ı eşkim hâkini
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?” 

Burada ise kaygının göstergesi yine kabrin yerini bulamadığını söylediği “eylemez kimse bana hayfâ işâret kabrini” mısraıdır. Diğer bölümlerde de “bî-nişân koydum seni”, “cüstücû eyler gözüm”, “câygâhın söylemez mâdâm kabristân” ifadeleri bu kaygısının diğer göstergeleridir ve her bölümün sonunda tekrar ettiği mısralar ile de bu kaygısını dile getirir şair:

“Söyle yavrum eyleyeyeim şâdâb-ı eşkim hâkini
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?” 

Görüldüğü gibi ölüm karşısında şairin düşündüğü tek şey kızının kabrinin yerini bulamamasıdır. Onun bu şiirinde ölümün hakikatine varamamış, sadece ağlayan fakat neden ağladığını da aslında bilmeyen bir ruh hali vardır. Bu ruh halini endişeyi kendinden uzaklaştırmak olarak yorumlamak da mümkündür. Çünkü şair âdeta ölüm karşısında, onun dehşetinden korunmak ve endişeden kaçmak için bulduğu başka nesneler ile kendini oyalamakta ve böylece endişeyi de aldatmaya çalışmaktadır (Kierkegaard, 2004a: 235). Zemzeme kitaplarındaki şiirlerinin hemen hepsinde aynı durum geçerlidir. Şûrâ-yı Devlet azalarından Mithat Bey’in kızı için yazdığı “Mersiye” adlı şiiri de bunlardan birisidir. Burada da, şiir ölümle ilgili olarak kaleme alınmış olmasına rağmen, henüz ölüm endişesi yoktur:

“Fâhriye’m dört buçuk yaşında senin 

Yaraşır mıydı toprağa bedenin?
Gömleğin çâk edip yamân eller 

Biçtiler cismine göre kefenin
Şimdi ıslak durur sirişkimden 

Koklayıp öpdüğüm o pîrehenin
Söyle yalnız mısın ciğer-pârem 

Isıtan yok mu hâk içinde tenin?
Bülbül-i nâtıkan neden sustu 

Soldu mu âh gonçe-i dehenin?
Hûn eder kalbi zikr-i her hâlin 

Ağlatır çeşmi yâd-ı her suhanın
Görüyor gözlerim meleklerle
Seyr ü ârâmını semâda senin!”

Şair ölüm karşısında sadece kabirdeki kişinin yalnızlığını ve kabrin soğukluğunu aklına getirir. Kendi ölümü henüz aklına gelmemektedir. Bu da endişenin varlık göstermesine engel olmaktadır.

“Çiçek” isimli şiirine baktığımızda da şairin tabiatta aradığı şeyin bundan farklı olmadığı görülür. Her ne kadar âlemin yokluğa yakın olduğunu söylese de bu yokluk âleminde henüz kendisi yoktur. Şair âdeta bahsettiği bu yokluk âleminin dışında yaşamaktadır. Onun için bu âlemde zevali en hazin olan sadece iki şey vardır. Birisi solmuş bir çiçek, diğeri veremli bir kızdır. Ekrem için yokluğun değeri henüz bu kadardır:

“Gerçi âlem bütün fenâya karîn, 

İki şeydir fakat zevâli hazîn:
Biri solmuş şükûfedir bâriz
Ya nedir dîğeri? Verem bir kız?” 

Kişinin kendisinin olmadığı böyle bir yokluk âleminde endişenin olması da beklenemez. Zaten endişesiz bir hayat arayışının göstergesi olarak değerlendirilebilecek başka bir metin olan “Bahar” adlı şiirinde de şair tabiattaki canlılar üzerinden bu arayışını dile getirirken şöyle demektedir:

“Ne bir endîşesi ne bir gamı var
Şevk ile raks eder çalar tanbur” 

Görüldüğü gibi “endişe” kelimesi kullanılmış olsa bile bu şiirde edişe yoktur. Çünkü öncelikle endişenin hayvanlarda olması mümkün değildir. Endişe insana mahsustur. Bu onun ruhsal bir varlık olması ve bir sentez oluşturmasından dolayıdır (Kierkegaard, 2004a: 231). Bu iki özellik hayvanlarda yoktur. İkinci olarak sonlu ve sınırlı durumlarla ilgili değil, sonsuz ve sınırsız olanla ilgilidir. Bu şiirde böyle bir özellik de yoktur. Dolayısıyla burada geçen “endişe” kelimesi kaygı anlamında kullanılmıştır.

Endişesiz bir hayat arayışının başka bir göstergesi de “Çoban” adlı şiiridir. Yine romantiklerin etkisinin açıkça görüldüğü ve Servet-i Fünûn şairlerinin tabiata açılma düşüncelerinin bir kıvılcımı gibi değerlendirilebilecek bu şiir, tabiatta geçen tam bir sefa hayatını konu almaktadır. Şehirlerde yaşayan ve tabiata hiç çıkmamış kişilerin sandığının aksine bu hayatta dertlere, kederlere yer yoktur. Endişe ise bu hayatın yanından bile geçemez. Çünkü aslında endişe ve kaygılara sebep olması gereken her şey bu şiirde neşe ve zevkin kaynağı olarak gösterilmiştir.

“Doğmadan âftâb olur bîdâr 

Hâb-ı nûşîn-i istirâhatten.
Kesbedip ma’nevî ibâdetten 

Yüreği inbisât ü zevk u mesârr 

Bir hevesle kıyâm eder işine
Yer içer tâze sütle tâze balı. 

Hele memnundur iştihâsından 

Hazzedip mandıra havâsından. 

Ne konak arzu eder ne yalı.
Belki geçmez cinân da fikrinden!
Emr ü nehy eyleyip safîr-i zenân 

Sürüyü sevk eder çerâgâha.
Onu ta’akîb ile düşer râha 

Kendi de dil-güşâde vü ferhân.
Hem gider hem cihânı seyreyler.” 

Hâmid’in Sahra adlı kitabının köy hayatını anlatan kısımlarını aklımıza getiren Ekrem’in bu şiiri “zevk”, “neşe” ve “hoş” gibi kelimeler etrafında yeniden okumak mümkündür. Böyle bir okuma neticesinde şiirin bu kelimeler etrafında teşekkül ettiği, bu kelimeler şiirden çıkarılırsa şiirin çöktüğü görülecektir.

Daha önce Yâdigâr-ı Şebâb’da da gördüğümüz gibi bu hayatta olacaksa eğer sadece aşk kaygısı varlık gösterebilir. Bunun dışındaki kaygılara da yer yoktur.

“Haste-i aşktır. Bu illetten 

Çoban âh eyler inler ağlar da 

Ömrü geçmekle kırda dağlarda 

Neden olsun berî o lezzetten?
Hiç, bir insan yaşar mı sevdâsız?” 

Yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi, bu şiirde de kişinin ölüme adım adım yaklaşması bile endişenin ortaya çıkması için yeterli olamamaktadır. Hatta tam tersine bu, kişinin zevkini, neşesini arttıran bir durumdur. Çünkü “Çoban” şiirine göre tabiat hayatı, ölümün bile etki edemediği, tek saadet kaynağıdır.

“Böyle demler geçer çoban bilmez 

Hafta, ay, yıl esâmil-i eyyâm.
Azalıp bitse de hayâtı müdâm 

Neş’esi, zevki artar eksilmez.
Kâm alır muttasıl tabî’attan!” 

Görüldüğü gibi, bütün somut kaygı ve korkuları gölgede bıraktığı, onlara muazzam bir ciddiyet verdiği ve kişinin son anında değil yaşadığı her anında yanında olduğu için doğrudan bir ölüm tehdidinin olmadığı yerde dahi kişiyi endişeye düşürmesi gereken ölüm (May, 2014: 67-68) bu şiirde etkisiz eleman gibidir. Bunun sebebi şairin aradığı mesut hayatta ona yer vermek istememesidir.

“Girye-i Hasret”, “Tehâlüf-i Hissiyât”, “Tesdîs”, “Kıtaât”, “Diğer”, “Şarkı”, “Gazel” ve “Gazel” (Ekrem, 1997: 179-205) adlı şiirleri birinci Zemzeme’de aşk kaygısına gösterilebilecek diğer örnekler arasında sayılabilir.

İkinci Zemzeme de yine aşk kaygısıyla başlamaktadır. “Aceb Kimdi?” ve “Pek Severim” adlı şiirleri bu kaygının örnekleri arasında sayılabilir. Bu şiirlerde de endişe henüz yoktur. Özellikle “Pek Severim” şiiri şairin mesut, endişesiz bir hayat arayışında tabiata verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca bu şiir endişeden kaçıp kaygıda kalabilmek için nasıl mücadele ettiğini göstermesi açısından da ilgi çekicidir. Şair, tabiatta sevdiği şeyleri sıraladıktan sonra gözü bir anda bir mezara ilişir.

“Rûhuma sengler verir sıklet, 

Çekemez bâr-ı dûşu mahviyyet; 

Yeter üstündeki çemen zînet; 

Hey’etindengönül bulur rikkat;
Hâk-ber-ser mezârı pek severim.” 

Bu sözleri söyleyen bir şairin bundan sonra artık sadece endişede kalması beklenir. Çünkü en dehşetli hakikat olan ölüm devreye girmiştir artık. Bu hakikat sıralanan bütün zevklerin ve en önemlisi kişinin bir sonu olduğunun habercisidir. Bu da en önemli endişe kaynağıdır. Fakat burada şair, âdeta endişeden kaçarcasına, hızlı bir hamleyle kendisini ölümün kucağından alıp bir anda bir âfetin kucağına atmıştır. Bu ancak Ekrem’in yapabileceği bir şeydir. Şairin bu tavrı endişeden kurtulmak için aşk kaygısına razı olmak anlamına gelmektedir. Ancak bunda başarılı olamayacağı da açıktır. Çünkü endişe bir kere ortaya çıktıktan sonra kişiyi kendi varoluşunun kucağına teslim etmeyinceye kadar rahat durmayacaktır. Dolayısıyla şairin burada yaptığı Kierkegaard (2004a: 235)’ın ifadesiyle endişeyi oyalamaktır. Nitekim bu oyalamama Nijad’ın ölümüyle kendinin bir sonu olduğunu fark edinceye kadar devam edecek, fakat ondan sonra şair endişeye teslim olacaktır.

Yaşatan gönlümü muhabbettir, 

Hüzn-i sevdâ safâ-yı işrettir; 

Aşka girye başka lezzettir.
Ki sebeb giryeme bir âfettir.
Ağlarım âh u zârı pek severim.”

İkinci Zemzeme’de bulunan şiirlerin neredeyse tamamında ölümün ele alınışı böyledir. Bu da endişenin varlık göstermesine engel olmaktadır. Bunun sebebi şairin henüz ölüme nesnel bir bakış açısıyla yaklaşmasıdır. Endişenin varlık gösterebilmesi için ölümle nesnel değil, öznel bir karşılaşma gereklidir. Bu da tam manasıyla ancak oğlu Nejad’ın ölümüyle gerçekleşecektir.

Bu kitabında Ekrem’in endişeye en çok yaklaştığı şiiri “Mağruka”dır. Gece yarısı uyanıp aşk acısından ötürü intihar eden bir kadın için, onun ağzından yazılmıştır bu şiir. İntihar fikri ve bunun tek kurtuluş yolu olarak gösterilmesi açısından (Çetişli, 2006: 75) romantizmin de etkisinin olduğunu düşündüğümüz bu şiir şöyledir:

“Herkes uyumuş göründü fırsat, 

Devrân veriyor demek ki ruhsat.
Hep uykuda halk bir sedâ yok,
Elbette ki başka cân fedâ yok.” 

Burada “ruhsat” kelimesiyle anlatılmak istenen intihar düşüncesidir. Şair, kadını intihara götüren şeyin ne olduğunu araştırmaya koyulur.

“Bî-derd olan uykuda gerektir 

Uykuyla hayât müşterektir.
Mûcib ne ki olmayıp da nâ’im 

Olsun bu zamânda kimse kâ’im?
Aylarca bu maksada çalıştım
Âsûde görünmeğe alıştım.” 

Ancak dertsiz olanlar uyuyabilir, uyuyamayanlar dertli olanlardır. Bu dayanılmaz bir dert taşıdığının göstergesidir. Burada “âsûde” kelimesi dert, kaygı, endişe anlamında kullanılmıştır. Daha sonra şair, kadının ağzından intihara götüren bu derdinin nasıl dayanılmaz olduğunun ve bunu nasıl gizlediğinin alametlerini sıralar:

“Gönlümde bükâ yüzümde hande 

Bir kerre şaşırmadım sühende;

Geçmezdi gülûyu âh-ı cângâh 

Tâ olmaya kimse hâle âgâh;
Kirpikte dururdu eşk-i dîdem 

Mahfî idi ducret-i şedîdem;
Esrâr-ı kazâ nühüfte kaldı 

Güftâr-ı kazâ ne-güfte kaldı;
Her gün bu demi te’emmül ettim 

Tazyîk-i dile tahammül ettim
Bir kimse yüzümden almadı renk 

Ma’zûr ola eyledimse nîreng:
Artık nereden olup haberdâr 

Nısf-ı şebe dek kalıp da bîdâr
Bir kimse beni tecessüs etsin
Ya zemzememi tahassüs etsin?” 

Bu alametleri endişe olarak değerlendirmek mümkündür. Bu açıdan bakılınca intiharı düşünen kadının “Etrâfa nazar-künân” bölümünde uçurumun kenarına gelip kendi imkânlarına baktığını söyleyebiliriz.

“Sâ’at yedi mi sekiz mi âyâ? 

Muzlim gece ol kadar ki güyâ,
Vâki’ olacak gibi bu sâ’at 

Bir gizli cinâyet ü şenâ’at!
Müdhiş bir mehâbet-i şebâne! 

Muhavviş bu garâbet-i şebâne!
Etrafımı zıll-ı merg tâ’rif 

Emvâc-ı kazâ mahûf u hâ’if!
Yâ Rab neden oldu böyle hâmûş, 

Ettin mi avâlimi ferâmûş?
Olmuş gibi ins ü cin perîde, 

Yokmuş gibi cân-ı âferîde;
İnmiş gibi rûy-i arza lâhût;
Zî-rûh ü cemâd cümle mebhût!
Yâ Rab bu yine inâyetindir, 

Maksûdum için himâyetindir;
Zîrâ bu zaman kayık da geçmez,
Zîrâ bu zaman nazar da seçmez.”

Burada kadın gerçekten de deniz kenarında bir uçurumun kenarına kadar gelmiş ve intihar etmeyi düşünmektedir. Bu düşüncesinin göstergeleri “vâki’ olacak gibi bu sâ’at/bir gizli cinâyet ü şenâ’at” ya da “maksûdum için himâyetindir” mısralarıdır. Kadın varlık ile yokluk arasında bir tercihte bulunacaktır. Buraya kadar gelebilmek ve bu imkânlarına bakabilmek gerçekten cesaret isteyen ve endişenin doruk noktasına ulaştığı bir durumdur. Ancak onu buraya kadar getiren ve konuşturan kişinin şair olduğunu düşünürsek, bizzat uçurumun kenarına gelip kendi imkânlarına bakan kişinin de aslında şairin kendisi olduğunu söylemek mümkündür. Burada önemli olan bu imkânları gördükten sonra yapacağı tercihtir. Yukarıda söylediğimiz gibi buraya kadar gelmek bile büyük bir cesaret ister fakat asıl önemli olan tercihtir. Şair ya sonsuzluğa tutunarak varlığı elde edecek ya da sonlu olana sığınıp uçurumun derinliklerine kendisini bırakacaktır.

Şair buraya kadar kadının derdini henüz söylememiştir. Ancak söyledikleri bunun dayanılmaz bir şey olduğunu göstermektedir. Kadın derdinden ötürü yaşamanın mümkün olmadığını, bu derdinin bir ilacının bulunmadığını ve ancak ölümle bu derdinin biteceğini düşünmektedir.

“Bilmem neden eylemek tereddüd? 

Her lahza tereddüdüm teceddüd?
Bir öyle musîbete mukabil
Artık yaşamak olur mu kâbil?” 

“Yok yok bu musîbetin ilâcı
Durmazsa şu kalbin ihtilâcı.” 

“Mevtimle olur o derd zâ’il
Fevtimle geçer o nahs-ı hâ’il.”

Ancak acaba kadını intihara götüren sebep nedir?

“Yok fâide olmasında bunda
Bendeyse de kendi gönlü onda.” 

“Ağyâra telâhuk etti yârim,
Mahv oldu irâdem, ihtiyârım;”

Kadını intihara götüren sebep Ekrem’in bu kitabındaki diğer şiirlerinde de gördüğümüz gibi yine aşkla ilgilidir. Sevdiği kişinin başka bir kadında gönlü olması. Nitekim şair “Hitâb” bölümünde kadının ağzından bu kişiye seslenir. Ancak sebep ne olursa olsun şairi cesaret isteyen bu yere kadar getirebilmiştir. Bu az bir şey değildir. “Mağruka” şiiri bu açıdan ikinci Zemzeme adlı kitabında endişeye en çok yaklaştığı ve bu sebeple gerçek şiir cümlelerinin de görülmeye başladığı şiirlerinden birisidir. 

“Ay mı şu giren hicâb-ı ebre?

Mevtâ mı düşen türâb-ı kabre? 

Yok çâresi alnıma yazılmış

Kabrim de benim suda kazılmış!” 

 bu mısralardan bazılarıdır. Şairin uçurumun kenarına kadar gelerek kendi imkânlarına bakması onu endişeye yaklaştırmış, tercih etme hakkının bulunduğunu, varlık ile yokluk arasında istediği tercihi özgürce seçebileceğini fark ettirmiş bu da ona yaşadığını hissettirmiş ve varoluşun zevkini tattırmıştır. Şair âdeta varlığın kokusunu almıştır. Uçurumun kenarında intiharı düşünen bir kişinin söylediği aşağıdaki mısraların bu açıdan değerlendirilmesi mümkündür:

“Gönlümde ne bu sürûr-ı mahfi? 

Cânımda ne bu gurûr-ı mahfi?
Terdîf edecek meğer bu sevdâ
Merg-i şebime hayât-ı ferdâ!”

Ancak buraya kadar gelen şairin varoluşu cesaretle üstlenemediği de bir gerçektir. Şair uçurumun kenarında önünde duran iki imkândan yokluk olanını tercih etmiştir. Sonsuzluğa tutunup uçurumun derinliklerinden yeniden zuhur etmek yerine sonlu olanla yetinmiştir. Şiirin son bölümünde, yaptığının yanlış olduğunu bildiği ve Allah’tan af dilediği hâlde ona sığınarak intihar etmiş, ebedî varlığı bildiği, söylediği hâlde yokluğu tercih etmiştir. Çareyi bulduğu hâlde çaresiz olduğunu söylemiştir. Bu varoluşu elinden kaçırmak demektir.

İkinci Zemzeme kitabındaki diğer şiirleri bu söylediklerimizi desteklemektedir. Nitekim bu şiirinden hemen sonra yazdığı “Makber” adlı şiiri bunun başka bir örneğidir. “Mağruka” adlı şiirinden sonra artık şairin ölüme farklı bir gözle bakması beklenir. Ancak şair “Makber” şiirinde beklendiği gibi ölümün dehşetini değil, kabir ve çevresinin ve en sonunda da kabrin içinde yatan zavallı kadının dış güzelliği üzerinde durur.

“Ey zâ’ir-i i’tibâr-perver,
Seyret ne güzel durur şu makber!
Yalnızlığı hoş-nümâ değil mi? 

Ya sadeliği değil mi dilber?
Gâyetle hazîn iken o toprak 

Üstünde yakışmamış mı mermer?
Nâfında biten nihâl-i gül-bîz? 

Bak bak ne kadar latîf manzar?
….
Seyr et bunu görmedinse şâyed 

Mahzûnluk içindeşâd bir yer.
Şöyle hele pek güzel değil mi 

Şu serv ü nihâl ü kabr-i yekser?
Hepsinden onun güzeldi eyvâh
Altında yatan zavallı duhter!” 

Bu ancak Ekrem’e mahsus bir özelliktir. Ölüm tek endişe kaynağı iken şair buna hiç temas etmez. Bu ölüm karşısında sonluluğa tutunmanın güzel bir örneğidir. Dediğimiz gibi şairin yaptığı endişeyi oyalamaktır. Şair için ölümle öznel bir karşılaşma henüz gerçekleşmemiştir. Bu yüzden endişe, hatta kaygı bile henüz bu şiirde yoktur.

“Refik” adlı şiiri de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir. Şair, vefat etmiş olan Refik Bey hakkında yazdığı bu şiirinin başına bir not düşer. Burada onun meziyetlerini sıralar ve genç yaşta öldüğünü söyler. Sonra şiirine geçer. Ancak bu şiirde de ölümün kaynaklık ettiği bir endişeye rastlamak zordur.

“Âriyet Kitap Arasında Bulunmuş Bir Çiçek” adlı şiirinde de çiçek üzerinden fânilik düşüncesi hakkında yazılmış olmasına rağmen endişeye rastlamak yine mümkün değildir.

“Kaç tulû’ u gurûb seyrettin? 

Kaç seher zinde kaldın ey fânî? 

Neye gittin veya niçin bittin?
Size de var mı neş’e-i sânî? 

Bu tasavvur beni eder me’yûs,
Sad-hezâr âh!.. Sad-hazâr-efsûs!
Yine şükr et garîb olan bahtın, 

Kefen etmiş sana sahîfeleri.
Hoş beğenmiş edîb olan bahtın,

Arasında gömüldüğün eseri.
Tâ olunca size adem târî
Haşr ol efkâr-ı aşk ile bârî!”

Şairi hüzünlendiren çiçeğin fâniliğidir. Hatta bundan dolayı yüz binlerce ah çekmektedir. Buna rağmen şiirin sonunda çiçeğin de aşk fikri ile yeniden dirilmesini istemektedir. Burada Ekrem’in insanın fâniliğini de düşündüğü söylenebilir. Ancak Üçüncü Zemzeme’ye kadarki şiirlerinin tamamına baktığımızda bunun doğru bir tespit olmayacağı açıktır. Buna rağmen ısrarla ölüm konusu üzerinde durmasını romantiklerin etkisiyle açıklamak mümkündür ki, onların düşüncesi tabiat içinde mesut bir hâlde ölüm fikridir (Çetişli, 2006: 68-77). Yani şair âdeta bu etkiyle henüz halledemediği, çözemediği ya da hakikatine varamadığı bu konuyu işlemeye çalışmıştır.

Bu kitapta bulunan “Teevvüh” adlı şiiri de aşk kaygısının bir örneğidir. Bu bölüme başlık belirlerken bir mısraından faydalanılan bu şiir daha önce, üzerinde durulan “Mağruka” adlı şiirle beraber değerlendirilebilir. Şair gece gündüz peşinden koştuğu sevgilisinin yanında mesut bir hâldedir. Hatta onun elini tutmaktan aldığı zevk için bu dünyayı, bütün bir kâinatı feda etmeye hazırdır. Sonra ondan ayrılır ve bu ayrılıkla yaşamına son vermeyi bile düşünür.

“İstemem ben bu ömr-i fânîyi 

Olmayınca yanımda dildârım. 

Yaşamaktan ki yok benim kârım, 

Neyleyim böyle zindegânîyi?
Al ilâhî vedî’anı benden!
Budur ancak tevakku’um senden.
Zulmet-i şeb derûna kasvet-bâr, 

Savt-ı deryâ dile melâl-âver; 

Havâ yağmurlu, kapkara her yer; 

Yok mecâli-i sefer, mahall-i firâr; 

Kara sevdâ içindeyim mahsûr; 

İntihâr eylesem dahi ma’zûr.
Neredesin ey ümîd-i şevk-âlûd! 

Beni kurtar yetiş muhâsaradan, 

Cânımı kıl berî muhâtaradan; 

Yaşamak isterim fakat mes’ûd! 

Kıl i’âde dem-i bahârı bana,

Göster imkân-ı vasl-ı yârı bana!” 

Şairin kopardığı bütün feryat yâre kavuşma arzusu içindir. İntihar düşüncesinin bile sebebi budur. Buradaki ikinci bölüm aşk kaygısının şairi nasıl bir duruma düşürdüğünü göstermektedir. Şair sonlu olana değil de sonsuz olana yönelmiş olsaydı burada söylediklerini endişe olarak değerlendirmek mümkün olabilirdi. Ancak durum böyle değildir. Şairin son isteği de “Yaşamak isterim fakat mes’ûd!” mısraında açıkça görülmektedir. Bu şiire göre mesut olmanın şartı sevgilinin yanında olmaktır. Şair
âdeta, mesut değilsem yaşamak istemem demektedir ve bir çeşit hayalî intihar ile bu söylediğini gerçekleştirmektedir. Bu kitabındaki başka şiirlerinde de intihar düşüncesi yine karşımıza çıkacaktır. Bu ifade onun endişeden de önce aşk kaygısına bile tahammül edemediğinin bir göstergesidir. Onun isteği bu dünyada endişesiz, kaygısız ve korkusuz; eğer bu mümkün değilse en azından endişesiz bir yaşamdır. Ancak bu da mümkün değildir. Çünkü insan fıtratının bir parçası olan endişe, yaşadığı sürece onun peşini asla bırakmayacaktır. Endişe hep oradadır, kendini göstermeyebilir, gizlidir, ancak yine de oradadır. Kişinin ondan kaçmaya çalışması sadece onu oyalamaktan ibarettir. Endişe er ya da geç kendisini gösterecek ve vazifesini yerine getirecektir. Dolayısıyla şairin burada yaptığı sadece endişeyi oyalamaktır.

Burada şunu da söylemek gerekir: “Yaşamak isterim fakat mes’ûd!” mısraı aslında Ekrem’in oğlu Nijad’ın ölümüne kadar yazdığı şiirlerindeki ana düşünceyi de göstermektedir. Onun ömrü boyunca aradığı şey hep budur: Mesut bir hayat yaşamak. Sevgilide, tabiatta, çobanda, kuzuda, çiçekte hatta mezarda ve ölümde bile bu arayışından asla vazgeçmez. Bunun gerçekleşemeyeceğini anladığı zamanlarda ise intihar etmek ona tek kurtuluş çaresi olarak gözükmüştür. Ancak bunu da gerçekleştirememiştir. Sadece şiirlerinde hayalî bir intihar yolunu seçmiştir. Niijad’ın ölümüne kadar yazdığı, içerisinde intihar düşüncesinin bulunduğu şiirlerinin sayısı az değildir. Bu durum varolamayışın bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Şair âdeta o ana kadar gitmiş, varlık ve yokluk da dâhil olmak üzere bütün imkânlarını görmüş ancak daha ilerisine cesaret edemeyerek geri dönmüştür. Bu durum Nijad’ın ölümüne kadar böyle devam edecektir.

“Muhannes” ve “Böyle de Şiir Yazılabilir ya” şiirleri de yine aşk kaygısının ve sevgilinin yanında mesut bir hayatın örnekleri olarak gösterilebilir. Hatta ikinci şiirde “Mevt tutsun dâmenim, hüsrân giribânım benim/ Terk edersem aşkını ey mihr-i tâbânım benim!” (Ekrem, 1997: 263) diyerek yine ölüm arzusunu dile getirmiştir şair.

“Kıt’a ki Bir Resim Arkasına Yazılmıştı” şiiri ise ikinci Zemzeme adlı kitabında endişe kavramı bağlamında değerlendirilebilecek bir örnektir. Bunun sebebi yokluk düşüncesidir.

“Sebeb-i yâd-ı nâm olursa eğer, 

Sözlerim ömrümün zevâlinde;
Bir zaman da bu resim ile kalsın,
Şeklim ahbâbımın hayâlinde.”

Şair, eğer öldükten sonra sözlerim adımın hatırlanması için bir sebep olursa, bu resim de sevdiklerimin hayalinde şeklimin kalmasına sebep olsun, demektedir. Burada “sözlerim” kelimesi şiirlerim olarak, “şeklim” kelimesi ise duruşum, endamım, dış görünüşüm olarak düşünülebilir. Mezarlık karşısında hatta Nijad dışındaki diğer akrabalarının ölümlerinde bile kendi ölümünü aklına getirmeyen şair bu şiiriyle kendi ölümü hakkında bir şeyler söylemektedir. Bu durum Ekrem adına bir ilktir ve onu endişeye yaklaştırmıştır. Ancak bu kitabında Ekrem’in çıkabileceği en son nokta da buraya kadardır. Şair unutulma, hatırlanmama kaygısı içerisindedir. Bu onu endişeye götürebilecek bir durumdur. Ancak henüz onda varoluşuna etki edebilecek bir endişe yoktur. Çünkü yokluk fikri henüz onda bütün dehşetiyle yerleşmiş değildir.

“Tarih-i Fevt” (Ekrem, 1997: 265) şiiri de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir. Bu şiirde de ölüm düşüncesi vardır ancak henüz kişinin varoluşuna etki eden bir endişeye dönüşmemiştir. Sadece duyulan, öğrenilen sıradan bir olay gibi anlatılmaktadır.

İkinci Zemzeme’de son olarak “endişe” redifli bir gazel üzerinde durmak istiyoruz:

“Gönlüm şevkınledir gevher-nisâr endîşesi, 

Olmasaydın sen kalırdı bî-medâr edîşesi!
Sunmamak lâzım gelir câm-ı safâ-engîze el, 

Hâtırın tekdîr eden derd-i humâr endîşesi.
İnkılâb-ı dehre ol ol kâbilse yek-tavr-ı nazar, 

Çekmek âlemde hazân kaydı, bahâr endîşesi.
Âferîn ol rind-i bî-pervâ-yı âlî-meşrebe,
Kim ola her bir sözünde âşikâr endîşesi.” 

Yine aşk kaygısı üzerine yazılmış olan bu şiirde “endişe” kelimesi de çoğunlukla düşünce ve kaygı anlamında kullanılmıştır. Ekrem’in şiirin merkezine aldığı kişi sevgili, duygu ise aşktır. Her şey bu iki kelimeye göre yeniden anlam kazanmaktadır. Nitekim ilk beyitte şair şöyle demektedir: Gönlümün cevherler saçan düşünceleri ancak senin şevkinledir. Bütün düşüncelerimin merkezinde sen varsın. Eğer sen olmasaydın düşüncelerim merkezsiz kalırdı. Burada endişe kelimesi düşünce anlamında kullanılmıştır. Şairin bu söylediği doğrudur. Hatta sadece bu şiirinde değil, hemen hemen yazdığı bütün şiirlerinde merkezde hep sevgili vardır. Onun için sevgili her şeydir. Üçüncü beyitte şöyle demektedir: Eğer sevgilinin bakışı âlemin değişmesi için yeterliyse o hâlde sonbahar ve ilkbahar kaygısı çekmeye ne gerek vardır. Burada da endişe kelimesinin kaygı anlamında kullanıldığı açıktır.

“Cism ü cânın âteş-i sevdâyla mahv eyle kim, 

Etmesin gamgîn seni dîk-i mezâr endîşesi.
Sûz-ı hicrânın tasavvur eyledikçe âşıkın, 

Zerre zerre mahv olur fikri, yanar endîşesi.
Eylemez şeb-zindedâr-ı mihnetin fikr-i huzûr,
Münhasırdır hep sana leyl ü nehâr endîşesi.” 

Bedenini, canını sevda ateşiyle öyle bir mahveyle ki, mezarının dar olacağı endişesi artık seni gamlandırmasın. Şairin burada yaptığı, daha önce Nâmık Kemal’de gördüğümüz gibi varoluş şartını değiştirmektir. Nâmık Kemal bu şartı değiştirmiş ve vatan için yokluk şartını getirmişti. Ekrem ise bu şartın yerine aşk ve sevgili uğrunda yok olmak şartını getirmiştir. Nitekim Ekrem’in hemen bütün şiirlerine baktığımızda, özellikle Nijad’ın ölümüne kadarki şiirlerinde bu şartı görmek mümkündür. Ancak Nâmık Kemal getirdiği bu şartı sadece kendisine ait bir tasarrufla gerçekleştirmeyi başarmış olmasına rağmen Ekrem için bunu söylemek zordur. Ekrem’de bu sadece sözde kalmıştır. Aşk ve sevgili uğruna yok olarak varlığa ulaşmanın mümkün olmadığını anladığı zamanlarda ise onlarsız yokluk demek olan intihar etmeyi istemiş, bunu defalarca dile getirmiş ancak gerçekleştirememiştir.

“Her neye baksam hayâli her ne duysam zikridir, 

Her ne fikr etsem olur mahsûlü yâr endîşesi.
Hasretinle (Ekrem) –i zârın sorarsan hâlini,
Pek perîşân hâtırı, pek târ u mâr endîşesi.” 

Bu iki beyitte de endişe kelimesinin düşünce anlamında kullanıldığı açıktır. Şairin bütün düşünceleri sevgili ile anlam kazanmaktadır. Bu şiirin “endişe” redifli olarak yazılmış olmasına rağmen bir endişe şiir olduğunu söylemek zordur.

Üçüncü Zemzeme de yine aşk kaygısı olarak değerlendirilebilecek şiirlerle başlamaktadır. Ayrıca yine sevgilinin yanında mesut bir hayat yaşama arzusu, bu gerçekleşmeyince intihar etme düşüncesi de daha ilk şiirlerde karşımıza çıkmaktadır. “Yâ Rab!” şiiri bu söylediklerimizin ilk örneğidir.

“Geçmez mi bu iğbirâr yâ Rab! 

Bitmez mi bu inkisâr yâ Rab! 

Yetmez mi bu hâr hâr yâ Rab! 

Me’yûs u melûl ü zâr yâ Rab! 

Çok çekti bu hâksâr yâ Rab!
Olmaz mı felekte kerem-i bî-serd? 

Her ferdde çâresiz midir derd?
Bed-baht mıdır cihânda her ferd? 

Yok var ise bahtiyâr bir merd
Kimdir kim o bahtiyâr yâ Rab?”

Bu şiirde kaygının alametleri olarak “iğbirâr”, “inkisâr”, “hâr hâr”, “me’yûs u melûl ü zâr”, “derd” ve “bed-baht” kelimeleri gösterilebilir. Bu kelimeler ayrıca mesut bir hayat arzusunun da gerçekleşmesi önündeki engellerdir. Buradaki kaygının aşkla ilgili olduğunun göstergesi ise şu mısralardır:

“Vâreste değil iken keselden 

Kurtulmuyorum yine emelden 

Bir hande görünce bir güzelden 

Âşüftesiyim gibi ezelden 

Meslûb olur ihtiyâr yâ Rab!
….
Efzûn elemim tahammülümden
Kaldım yine bî-medâr yâ Rab! 

Mâdâm ki ayrıyım gülümden 

Netsin bana nev-bahâr yâ Rab!
Her gonçe gözümde hâr hâr yâ Rab!”

Ekrem’in daha önceki şiirlerinde de gördüğümüz gibi yine sevgili ve aşk kaygısı etrafında oluşmuş bir şiirdir bu. Buna endişe dememiz mümkün değildir. Çünkü sonlu olanla ilgilidir. Her ne kadar Ekrem şiirin son bölümünde “Maksad ne çemen ne mey ne dilber/ Matlab ne cinân ne hûr u kevser/ Matmah ne semâ ne mâh u ahter/ Bir sensin o şey ki rûhum ister/ Sendedir o bî-karâr yâ Rab!” (Ekrem, 1997: 292) dese de bunun sadece sözde kaldığı, bu şiirine ve hemen sonra yazdığı şiirlerine baktığımızda ortaya çıkacaktır. Çünkü sonsuz olanı elde ettikten sonra artık kişinin kendisini sonlu olanlarla oyalaması beklenmez. Hâlbuki daha bu şiirinden hemen sonra yazdığı “Gönlüme Yar Bulunmaz mı Benim?”, “Âh” ve “Âteşîn” şiirleri burada söylediklerini reddedercesine, uğrunda her şeyin feda edildiği, intiharın bile düşünüldüğü yine sonlu bir sevgili için yazılmış şiirlerdir. “Yâ Rab!” şiirinin sonunda da şair, Allah’tan intihara ruhsat istemektedir.

Yukarıda adı geçen şiirler ayrıca kaygıya da örnek gösterilebilir. “Âh” şiirinde şöyle demektedir:

“Firkatin telh eder hayâtı bana 

Aratır zahmet-i memâtı bana 

Rûh-ı bâkî iken nasıl versin 

Aşkdan ruhletim necâtı bana? 

İstemem firkatinde Allah bir

 Verseler hep bu kâ’inâtı bana? 

Sana insaf vermemiş mi veren 

Seni sevmekteki sebâtı bana? 

Hem acırsın garîb hâlime hem
Çok görürsün bir iltifâtı bana!..”

Sevgilinin yokluğu hayatın tadını acılaştırmaktadır ve zahmetli de olsa ölüm fikrini şairin aklına getirmektedir. Firkatinde kâinatı dahi verseler razı olmayan ve buna Allah’ı şahit gösteren şairin arzusu sevgiliye kavuşmaktır. Bu gerçekleşmediği için de ölümü istemektedir. Bunların hepsi yine aşk kaygısının göstergeleridir.

Aynı kaygı ve bu uğurda intihar düşüncesi “Âteşîn” şiirinde de vardır.

“Âteşîndir eşk-i çeşm-i girye-bârım âteşîn 

Aşk ile pür-sûzum olmaz mı buhârım âteşîn? 

Eyleyim ifnâ vücûdum âteş-i seyyâl ile
Dehrde olsun benim de intihârım âteşîn!” 

Yukarıda söylediğimiz gibi bu şiirlerde Ekrem’in yaptığı şey aslında varoluş şartını değiştirmektir. Onun getirdiği şart aşk ve sevgili uğrunda yok olmaktır. Bu şiir bunun bir örneğidir. Ancak bu şartın kişiyi varoluşa götürmeyeceği de açıktır. Her kaygıdan endişeye yükselmek için bir kapı vardır. Ancak şair henüz bunu fark edememiştir. Çünkü onun burada istediği şey uçurumun kenarında kendi imkânlarına bakan kişinin bu durumdan kurtulmak için sonlu olana tutunmasıdır. Hâlbuki endişe sonsuz olana tutunup uçurumun derinliklerinden yeniden zuhur etmeyi istemektedir (Kierkegaard, 2004a: 129-130). Kişi ancak bu şekilde varlığını ortaya koyabilecektir. Ayrıca şair isteğini kendisi de gerçekleştirememiştir. Getirdiği bu şart sadece sözde kalmış, icraata dökülmemiştir. Bunun başka bir örneği de “Çeşm –i Kebûd” şiiridir:

“Hayâta lerze verir nazrasındaki te’sîr
Nazîr-i berk-i devâhî midir o çeşm i kebûd? 

Görüldüğü gibi şair için hayatın kaynağı dahi sevgilinin bakışlarıdır. Hatta bu bakışlar ilahî aşkın mavi gökleri gibi ruha ve fikre ulviyyet verir.

“Verir müşâhedesi rûh u fikre ulviyyet
Semâ-yı aşk-ı ilâhî midir o çeşm –i kebûd?

“Hevâ vü Heves” şiiri de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir. Ancak bu kitapta kaygı ve varoluş şartının değişmesinin en güzel örneklerinden birisi “Tefekkür” şiiridir.

“Hâtırımda dâ’imî bir pîçtâbım var benim 

Ben de bilmem aslını bir ıztırâbım var benim! 

Vâsıl oldum yâre öptüm la’lini ammâ yine
Rûz u şeb bir dem ne ârâmım ne hâbım var benim” 

Daha önce kaygı ve endişe arasındaki farkı söylerken her ikisinin de nesnesinin olmadığını bu açıdan her ikisinde de bir belirsizlik olduğunu söylemiştik. Ancak kaygının belirsizliği sınırlı ve sonlu olanla, endişeninki ise sınırsız ve sonlu olanla ilgiliydi. Ayrıca kaygının sözlüklerde “tasa, üzüntü, kuşku” gibi kelimelerle anlamdaş olarak görüldüğünü de belirtmiştik (Bakırcıoğlu, 2006). Bu örnekte de şair kaynağını kendisinin bilmediği bir ıstırap içindedir. Ancak bunun sebebinin dudağından öptüğü bir sevgili olduğunu da söylemektedir. Dolayısıyla bunun endişe değil, kaygı olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü sonlu olanla ilgilidir. Hâlbuki endişede durum bundan çok farklıdır. Evet, insanın kendisi de sonlu bir varlıktır, fakat endişe bunun fark edilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Çünkü endişe “bir varlığın kendi muhtemel yokluğunun farkında olması halidir”, “varolmamaya, yani yokluğa dair varoluşsal farkındalıktır” (Tillich, 2014: 60). Kişi sınırlı ve sonlu olanlardan pek çok şey öğrenebilir ancak bu öğrendikleri içinde endişe yoktur. Çünkü sınırlı ve sonlu olanların öğretebilecekleri “sıradan ve yoz bir kaygı biçimi dışında” başka bir şey değildir (Kierkegaard, 2004a: 238). Hâlbuki endişe “bütün sınırlı sonları tüketir ve onların bütün aldatıcılıklarını keşfeder” (Kierkegaard, 2004a: 232). Çünkü varoluş, sonlu olan bir varlığın sonsuzluğa yönelik olan tutkusudur (Gödelek, 2010: 60). Sonlu olan şeylerin bu tutkuyu tatmin etmesi beklenemez. Dolayısıyla bu ve önceki şiirlerinin, ölümle ilgi olanları da dâhil, çoğunun kaygı üzerine yazıldığı anlaşılmaktadır. Kendisinin de uymadığı bir varoluş şartının getirilmesi de bu gerçeği değiştirememektedir. Çünkü bu şart da sonlu olanla ilgilidir.

Şairin bir mezarlık âlemini anlatan aşağıdaki şiiri de yukarıda söylediklerimizin örneklerinden birisidir. Onun mezarlığa gitme sebebi yine sevgilidir. Orada dahi sevgiliyi düşünür, hayalini görür, ölülerin, toprağın, hatta mezarlıkta bulunan her şeyin derdine ortak olduğunu söyler. Sonra orada sevgilisinin hayalini seyre başlar, ağlar ve en son içine düştüğü muhabbet derdi için Allah’tan yardım ister.

“Andım o bî-vefâyı garîbâne ağladım 

Geldi hayâli dîde-i giryâne ağladım!

Daldım yine zemîne deryâ-yı fikretin 

Oldum dûçâr-ı hevli nihengân-ı mihnetin. 

Yâ Rab!- Dedim- tükendi hayâtım o bitmedi 

Pâyânı yok mu derd ü belâ-yı muhabbetin?
Âzâdi-i dili bana rûzî mi kılmadın
Her dem esîri olmadayım ben bir âfetin! 

Gönlümde olmasa kara sevdâ-yı çeşm-i yâr 

Neydi işim içinde şu deryâ-yı zulmetin?
Tebdîl-i ayş.. nakl-i mekân.. hepsi bî-eser 

Yok mu Hüdâ cihânda devâsı bu illetin? 

Yok çünkü pençesinden ümîd-i halâs-ı dil 

Ver bâri rahm kalbine ol bî-mürüvvetin. 

Bir kerecik daha görün ey nûr-ı çeşm-i cân! 

Öldürdü hasretin beni.. Öldürdü hasretin!
Hayfâ! Dirîğ!.. Yollu bir âvâze duydum âh 

Hâlim dokundu gönlüne sahrâ-yı vahşetin! 

Andım o bî-vefâyı garîbâne ağladım
Geldi hayâli dîde-i giryâne ağladım!” 

Mezarlıkta bulunmasına rağmen kendi ölümü, yokluk fikri ve bunun verdiği dehşet gibi düşüncelerden hiçbirisi şairin aklına gelmez. Bilakis muhabbet derdinden ötürü o sahrâ- yı vahşetin dahi kendisi için “Hayfâ! Dirîğ!” şeklinde feryat ettiğini söyler. Onun tek düşündüğü derd ü belâ-yı muhabbet, her dem esiri olduğu ise bir âfettir. Onun için hayatını tüketir, onun için ölümü bile göze alır. Şairin dayanılmaz bir illete yakalandığı açıktır. Öyle ki onu mezarlıkta bile yalnız bırakmaz, ölümden bile daha dehşetlidir. Ancak yukarıda söylediğimiz sebeplerden dolayı bunun endişe olması mümkün değildir. Bu şiir de aşk kaygısının ve Ekrem’e göre varoluş şartının bir örneği olarak yerini almaktadır.

Bu bağlamda örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hatta Nijad Ekrem’e kadarki şiirlerinin neredeyse tamamında aynı kaygı ve şartın bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kendisi de bunu bizzat ifade etmektedir. “Tagazzülden Geçemem” adlı şiirinde şöyle der:

“Amân ne dil-nişîn belâ.. Ne tatlı zehr imiş gamın 

Ne çekmek isterim ne de geçilmek ihtimâli var 

Gamınla doldu (Ekrem’in) o şiirlerle tab’ı kim
Hazîn hazîn tasvvuru yanık yanık me’âli var.” 

Bu şiirde “gam” kelimesinin kaygı olarak düşünülmesi mümkündür ve gerçekten de Ekrem’in şiirleri bununla doludur. Ayrıca daha önce söylediğimiz gibi bu bölümde değerlendirdiğimiz eserlerinde âdeta mesut bir hayatı yaşamak arzusu adına endişeden kaçmak için mücadele eden şair sadece kaygıların da en tatlısı olan aşk kaygısına rıza göstermekte ve bu bir zaman sonra onda vazgeçemediği bir alışkanlığa dönüşmektedir. Bunu da şair yukarıda açıkça söylemiştir. “Yine Gazel”, “İnkisâr”, “Bilmem Kimin İçin Ağlarım”, “Tagazzul Tenezzül Değildir”, “Arz-ı Hakîkat”, “Bu da Bir Gazel ki Hiç Beğenmem” ve “Yine Ona” şiirleri de söylediklerimize gösterilebilecek diğer örnekler arasındadır. Bu şiirlerinde canı da dâhil olmak üzere her şeyi aşk uğruna feda etmeye hazır olduğunu, aşkın onu tarif edemediği dertlere düşürdüğünü, sevgilinin hayatının zevki, ruhunun neşesi olduğunu dile getirmektedir.

Üçüncü Zemzeme’de son olarak tanıdığı kişilerin ölümü üzerine yazdığı bazı şiirler üzerinde durmak istiyoruz ki, bunlarda daha sonraki bölümde gerçek örneklerini görebileceğimiz endişenin ilk işaretlerine rastlamak mümkündür. Bunun sebebi şairin yavaş yavaş kendi ölümünü aklına getirmeye, ölümle ilgili dehşetli sorular sormaya ve nadiren de olsa ölüm karşısında isyana götüren düşüncelere dalmaya başlamasıdır. “Levh-i Mezâr” şiiri bunun ilk örneğidir:

“Kalmadı bir eser vücûdundan 

Şekli ancak dil-i ehibbâda!
Onu da mahv eder zamân efsûs!
Budur ahvâlimiz şu dünyâda!” 

Burada ölüm endişesinin ilk kıvılcımlarını görmek mümkündür. Şair, budur ahvâlimiz, diyerek kendini de artık bu kaçınılmaz sona dâhil etmiştir. Ayrıca bedenin yok olması gibi gönüllerdeki şeklin de zamanla unutulacağını söylemesi endişenin başka bir alameti olarak gösterilebilir. “Tarih- Fevt” şiirinde ise şöyle demektedir:

“Nesine aldanır cihân bilmem 

Şu vefâsız hayât-ı mahdûdun?
Bize yarın da varlığın te’mîn 

Edecek kim bu günkü mevcûdun?
Ey harîs-i hayât olan fânî! 

Yaşasan bin sene nedir sûdun?
Sonu böyle memâta varmaz mı 

Çâresiz her hayât-ı mahdûdun?
Varsa aklın bunun gibi bezl et
Terk-i nâm-ı nikûya mechûdun.”

Önceki şiirlerine bakıldığında Ekrem’in ölüme bakışının ne kadar değiştiğini bu mısralarda görmek mümkündür. Önceden mezarın ve içinde yatan kişinin sadece şekil güzelliği üzerinde duran ve hiç ölmeyecekmiş gibi hariçten konuşan şair, artık ölümün insanı dehşete düşüren ve çaresiz bırakan gerçek yüzünden bahsetmeye ve kendisinin de bu sona yaklaştığını fark etmeye başlamıştır. “Bize yarın da varlığın te’mîn/ Edecek kim bu günkü mevcûdun?” mısraı bu farkındalığın ve “Sonu böyle memâta varmaz mı/ Çâresiz her hayât-ı mahdûdun?” ifadesi de ölüm karşısındaki çaresizliğin bir göstergesidir. Bunların her ikisi de endişenin ilk işaretleridir.

Başka bir örnek de Sâmi Paşa-zâde Necip Paşa’nın ölümü için yazdığı “Mersiye” adlı şiiridir.

“Nasıl kazâdır İlâhî nedir bu keyfiyyet? 

Te’emmülü veriyor akla hayret ü dehşet!
Nedir Hüdâ bu felâkette muhtefî esbâb?
Nedir Hüdâ bu musîbette gizlenen hikmet?” 

Görüldüğü gibi şair ölümle ilgili dehşetli sorular sormaya başlamıştır. Bu onun endişeyle karşılaşmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Çünkü endişe, bir nesne korkusuyla değişime uğramazsa yani bütün çıplaklığıyla endişe ise her zaman mutlaka yokluk endişesidir (Tillich, 2014: 62) Ancak bu karşılaşma çok çetindir. Bu açıdan sonlu bir varlığın bir andan daha uzun bir süre çıplak endişe olarak kalması da çok zordur. Bu anı yaşayan insanlar akıl almaz dehşeti anlatmışlardır (Tillich, 2014: 63). Burada da şairin “Te’emmülü veriyor akla hayret ü dehşet” mısraı dikkate değerdir. Endişede önemli olan yoklukla öznel bir karşılaşmadır. Çünkü bu, insanın sonluluğuyla, kendi varoluşuna yönelik duyduğu tutkusuyla, yok olma endişesiyle ve sonsuzluğa şiddetli meyliyle ilgilidir. Endişe kişinin muhtemel bir yokluğu fark etmesidir (Sayar, 2013: 103). Şairin bu anlamda henüz yolun başında olduğu açıktır. Ancak artık bu yola girmiştir, geri dönüşü yoktur.

“Garîk-i âtıfetin bir civânı öldürmek
Ne hikmet üstünedir ey hakîm-i zû-efdâl
Neden edersin onu mazhar-ı sunûf-ı ni’âm? 

Neden kılırsın onun sonra mevtin ist’câl?
Niçin? Niçin?.. Demede âcizân kalır muztârr
Bırakmıyorsa da lâ-yüs’elin su’âle mecâl!”

Burada da henüz endişenin sınavından geçmemiş bir şairin bu dehşetli durum karşısında isyan içeren ifadeleri görülmektedir. Eğer endişenin sınavından geçmiş olsaydı ölüm onun için sonsuz olana kavuşturan bir nimet olacaktı.

Bu isyan içeren ifadeler bu bölümde üzerinde durmak istediğimiz Tefekkür adlı kitabında da devam etmektedir. Bu tür ifadeleri varlığın kanıtlanması yolunda ilk adım olarak değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla ister istemez endişe de devreye girecektir. Hatta bu kitabında sık sık kullandığı “düşünme ve tefekkür” kelimelerinin düşünme anlamındaki “endişe” kelimesiyle karşılanmasının daha uygun olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü bunlar endişeli düşüncelerdir. Şair kitabındaki tek şiiri olan “Tefakkür”de düşünme üzerine bazı şeyler söyler ve onun kendisi için önemini dile getirir. Düşünme onun mahrem-i melâli, yar-i bî-hemâli ve şerîk elemidir; nedîme-i rûhu ve hayatının en tatlı demidir.

“O dem ki dalgaları unsur-ı hurûşânın 

Bana peyâm okur edvâr-ı bî-nihâyetten, 

O dem ki lem’âları âlem-i şebistânın 

Dile safâ verir envâr-ı sermediyyetten; 

Düşüp tefekküre pîrâne kudretu’llâhı
Kemâl-i acaz ile tıflâne ağlarım gâhî!” 

Düşünmenin şairi nerelere kadar götürdüğünün göstergesidir bunlar. Şair artık sonsuz olana doğru bir atılım yapmaya başlamıştır. Edvâr-ı bî-nihâyet, envâr-ı sermediyyet ve kudretu’llâh tamlamaları bunun ilk işaretleridir ve o artık sonlu ve sınırlı olan için değil, sevgili için değil, bunlar için kemâl-i acz ile tıflâne ağlamaktadır. Endişenin varlık göstermesi artık kaçınılmazdır. Şair daha sonra âdeta bu hâlde iken düşündüklerini sıralamaya başlamaktadır.

“Çünkü koymuştun bizi ol cennete, 

Yâ niçin sonra düşürdün hasrete?
Tattırıp âcizlere bir lezzeti 

Doymadan lâyık mı kesmek ni’meti?
Âdem evlâdıysan ey, Rabb-ı semâ 

Etmedik biz bir hatâya ictirâ!
Sürmedikti meyve-i memnû’a el
Vermedikti bir mücâzâta mahal.” 

Bunlar varolmaya doğru bir yönelişin sonucu olarak yukarıda da gördüğümüz isyan içeren ifadelerdir. Burada birkaç şey söylemek gerekir. Daha önce endişenin ortaya çıkabilmesi için özgürlük kavramının ne kadar önemli olduğu üzerinde durmuştuk. Endişe, özgürlüğün etkin olduğu durumlarda ancak kendisini gösterebilir (Kierkegaard, 2004a: 122). Dolayısıyla kişi ne kadar özgürse endişesi de o kadar fazla olacaktır. Ancak özgürlük de bir imkândır ve insan özgürlük kadar özgür olamayışı da özgür bir şekilde seçme hakkına sahiptir. Endişe de tam olarak bu durumda ortaya çıkmaktadır. Çünkü her seçim başka seçimlerin feda edilmesi anlamına gelmektedir. Ancak özgürlüğün zorunluluk değil, kendi kendine bir özgürlük olması gerekir. Günah, insanın özgürce yaptığı seçimlerinin bir sonucudur. Eğer günaha düşmek bir zorunluluk olsaydı endişenin ortaya çıkması mümkün olmazdı. Çünkü zorunluluğun olduğu yerde endişe yoktur (Kierkegaard: 2004a: 117).

Kierkegaard, bu noktada İncil’de geçen Hz Adem kıssasına atıfta bulunmaktadır. Ona göre, Tanrı’nın “Sadece iyilik ve kötülük ağacının meyvesinden yememelisiniz.” şeklinde Hz Adem’in önüne koyduğu yasaklama onu endişeye sevk etmiştir (Kierkegaard, 2004a: 112). Çünkü yasaklama özgürlük imkânını uyandırmıştır. Yasaklar ya da yasaklama insanı endişeye sürükler. Çünkü onun özgürlük imkânını, özgürlüğünün sınırlarını gösterir. Bu yüzden endişe bir günahtır. Kişi endişe vasıtasıyla günah işlemiş olur. Çünkü yasakları çiğnemeye sevk eder. Bununla birlikte yasağın çiğnenmesinin doğuracağı sonuçlar da kişi tarafından bilinemez. Bu yüzden endişenin nesnesi hiçliktir. Hz Adem, yasak meyveden yemek istedi fakat bunun sonucunu bilmiyordu. Bilseydi yemez miydi? Bu yüzden masumiyet cehalettir. İşte bu “özgürlüğün baş dönmesi”dir (Kierkegaard, 2004a: 112, 129).

Burada da şair yukarıda bahsedilen Hz Adem kıssasına atıfta bulunarak yasak meyveye Adem’in el uzattığını, hatayı onun yaptığını diğer insanların bir suçu olmadığını söylemektedir. Fakat aslında nasıl ki Hz Adem yasak meyveye el uzatarak özgürlüğünü sınadıysa, şair de bu yasak sözleri söyleyerek özgürlüğün sınavından geçmektedir. Her ikisi arasında bu açıdan bir fark yoktur. Her ikisi de özgürlük imkânını ortaya çıkarmakta, her ikisi de günah işlemekte ve bu durum her ikisini de endişeye sürüklemektedir. Burada şairin özgürlük imkânını seçmesine engel olan bir şey yoktur ve o özgürce bu yasak sözleri söylemeyi tercih etmiştir. Aslında insanların endişeyi cesaretle üstlenememesinin en dehşetli sebeplerinden birisi de burada kendini göstermektedir. Bu dehşetli sebep özgürlüktür. Bu yüzden endişe “özgürlüğün baş dönmesi”dir.

Burada aklımıza Ziyâ Paşa da gelebilir. Çünkü o da Ekrem gibi bu noktaya kadar gelmiş ve özgürlüğün sınavına tabi tutulmuştur. Ancak bu sınavdan başarılı bir şekilde geçtiğini söylemek zordur. Çünkü daha önce üzerinde durduğumuz şiirlerine baktığımızda akıldan beri olmayı ve bu dünyaya hiç gelmemiş olmayı istemesi, yokluk alametlerini sadece şikâyet formunda sıralaması ve bu şikâyetlerden kurtulmak için akıl, endişe ve herhangi bir şeyi düşünmeye mecal kalmayacak kadar sarhoş olmayı istemesi bu sınavı başaramadığını göstermektedir. O, bir adım daha öteye çıkıp varlığın kucağına atlayamamış, âdeta endişenin işkenceler uyguladığı uçurumda kalmayı tercih etmiş, şikâyet etmiş, yokluğu istemiş fakat uçurumdan yeniden zuhur edememiştir.

Recâizâde Mahmut Ekrem’in sınavı ise henüz bitmemiştir. O, bu aşamaya birden bire gelmemiştir. Şimdiye kadarki şiirlerine baktığımızda kademe kademe yükselerek geldiği bu aşamada Ziyâ Paşa’ya göre daha sağlam durduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu yükselme henüz nihayetine ermemiştir. Daha sonra üzerinde duracağımız Nijad Ekrem bu yükselişin son noktasıdır.

Şair yukarıdaki isyankâr mısralardan sonra dünya hayatındaki mutlu zamanlarını anlatmaya başlar ve bu durum, kaygı olarak değerlendirebileceğimiz mısralarına kadar devam eder.

“Acîb olmaya başladı bizde hâl; 

Küdûret-pezîr oldu fikr ü hayâl;
Bütün soldu gözlerdeki reng-i nûr 

Menâzırda nâ-hoşluk etti zuhûr!
Hazîn görmeye başladık âlemi 

Ne bed-baht imiş anladık âdemi
Devâm eyleyip bir yeni mektebe

Fecî olduğun anladık mel’âbe.
Mürâ’îlik etmek gerekmiş beşer 

Musanna’ yalan söylemekmiş hüner
En evvel lüzûmu olan ilm ü fen 

İbaretmiş evzâ-ı ca’liyyeden.
Çocuklukmuş ülfet musâfât ile
Abesmiş o yolda görünmek bile.”

Bunlar yaşamın korkunç yönleri olarak değerlendirebileceğimiz sıradan kaygılardır (Kierkegaard, 2004a: 233) ve endişeyle kıyaslandığında sonlu oldukları ortaya çıkacaktır. Şair daha sonra oğlu Nijad için söylediği mısralara geçmektedir.

“Ey sözleri hayâlimi taltîf eden melek 

Ey neş’esi derûnuma rikkat veren çiçek!
Durgunluğu huzûrumu talan eden çocuk!

Ey handesi güneş gibi cângâha mün’akis 

Ey nazrası cihâna veren türlü türlü his..
Mahzunluğu hayâtımı lerzân eden çocuk!”

Düşünmenin değeri, isyankâr ifadeler ve varoluş atılımları, yaşamın mutlu yılları, sonra kaygı ve en son oğlu Nijad… Şair bu şiirinde âdeta “yaşamak isterim fakat mes’ûd” formülündeki mesut olma şartını oğluyla eşitlemiş gibidir. Bu mısralar oğlunun onun için ne anlama geldiğini göstermektedir. Fakat bu uzun sürmeyecektir. Burada da sanki oğlunun ölümünü önceden hissetmiş gibi “ey ömrü üç buçuk senelik tıfl-ı sâde-dil” (Ekrem, 1997: 345) mısraında ifade ettiği gibi oğlu kısa bir süre sonra vefat edecektir.

Bu başlık altında üzerinde duracağımız son kitap ise Pejmürde’dir. Bu kitapta konumuzla alakalı olarak değerlendirebileceğimiz ilk şiir “Şeb-i Muzlim” (Ekrem, 1997: 353) adını taşımaktadır. Bu şiir her ne kadar adem yani yokluk üzerine yazılmış gibi gözükse de aslında böyle değildir. Şair gecenin her şeye sirayet eden zifiri karanlığını ve sessizliğini yokluğa benzetmiştir. Şiirin sonunda ise bu zifiri karanlığı parçalayan, sessizliği dağıtan şeyin “Allah! Allah!” nidaları olduğunu söyler şair ve bunu gören, işiten sadece fa’âl-i mutlak ve kendisidir. Bu şiirde geçen “mâtem”, “dilteng” ve “mebhût-ı dehşet” gibi ifadeleri kaygı olarak değerlendirmek mümkündür.

Kitapta üzerinde duracağımız başka bir şiir de “Yine Hilâl-i Seher”dir. Bu şiir de daha önce Zemzeme’lerde gördüğümüz aşk kaygısına, varoluş şartının değişmesine ve sonunda intihar düşüncesine bir örnek olarak alınmalıdır. Şair bu şiirinde dört gözle beklediği hilâl-i sehere seslenir, sevgilisinden dert yanar, kaygısının alametlerini sıralar, bu hâlde yaşamanın gerekli olmadığını söyler ve intiharı düşünmeye başlar ve en sonunda Allah’tan bu konuda yardım ister.

“Vefâsız olmamak insan için muhal midir? 

Veyâ vefâ denilen şey de bir hayâl midir? 

Sefâ çekildi.. Keder gitmiyor derûnumdan 

Acep benimçün o fanî bu bî-zevâl midir? 

Başımda zulmet-i sevdâ füzûn olur geceler 

Siyâh olan bu belâ mâ’il-i zılâl midir?
Bana bütün gece böyle haram olsun uyku
Beni bu hâle koyan zâlime helâl midir? 

Aceb şu demde benim âh-ı inkisârımdan
Değilse muztarib.. âzâde-i melâl midir?” 

Bu şiirde geçen hüzn, intizâr-ı elîm, ıztırâb, perişân, derd-nâk, keder, azâb-ı rûhânî ve ye’s-i müdhîş gibi kelime ve tamlamaların hepsi aşk kaygısının göstergeleridir.

“Hayâtı ben nideyim ki bugün hayâta yarar 

Ne bir ümîd.. ne de bir intizâr kalmıştır!

Karâr-yâb olamam gayrı ben şu berzahta 

Bana makarr olacak bir mezâr kalmıştır. 

Karînim olmuş iken bin azâb-ı rûhânî 

Garîbdir ki uzak intihâr kalmıştır!

Memâta âşık idim bir zaman ne hoş-dil idim
Yazık niyâzsızım ben bugün memâtımdan”

Görüldüğü gibi şair aşk kaygısından kurtulmak için son çarenin mezarlık ve ölüm olduğunu söylemekte ve intiharı düşünmektedir. Ancak bir farkla ki önceden şiirlerinde hiç düşünmeden gerçekleştirdiği intiharın artık kendisine uzak olduğunu söylemesidir. Şair gerçekte icraata geçirilemeyen intiharın ve ölüm düşüncesinin bir faydası olamayacağını anlamıştır. Bunu sağlayan da üçüncü Zemzeme’nin sonunda Tefekkür’de ilk sınavından geçtiği endişedir. Bu sınav henüz bitmemiştir.

“Buhrân-ı Sevdâ” (Ekrem, 1997: 371) şiiri de yine aynı bağlamda değerlendirilmelidir. Burada da aşk kaygısının neden olduğu bir ölüm talebi vardır.

Yine “Sen bu yerden gideli ey saçı zer” (Ekrem, 1997: 359) mısraıyla başlayan başlıksız bir şiir, “Gördüm” “Bir Kıt’a”, “Eski Bir Şey”, “Bir Gazel”, “Güzelim” ve “Terennüm” adlı şiirler aşk kaygısının bu kitaptaki diğer örnekleri olarak gösterilebilir.

Kitâbe-i Seng-i Mezar” ve hamile olduğu hâlde iki çocuk bırakarak vefat eden bir kadın için yazdığı “Mersiye” şiirleri ölüm karşısındaki çaresizliği göstermesi açısından endişenin bir işareti olarak değerlendirilebilir.

“Bu hâli olmadadır müntic ey zâ’ir!
Hayât için çekilen bunca ıztırâb yazık!” 

“Çıkan her nâle kalb-i mübtelâdan 

Zemîne aksedip gûyâ semâdan 

Olur bahis bana ol mehlikâdan.
Şikâyet cevr-i dehr-i bî-vefâdan!

Nasıl kaldım da ben fevt oldu ol nûr?.. 

Nasıl ol nûru toprak kıldı mestûr?.
O gitti neyleyim olsam da me’cûr?.. 

Firâkıyla yanarken kalb-i mahrûr

Ecel âşık mısın tahrîb-i câna? 

Kıyarsın her vücûda zâlimâne! 

Ger olsaydın peder bir nev-civâna
Çeker miydin beni bu imtihâna?” 

Görüldüğü gibi şairin buradaki şikâyetleri ölümedir ve artık onun gerçek yüzünün farkındadır. Ölümle ilgili hariçten konuşmamaktadır. Bu da daha sonra asıl örneklerini göreceğimiz endişeye kapı aralamaktadır. Aynı durum oğlu Emced için yazdığı bir şiirinde de vardır. Özellikle burada sorduğu şu sorular bu açıdan değerlendirilmelidir:

“Yâ Rab nedir.. Nedir bana bildir kabâhatim? 

Bâdî-i illetim.. Sebeb-i züll-i hilkatim?
Bir bî-günâha bunca azaâb u eziyyetin
Elbette ecrini verecektir adâletin.” 

Son olarak kaygının nesnesiz oluşuna ve kaygıların en tatlısı olan aşk kaygısından nasıl vazgeçemediğine iki örnek olarak “Terennüm” şiirlerini buraya almak istiyoruz. Bu şiirlerden birincisinde yine aşk kaygısından bahseden şair nedenini bilemediği bir hâlde olduğunu söyler. Bu, kaygının nesnesiz oluşunun bir sonucudur:

“Nedir bu gizli gizli âh u zârın?.
Niçin mahv oldu ârâm u karârın?.. 

Harâb ettin yine cism-i nizârın..
Nedendir söyel gönlüm inkisârın?!”

İkinci şiirde ise aşk kaygısının derdine, gamına o kadar alışmıştır ki şair, artık zevk almaya başladığı bu durumun devam etmesini ister.

“Ülfetinden zevk alır fikrim hemân.. 

Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân! 

Hürmet et zâten senindir âşiyân..
Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!
Derd çeksin muttasıl kalb-i hazîn.. 

Aşk ile geçsin hayâtım âteşin..
Ağlatıp ettir bana âh u enîn..
Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!
Rûhumun sensin nedîm-i hoş demi.. 

Gönlümün sensin enîs-i mahremi.. 

Bir garîbindir bırakma Ekrem’i!..
Çıkma ey gâm hâtırımdan bir zamân!”


Bu şiirde geçen “Aşk ile geçsin hayâtım âteşin.” mısraı ise bu bölümde üzerinde durduğumuz bütün şiirleri için geçerli bir ifadedir. Nitekim hatırlanacağı üzere bu son şiire kadar konumuzla alakalı olarak değerlendirdiğimiz şiirlerinin nerdeyse tamamında şairin bu arzusuna rastlamak mümkündür.

Bu bölümde üzerinde durduğumuz şiirlerin neredeyse tamamında şairin endişesiz bir yaşam arayışı içerisinde olduğu görülmüştür. Bunun sebebi ise mesut bir hayat yaşama arzusudur. Bu arzusunu ilk defa Yâdigâr-ı Şebâb’da dile getiren ve gençlik yıllarını bu arzunun gerçekleştiği ilk yer olarak gören şair, Nijad Ekrem’e kadar hiç yorulmadan bu arzusunun peşinden koşmuş; korku, kaygı ve özellikle endişe de dâhil bu arzusunu gerçekleştirmeye engel olarak gördüğü her şeyden kaçmaya çalışmıştır. Endişenin değişmez kaynağı olan ölüm bile şairin bu düşüncesini değiştirememiştir. Ölümle ilgili yazdığı şiirlerinde mezarın ve içinde yatan kişinin sadece dış güzelliğine dikkati çeken şair, ölüm endişesine hiç değinmemiştir. Bunun istisnası sadece aşk kaygısı olmuştur. Şair aşkla beraber gelen kaygılara karışmamıştır. Ancak sadece üçüncü Zemzeme’nin sonundaki birkaç şiirinde, Tefekkür ve Pejmürde adlı eserlerinde endişenin ilk işaretleri sayılabilecek bazı örneklere rastlanmıştır. Bunun sebebi ise şairin artık yavaş yavaş kendi ölümünü aklına getirmeye başlamış olmasıdır.

Ölümün Şairi Endişeyle Buluşturması

Bu bölümde Recâizâde Mahmut Ekrem’in Nijad Ekrem, Nefrîn ve kitaplarına almadığı bazı şiirleri üzerinde durulacaktır. Bu şiirlerin genel özelliği endişenin gerçek manada varlık göstermeye başlamış olmasıdır. Daha önce üçüncü Zemzeme’nin sonunda ve Tefekkür’de ilk işaretlerini görmeye başladığımız endişenin gerçek manada örneklerinin bu bölümde yazılmaya başlandığını görüyoruz. Bunun sebebi görünüşte Nijad Ekrem’in ölümüdür. Nitekim daha önceleri en yakınındaki insanların ölümlerinin bile tesir edemediği Ekrem’i oğlu Nijad’ın ölümü çok etkilemiştir. Tefekkür adlı kitabında Nijad’ın onun için ne anlama geldiğini görmüştük. Hatta bu kitaba göre “yaşamak isterim fakat mes’ûd” formülündeki “mes’ûd” olma şartı bile âdeta Nijad ile eşitlenmişti. Şairin “Ey sözleri hayâlimi taltîf eden melek/ Ey neş’esi derûnuma rikkat veren çiçek!/ Durgunluğu huzûrumu talan eden çocuk!/ Ey handesi güneş gibi cângâha mün’akis/ Ey nazrası cihâna veren türlü türlü his../ Mahzunluğu hayâtımı lerzân eden çocuk!” (Ekrem, 1997: 345) mısraları bunun en açık göstergesidir. Bu gözle baktığı evladının ölümü elbette ki şairi dehşete düşürecektir. Ancak bu bölümdeki şiirlerde endişenin ortaya çıkmasını sağlayan asıl sebep oğlunun ölümünden ziyade bunun şairin kendi ölümünü aklına getirmiş olmasıdır. İşte bu ölümle nesnel değil, öznel bir karşılaşmadır ve endişenin de isteği budur. “Niçin yokluk değil de bir şeyler var?” sorusunun, insanın yoklukla nesnel tarzda karşı karşıya gelmesine sebep olduğunu (Gündoğdu, 2007: 101) daha önce söylemiştik. Hâlbuki endişede asıl önemli olan yoklukla öznel bir karşılaşmadır. Çünkü bu karşılaşma ancak insanın sonluluğunu hatırlatacak, kendi varoluşuna yönelik duyduğu tutkuyu ve yok olma endişesini ortaya çıkaracak ve onu sonsuz olana yönlendirecektir. Endişe her zaman kesinlikle varolmama yani yokluk endişesidir. Bu, yokluğa dair nesnel bir bilgi değildir. Bilakis yokluğun kişinin kendi varlığının bir parçası olduğuna dair farkındalıktır. Endişeyi üreten şey her şeyin fâni olduğunun farkına varılması hatta başkalarının ölümlerinin tecrübe edilmesi dahi değil, “bu olayların bir gün ölecek olduğumuza dair hep üstü örtük olan farkındalık üzerindeki etkisidir” (Tillich, 2014: 60-62).

İşte oğlu Nijad’ın ölümü Ekrem’de böyle bir etki yapmış, kendi ölümünü ve yokluk fikrini aklına getirmiş, bu da endişe şiirlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Daha önceki ölümlerde böyle bir etki yoktur. Aktaş (1996: 49)’ın ifadesiyle bu ölümler “âdeta öğrenilmiş bilgi, duyulmuş şoku gibidir”. Nijad’ın ölümüyle birlikte bu durum değişmeye başlamıştır. Ayrıca şairin kendi ölümünü aklına getirmiş olması hayata bakışını da değiştirmiştir. Önceleri mesut bir hayat yaşamak arzusu içerisinde olan ve mezarlık da dâhil olmak üzere her yerde bunun işaretlerini arayan, bütün endişe, kaygı ve korkulardan kaçmaya çalışan, en kötü ihtimalle aşk kaygısına razı olan şair, ölümle öznel bir şekilde karşılaştıktan sonra mesut bir hayatın mümkün olmadığını, yoklukla kuşatılmış olan bu dünyanın insanı hoşnut edemeyeceğini söylemeye başlamıştır. Dolayısıyla önceki bölümde “yaşamak isterim fakat mes’ûd” formülü bu bölümde artık “bilmezmişim belâ-yı hayâtı” (Ekrem, 1997: 440) ya da “hoşnud edecek yer değil ervâhı bu merkez” (Ekrem, 1997: 421) formülüne dönüşmüştür. Bu Ekrem adına büyük bir değişimdir. Ancak yine de onun alışkanlık haline getirdiği aşk kaygısından tamamen vazgeçtiğini de söylemek zordur. Nitekim bu bölümdeki bazı şiirlerinde de yine bu kaygıya rastlamak mümkündür. Son olarak ölümle böyle bir karşılaşma neticesinde ortaya çıkan endişenin gerçek şiirlerin yazılmasına da vesile olduğunu söylemek istiyoruz. Bunun da örneklerini göstermeye çalışacağız.

Bu bölümde öncelikle Nijad Ekrem kitabı üzerinde durulacaktır. Bu kitabın konumuzla da bağlantılı olan ilk şiiri “Dün.. Bugün” adını taşımaktadır. Bu şiir ölüm sayesinde endişeyle karşılaşan şairin hayata bakışını ve önceki şiirlerine göre bir değişimi göstermektedir. Şiirin ilk mısraları ölümle karşılaşan şairin ruh halini ortaya koymaktadır.

“Karlar.. tipiler.. Hevâ-yı kasvet.. 

Teb-lerze-nümâ sükûn-ı haşyet.. 

Hayret-zede âlem-i tefekkür.
Bir meyyite benzeyen kefen-pûş,
Bir gündü o, serd-i rûh u bî-hûş,
Bir gündü ki karşısında medhûş.” 

Şair, artık kâinata ölümün ortaya çıkardığı dehşetle bakmaktadır. Önceki şiirlerinde kabrin karşısında olmasına rağmen ölümü bile aklına getirmeyen, sadece ölen kişinin ve kabrinin dış güzelliğinden bahseden şair artık her şeye ölümün soğuk yüzüyle bakmaktadır. Bu da endişeyi davet etmektedir.

“Eylerdi zalâm içinde sâ’ir 

Endîşemi bir lüzûm-ı kâhir 

Bir hâcet-i mübrem-i tefekkür 

Pür-dûd-ı siyâh idi hayâlim, 

Ondan geliyordu hep melâlim. 

Geçtikçe seninle hasbihâlim 

Bir hiss ile müstebid ü zâlim
-Âlûde-i dehşet-i mekâbir- 

Ağlardı hayâta infi’âlim,
İnlerdi hazîn yem-i tefekkür.”

Bunların hepsi endişenin göstergeleridir. Kahreden bir elzem, bir sebep endişemi karanlıklar içerisinde dolaştırıyordu; vazgeçilmez, kaçınılmaz bir tefekkür ihtiyacı hayalimi siyah böceklerle dolduruyordu; hep melalim ondan geliyordu. Burada geçen “endîşe” kelimesi tefekkür anlamında da kullanılmış olabilir. Ancak bu herhâlde endişeli bir tefekkürdür ve şair istese de istemese de ondan vazgeçememektedir. Bu onun için bir lüzûm, bir hâcettir. Bu durum onda bir ihtiyaç, bir elzem haline gelmiştir. Bunun sebebi şairin yokluk imkânını da fark etmiş olmasındandır. “Âlûde-i dehşet-i mekâbir” mısraı bu imkâna işaret etmektedir. Bu mısrayı “kabrin bulaşıcı dehşeti” şeklinde anlamlandırabileceğimiz gibi “ölüm endişesinin bulaşıcı dehşeti” şeklinde anlamlandırmak da mümkündür. Hatta bu daha uygun düşmektedir. Yokluk imkânını fark etmek başka imkânları da beraberinde getirmektedir. Endişenin vazgeçilmezliği de burada gizlidir. Kişi endişeden kaçamaz, fakat aslında kaçmak da istemez. Çünkü karşısına sayısız imkânlar çıkarmıştır. Bu imkânların cezbediciliği onu vazgeçilmez kılmaktadır. Bundan dolayı onu sever. Fakat bu imkânlar bir belirsizliği de ortaya çıkarır, işte bu yüzden kişi aynı zamanda endişeden kaçmak da ister. Bu cehaletin muhteşem hiçliğidir. Belirsizdir, fakat yine de çok arzulanan bir şeydir (Kierkegaard, 2004a: 111). Şairin içine düştüğü durum da böyledir. Nitekim kendisi de “derdinin dermanını bilmez ki insan söylesin” dedikten sonra bu belirsizliğin işaretlerini sıralamaya başlar:

“Bir subh-ı sa’âdette-ki fercâmı bilinmez 

Bir ahter-i candır doğar, ahkâmı bilinmez.
Rûhum biliyor bitmeyecek mihnet-i hicrân.. 

Hicrân çekilir, âh ki encâmı bilinmez!
Bir firkat-ı cân-sûz ile mecbûr-ı ta’ayyüş, 

Bir şey duyar insan ki onun nâmı bilinmez.
Ben bir cesedim hâk-i mezellette muhalled 

Lâkin nerede rûhumun ârâmı bilinmez.
Ağlar pederi zinde, oğul hâk ile mestûr.. 

Hükm-i ezelin hangisi nâ-kâmı bilinmez.
Mâhiyyet-i evsâfı bilinmezse Nijâd’ın
Hicriyle yanan Ekrem’in âlâmı bilinmez..”

Daha sonra şair matemli düşüncelere dalmaya ve oğlunun ölümü karşısında dehşetli sorular sormaya koyulur. Bunlar aynı zamanda ölüm karşısındaki âcizliği de gösteren sorulardır.

“Hâk olmak ile vücûd böyle
Her şey bitiyor demek mi?.. 

Söyle Ey hikmet-i mahrem-i tefekkür 

Bir rûh-ı güzîn-i âsmân-hâh 

Yerlerde kalır mı? Hâşa lillah 

Ancak ne tarafta-olsam âgâh- 

Âsûdesi olduğun harem-gâh?
Zannım çok uzak.. Uzak ki öyle 

Alçak düşüyor, yetişmiyor âh!
Eyvânına süllem-i tefekkür.” 

Her taraftan haberim olsa da senin istirahat ettiğin mahrem yerden zannım çok uzak. Uzak ki öyle tefekkür merdiveni senin yüksek çardağına yetişemiyor, alçak düşüyor. Dediğimiz gibi bu ölüm karşısındaki âcizliğin göstergesidir ve endişenin de davetçisidir. Şair bu şiirde son olarak çaresiz bir derde düştüğünü ve kâinatta bulunan her şeyin onun bu derdine ağlaması gerektiğini söylüyor.

Görüldüğü gibi şairin önceki şiirlerine göre ölüme bakışı değişmiş ve bu da onu endişeye daha çok yaklaştırmıştır. Ancak endişenin henüz tam formuna kavuştuğunu da söyleyemiyoruz. Çünkü şair eski alışkanlıklarından da tam olarak vazgeçmiş değildir. Şiirin sonunda kendi ölümü ve yokluk fikri üzerinde daha çok durmak yerine ıstırabını göstermeye çalışması ve sadece ağlama yolunu seçmesi bunun bir göstergesidir.

“Margirit’e” (Ekrem, 1997: 397) şiirinde de bu eski alışkanlık devam etmektedir. Şair burada önceki şiirlerinde yaptığı gibi tabiat unsurlarıyla oğlu Nijad’ın kabrini ve dış ortamını anlatmaya koyulur. Oğlu Nijad için ağlayan Margirit’in bir çiçek mi yoksa sevgili mi olduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Fakat her ikisinin de şairi endişeye götüremeyeceği açıktır. Hatta bu şiirde kaygının varlığından bile söz etmek zordur.

Benzer bir durum “Terennüm” ve “Bir Kuş” şiirlerinde de vardır. Bunlardan birincisinde şair sevgiliyle ölen oğlunu buluşturmaya, ikincisinde de kendi derdine bir kuşta teselli bulmaya çalışır. Ancak “Bir Kuş” şiirinde şairin dayanamadığı bir dert içerisinde olduğu da açıktır.

“Mütelevvin semâ bu yerlerde,

 Neş’esiz ekseri seherlerde..
Müntehî dâimâ hazâna bahâr. 

Soluyor hep açılmadan ezhâr.
Mütehavvil ü bî-bekâ her şey..
Rûha râci kederse pey-der-pey.” 

Bunun göstergesi her şeyin bekasız ve değişken olmasına rağmen ruhunun kederinin hiç değişmeden sürekli devam ettiğini söylemesidir. Bu endişe olarak değerlendirilebilir. Fakat bu aşamaya kadar gelen şairin içine düştüğü bu durumu fırsata çevirip varlığa adım atması beklenirken o, hasbihâl ettiği kuşla beraber bu dayanılmaz kederden kaçmayı ve ebedî zevkli bir rüyaya dalmayı ister.

“Bize hayretmeyen bu gülşenden 

Gezelim kehkeşânı, hoş me’men..
Kaçalım sen de ben de kurtulalım. 

Zevk-i rüyâ-yı sermedî bulalım.
Olalım her beliyyeden sâlim,
Uçalım âsmâna, dönmeyelim!..” 

Burada şairin “beliyye” kelimesiyle anlatmaya çalıştığı şey herhâlde ölüm endişesidir ve o bundan dahi salim olmayı istemektedir. Bulduğu çözüm ise hiç bitmeyen zevkli bir rüyaya dalmaktır. Fakat bu aslında endişeyi oyalamaktan başka bir şey değildir. Evet, bu kaçış fikri bile onun üstesinden gelinmesi zor bir şey olduğunu göstermektedir. Ancak bu bir çözüm değildir. Yapılması gereken onu cesaretle üstlenmek, kaçmak yerine âdeta ona koşmaktır. Şair de yakında bunun farkına varacak ve endişeye teslim olacaktır. Burada dikkati çeken başka bir husus da bu kaçışın zevkli ve ebedî bir rüyaya olmasıdır. Önceki bölümde ancak mesut olursa yaşamak istediğini söyleyen şair burada da hâlen aynı düşünce içerisinde olduğunu göstermektedir. Bir farkla ki artık o bu arzusunun “mütehavvil ü bî-bekâ” olan dünyada gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını anlamıştır. Bu yüzden bu arzusunu rüyalarda gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunu anlamasını sağlayan şey ise ölüm endişesidir.

“Teselli” şiiri de oğluna kavuşmak için mahşeri bekleme konusunda sabırsız davranan bir babanın ağlamalarıdır. Bu şiir de endişeye geçiş şiirlerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Endişe bu şiirde de henüz tam olarak formuna kavuşmuş değildir. Ancak şairin ölüme bakışı öncekilerinden farklıdır. Bu ayrıca ölüm karşındaki âcizliğin de göstergesidir.

“Bî-huzûr et rûh-ı leyl-i esmeri,
Eyle isticvâb reng-i hâveri, 

En katı mermerlere çapıp seri
Mahv olunca ağla cânın cevheri. 

Gitti artık bir daha gelmez geri..
Bekle rûhum bekle rûz-ı mahşeri!”

“Nijâd’ın Kabrinde” ve “Mevt.. Nijâd!” şiirleri de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir. Bu şiirlerin ortak özelliği şairin henüz kendi ölümünden bahsetmiyor olmasıdır. Bu yüzden bunlarda endişenin henüz tam formuna kavuşmadığını söylüyoruz. Ancak bu şiirlerde şairin hayata ve ölüme bakışı da öncekilere göre çok değişmiştir. O artık hariçten konuşmamaktadır. “Mevt.. Nijâd!” şiirinde oğlunun ağzından “Nedir hayât? Acı bir şey.. Bütün azâb, elem../ Memât ise ebedî ruhûn istirahatıdır” (Ekrem, 1997: 404) derken bu dünyada mesut bir hayat yaşamanın mümkün olamayacağının farkına varmıştır artık. Buradaki acı şeyler, azap, elem hepsi bu dünyanın endişe ve kaygılarıdır. Ayrıca oğlunun ölümüyle birlikte bütün dikkatini ölüme yönlendirmiş olması er ya da geç ona kendi ölümünü de hatırlatacaktır.

“Süslü Bir Kütübhâne” şiirinde ise oğlunun ölümü karşısında daha önce de gördüğümüz isyankâr bazı sorular yöneltir. Bunlar da yine endişe kavramıyla bağlantılı olan özgürlük imkânının tahrik ettiği endişeli sorulardır.

“Nasıl latîfe-i gaybiyyedir bu, Yâ Rabbi? 

Benim Nijad’ımı aldın, nedir bunun sebebi?
Tazarru’um sana vâsıl mı olmadı? Rabbim! 

Bu muydu merhametinden şu âcizin talebi?..
Onun yetiştiğini i’timâd ile görerek
Ölüp de gitmek iken gönlüme yegâne dilek.
Niçin o gitti de kaldım bu yerde ben me’yûs?
Bu aksi işte, ilâhî, ne hikmet olsa gerek?..” 

Ölüm varlığın yegâne endişe kaynağıdır ve kaçınılmazdır. Er geç insanı yakalayacaktır. Şair de bunun farkındadır. Ancak bunu bir türlü kabul edememektedir. Buradaki sorularla şair çekinmeden özgürlük imkânını kullanmıştır ve belki günaha da düşmüştür. Ancak bu imkânı kullanması ve günaha düşmesi endişeyi netice vermiştir.

“Âh Nijâd!” şiirinde ise şairin “kaygı” kelimesini endişe anlamında kullandığı görülür:

“Cân isterken hasret oduyla yansın 

Varlık beni alîl alîl sürüyor.
Bu kaygıya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!” 

Canım hasret ateşiyle yanmak isterken varlık bu sakat halimle beni peşinden sürüklüyor. Şair hasret ateşiyle yok olmak istiyor ancak varlık onu bırakmıyor ve devamında işte bu kaygıya yüreğinin dayanamayacağını söylüyor. Bu varlıktan şikâyettir. Şairi varlık ve yokluk üzerindeki bu düşüncelere getiren ölümdür. Buna kaygı da dese aslında endişedir. Şair kendi ölümünü de aklına getirmeye başlamıştır ve bu durum dayanılmazdır. “Ya gel bana, ya oraya beni çek” (Ekrem, 1997: 404) mısraı bu dayanılmaz durumun işaretidir. Bunun sebebi görünüşte hasret olsa da aslında endişedir. Çünkü şair kendisinin de bir gün öleceğini fark etmeye başlamıştır.

“Hayâtı bildiğin günden beri ibâ ettin hayâtından, 

Geçirmek olmadı mümkün bu nefrette sebatından.
Gülümser çehre-i devrân ben ağlarken firâkınla.
Ne lûtf oldu aceb devrâna bilseydim vefâtından?” 

Görüldüğü gibi şair varlık ve yokluk üzerindeki düşüncelerini devam ettirmektedir ve bunlar şairi ister istemez endişeye götürecektir. Zaten bunun sonucu olarak şair burada da isyan belirtisi olan sorusunu yöneltir: Bilseydim devran senin vefatınla hangi lütuflara mazhar oldu? Bu özgürlük imkânının şaire müsaade ettiği bir sorudur ve arkasında gizli olan endişedir. Bir sonraki şiirinde bu da açığa çıkacaktır:

“Edeydim hâne-i çeşmânımı meşhûn gubârından,

Düşeydim lücce-i hîçîye âgûş-ı mezârından!
Ne hikmet var bu işte? Âh! Kimden sorsam , öğrensem…

Ziyân gördü vücûd-ı bî-ziyânın rûzgârından.” 

İşte varlık ve yokluk üzerindeki düşüncelerin ve özgürlük imkânının kullanıldığı isyankâr soruların sonucunda şairin geldiği nokta burasıdır. Burası artık endişenin açığa çıktığı yerdir. Göz çukurlarımı toz zerreleriyle doldursaydım ve mezarının kucağından hiçlik dalgalarına atlasaydım. Şairin hiçlik dalgalarına atlamak istemesinin sebebi nedir? Varlıktan şikâyet midir? Artık oğlunun ölümünden sonra dayanılmaz bir hale gelen hayattan usanmış olması mıdır? Nitekim şiirlerinde bunun göstergeleri çoktur. Ya da ölüm endişesi karşısındaki tavrı mıdır bu? Kaçınılmaz olan ölüm hakikatine çare bulamayınca hiçlik midir talebi? Mademki varlık derdime derman olmuyor, ışıksız varlık hayata zarar veriyor o hâlde hiç olmak mı gerek diyor şair? Bu soruların hepsinin cevabı olumludur. Şairin şimdiye kadar gizlediği, söylemek istemediği şey açığa çıkmıştır. Şair kendisinin de bir gün öleceğini fark etmeye başlamıştır. Burada hiçliği talep etmesi bir aşama daha yukarıya çıktığının göstergesidir. O, ölümün uyandırdığı endişe sayesinde varlığın kokusunu almıştır ve buna verdiği ilk tepki hiçlik talebidir. Endişenin çetin sınavı başlamıştır artık. Hiçlik talebi bunun ilk sonucudur, devamı gelecektir. Şair kendi varoluşunu ortaya koyuncaya kadar bu sınav bitmeyecktir. Onu bu aşamaya getiren görünüşte oğlunun ölümüdür ancak aslında bu ölümün sebep olduğu endişedir. Nitekim kendisi de bunun farkındadır ve şöyle demektedir:

“Ne ma’nâlarmış işrâk ettiği, hep şimdi fehmettim,
O dalgın gözlerin endîşe-i hikmet-medârından.”

O dalgın gözlerinin hikmet merkezi endişelerinde hangi manaların gizli olduğunu şimdi anlamaya başladım. Bu manalar yukarıda sormuş olduğumuz soruların cevaplarıdır. Şair yokluğu ve kendi ölümünü, bu sayede fark ettiği varlığı, onu varlığa kavuşturmak için hazır bekleyen endişenin çetin sınavlarını fehmetmeye başlamıştır.

Bu şiirde Ekrem’in söylediklerine göre Nijad da endişenin bu sınavından geçmiş ve başarılı olmuştur:

“Seni devrân düşürmek istiyordu, intibâhınla 

Onu evvel düşürdün sen nigâh-ı i’tibârından
Ne ma’nâlarmış işrâk ettiği, hep şimdi fehmettim, 

O dalgın gözlerin endîşe-i hikmet-medârından.
Sabâhın düştü bir deycûr-ı bî-pâyâna mahv oldu 

Ne şöhret bekliyorken ben tecellî-i nehârından?
O solmuş gül, ki düşmüştü lebinden ihtizârında, 

Bana bir yâdigâr-ı sermedî kaldı bahârından!
Bekâ-yı nâm ile dünyâda ömr-i zî-bekâ buldun, 

Tecerrüd eyledin gerçi hayât-ı müste’ârından.
Büyüktü kudretin takdîr-i mâhiyyât-ı eşyâda, 

Seninle hem-meziyyet kimse yok gelmiş tebârından!
Yıkıldın, hâk-ber-ser kaldın ammâ künbed-i kabrin
Mücessem bir lisândır bahs eder izz ü vakârından” 

Görüldüğü gibi şair oğlunun meziyetlerini sıralarken onun dudağından düşen solmuş bir gülün sermedi bir yadigâr kaldığını, şu geçici dünya hayatını terk ederek namının devam ettiği ebedî bir ömür kazandığını söylüyor. Bunlar sınavı başarıyla geçmiş olduğunun göstergeleridir. Hatta bu açıdan şairin oğluna imrendiği dahi söylenebilir. Başka bir şiirinde bunu açıkça söylemektedir:

“Kendin çocuk, büyüktü fakat fikretin senin.. 

Yoktu cihâna zerre kadar rağbetin senin.
Fevkınde gösterirdi bana âdemiyyetin 

Tab’ında, fıtratındaki ulviyyetin senin.
Her dem yanında ben küçülür, alçalırdım.. 

Âlîydi bence tâ o kadar fıtratın senin
….
Âsân ederdi fikr-i metînin sı’âbımı:
Çoktur benim selâmetime hizmetin senin.”

Şiirin tamamını göz önünde bulundurduğumuzda şairin oğluna imrenmesinin sebebi dünya kaygılarına değer vermemesi ve endişeyi cesaretle üstlenmesidir. Bu sözleri oğlu için şairin kendisi söylese de onda henüz bu cesaret yoktur. Şair böylece oğlunun meziyetlerini sıraladıktan sonra endişe olarak değerlendirebileceğimiz mısraları söylemeye başlar:

“Korkar dururdum, işte gelip çıktı korktuğum! 

Sönmez bir od düşürdü dile rıhletin senin.
Îmâ ederdi sürmeyeceğini sabâhının 

Fevka’s-sabâh olan seher-i neş’etin senin.
Cân lerze-dâr idi öleceksin diye, fakat 

Sığmazdı hiç hayâlime fâniyyetin senin.
Toprak çekildi üstüne, gördüm inanmadım.. 

Hâlâ yalan gelir bana gaybûbetin senin.
Sensiz kalınca ben biterim zannederdim, âh!
Mevcûd u zinde çekmedeyim hasretin senin.” 

Şairin korkusu görünüşte oğlunun ölme ihtimalidir. Dolayısıyla burada korkunun nesnesi ölüm gibi durmaktadır. Ancak ölüm birinci endişe kaynağı olduğu ve belirsizlik içerdiği için şairin korkusu aslında endişe olarak değerlendirilmelidir. Nitekim oğlunun ölümü onun kalbine sönmez bir ateş düşürmüştür. Burada “sönmez bir od” hasretmiş gibi gözükmektedir ancak aslında endişedir. Çünkü nesne ortadan kalkınca korkunun da geçmesi gerekir. Ancak burada tam tersi olmuş, şairin içine düştüğü durum daha da şiddetlenmiştir. Çünkü nesnelerin en dehşetlisi ölümdür söz konusu olan. Bu yenilir, yutulur cinsten bir şey değildir. Can, oğlunun da fâni olduğunu ve bir gün öleceğini söylese de bu, şairin hayalinden bile geçmez. Fakat oğlu ölür ve şair bunu asla kabullenemez. Oğlunun üstüne toprak çekilse bile hâlâ buna inanamaz. İlk bakışta buradaki mısralar oğlunun ölümünün ardından hasret çeken ve onun ölümünü asla kabullenemeyen bir babanın feryatları gibidir. Fakat gerçekte fâni olan sadece Nijad değildir. Dolayısıyla şairin kabullenemediği şey aslında bizzat ölümün kendisidir. Bu
şiirdeki endişenin ana kaynağı da burasıdır. “Cân lerze-dâr idi öleceksin diye” (Ekrem, 1997: 409) ifadesi sadece Nijad için söylenmemiştir. Bu ifadenin bir ucu da şaire ve her şeye bakmaktadır. Onun bu bölümdeki şiirlerinin hemen hepsinde oğlunu yüceltmesinin asıl sebebi de budur. Nijad, şaire göre bu en dehşet verici durumu yani ölümü cesurca karşılamış ve bu dünyadan göçüp gitmiştir. Sıra diğer fâni olanlarındır. Görüldüğü gibi korku artık endişeye dönüşmüştür. Çünkü şair açıkça söylemese de ölümün kendisine de göz kırptığını fark etmiştir.

“On beş yaşında merd-i adem-cû idin, Nijad! 

Dehşet-resân idi azm-i hilkatin senin.
Ta’zîme hâk-i cismini icbâr eder beni
Rûhumda tâ-ebed kalacak hürmetin senin.”

Söylediklerimizin başka bir örneği de bu mısralardır. Şair, oğlunun on beş yaşında yokluğu cesurca arayan dehşet-resân yaratılışlı bir civanmert olduğunu ve bu durumun kendisini ebediyen mezarının başında hürmetle tazime mecbur bıraktığını söylüyor. Bu mısralar, oğlu yokluğa cesaretle gidebildiği hâlde henüz şairin kendisinde bu cesaretin olmadığını da göstermektedir. Kendisini oğluna tazime mecbur hissetmesinin sebebi de budur.

“Bilmez mişim belâ-yı hayâtı, bu gün bana 

Öğretti rûhumu yakarak firkatin senin.
Ma’rûz-ı her musîbet olan bir hayattan
Bildim nasıl isâbet imiş nefretin senin.”

Ölüm endişesinin şairi getirdiği nokta burasıdır. Önceleri “Yaşamak isterim fakat mes’ûd!” (Ekrem, 1997: 245) diyerek hayatının arzusunu dile getiren; bu arzusunun işaretlerini çobanda, çiçekte, kaval sesinde, sevgilide hatta mezarlıkta hâsılı her yerde ve her şeyde arayan; korku, kaygı ve endişeden uzak durmaya çalışan; ölümü aklının ucundan bile geçirmeyen; ölümün işaret ettiği endişeye düşme ihtimalinin olduğu yerlerde ise ondan kaçmak için yüzünü aşka çeviren, aşk kaygısına razı olan ve zamanla bir “dil-nişîn belâ” bir “tatlı zehr” (Ekrem, 1997: 304) olarak tarif ettiği bu kaygının tatlı zehrine alışınca “aşk ile geçsin hayâtım ateşîn” (Ekrem, 1997: 384) diyerek bütün bir ömrünü aşk ile geçirmek isteyen şair, ölüm endişesiyle öznel bir şekilde karşılaşınca bütün bunların hepsini bir kenara bırakmıştır. Çünkü bu endişenin arkasında, şairin yukarıda saymış olduğumuz arzularının hepsinin sonu demek olan yokluk fikri vardır. Çünkü endişe, oğlunun ölümüne kadar peşinden koştuğu her şeyin sonlu olduğunu ona göstermiştir. Şair endişeden kaçmak için yaptığı her şeyin aslında onu endişeye götürdüğünü fark etmiştir. Bu, artık endişenin çetin sınavının başladığını ve bu noktadan geriye dönüşün olmadığını göstermektedir. Nitekim endişeyle karşılaşan kişinin çok zorlu sınavlardan geçmek zorunda olduğunu, bu sınavların sonlu ve sınırlı olan şeylerin keşfedilip bunların sınırsızlık formu içinde ülküselleştirmek ve “birey inancın cesaretiyle sınırlı olan her şeyi yeniden alt edene değin” onu endişe içinde bunaltmak üzerine kurulu olduğunu (Kierkegaard, 2004a: 233) daha önce söylemiştik. Hatta Kierkegaard kişinin bu sınavdan geçerken birçok şeyi kaybedebileceğini, bu sınavların onu intihara dahi götürebileceğini söylemektedir. Çünkü ona göre eğer endişe kişinin ruhuna girerse ilk araştırdığı va bulduğunda da işkence uygulamaya başladığı şeyler sonlu ve sınırlı olanlardır (Kierkegaard, 2004a: 235). İnsanın bu dünyadaki hayatının hep bu tür şeylerle çevrili olduğunu düşününce bu sınavın ne kadar çetin geçeceği açıktır. Ancak kişi bu sınavlardan başarılı bir şekilde geçerse yitirdiği her şeyi on misli geri alacak, daha da önemlisi sınırsız olana kavuşacaktır. Diğer ruhlar sonlu içinde son bulurken o sonsuz olanı, sınırsız olanı elde edecektir (Kierkegaard, 2004a: 234).

Bu şiirde şairin endişenin çetin sınavına dâhil olduğunu “bilmezmişim belâ-yı hayâtı” ve “ma’rûz-ı her musîbet olan bir hayât” mısralarından anlamak mümkündür. Bu mısralara göre Nijad, bu sınavı başarıyla tamamlamıştır. Şairin sınavı ise henüz bitmemiştir.

“Tevellüât” şiirinde geçen şu mısralar da yine aynı bağlamda değerlendirilebilir:

“Teşrîh-i gamı kâbil-i imkân edebilsem, 

Rûhumda olan hâleti ityân edebilsem!
…….
Bilsem ne imiş felsefe-i mevt-i cevânî 

Tahsîl-i kemîn behre-i irfan edebilsem
Bir şey biliyor bak şu felâket-zede mesrûr 

Anlatsa da ben de beni şâdân edebilsem!
En sade ukûlün bile derk ettiği şeyi
Töhmet mi olur nefsime iz’ân edebilsem?” 

Şair bir arayış içerisindedir. Görünüşte aradığı şey hasretini giderecek, ayrılık acısına çare olacak cevaplardır. Ancak onun aradığı şey aslında bunlar değildir ve bunlar ölen oğlunu da geri getirmeyecektir. Şair de bunun farkındadır. Ancak aradığı şeyi ruhunda hissetmesine rağmen söyleyememekte ya da söylemeye cesaret edememektedir. Bu ölüm, yani yokluk endişesidir. Yukarıdaki ilk beyit açıklayamadığı bu durumun göstermektedir. Şair, genç insanların ölmesindeki felsefe nedir diye sorarken aynı zamanda ölümün felsefesini de araştırmaktadır. Bazı felaketzedelerin ölüm endişesine düşmüş olmalarına rağmen mesrur bir hâlde bulunmalarını bu konuda bir şeyler bildiklerine yoran şair, bildiklerini kendisine de anlatmalarını istemekte ve anlayamadığı için aklından şikâyet etmektedir. İşte bunların hepsi ölüm endişesinin alametleridir. Daha sonra şair asıl söylemek istediğini söyler:

“Vâreste-i endûh imiş insân-ı mükemmel..
Gavgâ bitecek ben beni insan edebilsem!”

Burada geçen “endûh” kelimesi sonraki mısralara göre dağdağa, vesvese ve korku anlamında düşünülebilir. Ancak şiirin tamamı göz önünde bulundurulunca gam, keder, tasa, kaygı üzüntü, sıkıntı ve en önemlisi de endişe anlamında kullanıldığı ortaya çıkacaktır. Şairin burada kastettiği önceden söylediği gibi bunlarsız bir hayat değil, fakat bunların sırrına vâkıf olmaktır. Yukarıda söylediği felaketzedeler bu sırra vâkıf olduğu içindir ki mesrur bir hâldedir. Zaten bunlarsız, özellikle endişesiz bir yaşam da mümkün değildir. Endişesiz bir yaşam sürdüğünü iddia edenler Kierkegaard (2004a: 233-234)’a göre ruhsuz olanlar ve aslında yaşamayanlardır. Şaire göre bunların sırrına vâkıf olanlar “insân-ı mükemmel” olanlardır ve onun da arzusu budur. Ekrem bu bölümün sonunda arzusuna kavuşacaktır. O burada sadece “insân-ı mükemmel”in özelliklerini söylemiş ve arzusunu dile getirmiştir. Kavganın bitmesi, mesrur olunması, korkuların son bulması bu özelliklerden bazılarıdır. Ancak “insân-ı mükemmel” olmanın şartı nedir? Şair henüz bunu söylememiştir. Endişe kavramına tekrar dönecek
olursak bunun şartının endişeyi cesaretle üstlenmek, onun ruhuna girmesine, sonlu ve sınırlı olan şeyleri birer birer yıkmasına ve sonsuz olana kendisini kavuşturmasına müsaade etmek olduğunu söylememiz gerekir. Şair de artık bu yola girmiştir ve sonunda endişe sayesinde “insân-ı mükemmel” olma arzusuna kavuşacaktır.

Şairin endişenin çetin imtihanından geçtiğinin başka bir göstergesi de “Sadedden Hâriç” şiiridir:

“Şu gâfil bilmiyor devrânı, bak me’lûf-ı mâtemdir.. 

Şu sâfil duymuyor hicrânı, bak mes’ûd u hürremdir!
Bu âlemdir bütün varlıkları îcâd eden âlem, 

Bütün varlıkları ifnâ eden âlem bu âlemdir.
Çocuk meşrebli bir cellâddır devrân-ı televvünkâr:
Bakarsın şimdi zîrektir, bakarsın şimdi sersemdir.” 

Şair varlık ve yokluk üzerinde araştırmalara başlamıştır. Onu bu aşamaya getiren ölüm endişesidir ve niyeti “insan-ı mükemmel” olmaktır. Çünkü ancak bu şekilde bu endişenin üstesinden gelebilecektir.

“Tabî’at şi’r okur, sen karşısında ağlar, ağlarsın.. 

‘Aceb-dersin-bu şâ’ir kendi ruhumdan mı mülhimdir?’
Ne şâ’ir var, ne şi’rinden eser, hep kendi vehmindir..
Tabî’at?.. Anla artık, eski bir hodkâm-ı azlamdır.”

Ekrem’in poetikasına bakıldığında şiir okuyan, tabiat karşısında ağlayan kişinin bizzat kendisi olduğu anlaşılacaktır. Ancak burada görüldüğü gibi şairin tabiata bakışı değişmiştir artık. Bu büyük bir değişimdir. Önceleri hayat anlayışının büyük bir kısmını teşkil eden tabiat artık “eski bir hodkâm-ı azlamdır”. Buna sebep olan şeyin ölüm endişesi olduğu açıktır. Kendisi de bunu şöyle ifade etmektedir:

“Hayâtın hîçtir mutlak, şü’ûnu gölgedir zâ’il.. 

Ölümdür ki hakîkat, bir odur ki emr-i ahkemdir.
Hakîkat çıkması bir hîçten, bir gölgeden lâkin
Benim idrâkimin fevkınde bir ma’nâ-yı mübhemdir.” 

Ölüm vazgeçilmez endişe kaynağı ve her insanın er ya da geç yüzleşmesi gereken bir hakikattir. Şair, sırrını henüz bilemese de bu hakikatin farkına varmıştır artık. Daha önce oğlunun meziyetlerini sıralarken ölüme cesaretle gidebildiği için ona imrendiğini ve açıkça söylemese de kendi ölümünü de aklına getirmeye başladığını söylemiştik. Bu şiirde artık açıkça kendi ölümü üzerine düşünmeye başlamıştır şair. Bu düşünce de onu varlık ve yokluğu sorgulamaya götürmüştür. İşte bu sorgulama endişesinin de açığa çıktığı yerdir.

“Nedir maksad bu varlıktan, bu yoklukta nedir hikmet? 

Bu mebhaste ukûlün son cevâbı, ‘ben de bilmem!’dir.
Şu’ûn-ı hikate ey sen ki nakkâd olmak istersin!
Senin derdin nev-â-nevdir, senin ye’sin dem-â-demdir.
Nazar erbâbına her şey bütün mestûr kalmıştır, 

Meğer a’mâdır onlar ki bu mestûrata mahremdir.
‘Bilinmez sır!’ deyip kesmek de bir şey bilmedir ondan. 

Demek ehl-i nazar kendi sözüyle kendi mülzemdir.
Heraklit dâ’imâ ağlar, Demokritse gülermiş hep.. 

Gelirse gülmek elden ağlamaktan elbet eslemdir.
Muharremmiş bugün, ister gülünsün, ister ağlansın..
Bütün yıllar benimçün aynı mâtemle muharremdir.”

Görüldüğü gibi şair varlık ve yokluk üzerine ciddi sorular sormaya başlamıştır. Ancak akıl bu sorulara “Ben de bilmem!” cevabını verir. Akıldan cevap alamayan şair bu defa nazar erbabına ve felsefecilere yönelir. Ancak onların da cevabı akıldan faklı değildir. İşte bu durum şairi tatmin etmediği gibi endişesini daha da arttırmıştır. Onun ifadesiyle yaratılışın hikmetine tenkitçi olmak her gün dertlerine bir yenisinin eklenmesine, her vakit ümitsizliğe düşmesine sebep olmuştur. Burada “derd” ve “ye’s” kelimeleri endişe olarak değerlendirilmelidir. Her ne kadar şair bu sorgulamalarından henüz tatmin edici bir cevap alamasa da bu aşamaya kadar gelmiş olması çok önemlidir. Onu buraya kadar getiren endişedir. Varlık ve yokluk üzerine sorduğu bütün sorular endişenin zorlu sınavına dâhil olduğunu göstermektedir ve en önemlisi de bu insan olmanın bir sonucudur. Her insanın varlığını kanıtlayabilmesi için halletmesi gereken en müşkül sorulardır bunlar. Şair artık bu soruları cesaretle sorabilmekte ve endişesinin üzerine cesaretle gidebilmektedir. Şair artık önceleri romantiklerden etkilenerek üzerinde durduğu ölüm fikrinin ötesine geçmiştir. Şiirin son beyti ise bu müşkül sorularla cedelleşen ve endişenin imtihanından geçen bir insanın ruh hâletini göstermektedir:

“Delirmiş girdibâd, âgûşu toz toprak, döner öyle..
Bunu seyreyledim rikkatle sandım rûh-ı ekremdir.” 

Bu aslında şairin kendi ruhudur. O, rikkatle ruhunun içine düştüğü durumu seyretmektedir. Çetin bir sınavdır bu. Ancak bu sınava girmiş olmak bile cesaret isteyen bir durumdur. Şair bu sınavı geçmiş midir? Buraya kadar gelmek bile büyük bir şeydir. Ancak onun sınavı henüz bitmemiştir. Endişe görevini tamamlayıncaya kadar şairin peşini bırakmayacaktır. Ekrem, önceleri tabiata bağımlı, güzeller peşinde koşan ve sadece saadetli bir şekilde yaşamak isteyen bir insan iken artık bunları bir kenara bırakmış en müşkül soruların cevaplarını arayan bir insan olarak karşımızda durmaktadır. O “insan-ı mükemmel” olma yolunda ilerlemektedir. Bunu sağlayan ise endişedir. Son olarak endişe sayesinde girdiği bu yolda en güzel şiirlerini de yazmaya başladığını söylememiz gerekir. Bu ayrı bir araştırma konusudur ancak bu kitabında gerçek şiir cümlelerinin sayısı oldukça çoktur. Onun endişe sayesinde kendi sesine kavuştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda söylediklerimizin başka bir kanıtı da “Şu’ûn-ı Âleme Karşı” adlı şiiridir. Bu şiirin özellikle ilk mısraları endişe konusunda değerlendirilebilecek örneklerdir:

“Gün geçtiğini söyleyen ey şâm-ı gâm-efzâ! 

Vicdânımı tahrîş eden ey fikret-i ferdâ!
Ey bâd-ı mesâdan duyulan âh-ı tazallüm!… 

Ey kudretin esrârını mestûr u bedîdâr
A’mâk-ı zalâmında tutan leyle-i bîdâr.
Ey rûhumu lerzende eden mahşer-i encüm
Mahvoldu o bir vehm ü hayâl oldu, değil mi?
Bulmak onu bir emr-i muhâl oldu, değil mi?” 

Ey gamımı arttırarak günlerin geçtiğini söyleyen gece, ey vicdanımı yaralayan gelecek fikri, ey akşam rüzgârından duyulan zulüm ahları, ey gizli ve açık olan kudretin sırlarını derin karanlıklarında saklayan uykusuz gece ve ey ruhumu titreten yıldızlar topluluğu; mahvoldu o bir vehm ü hayâl oldu değil mi, bulmak onu bir emr-i muhâl oldu değil mi? Görüldüğü gibi endişenin görevi henüz bitmemiştir, çetin sınav devam etmektedir ve şaire bunları söyleten de odur. Bitmeyen ve sürekli artan gamlı geceler bu endişenin bir sonucudur. Vicadanı yaralayan yarın fikri endişenin kaynaklarından birisidir. Akşam rüzgârından duyulan zulüm ahları ise endişenin kişinin ruhuna girerek sonlu olanlara uyguladığı işkencelerin bir neticesidir.

Daha önce endişenin geleceğe yönelik olarak anda ortaya çıktığını söylemiştik. Dolayısıyla an aslında endişenin zamanını bize göstermektedir. Fakat bütün imkânlar ya da olanaklar etkilerini ancak gelecekte gösterecektir. Çünkü “insan sürekli oluş halindedir, sürekli geleceğe doğar” (Sayar, 2013: 112), her gün karşısında yeni imkânlar bulur ancak geleceğin neler getireceğini de tam olarak bilemez. Kişi özgür iradesiyle bu imkânlardan birisini seçecek ve bu seçimlerini anda yapacaktır. Ancak bu seçimlerin gelecekteki etkileri belirsizdir. Bu belirsizlik endişeyi ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca endişenin başka bir sebebi de etkisini ancak gelecekte gösterecek bütün bu olanakların eşit derecede bir değere sahip olmasıdır. İşte bu şiirde “fikret-i ferdâ”nın şairin vicdanını yaralamasının sebebi, geleceğin belirsizlikler içermesi ve bu belirsizliklerin de onu endişeye düşürmesidir.

Daha sonra şair bir önceki şiirinde gördüğümüz müşkül sırları aramaya devam eder. “Kudretin esrârı” adını verdiği bu sırlara henüz ulaşamamıştır. Çünkü bunlar derin karanlıklarda saklıdır. Onu bu arayışa sürükleyen endişedir. Şair daha sonra şiirin sonuna kadar endişenin nasıl her şeyi kuşattığının alametlerini sıralamaya başlar. O âdeta, endişe ruha girmiştir artık gerisi boştur, demektedir. Bundan her şey nasibini alır. Tabiat ve aşk bile:

“Ey girye-i fezâ hande-i simâ-yı tabî’at! 

Ey rûh-gezâ vahşet-i ma’nâ-yı tabî’ât! 

Ey gâlib ü kâhir-i mütevâlî olan a’sâr!…
…..
Âlemde-demek-aşk, vefâ.. hepsi oyuncak!” 

Ekrem’in ölüm endişesiyle öznel bir karşılaşmadan sonra tabiata ve aşka bakışının nasıl değiştiğinin başka bir göstergesidir bunlar.

“Devrân henüz itmâm-ı merâm etmemiş ancak, 

Bir şey daha kalmış ona â’it: Unutulmak!
Âlemde-demek-aşk, vefâ.. hepsi oyuncak!”

Bu da endişenin bir diğer örneğidir. Çünkü unutulmak fâni olmanın alameti olduğu gibi baki olmak arzusunun da yansımasıdır ve işaret ettiği şey yine ölüm endişesidir.

“Bir şey bulamam tesliye-i rûhuma hâdim.. 

Bin ömre değerdi müte’ahhir, mütekaddim
İmkânı olaydı onu bir kerre göreydim!”

Şair her ne kadar böyle söylese de bu dünyada oğlunu görmekle teselli bulamayacağını aslında kendisi de bilmektedir. Çünkü ölüm endişesinin farkına varmış, onunla öznel bir şekilde karşılaşmıştır artık. Oğlu dirilse, karşısına çıksa bile bunun da bir sonunun olduğunu bildiği için asla teselli bulamayacaktır. Onu teselli edecek tek şey, endişe duyduğu bu durumla cesurca yüzleşmektir. Belki şair de bunu fark ettiği için endişesini tazyikten vazgeçer ve Allah’a çıkan bir yola girer.

“Lâkin ne için eylerim endîşemi tazyîk? 

Mâhiyyetini akla muhâl olsa da tahkîk 

Vicdâna zarûrî mi değil rahmeti tasdîk
Mahmûmî-i ye’sim bulur oldukça serinlik..

Allah’a çıkan bir yol açar fikre, emînlik.
Yıldızlı semâlardaki dehşetli derinlik!”

Aslında şimdiye kadar yaptığı endişesini tazyik eylemekten başkası değildir. Şiirin başından beri endişe alametlerini sıralayarak sürekli endişesini tazyik etmiştir. Bunu kendi ağzıyla söylemiştir. Burada “endişe” kelimesi endişeli düşünce anlamında da kullanılabilir. Sonra şair Allah’a yönelir, mahiyetini tahkik etmek akla muhal olsa da rahmetine iltica eder. Yeis ancak orada serinlik bulur. Burada da Kierkegaard’un endişe ve inanç konusunda söylediklerini hatırlamak gerekir. Ona göre endişe, bir özgürlük imkânıdır ve yalnız inançla gelen endişe tam olarak eğiticidir. “Çünkü o bütün sınırlı sonları tüketir ve onların bütün aldatıcılıklarını keşfeder.” (Kierkegaard, 2004a: 232) Şairin de burada yaptığı endişesini teskin etmek için inacına yönelmesidir.

“Hoşnûd edecek yer değil ervâhı bu merkez 

Rahmet şunu telkîn ediyor gönlüme: Mahrez
Bir şey var, evet, mevt ile cârî ki bilinmez.” 

Buradaki ilk mısra bir önceki bölümün anahtar düşüncesinin endişe sayesinde nasıl değiştiğinin başka bir göstergesidir. Bu dünyada mesut yaşamak mümkün değildir. Çünkü bu merkez ruhları hoşnut edemez. Bunu şaire söylettiren şey endişedir. O, Allah’a giden yolda bu düşünceye kavuşmuştur. Bu yolda elde ettiği diğer bir düşünce de ölümle ortaya çıkan, onunla bağlantılı, tarif edemediği bir şeyin varlığıdır. Bu son mısra da şiirdeki endişenin kanıtlarından birisidir. Endişenin nesnesi yoktur. Bu yüzden tarif edilemediği gibi onun üstesinden gelmek de oldukça zordur. Endişenin nesnesi olsaydı zaten endişe olmazdı. Örneğin korkunun nesnesi olduğu için endişeye göre daha hafif ve üstesinden gelinmesi daha kolaydır. Nesne ortadan kalkınca korku da kaybolur. Ayrıca endişe eğer başka bir nesne korkusuyla değişime uğramazsa her zaman ölüm endişesi olarak karşımıza çıkmaktadır (Tillich, 2014: 62). Çünkü ölüm endişesi, bütün somut kaygıları ve korkuları gölgeler ve onlara muazzam bir ciddiyet verir. Ayrıca kişinin son anında değil var olduğu her anında onun yanındadır. Çünkü yokluk her yerde ve her andadır. Doğrudan bir ölüm tehdidinin olmadığı yerde dahi endişeye sebep olabilir (May, 2014: 67-68). İşte burada şairin bilemediğini, tarif edemediğini söylediği anda içine düştüğü durum endişe olduğu gibi, tarif edemediği, ölümle bağlantılı olan şey de yine endişedir. Nitekim sonraki mısralarda bu endişesini şöyle dile getirir:

“Yok nâtıkamın terceme-i hisse mecâli, 

Maksadlarımın sığmıyor elfâza me’âli
Âh anlatamam kimselere ben bu melâli!” 

Anlatamaya gücünün yetmediği, tarif edemediği, lafızlara sığmayan bu dayanılmaz belirsiz melal endişedir.

“Gösterdi büyüklük geçerek cân u cihândan.. 

Takdîs ederim şânını her dem dil ü cândan, 

Ey hâtıralar korkuyorum keyd-i zamândan!
…..
Mâtemime, endîşeme pîrâyesiniz siz, 

Tafdîl için âlâmımı sermâyesiniz siz,
Ondan bana ma’tûf birer sâyesiniz siz!”

Bu mısralar da yine endişe bağlamında değerlendirilmelidir. Şairi burada endişelendiren durum, hatıraların zamanla kaybolması, unutulmasıdır. Bu da ölümle bağlantılı olduğu için endişedir. Burada “keyd-i zaman” tamlamasındaki “keyd” kaygı anlamına gelse de endişe olarak düşünülmesi daha uygundur. Diğer mısralarda ise “endîşe” kelimesi de kullanılmıştır. Ancak şairin, unutmak istemediği oğlunun hatıralarının endişenin dermanı değil de süsü olduğunu ve onu arttırdığını söylemesi dikkate değerdir. Şair endişesini yenmek için hatıralara sarılmanın boş olduğunu fark etmiştir. Ayrıca bu mısralara bakarak onun böyle bir isteğinin olmadığı da açıktır. O endişesinden razıdır. Bu da onun “insan-ı mükemmel” olma yolunda nasıl bir aşamaya geldiğini göstermektedir.

Bu kitabında endişe bağlamında değerlendirilebilecek başka bir şiiri de “Kendim İçin” adını taşımaktadır. Bu şiirin özellikle ilk mısraları şairin kendi sesini bulduğunun da örnekleridir:

“Te’âmülümde sanırdım ki ıztırarım yok, 

Şu acz içinde düşündüm ki ihtiyârım yok.
Şu hey’etiyle cihân bir mezâr-ı teng ü tehî, 

İçinde ben ölü ammâ niçin karârım yok?
Mezâr.. O hufre-i hîçî, mezâr.. O cây-ı huzûr
Öğünmesin ki ona şimdi iftikârım yok.”

Şair ölüm karşısındaki çaresizliğini açıkça söylemiştir. Bu oğlunun ölümü için de olsa kendi ölümü için de olsa sonuç değişmeyecektir. Onu endişeye düşürmüştür. Çünkü bu hakikat karşısında elinden bir şey gelmemektedir. Nasıl oğlunun ölümüne engel olamadıysa kendisi de er ya da geç ölecektir. Bu yüzden alışkanlıklarım içinde sanırdım ki çaresizliğe yer yoktur ama şu âciz halimde anladım ki aslında ihtiyarım yokmuş, demektedir. Şair böylece çaresizliğini itiraf etmiştir. Zaten bundan başka bir yol da yoktur. İşe böyle bir durumda o bütün bir cihanı boş bir mezara benzetir. Şu cihan boş ve sıkıntılı dar bir mezardır, içinde ben ölü ama niçin kararım yok der. Mademki ölüm en sonunda başa gelecektir, o hâlde gelmiş gibi bu dünya zaten bir mezardır. Daha sonra şair huzur yeri dediği mezarı bir hiçlik kuyusuna benzetir ve ona da muhtaç olmadığını söyler. Daha önce de ölümü hiçliğe benzettiğini görmüştük ve bunu ölüm endişesiyle öznel bir karşılaşma sonucunda verdiği ilk tepki olarak değerlendirmiştik. Burada ise şair artık endişenin imtihanında belli bir aşamaya kadar gelmiştir. Mezara bile muhtaç olmadığını söylemesi, bu cihanı bir mezara ve kendisini içinde bir ölüye benzetmesi bunun sonucudur. Şair “insan-ı mükemmel” olma yolunda hayli yol katetmiştir. O hâlde buradaki hiçliğin başka bir anlamı olması gerekir. Rollo May’den faydalanarak şunları söyleyebiliriz: Korkunun endişeden farkı bir nesnesinin olmasıdır. Bu nesne bir acı, bir insan ya da topluluk tarafından reddedilme, birinin kaybı ya da ölüm anı olabilir. Ancak bu örneklerin herhangi birisinde korkutucu olan şey aslında kişiye yaşatacağı olumsuzluk değil, bunun muhtemel sonuçlarına dair endişedir. Buna en iyi örnek ölümdür. Ölüm, eğer bir korku ise bu korkunun nesnesi kaza ya da bir hastalık olabilir. Ancak bir ölüm endişesi ise bu durumda onun nesnesi “mutlak biçimde bilinmeyen ölüm sonrasıdır, mevcut tecrübelerimizin imgeleriyle dolu olsa da, yokluk olarak kalan yokluktur” (May, 2014: 62). Dolayısıyla şairin burada mezara hiçlik çukuru demesinin sebebi yine ölüm endişesinin bir sonucudur. Çünkü endişe nesnesizdir. Ölüm sonrasına ait şairin elinde bildiği bir şey yoktur, çünkü ölüm sonrası belirsizdir. İşte bu durumu “hufre-i hîçî” tamlamasıyla anlatmıştır şair. O, mükemmel insan olma yolunda ne kadar ilerlemiş de olsa bu belirsizlikten bir haber alamayacaktır.

Burada başka bir sonuç da ortaya çıkmaktadır. Eğer bu cihan bir mezar ve şair içinde bir ölü ise, o hâlde gerçek mezarın talep edilen hayat ve huzur yeri olması beklenir. Hâlbuki şair, bu cihan için kararı olmadığını, “hufre-i hîçî” olan mezara da muhtaç olmadığını söylemektedir. Bunun sebebi nedir ve nasıl bir şeydir ki ölüm bile çare olamıyor?

Bunun sebebi yine aynı yerde düğümlenmektedir: Ölüm sonrasına ait hiçlik, yani belirsizlik. Bu ölümün bile tatmin edemediği bir durumdur. Bu endişenin kişiyi nerelere kadar götürebildiğinin bir göstergesi olduğu gibi, onunla mücadele etmenin ne kadar zor olduğunun da bir göstergesidir. Çünkü endişenin nesnesi yoktur. Nesnesi olmayan bir şeyle nasıl mücadele edilebilir? Bu dünyadaki en dehşetli hakikat bile kişiyi tatmin edemiyorsa o hâlde diğerleri zaten boştur. Bu yüzden şair de feleğin, kendisine istediği her şeyi verdiğini, cihanda başka bir ümidinin kalmadığını söylemektedir:

“Ne istedimse felek verdi, kâm-yâb oldum!
Cihânda başka bir ümmîdim, intizârım yok.”

Zaten cihanda başka bir ümidi de olsa ölüm hakikatinin yanında bunların bir değeri yoktur. Daha sonra şair şöyle demektedir:

“Benim içimde ne dehşetli müdde’âlar var..
Fakat ne söyleyeyim? Söylemekte kârım yok.”

Şair açıkça ne olduklarını söylememiştir ancak bu kitabındaki diğer şiirleri ve geldiği aşama göz önünde bulundurulursa, “dehşetli müdde’âlar”ın ölüm ve yaratılış üzerine olacağı ortaya çıkacaktır. Çünkü bu dünyadan alacağını almış olan bir kişinin hâlen daha “dehşetli müdde’âlar”ı varsa bunların bu dünyayla ilgili olamayacağı açıktır. Ancak şair bunları söylemenin dahi bir kârı olmayacağını dile getirmektedir. Çünkü ölümün bile çare olamadığı bir noktaya gelmiştir o. Daha sonra son bir çare olarak eski zamandan kalma bir alışkanlıkla derdine ancak oğlunun derman olacağını söylemektedir:

“Bu gün odur edecek varsa derdime dermân..
Yürek dolup taşıyor gamla, gam-güsârım yok.” 

Bu doğru değildir. Bir önceki bölümde şair bunları söylemiş olsaydı, bir geçerliliği olabilirdi. Ancak artık endişenin çetin sınavına girmiş ve ölümle öznel bir şekilde karşılaşmış birisi için bu ifadelerin başka bir anlamı olmalıdır. Çünkü oğlunu yeniden görse bile derdine çare olamayacağını şairin kendisi de bilmektedir. O hâlde şairin anlatmak istediği nedir? Burada da yine endişenin nesnesizliği ve ölüm sonrasının belirsizliği devreye girmektedir. Şairin ölen oğlunun ancak derdine derman olabileceğini söylemesi aslında ölüm sonrasına ait belirsizliğin bu şekilde ortadan kalkmasını istediği içindir. Ölen oğlunu görmek, ölüm sonrasına ait belirsizliğinin çözülmesi ve böylece endişenin bir nesneye kavuşması demektir. Bu hâliyle ölen oğlunun geri gelmesi gerçekten şairin derdine derman olacak ve endişesini sonlandıracaktır. Ancak bunun gerçekleşmesi mümkün değildir. Nesnesizlik ve belirsizlik ortadan kalkmadığı için endişe de devam etmektedir.

Şair bu hâldeyken son olarak ölen oğluyla beraber gömülmeyi düşünür ancak intihara güç yetiremediği için bunun mümkün olamadığını söyler ve bu durumu da âcizliğine bağlar:

“Düşen onunla gömülmekti bir zamânda bana,
Yazık şu acze ki yârây-ı intihârım yok!”

Uzun bir aradan sonra şairin yeniden intiharı düşündüğü mısralardır bunlar. Nitekim önceki bölümde intihar fikriyle ilgili onun çok sayıda ifadesiyle karşılaşmıştık. Ancak buradaki intihar düşüncesi önceden olduğu gibi laf olsun diye söylenmemiştir. Şair, intiharın gerçekten endişesine derman olabileceğini bilse gözünü kırpmadan bunu gerçekleştirecek duruma gelmiştir artık. Ancak derdine derman olamayacaktır. Çünkü ölüm sonrasına ait belirsizlik yine karşısına dikilmiştir. Onun için ölüm, bir “hufre-i hîçî”dir, hiçlik, belirsizlik kuyusudur. Bu kuyu Kierkegaard (2004a: 129-130)’ın uçurumuna benzemektedir. Şair âdeta bu kuyunun başına gelip kendi imkânlarına bakmaktadır. Bu imkânlarından birisi de ölümdür. Dilerse özgür bir şekilde bu imkânını da kullanabilir. Ancak kuyunun dibine baktığında gördüğü şey hiçlik, başka bir deyişle belirsizliktir. Bu yüzden o bu imkânını kullanmaktan çekinmektedir. Eğer kuyunun dibine baktığında sonsuz olanı görebilse hiç düşünmeden bu imkânını kullanacaktır. İşte şairin bu durumu endişedir. Burada ayrıca Kierkegaard (2004a: 235)’ın endişenin imtihanından geçen kişinin intiharı dahi düşünebileceğini söylemesi göz önünde bulundurulmalıdır. Onun imtihanının çoktan başladığı açıktır.

Şair, kendi sesini bulduğunu düşündüğümüz “Ağlamak İsterim” adlı başka bir şiirinde ise ölüm ve yaratılış üzerine olan, yukarıda “dehşetli müdde’âlar” adını verdiği ve dile getirmekle bir kârı olmayacağını söylediği şeyleri sıralamaya başlar:

“Elemle ağlaşagelmiş ibâda ağlayayım.. 

Sabâh-ı mevte kalan i’timâda ağlayayım..
Bükâya hande eden ictihâda ağlayayım.. 

Geçen zamânı alıp şimdi yâda ağlayayım.. 

Vücûda namzed olmuş remâda ağlayayım.. 

Belâ-yı firkât içinde, safâda ağlayayım..
Dem-i seherde, husûsâ mesâda ağlayayım..
Nijad’a ağlayayım ben.. Nijad’a ağlayayım..” 

Burada şairin ağladığı şeyler, önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz şiirlerinde ağladığı sonlu ve sınırlı olanlar gibi değildir. Hatta o şiirlerinde bazen şairin neden ağladığı bile belli değildi. Buradakiler ise varlık ve yokluk fikriyle örülmüş, yaratılışın sırlarını aramak üzerine kurulmuş, ölüm sonrası belirsizliğin âcizliğiyle yoğrulmuş ve sürekli endişe tarafından beslenen insanın gerçekten ağlaması gereken şeylerdir. Elemle ağlaşagelmiş kullar, ölüm sabahına kalmış ve yıkılmış güven duygusu, ağlanması gereken şeylere gülen içtihat, varlığa namzet olmuş küller yani ölüler hep söylediklerimizin kanıtı olan ayrı ayrı değerlendirilebilecek endişe durumlarıdır. Şair burada her ne kadar oğlu için ağlıyormuş gibi gözükse de aslında ağladığı şeyler diğerleridir. Çünkü o endişenin sınavında belli bir aşamaya kadar gelmiş, oğlunun ölümünden sonra kendisinin de ölümünü fark etmiştir artık.

“Büyük küçük nice zerrâtı var ki Yezdâ’nın,
Durur önünde hezerân hezâr tûfânın.

Hitâmı olsa bile cây-ı şüphe devrânın 

Harâbı olmayacak mı şu kahbe dünyânın? 

Gelir o dem ki biter nesli belki insânın, 

Fakat ne olsa gerektir sonu bu hicrânın? 

Bütün şu mağlata-i bî-müfâda ağlayayım..
Nijad’a ağlayayım ben.. Nijad’a ağlayayım!” 


Görüldüğü gibi şairin endişeli bir şekilde sorguladığı şey yokluk fikridir ve yine ölüm sonrası belirsizlik kendini göstermiştir. Şair bu durumu anlamsız yanıltmacalar olarak tarif etmiştir. Daha sonra o, dehşet verici sorularını yöneltmeye başlar:

“Bedenciği çürümüştür, ne oldu rûha aceb? 

Bu katreler ki uçar hangi bahredir munsâb? 

Fünûn-ı hikmet-i Yûnân.. Ulûm-ı dîn-i Arab

Değil mi etmede teşrîh-i mebhas ü matlab? 

Neden o nûr-ı tecellî, niçin o nâr-ı gazab? 

Nedir ki hâtırı teşviş eder amân yâ Rab!
Defîn edin beni taht-ı serâda ağlayayım..
Nijad’a ağlayayım ben.. Nijad’a ağlayayım!”

Şairin burada sorduğu sorular ancak endişe imtihanında bulunan ve varlığını elde etme yoluna girmiş bir kişinin sorabileceği isyan düşüncesini içeren sorulardır. O böylelikle özgürlük imkânını kullanarak bu soruları sormuş ve endişesini göstermiştir. Burada aklının karmakarışık olduğunu söylemesi endişesinin kanıtıdır. Ayrıca onun burada sadece oğlu için ağlamadığı da açıktır. Hatta sorduğu bu sorulara bakılınca aslında bunun ölümle ve yokluk fikriyle ilgili bir ağlama olduğu da ortaya çıkmaktadır. Daha sonra şair ölümü talep etmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu imkân onun elindedir. İsterse özgür bir şekilde ölüm imkânını kullanabilir. Ancak ölüm sonrası belirsizlik bu imkânı kullanmasına engel olmaktadır.

Onun endişe bağlamda değerlendirebileceğimiz başka bir şiiri de “Ağlarken” adını taşımaktadır.

“Bin havf-ı cân-hırâş ile dermânde bir emel 

Umkunda rûhumun mütemâdî edip cedel, 

Tahrîk ederdi cismimi ma’lûl ü pür-kesel; 

Tab’ım bulurdu âlemi tatsız, fakat güzel..
Râzı idim sürünmeğe de sâkıtu’l-amel” 

Burası şairin kaygıdan endişeye nasıl geçtiğini gösteren bir örnektir. Şair, canı parçalayan binlerce korkularım ve çaresiz emellerim ruhumun derinliklerinde sürekli cedelleşirken; uyuşuklukla yoğrulmuş bir hastalık cismimi tahrik ederken; fıtratım bu âlemi tatsız fakat yine de güzel bulurken; kusurlu amellerimle ben böyle sürünmeye razı olduğum bir hâldeyken ecel birden okunu kalbime sokunca binlerce korkularım ve çaresiz emellerim ortadan kayboldu fakat tam onlardan kurtuldum derken daha beter bir derde düştüm, demektedir. Burada “havf” zaten korku anlamındadır, emel ise kaygı anlamında kullanılmıştır. Bunların her ikisi de bu dünyaya ait, insanı huzursuz eden ancak sonlu durumlardır. Bunlara yaşamın korkunç yönleri demek de mümkündür. Fakat ne kadar korkunç ve ürkütücü de olsalar sınırlı ve sonlu, sıradan ve yoz bir özelliğe sahip oldukları için endişenin yanında zayıf kalmaktadırlar (Kierkegaard, 2004a: 238). Her kaygı ve korkudan endişeye açılan kapılar vardır. Varolmak yolunda adım atan herkesin bu kapıları yoklaması gerekir. Çünkü kaygı ve korku da endişenin çetin sınavının bir parçasıdır. Kişi endişenin sınavından geçerken dürüst ve inançlı olursa sınırlı ve sonlu olan her şey keşfedilecek, bunlar sınırsızlık ve sonsuzluk formu içinde eritilecek ve inancın da cesaretiyle etkisiz bir duruma getirilinceye kadar endişe içinde bunaltılacaktır. Burada bahsedilen sınırlı ve sonlu olan şeylerin içinde bütün kaygı ve korkular da vardır. İşte bu aşamaya gelen bir kişi yaşamın korkunç yönleriyle ve sonlu olan durumlarla karşılaştığında bunlar endişeye oranla daha zayıf kaldığı için onlardan kaçmayacak ve şikâyet de etmeyecektir (Kierkegaard, 2004a: 233). Şairin de korku ve emellerden kaçmadığı açıktır. Çünkü bu şekilde yaşamaya razı olduğunu kendisi de söylemektedir. Burada korku ve emellerin binlerce olduğunu söylemesi de bunların kaygı ve korkular olduğunun başka bir kanıtıdır. Çünkü kaygı ve endişe arasındaki farklardan birisi de çok sayıda kaygı olmasına rağmen endişenin tek olduğudur. Sınırlı ve sonlu olan şeylerin sayısı çoktur ancak sınırsız ve sonsuz olan tektir. Ayrıca “tab’ım bulurdu âlemi tatsız, fakat güzel” (Ekrem, 1997: 424-425) mısraı da ayrıca bunların kaygı olduğunu göstermektedir. Bu mısra şairin “yaşamak isterim fakat mes’ûd” sözüyle formülleştirdiğimiz bir önceki bölüme bakmaktadır. Hatırlanacağı üzere bir önceki bölümde değerlendirdiğimiz şiirlerin hemen hepsinde kaygı ön plana çıkmaktaydı. Gerçekten de şair bu dönemde yazdığı şiirlerinde burada söylediği gibi âlemi, ne kadar tatsız da olsa güzel bulduğunun alametlerini sıralamaktaydı. Fakat bu durum uzun sürmeyecektir:

“Birden sokunca kalbime şimşîrini ecel 

Havf u emel katîl olarak çekti benden el; 

Ammâ ki derdim oldu beter, bulmadan halel. 

Kurtar bu dertten beni ey Rabb-ı lem-yezel!
Rûhum Nijâd!. Gel bana.. Bir tesliyetle gel!” 

Endişenin ortaya çıktığı yer burasıdır. Şair, oğlu sayesinde ölüm hakikatiyle karşılaşınca binlerce korku ve kaygının kendisini bıraktığını ancak daha beter bir derde düştüğünü söylemektedir. İşte binlerce korku ve kaygıyı hükümsüz bırakan bu dert endişedir. Şair öznel bir şekilde ölümle karşılaşmıştır. Bu karşılaşma en dehşet verici olandır ve önceleri romantiklerden duyduğu ölümle karşılaşma değildir bu. Çünkü bu anda kendisinin de bir sonu olduğunu fark etmiştir şair. Paul Tillich (2014: 63)’ın ifadesiyele bu anı yaşayan insanlar akıl almaz dehşeti anlatmışlardır. Çünkü endişe her zaman varolmama yani yokluk endişesidir ve hiçbir sonlu varlık bu dünyada kendi sonluluğunu yenemez (Deren, 1999: 105). Ölüm endişesi bütün somut kaygıları ve korkuları gölgeler. Ayrıca o kişinin sadece son anında değil her anında onun yanındadır. Çünkü yokluk her yerde ve her andadır. Bu yüzden doğrudan bir ölüm tehdidinin olmadığı yerde dahi endişeye sebep olur (May, 2014: 67-68). Böyle bir durumdayken şair kurtarıcı olarak önce Allah’a yönelir. Burada Kierkegaard (2004a: 232)’ın, yalnız inançla gelen endişenin tam olarak eğitici olduğunu söylemesi akla gelmelidir. Yalnız şair daha sonra “rûhum” dediği Nijad’ın kendisine bir teselliyle gelmesini bekler. Ondan da bir karşılık görmeyince Allah’tan canını almasını ister. Bu kitabında sonraki bazı şiirlerinde de bu isteği devam edecektir. Önceden de söylediğimiz gibi şairin kendisi de oğlunun bir teselli olamayacağının farkındadır. Burada yaptığı sadece oğlunun adını anmak ve âdeta kendisini bu aşamaya getirdiği için onu yâd etmektir. Bu şiir de dâhil olmak üzere bu bölümdeki birçok şiirinde ölümle öznel bir şekilde karşılaşmasının kanıtları mevcuttur. Ayrıca sonrasına ait belirsizlikler ölüm imkânını da kurtarıcı olmaktan çıkarmaktadır.

Daha sonra şair karşılaştığı bu endişenin alametlerini sıralamaya başlar. “Tutmuş güzârgâhı bütün mevkib-i adem”, “fânîlerin yanında müheyyâ duran meğâk” ve “sarsar hayât-ı şûmumu meflûc bir elem” (Ekrem, 1997: 425) mısraları bu alametlerden bazılarıdır. Şair bundan sonraki şiirlerinde oğlunun meziyetlerini sıralamaktadır.

Nijad Ekrem kitabında son olarak endişeyle bağlantılı olan “Son Söz: Hep ve Hiç!” adlı şiir üzerinde durmak istiyoruz. Bu şiir sonuna kadar şairin ölüm isteğini dile getirmektedir.

“Bî-hadd ü nihâyet açılır âlem-i hicrân, 

Pür-şa’şa’ âfâka çöker mâtem-i hicrân; 

Tavr-ı ebediyyet verir âlâm-ı derûna 

Ömrüm gibi âheste güzâr-ı dem-i hicrân. 

Ducretle yüzüstü kapanır, ağlarım öyle;
Mevt isterim, ölmem yaşarım ben yine böyle.
” 

Endişeyle söylenmiş bu mısralarda da şair ölümü istemektedir. Ancak bu isteği artık intihar düşüncesiyle değildir, ecelin gelip canını almasını beklemektedir. Dayanamadığı bir durumda olduğu açıktır. Burada geçen “âlâm-ı derûn” endişenin alameti olarak düşünülebilir.

“Nâ-çâr akıtır yaşlarını dîde-i giryân;

Lâkin bulurum handelere giryemi şâyân! 

Mâdem ki bir hazz u safâ yok yaşamakta, 

Âlâm –ı hayâta niye katlanmalı insân?
Âciz düşünür bunları, varmaz eli ancak;
Destinde kazânın kırılır hep bu oyuncak.” 

Dediğimiz gibi şairde artık intihar düşüncesi yoktur, böyle bir şeye eli varmaz. Endişe, hayatındaki hazzı ve sefayı ortadan kaldırmış, yerine elemleri getirmiştir. Böyle dayanılmaz bir durumda ölüm imkânını aklına getirir. Burada da onun önceki bölümde karşılaştığımız hayat anlayışının endişe ile nasıl değiştiğini görmek mümkündür.

“Gûşumda henüz kazmaların aks-i tanîni; 

Açtıkları gün hufre-i nem-nâk-i zemîni, 

Bir gizli enîn kopmuş idi umk-ı derûndan 

Dinler dururum ben gece gündüz bu enîni. 

Beynimse kıyâmet gibi pür-velvele-i merg,
Makberde mi mahşerde miyim eyleyemem derk!”

Bu mısraların sadece oğlu için söylenmediği ortadadır. Oğlunun ölümü onu bu aşamaya kadar getirmiştir ancak bundan sonrası artık kendi ölümüyle yüzleşmektir. Bu mısralar kendi ölümüyle yüzleşmeye hazırlanan bir kişinin ağzından dökülmektedir. Çünkü o da ölecek ve bahsettiği bu dehşetli yere er ya da geç girecektir. Gece gündüz duyduğu enin, aslında kendi ölümünü haykıran bir sestir. Şair bunun endişesini yaşamaktadır. Zaten endişenin ilk ve temel kaynağı yokluk fikridir. Bu başkalarının ölümlerinden ziyade ancak kendi ölümüyle öznel bir şekilde karşılaşma neticesinde ortaya çıkan bir şeydir. Şair de duyduğu sesin tesiriyle kendisini bazen makberde, bazen de mahşerde bulmaktadır. Çünkü ölümle öznel bir şekilde karşılaşmıştır artık.

“Âsârını işhâd ederek sun’-ı kerîmin 

İnkârını ib’âd ederim nefs-i le’îmin.
Îmân ile ‘Allah’ diyen rûhumu hâşâ
Mahv eylemesi şânına düşmez o hakîmin… 

Ferdâ-yı memât akla göre kalsa da muzlim
Mevt ermeyecek rûhuma.. Rûhum bunu câzim.”

Şair bu mısralarla şimdiye kadar söylemeye dilinin varmadığı kendi ölümünü, aslında hiç aklından çıkaramadığını göstermiştir. Bu, şimdiye kadar tespit ettiğimiz endişenin ana kaynağının da dile getirilmesi demektir. Burada dikkat çeken nokta şairin kendi ölümünü aklına getirmekle birlikte ölüm sonrası belirsizliği de ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. O geldiği bu noktanın dehşetinden, önce Allah’a sığınır. Daha sonra ruhunun yok edilmesinin Allah’ın şanına yakışmayacağını, bu açıdan ölümün onun ruhuna erişemeyeceğini söylemektedir. Bu, ölüm sonrası belirsizliği aşmak demektir. Şair böylece âdeta kendi ölümünü fark eder etmez ortaya çıkan endişeyle mücadele edebilmek için onu bir nesneye kavuşturmaya çalışmaktadır. Burada şair ayrıca “ferdâ- yı memât” tamlamasıyla ölümün ne zaman gerçekleşeceğinin bilinemeyeceğini dile getirerek endişesinin başka bir kaynağını da göstermiştir. Endişenin yüzü geleceğe dönüktür ancak etkisi şimdidedir.

Görüldüğü gibi endişe asıl formuna kavuşmaya başlamıştır artık. Böylelikle o, vazifesini tamamlamak üzeredir.

“Yat yavrucuğum, rahmet-i rahmâna garîk ol; 

Git, Cennet-i Firdevs’e yakındır oradan yol. 

Gez âlem-i lâhûtu meleklerle.. Bul orda
Hep özlediğin lezzet ü ni’metleri bol bol.
….
Yat yavrucuğum, toprağına cismini râm et, 

Çık rûhun ile âlem-i bâlâya hırâm et;
Bul Emced’i, Pirâye’yi.. Öp dîdelerinden, 

Cennâta süzül nezd-i Recâî’de kıyam et; 

Mazhar’la Celâl’i görerek hâlimi söyle,
Bul mâderimi.. arz-ı niyâz et ona şöyle:” 

Şairin endişenin getirdiği bu aşamada kendi ölümünü kabul etmesi oğlunun da ölümünü kabullenmesini sağlamıştır. O âdeta oğlunun hasretinde de, endişe sayesinde elde ettiği kendi varoluşunda da en sona gelmiştir. O nasıl endişeye teslim olarak varlığını tamamlamaya başladıysa, oğlunu da cennete teslim ederek hasretini sonlandırmaya başlamıştır. Onun oğluyla ilgili bu mısraları söylemesi ölüm sonrası belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışmasının bir neticesidir. Bu noktada oğlunu ölen diğer evlatları ve akrabalarıyla cennette buluşturur. Bu ölüm endişesiyle başa çıkmanın da bir yoludur ve aynı zamanda şairin kendisine de bakmaktadır.

“Endîşe-i ferdâ ile pür-ye’s ü fütûrum, 

Âciz kulunum.. Mu’terif-i acz ü kusûrum. 

Deryûze-i afv istiyorum merhametinden,
Reddetme kapından beni, ey Rabb-ı gafûrum! 

Hîn-i güzerimde bana sehl et sekerâtı,
Buldur orada nûrun ile râh-ı necâtı
Ser-geşte gönül akl-ı tebeh-kârın elinden, 

Vicdânım ile nefsin usandım cedelinden; 

Bâ’is bu kadar dağdağaya hep yaşamaktır.. 

Emreyle, yıkılsın şu hayâtım temelinden! 

Al cânım.. yalnız bana îmânımı sakla;
Hüsrâna düşürme ötede cânımı sakla!” 

Endişenin Ekrem’i getirdiği en son nokta, asıl hedef ve gaye burasıdır. Endişe türlü işkencelerden sonra vazifesini tamamlamış, sınırlı ve sonlu olan şeyleri birer birer yıkarak onu sonsuz olana getirip bırakmıştır. Bu endişenin çetin sınavının sonu demektir. Şair “insan-ı mükemmel” dediği aşamaya gelmiştir ve buraya kadar gelen şairin ödülü ise kendi varoluşunu elde etmek ve sonsuz olana kavuşmaktır. Burada sonsuz olan, şairin “Rabb-ı gafûrum” dediği Allah’tır. Zaten endişenin çetin sınavından geçerken sınırlı ve sonlu olanların aldatıcılıklarını keşfetmenin yolu ancak sonsuz olanla yüzleşmekten geçmektedir. Hangi değer ya da ölçütlerle hayat bir anlama kavuşabilir? Kierkegaard (2004a: 232)’a göre bu sorunun cevabı inanç alanındadır. İktidar veya servet peşinde koşmak da anlam arayışına bir noktaya kadar cevap verebilir. Ancak arzular değişir ya da kaybolur. “Hayat ancak onun dışında bir şey tarafından anlama kavuşturulabilir çünkü ancak onun dışında bir şeye hayatımı bağlayabilirim. Ancak ‘Mutlak İyi’ye bağlanmakla sonlu iyiliklerin önemi azalır ve varoluşun sorusuna cevap verebiliriz.” (Sayar: 2013: 108-111) Kierkegaard’a göre “Mutlak İyi” Tanrı’nın diğer adıdır ve “varoluşumuzun her anını anlamlandırmak için hayatlarımızı bir bütün olarak Tanrı’yla irtibatlandırmamız gerekir” (Sayar, 2013: 111). Endişe bir özgürlük imkânıdır ve yalnız inançla gelen endişe tam olarak eğiticidir, “çünkü o, bütün sınırlı sonları tüketir ve onların bütün aldatıcılıklarını keşfeder”; bu yüzden endişenin kendisini mutlak ve sınırsız bir şekilde eğitmesini isteyen kişi ona karşı dürüst ve inançlı olmak zorundadır (Kierkegaard, 2004a: 232-233). İşte bunun şartı sonsuz olanla yüzleşmekten geçmektedir. Çünkü Tanrı ile endişe arasında bir bağlantı vardır ve “gerçekten Tanrı olan Tanrı ile yüzleşmek, ayrıca varolmamaya dair mutlak tehditle de yüzleşmek demektir” (Tillich, 2014: 63). Buna kişinin kendisini Tanrı ile sınaması da denilebilir ve endişe imtihanındaki her kişinin bu sınamadan geçmesi gerekir. Çünkü bütün sınırlı ve sonlu olan şeylerin yıkılmasının şartı buradadır. Bu sınamanın sonunda da kişi ya sonsuz olanı kabul edip ona teslim olacak ya da inkâr edip sonlu olana razı olacaktır. Bu sınamadan geçmeden teslim olmanın da bir değeri vardır ancak bunun kişiyi varoluşa götürmeyeceği açıktır. Şair, Nijad’ın ölümünden sonra yazdığı şiirlerinde defalarca bu sınamayı gerçekleştirmiş ve bu son şiiriyle sonsuz olanı elde etmiştir.

“Endîşe-i ferdâ” tamlaması burada anahtar konumundadır. Endişenin geleceğe yönelik olarak anda ortaya çıktığını daha önce söylemiştik. Çünkü her seçim anda gerçekleşmesine rağmen etkileri ve sonuçlarının belirsizliği gelecektedir. Bu da endişenin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. “Reddetme kapından beni, ey Rabb-ı gafûrum!/ Hîn-i güzerimde bana sehl et sekerâtı,/ Buldur orada nûrun ile râh-ı necâtı” (Ekrem, 1997: 440) derken şair geleceğe yönelik endişesinin nedenini de dile ettirmiş olmaktadır. Burada da görüldüğü gibi şair artık kendi ölümünü açıkça söylemektedir. Bu endişenin birinci kaynağıdır. Hatta şair sekerât anını kolaylaştırması için Allah’a dua etmekte ve ondan öldükten sonra kurtuluşa erişmeyi istemektedir. Bu artık ölüme cesaretle bakabildiğinin bir göstergesidir. Ayrıca onun ölüm sonrasına ait bazı taleplerde bulunması endişenin getirip bıraktığı bu noktada ölüm sonrasının belirsizliğini de aştığını göstermektedir. Hatta şiirin devamında kabir ve ahiret için dua bile etmektedir. O artık ölüm imkânını cesaretle üstlenebilecektir. Nitekim “Emreyle, yıkılsın şu hayâtım temelinden!/ Al cânım.. yalnız bana îmânımı sakla;/ Hüsrâna düşürme ötede cânımı sakla!” (Ekrem, 1997: 440) derken bu imkânı kullanmaya hazır olduğu görülmektedir. Bu artık önceki ölüm talepleri gibi değildir. Önceleri sadece oğluna kavuşmak için ölümü isteyen, hatta intiharı bile düşünen şair artık Allah’a kavuşmak için ölümü istemektedir.

Son olarak istibdat dönemini anlatan Nefrin (Ekrem, 1997: 445-460) adlı kitabının bazı mısralarında cılız da olsa kaygı ve korkulara rastlandığını söylemek istiyoruz. Kitaplarına almadığı şiirlerinde ise vatan, millet, asker, savaş ve silahlar üzerine yazdığı için kaygı ve korkuların da buna göre şekillendiğini görüyoruz. Bu şiirlerinde artık korku düşmanın kalbine salınan bir düşünce ya da düşman karşısında akla gelmemesi gereken bir fikir; kaygı ise vatanı kaybetme düşüncesidir (Ekrem, 1997: 473, 475).

Görüldüğü gibi şairi türlü işkencelerle sınayan, onu uçurumun kenarlarında dolaştıran, bütün imkânlarını kendisine gösteren, ölüm imkânı da dâhil bu imkânlardan istediğini özgürce seçebileceğini kulağına fısıldayan, intiharı dahi işaret eden endişe, sonunda vazifesini tamamlamış ve onu asıl gayeye getirip rahat bırakmıştır. Asıl gaye kişinin kendi varoluşunu elde etmesidir. Nijad Ekrem’deki şiirlerine göre Recâizâde Mahmut Ekrem endişenin imtihanını başarıyla tamamlamıştır. Onu bu aşamaya getiren ise görünüşte oğlunun ölümü olsa da aslında onun sayesinde ölümle öznel bir şekilde karşılaşmış olmasıdır. Dolayısıyla ilk şiirlerinde düşünce anlamında karşımıza çıkan, Yadigar-ı Şebab’la birlikte üstesinden gelinmesi zor olduğu ve mesut bir hayatın sonu anlamına geldiği için uzak durulmaya çalışılan endişe, üçüncü Zemzeme’den sonra artık kendisini göstermeye başlamış, Nijad Ekrem’le birlikte asıl formuna kavuşmuş ve şairin kendi sesini bulmasına, gerçek şiirler yazmasına sebep olmuştur. Bu durum aynı zamanda, ortaya çıktıktan sonra artık endişeden kaçmanın da beyhude olduğunu göstermiştir. Nitekim burada da görüldüğü gibi, şairin özellikle Yadigar-ı Şebab ve sonrasındaki şiirlerinde âdeta endişeden kaçmak için çaldığı bütün kapılar nihayetinde onu yeniden endişeye çıkarmıştır.

Murat Kara

MODERN TÜRK ŞİİRİNDE FELSEFÎ BİR KAVRAM OLARAK ENDİŞE (1860-1896) 

NOT:

Recaizade’nin mezarındaki hüzünlü mısralarda şunlar yazıyor:

”Nijad’ım derdi ağlardı

Figânı (feryadı) ruhu dağlardı

Süyûl-i eşki (gözyaşlarının seli) çağlardı

Bugün vaslıyla (ona kavuşmasıyla) hurremdir (sevinçlidir)”

 
Recâizâde Mahmut Ekrem’in “mes’ûd” olma şartı bile âdeta Nijad ile eşitlenmişti. için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Mart 2022 in Türk Şiiri, Şiir, Şiir Sanatı, Şiirdir Baba

 

Etiketler: ,

Terennüm

Saklayıp kalb-i mükedderde seni
Anarım âh ile her yerde seni!
Bulurum neşve-yi sâgarda seni.

Anarım âh ile her yerde seni!

Bülbülü ağlamadan gûş edemem..
Zâr olan gönlümü hâmûş edemem..
Seni bir lâhza ferâmûş edemem..

Anarım âh ile her yerde seni!

Her çiçekten alırım nükhetini..
Her fidanda görürüm hey’etini.
Söyleyip cûlara keyfiyyetini

Anarım âh ile her yerde seni!

Recaizade Mahmud Ekremen-guzel-ask-siirleri

 

 

 
Terennüm için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mart 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Yâd Et

Vakta ki gelip bahâr …Yekser
Eşyâda ‘âyân olur tagayyîr,
Vakta ki hezâr-i ‘aşk-perver
Yapraklar ile edip tesettür
Bilmem kime karşı hasretinden
Bâşlar nev-hâta bî-te’ahir…
Kıl gökyüzünüñ letâfetinden
Sifiyet-i ‘aşkımı tahattur
Yâd-et beni bir dakîka yâd et

Bir leyl-i sükûn-nemada tenhâ
Oldukta nesîminin serâb
Kold-ı çeşmiñ ‘atf-ı semt-i balâ
Sevdalar içinde nûr-ı mehtâb
Oldukça derûnunâ gamm-ı efzâ
Eyle o geçen demi tezekkûr
Pîş-i nazarın da sath-ı deryl
Ettikçe temevvic ü tenevvir
Yâd et beni sâkitâne yâd et

Vakta ki sabâha karşı nâgâh
Bir zevrak ic;inde tek bir insân
Hasretle çekip bir âteşin âh
Titrek ses ile olur gazel-hân
Ol âh hazîn ‘âşîkane
Ol gamlı terâne’i tahassür
Bî şebhe edince kalb ü hâne
Îcâb te’essür ü tekeddür
Yâd et beni gizli gizli yâd et!

Bir kalb rakik-i nâ-tüvânla
Firkatte be çektiğim bilinmez
Hicrânla, sitemle, imtihânla
Amma ki vefâ-yı dil silinmez
Sevdimse seni bu türlü sevdim
Sensiñ baña mâye-i tefekkür!
Ettikçe lisânım üzre dâ’im
Eskâr-ı muhabbetin tekerrür
Yâd et beni sen de gâh yâd et

Vakta ki hulûl edip eylül
Müstagrak-ı hüzn olur tabi’at
Vakte k ibir iğbirâr-ı meçhûl
Eyler dilini esîr –i kasvet
Seyret o sehâbeyi semâda
Ettikçe hazin hazin takattur
Bir rikkat ile hilâf-ı ‘âde
Şâyet ola yaşla gözleriñ pür
Yâd et beni ol zman da yâd et

Vakta ki durup şu kalb-i gam-nâk
Toprakta nihân olur vücûdum
Vakta ki dolup dehânıma hâk
Şevkiñle tamâm olur sürûrum
Tenhâ geceler de bir hayâlet
Manzûruñ olunca bittahayyür
Yum çeşmini bâ-kemâl-i rikkat
Bedbahtî-yi aşkım et tasavvur
Yâd et beni gamlı gamlı yâd et

Recâ’zâde Ekremhatirla-sevgili-yad-et
 
Yâd Et için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Haziran 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Şevki Yok

Gül hazîn… sünbül perîşan… Bâğzârın şevki yok..
Derdnâk olmuş hezâr-ı nağmekârın şevki yok..
Başka bir hâletle çağlar cûybârın şevki yok..
Âh eder, inler nesîm-i bî-karârın şevki yok..
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!

Farkı yoktur giryeden rûy-ı çemende jâlenin.
Hûn-ı hasretle dolar câm-ı safâsı lâlenin.
Meh bile gayretle âğûşunda ağlar hâlenin!
Gönlüme te’siri olmaz âteş-i seyyâlenin.
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!

Rûha verdikçe peyâm-ı hasretin her bir sehâb..
Câna geldikçe temâşâ-yı ufuktan pîç ü tâb..
İhtizâz eyler çemen.. izhâr eder bin ızdırâb..
Hem tabîat münfail hicrinle.. hem gönlüm harâb…
Geldi ammâ n’eyleyim, sensiz bahârın şevki yok!

Recaizade Mahmud Ekremgul_hazin_sunbul_perisan

 
Şevki Yok için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Mart 2015 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: