RSS

Etiket arşivi: Sadık Yalsızuçanlar

”Gönül dağı’nda bir garip” : Neşet Ertaş (*)

Neşet usta da göçtü.
Da diyorum, önceki bütün ustaları bu edat içine aldığım değil, belki, ‘ölüm ölüm hezen ölüm / evden eve gezen ölüm’, ‘ölüm öyle kara bir devedir ki, herkesin evinin kapısına bir gün mutlaka ıhar’ demek istediğimden…
Usta hakkında birkaç söz etmek isteyince eski günleri hatırladım.
‘Sağ-sol çatışması’nın şiddetli olduğu günler… Neşet Ertaş Saray Sineması’nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde “slogan”larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevaziliği ile şöyle der :
“Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz.”
Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hala kemaliyle bilinemeyen ‘şaman’ı Muharrem Ertaş’tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger’in Freiburg’da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı ‘gei-do’nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi ‘gönül dağı‘ndan konuşan bir ‘Garip’tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, ‘dünyada garip bir yolcu gibi olmanın‘ sırrına ermiştir.
Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, ‘sizden sır çıkmaz…‘ diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat’ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, ‘dost eline giden seller’e, ‘gözyaşını katan’ bir derviştir.
Ondan, yıllar önce, ‘kalpten kalbe bir yol’ olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç’un deyişiyle, ‘kaderin üstündeki kader’in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş’ın türkülerini daha çok sever oldum.
Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani ‘mülklerin en tehlikelisi‘ ve ‘uğraşların en masumu’ olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail’in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, ‘söz ola kese savaşı’ diyen bir gelenektir.
Neşet Ertaş’la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir.
Leyla’ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, ‘evladım’ redifli bir türkü söyler :
“Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sana yapanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım
 
Dokunsalar nazif tene kir gelir
Bizden önce ceddimize ar gelir
Köle olmak şanımıza zor gelir
Aslı bozuk alma dedim evladım”
Neşet Ertaş, kendisini yaralayan ‘aslı bozuk‘a, ‘ana‘yla cevap verir :
‘Ulu arıyorsan analar ulu 
Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu 
Aslı bozuk deme gel şu insana 
 
Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden
Aslı bozuk deme gel şu insana 
Soracak olursan eğer ki benden
Aslı bozuk deme gel şu insana 
 
Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil
Senin dediklerin evladan değil
Her hata suç bende Leylâ’dan değil 
Aslı bozuk deme gel şu insana”
Muharrem Ertaş, oğlunun bu ‘ulu ana‘ göndermesine boyun eğer ve,
‘Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişin evladım”
Bu şiirsel konuşma, Neşet’in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla’ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler :
“Bilemedim kıymetini kadrini
Hata benim günah benim suç benim
Eliminen içtim derdin zehrini
Hata benim günah benim suç benim
 
Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni
Boşa mecnun eylemişim ben beni
Hata benim günah benim suç benim”
Neşet Ertaş’la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur :
Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin
 
Sözüm yok şu benden kırıldığına
Gidip başka dala sarıldığıma
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin
 
Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin’
Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir ‘iletişim dili’ne nasıl saplandığımız bir yana, bu ‘melal’i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük.
Adnan Yılmaz’ın ‘Abdal Anıları’ndan öğreniyoruz :
Muharrem Usta‘nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla… Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki “Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma…
Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta’nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip “Muharrem‘e haber sal gelsin” dediyse de ağa “Benim haber salmama ne hacet!” deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da “Düğünün varmış ağam, biz gelelim” demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: “Düğünüme Hacıbektaş’tan sanatçı getirin!” Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta’ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş’tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta’dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta “Okuntu“ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaş’lı sanatçılar Muharrem Usta’nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de“İstek parçan var mı? ” diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta’ya bahşeylemelerini beklemektedir. “İstek parçan var mı? ” sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: “Benden, yani Muharrem Ertaş’tan, oğlu Neşet Ertaş’tan, kaynı Çekiç Ali’den, yeğenim Hacı Taşan’dan söylemeyinden ne söylerseniz söyleyin! “ Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta’ya kızarak “Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?” der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? Bey bey, işte onu bir bilseydin! ” Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu : “Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!”
(*) Haşim Akman’dan ödünç alınmıştır.
Sadık Yalsızuçanlargonlum-inanmiyor-ayrildigina
 
”Gönül dağı’nda bir garip” : Neşet Ertaş (*) için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Haziran 2016 in Müzik, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

‘Bir gönüle iki sevda sığmaz’

Bediüzzaman’ın ‘Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek evladır.‘ sözünü çok severim. Bu, insandaki ilahi merkez olan kalbin asıl sahibinin Allah olduğunu söyler.

Orası, Sahibi’nin teşrifine hazır olmalıdır. Yani gayrdan arınmalıdır. Dünyayı fiilen terk etmek imkânsızdır, o halde asıl terk kalpte olacaktır. Büyük bilge Rabia günlerdir su ile iftar ve sahur etmekten bitap düşmüştür. Akşama doğru komşusu yaşlı kadın bir kap yemek getirir. Almak istemez. Kadın ısrar edince alır. Ezan yaklaşınca, pınardan su getirmek üzere elinde desti çıkar. Eve döndüğünde kapıyı açık bıraktığını, içeri muhtemelen aç bir hayvanın girdiğini, yemeği afiyetle yiyip gittiğini anlar. ‘Neyse’ der, ‘onun kısmetiymiş, ben de su ile iftar ederim.’ Vakit girince önce abdest alıp namaz kılmak ister. Başı döner, elindeki desti düşer, kırılır, su yere saçılır. Yerde yığılıp kalmış halde, göğe bakar, ‘yetmedi mi?’ diye seslenir. Kalbine bir kelime siner : ‘İste, bütün dünyayı sana vereyim…’ Gözleri bir an parlar. Fakat sevinci kursağında kalır. ‘Bu durumda, senden kırk yılını geri alırım…’ Kırk yıldır zühd içinde yaşamaktadır. ‘Zira bir gönüle iki sevda sığmaz…’ Yaşamımıza yön verdiğini sandığımız o hadisi anar dururuz:‘Yarın ölecekmiş gibi ahiret yurdu için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın.’ İyi güzel de, bizler genellikle bunun ikinci yarısını dikkate alırız. Oysa insanın kalbini asıl yatıştıran, onu tümüyle Sahibi’ne iade etmektir.Kalbimizdeki en küçük dünya tortusu, bizi, bütün Rububiyet vehimlerinden arınmamızı gerektiren kulluk düzeyine erişmekten alıkoyar. Hele yoksulluğun yaygınlaştığı, tabakalar arasındaki uçurumun büyüdüğü, zenginliğin bizatihi bir değer olarak algılandığı bir zeminde… İşin doğasında bir yatışmaz yapı var demek ki. Zenginleşmeli, hizmet etmeli… Bu önerme çoğu zaman tersine de işleyebiliyor. Zenginlik bizatihi istenen bir şey haline geldiğinde amaca dönüşebiliyor. Oysa, İbn Arabi’nin dediği gibi ‘neye talipsen osun’ ve, ‘bir şeyi elde etmek istiyorsan onu terk et.’ terk ettiğin şey mutlaka sana döner... Bu satırları yazmama sebep, bu ayda doğup ölen büyük Akif’in ‘Kocakarı ile Ömer’ hikâyesini tekrar okumam. Özellikle yönetici elitlerin okumasını salık veririm. Özellikle de, ‘Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,/ Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!’ dizelerini.

Sizler için fakirlikten korkmuyorum…

Aralık ayı bir Hz. Mevlânâ’ya, bir de Akif’e yuvalık ediyor. Bugünlerde Akif’i yeniden yeniden okumanın vaktidir. Hele de andığım hikâyeyi. Bediüzzaman’a, ‘İslamiyet ehl-i ilmin ve fukaranın kalesidir’ sözünü hangi gerekçe söyletti bilmiyorum, ama, evsizler, göçmenler, sokaktakiler, yoksullar, zayıflar, hastalar, yetimler, dullar, sahipsizler, düşkünler, çaresizler, çocuklar, yaşlılar… bir ülkede insanlığın hicranı olan bu zümre mutsuz ise, kendisini sahipsiz hissediyorsa, Müslümanların dilinden zenginliğe dair sözler düşmüyorsa durum hiç de içaçıcı değildir. Evsizliği, modern teknolojinin bir semptomu olarak gören Heidegger’e tümüyle katılmak mümkün değil. Yoksulların mesken tutmayı bilmemeleri, evin çağrısına sağırlaşmaları, bizim gibi çarpık kapitalist memleketlerde, ontolojik olarak bir ‘yerleşme’ sorunu olmaktan çok, adaletsizlikle, servetin birilerinin lehine/aleyhine birilerinde birikmesi dolayısıyla kirlenmesiyle ve bizatihi zulmün bir aracı haline gelmesiyle ilgilidir. Derrida’nın hatırlattığı gibi, mesken tutmak varoluşun koşulu olmadığı gibi, meskensizlik de anlamsız bir varoluş değildir.

O halde bir gönüle iki sevdanın sığmayacağını öğrenmeksizin hakiki anlamda mümin olmak da imkânsız görünüyor. Dünya bir emanet, içindekiler minnetsiz koparacağımız mülkümüz değil. Biz bu muazzam varoluşun içinde, O’nu temsilen, adalet ve merhameti koruma isteğiyle donanmış fanileriz. Bunu bize sık sık hatırlatan Mehmed Akif gibi dervişleri can kulağıyla dinlemeliyiz:

‘(…) Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?/ Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer’in/Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;/Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle./Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!/Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!/Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:/Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!/Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:/O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!/Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;/Ömer koğulmada her mâtemin civârından!/Ömer halife iken başka kim çıkar mes’ûl?/Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!/Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…/Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?(…)’

Bir mazlumun, bir yoksulun, bir kimsesizin ahı düşerse toprak kirlenir, zulme batar ve koca bir girdap haline gelerek başta yönetici seçkinler olmak üzere zenginleri boğar. Akif, Hz. Ömer’in taşımakta zorlanacağı bu ağır yüke sesleniyor yüzyıllar sonrasından. Bugüne de, bize de sesleniyor, boynumuzdaki vebali göstererek… Bir gönüle iki sevda sığmayışının işareti bu. Geçenlerde Ahmet Altan’ın Haram yazısında yeniden hatırlattığı gibi, kamu parasını kullanırken mutlak adalet duygusunu kuşanmış olmak gerekiyor.

“Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin açılmasından (gönlünüzü onlara kaptırmanızdan) korkuyorum.” Bu uyarıya her zamankinden daha çok muhtacız. “Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır, ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır.” Bunun gibi Nebevi uyarılara… “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.”

“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”

“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye (aşırı) düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”

Yoksulların hikâyelerini bize en güzel anlatan Latife Tekin’e kulak vermeli bir de: ‘Yoksulluktan ışıklı bir durum olarak söz ettiğimde, görüyorum, sefaleti yüceltiyormuşum gibi yüzlerini buruşturuyorlar… Sesim ince bir dumana, sonra bir cine dönüşüp mallarını mülklerini çarpacakmış gibi kirpik telaşıyla bakışlar boşluğa… Bir yutkunma, bir soluk kaçırma şiddeti; yoksulluğumu sevdim seveli gözler kapanıyor yüzüme, kalbimin derinliklerinde sessizce patlayan bir şiddet, neredeyse ilk gençliğimden beri bu şiddete karşı cebimde bir kurbağayla dolaşıyorum, yoksulluk bilgisi dediğim küstah bir kurbağayla… Pek de acele etmeden çekip giderim ve havada yabansı bir vıraklama sesi asılı kalır… Yoksulluk, bir yaşam biçimi olarak seçilebilir, dünyada kendiliğinden var olan şeylere eklenerek sessiz, sade, mutlu bir yaşam sürebilir insan, azla yetinme konforunu isteyebilir… Yaşamak için hiç de gerekli olmayan nesneleri satın almak için, ömrünüzü satmamayı seçebilirsiniz pekâlâ, mümkün olduğunca kaçınabilirsiniz bundan ve kaçınabildiğiniz ölçüde de özgür olursunuz. Yoksul bir hayatın içine doğmuş olan insanlar, bir masal sessizliğinde yaşayıp gidebilir, sürekli olarak hayatlarının kötülendiği, onları dışarı çağıran, zalimce bir aşağılamaya, propagandaya maruz kalmasalar… Ne yazık ki.’

Sdık Yalsızuçanlaraglarim-halime

 
‘Bir gönüle iki sevda sığmaz’ için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Aralık 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Sezai Karakoç Şiirinin İrfani Kökleri

“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır”


Altın şairler çağı kapandı gerçi, Heidegger’in ellilerde dediği gibi ‘dünyanın nuru çekildi’, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz.
Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor, zira Allah’ın Nur ism-i şerifinden bir parıltı, bütün dünyayı ışıtmaya yeter.
Nitekim Karakoç, ‘sofra’nın kendisinden de söz eder :

sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla’


Bu şarap, İbn Farıd’ın, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ dediği şarap olsa gerektir.
Onu Hayyam da içmiştir Hz. Mevlana da.
Hz. Pir, bu sarhoşluğu, ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ diye niteler. Şarap, kendisi bizatihi nurullah olan nur-ı Muhammedi’nin mazmunudur. ‘Adem su ile balçık arasındayken ben Peygamberdim’ sözünde ifadesini bulan nur…Sezai Karakoç’un bu dizelerinden az önce bir mısraında kullandığı Venüs kelimesi bize söze girişmek için bir kapı açabilir. Zaten Üstad da, modern zamanlarda irfani geleneğe açılan bir kapı’dır. Venüs’te Yusuf peygamber oturur ve büyük şairler şiiri oradan alırlar, der İbn Arabi. İbn Arabi, Karakoç’un en değerli kaynaklarındandır. Hızır’la Kırk Saat’ten başlamak üzere, Karakoç şiirinin irfan haritası araştırıldığında Mağripli bilgenin her an karşımıza çıkması muhtemeldir. Venüs’ten şairin kalbine inen hakiki şiirin zihinsel, entelektüel bir şiir olmadığı kesin. Zira ‘gönül’ beytullahtır, arşı istiva eden Yaratıcı yere göğe sığmamış, kamil insanın kalbine sığmıştır. ‘Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır’ ayetini yorumlarken İbn Arabi, ‘burada akıl değil kalp denmesi, aklın sınırlama özelliğindendir’ der, ‘akıl, kelime anlamı itibariyle de bağ demektir, düğüm…Kalp ise sınırsızdır, hakikat gibi, hakikat inhisar kabul etmez.’
Şair, ‘dağların yıkılışını Venüs bardağında’n görür. Bu görüş, gönül gözüyledir ve şiirin Venüs’ten alındığına yönelik bir ima taşımaktadır. Son dizedeki ‘Sırların Sırrı’ Allah’tır ve şair şöyle der :

‘Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’
Bediüzzaman, bu ‘anahtar’ın, ‘benlik’ olduğunu söyler. Suyuti tefsirinden öğreniyoruz ki, ‘dağların yüklenmekten çekindiği emanet’, benliktir. Bir gün Rabiatül Adeviyye, büyük günahlardan söz eden Hasan-ı Basri’ye, ‘senin varlığından daha büyük günah yoktur’ demiştir. Buradaki varlık, insanın ‘benlik iddiası’dır. Anahtar benliktir ve insan kişisel algısını terk etmeden ilahi hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Ümm kavramı da bunu ima eder. Ümmilik, hakikatin algılanmasında şahsi idraki ve nazarı terk etmek demektir. O halde Sırların Sırrına ulaşmaktan söz eden bir şiir karşısındayız. İnsan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini de haber vermiş demektir. Sezai Karakoç’un ilk kitabı Hızır’la buluşmaların meyvesidir. Sonraki şiir ve yazılarında, hep Hızır’ın kendisine fısıldadıklarını anlatıp duracaktır. Öyle derler, herkes dünyaya bir sırrı fısıldamak üzere gelirmiş. Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı. Derrida’nın dediği gibi, Karakoç’un şiirlerini sanki ‘başka bir el yazıyor, yazdırıyor’ gibidir. Diriliş şairinin irfani gelenekle ilişkisini bu kitap, hatta oradaki tek bir şiir üzerinden konuşmak mümkündür. Üstelik özel bir seçim yapmaksızın, tefeül yoluyla kitap açıldığında karşımıza çıkan herhangi bir şiir, onun birkaç dizesi, bu soruna ilişkin bize yeterli veriyi sunabilir. O halde, Şam’a gitmenin vaktidir :

Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddini
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn Arabiyi
Mekke çatısında Füsusun ve Fütuhatın yapraklarını ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi
?’

Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfani geleneğin iki büyük kaynağıdır : Hz. Mevlana ve İbn Arabi. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vakıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsusu’l-Hikem’in son Fassında, Şeyh-i Ekber Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlana Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir alimdir. Fakat, Hz. Peygamber’in manevi kemal yöntemi olan nefsle mücahade ve riyazet yoluna, hakikatin Batıni sırlarına onunla erecektir. Ona, zahiri bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algı kalıplarını sarsacak bir soru sorar. Adeta bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlana böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ irfani berzaha girer. Şems, Mevlana’nın muhabbetinin kendi şahsında kitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini manevi yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasin’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, İbn Arabi hazretlerinin vakıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsenna’da da böylesi bir keramete rastlarız. Onun hizmetine de insan suretine giren Fatiha suresi verilmiştir.
Güneş, ilahi hakikat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgar haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlana’nın karşılaşması aktarılır.

‘Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin’in İbnürrüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…’

Evet-hayır meselesi, İbn Arabi’nin henüz genç bir bilge iken Mağribin büyük düşünürü İbnürrüşd’le görüşmesini ima eder.
“(…)Bu hal bu melalde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, ‘evet’ dedi. Filozof’un göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, ‘evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu ‘evet’, hem kendini hem de, şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, Filozof’u tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, ‘hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz, kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, ‘İlahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, ‘evet ile hayır’ dedi, ‘bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘ilahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur’ diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez gördü O’nu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlahi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozof’u kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu O’nu. Oysa O, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, ‘düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’

Şam çarşılarında Şems’i arayıp duran Hz. Mevlana’nın öyküsüyle sürer şiir.
Şam, kutlu bir şehirdir.
‘Şam’da sakin olun, o, mübarek beldelerdendir’ hadisi buna işaret eder.
Şems, Mevlana’ya bir bengisudur, bir yitirir bir bulur onu.
Bu hicran günlerine ilişkin bir hikaye anlatılır. Hz. Pir, kendisine ‘Şems’i gördüm’ diyenlere kese kese altınlar verirmiş. Bunun üzerine dostlarından biri, ‘efendim yalan söylediklerini siz de biliyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz?’ deyince şöyle cevaplarmış : ‘Evet ben de biliyorum yalan söylediklerini, bu yüzden onlara altın veriyorum. Eğer doğru söyleselercanımı verirdim.

Karakoç, şiirinde Hz. Mevlana ile Muhyiddin İbnül Arabi’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.

‘Muhyiddin kabrini açarak
Sabır kitabından bir yaprak çevirerek
Şemsin kendisini gösterdi
Sonra yorgun bir Şam öğlesinde
Sıcakta çekirgeler kavrulurken
Çömeldi bir su kıyısında
Hızırı gördü alı yeşili gördü suda
Şemsi gördü ve buldu kendini’

Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir.
Wıttgenstein, ‘kelimeler eylemlerdir’ der
Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen’ bir şiirdir
Madem şiir en kişisel dildir, o halde şair, irfani gelenekteki gibi, halini şikayet edecektir, onunkisi, Hz. Mevlana’nın beyanı üzre, bir hikayettir lakin bir halin şikayetidir.
Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlana’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir.
Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedi Nur’un rengidir.
Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Mona Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlana’ya.
Şimdi Hz. Mevlana için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi/bu acaba Şems’in gölgesi midir/Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi/Bu ses Şemsin mi sesi/Çöllerde kumda varsa/Kızgın bir ayak izi/Bu iz Şemsin mi izi’
Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlana.

Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kamil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır.
Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar :

‘Bağdattayız
Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi
Çevresinde bir darağacının
Koparabilir miyiz acaba
Etinden çileli etinden
Döğmeli ciğerinden bir parça
Hallac-ı Mansur’un’

Karakoç, ‘illa dostun gülü yaralar beni’nin hikayesine gönderme yapar. Cüneyd-i Bağdadi, Hallac taşlanırken gül atmıştır. Şair bunu şöyle taçlandırır :

‘Bir bakış geçer mi içimizden
Bir taş atarak
Bir gül alabilir miyiz
Elinde biten’

Silku’s-süluk’ta Nahşebi şöyle der :

Bilmek gerekir ki Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.’ Bir gün Cüneyd ona, ‘ölümün yaklaştı’ deyince, ‘benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme’ dedi. Rivayete göre imamlar Hallac’ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, ‘biz zahire göre hüküm veririz’ diye bir not yazdı. Bir gün Hallac’a, ’sabır nedir?’ diye sordular, şöyle yanıtladı: ‘Bir insanın el ve ayaklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.’ Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli’ye, ‘bana dikkat et.’ Dedi, ‘önemli bir ödevle yükümlüyüm. ‘Enel Hakk’ ‘ben Hakkım’ dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, ‘hüve’l-Hakk’ (O Hakk’tır) de kurtul, niçin ‘ene’l-Hakk’ diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene’l-Hakk derken, aslında hüve’l-Hakk diyorum. Ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. ‘Bu durum neydi?’ diye sordular. Hallac, ‘birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin’ dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, ’sizi özgür bıraktım, gidin’ dedi. ‘Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?’ diye sordular. ‘Biz, Tanrı’nın tutuklusuyuz, O’nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz’ dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. ‘Peki sen niçin kaçmadın?’ diye sordular, ‘Tanrı’yla aramızda bir mesele var’ dedi, ‘bu nedenle kaldım.’
Hallac’ın öldürüleceği gün, birisi, ‘aşk nedir?’ diye sordu. ‘Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin’ dedi. O gün Hallac’ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, ‘işte yiğitlerin miracı budur’ dedi. Elleri kesildiğinde, ‘bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş’ dedi, ‘ben asıl arş’ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım’ Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, ‘bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var’ dedi. (Molla Cami ve Mevlana’nın dizelerini hatırlayalım: ‘Bu yolda başsız ayaksız ol’) Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduklarında şöyle cevapladı: ‘Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır : ‘Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, ‘ene’l-Hakk’ sözü yükseliyordu. Halife, ‘bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak’ dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, ‘ene’l-Hakk’ diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.’

Karakoç, Bağdat’taki irfan ehlinden söz eder sonra ve karşımıza bir bilgeler sofrası açar. Bu nurani mecliste kimler yoktur ki! Ekberi bir şair olan Molla Cami, Hayyam, Geylani, herkes oradadır. İrfani geleneğin gözkamaştıran yıldızlarının tümü…O pamuktan, hafif insanı çekemeyen darağacına yardımcı kim varsa…Gene de der, hepimizden ağır geldi, Hallac-ı Mansur’un vücudu…
Sonrasında, Fütuhat’ta söz edilen bir vakıayı aktarır. İbn Arabi, kendisinden önce yaşamış bilgelerle görüşmelerini anlatırken Hallac-ı Mansur’dan da bahseder. Karakoç, bu manevi görüşmeye gönderme yapar :
Muhyiddin’in kabri açılır, ‘ürkme Mansur, benim’ der. Bir deniz kabarmaktadır sanki.
Deniz, kozmik bir imgedir. Vahdet deryasıdır burası, birlik denizi…Deniz, İlahi Hakikat’in kaynağıdır. Kıyısı yoktur, burası sahilsiz bir ummandır.
Hızırla Kırk Saat’in en coşkulu bölümüne geliriz. Şiirin ritminden hissederiz ki, bilgelik kervanı yürümektedir.

‘Mursiyede Tunusta Mısırda
Kudüste Mekkede Konyada
Malatyada Şamdayız’

Hölderlin bir kez daha doğrulanmaktadır. 1799 yılında annesine yazdığı mektuptaki “şiir yazmak uğraşların en masumu” olduğunu söylerken, 1800 yılında yazmaya başlayıp, yarım kalan taslak yazısında dili mülklerin en tehlikelisi olarak belirttiği “Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana kendisinin ne olduğunâ tanıklık edebilsin diye..”) satırlarını yazmıştır.
Karakoç, kamil insanın varlığına tanıklık eden bir şiir diliyle konuşmaktadır.
Heidegger’in, ‘varlığın evi’ dediği dille…bu dilin içinden, binlerce yıllık mazmunlarla, kamil insanın şairane oturduğu makanlarda dolaşarak.
Yukardaki dizelerde dile gelen mekanlar, büyük bilge İbn Arabi’nin gezisinde izlediği güzergahtır.
Nasıl bir yürüyüştür bu?

‘Yolları bir urgan gibi
Ayağına sarmış Muhyiddiniz
Güneş hep arkada biz öndeyiz’

Mansur olup asılan Muhyiddinin Hızır olup suda, Anadolu’da, bir ses duyup dönüp duran, Hızırı görüp Şems diyen, Mevlana olan bir dervişin izi boyunca yürür Karakoç şiiri.

Doğu ankası’nın sesidir bu, Batı ankasının.
Ş harfiyle uzlaşan S sesi’dir.
Burada Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girişi de ima edilmektedir, Şems de…
Füsus okuyan Mevlana da…
Bize, kendi ifadesiyle, ‘Muhyiddinin ak kara dünyasından birkaç görünüş’ sunduktan sonra, şair ehramlar ülkesine girer.
Sağda Musa’nın bayrağı dikilidir, solda Firavun’un ve büyü vaktidir.
Musa aleyhisselam kıssasının şiirini modern zamanların trajik görünümleri izler.
İki bölüm sonra, şair bu kez Şakku’l-Kamer’in öyküsünü anlatır.
Efendimiz’in bir adı da Kamer’dir. Ay, O’nun mazmunudur. Ayın bölünmesi, Nübüvvet ve Velayet sırlarının göze inmesidir. Hilal, Allah’ın sevgilisinin Hakk’a ayan, halka gaib olduğu anı simgeler, dolunayda ise halka bakan vechi belirir. ‘Ay yayılır/doğumumuzun doğusuna’ diyen büyük şair, bizi Elhamra’ya, Kurtuba ve Mısır’a götürür. Şiirin ay gibi bölündüğü bir dilin içinden konuşur :

‘Ayı
Bu dünyanın yeşili
İkiye böler
Öte dünyanın akı’

Mekke sokaklarına ineriz sonra.
Trajik bir epigraf karşılar bizi :

‘Yaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Uzaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Yaklaştır sesi sesi
Burada bir kadın ölmektedir
Can vermektedir galata kulesi
Burada bir kadın ölmektedir’

Karakoç’un irfani geleneğin içinden bakarak modern yaşamı gördüğünün en canlı tanığıdır bu dizeler. En canlı ve en ahenkli. Karakoç şiirinin iç sesi, onda yetkin bir insanın, kamil ve kadim insanın, ebedi çocukluk haline dönmüş bir müsumun konuştuğunun da delilidir. Mutlu Arabistan toprağındayız artık…Birer deniz avcısı olan peygamberlerin arasında..Onların izinde ve gölgesinde. Deniz ilahi hakikatin imgesi olarak tekrar belirir. Ve bir Nebiler geçidi : İsa, Musa, İbrahim, Yusuf, Bünyamin, Süleyman, Davut, Eyyüb, Lut, Salih, Zülküfül peygamberler…Ve tümünün imamı, Allah’ın Sevgilisi…Önünde arkasında gümüş defterli gümüş kalemli melekler…O’nun imametinde kılınır namaz. Bu, cem makamında bulunan, başla sonu birleştiren, hadis olanı kadim olana bağlayan kamil insanın miracıdır. Bu, huzur-ı ilahide kılınan büyük namazdır. Kul ile Allah arasında ortak bir ibadet olan namaz…Kul üzerinden Allah’ın Kendi Kendini salat etmesinin şiiridir. Sonra her şey çekilir yerli yerine ve Peygamber bir çöl önünde yalnız kalır.
Bu kez diğer Peygamberler anılır :
İsmail, Şit, Zekeriya… Miracın birinci aşaması olan kavs-ı uruc başlamıştır…Burak alır ve gider Allah’ın Habibini. Yıldırım çeken bir paratoner gibi. Bu yürüyüş, Cebrail’i titretir. Ürperir ve kelimeleri erir. Töreni tek başına sabır yönetmektedir. Ve sidreye varılır. Sidre varlığın sınırıdır. Burası berzahtır. Karakoç, ‘Burak’ın, yağdan çekilen kıl gibi çekildiğini’ söyler. Sonra Refref de durur, geriler. Ve Peygamber geçer, ileri atılır…
Burası sütunlarndan, taş heykellerden, kelimelerden, gün doğuşundan ve doğusundan, kalpten, düşünceden ileridir. Burada hiçbir Rububiyet vehmi kalmaz insanda. Saf ve katışıksız ubudiyet hakikati de biter. Allah’tan başka bir şey kalmaz. ‘Başlangıçta sadece Allah vardı ve O’ndan başka bir şey yoktu’ kavli gerçekleşir. Bu hala böyledir çünkü.
Habibullahın pelerini sadece sevgidir, aşktır. Aşk, kuşun kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Burası şevk makamıdır, şevk, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya çalışmasıdır. Bütün köprüler atılır ve o ‘Tek deniz tadılır’
Deniz imgesi bir kez daha karşımıza çıkar.
Hızır’ın yeni bir randevusunda bi kez Meryem çarşafları açacaktır.
Odaya gelen, araftaki çiçeklerden bir akşamdır.
Şehrin sesi hurmadandır.
Karakoç şöyle der : ‘Suya bırakılmış çocuğu
Kurtaran kadın Asiye
Savıyordu al kadınlarını dışarı’

Mu, su, sa ise ağaç demektir.
Suya bırakılan tahta sandığın şiiridir bu.
İstanbul’da bir balıkçı, Haliç’te bir hayal görür, eve gider yorganlara saldırır, Bizans sarayında kristal bir kadeh kırılır ve güneş saati Kudüs’te bozulur durur.
Bu coğrafi bilinç, şiirin kozmik niteliğinden ve bu şiirin kalbine indiği şairin şuurundan gelir.
Şiirle şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır, bu sırdandır ki, ‘Biz sana şiir öğretmedik’ buyrulmuştur.
Lakin Sezai Karakoç şiiri, vahyin her okunduğunda kalbe yeniden sefer eden taze soluğuyla yıkanır, O’nun mazmunları Kuran’ın hazinelerinden alınmıştır.

Kuran, Cebrail, Kutlu Çocuk, onu doğuran anne, Fetih suresinin gerçekleştirimi ordular, mevlüt yazan şairler, toz koparan veliler, alnında ter birikmiş, ekmeğini kendi elinden devşirmiş işçiler, Tevrat’ı aslından okuyanlar, İncil’in öz sesini duyanlar, Bedirde, Yermukta, Hendekte, Uhutta, Yemende, Kafkaslarda şehit olanlar ve tekbirlerden bir cennet kenti yükseltenlerin şiiridir bu…
Hızırla Kırk Saat bir modern zamanlar mevlidi, miraciyesi, tevhidi, naatı ve meselidir.
Nihayet şair kendi yurduna, Diyarbekir’e uğrar.
Kentin kemerleri sıcaktan kırılmıştır. Bu, modern çağın ateşidir. Gündüzleri bile bir toz vardır yaz yarasalarından.
Şair, şehrin ruhuna doğru sızar ansızın. Ve bizi de uygarlıkların içinden geçirir.
Kaynağı cennet olan üç büyük nehirden birinin köpüklü sularına çeker, Dicle’nin saralarından yürüyerek, yükselen bir duman zamanına gireriz.
Mezopotamya’nın tarihçesi yine Hira’ya uğrar.
Şair, ‘nuru evvel ba’sı sonra olan Efendimiz’in diriltici soluğuna yönelir :

‘Kalk ey
Örtülere bürünmüş peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kağıt kağıt
Buruşturan cüzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle görünen haranı
Çile çömleği iskenderiyeyi
Sen dirilteceksin…’

Hölderlin’in, ‘insanın kendi varlığına tanıklık etsin diye verilmiştir’ dediği şiirin tanıklığının niteliğine ilişkin Heidegger şöyle der :
‘Demek ki, bu tanıklık insanın varolmasının imkanıdır, varoluşun açığa- açıklığa- kavuşmasının imkanıdır. İnsan tanıklık etme kararını sadece özgür olarak, kendi seçimi olarak verebilir. O; bütün varolanlara ait olmaya tanıklığını tarih olarak gerçekleştirir. Demek ki, tarihin mümkün olabilmesi, insanın kendi olabilmesi, mülklerinden biri olan dille mümkündür.’
Sezai Karakoç şiiri, varolandan varlığa geçişin ve tanıklığını tarih olarak gerçekleştirmenin şiiridir.

Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’
 dizeleri, Nil, Fırat ve Dicle’nin çağıltısı gibi dilin içinde çınlar durur.
Bedir, Hendek, Hud ve Huneyn’den Birinci Cihan savaşında Rusya’da esir ‘baba’sına geçebilen bir şiirdir bu.
Yüzyılın üç büyük bilgesinden şair olanıdır Karakoç.
Dili sembol ve sükut olan hikmeti dile getirebilmiş, Guenon tasnif etmiş, şiirini ise Karakoç yazmıştır.
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin, ‘evrenin memesinden sevgi sağan’ ruhunu anlatmak ona nasib olmuştur.

Sözlerime, Üstad’ın, içindeki sonsuz hikmetlerin yanı sıra aynı zamanda bir ses, bir ahenk harikası olan şiirinden bir bölümle son vermek istiyorum :

‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
Ne kedi ne köpek sofra der buna
Ne Hintli ne rum sofra der buna
Hızır avına çıkmış bengisuya
Bengisu kabusuna kanmış insan sofra der buna
Sen de günlük sofrayı birkaç kere
En çok da çocuklukta
O güz oruçlarının
İftar durumlarında sandın böyle bir sofra
Doğudan gelen davullarla sahurda
Bir sofrayı böyle bir sofra sandın
Evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
İkindi Kuranından sonraki sofralara
Battı zamanından bir zaman belki
Kana dönüşen bir şarap değil
Duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada.’

Sadık Yalsızuçanlar

 
Sezai Karakoç Şiirinin İrfani Kökleri için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Mayıs 2014 in Şiir Gibi, Şiir Sanatı

 

Etiketler: ,

Ateş Çemberi (Neco)

I.

“Dün akşam yolda gördüm/ Seni yıllardan sonra” çalıyordu radyoda. Dükkândan dışarı taşan sese zaman zaman şişko kebapçının çırağı eşlik ediyordu alüminyum tepside üzeri tabakla kapalı kebap servisini taşırken. Şükran Ay söylüyordu şarkıyı. Bayram yine içiyordu. Tekel bayiiydi. Kışlalar Caddesi’nde büyükçe bir dükkânı vardı. Üstten kesilmiş inci bıyığı, siyah geriye taralı, briyantinli saçı, yumurta topuklu rugan iskarpinleri, çizgili lacivert takım elbisesi ve yüzünden eksik olmayan gülümseyişiyle; rakı, votka, şarap ve bira şişelerinin, fındık, ayçiçeği, leblebi, fıstık ve rengârenk fasulye şekerlerinin dolu olduğu tezgâhın gerisinde ellerini ovuşturur, “peşin satan veresiye satan” levhasının yanındaki Dörtyol’un kurtuluşunun otuzdördüncü yıldönüm törenlerine katılan İsmet İnönü’nün elini öperken çekilmiş fotoğrafına bakar, tezgâhın altına gizlediği kadehten bir yudum alır, dudaklarından düşürmediği Yenice sigarasından derin derin emerdi. İşler yolundaydı. Briket imalathanesi tıkır tıkır çalışıyordu. Mardinli işçilerin başına getirdiği kardeşi Balıkçı Recep’e bakılırsa yeni bir yer kiralanmalı, inşaat mevsimi başlamadan stok yapılmalıydı. Göbekli’nin Özerli’de kırk dönüm mandalin bahçesinin tapu devir işlemi bitmişti; elinde kapı gibi tapusu vardı. Çevresini telledikten sonra kalın kavakları kestirip köşeye bir işçi barakası yaptıracak, turunçlara limon aşılayacaktı. Limon mandalinden çok para ediyordu. Para parayı çekerdi. Bir tarla daha alır, mandalin fideleri getirir, Ziraat’ten emekli olan Rıza Dayı’yı kâhya yapardı. İki ay sonra fideler çiçeklenir, Payas’tan efil efil esen Karakaya rüzgârı bayıltıcı kokuyu çardağa taşır, akşamüzerleri barakada rakı içer, keyfini çıkarırdı. Çok geçmeden mağaza kiracıları sökün eder, henüz çiçekken ağaç başına ikiyüz kuruştan satın alırlardı. Hükümet Meydanında, Şalgamcı Salih’in durduğu köşede beş katlı bina yükseliyordu. Gözü kottaki dükkânlardaydı. Ardından istasyona çalışan dolmuş sayısını beşe çıkarmaya gelecekti sıra. Telefon böldü düşüncelerini. Eşiydi, “Çıktı mı Orhan?” diye sordu, bir süre dinledi, “Tamam tamam” dedi, buyruklar verdi, kapadı. Torunu gelince sıkı sıkıya tembihledi, tezgâhın altındaki gazeteye sarılı rakı şişesini aldı, çıktı. Yılancı Hacı’ya gidecekti. Adana-Ceyhan arasındaki Yılankale’de Şahmaran’ı öldürürken boğulan dedesinden el almış olan Yılancı, yılan, akrep, melimanga ve örümcek sokmalarını okur, üfler, anında zehri çıkarır, acıyı dindirirdi. Şöhreti Ankara’ya kadar ulaşmış, geçenlerde askerî bir helikopterle Kayseri’den hasta getirilmişti. Her akşam, İstasyon’daki konağının balkonunda içer, neşelenir, eski çapkınlıklarını anlatır, şarkılar söylerdi. Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı. Gece dönerken şen şakrak şarkılar söylüyordu. Arabayı kullanan Yılancı’nın oğluna takılıyor, müstehcen fıkralar anlatıyor, arada bir “Aslan yeğenim” diye sırtını sıvazlıyordu.
Eve geldiğinde eşi karşıladı ahşap merdivenin başında, “Köroğlu yatmamış daha” diyerek elini omzuna attı kadının, merdiveni çıkarken ansızın, “Fadik bana bir şeyler oluyor, göğsüm, göğss…” diyerek yığıldı. Kadın, ellerinden kayıp merdivene serilen ve boğuk, boğuk bir şeyler söyleyen adama dehşetle baktı, bağırıp çağırmaya, dövünmeye başladı. Çocuklar gürültüye uyandılar. Arabaya indirdiklerinde gözlerinin feri kesilmiş, sulanmıştı. Hastaneye giderken güçlükle araladığı gözlerini tavana dikiyor, eliyle garip işaretler yapıyor, uzaktaki akrabalarını yanına istiyor, ellerini göğsüne bastırarak, “Nefes, nefesim kesil…” diyordu. Devlet hastanesinde kalp spazmı tanısıyla üç gün yatırıldı. Adana’ya Tıp Fakültesi’ne sevkedildi. Kalp damar cerrahisinde yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Bir gün morgda kaldı, ertesi gün öğle namazına yakın tabutu eve getirildi. Sabah, ablası “N’oldu gül yüzünü seyrettiğimiz, nerelere gittiii…” diye ağlayarak çıkageldi. Teyzesinin kızı, “Kara bir düş görmüştüm dün, kara ip, kara yumak, kara yünden…” diyerek ağlıyordu. Çocuklar kendilerini paraladılar cenazede. Kızkardeşleri saçlarını başlarını yoldular, “Bizi bırakıp da nerelere gittin gardaaaş, gardaş…” Günlerce ağlayıp sızladılar. Ölüm bu, öyle kara bir deveydi ki, herkesin kapısına çökerdi. Ölenle ölünmüyordu, zaman geçtikçe acıları azaldı, kendi hayatlarına döndüler. Kırkında kırklığı dağıtıldı, mevlit okutuldu, yemek verildi. Çok geçmeden miras davası başladı. Üç oğlu üç kızı vardı Bayram’ın.
Büyük kız, İzmir’de piyango satıcısı, kendisinden yaşlı, gut hastalığına yakalanmış biriyle evliydi. Ortanca kız kekemeydi, kocası terziydi, karınca derdince geçinip gidiyorlardı. Küçük kızı İstanbul’daydı, ölümünü duyunca gelmiş, bir hafta sonra dönmek zorunda kalmıştı. Küçük oğluyla ortanca oğul, büyükleri Necdet’ten korkarlardı. Diğerlerinin öfke topuğuna çıkmasına rağmen mirasın yarısına o kondu.

II.

Neco’nun hikâyesi uzun.
İlkokulu bitiremedi. Kuran kursundaki gibi, okula diyerek evden çıkar, aşağı mahalleye top oynamaya giderdi. Artan vakitlerde, salyangoz toplayan çocukların ellerindekini zorla alır, kendisi satardı. Bir keresinde kardeşlerini Samanpazarı’na, demiryoluna götürmüş, demir artıkları toplatmış, şekerli leblebi alacağım diyerek kandırmış, sattıklarından iki şişe bira alıp içmiş, eve duyurmasınlar diye tehdit etmişti. Başöğretmen, veli toplantısı olmamasına rağmen çağırdığında bir terslik olduğunu anlamıştı Bayram. “Bu sene de kalacak” dedi öğretmen. Üçüncü sınıfta ikinci yılıydı. Dersleri zayıftı. “Devamsız” dedi öğretmen. “Her gün mutad okula geliyor” diyecek oldu annesi, üzerine yürüyen Bayram’dan çekindi, sustu. Çırak verdikleri kasap, çok geçmeden, “Al bu çocuğu, başıma bela olacak.” Elimi keseceğim diye, et doğranan kütüğe sol elini koyup satırı kaldırıyor, adamın yüreğini ağzına getiriyordu. Radyo tamircisi Sami Usta’nın dükkânına götürdü babası. “Eti senin kemiği benim. Aman göz kulak ol, bir sanatı olsun bari” dedi. Kalfanın sırtına büyük bir vega radyo düşürünce kovuldu. Terzi Salim, Oto Tamircisi Celil Usta, Faytoncu Bekir derken denenmedik iş kalmadı. Kebapçının çırağı, “Seni karakoldan çağırıyorlar Bayram ağbi!” diye koşturduğunda Neco ondört yaşındaydı. Sami Kasap ve Beyaz Kelebekler’in Belediye gazinosundaki konserinde Zaza Cemil’in adamlarından birinin kafasında sandalye kırmış, Cemil, “Kimmiş bu, bulun getirin bakıyim” deyince Çakal Hanifi’nin sağ kolu olan adamın huzuruna çıkarılmıştı. Gözleri ateş gibi parlayan bu gözüpek delikanlıyı Zaza, Ceyhun Kulüp’ün sorumlusu yaptı. Çok geçmedi. Yazlık Pınar Sineması’nda, Sevda Yüklü Kervanlar filminin kadınlar matinesinden ağlayarak çıkan yavuklusu Nigâr’a laf atan delikanlıyı beş yerinden bıçakladı. Komiser, “Yahu Bayram, bu ne iş, bu çocuk sana hiç çekmemiş” diye söylenirken, Neco yaptığından zerre kadar pişmanlık duymuyordu. Onbir ay hüküm giydi. Cezası paraya çevrildi. Mahkeme süresince yattığıyla kaldı. İçerde Çakal Hanifi’nin adamlarından biriyle kankardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz haldeki iki dev tavuskuşu tüyü arasında Çakal Hanifi’nin ustası Ağınlı Şevket’in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle bir arada bulunduğu bir av tüfeği asılıydı. Geniş sedirde halı ve üzerindeki kalın minderde bağdaş kurmuş olan adamın elindeki kehribar tespihten çıkan seslere, kalın, boyalı bıyığına, çatık kaşlarına baktı, sert sözlerine kulak kesildi; “Erken başlamışsın yeğen…” Cevap vermedi. Başını yere eğdi. “Zaza’yı öz kardeşimden çok severim, o da gençliğinde senin gibiydi. Kısa keseceğim, bu yolda kadın ve kuruya düşmeyeceksin, kumar çürütür, bizim defterde bu işler yazmaz. Gözünü bir an kapamayacaksın, sırtından hançerlerler adamı. Çektiğin silahı kullanmadan yerine koymayacaksın, kolay kolay da silah çekmeyeceksin…” Daha neler söylendi, bakır mangalda pişen acı kahvenin tamamını içti mi, kehribar tesbihini isterken neler söyledi, tam olarak hatırlayamıyordu. “Hayat bir gemi/ Yoktur yelkeni/ Resme baktıkça/ Hatırla beni” Askerde takım komutanı, “Ben sizin ananızı avradınızı…” diye küfredince, “Ben buraya anama küfredilsin diye gelmedim” diyerek önce başçavuşu dövüp ardından firar etmiş, lakin babasının ısrarıyla teslim olmuş, altı ay hapis yatmıştı. Burada çektirdiği fotoğrafın arkasına yazıp göndermişti bu cümleleri.Yeğenleri arasında en çok sevdiği Murat’a ayrı bir fotoğraf iliştirmiş, ona da, “Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/ Neco ne kadar yiğit olursa olsun yeğenlerine kul olur” yazmıştı. Gri bir şalvar vardı üzerinde. Ayağında arkası basılı yumurta topuk ayakkabı, saçı tıraşlı, fotoğraf biraz flu olduğundan tam seçilemiyordu yüzü. Annesi, “Gözlüğümü getir kız!” diye seslenirdi her eline aldığında. İkinci firarında da rahat durmadı,Çakal Hanifi’nin yeni açtığı kulübe gitti bir akşam. Payas’a mahkûm getiren bir başçavuş da sivillerini giyip gelmişti ve sarhoştu. Ütülünce hır çıkardı. Arkadaşına saldırdı. Belindeki paslı kamayla delik deşik etti adamı. Onbir yıl hüküm giydi. Antakya Cezaevi’nde yatarken fellah gardiyanla kapıştı, iki yerinden şişledi, dişlerini kırdı. Sonra delikanlı olduğu anlaşılınca barıştı, kankardeşi oldular, dişlerini altın kaplama yaptırdı. İki yıl sonra Reyhanlı’ya, oradan Ceyhan’a sevkedildi. Ceyhan’ın azılı kabadayılarından Remzi Efe’yle koğuş ağalığı kavgası yaptı. Kötü halinden dolayı Aksaray’ın rutubetiyle meşhur hapishanesine gönderildi. İki kez hücreye kapatıldı. Ciğerleri su toplamaya başlayınca bir zaman hastanede yattı. Tedavisi sürerken günü dolmuştu. Üç ay sürdü hastane macerası. Bir hemşireyle basılınca çıkardılar. Zaten iyileşmişti. Bir zaman dinlendi, babasının açtığı hırdavat dükkânını işletti. Her işi gibi bu da uzun sürmedi. Sık sık kasayı boşaltarak Soğukoluk’a pavyon kapamaya gidiyor, toplu sünnetler yaptırıyor, garibanları Lokantacı Ahmet’te doyuruyordu. İşler kötüye gidince babası dükkânı kapattı, “Nalet olsun, ne halin varsa gör!” dedi. Belediyenin üç dönemdir başkanlığını yürüten Nebioğlu Niyazi, hamamda oğlanlarla âlem yaparken yakalanıp istifa etmek zorunda kalınca, Muazzez Turing’in “Karaoğlan” şarkısı evde çalınmaz oldu. Kapı kapı dolaşıp oy toplardı babası. Şimdi parti merkezinin Niyazi Bey’e komplo yaptığını düşünüyor, bu haksızlığı içine sindiremiyor, evdeki altı ok ve güvercinli afişleri, Ecevit mavisi gömlekleri ve propaganda plaklarını atıyordu. Neco bununla da yetinmemiş, bazıları kulübe takılan Dev-Gençli arkadaşlarının derneğine dadanmıştı. Aksaray’da yatarken koğuş arkadaşından Yılmaz Güney’in Boynu Bükük Öldüler romanını alıp okumuş, annesiyle çekilmiş fotoğrafının yanına başucuna iliştirmişti. Soğukoluk’taki pavyonların çoğu Sütçü’nündü. Bir konsomatrisi masadan sakınınca olay çıkarmış, tabancısını çekerek sağa sola ateş etmiş, “Ulan benim adım Neco, bana bunu yapanın…” diye bağırarak dehşet saçmış, Sütçü’nün adamlarının araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmıştı. Annesi bir gün, İstanbul Küçükköy’de oturan kızkardeşinden mektup geldiğini, birlikte gidip gidemeyeceklerini sordu. “Ben de sıkılmıştım zati, bakalım Maviş ne durumda…” diyerek yola düştüler. Bir hafta geçmedi, sıkıntıdan patlamaya başladı. Karşı dairede oturan Rizeli Şükran da okumuştu Yılmaz Güney’in romanını, lakin lastik fabrikasında çalışıyor olması hoşuna gitmemişti Neco’nun. Eniştesinin sazıyla pencerede hem rakısını içiyor, hem de “sevda olmasaydı/ gönüle dolmasaydı”yı söylüyordu, türkünün nakaratında bir değişiklik yaparak, “bu dünyada sevmeyene ahrette keriz derler” diyor, Şükran’ın kendisini dikizlediğini bilerek keyifleniyordu. “Kız abla ilk gördüğümde içim cızz etti, ama konuşmaya çekiniyorum, ne kadar sinirli görünüyor” deyince, Maviş “Kız bakma onun sert göründüğüne, çocuk gibi yüreği vardır, hem seni sordu geçen…” cevabını vermiş, Şükran’ın kalbi duracak gibi olmuştu. “Nee, beni mi sordu, ne dedi ne dedi?” “Bekâr mı? diye sordu.” Ertesi gün Maviş, kızının doğum günü için Şükran’ı da çağırdı. Yenildi, içildi, Neco’dan şarkı istediler, “dün akşam yolda gördüm/ seni yıllardan sonra”yı söylerken Şükran’ın içi eriyordu. El ayak çekilince yalnız yakaladı, yanına sokuldu, avucuna bir kâğıt bıraktı, hafta sonu Şükran işten eve dönmedi. Birkaç gün sonra Neco’nun telefonu geldi, Dörtyol’a kaçmışlar, yıldırım nikâhla evlenmişlerdi. Kızın babasıyla annesi tehditler savurdu, Maviş’in evine polis getirdiler, fayda etmedi, Neco’yu tanıyınca korkudan kabul ettiler. Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco’nun, adını Feyzi koydular. İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı görünce alıp göz attı, “Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sende mi sofu olacaksın lan” diyerek ensesine bir tokat indirdi. Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah’ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını. Neco’nun evine bağlılığı ikinci çocuğu Ayşe’nin doğumuna rağmen dört yıl sürdü. Dükkânına arada bir uğruyor, kulübe ve yeni açtıkları Atom Kıraathanesi’ne poker oynamaya gidiyor, soluğu Soğukoluk’ta alıyordu. Şükran’ın özenle yetiştirdiği karanfil, begonya, küpeli, menekşe ve akşam sefaları, nikâhta başını yaslayarak çektirdiği fotoğraf, beyaz badanayla tertemiz görünen Rum yapısı taş evi çevreleyen bahçeye ektiği soğan, tereotu ve maydanozlar fayda etmedi. Şafağa doğru ter, rakı ve sidik kokusuyla, kapıyı tekmeleyerek geliyor, sızıyor, öğleyin uyanıyordu. Çok geçmeden Kasap Salih’in çırağı beliriyor kapıda, “Usta, güveç yaptırıyorum gelsin dedi” diyor, “Tamam yeğenim, tıraş olup geliyormuş dersin” cevabı veriliyordu. Çıkarken, kapıdan, “Komodine para bıraktım, akşam beklemeyin” diye sesleniyordu. Kaç kez konuşmak isteyen kadını terslemişti. Bir defasında ısrar edince yüzünde şaklayan tokatla susmuş, gözündeki morluğu soranlara, “Mutfağın kapısına çarptım” demişti. Babası, bu tatsız günlerde öldü. Yarısına konduğu mirası Soğukoluk’ta eritmeye başladı. Bir gün serviste kelek yapılınca kavga çıktı. Sütçü’nün güvendiği adamlardan birine, işaret parmağını sallayarak, “Ulan cin olmadan şeytan çarpmaya mı kalkıyorsun, kendine ölümlerden ölüm beğen!” diye bağırdı. Ertesi akşam Salih ve Ayhan’la birlikte Koçero’nun cins horozlarından birini götürdüler, İzmir’den yeni gelen Şantöz Şebnem Güneş’in “Veremli Gelin”i okuduğu sahneye atıp kurşunladılar. Kan revan içinde çırpınarak can veren horoza korkuyla bakan Şebnem’i ilk kez orada gördü. Sütçü’nün adamlarını püskürtmek için havaya ateş edip kaçtılar. Haftasına Salih’in küçük oğlunun sünnetine getirdiler Şebnem’i. “Gönlümde gizli bir sevgili arar/ Gözlerime bakıp dalan gözlerin” şarkısını istedi, söylerken bir tabak gül yaprağını döktürdü, paralar saçtı, miskete kaldırdı arkadaşlarını, kadınla birlikte şarkı söylediler. Buluttan çıkmış yeni ay gibiydi Şebnem. İri, siyah gözleri, abartılı allık sürülmüş yanağına dağılan bukleleri, gamzeleri, ruju dağılmış etli dudakları, endamı, buğulu sesiyle yüreğinde bir yeri fena halde yakaladı. Nasıl olduğunu anlamadan kalbinden bir kudret oku çıkmasıyla giderek Şebnem’in sinesine saplandı, kalbini kuşattı, ikisi de üçyüzaltmışaltı damar sevdaya düştü. Şebnem’e, İskenderun’da sahil yolunda bir daire kiraladı, dayadı, döşedi. Evindeki plak ve içki koleksiyonunu buraya taşıdı. Çiçeklerle, duvar süsleriyle, kristal avizelerle süsledi. Arada bir evine gidiyor, çocuklarını seviyor, eşinin serzenişlerine kızıyor, kulübe uğrayıp akşam pavyona geçiyor, programdan sonra Şebnem’le aşk yuvalarına geliyorlardı. Babasından kalma cumhuriyet altınları tükendi. Şebnem doymadı. Hafta sonları Gölcük’e kardeşine götürmesini istedi, arabasını yeniletti, tayyareyle İstanbul’a gidip Adalar’a vapur gezisi yaptı, Ankara’da Gençlik Parkı’nda Ümit Yaşar’dan güç bela ezberlediği şiirleri okudular. Program sonrası birlikte çıkmak isteyen Tarsuslu bir tüccarı öldüresiye dövdü. Kaçak gezdi. Evi değiştirdiler. Bir gün, “Beni çok kısıtlıyorsun, bıktım artık” diye söylenince olan oldu. Küfürler yağdırarak tekme tokat dövmeye başladı kadını. Bağırtılara yetişenler içeri girdiklerinde, elinde bir tutam saç, gözü dönmüş, ağzından köpükler saçarken gördüler Neco’yu. Kadınsa endam aynasının dibinde cansız bir külçe gibi yatıyordu. Yirmi gün yattı Şebnem. Kaburga kemiğindeki çatlak geçinceye, yüzündeki çürükler iyileşinceye kadar evden çıkmadı. Her gün bir hemşire geliyor, akşama kadar bakımını ve hizmetini görüp gidiyordu. Neco’yu çoktan affetmişti fakat araya buz dağları girmişti. Artık içeri girince boynuna sarılan, “Yaktın lan beni” diyerek sevinçten gözleri ateş gibi yanan, başını göğsüne yasladığında çocuk gibi saçını okşayarak ona eski zaman hikâyeleri anlatan ve “Çocuk istiyorum” diye tutturan kadın gitmiş, yerine duygusuz biri gelmişti. Neco kahroluyordu. Yaptıklarına yanıyor, eskisinden daha çok sevdiği kadının her gün bir adım uzaklaştığını düşünerek kendini yiyordu. Âşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.
Neco’nun annesiyle, eşinin Kırıkhanlı hocaya yaptırdığı muskalar fayda etmedi, Hamiyet Hala’nın fincan falından okudukları çıkmadı, Şükran’ın arada bir kıldığı namazlardan sonra yaptığı dualar kabul olmadı, oğlu Feyzi’nin aklının ermeye başlamasıyla onunla dertleşti. Babasının bir aşüftenin yolunda yitip gittiğini, kendilerine bu zulmü reva gördüğünü anlattı. Şebnem işe başladığında Üçyol’daki dükkânları satmaya başlamıştı Neco. Kala kala istasyona çalışan taksilerle Çağlalık’taki tarla kalmıştı. Aralarındaki arzunun canlanması için Şebnem’e sevdiği kalın kremsiyelerden, gerdanlıklardan, yüzüklerden aldı. İpek bluzlar, yılan derisi ayakkabılar, kürklü mantolar getirdi. Hazıra dağlar dayanır mı? Elde avuçta bir şey kalmadı. Kadının kırk çerağı varmış, biri sönse biri yanarmış demişti Salih Menekşe Gazinosu’ndaki falcı. O da yalan çıktı. Her gün yeni bir kâbusun başlangıcı oldu Neco için. Artık evine uğramıyor, pavyondan erken çıkıyor, Salih’in dükkânında birayla votkayı karıştırıyor, oracığa sızıyordu. Şebnem bazı geceler evde kalmasına da laf eder olmuştu. Görmezden geliyordu Neco. Fakat aralarına sığmayan tüy gözüne diken olunca içinde bir yerlerde derin bir sızı duydu. Bir öpücük istese yüzlerce hakarete uğrayacağını anladığında karnında, hapisteki gibi şişlik oldu. Salih’in ısrarıyla hastaneye gittiler, doktor hemen yatış yaptı. Siroz olduğu ve geç kalındığı anlaşıldıktan bir ay sonra bir hayli erimiş, her gün hastaneye taşınan karısına “Beni eve götürün, dayanamıyorum” demiş, doktora yapılan ricalardan sonra eve getirilmişti. Her gün akraba ve komşularla dolup taşıyordu ev. Kimsenin görmesine izin vermiyordu Neco. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nefes alıp verişi güçleşmişti. Arada bir Şebnem’i sayıklıyordu. Eşi başında ağlıyor, alnına biriken teri siliyor, beddualarını hatırlayarak üzülüyordu. Gözlerini araladı güçlükle, Şebnem’i sordu. Kardeşi, Kasap Salih’e gidip anlattı durumu. “Tamam,” dedi, “ben akşama gider görüşürüm.”
Ölü gibi hareketsizdi yatakta. Kadın içeri girdiğinde Şükran çıktı, ardından oğlu terketti odayı.
Elini tuttu Şebnem, buz gibiydi. Kadını fark etti. Gözlerini aralamaya, bir şeyler söylemeye çalıştı, hırıltı çıktı boğazından. Eğildi, “Benim” diye fısıldadı. “Senden…” dedi Neco heceleyerek, “bir isteğim var.” “Ne istiyorsun, söyle.” Soluklanmaya çalışarak, “Üzerini çıkar” dedi. Kadın şaşırdı. Herkes başını eğmişti önüne, birer birer terk ettiler odayı. Yalnız kalmışlardı.
Soyunmaya başladı. Göz kapaklarını aralamaya çalışarak seyrediyordu bedenini. İç çamaşırıyla kaldı kadın. “Onu da…” dedi. İtiraz etti kadın. “Lütfen.” Çıkardı. Baktı baktı yüz hatları gerildi, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. “N’oldu. Neden ağlıyorsun?” Başını çevirdi, ağlamaklı bir sesle, “Yitirdiğim hiçbirşeyi göremiyorum orada” diye fısıldadı.

Sadık Yalsızuçanlar

 
Ateş Çemberi (Neco) için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Şubat 2013 in Hikaye

 

Etiketler:

Bir İmkan Olarak Yalnızlık

İntro Hikaye-1
İbn Arabi halvetteyken, yakın dostu, sırdaşı olan Abdullah odasının kapısından içeri girer. Girince, derin bir dalgınlıktan, rüyadan uyanır gibi sıçrar. Noldu şeyhim? diye sorulunca da, ‘sen gelesiye’ der, ‘Sevgiliyle birlikteydim, sen gelince yalnızlığa düştüm.’

İntro Hikaye-2
Konuştukça içimdeki uğultu büyüyor, dedi Kadın. Büyüdükçe daha
çok konuşuyorsun, dedi Adam. İnsanlara karıştıkça yalnızlığım artıyor,
dedi Kadın.Yalnızlaştıkça daha çok karışıyorsun, dedi Adam. Yaşadıkça
acılarım çoğalıyor, dedi Kadın. Acıların çoğaldıkça yaşadığını sanıyorsun,
dedi Adam. Sana yaklaştıkça uzaklaşıyorum, dedi kadın. Uzaklaştıkça
yaklaşıyorsun, dedi adam.
Yalnızlığın uğultusu…diye fısıldadı Kadın, buna dayanamıyorum artık.
Dayandıkça koyulaşacak, dedi Adam. Pencereden usançla baktı Kadın.
Sokakta her zamanki cansıkıntısı ve telaş. Satıcılardan, tüpgazcılardan
ve çocuklardan yükselen bağırtıya, bariyerlere, inşaat artıklarına
betonla yaprağın kaynaşmakta gösterdiği çaresizliğe baktı. Çocuğunu
hırpalayan öfkeli anneye, Servise yetişmek üzere koşuşturan memurun giysisindeki
uyumsuzluğa, vinç operatörünün kar altında çimento torbasının üstünde kıldığı namaza
baktı. Birbiriyle konuşmadan yürüyen ortahalli yaşlı karı kocaya. Askerin
çehresindeki korkuya baktı. Koyulaştıkça dayanılmazlaşıyor, dedi.
Ötekini dinlemenin dayanılmazlığına baktı bu kez, konuşmanın
ağırlığına. Sokakta pervasızca yürüyen köpeğin yılgınlığına. Kendilerini
satılığa çıkarmış gibiydiler. Bir tellal gibi bağırıyordu yalnızlıkları. Efendisine
yakarıyor,’siz benden daha iyi bir köle bulabilirsiniz fakat ben
sizden daha iyi bir efendi bulamam,’ diyordu. Evlilik, arkadaşlık, akrabalık,
komşuluk sanılan beraberliklerin yakarışına bakıyor, yüreğine dokunan
sözlerden gözyaşlarını tutamıyordu Yalnızlık. Kölesini satmaktan vazgeçiyordu.

Wıttgensteın, ‘kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür’ diyor. Bunu sürekli yedeğimde taşıyarak söylemeliyim ki, ne Sevgili’yle, ne ötekiyleyim. O halde yalnızlığın kaçınılmazlığı içinde, ya sürekli öteki benlikleri dinlemekten ibaret olan okumayla uğraşmalıyım veya o dayanılması güç yalnızlığı, kötü dahi olsa her türden ilişkilerle takas etme çabasındayım. Kişi her halükarda yalnızdır. Sevgili’yle birliktelik derken de, an madem sonsuzca bölünebilir, o halde, birbirine doğru gitmekte olan iki sevgili hiçbir zaman kavuşamayacaklardır. Yani vuslat olunca aşk biter, yalnızlık başlar. Halimi en iyi Lale Müldür anlatıyor : ‘Ormanda bir kuş hızla dönüyordu/aşık olduğumuz zaman/yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner ve kaçmamız gerektiğini söyler bize/çünkü her şey çok fazladır/kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş/kendini ve etrafındakileri yaralar/tehlikedir onun adı…/bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez/kumrular sakindir bir tek/ben kumru değilim/sen de/bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.’ Bu, birbirine yaklaşamama hali olmakla birlikte yalnızlığın hem kaçınılmazlığını ima eder hem de bir imkan oluşunu. Yalnızlık her zaman gizemlidir, bizatihi gizemdir, vahşidir, ıssızdır, sessizdir, açık gözle düş görür ve açlıktır. Bir tanışım vardı, Boğaziçi uluslar arası ilişkileri bitirmişti ama ressamdı, ne ki ressamlığını eyleyemiyordu, ailesiyle arası bozuktu, işsizdi ve kendine güveni kalmamıştı; eve kapandı, yıllarca şizofrenler gibi evden çıkmadı. Bir gün ziyaretine gittiğimde, yüzeli kilo olduğunu gördüm. Sürekli yiyordu. Yalnızlık onu yiyor, o, eline ne geçerse midesine indiriyordu. Böylece, yalnızlık uru içinde yağa dönüşerek büyümüş, büyümüştü. Bu, bir imkan olma umudunu yitirmiş yalnızlıktır. Onun artık ötekiyle ilişki ihtimalleri de kalmamıştır.

İnsan konuştukça yalnızlaşırmış. Bu, yazdıkça daha acıtıcı bir biçimde gelişiyor. Yazdıkça hem yalnızlaşıyor hem çıplak oluyorum. Yazdıkça ruhumun yağmalandığını hissediyor, yalnızlığın yakıcı bir zehir, bir asit, bir…olduğunu etimle kemiğimle kanımla duyumsuyorum. Burada kelimelerden örülü bir yalnızlık duvarı yükseliyor. Kimse beni anlamıyor, kimse beni dinlemiyor, okumuyor; ben kimseye bir şey anlatamıyorum, yazdıkça anlatmanın imkansızlığı beliriyor, derinleşiyor, yalnızlığın, ötekiyle temas kurma sanısından başka bir şey olmadığını görüyorum.

Bir zaman, bir ‘hiç’ belgeseli çekmiştim. Hiç öyküsü yazmıştım. Hiç yazan bir hattatın evine gitmiştim. Orada üç gün boyunca, Hattat’ın çayla renklendirilmiş kağıda ‘hiç’ yazışını görmüştüm. Sadece hiç. Hattat, hattın artık modern zamanlarda göğümüzden çekildiğini derinden hisseden biriydi. O da tutunamamış, işsiz, para karşılığında çizmemiş, bu yüzden giderek daha çok yalnızlaşmıştı. O da bizdendi. Onun, kağıda o üç harfi nasıl ağır ağır geçirdiğini gördüm. Hiç, yalnızlığın, tekliğin, yokluğun resmiydi. Hiç…Veya şey. Hiç hattı çizilebilen bir şey değil aslında. Kağıda bir hicran düşürmek, ‘ben yalnızım’ demek sadece. Bundan ötesi zaten yok. Hiçlik, varlığın olumsuz kutbu olarak algılanılıyor burada. Yani hiçlik olmasa varlık zaten olmayacak ve bilinmeyecek. O halde hiç yazarak insan ne söyleyebilir? Hiç demek hep olmaktan geçiyor ama hep olunca insan kalmıyor. Geri dönmek gibi bir şey. Geri döndüğünde insan kalmamıştır.
Hattat’ın acısı, insanın en güzel anlarının, kendisiyle geçirdiği anların çizilince daha çok acı vermesindendir. Bu yüzden şair, ‘dünya tatsızlığı kristalleşirken kimyasal bir çözeltide,
hiç bir şeyi çözemezsin…/bileklerini de kesemezsin/anti-maddeye kaçmak istersin sadece
bazen ama bir insanla bir şey olur/kısa süren bir şey/iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz’ der. Bir şey olmaması, yalnızlığın da olmadığını gösterir. Zira bir imkan olarak yalnızlık, ‘şeylerin nasıl olduğunun değil, olduğunun gizemli olduğunu’ anlama zamanıdır. Anlamdan söz edilecek olursa, bu ancak, yalnızlığa özgü bir hal olarak belirebilir.

Yalnızlık Allah’a mahsustur, burada mahsus olan hem özgülüğü hem de hissedilebilir olmayı ima eder. Biz, ihsaslar aleminden geçerek örtülerimizi aralamaya başlar ve yalnızlığı tadarız.
Sevgili’yle yalnızlık imkansızdır, bu, tersinden okunursa, sevgiliyle olmak da imkansızdır. Aşkın imkansızlığı ile yalnızlığın imkan oluşu akrabadır.
Belleğim beni yanıltmıyorsa, Sefa Kaplan’ın bir dizesiydi, ‘bir yalnız bir yalnızı bir duvarda bulur da…’
Bunu yalnızlık olarak da okuyabiliriz.

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bir tenhalıkta bulur. Burası halvet yurdudur. Halvet sevgiliyle olmaktır. Ayrılık, yalnızlığın acıtmadığı bir yerdir. Bilge, ‘ayrılığa ulaşsaydık, ona kendi acısını tattırırdık’ der. Yalnızlık da böyledir. Beraberlik de. Bu, bir korkuya dönüştüğünde acı vermeye başlar. Acısı büyüdükçe korku olmaktan çıkar. Böylece ne korku ne acı vermeyen bir şey haline gelir. Hal, geçicidir. Değişir. Tekrarlanır ve süreklilik kazanırsa temkine yerini terk eder. Temkin, bir hale yerleşmektir. Ona makam denir. Yalnızlığın yerleşilen bir hal olduğunu en iyi azizler ve bilgeler bilir. Şair, bülbül gibi niteliksiz aşıktır. Asıl acıyı aziz/bilge çeker. Onun gürültüsünü çıkarmak şaire düşer. Şair, yalnızlığın nasıl bir korku olduğunu sürekli bağırıp çağırandır. Yalnızlık onda korkunun fetişleşmesine yol açar. Bir haz nesnesi olarak yalnızlık, erkek düşmanı bir kadın yazarın dilinde şöyle bir varsayıma neden olabilir : ‘Erkek, ben ve sen dediğinde, sen, cinsel organıdır…’ Bu masum gibi görünen yargının dibinde sadece aşkın imkansızlığının erkeksi adresi yatmaz, aynı zamanda erkeğin, yalnızlık korkusunun muazzamlığı da imlenmiş olur. Oysa yalnızlık cinsiyeti aşar, insanı daima içine çeker ve kaçınılmaz bir biçimde zehirler. Yalnızlığın zehriyle ölmeyenler için iki selametli kıyıdan söz edilebilir : Kişilik yarılması, öldürmeyen yara güçlendirir tesellisi. Züğürt değildir ama nihayetinde bir tesellidir. En güzelini Nazan Öncel söylemiştir : Yalnızlık yalnızlıktır vay gönlüm vay…

Yalnızlık için söylenebilecek en ironik ve gerçekçi sözlerden biri olmalı : Yalnızlık (sadece) yalnızlıktır. Kendisi dışında nitelenemeyen bir şey.
Belki yakınlık koridoruna girilerek bir çıkış kapısı bulunabilir kırlara. Yakınlık kime ve nasıl bir doğrultuya? Seni yakınlığa çağıran O’nun yakınlaştırıcı ismidir. Yakın olsaydın, ‘yakınlaş’ denmezdi. Demek ki yakınlığa gereksinimin var.

Zaten ad kökümüz, ‘ünsiyet’ten gelir. İki yönü vardır : Biri unutmakla ilgilidir -ki yalnızlığın geçici devalarından biri budur- diğeri yakınlaşma, tanışma…Gelin tanış olalım’dan kinaye. İşi kolay kılmak için ezel bilişikliği gerekir. Ama asıl acı da budur. Verilen söze gönderme yapan bil bilge der ki, ‘evet (beli) sözcüğünün neresinde mutluluk vardır ki…Bu söz değil midir ki, bunca acıların, ayrılıkların ve yaraların kaynağı olmuştur.’
Turgut Uyar’ın o masum serzenişini tekrarlamanın vaktidir : ‘Hangi cebini karıştırsan yalnızlık…’
Doğrudur, şurda burada değil ki…Düşüncede, hatırada ve dilekte…her yerde. Belki fobi olarak seni beni kuşatan bir yerde. Onunla birlikte kime hangi yanı vursa sadece o, yalnızlık. Çocuklar, farkında olmaksızın yalnızlığı çoğaltırlar. Şairler de öyle. Bunların başını ise Turgut Uyar çekmektedir. Onun kelimeleri, bir kış gecesi, sokakta kalmış çocuk kadar yalnız ve çaresizdir. Dili imkansız kılmaktan söz eden kibirli şairlerin aksine, o, dilin nasıl bir imkansızlık olduğunu söyler durur. Dilin imkansızlığı, bir korku olarak yalnızlığı büyütebilir. Yenebilir de. Ama üstesinden gelebileceğini sanmıyorum. Böyle olsaydı insan konuştukça yalnızlaşmazdı.

Hattat’ın hiç yazım öyküsü, bir fobi olarak yalnızlığın da öyküsünden bir kesittir (Çünkü elif, yalnızlıktır) :
“Bütün harflerin elif’ten geldiğine inanırdı. Ne yazsa elif yazıyor gibi yazardı. Vav elifin sağ ucundan bükülerek kendi içine doğru kıvrıldığı, içe döndüğü bir harfti. İçedönüklüğü anlatan
sözcüklerin başına gelirdi. Nun elifin yatarak iki ucundan yükselmesiyle belirmişti. Hem yatay hem dikey bir harfti. Zaman ve mekana bağlı olmayan soyut kelimelerin başına gelirdi. Elif birdi. Noktadan doğmuştu. Nokta birimdi özdü.’
Hiç’i yazalı beş yıl olmuş. Boş bir kitap. Sayfalarda herhangi bir iz, bir işaret yok. Bir harf, bir sözcük. Sadece sessizlik. Elif, hiçliğin ve boşluğun bir görünüm olarak belirmesinin ikinci adımı. Elif, başka harflerle bitişmiyor. Bir yani. Tek. Yalnızlığın selvi boylu imgesi. Tek ü tenhalığın, kimsesizliğin. Sayıları saymayı biz ondan öğreniyoruz. İlk adım nokta. Elif noktadan yapılıyor. Üst üste yedi nokta bir elif ediyor. Nokta hem başlangıç hem son. Başla sonun bitişmesi yalnızlığın bir fobi olmaktan çıkması.
Hareke kabul etmeyen harf meçhul kalırmış. Elif harekelenmeyip meçhul kalmayan tek harftir, elif, harfler âleminde yalnızlığın görünümüdür.

Bu sırrın Ekleri Elif’in adının söylenişini deriştirir. Ne var ki bunun gerçek nedeni hiçbir zaman bilinemez. Elif’in sessizliği kaf ile nun’un birleşmesiyle belirginleşir. Ete kemiğe bürünür, can suyuna kavuşur, böylece Elif sadece Eİif alarak bilinir. Bir sözcüğün yapılışında kullanılınca Elif, hakikat yere inmiş demektir. Gerçeğin yere inişidir Elif’in öteki harflerle yan yana gelişi, Elif’in sessizliği lam ile mim’in bir araya gelişiyle derinleşir. Elif dinme, yatışma ve sessizleşme sözcükleri yapar, varlık sessizliği ondan öğrenmiştir. Harfler hareketlendiğinde kendiliğini koruyan Elif’in sükûnuna dikmişlerdir gözünü. Her harf Elif olmak için can atar. Eklerini bırakmak, harekelenmekten kurtulma yolunda umulmadık şeyler yapan harfler, sonunda ‘beyhude ömrüm’ diye hayıflanırlar.

Yalnızlığın bir korkuya dönüşmesine bakarak onun her şey olmadığı söylenebilir. Her şeyin ne olduğunu bilemeyiz. Her şey sandığımız şey, algı sınırlarımıza sığandır. Algımızı aşan şeyin ne olduğunu bilmemiz imkansız olduğundan yalnızlığın algılayabildiğimiz her şeyle sınırlı olduğu açıktır. Yalnızlığın açık mı kapalı mı olduğunu da bilemeyiz. Bize açık olan başkasına kapalı, bize kapalı olan başkasına açık olabilir. Sınırlarımızı fark ettikçe yalnızlaşırız. Yalnızlaştıkça sınırlarımıza yaklaşırız.

Yalnızlığın sınırdurumu oluşu, bizim varlığımıza ilişkin soruyu fark etmemizle başlar.
Sınırdurumunda daima patolojik olanın belirme ihtimalleri güçlüdür.
Korkunun az ve fazla iki uca doğru savrulma ihtimali, yalnızlığın yol açtığı yaranın kapatılma imkanlarının henüz gürbüzleşmemiş olmasıyla ilgilidir.
Burada imdadımıza Rilke yetişir :

“Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovalardan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.”

Rilke’nin yalnızlığı, bir korku olmaktan çıkmıştır. Yalnızlık kaçınılmazdır. Yağmura benzerliği, rahmet oluşu, yağışının mukadderliği, yıkayıp arındırması, yerden göğe yükselip tekrar yere inişi, başla sonu bitiştirmesi, bir daire metaforuyla anlatılması gösterir ki, birbirine yabancı, ayrıksı iki gövdenin bir yatakta karşılık nefret içinde yatarken arada kara bir ırmak gibi akması kesindir.

Yalnızlık, aynı zamanda iki gövdeyi birbirinden ayıran ırmağa benzer. Irmak mutlaka bir denize dökülmelidir. Toprağın çatlaklarında kaybolan, yerin altındaki gizemli derinliklerde yitip giden ırmak, yalnızlığın büyümesi, sonsuz bir karanlık haline gelip insanı yutmasıdır. Bu korkudur yalnızlığı dehşetli kılan. Oysa insan ünsiyettir. Bir yanıyla. Yalnızlığın bir ejderhaya dönüşmemesi için en elverişli yol budur. Yoksa Allah elinin itelediği kişi olarak yalnız insan, kendisiyle ünsiyet kuramaz; kendisiyle biliş olmayan ötekiyle asla tanış olamaz. Yalnızlıkla bedeni sancıdıkça onu değiştirmeye çalışır ve en kötü birlikteliklerin kapısını çalıp durur. Bu, yalnızlığı daha dayanılmaz kılmaktan başka bir işe yaramaz. Bu durumda, Toynbee’nin, ‘kişinin önce içine kapanmasından, sonra da hayata yeniden katılmasından oluşan ikili hareket’ belirir. Burası, yalnızlık dolambacıdır. Yüzyıllık yalnızlıktır.

Burada insan bir yalnızlıktır.
Yalnızlık korkusu, ruhsal bilincimizi parçalayan bir ayrılıktan sonra duyduğumuz bir yurt özleminden başka bir şey değildir.
Romantik mitolojinin ‘derin bir yalnızlık duydu’ dediği Adem’in sol kaburga kemiklerinden biriyle var edildiği Havva ile olan ünsiyetiyle biraz olsun dindirdiği bir özlem.
O kemikten boşalan yere, arzu doldurulmuştur.
Böylece kadın, yalnızlığın kavurucu ateşinden, sürekli olarak yurduna kaçmak ister, parçanın bütüne olan iştiyakı…Erkeğin ise kadına olan vurgunluğu, bütünün parçasına olan düşkünlüğündendir.
Birleşme veya bütünleşme en yalnız andır. Orgazm anında mutlak’a yakın bir kopuş yaşandığı, sonrasındaki o derin boşluğun ise, yalnızlığın en derin kuyusu olduğu söylenir. Tatmayan bilmez.
Bu, yalnızlığın, ancak öteki bilinciyle ve deneyimiyle fark edilen bir hal olmasıyla da ilgilidir.
Edip Cansever, bu korkuya alışmak ister gibi,
‘görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
birleşiyoruz sessizce’
der.
Az sonra başına gelecek felaketi görür, korunmaya çalışır.
Yalnızlıktan korunmak için bir neden var mı?
Kalabalık olmadan yalnızlık olur mu? Yalnızlık olmadan kalabalık?
Yalnızlık biraz da sıradanlık değil midir?
Biraz ayrılık, biraz ölüm.

Geçenlerde aynı açık oturumda konuştuğumuz Neşet Ertaş, benim uzun uzun imge çözümlemelerimden sonra, ‘hocanın sözlerinden yararlandım. Çok güzel, çok derin şeyler söyledi. Benim aklım bunlara fazla ermedi doğrusu. Ben, ‘iki büyük nimetim var/biri anam biri yarim’ diyebildim, aklım buraya kadar erebildi’ demişti.
Aklımızın ermediği şey olarak yalnızlığın anne ve yar üzerinden giderilmesi, belki dünyada en fazla ünsiyet kurabildiğimiz iki varlık olmasındandır.

Yalnızlık, kronik bir fobi olarak geliştiğinde, insanı kendinden koparıyor, her acıda olduğu gibi bir inisiyasyon boyutu beliriyor, bu belki de yaşamı daha yoğun biçimde yaşamaya davet ediyor. Acı, bizimki gibi coğrafyalarda, insanın kendi sınırları içinde bir düşünme biçimine dönüşüyor, başkalarını daha yakından tanıma imkanlarını artırıyor.

Bu sınır genişlemesinin potansiyel bir tehlikesi de yok değil : Beraberliklerle, acıları yavaş yavaş dinen ve iyileşen hastanın mutluluğuna benzer bir huzur hali yaşıyoruz. Fakat bu, kesintisiz mutluluk anlamında bir sürekli huzura dönüşemiyor. Böylece acılara müptela oluyoruz. Acı katışıksız, etkilerden azade ve pürüzsüz biçimde çalışmıyor. Biyolojik bekareti yok yani. Yalnızlığın da öyle. Aşkın da, ölümün de. Çünkü aşk, ölüm gibi güçlüdür, derken şair, aşk yaşantısının içindeki, o gittikçe büyüyen yalnızlığa gönderme yapıyor olabilir.
İnsan kendisi için sever ama öteki için özverir. Bu çelişik hali en iyi açıklayan en kullanışlı iddia sanırım, aşkın gelince ben’liğin gidişidir. Benliğini ödünç vermez aşık. Benliğinden sıyrılır. Bu sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyorum. Benlik zaten kendilik değil mi? İnsanın kendisi deyince benliğini kastetmiyor muyuz? O halde nefis de neyinnesi oluyor? Nefs’e kalp de denildiğini hatırlıyoruz. Bu unuttuğumuz hali bize aşk hatırlatabilir mi? Kadın erkekteki erkek kadındaki varlığını geri istiyor diyenlere ne diyeceğiz? Kadın erkekteki çocuğunu almak için ona yaklaşıyor diyene. Bütün bunlara birşeyler denebilir. Ama ister kendi ister nefis ister benlik ister kalp/gönül ister vicdan ister ruh ister başka bir ad ne denirse densin, insan aşk merdivenine tırmanmaya başlayınca veya aşk kanadıyla ansızın yükselince/uçunca bir şeyden vazgeçiyor. Bunu dileyerek yapmıyor çünkü isteyerek aşık olmuyor. Aşk gibi bir sıçramayı bir hamleyi, bir boşluğa fırlamayı, bir yücelmeyi iradesiyle yapmıyor. Aşk düşüyor, insana aşk uğruyor ve onu türlü hallere uğratıyor. Böyle olunca insan en tuhaf yanlarıyla beliriveriyor. Aşk insanı eklerinden soyuyor ansızın, onu yalınlaştırıyor. Yalınlaşan insanın hem asli doğasının işaretleri, hem de en ‘çirkin’ yanları görünüyor. Adem’in ansızın çıplaklığını hissedişi gibi bir şey. Aşk insanı indirmiyor ama indirilmiş olduğuna bir ayna tutarak çocukluğun çıplaklığıyla karşılaştırıyor. Sonra aşk uğradığı yeri yer olmaktan çıkarıyor ve yuvasını yıkan yavaş yavaş yeniden kuran bir belirleyen olarak acıtıyor. Bu acıtma, insanın yaşadığı acıların tümünden fazla. İnsan kendi doğasının sınırlarını ancak aşkla farkediyor. Ölüme karşı insanın dayanması, aşk acısıyla mümkün olabiliyor. İnsan ölümün de kalımın da aslında aşkla olduğunu aşktan geldiğini ve aşkın bizatihi kendisi olduğunu ölmeden ancak aşkla anlayabiliyor. Yalnızlığı aşkla tanıyor. Yalnızlıktan aşkla kurtulmaya çalışıyor. En çok aşık olduğu zaman yalnızlaşıyor. Aşkla vazgeçiyor, aşkla kendisini görüyor, aşkla öteki’nin meşruiyetini tanıyor, aşkla öteki’yle ilişkisini nasıl yoluna koyabileceği sorunuyla yüzleşiyor, aşkla korku ve umudun mahiyetini anlıyor, aşkla hayran oluyor ve hayret düzeyine geçiyor, aşkla varlık’ın sesi olduğunu hissediyor, aşkla bu sese kulak vermesi gerektiğini görüyor ve aşkla bu sesin sırlarını öğreniyor, aşkla varolanla münasebetini tayin etmeye başlıyor. Aşkla insan kandan ve zulümden kaçıyor. Ama bu onu arı duru bir hale getirmekle yetiniyor. Yalınlaşan insanın bu halini koruması, ekler edinmemesi çoğu zaman imkansız olduğundan her an, doğasındaki olumsuz kutba yeniden dönmesi hatta bunu aşk aracılığıyla gerçekleştirmesi, kaniçici ve zalim bir varlık olarak, yaşamının en büyük barbarlıklarını ortaya getirmesi mümkün ve muhtemel olabiliyor. İşte tam da burada, öteki’nin düşmana dönüşerek, bir geçiş ve aşkınlaşma süreci ve aracı olmaktan çıkıp, bir hedef ve işkence nesnesi haline gelmesi durumunda, insan dişlerini ve tırnaklarını çıkararak saldırabiliyor. Burada aşkın, insanın tüm hallerini en görkemli biçimde dışavuran bir ışık olduğunu söyleyebiliyorum. İnsanda öteki bilinci aşk aracılığıyla bir sarsıntıyla birlikte oluşur. Burada gayr’ın, Gayyur sıfatından gelen sarahatini bulmak da mümkündür, gayr’ı bir put olarak üretip O’nun gayretine dokunmak suretiyle tıpkı pervane gibi kendisini ateşlerde yakmak da. Ateşlerde yanmayana pervane denilmez. Onun doğası gerektirir bunu ama aşık, ateşe koşarken suya gittiğini sanacak kadar sersemdir de. Bu sersemliği hem sarhoşluk hem de aptallığı içerir biçimde kullanıyorum. Böylece, aşkın insanı hem sarhoş edici hem de aptallaştırıcı etkisinden söz etmiş oluyorum. Sarhoş eder çünkü insan, benliğinden vazgeçmiş ve bir bulut gibi kendini kaybetmiştir. Aptallaştırır çünkü benliğinden vazgeçerken insan aynı zamanda aklını da iptal eder. Akılsızlık değildir bu. Akıldan kalbin alanına geçmek, kalbi aklı keşfetmektir. Çünkü kalbin, aklın anlayamadığı nice akılları vardır. Bunu ancak aşkla anlarız. Aşkla ve ölümle. Ölümle anlaşılan şey anlaşılmamıştır ama ölüm gibi güçlü acıları tadan insan da bir bakıma ölmüştür. Ölmeden önce insan sürekli ölüp ölür dirilir. Gerçek ölüm, hayatın gerçeğinin açılması, perdenin aralanmasıdır. Gerçek dirim de ölümün bu mecazi gücünü yitirmesiyle beliren haldir. İnsan, ölüm gibi güçlü bir acıyı, yani ayrılığı aşkla tanır. Ayrılık, her türüyle, aşktan daha güçlü bir ıstırap olarak, bize, yalnızlığı tanıtır. Yalnızlığı tanımaya başladıkça yalnız olmadığımızı anlamaya da başlarız. Allah nasıl elif’le hatta nokta’yla simgeleniyorsa, insan da elif’in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da anlamanın eşiğine gelmiştir. Yani tüm harfleri içeren bir elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki’ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım. Yoksa ahlaki bir gerilime neden olacak biçimde, aşkı, aşığı olduğumuz için bir musibet ortamına dönüştürdüğümüzde, yani yüreğimize ekilen o merhamet tohumunu benliğin alt düzeylerinden gelen pis suyla sulayarak çürütmeye başladığımızda, aşk yaşantısını, aşkın doğasına ihanet eder biçimde gerçekleştirdiğimizde yokolarak varolmaktan ziyade sadece yoketmek ve yokolmakla karşı karşıya geliriz. Böylece benliğini veren aşkını almış ardından benliğini de alarak aşkını geri veremediğinden başladığı noktaya geri dönmüştür. İnsan geri döndüğünde kalmayacağına göre, aslında başlangıçtaki yerden gerilere itilmiş ve sonuçta aşkın aşkınlaştırıcı işlevinden uzak kalmıştır. İnsanın geri dönüşüyle birlikte, nereden başlayacağını bilemediği, loş, belirsiz hatta varlık bakımından netameli bir yere yani yersizliğe uğraması halinde yine elinden ya aşk veya aşk gibi güçlü bir acının tutabileceğini de söyleyebiliriz. Aşktan güçlü olan, yalnızlıktır, ayrılıktır, ölümdür ve ölüm de bir kavuşma olduğundan aslında insan hiçbir zaman ayrılmamaktadır. Ayrılığı bu bakımdan, kendi asli doğasının merkezinden ayrılması olarak düşünebiliriz. İnsanın merkezi kalptir. İnsan aşkla buraya doğru hareketlenmektedir. Merkeze doğru ilerleyen ve bunu ancak acı çekerek yapabilen insan, acıyı bal eyleyen bir hidayet yağmuruyla yıkanma şansına erdiğinde sessizliğe gömülmeye başlar. Sessizlik ve durgunluk, asli dilimizde sekinet denilen yetkinlik düzeyinin ilk basamaklarıdır. İnsan bir yandan fırtınaya tutulan ve dalgaları gittikçe büyüyen, kabaran bir denizdir bu yolculukta, bir yandan da kabardıkça içi durulan, ağırlaşan, sakinleşen ve sessizleşen bir göldür. İnsanın merkeze doğru hareketlenmesiyle acıları da büyüyecek ve acının acı olmaktan çıktığı o sabit noktaya yaklaşacaktır. Bu süreci yaşama yönünde kendi çabasıyla Allah’ın inayeti buluşan şanslı kulun, öteki’ne acı verme ihtimalleri de birer birer azalır ve nihayet yok olur. Aşkın kanlı ve kirli bir savaşa dönüştüğü yaşantılarda, iki birey, nefsin aşağılık düzeylerinde takılıp kalmıştır. İşte burada beliren yalnızlık dağıdır. Belki de bir kuyu. Yalnızlık kuyusuna düşmekten hiçbir aşık veya ilişki kurtulamaz.

Yalnızlığın acısı, demirin ateşte eriyişi gibi benliği yumuşatır ve insanı yok ederek yeniden yapar. Yalnızlığın korkusuyla egosuna kaçan kişi ise, oradan en vahşi cinayetler için silahları kuşanmış olarak yeniden sipere döner. Artık bir savaş oyununa dönüşmüştür aşk ve aşk adını hak etmeyen, adına ne denirse densin sonuçta bir ahlaksızlığa dönüşmüştür.
Aşkların taşıyıcılarını çürüten, yani onları yalnızlaştıran, ötekileştiren ve birbiri için korkuya dönüştüren tam da budur.
Burada, ‘aşkını verip benliğini isteyen’in durumu ise, bu çürüme tehdidiyle yüzyüze gelen, yalnızlığın korkusuyla çaresizleşen vicdanın tepkisidir kanımca.

Yalnızlığın bir imkan olabilmesi için, insanın en güzel anlarının kendisiyle geçen anlar olduğunu bilecek bir ruh olgunluğuna erişmesi gerekir. Böylesi bir yetkinleşme, kendine yetme, kendini fark etme olmaksızın, yalnızlığın bir korku ve kaygı olmaktan çıkması imkansızdır. Sonuçta, yalnızlık ve ayrılık gibi acılar ne yeryüzünden büsbütün kaldırılıyor ne de insan(lar) büsbütün acıya boğuluyor. Bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülüyor o kadar. Bir başka deyişle, Edip Cansever’in dizeleriyle söylersem :
‘Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı :
Durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.

Sadık Yalsızuçanlar

 
Bir İmkan Olarak Yalnızlık için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Eylül 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: