RSS

Etiket arşivi: Sait Faik Abasıyanık

Ulan sizin gibiler yüzünden anamın yüzüne bakamaz oldum, adımız işsize çıktı memlekette

Sait’i en çok üzen şey, ne yalnızlıktı, ne de bireycilik bunalımı. Sait’in en üzüldüğü, annesinin kendisine işsiz adam gözüyle bakması korkusuydu. Zaman zaman sorardı bana:

“Yahu şu kadar yazı yazıyorum, bana işsiz denebilir mi? 

Sait’in cimrilikle suçlanmasının nedeni, annesine para için başvurma zorunda kalması korkusuydu. Onun bu durumu zaman zaman para konularını deşmeye kadar giderdi.

Bir yazar, yazı parasıyla geçinebilmeliydi.

Bir gün ikimiz Orman Birahanesi’nin önünden geçerken, Şerif Hulusi dışarı çıkarak bizi masasına çağırdı. Ne içeceğimizi sorduktan sonra:

“Dergi çıkarıyorum!”dedi. “Siz de yazı vereceksiniz!”

Sait’in yüzü allak bullak olmuştu. Hiç öfkelenecek bir şey yoktu ortada ama, kızmıştı işte.

“Matbaa buldun mu?“dedi, gözlerini açarak.

“Buldum!”

“Kağıt alacak paran?”

“Hepsi tamam.”

“Yazarlara vermek içinde para ayırdın mı?”

“Ne parası yahu? Size de para mı vereceğim?”

Sait birden ayağa kalktı:

“Para vermezsen nah alırsın benden yazıyı! Yürü Rıfat gidelim…”

“Dur yahu” dedim ben,

“Ben belki parasız yazarım .”

Ters ters yüzüme baktı:

“O isterse yazsın, ama ben yazmam! ”

Kapıya kadar gitti. Ben halâ biramı İçiyordum. Orada bir süre dikildi. Gelip geçenlere baktı camdan. Sonra geldi yerine oturdu.Bıraktığı birasını içerken :

“Ulan sizin gibiler yüzünden anamın yüzüne bakamaz oldum, adımız işsize çıktı memlekette.”

Rıfat Ilgaz

Ankara’dan gelen bir kız arkadaşı ucuz tarafından gezdirmek için Burgaz’a götürmüştüm. Uçtaki burunda, gazinoda, remi oynarken, elimizle koymuş gibi bulduk Sait’i.

Bir süre oturduktan sonra:

“Hadi şöyle bir dolaşalım” deyip yürümeye başladık.

Tepelere doğru vurduk.

Üçümüz yanyana giderken Sait birden durdu. Bir süre ayakta bir şeyi izledi. Sonra çöktü.

“Nedir o?” diye sordum.

“Bokböceği… ”

Eline de bir çöp almış, böcekle şakalaşıyordu. Geldik başına dikildik,biz de bakmaya başladık. Ama o bizi unutmuştu. Elindeki çomakla böceğin topunu almış, o yuvarlıyordu.

Kız, bütün bunlara bir türlü anlam veremiyordu.

Kızcağız Sait’in gözlemciliğinden kurtulamadı. Biraz sonra da gözlemciliğine o kurban gitti. Akşama doğru denize girmiştik. Kız yüzmeyi ikimizden daha iyi bildiği için adamakıllı açılmıştı. Biz kıyıda Sait’le konuşuyorduk.”Nasıl buldun arkadaşı mı?” diye sordum.

“İyi, güzel ama”dedi, “Ayağının her parmağında bir nasır!”

Rıfat Ilgaz

 

 
Ulan sizin gibiler yüzünden anamın yüzüne bakamaz oldum, adımız işsize çıktı memlekette için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Ocak 2020 in Biraz Tebessüm, Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm.

“(…)
Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. Bir Çingene kızının göğsünde idi. Bir insan kokusu duydum Mürüvet’te. İsmi Mürüvet’ti. Çayırlara uzanmıştı. Dişlerinin koyu, sarıya çalar bir beyaz rengi vardı. Bir mahalle kızının arkadaşına ağzından çıkarıp al sen çiğne dediği sakızının renginde…
Ağzı ot kokuyordu. Gözleri siyah bir çiçekti, insanlarda açan. Ne çiçek açmış erik ağacına, ne yeşil kafasını kundaktan çıkarmış incir yapraklarına, sümbüllere, ne de şebboylara imrendim. Hepsi, tahta havaleler, çalılar, çitler ve tel örgüleri arasından bakıyorlar insana. Erikler, sümbüller, şeftaliler bile insanoğlunun bir tanesinin elinde. Mürüvet’in hiçbir şeyi yoktu. Dudaklarından öptüm onun. Yirmi beş kuruş mukabilinde…
(…)”
(İnsanlığın Haline Doğru başlıklı dizinin IV numaralı son yazısından )
“(…)
Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?
 
(…)”
(Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden)
***
“(…)
Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerindeyse bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36,5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günü serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim. Saadetleriyle coştum.
 
(…)”
(Sarnıç adlı öyküden)
***
“(…)
Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır, bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, şarap içilen kahveler tahayyül edebiliriz. Mademki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük.
Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?
Bırakın beni harpler… Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler. Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.
 
(…)”
(Çelme adlı öyküden)
***
“(…)
En revaçta şarkıların bedava söylendiği Yüksekkaldırım, İstanbul’un mütevazı şekilde meşhur bir yeridir. Ondan ne Nişantaşı, ne Maçka, ne Adalar, Modalar gibi söz açılabilir, ne de paralı taşralıların hayal ettiği Doğru Yol gibi şehvetli, zevklidir. Yüksekkaldırım, gören olursa, acayiplerin yokuşudur. Yan sokakların isimleri pek güzeldir. Bir Alageyik Sokağı vardır hele… Akşam olunca kalın sesli bir kadının gramofonda söylediği “Bir ihtimal daha var” şarkısını, Alageyik Sokağı’nın başındaki kahveci ile beraber mırıldanan “6” numaranın Aysel’inin korkunç kaşları, yanan gözleri bir dakika insanoğlunun kitaplara, konferanslara, mekteplere, gazetelere, siyasi müzakerelere, her şeye girmiş halini düşündürür, yine unutturur. Alageyik Sokağı’ndan Yüksekkaldırım’a keskin bir insanlık kokusu fırlar. Aşağıya doğru karanlık insanların saadete doğru gittikleri görülür. Âdem oğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yerde, kavuşmak istenilen saadete Alageyik Sokağı’ndan girilir. Sonra yine Yüksekkaldırım’a çıkılır.
(…)”
(Bacakları Olsaydı adlı öyküden)
***
“(…)
Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden… Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.
“Kürek çekmeden oldu” diyor “küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.”
Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. “Kartopu mu oynadın?” diyorum.
 
Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.
“Babacığım” diyor, “beni affet!”
(…)”
(Çatışma adlı öyküden)
***
“(…)
İlk defa bir okuyucu mektubu alan yazıcının hali, ilk defa içki içenin sarhoşluğuna pek benzer. İnsan bir garip oluyor, gönlü bulanıyor, başı dönüveriyor. Her taze heyecan, zevkine doğru dürüst varılamayan bir güzellik taşır. Sonradan gelir şarabın hümarı. O zaman da alkole alışılmış demektir. Artık bir huzursuzluğu gidermek için içilir. Her gün mektup alan yazıcılar bir nevi alkolik olmuşlardır. Onlar bu tadı tadamazlar. Ben ilk okuyucu mektubu ile sarhoş olduğum için şimdilik ne âlâ! İnşallah ne fazla mektup alır da kanıksarım, ne de hiç almaz, o zevki bir daha tatmaktan geri kalırım.
(…)”
(İlk Okuyucu Mektubu başlıklı yazıdan)
***
“(…)
İstanbul’un meşhur yokuşları vardır: Şişhane yokuşu, Kumbaracı yokuşu, Eşek çatlatan, Deve bağırtan… Her türlüsü. Kimi dikliği, kimi uzunluğu, kimi tatlılığı ile anılır. Babıâli yokuşuna gelince insanı ne çıkarken, ne inerken yormaz ama oranın insanları boğuşa boğuşa, didine didine ekmek paralarını çıkarırlar. Yokuşa ayağınızı bastınız mı altınızdaki karpuz kabuğuna dikkat etmezseniz kaydığınız gündür. Burası öyle bir yokuştur ki kimler inmiş, kimler çıkmıştır. Ne eşek anırtan yokuşu, ne de Kumbaracı yokuşu, bu yokuş kadar zalim değildir.
 
Küçük muhbirinden büyük muhabir, büyük muharririnden kalpazan, başmuharririnden hain, musahhihinden vatanperver, dâhi şairinden lâfazan, üç mısraı binlerce beyte bedel insan burada yetişmiştir.
 
Babıâli’de isim yapmak, para kazanmak hem zordur, hem kolay. Nicelerin yüz binleri burada güneş görmüş kar gibi erimiştir. Nicelerin cebindeki on kuruşları yüz binlere çevrilmiştir. Burada İstanbul satışı 300’den 30.000’e kadar aykırılık gösteren gazeteler çıkar. Umutlarla gelinir, umutsuzluklarla dönülür.
 
(…)”
(Şair Gazeteci başlıklı yazıdan)
***
“(…)
Özdemir’e gelince, rahatını arıyordu. Ben onun için bir jilet gibi, bir tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa, ben olmazsam öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki, arasıra bir başka kadınla da yatabilecekti. Elbette bana bir lüzumlu eşya muamelesi göstermiyordu. Şimdiden sonra belki kul köle de olacaktı. Ama istemem. Ona bu huzuru vermek için dünyaya gelmedim.
 
Eve dönmeme de imkân yok. «Konsolosun kızı» ile «Balıkçı Cemal’in aftosu» arasında mekik dokumak için sinirlerim müsait değil. Bu sıfatlara karşı koymak da boş. Kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik. Yalnız başıma, tek başıma kötü bir şekilde yaşayacağımı sanma. Buna derim ve gururum müsaade etmez. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmedim. Onun için üzülme. O şekilde yaşayacak olsam İstanbul daha müsaittir.
 
Dün nüfus kağıdıma baktım, orada bir de Ayşe ismi var. Biraz da o isimle yaşamak istiyorum. Mektup yazar mıyım, yazmaz mıyım? Birkaç sene sonra döner miyim? Dönmez miyim? Şimdilik Türkiye’de bir yere tren bileti aldım. Trenime beş dakika var. Belki trende devam ederim…
(…)”
(Kayıp Aranıyor’dan)
***
“(…)
Şiir, muhakkak ki yazının ta kendisi… Orman, deniz, çiçek, yemiş, böcek, kuş, güzel insan olur da şiir olmaz olur mu? Yazıdan evvel, sanırım, resim vardı. Yazı çok sonraları icat edilmiştir diye bir şey söylemeyeceğim. Beni âlim sanırlar da alay ederler! Yazı üzerine hiçbir deneme okumadım. Onun üzerine düşünmek istiyorum. Demek söylemekten usandığımız, konuşmak istemediğimiz bir gün, gizlice -bakın bu gizlice kelimesini iyi buldum- kendimiz hitap ettiğimizin yanında bulunmadan, sesimiz işitilmeden söylemek zorunda kalmışız. Bu iş nasıl olur diye düşünmüşüz. Yazıyı belki binlerce, milyonlarca insan okuyor. Ama yazı bunun için uydurulmuşa benzemiyor pek… Olamaz, ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şeyler söylemek için bir takım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı. Bu yüzden uyduruldu. Bir türlü “Seviyorum!” diyemedik.
 
(…)
Biz artık yazının canına okuduk. Onu nelere alet etmedik. İçimizin, beynimizin, güzel, tashihli taraflarını söyleyemediğimiz, söylemeye sıkıldığımız, utandığımız, hem temiz hem de güzel olduklarına inandığımız şeyleri anlatmak için uydurduğumuz bu işaretleri artık kepaze ettik. Yalan söylemek için, birini aldatmak için, bir kötü fikri müdafaa etmek için kaleme sarılanlarımız oldu. Bak gör ki, şu insanoğlunun elinde kala kala yine hep güzelleri kaldı. Onun için yazı yazmaktan korkmamalı. Kötüsü üç günlük, üç seneliktir. İyisi tarih olduğundan beri bize kalıyor. Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… Merak ettiğim hep o ilk ve en güzel yazı.
(…)”
(Mektup adlı öyküden)
***
“(…)
Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu. Hemen hemen bir nahiyeye hücum! Yazın havası güzelmiş, arsaları ucuzmuş diye bir zevksizler akını başladı. Bir yapı merakıdır aldı milleti.
 
(…)
Nahiyeye gelince, gitgide, troid guddesi çok faal oğlan çocukları gibi biçimsiz bir şekilde uzuyor, büyüyordu. Zevksiz ama muhteşem villalar, köyümün köy, Korent Gölü manzarasını Juan les Pins karikatürüne benzetebilmek gayretiyle didinmesine rağmen bir acayip, adeta topraktan doğan bir mukavemet, köyümden o balıkçı köyü havasını bir türlü gideremiyordu. Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokuluydu. Yine atkestanelerinden pırıl pırıl kahverengi meyveler, tenha yollarda potinlerimizin ucuna düşüyor, çocuklar, yine onlarla saatlerce futbol oynuyorlardı.
Birdenbire günlük kokulu serin avlulara düşüyor. Birdenbire bir kır kahvesinin kuyu çemberinde Bizans yazısı okunuveriyor, yine bir dönemeçten dönünce asırlık minicik bir kilisenin bahçesine giriyor, ihtiyar, kambur, boğum boğum bir zeytin ağacında bir çan asılı duruyordu.
 
(…)
Çamların, zeytinlerin –o defne ve kocayemişler, naneler, devedikenleri, kartopları filan, adam yerine sayılmaz- bile birçoğu, yapılara zarar vermesin diye önce diplerine kireç kuyusu açılarak, buna mukavemet edince bin senelik dallar yer yer budanarak, yine canını muhafaza eder de kurumazsa üç beş gün kötü kötü, düşman düşman bakılarak ve bir gece gövdesine bir halat bağlanıp inim inim inletilerek, ne olursa olsun devrildi.
Böylece birçok şeyler oldu.
Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, çamurdan kendilerini koruyabilmiş yosunlu yollar, sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şey değiştirtmiyorlardı. Bu mukavemet hareketine sükûn içinde gülümseyerek karışmış gitmişlerdi. Onlara iştirak eden ben vardım, Balıkçı Komyanos vardı. Dul madam Hrisopulos vardı. İşte birkaç kişi daha vardı, o kadar.
(…)”
(Korentli Bir Hikâye adlı öyküden)
***
“(…)
― Ben mektebe gitmiyorum ki.
― Neden?
― Öğretmen beni dövüyor.
― Neden?
― Yaramazlık ediyorum da ondan.
― Sen de yaramazlık yapma.
― Ben yaramazlık nedir bilmiyorum ki.
― Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
― Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
― Çok fena yapmışsın.
― Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
 
(…)”
(Plajdaki Ayna adlı öyküden)
***
“(…)
— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.
— Bilmem, diyebildim.
Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.
— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.
— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.
 
— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.
 
— Nedir? diye sormadı.
 
— “Eftalikus Kahvesi.” Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca “Eftalikus” da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.
 
O demediklerimi anlamış gibiydi:
 
— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.
— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.
— Ne bileyim, dedi. Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.
— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem, dedim.
(…)”
(Eftalikus’un Kahvesi adlı öyküden)
***
“(…)
Sirkteki bütün numaraları bir küçük çocuk heyecanıyle seyrediyoruz, ellerimiz bir küçük çocuğun elleri gibi çırpınıyor. Küçülüyoruz, miniminileşiyoruz. Bizimle beraber belki bine yakın kocaman insan, çocukluğunu yeniden buluyor.
Çocukluk insana o kadar çabuk geri geliyor ki, âdeta onu içimizde gizli bir yerde saklıyor gibiyiz. İstediğimiz zaman o, bir saniyede bizi buluveriyor. Onu kaybeden, onu kendimizden defeden biz olduğumuz halde, o sadık bir köpek şammesiyle bizi arayıp bulacak. En ümit etmediğimiz zaman ona, bizi bulmak fırsatını vereceğiz. Eğer sizde bu çocukluğa dönüş kabiliyeti büsbütün söndüyse o zaman sirk sizin için manasız; sirkte gülen, eğlenen, heyecanlanan insanlar acayip, basit mahlûklardır. Çünkü saçlı sakallı insanlara çocuk diyemezsiniz. Halbuki o heyecana kapılmışsanız, arasıra kendinize gelip etrafınıza baktığınız zaman, çocukluğu bir yetmiş yaşında ihtiyarın gözlerinde, ellerinde, hatta bembeyaz sakalında buluverir, siz eğer yetmiş yaşında değilseniz, büsbütün küçülürsünüz. Sirkte büyük küçük yok, sirkte büyük küçük mevcut değildir. Sirkte bütün insanlar dokuz yaşındadır.
 
(…)”
(Gauthar Cambazhanesi adlı öyküden.)
***
“(…)
Tam saatinde buluştular. Üsküdar’a indikleri zaman, Halit:
—İstersen sen beni şurada bir kahvede bekle —dedi—, Suat’ların evi epey uzaktır.
Saffet:
—Yok, geleyim ben de seninle. Çoktan… Senelerdir geçmedimdi Üsküdar’a. İstanbul’un bozulmamış bir semtidir. İnsanları namuslu fıkaradır. Bir tatlıca İstanbul köylüsüdürler. Bazen İstanbul’da meyhanede, kahvehanede başka türlü bir delikanlıya rastlarım. «Ulan» derim, kendi kendime, «şu oğlan ne Çeşmemeydanlı, ne Edirnekapılı, ne de Karagümrüklü; olsa olsa Üsküdarlıdır.» Doğru çıkar.
—Hakkın var, Saffet, Üsküdarlı bir başka şehirliye benzer. Bana öyle gelir ki, Üsküdar’da hiç zengin oturmaz. Üsküdar’ın külhanbeyi olur ama zıpırı, edepsizi olmaz. Sanki burada ne haine, ne nanköre, ne de kancık adama rastlanır. Üsküdar’ın delisi bile sakin, zararsız olur, gibime gelir.
—Üsküdar, İstanbul’dan Diyarbakır kadar uzaktır.
 
—Vallahi öyle. Meselâ Kadıköylüde de, Kadıköylüyüm diyen bir taraf vardır ama, ne olsa Beyoğlu tarafı, İstanbul tarafı insanıdır. Halbuki adam, Üsküdarlı ile iki kelime konuşur konuşmaz «Hemşerim, sen Üsküdarlısın» deyiverir. Kendine has bir konuşuşu, gülüşü, giyinişi vardır Üsküdarlının. Nasıl biz, Karadenizliyi lisanından hemen çakarsak, kendim için söylemiyorum ama, adamı, Üsküdarlıyı daha iki lakırdı eder etmez, anlayıverecek sanırım.
Arnavut kaldırımlı, minimini mescitli, sakin, karışık sokaklar… Cumbalı, kafesli, şahnişli, içleri tertemiz evler… İnsan bu evlerin içine burnunu soksa; çamaşır, sabun, ödağacı, nefis bir çamur kokusu duyar.
 
— İşte Yedi İncirler, işte Akzadeler, işte Borazancıbaşı, işte Salihpaşa Çeşmesi, işte Dört Yetimler, Sancak Sokağı, Deli Mehmet Çıkmazı, Hasan Almaz, Kirazlı Çeşme, İki Ahmetler, Baba Cafer, Belâlı Dede…
— Ne söylenip duruyorsun, Halit?
— Ben çocukken bu sokakların isimleri böyleydi.
— Şimdi değişti mi?
— Bilmem.
— Baksana tabelalara…
— Bakamam. Korkarım, değiştirdiler diye.
— Tuhaf! İnsan şu isimlerin hepsinin tarihini çabucak, kendine göre yazıveriyor.
 
— Hem de herkes başka bir masal.
 
— İsimlerin bir acayip tadı var.
 
— Şeftali gibi isimler.
 
— Karpuz gibi.
 
— Kavun gibi.
 
— Ünnap gibi.
 
— Döngel gibi.
 
— Yok, anasının gözü gibi!
— Üsküdar’da bir Anasının Gözü sokağı muhakkak vardır.
Gülüşerek yürüdüler.
(…)”
(Kumpanya adlı öyküden.)
***
“(…)
Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… Yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi, ben de bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun, derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimden haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.
(…)”
(İki Kişiye Bir Hikâye adlı öyküden)
Kaynak: newalaqasabasait-faik-hikayelerinden-secmeler
 
Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Mayıs 2017 in Hikaye

 

Etiketler:

O ve Ben

Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için…
Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
Yaşamak…

Hayır değil, değil sıcak;
Dudaklarının hâtırası;
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu
böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı,
Gözlerine bakmalıyım,

Sesini işitmeliyim.
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz
Yapamam, onsuz edemem.
Bana su, bana ekmek, bana zehir
Gibi gelen çirkin kızım.
Sensiz edemem!

Sait Faik Abasıyanıkbc867-sait-faik

 
O ve Ben için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Mayıs 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Hişt, Hişt!..

Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

– Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

– Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

Hişt! dedi yine.

Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

– Hişt hişt hişt, dedi.

Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.

Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.

İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

– Merhaba hemşerim, dedi.

– Ooo! Merhaba! Dedim.

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

– Buyur beğim, dedi.

– Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.

– Hişt hişt, dedim.

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

– Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.

– İyi değil, dedi.

– Baklayı ne zaman keseceksin?

– Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi hişt dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

– Kuşlar olmalı, dedim.

– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

– Yıkattın mı?

– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

– Çocuklar nasıl? diye sordum.

– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…

– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah’aısmarladık!

– Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşınca:

– Hişt hişt.

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?

– Sen değil misin hişt hişt diyen?

– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

– Hişt hişt!

– Hişt hişt!

– Hişt hişt!

Sait Faik Abasıyanıkhist-hist

 
Hişt, Hişt!.. için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Aralık 2015 in Hikaye

 

Etiketler:

Haydarpaşa

İşte yanımızdan bir tren ışıkları ve insanlarıyla bir yere düşer gibi geçip gitti. Bir başkası duran vagonumuzun tam karşısına bir vagon getirdi bıraktı. Karşı kompartımanın camı da açıldı. Bir insanla burun buruna idik. Birbirimizi süzüyorduk. Her şeyimizi; yolumuzu, kafa kağıdımızı, yüzümüzü, ailemizi, elbisemizi, her şeyimizi birbirimizle dağişebilseydik ben kendimi unutsam o olsam; o kendini unutsa ben olsa… diye fikrimden geçti. O olsaydım nerede inecektim? Haydarpaşa’da. Nereye gidecektim? Eşyamı Sirkeci’deki otele bırakıp bir lokantaya. Rakı getirtirdim. Bir balık ızgara ettirirdim. Sonra Beyoğlu’na çıkar, İzmir kahvesine giderdim. Birisi ile ahbap olurdum. Nasıl yapardım bilmem ama yanımda oturan zata gülümser, nerelisiniz? diye sorarsa,

“Kayseri’de (…) şirketinde memurum, derdim. Şirketin bir işi için geldim de…”

Kendimi istasyonun bekleme salonunda buldum. Sessiz sedasız, göz kapakları yorgun ve kırmızı insanlar vardı. Geçkin ve şişman iki bayan mahzun mahzun düşünüyorlardı.

İstasyon aynaları meşhurdur: İnsanı perişan gösterir.

Yerimden kalktım. Aynaya doğru ilerledim. Ben perişan bir halde idim. Potinlerim çamur içinde idi. Şapkam ıslaktı; kordelâsında beyaz beyaz lekeler vardı. Yüzüm sarı, gözlerim kırmızı idi. Tam yolcu suratı! Merdivenleri indim. Vapur Kadıköy’ünden kalkmış geliyordu. Arkama dönüp Haydarpaşa istasyonuna bir daha baktım. Kocaman kapılarından önüne kırmızı yeşil fenerli, birbirini kesen demiryollu, düdüklü, trenli, meraklı, düşünceli, perişan, aceleci, birbirini bulmaya çalışan bir âlem vardı. Her gün yüzlerce tren, binlerce insan getiriyor binlerce insan alıp gidiyordu. İstasyon kapıları durmadan insan alıp insan veriyordu.

Bir yerlere kadar gitmiş, bir yerlerden dönmüş gibiydim. Ölesiye yorgundum. Evim bir çorba güzelliği, ev boyundan uzun soba borusundan poyrazla savrulan bir duman çıkarırken gözümün önüne geldi.

İhtiyarlamışız. İstasyonlar artık gençlik arzuları vermiyor. Evimiz gözümüzde tütmeye başladı; kötü.

Haydapaşa’da denkler üstünde bekleşenlere hayırlı yolculuklar.

Sait Faik
(“Resimli İstanbul Haftası”, 9 Mayıs 1953)haydarpasa-sait-faik-hikayesi

 
Haydarpaşa için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Haziran 2015 in Hikaye

 

Etiketler:

Sarnıç

Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk. Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk!.. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık.
Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş döndüğümüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. Arkadaşım:
— Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış, paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber sokağa nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?
Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?
— Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında… O bir şeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekeler gözüküvermişti.
–Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, “Yaramaz,” demişti, “bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”
Bu sözlere ikimizin de gözü yaşarırdı.
Niçin? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil miydi?Her gün, her saat aynı hocayı görmez miydik? Senelerce aynı mektebin eşiğini aşındırmamış mı idik? Aynı mahalle imamının sesini, minareden, aynı saatlerde duymaz mıydık?
Evimizin arkasında bir türbe vardı. İçerde kandil yanar, yeşil sandukaların içinde kocaman, minare boylu ölüler yatardı. Ölülerin kocaman kavukları vardı. Bir odanın içinde karı-koca yatarlardı. Ve bir kandili her akşam beyaz sarıklı bir ihtiyar yakardı.
Kış geceleri dar sokaklar birbirine yapışır, bir ölü aydınlık sokaklara iner; yalnız türbenin içinden ılık bir ahret ve sakin ölüm havası eserdi. Sokaklarda çıt yoktu. Sonra birdenbire insanlar yatsıdan dönerlerdi. Keskin bir öksürük sesi duyardık. Kulak verirdik. Karları bir lastik ezer; odada beyaz başörtülü, rastıklı bir taze bir sakız patlatırdı. Benim bir ablam vardı… Davut’un bir büyük ağabeyi vardı. Biz Davut ile beraber ağabeyinin bizim evin erik ağacında saatlerce beklediğini, karın üzerine iki karış yağdığını, ders çalıştığımız odada ışığı söndürerek, birbirimize sokularak, nefes almadan rüya görür ve hiçbir şey anlamaz, birçok şeyler sezer gibi seyretmemiş miydik? O Davut kimdi? Kimin çocuğu idi? Niçin onu hatırladıkça içimde bir şeylerin sökülüp koptuğunu, başımın birdenbire dönüp bir müddet sustuğunu duyuyorum. Bu Davut kimdi? Kaçıncı sınıfta iptidaiyi bıraktı? Üzerine iki karış kar yağan delikanlı, acaba ablamı Davut’un söylediği gibi hakikaten öptü mü? Ablamın duru beyaz yanaklarını bu elleri, kafası, saçları ve ensesi büyük delikanlının, beyaz köklü kocaman dişleri gözüken ince dudaklı, geniş ağzı tükrükledi mi? Sonra benim o duru beyaz renkli, iki kaşı birbirine değen etli dudaklı ablam ne oldu? Bu şimdi bazan evinin önünden geçtikçe uğradığım kocaman memeli bir hâkim karısı olan kadın, benim uzun ve kardan bacaklı ablam mıdır?
Harp zamanındaydık… Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bol tereyağlar sürülmüş ekmek yedim. Fakat o günkü tereyağın sevincini duyamadım. Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerinde ise bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36.5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günleri serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaleti ile kederlendim. Saadetleriyle coştum.Her umumi ve herkese açık yol, aşçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. İnkaya yollarının rengini ezberledim. Gölge görmeyen yollar benim gölgemle doldu.
Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim. Açık yerlerde oynayan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik.
Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta müvezzileri, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun ve sessiz kahvecilerle altı kol iskambil oynadım. Dünya benimdi!
Yine öyle zaman oldu ki, bir partiden insanlar, öteki taraftan olanları yağlı iplere geçirdiler. Her ikisine de acıdım. Vurulanla vurulduğum, ölenle öldüğüm günler oldu.
Kimdim, neydim, kimi seviyordum?
Her barınacak, her çorbası tüten, her sobası yanan evde bir kederin, bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm. Hatırlarım: Günlerden bir gün, dünyanın en şehvetperest insanı olmuştum. Ne görsem almak, neye baksam kucaklamak, ısırmak, sevmek, koklamak, neyi sevsem kıskanmak, başkalarına koklatmamak isterdim. O zaman sarhoş olmaya giderdim. Durmadan içerdim. İçtiğim zaman her şey güzeldi. Her şeyi kucağıma alabilirdim. Her şeyi ısıtabilirdim!
Bu, yalnız bir hayvani his miydi? Yoksa bunun gerisinde saklı, açık bir insanlık sevgisi var mıydı?      Beni idare edemeyen neydi? Bu dünya insan için kâfi idi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar olacak mahluktu. O halde, niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?
Mütemadiyen sual sorup hiçbir cevap almadan evime döndüğüm akşamların birinde karımı oturmuş ağlar buldum.
— Karı, dedim. Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Başında ağrı mı var? Hasta mısın? Ne ağlayıp duruyorsun?
— Efendi! Sayende, dedi, hiçbir eksiğim, gediğim yok… Ne açım, ne açığım, halime şükrederim. Ama kürklü mantom yokmuş. Baloya gitmezmişim. Haftada bir defacık sinemaya da gidemiyormuşum. Bunların ziyanı yok!..
— Öyle ise nedir? dedim. Derdin ne Fitnat?..
— Anamı babamı göreceğim geldi, dedi.
Karım, vakti hali oldukça yerinde İstanbullu babasını görmeye gideli tam bir sene oldu. Dönmedi.      Babası bana birkaç satır yazdı:

“Muhterem damadım,
Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana avdet etti. Çektiği sefaleti anlattı. Hatırıma şu darbı mesel geliyor: ‘Kendi geçememiş, kuyruğuna da kabak bağlamış.’ Şimdilik karını göndermiyorum. Boşanmak istersen avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Bâki selam.”

Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.
Dünya birdenbire değişivermişti. Artık ne lise hayatı, ne geçmiş arkadaşlıkların sarhoş edici hatıraları, ne de Kirazlı Mescit’teki iptidai mektebi kalmıştı.
Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak, hatırlıyor, kimseye anlatamayacağım, gizli, egoist bir hayatı yeniden yaşayarak sac sobaya bir iki odun daha atıyor, kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.

Sait Faik Abasıyanıksarnic

 
2 Yorum

Yazan: 15 Şubat 2015 in Hikaye

 

Etiketler:

İlk Cinayet

Ben daima ıstırap içinde yaşayan bir adamım! Bu azap adeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım değil, hatta düşündüğüm fenalıkların vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem azapları içinde hâlâ kıvranıyor. Beni üzen şeylerin hiçbirini unutmadım. Hatıram sanki yalnız üzüntü için yapılmış.

***

Evet, acaba dört yaşında var mıydım? Ondan evvel hiçbir şey bilmiyorum. Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir haz! Benimki müthiş bir ıstırap ile başladı. Ben ilk defa kendimi şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağındayım. Gürültülü bir kadın kalabalığı… Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir hanımla gülüşerek konuşuyor, sigara içiyorlar. Annem sigarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.

– Al, ama ağzına sürme! diyor.
Bana bu ince maşayı veriyor, sigarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık, güneşli bir hava… Annem; konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor. Gümüş maşacığın halkasına parmağımı takıyor, annem görmeden ucunu ağzıma sokuyor. dişlerimle ısırıyorum. Konuştuğu sarı saçlı hamımın çarşafı mavi… Ben beyazlar giymişim. Başım açık. Saçlarım çok. Hem galiba dağılmış. Annem bunları düzeltirken başımı yukarı kaldırıyorum. Güneşten kum kum parlayan tentenin kenarında el kadar bir gölge kımıldıyor.

– Bak, bak! diyorum.
Annem de başını kaldırıyor:
– Kuş konmuş, diyor.
Bu kuşu isteyince:
– Tutulmaz, diyor.

Ben yine istiyorum. Annem şemsiyesiyle bu gölgenin altına vuruyor. Fakat gölgede hareket yok Yine yanındaki hanıma dönüyor.

– Aa, kaçmadı.
– Neye acaba?
– Yavru olacak mutlaka.
– …
– Anne, ben kuşu isterim! diye tutturuyorum.

O zaman annem yelpazesini bırakıp ayağa kalkıyor, beni koltuklarımın altından tutuyor ve küçük bir top gibi yukarıya kaldırırken diyor ki:

– Birdenbire tut ha!
Başım keten tentenin hizasını aşınca, gözlerim kamaşıyor. Ellerimi uzatıyorum. Tutuveriyorum. Bu beyaz bir kuş… Annem alıyor elimden, öpüyor, sarı saçlı hanım da öpüyor, ben de öpüyorum.

– A, zavallı daha yavru.
– Martı yavrusu.
– Uçamıyor olmalı.
– Denize düşerse boğulur.
– …
Öteki kadınlar da lâfa karışıyor, «yaşamaz!» diyorlar. Annem beyaz kuşu,
– A zavallı, a zavallı! diye uzun uzadıya okşadıktan sonra benim kucağıma veriyor.
– Eve götürelim, belki yaşar, diyor, amma sakın sıkma yavrum.
– Sıkmam.
– Böyle tut işte.

Gümüş maşacığına bir ince sigara takıyor. Yanındaki hanımla yine dalıyor lâfa.Kuşcağızın tüyleri o kadar beyaz ki… Dokunuyorum… Kanatlarının kemikleri belli oluyor. Ayakları kırmızı. Kaçmak için hiç çırpınmıyor, şaşırmış. Gözleri yusyuvarlak. Kırmızı gagasının kenarında sanki sarı bir şey yemiş de bulaşığı kalmış gibi sarı bir iz var. Boynunu uzatarak etrafa bakmaya çalışıyor. Ben o vakit gözlerimi anneme kaldırıyorum. Yanındaki hanımla gülüşerek konuşuyorlar. Benimle meşgul değil. Sonra beyaz kuşun uzanan ince boynunu yavaşça elimle tutuyorum. Bütün kuvvetimle sıkmaya başlıyorum. Kanatlarını açmak istiyor. Öteki elimle onları da tutuyorum. Mercan ayakları dizlerime batıyor. Sıkıyorum, sıkıyorum, sıkıyorum. Dişlerimi, kırılacak gibi, sıkıyorum, gık diyemiyor. Sarı kenarlı gagacığı titreyerek açılıp kapanıyor. Pembe sivri dilli dışarı çıkıyor. Yuvarlak gözleri evvelâ büyüyor. Sonra küçülüyor, sonra sönüyor… Birden bire kasılmış ellerimi açıyorum. Beyaz kuşcağızın ölüsü «pat» diye düşüyor yere.

Annem dönüyor, eğiliyor. Yerden bu henüz sıcak masum cesedi alıyor:
– A… A… Ölmüş! dedikten sonra bana dik dik bakıyor:
– Ne yaptın?
– …
– Sıktın mı?
– …
– Söyle bakayım?
– …
Cevap vermiyor, avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Annemin elinden beyaz kuşun ölüsünü sarı saçlı hanım alıyor:
– Ah ne günah!
– …
– Zavallıcık.
– …
Başka kadınlar da lâfa karışıyor. Karşımızda oturan şişman, ihtiyar bir kadın cinayetimi haber veriyor:
– Boğdu. Gördüm vallahi, ne hain çocuk…
Annem sapsarı kesilmiş, sesi titriyor:
– Ah insafsız! diye bana tekrar acı acı bakıyor. Daha beter ağlıyorum. O kadar ağlıyorum ki… Beni artık susturamıyorlar. Ne vakit, nerede, nasıl sustuğumu bugün hatırlamıyorum. Sanki ebediyen ağlıyorum.

***
Kendimi bilir bilmez yaptığım bu cinayetin üzerinden işte otuz seneden fazla bir zaman geçti. Şimdi şirket vapurlarının güvertelerinde otururken ne vakit bir mart görsem, birdenbire, neşemi kaybederim. Bir çocuk feryadıyla ağlamak isterim. Kalbimin içinde derin bir sızı büyür büyür. Göğsümü acıtır.

Ah insafsız! diye beni azarlayan anneciğim ezeli azarlayışını duyar gibi olurum.
Üçüncü Mevki
Vagonun içindeki altı kişiden bir tanesi,dayanamadı ve yanındakine:

-Gideceğim yol uzak,dedi.
Yanındaki,gözkapakları yarı açık,uykulu kara gözlü bir adamdı.Sapanca Gölü bu adamın gözlerinin içinde pürüzsüz,dalgasız,bir damla ışık ve cam gibi parıldadı.Sordu:

-Neresi?
-Kayseri’ye gidiyorum.İlk defa.Ömrümde ilk uzun yolculuğum,yanıma bir gazete bile almamışım.Yolculuk,bilhassa tren yolculuğu sıkıcı,yorucu,üzücü şey!…

-Öyledir.
Öyledir diyen,sapanca Gölü’nün elma bahçelerine gözlerini kapadı.Ve ağır ağır göl,elma ve çıplak çocuklar düşünerek uyudu.

Yanına bir gazete bile almamış adam,sıkılıyor,üzülüyor,uyumak istiyor,uyuyamıyor. Kayseri çok acayip bir kainat,Seddiçin kenarında bir tuhaf şehir gibi muhayyelesini gıcıklıyor. Hanlar,kervansaraylar,dar sokaklarda çamaşır yıkayıp çocuklarını döven yağlı kadınlar, ellerinde uzun birer pastırma,öğle yemeği yiyen memurlar ve uzayan bir gün.

Kayseri’ye giden,kısa boylu,sevimli yüzlü,sarı gözlü,cüssesinden hiç umulmayan kalın kocaman tüylü ellere malik bir adamdı.Karşısındaki şişman adam gazetesini bir tarafa bıraktıktan sonra,Kayseri’ye giden adama baktı,gülümsedi:

-Demek ki Kayseri’ye?dedi.
Kayseri’ye giden,daire müdürü hatırını sormuş,ihtiyar ve mahcup bir memur gibi sevindi.Yanağı,sıkılmış ve yanağı sıkılma zamanı geçmiş bir küçük kız gibi kızardı.

-Evet,Kayseri’ye efendim.Zatıaliniz de mi?Güzel midir efendim,Kayseri,nasıldır?
-Kayseri’ye demek hiç teşrif buyurulmadı?
-İlk uzun seyahatim efendim.Sözün temsili,Kasımpaşa’da doğdum. Beyoğlu’nu bilmem efendim.
-Ya,vah vah!

Gazetesinin ilan sayfalarını okumaya dalan şişman adama,Kayseri’ye giden Kasımpaşalı hayretle baktı.Niçin,vah vah diyordu?Acaba Kayseri’ye gidiyor diye mi üzülüyor?Yoksa Beyoğlu’na çıkmadığı için mi hüzünleniyordu?Şişman adam,kafasındaki düşüncelere de “vah vah” diyebilir,diye düşündü.Ferahladı.Geyve boğazının kayalıkları dibinde birer eşkıya,bazen birer kahraman,hayaletler,insanlar,silahlar ve bombalar,bir çete gizlidir.Bu kayalarda vahşi keçilere,yaban kedilerine tesadüf etmezsek hayret etmelidir.Küçük bir su,bu dekorun gizli görünmez kahramanlarına,eşkıyalarına,yabani hayvanlarına ses verir.Küçük,masum derelerin kızıl tüylü kayaların dibinde cengaver şarkıları söylediği akşam zamanı gelmişti.Altı kişiden üçü şimdi yemek yiyordu.Kasımpaşa’dan Beyoğlu’na hiç çıkmamış adam ilk konuşmaya başladığı zaman,kara gözlerini açmıştı.

Konuşmak istemediği,hala Sapanca Gölü’nün elmalıkları ve kestane ağaçları,çıplak çocuklarıyla uyuduğu anlaşılıyordu. Gazetesini bitirmiş adam üzüntülüydü.Defterine bir şeyler kaydediyordu.Köşede bağdaş kurmuş,önce kunduralarını,sonra da çoraplarını çıkarmış birisi,sıska yüzünden taşan bir canlılıkla,yanındakine Boşnakça bir şeyler anlatıyordu.Onun yanındaki,bir Sırp köylüsü kadar sarı,kırmızı ve gençti.Ne mustarip gülüyordu.Lisanlarını anlamadığımız insanların haleti ruhiyelerini keşfetmek hususunda çok aciziz.Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka,daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız.Bir müddet sonra onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir,yine kendimize,lisanımıza ve etrafımıza,yani kendi kendimize döneriz.

Tren durmuş;Geyve istasyonu toz,bulut ve akşam pembeliği içinde bir sarı Çin şehri gibi kaynaşıyor;yalınayak çocuklar,saçları perişan arabacılar ve bir kasket yağmuru istasyonu dolduruyordu.Bu kasketlerin altında insanlar;buğdaylarını,tahta traversleri,üzüm,ekmek ve bir vagon penceresinden kendilerine bakan bir hayali düşünüyorlar.Zaman akşamın toz pembesine karışmış,iptidai bir zaman,bu insanları ta Kayseri’lere götüren hain ve dehşetli homurtuya;yani şimendiferin yağlı manivelası ve yarısı kızıl tekerlekli makinesine bakıyordu.

O,zamanla bir olmuş yolculardandı.Geyve istasyonunda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor; yazın,korkunç sıtmasının gökyüzüne ve gökyüzünün yıldızlarına kadar sirayet eden bu küçük kasabayı terke hazırlanıyordu.Bu,uzun bir sıtma geçirmiş insanların korkusu gözlerinde, dalağı büyük bir mahluktu.O da Kayseri’ye gidecekti.Kayseri’nin havası iyiydi.Erciyeş’in resmini görmüştü.Ovaların ve küçük tümseklerin yanında,etrafına hiçbir dost ve sevgili takmadan bir bekar adam gibi yükseliveren Erciyeş’i dahilere benzetirdi.Öyle kurak ve kimsesiz memleketlerde kendi başlarına sivriliveren insanlardan bir insandı sanki Erciyeş.Kayseri’yi değil,Erciyeş’i seven adam da deminki beş kişilik ve altıncısı ben olduğum kompartımana girdi. Ben isteksiz kendisine yer açtım.O,mağrur oturdu.Bu yer onun sarih hakkı idi.Kimsenin surat etmeye hakkı yoktu.

Saçları ve yarım kasketi çarıkları kadar tozlu,pantolonu ve ceketi derisinin rengi kadar hareli ve yamalı,ilk bakışta gürbüz bir köylü,sekizinci yolcumuz oldu.Köylülerden bahsettiğimiz zaman,”Aslan gibidir,soğan ekmek yer,aslan gibi olur”deriz.Böyleleri olduğunu inkar etmek ne kadar yanlışsa;veçhen aslan gibi gözüktüğü halde,kaburga kemikleri çökük,içindeki azanın pek çoğu haddinden fazla büyümüş veya küçülmüş köylülere de tesadüf edilmez demek o kadar yanlıştır.Soğan ekmek yalnız şehirli midesine değil,köylü midesine de dokunabilir ve dokunmaktadır.

Köylü de acayip bir saffet,fakat beklenilmeyen bir cesaretle kendisine isteksizce verilen yere sıkıştı.Hatta biraz daha yer açabilmek için sağa sola kıpırdandı.Bir köylünün bu kadar pişkin olacağını tahmin edemeyen şişman adam,bana baktı.Ben gözlerimi ve içimi köylüden yana çevirdim.Şişman adam selam vermiş de karşısındaki almamış gibi kızardı.Köylü heybesini açmış,heybeden kumlu bir ekmekle iki domates çıkarmıştı.Domatesler ne tatlı şeylere benziyordu.Bir tanesini de bana uzattı.Ne çabuk anlaşmıştık.Uzatılan şeyi gülerek aldım.Kendi francalamla yemeye başladım.Bir lokma kaşar peynirini köylüye uzattım.Aldı.Kokladı,sucuk koklayan bir Karamanlı yüzüyle:

-İstanbul işi olduğu belli.-dedi-.Halis Balkan olmalı?
-Yok be dayı.Bu istasyon kaşarı.
-Daha iyisi de olurmuş demek-dedi.
Sonra düşünerek ilave etti:
-Daha iyisi can sağlığı.

Şimdi hepsi uyuyordu.Hepsi,tanımadıkları bir şehri düşünerek uyuyorlardı.Köylü ile Kasımpaşalı uyanıktı.Ben uyuyor muydum?Gözlerim kapalıydı,kafamda küçük çocuklarla dolu bir mektep…kafası aydınlık bir arkadaş ve sergüzeşt.Bir küçük tonton kafa düşünerek dalıyordum. Köylü,Eskişehir’de indi.Onun indiğinin farkındayım.Kasımpaşalı hala uyumuyor. Gözünü açana lakırdı yetiştirmeye çalışıyordu.Fakat gözünü kimse açmıyordu ki.Bu his bende o kadar kuvvetliydi ki ve Kasımpaşalı o kadar benim gözümü açmamı kolluyordu ki.

Tren durdu.Gecenin içinde Haymana bakir bir orman sesi veriyor.Geyve’de sıtma kapmış entellektüelin de gözleri kapalı ve düşünceleri bir rüya kadar gayri şuuri.Bir küçük kazanın istasyonunda inip unutulmak ,şişmanlamak.Bir kasap kızıyla evlenmek,belediye reisi ile eğlenmek, tahrirat katibiyle tavla oynamak..Ve gelip geçmek mümkün olabilse,diye düşünüyor. Haymana ovası yalnız geceleri gölge veren ağaçlarıyla hayatına karışacak.O,bu kafasıyla kocaman bir köstek sahibi olabilecek.Belki bir sürüsü olacak.Ona da bir müddet sonra hayvan alıp sattığı için cambaz diyecekler. ”Cambaz” ne güzel bir kelime.Tren ağır ağır hareket ediyor.Kasımpaşalı uyuyor ve konuşmuyor.Bir belediye fenerinin aydınlattığı tozlu sokağın başındaki evin muşamba perdelerinden içlenen her kompartımanda uyumayan yolcular var.Ben salonu dolaşıyorum.Bir küçük çocuk uyumuş.Uyku ne dinlendirici.Yerime,küçük çocuğun saçlarından ve kafasından aldığım bir masumiyetle çöküyorum.Aynı çocukluk sinirlerime yayılıyor.Fakat zehirlenir gibi uyuyorum.

İpekli Mendil
İpek fabrikasının geniş cephesi, ayla ışıldadı. Kapının önünden birkaç kişi, acele acele geçtiler. Ben, isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla ilerlerken, kapta arkamdan seslendi:

-“Nereye?”
– “Şöyle bir gezineyim, dedim”.
– “Cambaza gitmiyor musun?”
Cevap vermediğimi görünce, ilâve etti:
– “Herkes gidiyor. Bursa’ya daha böylesi gelmemiş.”
– “Hiç niyetim yok” dedim.

Yalvardı, yalvardı, beni, fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir sigara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. “Ne etsem” dedim.Kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fabrikaya dolaşmaya çıktım.

Kızların çalıştığı kozahâneyi geçer geçmez bir pıtırdı işittim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım. Fenerin gür ışığında kaçmaya çabalayan iki çıplak ayak göründü. Arkasından seğirttim, kaçanı yakaladım.

Kapıcı odasına hırsızla birlikte girdik. Kapıcının sarı ışıklı fenerini yaktım.
Ay, bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin içinde kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.
Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım.

Bu sefer küçücük bir çakı ile üzerime hücum etti. Ve çapkın, beni küçük parmağımdan yaraladı. Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerini aradım. Bir parça kaçak tütün ve gene aynı sıfatlı bir iki sigara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan parmağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de iki kalın sigara sardık, ahbapça konuştuk.

On beş yaşında vardı. Hani böyle şey âdeti değildi ama, gençlik işte. Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı,sevdalısı, komşu kızı işte. Para da yok ki, gidip çarşıdan alsın: Düşünmüş taşınmış; aklına bu çare gelmiş. Ben:
– “Peki, dedim, imâlâthâne bu tarafta, sen aksi tarafta ne arıyordun?
Güldü. İmâlâthânenin nerede olduğunu o ne bilecekti?
Birer de benim köylü sigarasından yaktık, iyice ahbap olmuştuk.

Halis Bursalıydı, doğma büyüme. İstanbul’a değil Mudanya’ya bile koca ömründe -bunu söylerken yüzünü görseydiniz- bir defacık inmişti.

Emir Sultan’da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar, benim de ayni bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu.
Eminim ki, bunun da onlar gibi, uzaktan sesini duyduğum Gökdere’nin havuzlarında derisi karardı.
Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğunun rengini alıyor.

Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz esmerliğiyle esmerdi. Yine bir ceviz beyazlığıyla beyaz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın başlangıcından tâ ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcının saati on ikiyi çaldı. Nerede ise cambaz bitecekti.

– “Kaçayım” dedi.

Onu, ipekli mendili vermeden gönderdiğime müteessir düşünürken, dışarıda bir gürültü ile silkindim. Kapıcı, söylene söylene içeri giriyordu. Arkasından da hırsız…

Bu sefer ben kulaklarını çektim, kapıcı tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epeyce haşladı. Bereket patron orada yoktu., Yoksa yallah onu polise verirdi. “Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishânede yatsın da akıllansın” diyerek.

Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sâbit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yalnız biraz rüzgârlıydılar.

Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve esmer tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti. Ben, o zamanlar malların istif edildiği imalâthânenin üstündeki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gecelerde ne şirin olurdu.

Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pâre pâre dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgârların kokularından lodos, poyraz. karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi

O’ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

– “Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğini zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.

Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun: sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.

Dülger Balığının Ölümü
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?… Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim? Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş. İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. “Ne oluyorsunuz?” diye sorunca balıkçılara; “Aman” demişler balıkçılar, “elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız.”

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş… O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı. Bütün bu alat ü edevatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır. Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışçasına. Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi.

Ama insan, yine de bu anlam’a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır. Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım. Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balık da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu. Artık her şeyi anlamıştı.

Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek. Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak. Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti: Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi. Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir fırsatı kaçırmayacağız.

Sait Faik Abasıyanık

 
İlk Cinayet için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Kasım 2014 in Hikaye

 

Etiketler:

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI

23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul’da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi’nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi’nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ailesi İstanbul’a yerleşince İstanbul Sultanisi’ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928’de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre’den kısa süre sonra ayrılıp Fransa’nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi’ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı.

Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlattı. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı’daki gelişmelere bağlı kalmadı, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmedi ve belli bir tarzın takipçisi olmadı.
Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok “insanı ele alan sanatçılar” sınıfında yer aldı.
1930’larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare”, “gözlemci balıkçı”, “çakırkeyf sirozlu”, “küfürbaz şair”, “müflis tacir”, “züğürt yazar”, “hamdolsun diyemeyen rantiye”, “anadan doğma çevreci” gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık’ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içerdi. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırdı.
Sait Faik Abasıyanık Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilendiği söylenir.
• • •
“Sait Faik” adını ilk kez ortaokulun birinci sınıfında, demek 1939-40 yılında, duymuştum. Sıradan bir öğretmen değildi. Türkçe öğretmenimiz Saffet Tunay; edebiyatı izleyen, ilimizin tek haftalık gazetesi “Yeşilgireson”a yazılar yazan, Halkevi’nin kültür etkinliklerine katılan, Halkevi’nce sahneye konan oyunlarda oynayan aydın bir öğretmendi. (Evet,tahmin ettiğiniz gibi: Saffet Tunay’a deli derlerdi Giresun’da) Bir gün bir İstanbul gazetesiyle girmiş sınıfa: “Sait Faik” adlı “genç” bir hikayeciden söz etmişti: Çok beğeniliyormuş, çok sözü ediliyormuş ama söylendiği kadar değerli bir hikâyeci değilmiş…”Bu gazetede bir hikayesi var, okuyayım da görün” demişti. O hikâyeyi hayal meyal anımsıyorum. “Birtakım İnsanlar”a, “Gece İşi”ne benzer bir hikayeydi ama, “Birtakım İnsanlar” olması da olanaksız, “Gece İşi”olması da: Çünkü, “Birtakım İnsanlar”, 1936 da yayımlasnan Semaver’de,  “Gece İşi” ise 1939’da yayımlanan Sarnıç’tadır.  Saffet Hoca, hikayeyi bitirdikten sonra, Sait Faik’in dil yanlışları üzerinde, dil savrukluğu üzerinde uzun uzun durmuş, “Böyle hikaye mi yazılır!” diye bitirmişti o Türkçe dersini.

Ortaokul ikinci sınıfa geçince, Giresun’da o yıllarda lise olmadığı için, lise öğrenimini sağlama almak istemiş, “parasız yatılı” sınavına girmiş, kazanmış, ikinci sınıfı bir ay kadar Giresun’da okuduktan sonra, sınavı kazanan öteki beş arkadaşla birlikte Erzurum’a doğru yola çıkmıştık. Ortaokul son sınıfta iken “şiirler” yazmaya başlamıştım; Yahya Kemal’in, Ahmet Haşim’in, Necip Fazıl’ın, Cahit Sıtkı’nın, Ahmet Hamdi’nin, Ahmet Muhip’in çok sevdiğim şiirlerini yazdığım epey kalın bir “Şiir Defteri”m vardı; ama ortaokul bitirme sınavlarından sonra, Giresun’a dönünce niçin Halkevi kitaplığına kapanmış, günlerce Sait Faik’in Semaver’ini, Sarnıç’ını, Şahmerdan’ını okumuştum? Hem de hikâye okur gibi değil, şiir okur gibi, ezberlercesine, defalarca? Sait Faik’i okumamı salık veren birini anımsamıyorum. Bir tek açıklama bulabiliyorum: Lise kitaplığının düzenlemesi işinde kitaplık memuruna yardım ediyordum; bunun için de kitaplıktan dilediğim kitabı, dilediğim dergiyi rahatlıkla alabiliyor, okuyabiliyordum; belki Varlık dergisinin başlangıçtan o yıla kadar bütün sayılarının bulunduğu (Pertev Naili Boratav’ın, Niyazi Berkes’in, Behice Boran’ın yayımladıkları Yurt ve Dünya’yı da, Adımlar’ı da Lise kitaplığında bulmuş, okumuştum!) kitaplıkta o çok sevdiğim şairlerin şiirlerini okur, bu şiirlerden seçtiklerimi şiir defterime yazarken Sait Faik’in hikâyelerini de okumuşumdur, bu hikâyeler, belki Sait Faik’in hikâye kitaplarım okuma isteğini uyandırmıştır bende… Belki.

O üç hikâye kitabıyla bütün bir yaz haşır neşir olmanın sonucu tam bir hayranlıktı. Lise yıllarında, sırf Sait Faik’in hikâyeleri yayımlanıyor diye, onca parasızlığıma rağmen, Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisinin tek sayısını kaçırmazdım. (O dergide Sait Faik’ten sonra en sevdiğim yazar Oktay Akbal’dı.) Bu tutum hep böyle sürüp gitti: “Sait Faik” imzası bir dergiyi satın almam için yeterliydi.
1944-45 ders yılında liseyi bitirmiş, yüksek öğrenim için İstanbul’a gelmiştim. (Unutulmaz bir anı: Yol masrafımı, İstanbul’da geçecek ilk günlerin gereksinimlerini karşılamak için babam evin “çamaşır teknesi”ni satmış, aldığı yirmi lirayı bana vermişti.) Öğrenimimi sürdürebilmem için çalışmam zorunluydu. Günlerim iş aramakla geçiyordu.
Bir gün, Haşet Kitabevi’nin önünde konuşan üç dört kişi görmüştüm; biri, fotoğraflarından tanıdığım Sait Faik’e müthiş benziyordu. İş aramayı, parasızlığı unutarak başladım o üç dört kişiyi izlemeye. “Fotoğraflardaki Sait Faik”e arkadaşlarının birkaç kez “Sait” diye seslendiğini (Sait Faik’e, nedense, herkes “Sait” derdi; yalnız arkadaşları değil, kendisinden epey genç olanlar da. Hemen ekleyeyim: Bu “epey genç olanlar”, Sait Faik’le tanışmış bile olmadıkları için, Sait Faik’in arkasından konuşurlarken “Sait” derlerdi. Bugün de, ölümünden bunca yıl sonra, çoğu edebiyatçı gene “Sait” diyor kısaca; “Sait Faik” diyen yok. “Sait Bey” diyeni ise hiç duymadım. Kim bilir, belki de Sait Faik’in, “Bey, babandır!” diyeceğinden korktuklarındandır!) duyunca hikâyelerinin kimi parçalarını ezbere okuduğum Sait Faik’in “canlı”sını sonunda görebildiğimi anlamıştım. Onlar önde, ben arkada, Galatasaray’a kadar yürümüştük. Yıllar sonra Sait Faik’in “Eftalikus’un Kahvesi” adlı hikâyesinde şu satırları okuyacaktım: “Sen o yaşta (…) yazıcıları, onlara yaklaşmağa bile cesaret edemeden, başka dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miydin?” 
Sonraki yıllarda, 1947’de, 1948’de, Elit Kahvesi’nin (Asmalımescit’te, şimdiki YAKUP’un yakınında idi.) bir edebiyatçı kahvesi olduğu dönemde, sık sık gördüm Sait Faik’i. SaitFaik, “kapuçino”sunu içer, arkadaşlarıyla bezik oynardı. Bir gün Sabahattin Ali de gelmişti Elit’ e; Sait Faik’in Sabahattin Ali’ye ne büyük bir saygı gösterdiği dünmüş gibi gözümün önünde. (Sait Faik, “Lüzumsuz Adam” adlı hikâyesinde şöyle bir değinir Elit’e.)
Hikâyeci Naim Tirali hemşerimdir; İstanbul’da okuduğu, hikâyeler yazdığı için edebiyat çevresiyle ilişki kurmuştu, çoğunu tanıyordu yazarların; beni de yakın dostlarıyla -en başta sevgili Oktay Akbal’la- tanıştırmıştı. Ama Sait Faik’le “resmi” bir tanışmamız olmadı. Hiç unutmam, Orhon M. Arıburnu’nun Beyoğlu’nda bir “Şiir Sergisi” açılacaktı, ben de tanıdık edebiyatçılarla birlikte o sergiye gitmiştim. O sıralarda Sait Faik Yedigün dergisi için röportajlar yapıyordu; o da derginin fotoğrafçısıyla açılışa gelmişti. Bir ara fotoğraf çekilecekti; ben, fotoğrafı çekilecek edebiyatçı topluluğundan biraz uzağa çekilmiştim; Sait Faik farkına varmıştı benim çekingenliğimin; beni “şahsen” tanıyordu ama adımı bilmiyordu, yanındakilere -bana işittirmemeye çalışarak- “Neydi yahu bu delikanlının adı?” diye sordu, sonra bana dönerek, “Naci Bey, kardeşim, lütfen siz de gelin.” diye seslendi. Röportaj o fotoğrafla birlikte yayımlandı. Orhon M. Arıburnu, Almanya’ da bir şiir kitabı bastırmış, kitabın arka kapağına da o fotoğrafı koymuş, Oktay Akbal’ın Cumhuriyet’teki fıkralarından birinde okumuştum.
En son Elit Kahvesi’nde görmüştüm Sait Faik’i. 1948 kışıydı. Sait Faik renk renk mumlar almış, yakmaya çalışıyordu. Kahveyi işleten iri yarı Alman da (“Mösyö” derdik) masa kirlenir diye Sait Faik’e engel olmaya çabalıyordu. Yazdığım son hikâye “Mumlar” adını taşır; Sait Faik’i, mumlarını anlatan bir hikâyeydi. “Yeşilgireson” gazetesinde yayımlanmıştı. Bir iki yıl önce Giresun’a giden bir arkadaşımdan rica etmiştim: Gazetenin şimdiki sahibi olan ilkokuldan sınıf arkadaşım Hasan Öğütçü, büyük bir olasılıkla 1949’da yayımlanmış olan bu hikâyeyi bulmuş, fotokopisini o arkadaşla bana yollamıştı.(1)
• • •
Tanıdığımda Sait’in başı dertteydi. Yazdığı hikâyede askerin ayağını tökezletmiş, sıkıyönetimden çağırmışlardı. Yaşamadan, yazmadan başka bir şey düşünmediği için pek de korkardı bu gibi işlerden.
“Ulan asker de insan değil mi; ne çıkar ayağı tökezlerse?” diye soruyordu. Bilmiyordu ki” zamanın yöneticilerine göre, asker, nasıl yemez, içmez, üşümezse, tökezlemezdi de.
Bir seferinde de, yazdığı kestaneci hikâyesindeki kestanecinin kim olduğunu öğrenmek için polise çağırmışlar, gene korkmuştu. Polis ve mahkeme işlerini sevmiyordu. İstanbul’un çarşısında, pazarında, sokağında, düzünde dolaşmadan hoşlanan insanın ne işi vardı öyle yerlerde? Ama madem, iktidarların hoşlanmadığı yazılar yazıyordu, kaderinin içinde buralara gitmek de vardı.
Meserret Kıraathanesi’nde tavla oynardık. Bir kadeh içkisine. Yekleri üst üste koyarak, düşeş atmak ister, aklınca zar tutardı. Böyle yaptıkça da zarlar elinden düşer, aramaya koyulur, söverdi. Sövmesinde bile sanatçı yanı belirirdi. Adi küfürler, özel bir incelik kazanırdı.
Meserret Babıali’dedir, İttihatçıların kahvesidir. Üstü otel. Komiteci Yakup Cemil, bu otelde ve bu kahvede Enver’le Talat’ı devirmek istemiştir. Birincide Babıâli’yi basmışlar, Nazım Paşa’yı öldürmüşler. Yakup Paşa’nın alnına tabancasını boşaltırken arkadaşları.

“Na’pıyorsun?” diye sormuşlar.

Kurşunlar yerini bulduktan sonra:

“O, bundan anlar.” demiş.

Aynı Yakup Cemil, İttihatçılardan umudunu kesince, Enver’le Talat’ı yok etmek istemiştir. Babıâli’yi yeniden basmıştır. Daha doğrusu basacak yerde, kendi basılmıştır.

Çizmeleri arasına sakladığı iki tabanca da elinden gidince, her şeyini yitirmiş, asılmıştır.

Sait bunları da bilir, anlatırdı.

Meserret bizim için de önemliydi. Kuşağımızın ne kadar ünlü – ünsüz edebiyatçısı varsa, burada toplanırdı. Burası adeta bir ucuz buluşma yeriydi. Bir kahve parası verdik mi, birkaç saat bekleyebilirdik.

İstanbul yağmurundan ince pardösüsü ile tiril tiril kaçan Orhan Veli buraya sığınırdı. Cahit Sıtkı’nın “Cümle eş dost, ressam, şair, serseri” dedikleri buraya gelirdi.

Sait’le tavla oynardık, bir kadeh içkisine… Her seferinde de mızıklardı. Mızıkladıkça da, boyuna, zarları düşürür söverdi.

“Buna düşeş derler…”
“Onu ben atamıyorum.”
“Ulan, sen kimsin ki atacaksın?”
“Öyle mi, al bakalım.”
Eğer düşeş gelirse, çat tavlayı kapatırdı.
“Zar tutuyorsun…”

Güngörmüş garsonlar, bu şamataya güler geçerlerdi. Bizden önce nicelerini tanımışlardı.

Sait: “Hadi Filip’e…” derdi.

Filip, Rum meyhanecinin adıydı. Tümü Filipos Vavakos. Dördüncü Vakıf Han’ın karşısında bir dükkan. Hem meze, hem ayakta içki satardı. Bir kadeh içki verir, yanında kürdana batırılmış beyaz peynir, haşlanmış patates, hatta biraz sucuk… Hepimizi tanırdı. Sait’le senli benliydi.

“Bu ne biçim sucuk ulan?”
“Ağzın alışık değil vire Sait…”
“Hergele…”
Çevresini aranırdı.:
“Ben hergeleyi görmüşümdür.”

Takılmanın ardı gelirdi.

Sait’i iyi tanıyanlar, ona edebiyatçı gözü ile bakmazlardı. Halktan bir adam. Hoş; keyifli, babacan… Arada, hikâye de yazıyormuş gibi görünürdü. Nitekim yıllarca ahbaplık ettiği Burgazlı motorcunun:

“Bu kadar büyük adam olduğunu, hikâye yazdığını bilmiyordum” demesi bundandır.

Edebiyat tartışmalarına katılmaz, teorileri üzerine söz söylemez, şu mısra iyi, şu mısra kötü demezdi. Hatta edebiyat kavgası da etmezdi. Kendine güveni olan, tartışmalara boş veren, gülüp geçen bir mizacı vardı. Bizden yaşlı olduğu için böyle tartışmaları geride bırakmıştır, diye düşünürdüm. Sonra gençlik arkadaşlarını tanıdım, onlarda, böyle tartışmalara girmediğini söylediler.

Eli sıkıydı. Fakat sanatına inandıklarına birkaç kadeh bir şeyler ikram ettiğini duydum. Yemek yedirdikleri de olurdu. Hatta, borç diye, para da vermiş. Kalabalık edebiyatçı toplantılarında bir süre oturur yavaşça, çaktırmadan sıvışırdı, Besbelli, incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalardan sıkılırdı.

Bizim kuşak, giyim kuşamı ile de edebiyatçı olduğunu belli ederdi. Sakal, dar paça pantolon, uzun ceket -bobstil dedikleri- ağızda pipo… Sait bunların hepsine boş verirdi. Kravat bile takmazdı.

Adına ödüller verileceğini, müzeler açılacağını bilse:

“Bu kadar masrafa girmeyin, parasını bana verin…” bile derdi. İnsan yaşamalıydı.(2)

• • •

“Burda kızartma yenmez”, dedim. “Yağı eskidir acı olur.”
“Canım çekmişti, bir patlıcan kızartması iyi olurdu. Yağını tazeletemez miyiz, sözün geçmez mi?”
“Bir deneyelim,” dedim. “Belki geçer.”

Beyoğlu Balık Pazarı’nın arka sokaklarında, küçük bir meyhanede içiyorduk. Krepen Pasajı yıkıldıktan sonra, karaya vuran balık gibi, her biri bir yana dağılmıştı. Gerçi Bayram gibi Çiçek Pasajı’na taşınanlar vardı. Ama nedense Krepen’in yerini hiçbiri tutmuyordu. Dükkanı, sahibi, garsonları, müşterileri, hele müşterileri gökten bir taş düşmüşçesine her şeyi yıkıp dağıtmış, müşterilerde yitip gitmişlerdi. Arkadaşım için her şey yeniydi, eskileri bilmiyordu. Durmadan soruyordu:

“Sait Faik buralara gelir miydi?”
“Bilmem, belki de gelirdi. Onun geldiği yerlerin çoğu yoktur”
“Nerelerdi oralar?”

“Günleri ve geceleri Beyoğlu’nda geçerdi. Sinemalar, kahveler. meyhaneler. Anadolu Pasajı’ndaki Mehdi Baba’nın ocağından tut, Nisuvaz, Petrograt, Moskova gibi yerler… Cumhuriyet, Özcan, Nektar, Tuna, Balkan, Orman, Mustafa’nın yeri gibi meyhaneler… Birinde yoksa ötekinde bulurdun arasan.

“Bunlar gene var mı?”
“Yok sanıyorum, belki bir Cumhuriyet var.”
“Nerede?”
“Şurada, Balık Pazarı’nda çıkınca gösteririm, çarşının içinde.”
“Kimse gitmiyor mu oraya?”
“Gözden düştü, kimse çıkmıyor sanıyorum.”

Sait Faik’in ölüm yıldönümlerinden biriydi. İlkin Oktay Akbal anmıştı. Oktay, Sait’i çok iyi tanıyanlardandı. Meserret’e çıkar, Beyoğlu’nu fırdolayı dönerdi. Elbet Sait’e de rastlayacaktı, orda burda..

Yazarlık yıllarında Sait Faik, bugünkü kadar gözde değildi. Bohemliğinden, avareliğinden, bilgiçlik taslamayışından olacak gözde yazarlar arasında adını anmazlardı. Siyasal olarak Sabahattin gözden düşüp, adı unutturulmaya başlandığında birini çıkarmak gerekiyordu yerine, Sait’i işte o zaman keşfettiler. Sait’te bulunmayan neler yüklediler Sait’e!… Semaver sabahleyin kaynarken, işçiler işe gidermiş, Sait işçileri anlatırmış… Falan filan gibi zorlamalar… Oysa Sait Faik, içinden ne gelirse onu yazıyordu, gizli kapaklı bir yanı yoktu.

Yazıya aşıktı, yazıyla geçinmek istiyordu. Bir türlü de olmuyordu. O yıllarda yazı ile geçinmek kolay değildi. Yazıya para verip alacak yer azdı. Gazeteler de bugünkü gibi kucak açmazlardı edebiyat yazarlarına. Hep bir umut, her bir özlem olmuştur Sait Faik için yazarlık. Şöyle dile getirir:

…Yazı yazmayı iş saydığım için başka iş yapmamaya karar vermiştim. Kim ne derse desin… Yalnız yazımla geçinmek kararını (kimse) kafamdan sökemez.”

Bundan birkaç yıl önceydi, ‘Sait’in bir ölüm yıldönümünde Ada’da (Burgaz’da) tören vardı, ilan etmişlerdi. Kalktım gittim. İskele alanında Sait’in bir büstü, çevreyi süslemişler. Evleri müze olmuş. Birine sordum, yüzüme baktı, eliyle göstererek “Şuralarda bir yer olacak” dedi. “Sokağı dönünce, sen gene birine sor.” Sokağı dönünce, birine sordum, buldum. Benden önce gelenler, topluca müzeyi geziyorlardı. Müze, yani Sait’in anadan kalma ak sıvalı evi. Ahşap, iki kat. Odalardan odalara geçiyoruz. Kağıtlar, dergiler, kitaplar, şunlar bunlar. Pek fazla bir şey bırakmamış ardında. Bu evin içinde yaşadığı, gezindiği, kızdığı. sevindiği olmuştur. Bir sepet var, şapka var, ıslanmış da sonra kurumuş pabuçlar, balıkçı araç ve gereçleri.. Ben buncağızını anımsıyorum. Belki sonradan bulduklarını yeniden doldurmuşlardır.

Burhan Arpad’ın gözlemine göre, bakımsızlıktan nerdeyse bu ev (müze) de çökme tehlikesi geçiriyormuş. Söz aramızda, bakımsızlıktan, birilerine verip de, yıktırıp da, hem turistik bir yer, hem de müze yapmak, başlarından savmak isterlermiş. Arkadaşla Beyoğlu Balık Pazarı’ndan küçük bir meyhanede içerken Sait Faik’i konuşuyorduk. Konuşma bizi, alıp nerelere sürükledi. Patlıcan kızartması istiyordu arkadaş. Gözümün ısırdığı garsona seslendim. Bir koşu geldi. Adını da söyleyerek, “Buyur ağabey!” dedi. Sevinmiştim. Taze yağda kızartılmış, bolca patlıcan kızartması istedim. “Ha! yağ yeni, taze olacak,” dedim.

Gitti, gerçekten taze yağda kızartılmış patlıcanı getirdi. Sivri kızarmış biberler, yağda ezilmiş domatesler de vardı üstünde. Arkadaşım mutlu oldu.

“Buralarda bir de Lefter varmış, orası neresiydi?” diye sordu.

Evet, sokağın köşesinde, küçücük bir dükkan vardı, Lefter işletirdi. Ardıma döndüm, pencereye doğru, Lefter’in sokağında içiyorduk.

“Çıkarken gösteririm onu da…” dedim.
“Bu sokakta mı?”
“Evet, bu sokakta, hemen şuracıkta.”
“Desene Sait Faik’in ruhunun dolaştığı yerlerde içiyoruz, ne mutluluk.” “Öyle,” dedim. “Eğer ruhu gelip buralarda dolaşıyor, dolaşabiliyorsa.”(2)

“Nasılsın, nerelerdesin, ne iştesin?”
“Babama yardım ediyorum!”
“Baban ne iş tutuyor?”
“Boşta geziyor.”

1945’lere doğru Sait Faik’le işte böyle birbirimize yardım ediyorduk. Arkadaşlığımız ilerledikçe iyi yanlarıyla kötü yanlarının nedenlerini de biraz olsun çözümlemeye başlamıştım. Sait öyle kolay anlaşılır kişilerden, kolay kırılır cevizlerden değildi. Birine sigara bile vermekten kaçındığı ne kadar doğruysa, birinin sigarasını, rakısını içmek istemediği de o kadar gerçekti. Bir arkadaşı şakaya getirip de çay, kahve ısmarlamasını istedi mi:

“Hastir ulan!” derdi. “Başka enayi bulamadın mı bu memlekette!”

Çabuk alınır, çabuk kızardı. Kızınca da dudakları titremeye başlardı. Karaciğerinin pürüzlüğü kızartı halinde hemen yüzüne vurur, ya da tersi olurdu Ak pak kağıt kesilirdi benzi, birazcık öfkelendi mi.

Neden sonra anlamıştım, annesinden çok, hem de çok çekindiğini, çekinip utandığı için de para isteyemediğini… Bu duruma düşmemek için de elini sıkı tutmak zorunda olduğunu.

En rahat paralanması kira yoluyla olurdu Sait’in. Ne utanması vardı işin, ne sıkılması… Boğazkesen kesiminde bir evden kira istemeye giderdik, ay başlarında… Üç kez gidip kirayı koparabildik mi, parayı yolda bulmuş gibi olurdu Sait. Bu paranın ilk liralarından mutlaka birkaç kadeh ısmarlar, başarımızı kutlardık.

İçince de sevgilileri gelirdi aklına. Benimle kızlarından konuşmak çok hoşuna giderdi. Üniversiteye giden uzun saçlı, topaç gibi bir sevgilisi vardı. Arnavutköy dolaylarında otururdu. Arada bir tramvaya atlar, belli bir sokağın başında inerdik. Böyle saatlerinde ne suratsızlığı kalırdı, ne pintiliği, ne de öfkesi… Ortaokul öğrencisinden ayrıcalığı kalmazdı. Sonra birden içlenir, daha da çocuklaşırdı. Fransa’da gördüğü bir tiyatronun konusuna atlar, mutlulukların üleşilmesi üzerinde beni de düşünmeye zorlardı.

Severdi annesini. Onun kendisi üzerindeki yargılarına çok önem verirdi. İşsiz adam, para kazanmayan adam durumuna düşmesi, annesince böyle nitelenmesi üzerdi onu, çoğu zaman.

“Yahu, şu kadar kitabım var, her gün okuyup yazarım. İşsiz adam sayılır mıyım ben!” diye yakınır, annesine yapamadığı savunmayı bana karşı yaparak rahatlardı.

Suçluydu annesinin gözünde. Balık pazarında babasından kalan zahireci mağazasını kısa zamanda dağıtmış, kapısına kilidi vurmuştu.

Sait’le hemen her gün buluştuğumuz günlerden birindeydi. Babiali’nin ünlü dergicisi Mahmut Zeki, merdiven başındaki düzeltme odasında kıstırdı beni:

“Abi!”dedi. -Zambak adlı bir magazin çıkarıyorum, yazı isterim senden! Çıkardığı dergiler için ne yazacağımı, yazımın ne boyda olacağını ancak o bilirdi. Orhan Kemal’in dediği gibi yazmak zorunda bırakanlar utansın! İmzasızdır diye katlanırdık bu angaryaya. Herkes Yeni Cami arkasında dilekçe yazamazdı ki… Sağlık sorunu vardı işin içinde. En azdan soğuk sıcak akımına dayanıklı olmak gerekirdi.

“Yazarım Zekiciğim!” dedim. “Hele işin avansı da varsa bir aylığını birden yazarım! Yeter ki dergi çıksın!”
“Sen yazarsın yazmasına da… Şeye yazdırabilir misin?”
“Orhan Kemal’e mi?”
“Canım, o da kolay… İş Sait Faik’ten hikâye koparmakta… Bir denersen belki verir. Ben istersem, vermez!”
“Yani ben mi isteyeceğim.”
“Bir zahmet gideceksin Burgaz’a…”
“Gider, bir söylerim.”
“On kağıt yeter mi, yolluk.”
“Sen on beş yap da bir iki bardak şarapla çıkaracağın dergiyi ıslatayım!”Canım, Sait seni boş çevirmez!”Peki Sait’e ne vereceksin, onu söyle önce!..”
“Yaşar Nabi’den on kağıt alıyor, değil mi?”
“Evet, ama senin dergin yarı çıplak… Üstelik de imzasıyla yazacak.”
“Yirmi nasıl?”
“Çok az, razı olmaz!”
“Otuz?”
“Sen otuz beş yap da, bir ellilik ver bana, on beşi de bana kalsın!”
“Ama alıp geleceksin hikâyeyi!”
“Alır gelirim!”

Pazara rastlattım Burgaz yolculuğunu. Zeki, parayı tam gideceğim gün verecek kadar zekiydi. Üç lirasıyla İstasyon Meyhanesi’nde bir torik plakisiyle Mutuk şarabına yatırıp çıktım yola.

Hava tam güvertelikti. Burgaz’a kadar ne torik plakisi kaldı, ne Mutuk şarabının sarhoşluğu… Sait’i yakası yamalı balıkçı gömleğiyle olta bağlarken yakaladım, köşkün bahçesinde. Çevremizde hırlayıp duran köpeğini susturduktan sonra:

“Yemekten sonra balığa çıkacağım da..” dedi. “Ne var, ne yok, Babıali’de…”
“İyilik sağlık!”
“Patronun düğüm çözdürüyor mu?”

“İşler kesat da büsbütün huysuzlaştı. Verdiği yüz lira aylığı hak edeyim diye pösteki saydırıyor. Bir iki dergi çıksa da beş on kuruş çıkarsak.. Bak Saitçiğim, Zeki varya, Mahmut Zeki, yazı istiyor senden, bir dergi çıkarıyor da.”

“Hastirsin ordan, ne yazısı!”
“Canım, hikâye istiyor!”
“Hem de imzalı, öyle mi? Kepaze olayım, dergisine yazayım da…”
“Canım bu sefer yaldız kapaklı, şık bir dergi olacak. Biraz da sanata yer verecek”
“Ne dergisi, adı ne?”
“Zambak!”
“Gördün mü ya! İyi ki Kaymak Tabağı değil! Yazmam o dergiye ben!..”
“Ama hikâyene Yaşar Nabi gibi on liradan paha biçmiyor. Sana tam otuz beş lira yolladı benimle!”
“Hem de peşin öyle mi?”

Çıkardım otuz beş lirayı cebimden. Elli lirayı bozdurmuş, onunkini içiçe koyup hazırlamıştım. “Al!” dedim,

“Güle güle harca! Hikâyeyi de hemen ver! Al da gel dedi bana!”

Elini uzatıp parayı alamıyordu.

“Al yahu, şunu!” dedim.

Tatlı bir gülüşle: “Koy onu cebine!” dedi.

Hikâye vermeyecek diye korkmuştum.

“Şimdi yemeğe çağıracaklar,” dedi. “Bir de annemin misafiri var. Aldırma sen!.. Otururuz masaya.. İçki yok haaa!..”

“Yok, peki ama… Sen şu parayı alsan da…”

“Dur, patlama!.. Bu hikâye işini sen yemekte yeniden aç! Parayı çıkar, masanın üstüne koy!.. Yeni çıkacak bir dergi için hikâye istiyoruz, diye başla!”

“Anladım Saitçiğim! Hiç merak etme!.”

“Dur, sana hikâyeyi getireyim önce… Yeni yazdım”

Gitti getirdi. Adı “Kırlangıç Yuvasındaki Kız” .

“Yahu bu eski harflerle!” dedim.

“Canım, yeni harflere çevirir, öyle verirsin sen de!”

Yemeğe oturduk. İlk yemeği bitirip de, hizmet eden evlatlık ikinci tabağı önüme koyunca:

“Saitçiğim,” diye başladım, “beni yeni çıkacak olan bir derginin patronu gönderdi, selamları var. Bu ilk’ sayı için bir hikâye rica ediyoruz. Eğer kırmayıp da verirsen…”

Utana sıkıla cebimden parayı çıkarıp masanın üstüne korken:

“Otuz beş lira gönderdi, buyur!”

Tam bu sırada öyle bir öksürük gırtlağıma yapıştı ki… Sanatoryumdan yeni çıktığım halde. öksürük kesilmemişti. Mendil aradım, cebimde yok… Kalkmak istedim, ikinci yemek yeni konmuştu önüme, kalkamazdım. Zor tutum kendimi. Bir daha da ağzımı açmadım. konuşmak için.

Yemekten sonra bahçede kahvelerimizi içerken:

“Aferin!” dedi. “On numara! Doğrusu iyi kıvırdın! Çok güzel! Anlasın oğlunun bir baltaya sap olduğunu artık! Yazılarının para getirdiğini! Annem çok beğenmiş seni! Çok mahcup çocuk diyor, mahcupluktan yemeğini bile yiyemedi…”

Şişinerek cebinden çıkardığı paranın beş lirasını Kulağından tutup uzattı bana:

“Al şunu!” dedi. “Yol parası yaparsın!”

“Hadi ordan!” dedim. “Eloğlu bizim yolluğumuzu on beş liradan hesaplıyor, hem de peşin olarak…”

Ne kadar zorladıysa da almadım. O da şaştı bu işe.

Eee… Biraz da şairlik ‘var sende.

Ne demiş pirimiz Fuzuli:

“Fakir padişah asa, geda-yı muhteşemem”

Yani: Padişah kadar fakir, görkemli bir dilenciyim!

Gününe göre, hiç belli olmaz!(3)

• • •

Türk edebiyatının değerli hikâyecileri benim sıradan arkadaşım olmuştu. Önce Sait Faik… 1939’dan beri çok yakından tanıdığım bir yazardı. Belki, Adapazarı’ndan İstanbul’a geldiğim için yakınlık göstermiş olabilirdi bana, ortaklaşa, tanıdığımız dostlar vardı. En Kısa zamanda arkadaşlarım arasına girmişti Sait. Ben böyle diyorum ama, onun arkadaşlık dostluk sınırları nerden başlar, nerde biterdi kimse bilmezdi ki.

“Hastir Ian”la karışık konuşmalarını dostlarıyla mı yapardı, sevmedikleriyle mi? Kim çıkabilirdi içinden.

Orhan Kemal, dalına basmakta en başta gelen yakınlarındandı.

“Ulan!” diye başlardı, “Kaşlarının kılı ağarmış, bir baltaya sap olamamışsın! Ulan senin sınıfındaki beyzade muharrir müsveddeleri, Sefir-i Kebir olarak Paris’Ierde; Londra’larda yaşamış. Sen Babıali’lerde sürtüyorsun!.. Eski bir pardösü sırtında muharrirlik numaralarındasın!.. Aç gözünü de adam ol, bir koltuk peyle kendine vakit geçirmeden!”

“Hastir lan! Sen kendine bak, hikâyeciliğin de yazarlığın da içine tükürdünüz. Ulan hikâye ile ekmek parası mı kazanılır be… Kendine sağlamca bir iş bulamaz mısın Balık pazarında! Üç kuruş otuz para alacaksın da çoluk çocuk geçindireceksin, öyle mi? Ulan sen bu işin üzerine düştükçe onları fiyat kırmaya zorluyorsun!”

“Hep sizin gibi Bihruz Beyler yüzünden!… Faik Bey’in döküntüleriyle kırk yıl yaşarsın daha! Al voltanı Babıali’den de Burgaz’da pantolon balığı yakala!”

Tophane’deki Sıkıyönetim Cezaevinden yeni çıkmıştım. Sait’in Medarı Maişet Motoru yeni toplatılmıştı. Ona kalırsa ha bugün, ha yarın içerdeydi. Hem de benim çıktığım cezaevine atılacaktı. Bilmeliydi cezaevi yaşamını. Onun keyfini kaçırmamak için kimi gerçekleri allayıp pullamam, sorularını geçiştirmem gerekiyordu.

Daha önceki yıllar da Sait’in belalısı Cahit Irgat’tı. .Orhan Kemal İstanbul’a gelmemiş daha. Bir yılbaşı gecesi Galatasaray’da erkenden toplanmıştık. Sait Faik hemen ilk kadehlerde:

“Ne biçim şairsiniz!” diye topumuzu birden suçlamaya kalkışınca; çevremdeki Niyazi Akıncıoğlu’yla Kadir’ e doğru:

“Ne söylüyor, duymuyor musunuz?” diye seslendi Cahit Irgat. Bizde bir kıpırdama olmadığını görünce fırladı Sait’in karşısına, kaldırdı onu yerinden. Burun buruna geldiler meyhanenin ortasında.

“Sözünü geri al!” dedi Cahit. “Dil uzatamazsın bize, anladın mı! Burjuva çocuğu değiliz senin gibi.”

“Ne ‘çocuğusunuz?”

“Gösteririm sana şimdi ne çocuğu olduğumuzu!” Sait bütün öfkesine karşın daha soğukkanlı görünüyordu:

“Ne yapacaksın?” dedi. “Vuracak mısın yani?”

“Senin gibi korkak değilim ben” Vurmak için yapılan hazırlıklar tamamdı Cahit’te. Jestler mimikler… Sait aynı soğukkanlılıkla:

“Yani,” dedi, “boğuşacak mıyız herkesin ortasında?”

Kimler yoktu ki masamızda! Bayağı bir yılbaşı şöleniydi bu. Cahit’in sözlüsü Mina Hanım bile oradaydı.

“Boğuşacağız,” dedi Cahit lrgat. “Sen kim oluyorsun şairlere dil uzatacak!” Hadi boğuşalım öyleyse, ne duruyoruz! Cahit ikinci hamlesini yaptı, kolunu bile kaldırdı, gelgelelim vuramıyordu. Sait’te kavgaya girmiş durum yoktu, biraz horozlanıyorsa da, ancak durumu kurtarmak içindi bu çabası.

Kavgayı Sait başlatmıştı ama tadında bırakmak istiyordu. Korktu demesinler diye de oturamıyordu yerine.

“Hadi!” dedi Sait. “Vuracaksan vur ulan!” dedi,

“Ne Darülbedayi numaraları yapıp duruyorsun!”

Masamızdan bir gülmedir patladı. Cahit, Sait’e kızacak yerde öfkeyle gülenlere baktı. Daha çok da bizden yana. “Değer mi sizin için kavga etmeye!” der gibi geriledi.. Geçti Mine Hanım’ın yanına oturdu.

Sait, kitabının toplatıldığı o sıkıntılı günlerinde düzenlediği sorularla bilgi edinmek isterdi benden:

“Pekiii,” derdi, “canın içmek isteyince ne yapardın cezaevinde?”

“Hiiiç… Dayardım verdikleri matarayı ağzıma, ağustos sıcağında kaynamış terkosu çekerdim!”

“Yaşanmaz bu cezaevinde be!” Kimse gönüllü gitmez oraya, alıp götürürler Cahit’ler, Orhan Kemal’ler olsa:

“Beyzade” derlerdi ona. “Kitabı yazarken düşünseydin bunları! Sen kim Medarı Maişet Motoru’nu yazmak kim! Senin durumundakiler Madrid’e elçi olarak giderler!

Belki kendisine böyle takılmadığım için aramız her zaman iyiydi onunla.

Maya Galerisi yeni açılmıştı. Efkarlı günlerinden biriydi Sait’in:

“Haydi” dedi, “seninle Adalet Hanım galerisine gidelim! Birkaç adam görürüz!”

Adalet Hanım, kapıda karşıladı bizi. Sait Faik’in bir şiirinde geçen “Çirkin sevgilim” sözünü kendine mal ettiği için ayrıca bir yakınlığı vardı ona. Bizi bir topluluğun içine götürüp bıraktıktan sonra kendisi yeni gelen konukların arasına karıştı.

Fikret Ürgüp, Behçet Necatigil hanımlarıyla bizim karıştığımız topluluktaydılar. Henüz sergilenen resimlere bile göz gezdirmeye vakit bulamadan Babıali dedikodularının içinde bulmuştuk kendimizi.

Sait’i o günlerde Yaşar Nabi’ye göndermiştim, Meserret Kahvesi’nden. Kahvede Varlık’tan aldığı telif ücretlerini hesaplamış, her kitabına ortalama yüzle yüzelli arası bir para düştüğünü çıkarmıştık. Ben:

“Düpedüz sömürü bu!” deyince.
“Ne yapayım yani!” diye sormuştu.
“Gider sömürüldüğünü söyler, istersin hakkını!”

Bu işi, kendim yapabilir miydim, o da başka bir sorun.. Çabuk fitillenen Sait, hemen kalkmış üç beş adım ötedeki Varlık Yayınevi’nde Yaşar Nabi’yi yakalamıştı. Çok geçmeden elinde 400 lirayla dönmüştü kahveye. Çocuk gibi seviniyordu. Paradan çok, kazandığı başarıydı onu sevindiren.

“Nasıl oldu?” dedim.

“Söyledim!” dedi. “Olmaz böyle şey dedim. Bir makbuz çıkardı. Baktım, ‘İkinci baskısı yapılacak bir eserinin karşılığı olarak’ diye bir şeyler yazdı. İmzaladım, aldım parayı.”

Bu parada bir hakkım olduğunu düşünerek mi, yoksa öğretmenlikten uzaklaştırıldığımı gözönünde tutarak bana acıdığından mı, kendi başarısını ödüllendirmek için mi, ne geçirdiyse yüreğinden:

“Al şu otuz lirayı,” dedi. “Daha fazlasını veremem. Paris’ e gideceğim. Para lazım bana”

Maya Galerisi’ndeki köşemizde bunları konuşuyor, Babıali sömürüsünden söz ediyorduk. Sanıyorum Behçet Necatigil:

“Yaşar Nabi’nin oğlu da hastaymış,” diye bir haber attı ortaya. Sait konunun suçlamalı havasından henüz kurtulamadığı için yüksek perdeden bir yorumlamaya geçti:

“Demek bizden kazandıklarını doktora veriyor!” dedi. “Ne olacak, ilahi adalet!”

Adalet Cimcoz, çevresindeki konuklarının arasından seslendi Sait Faik’e:

“Heeey! Orda kafa kafaya verip çekiştirmeyin beni!”

• • •

Sait Faik, Beyoğlu’nda, çokluk ikindi üstleri görünür.

Gece yarılarına değin de ordan çıkmaz.

Bir kahveye dalar. 15-20 dakika. Sonra başka bir kahve, bir meyhane, bir sergi, geceleri sinema, pek pek bir tiyatro ya da. Yine bir meyhane. Bu süre içinde de İstiklal Caddesi’nde bir sürü gitmeler, gelmeler. Avuç dolusu votka.

Anadolu Pasajı’ndaki Mehdi Baba’nın çayevinden Nisuaz; Petrograd, Moskova’ya değin girip çıkmadığı kahve, Nektar’dan Tuna, Balkan, Orman, Cumhuriyet, Özcan’a değin uğramadığı meyhane kalmaz. Kimi günler de, alasabah İstanbul’u fellek fellek dolaşmaya çıkar, Beyazıt’ta havuzun başına tünemişse “Havuz Başı” öyküsünü, Boğaz’a sarkmışsa “Menekşeli Vadi”yi, Yedikule’den dışarı çıkmışsa “Sur Dışı Hayat”ı yazar. Bu ara yolda, sinema önünde, otobüste, köprü üstünde, vapurda Yüksekkaldırım’da, Gülhane Parkı’nda ne bileyim bir dükkânda ya da İstanbul’un en kıyı köşede kalmış bir yerinde rastladığı insanları da kollarından tutup öykülerine sokuşturur.

Cumartesi, pazarları ise adacığına sığınır. Kendi köyünü kendi köyünün insanlarını, balıklarını, Sivriada’nın Kaşıkadasıyla giriştiği komşuculuk oyununu anlatır.

Nedir, bu öyküleri düzmek için yanaştığı her insana hemencecik el atmaz, onları, kavun alıyormuş gibi iyice tartar, koklar ve öykü olabilecek bir yan bulduktan sonra onlara kucak açar. Çünkü ona göre her insanın içinde öykü bulunmaz. Yazara düşen iş, içinde öykü taşıyan insanı kıstırmaktır. Bir kez kıstırdıktan sonra da elini uzatıp onun içinden öyküyü çekip çıkarmaktan başka bir iş kalmaz.

Sait, bu öykü anlayışını bir gün Çiçek Pasajı’nda Tahir Alangu’nun da bulunduğu bir toplulukta çok canlı bir biçimde dile getirir. Sait’in fokur fokur kaynadığı günlerden biridir o gün. Tahir Alangu ve arkadaşlarına: “Ne cıbıl heriflersiniz siz, size bir ıstakoz ısmarlayalım da mideleriniz bayram etsin!” sözünü bağışlamıştır. Sonra da Pasaj’ın o ünlü ıstakozcusunu çağırıp ıstakoz ısmarlamıştır. “İyi olsun ha!” demeyi de savsaklamamıştır. Istakoz gelmiş, Sait bıçağı eline almış, hayvancağızın şurasını burasını tırtıklamıştır:

– Yaramaz bu, daha iyisini getir!

Istakozcu söylenecek olmuştur. Ama Sait:

– Parasıyla değil mi? İyi olacak!

Yeni gelen ıstakoz da aynı biçimden inceden inceye gözden geçirilir:

– Haa, bak bunda iş var!

Sait elini kolunu sıvayıp ıstakozu çıtır çıtır da kırmıştır.

Koca, koskoca bir tabak dolusu bembeyaz et de salına salına ortaya çıkmıştır.

Kendisinin gevezelik ettiğini sanan, ama bir kayık tabak istakoz etini karşılarında görünce şaşıran Tahir Alangu’ya şöyle de demiştir:

– İşte böyle. Kimi insanların içi koftur. Hiçbir şey çıkarılamaz. Kimileri de işte böyle doludur. Öykücülük işi bunu bulmaktır.

Nedir, Sait, bir başka gün Eptalafos Kahvesi’nde öykülerini nasıl yazdığını merak eden bir delikanlıya:

– Körükörüne yazarım demekten çekinmeyecektir. Sonra da:

– İşte, sözgelişi, şimdi bir öykü yazıyorum. Hem adını bile koydum.

Sait bu söz üzerine delikanlının:

– Demek ilkin adını koyarsınız? diye sormasını bekler. Delikanlı böyle bir şey sorsa Sait:

– Yok, ama, bu ad hoşuma gitti de… karşılığını yapıştıracaktır. Olmaz böyle bir şey. Sait, delikanlının, hiç değilse, yazmakta olduğu öykünün adını sormasını bekler. çünkü bunun da karşılığı hazırdır:

– Eptalafos Kahvesi! Kahveyi de at. Yalnızca Eptalafos da olur.

Gelin görün ki, delikanlı bunu da sormaz. Ama bir ara şöyle bir şey demeyi uygun bulur:

– Demek böyle yazarsınız siz öyküyü?
– Nasıl?
– İlkin adını korsunuz. Sonra bir kez kurar. hop sonuca gidersiniz.
– Yok yahu! Öyle yapmam. Doğrusunu ister misin, ben öykünün nasıl yazılacağını da bilmem.

Bu delikanlı dediğimiz kişi bizim karikatürcü Ferruh Doğan’dan başkası değildir. Şu ana değin adını gizli tutmamız okurlarımızın merakını ayağa kaldırmak içindir. Ferruh, o yıllarda Beyoğlu’nda; Balıkpazarı’nda Lambo meyhanesinin bulunduğu sokakta oturmaktadır. Zaten o, oldum bittim Beyoğlu gök kubbesi altında soluk alıp soluk vermiştir. Gözlerini de dünyaya Beyoğlu’nda Piremehmet Sokağında açmıştır. O günlerde Cumhuriyet gazetesinde ressam olarak çalışıyordur. Söz konusu günün sabahı ki 15 Mayıs 1950 gününün ta kendisidir. Nevizade Sokağı (eskiden Kilise Sokağı) 33 numaralı evinden aheste-beste çıkmış, her zamanki gazetecisinden Barış dergisinin üçüncü sayısını -ki onun kapağında da Fransız ressamı Courbet’ten bir şeyler vardır- aldıktan sonra Balo Sokağındaki Langırt Salonuna -şimdiler Japon Mağazası- damlamıştır. Raslantıya teşekkür olunur ki, oraya, azıcıktan sonra Sait Faik de düşer. Ferruh, Sait’i görünce fırsatı yitirmek istemez. Koca öykücüye yaklaşarak kendini tanıtır. Sait, öykülerine tutkun bu körpe karikatürcünün konuşmasından pek memnun kalmıştır. Bu yüzden, Ferruh’la birlikte Büyük Caddeyi arşınlayıp Eptalafos Kahvesi’nin önüne geldiği vakit de ona:

– Girip oturalım mı? diye sormuştur.

Sait’in, bin konuşup, bin yaşanabilmesi için Eptalafos’un İstiklal. Caddesi’ne bakan merdivenlerini tırmanması ve istiklal Caddesiyle Sıraselviler kavşağındaki kahvenin ön masalarından birine kurulması gerekir. Hem de Taksim Meydanıyla Atatürk heykelini görecek biçimde. Bu, aşağıdaki insan ve taşıt selinin sağa sola kaçışını kolayca seyredebilmek içindir. Bunda belki, kahvenin, Sıraselviler yönünde, tam karşısına gelen Taksim Sineması’nın büyükten büyük afişini boyuna dikizlemekten kurtulmak düşüncesi de vardır.

Sait buraya gelirse kuşluk vaktinde gelir. Çünkü o öykülerini, çokluk sabahları yazar. Öte yandan Eptalafos’un Eptalafos oluşu da tam bu saate rastlar. Eh, Sait’in buraya gelmek için böyle bir saati kollayacağı da pek doğaldır.

Eptalafos’a tam bu saatte gelineceğini Salâh Birsel de bilir. O yıllar Parmakkapı’da küçük bir pansiyon odasında yatıp kalkan Salah Birsel pazar sabahları buraya postu atmaktan büyük sevinçler toplar. Daha sonraki yıllarda Birsel bir gün buraya Edip Cansever’le gelecek, ona davudi, ama kısık davudi bir sesle “Davul-Zurna” şiirini okuyacaktır. Çünkü bu bir sır değildir. Birsel’in “Davul Zurna” şiiri burada yazılmıştır. Yazılırken de İzmir Kordonu düşünülmüştür.

Festivale bakın! Edip Cansever de o günden sonra Birsel’e her rastlayışında bu şiirin bir dizesini yineleyecektir:

Ah iç gıcıklayıcıdır sabahları yale!

Eptalafos’tan açılmışken bu kahvenin 1950’lerden sonra zaman zaman Baylan topluluğunu, Attila İlhan ve arkadaşlarını barındırdığını da söylemeliyiz. Bunlar arasında Turgay Gönenç de vardır. Epistalafos Kahvesi’nin tarihi içinde Fahir Onger’in, Behçet Necatigil’in, Fazıl Hüsnü’nün. Oktay Akbal’ın, Nahit Ulvi’nin, Salim Şengil’in adlarına da rastlanır. Hem de büyük harflerle. Adı iri puntolarla yazılan bir yazar da Leyla Erbil’dir.

Ama şimdilerde Eptalafos Kahvesi baştanbaşa yanıp kül olduğuna göre, vay benim köse sakalım, biz yine Sait’e dönelim.

Sait’in burada Ferruh Doğan’a verdiği karşılığın temelinde yüzde yüz alçak gönüllülük yatar. Bu gönülsüzlük Sait’in bütün konuşmalarına yön verir. Gerçi, kimi zaman bu deyişlerde bir benbenlik kokusu da sezilir ama bu, pek üzerinde durulacak bir şey değildir. Doğrusu o, büyük bir yazar olduğunu belli etmekten pek ürker. Onu görenler bir balıkçı, bir at hırsızı, bir kestane kebapçısı, bir boyacı, bir emekli memur, bir garson, bir çöpçü, bir sarhoş, bir aylak sanabilir, ama yazar olduğunu hiç mi hiç çıkaramaz. Oysa, Alangu’ya dediği gibi günün 24 saatini edebiyat adamı olarak yaşar.

Bir balığın gözünü andıran iri patlak gözleri vardır. Daha doğrusu, kendisine bakanlara bir balığı düşündürtür. Abidin Dino bir karikatüründe hanos mu, sinagrit mi, kefal mi işte onlardan birini hatırlatan bu pörtlek gözleri çok ustaca çizmiştir. Gözlerinin çevresinde -şakaklara doğru- bir takım çizgiler de vardır. Ne ki, bunlar hayatında çok güldüğünü değil, güneşe çok baktığını, bakarken de mavi gözlerini kıstığını anlatır. Yüzünün bütününden çıkan anlam ise, onun, içi tedirgin biri olduğunu ortaya koyar. Sait, “Havada Bulut” öyküsünde bunun, sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, okumuşların tedirginliği olduğunu açıklamıştır.

Gülerken çokluk ağzını açmaz, burnundan kesik kesik ve hızlı hızlı soluklanarak güler. Bu yüzden de bu gülüşler bir otomobil tekerine hava basan pompanın hihihi-hihihi’lerini andırır. Bunu kimi zaman, eleştirilerini ya da “Ulan Kerata”diye başlayan takılmalarını sulandırmak için de kullanır.

Samim Kocagöz onu şöyle anlatır: “Öyle çok laf etmesini sevmezdi. Hep işlerin alayında görünürdü. Ama onun sanat üzerine konuştuğunu, dahası, bilimsel konuştuğunu yakın arkadaşları çok iyi bilirler. Ancak karşısında biri olmalıydı konuşması için. En az beş on duble bira içmeliydi.”

Bu gözleme Celal Sılay da katılır: “Kant ile Comte’un övülüp yerildiği masalara gelir, lafın en çetrefil noktasında birimizin dizine bir sille indirir: ‘Hadi kalk lan dolaşalım’ der. Topluluktan ayrılır ayrılmaz: ‘Ne laflar be! Of be, of be yahu!’ derdi. Kant’ı tanımaz mıydı? Ruhunu bellemişti onların. Sırası düşünce, bir hamlede, adamın başını döndürürdü.”

Sait’in tanımadığı insan yoktur. Caddede yürür, kahvede, meyhanede mayalaşırken boyuna sağa, sola merhabalar yağdırır. Bu selamlardan herkes, işportacılardan tutun da kolacı çıraklarına değin bütün o küçük insanlar topluluğu, o yaşamlarını elleriyle kazananlar, o bir gün çalışmasa aç kalan işçiler, çocuklar, yaşlılar, sakatlar, fahişeler, ozanlar yani o halkın ta kendisi olan yaratıklar nasibini alır. Sait bu selamlarda o canlı ve gerçek kişilere sanki şunu söylemek ister:

– Ben de sizdenim ha! Benim sizden ayrılan bir yanım yok. Şimdi önümdeki şarap şişesini bitirmeye çalışıyorum, ama bu da benim işim. Yazarlık işi. Şunu belleyin: Gerçek sanatçı halktan değişik bir yaratık değildir. O da günlük ekmeği ardından koşan gündelikçinin alınyazısını taşır.

Sait’in bir yanı da, olur olmadık şeylere kızmasıdır. Nedir, kızgınlığı çabuk geçer, küskünlüğü de uzun ömürlü olmaz. Bu küskünlüklerden birini Orhan Kemal anlatır bize.

Bir gün iki yazar Parmakkapı’da karşılaşmışlardır. Bir süredir, bir tartışmadan ötürü araları şeker renktir. Orhan Kemal yolunu değiştirmek isterse de yapamaz:

– Merhaba.

Sait de belki yolunu saptırmayı geçirmiştir aklından. O da yapamamıştır:

– Merhaba.
– Nasılsınız?

Sait pompalı kahkahalarından birini atar:

– Teşekkür ederim efendim. Siz nasılsınız?

Sonra da Orhan’ın koluna girer:

– Bok. Nasılsınızmış… Bu ne kibarlık?

Küskünlük işte o an bu küfürlü deyişle ortadan kalkıvermiştir. Ama bu büyünün gerçekleşmesinde küfrün gücünü de kabul etmek gerekir.

Sait’te küfürün bini bir parayadır.

“Beyefendi”li konuşmaya başladı mı, başlamadı mı? Dikkat! Biraz sonra bu soylu sözcüklerin yerini en yakası açılmadık küfürler alacaktır. Yalnız şu da unutulmamalı: “Ulan kerata” sözü onun sözlüğünde, “İki gözüm!”, “Cancağzım!” anlamlarına gelir. Denilebilir ki, o sevmediği insanlara sövmez. Bir gün Burgaz’da Bedri Rahmi ile arkadaşlarını da pırıl pırıl kalaylamıştır. Ama bu pek nedensiz değildir. O gün plajda yüzerken dünyanın en namussuz balığı dragonya gelip Sait’i ısırmak saygısızlığında bulunmuştur. Yoo, acele etmeyin, dragonya da, Bedri Rahmi’den önce kendi payına düşeni bol bol almıştır.

Bedri Rahmi’den açılmışken onun Sait’le Sivriada yolculuğunu da şuracığa kıstırmalıyız. Doğal ki Sait, daha motor Sivriada’ya yanaşır yanaşmaz kalaya başlamıştır. Bu kez küfrün nedeni Sait’in kıyıda 4-5 martı ölüsü görmüş olmasıdır.

– Dün vurmuş olacaklar. Dün buraya bir sürü yabancı geldi. Tabancalarını tecrübe etmişler…

Uzatmayalım, balıklar tutulur. Kıyıda güzel bir ateş yakılarak kızartılmaya başlanır. Yanlarında rakı, meyve filan da vardır. Oturup balıkla rakıları -bunları sonradan Bedri Rahmi anlatacaktır- devirmeye koyulurlar. Gelgelelim o yıllar Sait’in içkiye arka döndüğü yıllardır:

– Ben sıkıldım, döneceğim.

Sait’le birlikte gelenler bozulur buna. Ama Sait’e yine de eyvallahı basarlar. Aman ne o? Hava patlamıştır. Balıkçılar:

– Yapma be Sait beyciğim. Kırk yıllık balıkçıyız. Böyle havada biz bile yola çıkamayız, Hiçbiriniz doğru dürüst kürek çekmesini beceremiyorsunuz. Başınıza bela çıkaracaksınız. Deniz sabaha doğru düzelir, öyle gidersiniz.

Sait dinler mi? Gecenin on birine doğru yola çıkarlar. Bedri Rahmi’ye göre motoru gören, içindekilerin yürekliliğine parmak ısırır.

Sabahın üçüne doğru Burgaz’a varırlar, topu da sırsıklamdır. Burgaz’a gelmeden önce bir ara Sait karanlıkta doğrulur. Bütün sesiyle Bedri Rahmi’ye:

– Yahu önüne baksana! Koskoca geminin tam göbeğine gitmenin anlamı var mı?

Bedri motoru büyük bir çabayla çevirir. Oysa Sait’in gördüğü Süreyya Paşa plajı dolaylarında parlayan güçlü bir ışıktır.

– Vayanam vay, sen buraları böyle bilirsin ha!

Yer yarılmış, Sait yerin dibine geçmiştir: – Uzun etme be birader. Birdenbire o ışığı burnumuzun dibinde bir gemi ışığı sandım. Herkesin başına gelir.

Sait’in evine ayak bastıkları vakit annesi Makbule Abasıyanık’ı uyanık bulurlar:

– Biz sana geceyi adada geçireceğiz dedik ya! Makbule Abasıyanık oralı değildir:

– Ben döneceğinizi pekala biliyordum. Ama bu havada nasıl becerdiniz, hala şaşıyorum.

Makbule hanımın bu sözü Sait’in annesinin yamacından hiç mi hiç ayrılmadığını, ona çokça bağlı olduğunu ve çocukluk dünyasından iyice silkinemediğini anlatmak bakımından önemlidir. Sait’in annesiyle çekilmiş fotoğraflarına bakın, onun anası yanındaki ezikliğini hilafsız görürsünüz. Kemal Bekir, Burgaz’daki evlerinde, Makbule Hanım odaya girince, Sait’in saygıyla ve usulcacık toparlanıp ayağa kalktığını ve sonra annesi konuşurken onu büyük bir hayranlıkla dinlediğini anlatır.

Nedir, bu eziklik istenilen, yitirilmesinden korkulan bir ezikliktir. 1951 yılında karaciğerine baktırmak için gittiği Paris’ten beş gün içinde dönmesi biraz karaciğerinden parça alınacağı korkusundan, biraz da annesinden uzak kalmanın verdiği şaşkınlıktandır.

Sait’in anasına bağlılığının başlıca nedeni içe kapanık bir insan olması, yalnızlığı kendine yaşam biçimi olarak seçmesidir. Onun insanlardan, kalabalıktan hoşlanması da aslında bu yalnızlıktan zaman zaman kurtulma isteğinden ileri gelir. Ama o, kalabalık arasında bile yapyalnızdır. Naim Tirali onun beş günlük Paris serüveninde bu yalnızlığı çok iyi dile getirir ve Paris’teki kalabalık ve gürültünün onu korkuttuğunu açıklar. Doğrusu Sait, içindeki insanla, dışardaki yüzler, binler, milyonlar arasında bir denge kuramamış ve galiba kimi zaman da dengesiz olduğunu düşünmüştür.

Paris’ten ayrılırken Naim’e verdiği Lüzumsuz Adam’ın ilk sayfasına şunları yazacaktır: “Paris’teki anlaşılmaz günlerin çözümünü sana bırakıyorum. Anlayabilirsen anla. Yine Naim’e armağan ettiği Havada Bulut’a yazdıklarıysa şöyledir: “Yaptığım deliliğe ne zaman ah vah diyeceğimi bir kestirebilsem, o zaman Paris’te beş günün romanına başlardım.”(4)

• • •

Sait Faik’in ölümünden önce yayımlanan son hikâyesi: “Kavun içi” bir çığlık, “zehir yeşili” bir son nefes sanki. Nazım, Şeyh Bedreddin Destanı’nda, bir ara “Tükürmüşüm kafiyenin içine” der, söyleyeceklerini düzyazıyla söyler ya, Sait Faik de “Kalinikhta”da.

“Tükürmüşüm hikâyenin içine!” diyor, son nefesini verir gibi son sözlerini “veriyor”: Köpekler konuşuyor, insanlar havlıyor, kulağının dibinden bir ırmak akıyor, biri “Canımsın” diyor, öbürü cevap vermiyor ama elinin üstündeki damarlar bir dostluk denizine akıyor, soğuk kandil kandil sarkıyor, Barba Stanco, Sivriada, yıldızlar, balık kokusu, kahve fincanına düşen sabah yıldızı, boşlukta bir direğe konan martılar, son hikâyelerinin bitmez tükenmez saçları kara, gözleri kara, kaşları kara Yani’si! “Yani, Yani be! Hey Yani, Kara Yani! Hey Beykozlu laternacı Panayot’un torunu kara gözlü dostum Yani! (…) Sen Yanaki! Dostların en koyusu! Arkadaşların içinde ölümden sonra en sonuncusu! (…) Düşün Yanakimu beni. Bin, bir yıldızın sırtına. Adaların içinde bir Burgaz adası vardır. (…) Ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan. (…) Oturmuş seni düşünüyorum. Seni düşünüyorum Yanaki. (…) Ben seni düşünüyorum Yanaki. (…) Sen yeşil zeytini neden yemedin? Omonya meydanındaki Ekselsiyor kahvesinin garsonu, ‘Kalinikhta Kiryos’ diyor bana. Benden de bir Kalinikhta sana. Panco!”

Sait Faik, sanki, dünyaya iyi geceler diliyor kendi karanlığına çekilirken…(1)

Kalın Sağlıcakla

Selçuk Özarmağan

Kaynaklar

1.Feti Naci, Bir Hikayeci: Sait Faik Bir Romancı: Yaşar Kemal, Gerçek Yayınevi, 1990, İstanbul.
2.Mehmet Kemal, Acılı Kuşak, De Yayınevi, 1985, İstanbul.
3.Rıfat Ilgaz, Yokuş Yukarı, Çınar Yayınları, 1987, İstanbul.
4.Salâh Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Sel Yayıncılık, 2009, İstanbul.

Simurg Dergisi Sayı 1 / Endokrinolojide Diyalog Dergisi Özel Eki

 
Ben hergeleyi görmüşümdür için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Temmuz 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Bir Sonbahar Akşamı

Nedir bu kuş, bilmem ki? Sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda yapraklar konuşur. Lodoslu İstanbul denizi ne baş döndürücü şeydir! Bir lodoslu günde vapura atlayıp her ipin, her madenin ıslık çaldığı bir vapurda Adalara gidip gelirim. Akşamüstü bazen Köprü´nün ortasında durup Sultan Selim´in arkasındaki bulutlarda kırmızı rengin oyunlarını seyrederken, bir sahra vahasında muazzam bir şehir, bir eski Bağdat, bulutlardaki deniz muharebesini seyrederdim. Tramvaylar o şehri taşır, vapurlar o bulutlar şehrinin muhariplerini götürür, biz, bu hakikî şehrin sakinleri, tiyatro seyircileri gibi sessiz, âdeta geçenler bile durmuş gibi olur, seyrederiz.

Minareden minareye asılı kırmızılıklar, portakala, Trabzon hurmasına benzer yemişler sarkıtan sonbahar akşamlarında ben bıldırcını hatırlarım. Hepsini, bulutlardaki eski Bağdat´ı, minarelerdeki ananasları, insanların eski elbiselerindeki şaşaayı, hamal çocuğunun çıplak ayaklarındaki renkten çizmeleri, ayyaşın etrafını saran eski şarap hâlesini, hepsini; bütün bu yalancılığı, binbir gece hikâyelerinin ancak çocukları saran rûyasını, hepsini bir tarafa bırakıp bir beli kuşaklı adamın iplere dizip meyve hevengi gibi götürdüğü bıldırcınları düşünürüm. Ben, serçeleri de, atmacaları, saka, florya, isketeleri de severim, hattâ uzak memlekete kuşlarını rûyalarımda görür, bazan şiir yazacak gibi olduğum zamanlarımda, papağan, tavuslar, cennet kuşları da görür gibi olurum.

Ama bıldırcın!… Sen, bizim göklerimizin muhacir kuşu! Seni sevdiğim, sana yakın olduğum kadar, ne baharımızın müjdecisi, dostumuz, âdeta köylümüz gibi olan çamur kulubeli, çalışkan, hiç kaçmayacaklar, yanımızda gezecekler gibi oluverip de bir gün habersiz bizden kaçan kırlangıçları; ne de o kızıl gagası, muhteşem kanatları, ince uzun, sırım gibi bacaklarıyla leyleği, damlarımızda, bacalarımızda, hemen yanıbaşımızda yeri olan, hayatımıza, âdetlerimize, ocağımıza, hemen hemen bir nevi melânkolimize karışmış olan leyleği, sana tercih ederim.

Bıldırcını, bir şiiri sever gibi severim. Neden olduğunu bilmeden, yahut hafif hafif, içimde bir şeyler belirerek… Hem en çok etini yediğim kuş bıldırcındır… Küçüklüğümde onun tüylerinin kokusunu, çok zaman sevdiğimiz saçlarında koklamışımdır. Onun etinin kokusunda tuhaf, şehevî bir hava buldum. Onun yağlı vücudunda topraklar, esmer, genç, arzudan yanan bir insan vücudu vardı. Sanki bir gün, sihirli bir ağız: “Kuş ol, güzel insan! Yuvarlak, esmer, buğday, kavrulmuş kestane; sütlü, ateşte, suda pişmiş mısır kokulu, yarı kadın, yarı erkek, yalnız şehvet, süt, nişasta, şekerden mamûl mahlûk! Senin bu topraktan yapılmış çirkinler kafilesinde yerin yok! Kuş ol!” dedi.

Bıldırcın, böylece kuş oldu. Onu rüzgârlar getirir; yağmurlar atar, memleketimize. Etlerin en güzeliyle, kokuların en bayıltıcısıyla gelir, ışıklarımıza dökülüverir. Doğduğum şehirde bir akşam, millet sokağa dökülür. “Bıldırcın yağıyor! Bıldırcın yağıyor!” diye bağrışan çocukların elinde, küçük gözleri korku ile dolu, yaşlı vücutlarında canlı kıpırdanmalarla bakışırlar, oynar dururlar.

Günlerce ağzımdan tadı, burnumdan kokusu, saçımdan tüyü, ellerimden sıcaklığı geçmezdi. sonbaharda, her zaman senden bir şey vardır. Benim güzel bıldırcınım. Bıldırcın insana ne kadar uzaktır. Vahşîdir, hiç bir zaman onu kafeste tutmak mümkün değildir. Dost düşman tanımaz; haşin, korkaktır. Yağmursuz anlarda ayakları çizmeli, kafaları kasketli, belleri fişekli, arkaları köpekli birtakım garip -ne olduklarını, ne zevk aldıklarını bir türlü anlayamadığım- insanlar, ancak onu görüp vurabilir. Ancak onu köpekler sakladığı fundadan, bir tarla hendeğinden kaldırır. İnsana bu kadar uzak olan bu kuşta, insanlıktan bir şey vardır. Onu şehvetle yediğim için, onu aşkla kokladığım için mi severdim? O güzel insanlar gibi kokan tüylerinden çıkan, insanı merhamete, sevgiye davet eden o güzelliğin kokusu için mi severim?

Yoksa, bu korkaklığı, bir akşam üstü şehrimize düştüğü için mi? Hayır,hiç birisi için değil. Onu çocukluğumda yediğim için, onu ellerimle meyve gibi topladığım için mi? Hayır, hiç birisi için değil.

İnsan gibi buğdayı sevdiği için mi? Hayır! Sevgilime benzediği için mi? Hayır!

“Ne için o halde?” diye soran olursa, bilmediğim için, sebebini bilmediğim için…

Sensiz sonbaharın ne tadı olabilir? Bir adamın, onları iplere dizmiş götürdüğünü gördüğüm zaman, içimde ürpertiler belirir. “Milyonla geride bıraktıkları fedailere rağmen, acaba gidecekleri yere gidebilirler mi?” derim.

Sait Faik Abasıyanık

 
Bir Sonbahar Akşamı için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mart 2014 in Hikaye

 

Etiketler:

Son Kuşlar

Kış, Ada’nın her tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maestro, dıramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. Gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekleyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu Ada’da seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim. –Övünmek için değil-

Herkesin yeni başlayacak olan altı-yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalama huyumla yazın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. Nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. Kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. Kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamıyla daha yeni başlamıştır.

Yazın daha parça parça, lime lime, bohça bohça eşyalarıyla gitmek için fazla telaş etmediği Ada’nın bu yakasında, hiçbir ev yoktur. Yalnız bir tek kır kahvesi vardır.

Bir küçük koyun hemen beş-on metre yukarısında, bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde, hâlâ karıncalar gezer. Hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. Bütün sesler kesilmiştir. Kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. İçindeki, şimdi Yeşilköy’e inecek yolcuları düşündüğüm, yalnız bu yazıyı yazarken oldu. Ondan evvel de uçaklar geçmişti. Ama, hiç içindeki Yeşilköy’e neredeyse ineceklerini, daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.

Kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. Kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. Hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını salık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. Tersine, ben ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için, kahveci olmamışımdır. Bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç-beş gediklisi… bundan güzel bir ömür mü olur, elli-altmış senelik yaşam, bundan güzel .

Ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar… Asmanın yaprakları daha yemyeşil. Bizim bahçedeki kurudu bile.

Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un neresi kimbilir? Sesler neden gelmiyor?

Bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. Bizim Ada, uçakların geçtikleri bir yol güzergahı olmalı ki, hep ya üstümden, ya da solumdan geçip gidiyorlar. Kedi sustu. Köpeğim gözünü kapadı. Karga sesleri geliyor şimdi de. Vaktiyle bu Ada’ya bu zamanda kuşlar uğrardı. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Küme küme bir ağaçtan ötekine konarlardı.

İki senedir gelmiyorlar.

Belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum…

Sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, Ada’nın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. İçim cız ederdi.

Büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış, pislik renginde acayip çomaklar vardı.

Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. Hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık seslerine doğru bir küme gelirler. Çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman, bir müddet bekleşirler. Sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. Ökselerden kurtulmuş dört-beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken, birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. Ve hemen canlı canlı yolarlardı.

Hele bir tanesi vardı, bir tanesi. Çocukları bu işe seferber eden de oydu. Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da… Konstantin isminde bir herifti. Galata’da yazıhanesi vardı. Zahire tüccarıydı. Kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa yürümesi, kalın kalın bir gülmesi.

O esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilavın hazzıyla pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz…

Hani sessiz, zenginliğini bile belli etmez, mütevazi adamdı da… Konu komşusu da severdi hani. Hiçbir şeye, hiçbir dedikoduya karışmazdı. Sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz; iriliğine, sallapatiliğine, Karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı, hakkında kötü bir hüküm de vermezdiniz. Kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.

Havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde birtakım esmer damlacıklar görünürdü. Sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.

Konstantin Efendi onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. Gözlerini kısardı. Esmer lekelerin Adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
-Bizim pilavlıklar geldi! derdi.

Kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklarıyla dişlerinin arasından onlara seslenirdi. Kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur
Havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru, ılık, hiç rüzgârsız parça parça oynamayan bulutlu, tatlı, sümbülî günlerde, o, en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi iki yüz elli gram et vermeyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.

Seneler var ki kuşlar gelmiyor. Daha doğrusu ben göremiyorum. Güzün güzel günlerini pencereden görür görmez, Konstantin Efendi’nin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. Bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana, sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir. Konstantin Efendi mani oluyor. Zaten kuşlar da pek gelmiyor artık. Belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. Her memlekette kaç tane Konsantin Efendi var kimbilir? Kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat oldular. Geçen gün yol kenarındaki yeşilliklere basmaya kıyamayarak yola çıkmıştım. Konstantin Efendi’nin günlerinden bir gündü. Gökte hiç kuş gözükmüyordu. Evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. İsketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.

Onu, ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. Kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya… Baktım. Bu yeşilliklerin bazı yerleri sökülmüş. Biraz ileride dört çocuğa rastladım. Yürüyorlar. Yeşilliklerin en güzel yerlerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dolduruyorlardı:

– Ne yapıyorsunuz, yahu?dedim.
– Sana ne? dediler.
Fukara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
– Canım, neden söküyorsunuz?dedim.
– Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
– Ne yapacak bunları?
– Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar da…
– İngiliz çimi alsın, eksin; madem ki herif zengin…
– İngiliz çimiyle bu bir mi?
– Bu daha mı iyi?
– İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen mi olur? Hollandalı öyle demiş.

Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya menettiler. Gizli gizli, gene çimenler yer yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey’e ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol kenarlarındaki çimenleri sökmek cezaya mucip olmuyormuş.
Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin içi kötü olacak. Benden hikâyesi.

Sait Faik Abasıyanık
son_kuslar_sait_faik

 
Son Kuşlar için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Mart 2014 in Hikaye

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: