RSS

Etiket arşivi: Sıtkı Caney

Ateşten Künyeler

olan oldu
gökle açıldı aram
ve bütün sırrını söyledi dünya

benimse bir denizden kanardı yaram
yorulduğunda atlarım
titrediğinde yolculuklar
yepyeni kapılar açardı rüya

ağlar bakardım suya
yazgım çarpıp durdukça beni hayata
dualar uçururdu anam
kendi çocukluğunu anlaşılmaz kılan ben
gökgürültüsü kadar hayta
uykularıma çelme takıp
karışırdım ay doğarken suya giden kızlara
akardım suya

geçmedi oysa ömrüme çaldığım ateşten kara
artık kuyulara kapanır insan
kapanır göğünde cennetten hülya
vedalara vakti olmaz
okunmaz nefretten terleyen alnı
dokunamadığımız bir yerde bırakılan
soldurulan bir yaprak olur
cehennemler açarak
girer uykuya

olan oldu
gökle açıldı aram
gördüm ateşi alınmış sokaklarda yaktığım şeyi
gördüm ruhundan kuleler yapıp yıktığım şeyi
olan oldu
alınmadı intikam
yitirdim aşkın rahmine bıraktığım her şeyi

olan oldu
doldu bütün kuyularımız
iyi bir karanlık diliyor herkes
iyi bir celladın yakarışları
ne yapsa yağmura karışmaz artık
varsın bize denizler bağışlasın
katil zamanların son gözyaşları

olan oldu ama ben toprak kaldım
bıraktım yalnayak nehre kendimi
herkesin ahını yalnız ben aldım
sordum alkışlarla şehre kendimi

çalındı sonunda zümrüdü anka
akıldan titriyor şakaklarımız
nedir hayatı çınlatan yoksul evlerde
nerde kırgın çocuklara deniz taşıyan
mahalledeki efsane
o hülyalı kız
akıldan titriyor şakaklarımız

fistanda gül varsa giyerdi kızlar
atardım aklımı ve kasketimi
ruhuma gözkırpar diye bir rüzgar
giymezdim bayramlık son ceketimi

olan oldu
kayboldu oyuncaklar
ya da biz oyundan çıktık
olağanüstü bir tatil diliyor herkes
iyi bir karanlık
iyi bir karanlık

Sıtkı Caney

 
Ateşten Künyeler için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Aralık 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

memleket fotoğrafları / istanbul

iflah olmam, belki de bu derdile yanarım usul usul
nere gitsem kaybolsam bulur beni istanbul

arar ve bulur beni bebek’te kalan yanım
tekkenin dervişleri, surdibinde sarhoşlar
sokak sokak istanbul gezer yaralı canım
sabah olmak üzere şimdi ezanlar başlar

şimdi senin koynunda olmak vardı istanbul
beşiktaş’da çay simit beyazıt’da nargile
ve hayatı suyunda bulmak vardı istanbul
aşka hoşgeldin demek şiire güle güle

yine fettan bir ayaz beyoğlu zulasında
herşeyi unutturan bir akşamda üsküdar
sirkeci’de trenler ayrılığın yasında
ilk kez sevmiş ve kopmuş gencecik bir kız kadar
boğaz’dayım birazdan sonsuzun kıyısında

belki de geçer acım ben istanbul olurum
geçer gözüm önünden gençliğim ve vapurlar
ne kendimden geçerim ne kendimi bulurum
beni bir kızkulesi akşamında vururlar

bana sevinç kederin
ben sevdalı ben yoksul
saklıdır bende yerin
şiir gibi istanbul

Sıtkı Caney

 
memleket fotoğrafları / istanbul için yorumlar kapalı

Yazan: 13 Aralık 2014 in Türk Şiiri, Şiir, İstanbul Şiirleri

 

Etiketler:

İtiraf Ve Gizem

aşklarla halklarla yalnızlıklarla
derlenmiş
ve her sabah yeniden
uzakları titreten
bir mahşer bir coşku vardı
ki orada
boğularak çıldıran flamalarda
yalarken marşlarımı yabancı hışırtılar
kan akar akar da
yeryüzünün şahdamarı atardı

dünya terütaze bir kadın
üstündeydim yanaklarının
elime isyanın tomarları batardı ona her uzanışta
canım dünyayı dürtükleyen mızraklarla kanardı
ve kanıma
her daim bir kadının
gözbebeklerinden girerdi hayat

artık duymaktadır şehir kanına karışan çocukları
ve barışırken tanyeri ufku öpen atlarla
bu koşanlar
bu denizler taşırarak yaklaşanlar
sevişir gibi dövüşür
yaralarla yaralarla

dünya ki tarla
ve ben iyi hatırlıyorum
okulların o çılgın sisli kapılarında
ılık mermiler sarıyordu geceyi
her yakarış bir ateşti buzdan sevgililere
ki beyinler yepyeni bir cinnet tanımındayken
hainlikler girmemişken araya
deprenir deprenir
sayısız gözbebeği dehşetten
ses gelirdi sevdaya

bilinmez neden
bakire bir yağmur yağarken şakaklarına
demirden kıyılara göğsünü vurmak isterdi kızlar
o bezgin zamanların karanlık köşesinde
gezinip gezinip okşanırken zarif elleri
dolanmaz mıydı benim boynuma da arzular bilinmez
oysa benim rüzgarlarım
dudaklarımdaki kanı emzirirdi dünyaya

şimdi
bayraklar susuz
halklar çaresiz midir
ve delikanlı döşümde ırmakları şehvetin
aşklar çaresiz midir
şimdi
dudaklarımdadır inficar

ben o bulutsuz şiddetin renkleriyle şahlanan
arınmak arınmak isterdim insanların unutulmuş hıncıyla
ve geceyle konuşan hırsların o arsız cazibesi
ürkütürken beni anılarda
ürkütürken beni sokaklarda kan
bağrıma incecik parmaklar sokulur benim
şimdi
fısıltıdır çağlayan
bak bana değmeye korkan kadın tenleri bunlar
ve bütün yataklar yakılmış gibi
yakılmış paracıklar

ve susuzluk sular boyu yaşanan
hayat ki yaşadıkça dinç öptükçe yanan
o dünya tenimin cehennem kıyısında
o dünya sınırsız güneşlere taşınan
ve yaşamak ihanetle denenmiş dakikalar
yaşamak ki aşk inanç ve namus kadar
çarpardı kalbim örselenmiş vakitler arasında
çarpıp çarpıp çocuk saçlara ağlaşan bir ırmak olurdu kalbim
ben o zaman haykırmanın zevkiyle hazzın onulmazında
erirken öyle mecalsiz
bir gençlik yazında çatlardı yeryüzünün bakracı
uzar dururdu önümde bir keder sisi
ey azgın günlerimin iştahlı sevgilisi
gelip kanıma aksan dinler miyim bir daha
ki hırçın bir inatı öpen o dudak
ya ben onu öpsem serinler miyim
serinler miyim girsem gizemin zelzelesine
ezilsem dobra dobra serinler miyim
ki aşktanmış sabıkam

asılı şehrin küstah kargaşasına
o sular öpülmemiş göğe küsmüşse gözler
öğrenir rüyaların ardındaki gizemi
karanlığı özlemi
katılıp kırgınların gezginlerin yasına
yenilir sonra en kaçak dövüşlerde
tazelenir
artar sabıkam

ve akşam
artık sabahtır
uzun aşk konuşmaları bittiğinde
ve direttiğinde kendince hüzün
artık
yalnızca
bir
militan düşü
ve bir aşkın
düşüşü vardır

sabahtır ve kımıldar toprak
cana tılsımlar yerleştiren nedir
ki aşktanmış bu ihtilal öncesi şafak
melekler boşanır gözkırpışından
onu artık yalnızca o itiraf titretir
itiraf ve gizem itiraf ve özlem
bu deniz bu göğse sığmaz desem
aşk yorar
hırpalar
sonra terletir

sıyrılır yüzümden tüm hayranlığım
ol hüzün dehşetinde uzun buluşma saatleri
uzaklaşır gökyüzünü kurşunlarmış sevdiğim
ki çocukluk diretirken hala çok uzaklarda
burda
avaredir gençliğim

tutarken beni yaklaşan ayak seslerinin yarışı
her koşudan koşuya bir aşk arar yiğitler
çürük kurşunlar değer habire göğsümüze
sökün eder ardından bir yağmurun alkışı
bak ruhumun bir yanı ne yapsam hep dışarda
şehrin ağrılarında sıkılıp kararmışsa dişlerim
ve gencecik dişiler kudurgan çarşılarda
rüzgarları kışkırtan yapraklar gbi
yapraklar gibi dökülüyorsa
ve gülüyorsa yine de kuşlar
gülüyorsa sevdiğim
nedendir hep bir kırgınlığı dolaşmak
nedendir
savrulan bu gençliğim

şimdi
aşk o kızla çırılçıplak soyunmak ister
elinde sarhoş ve kanayan bir kahkaha
ve yeryüzü denizi köpürürken çatlarcasına
çarkıfelek taht kurar yepyeni bir sabaha

artık gizemdir konuşan yalnız
deniz bir uğultudur ve gülmüştür kız
denizi göğsünde gezdiren o kız
kendini kendine ezdiren o kız
yağmuru görmeden
görmeden onu
kimbilir belki de ölmüştür o kız

ben ki itiraf ve gizemin koynunda yattım
peşpeşe gençlik sancıları geldikte
göğsümü ve kalbimi o itirafla kanattım
gidebilirim
kükreyen bu sokak şarkısını bırakıp
süzülerek tren camlarından
artık gidebilirim

akşam aynı akşam
ki aşktanmış sabıkam
görsem
gözlerimde ince kan benekleri
şaşırsam
katlanırken yollar uykusuz ayakların altında
kendimi boşluklara atabilirim
ve bir cümlecik mektuplar yazmaya uğraşan ellerimi
öylece bırakıp gidebilirim artık
akşam aynı akşam
alıp saçların ve kalbini denizden onun
katabilirim uzayan soluklu yağmurlara
aşka inanca katabilirim

sonra terler akar kargışlanan günlerden
ey günlerimin gizemine giren yazılmaz sesler
siz çocukların doğmamış kuşlarına el edin

benim terim kanla karışık olmazsa bile
serinlik dolu küçücük bir mendile
emzirilebilir

bak halk aynasında kan lekeleri
bak uçuyor uçuyor ruhumun en serin yeri
şimdi beni saran özgürlüğün terli elleri
önünde yeni bir anlam kazanır toprak ve demir
artık anlaşılsın uçmayan yerlerimin sancısı
yoksa
inficar yenilenir
ve aşk dudaklarımda
delirebilir

ondandır ki
akınlardadır hayat
yepyeni akınlarda
çarklara sokulan bir el gibi hatırlatır kendini
ve sevda ve ölüm
hala akıllardadır

Sıtkı Caney
 
İtiraf Ve Gizem için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Aşktandır

1.

kalbin en gizli bilgisini ısmarlamıştım sana
parıldayan sisini bir sabah dervişinin
yalnayak sesini
aşk mutlu bir akşam gibi siniyordu ruhuna

gözlerin hayata hafif aralık
bıraksam akacaktın tarihe ve boşluga
seni anmanın ayakizleriydi çocuklar
onlara sonsuz bir ninni
sana yüzyılların imkansız bilgisini ısmarlamıştım

büyüleyen her çığlığın sonunda anlamıştım
hiçbirzaman açıklanamayacak olan yüreğin açıklarında
yiten kıyılarında aklın,karanlık sazlıklarında
belki bir kamıştım
kesilmeyi bekleyen

ardımsıra diriliğin o kışkırtan şirreti
alçakça bir iççekiş ödenen her diyetten

istenen
genç zamanlarımın öcünü almaktı
yeniden tarihe ve güvenliğe yakalanmamak
ve hayatla boyölçüşenlerin cakasını anlamak için
yeniden yaralanmaktı

ve aktı akacağı kadar her aşktan
düşünce ölüleri şairler narin kadın elleri
ne açılan .bir cennet ne yaklaşan cehennem
nasıl başlar bir insan hayata yenibaştan

yarın
yeni bir haber alınır her arkadaştan
aralanır geleceğin örtüsü yeni bir haber olur
kapıma kilit vurup çıkarım
çıkarım göğsü inip kalkan uçsuz kırlara
hayat yorulur, aşktan ayetler kalır
şiiri yarım kederi yarım kırgın kızlara

yaşmağını açtığım rüyalar unutulur
unutulur sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
nedir aslında yollara düşüldüğünde
nedir kalan
sarsılan
hırpalanan
geride

2.

Gözyaşlarını arıyor dünyalılar
her ölenin ardından gözyaşlarını

bense varacağım yere belki varmıştım
güneş yaktığı zaman yaprak sarardığında
kışları kar altında ve dağlarda her bahar
sana kalbin en gizli bilgisini ısmarlamıştım

sonunda anlamıştım
yıllar sonra anne oğlunu nasıl tanır
neden kararır gün batınca ortalık
gök niçin dolanır çocukların ayaklarına
neden meşhur bir şarkıdır ayrılık

sonunda anlamıştım
bastım ayağına kalabalıkların denizin dalgasıyla atıştım
yarama sardığım akgünlerim çürüdü
meyveler çürük çıktı her hüzün sofrasında
ihanet büyüleri taşınca sularımdan
üçüncü dünya harbi istedi canım
o günden beri
şeytana nanik yapıp yoksullarla anlaştım

ölümle halay çeken kızlarının göğsünde
bir muska gibi durur iken yaşamak
asıldı oğulları aşka mendil olmaya

dokunsan irin akacak kasıklarından
dokunsan yok dünya

gözyaşlarını arıyor dünyalılar
her ölenin ardından gözyaşlarını
kendi göğüne bakıp duruyor bir kadın
kötü bir haber gibi bekliyor her yarını

3.

firari bir yara
ne zaman çıksam fotoğraflara

ama yalnayak şehre çıkılmaz
göğe bakmak ayıptır
dinmez içimizin yağmuru
hayatı tütüne saran Cuma
ve dağlar bilinmez burda

oysa aşktandır
gecenin üçünde sokaklara fırlamak
dellenip uzanmak yıldızlara

nedir aslında iman,
şiir var mı,diye sorsam Hıdır’a
vakit dardır ve aşk çağırır
artık karşı çıkılır tüm anlamlara
anlam yoksa yoktur anlamın ertesi de
Necati olsa konuşurdu, prusyalı öğrenci,
doluktu gözlerim bir an, hani bir gemi güvertesinde…

şimdi sonsuz bakışlar büyütmek için
Nureddin’i de alıp
bir yolculuk başlatmalı draman’dan
sonra nehrin kızını anlatsın Turan

dokunsam yok kimse
dokunsam yalnızlık çıkacak duvarlardan
ne Selim ne Ömer
çıkıp gelmez hiçbiri uzaklardan

dostluklar elimde kaldı
baştan çıkaran bir ırmağa atıldı hülyalarım
sesi gelir belki Vahdet abi’nin az sonra telefondan
bırakırım bu şiiri yarım
uçarım

4.

yarın
yeni bir haber alınır her arkadaştan
aralanır yüzyılların örtüsü yeni bir haber olur
acıma kilit vurup çıkarım
çıkarım göğsü inip kalkan uçsuz dağlara
sevdiğim beni bulur,okunur alınyazım
yorgun balıkçılara onarılmaz ağlara

yaşmağını açtığım rüyalar hatırlanır
hatırlanır sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
cümle alem bilir artık aşktandır bana bütün olanlar
fışkıran bu bahar dönen bu dünya
ve yağmurlar
aşktandır
aşktandır sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
fotoğraflar
firari bir yara
kalır
geride
aşktandır

Sıtkı Caney

 
Aşktandır için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Mart 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Ey Gezgin Yalnızlık

bak yine yağmur
hem birazdan yolcuyum
ben nasıl sevdim

gülüşler yara
öpüşler ceza
ölümler yavrum
işte yolcuyum
unuttum o kararan denizi
arar yusufu uykum
n’olur alıkoyma yanında yüreğimi

n’olur alıkoyma
dolmak üzere vakit
asfalt kirpiklerin ve yağmur lekeleri
şimdi beni şımartan kara bir gizem yollar
açılmaz kilit

artık yolcuyum
huyum değişmez artık ay doğmazsa geceye
bak kuruyan tuzuna dudaklarımın
bak bu benim sessizliğim
ah yanında kalsın isterdim
yanında bütün kimsesizliğim
yolcuyum yorgunum çok kuşkuluyum
kalbimi yağmura terkedemedim
ben nasıl sevdim
ben nasıl sevdim

ah aşkın karmaşık ayetleri
yaklaşan bir şey var bizi ürperten besbelli
ağlasan artık ey dirilik ey sevgili
bak yine yağmur
hem yolcuyum birazdan

Sıtkı Caney

 
Ey Gezgin Yalnızlık için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Mart 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Çıldırmak Varken

Teodora için,

doğdun binlerce sanrı birlikte ördü karanlık saçlarını
oyunlar kurup şehre indin
rüyalarını soyunmak ve bulmak için suçlarını
iyilikten kötülükten çok önce geldin
ne varsa yaşanmamış bildin ne varsa söylenmemiş
açıp kapılarını geldin ve çok güzeldin

güzeldin ve hazırdın dokunaklı her güne ama kimdin
oyunlar kurup şehre indin
istanbulda ateşten bir çadırda bekleşirken hayat
ben beklemeyendim ne unutan ne de hatırlayan
ruhumdaki yanıklardan izler taşıyordu dilim
sonra geldin tanrı şiddetle arandığında
bulaştı sana da tüm deliliğim
artık hiçbirşey düşünemiyorum iyiyim

ama sen ne taşıyorsun böyle
aşk dehşetini sundu sunacağı kadar dünyaya
ve geç kaldı insanlar sen hala yaşıyorsun
elbette gelirsin sevinci çatlatmaya
herşeye yeniden, herşeyi doya doya

elbette çıldıracağız
aşk geri aldığında yüreklerin gözyaşlarını
gülüşlerini çocukların
ve bu yüzden üşüdüğünde dünya
donduğunda bakışları güzel kızların
çıldıracağız
haydi gül tatlı kız

düşün ki dudaklarından hayatlar savrulurdu hep
oynardın acılarınla seni ilk böyle gördüm
ruhunu bıraktığın bir denizin oldu mu senin
iyilik derin bir uçurum artık tanrıya uzak
niçin söyle aşktan başka tanrı, tanrıdan başka aşk, niçin bu ölüm
ayrıyken uzakta büyük istasyonda seni düşündüm

günahlarımı, bulup bulup yitirdiğim tanrımı
düşünüp durdum büyük istasyonda yalnızdım belki acımasızdım
yüreğim kanamadı daha seni tam anlayamadım
ama yağdı yağmurlar günlerce ben günlerce sana sızdım
bazen belki alabildiğine inanmış
belki bazen tanrısızdım

ama sen ne taşıyorsun böyle
acı da sevinç te tanrıdan
artık şarkını söyle artık beni inandır
artık bütün dönüşler tanrıyadır
artık bütün suçlular yüreklerinden asılacak
artık çıldıracağız
kabaracak şehrin şehveti kahkahamız duyulmayacak
yaşayacağız o koku o yatak
artık çıldıracağız
haydi gül tatlı kız

Sıtkı Caney

 
Çıldırmak Varken için yorumlar kapalı

Yazan: 29 Mart 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Vurulduk yapayalnız, Ceylan gibi…

“Hahoo!… Vey lımın… Oyy Hazalemın…
Oyy ez bımırım… Hazal… Oyy bikesamın…

“Ah! Kürdistan, bomba yağar, kan yağar
Genç, Lice yas tutar, ah! Ceylan için
Burada bir kedi bin aslan boğar
Bu nasıl bir yağma, bu zulüm niçin
Yerden göğe paramparça can yağar

Hahoo!… Vey lımın… Oyy Hazalemın…
Oyy ez bımırım… Hazal… Oyy bikesamın…

Dönmez suya giden o ceylan kızlar
Paramparça şimdi aşkın Kürtçesi
Gökte paramparça bütün yıldızlar
Vurulmuş arkadan aşkın mertçesi
Vurulmuş art arda bütün yalnızlar”

Evet, yalnız kaldık diye oldu bunlar…

Kürtçe bilmeyenler için çevirebildiğim kadarıyla işin Türkçesi bu.

Vurulduk yapayalnız.

Vurulduk Ceylan gibi…

Herkes kendi kaderiyle baş başa kaldı diye oldu bunlar, vurulduk bir başına.

Vurulduk çaresiz.

Birbirimizi yalnız bıraktık diye, birbirimize iyice yabancılaştık, hatta kendi kendimize yabancılaştık diye oldu bunlar.

Vurulduk gurbet elde gibi…

Vurulduk kimsesiz.

Ne annemiz, ne babamız, ne ağabeyimiz, ne ablamız, ne komşumuz ne arkadaşımız, hiç kimse kimseye hiçbir şey söylemedi, herkes olacaklardan habersiz.

Vurulduk ecelsiz.

Nice siyasetçi, hep yalan hayallerle avuttu, aydınlık bir gelecek masalıyla uyuttu bizi.

Onları parmağında oynatanlarsa Kürt, Türk, Alevi, Sünni diye bölüp bölüp yuttu bizi.

Ne zaman hak aramaya kalktıysak, en ufak bir kımıldamamızda darbelerle susturulduk, gözaltında, zindanlarda, tecritlerde unutulduk.

İdam sehpalarında, hain pusularda, işkencelerde vurulduk.

Vurulduk sebepsiz.

Kürt diye vurulduk, Türk diye vurulduk, hem mezhebimizden, hem memleketimizden sorulduk.

Aslında ne Kürt olduğumuz için ne Türk olduğumuz için, yalnızca zulüm payidar olsun diye vurulduk.

Vurulduk sorgusuz, sualsiz.

Şair, mütefekkir yazarlarımız, sanatçılarımız fildişi kulelerinde sanat hünerlerini sonuna kadar sergilerken, hayattan hiç haber vermediler, yol göstermediler.

Yalnızlığımızı bile seslendirmediler.

Sessiz bir çığlık oldu hep ölümlerimiz.

Vurulduk hikâyesiz, şiirsiz.

Ne zaman yola çıktıysak, yoldan çıkardılar bizi, hem de her birimizi bir başka yöne savurarak.

Vurulduk paramparça olarak.

Vurulduk habersiz.

Faili meçhul oldu hep cinayetler…

Gücü yeten yetene, kim vurulmuş kime ne…

Soruşturmalar gizlendi, deliller de canımız gibi paramparça edilip yağmalandı, bazen cesetlerimiz tümüyle kaybedildi.

Medya suskun, sanatçılar suskun, savcılar suskun, halk suskun…

Vurulduk sessiz, sessiz.

Yüzyıllardır hep vurulduk yine de tükenmedik.

Binlerce öldük ama bitmedik.

Öyleyse artık yeniden kalkalım ayağa, yeniden başımız dimdik…

Son verip yalnızlığımıza Yunus olalım.

Yeniden birbirimizi bulalım.

“Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim, sevilelim
Dünya kimseye kalmaz”

Yeniden bir olalım.

Artık vurulmayalım…

Bir olalım ve vuralım kalbine, kalbine zulmün.

Gün bugün, gün bugün, gün bugün…

Sıtkı Caney

 
Vurulduk yapayalnız, Ceylan gibi… için yorumlar kapalı

Yazan: 17 Ocak 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

İnficar

öp ey gençliğim
genzimde çığlıklaşan bu çıplak sesi
ey kalbin kara lekesi öp
ne el değmemiş parklar ne güz delilikleri
ararken gecenin aynasında kendini erkekliğim
ararken deniz kızlarını fahişeler
yalandır çılgınlığı kitaplardan bildiğim

yaslanıp yorgunluklara dinelmek olmaz artık
ah neler yapardık yağmura karışan kızlara bakıp
yokluğum yokluğunu alır artardı kalabalık
ve tuhaflığı kalkıp da gitmemenin ağlardık sonra
ağlardı anne karnında cenin

yakılırken
yeryüzüne süzülen o sözcükler
toplardı gülüşlerini bebekler ve ben terlerdim
terlerdim azgın bir denizden
soğumuş sokaklara doğru
yarılıp serpilirken güneş

artık azalan bir inzal coşkusudur yaşamak
bir ürkü yokluğun ve sinemalar
akıp giden bir ırmak

böylece ardımdan kuşkular bırakıp
karışacağım sana ey bakire deniz
artık annemiz yok
biz aynı nehirdeniz

başlar mı birileri birazdan ağlamaya
ben buna başladım bile
ki hinlikler doğurmakta bir kadın karnında dünya
bu genç sakalımı her kestiğimde
şehrin kavşaklarında genç kızlar arasında
gökyüzüne dönüp dönüp ağlamamı görürdüm
arardı beni şehirde fulya

yürürdü ergenliğim doğduğum günden beri
aşklar tıkanırdı gırtlağıma soluklanmalar
şaşardım ellerimden habersiz he söze aktığıma
yürür yürür taşardı ergen dolu bir deniz
inanmaz olmuştum dünyaya çıktığıma

ey çığlığım at koşturan bir şiire ağlanmaz
kanla yıkanmış sayılırız biz
henüz şafak salmamışken kapılara sesisini
aşk gösterirken körpecik memesini
uğultularım artacak
çocuklar bile unutacak ismini

bir fısıltı bir gece hep o kerpiç araları
yağmur altında bir şarkı patikalarda
resmimi çiziyorum tozlanmış gözyaşlarıyla çocukların
resmim çakal sesleriyle boğuşan çok arkalarda
bir kürt bir dağlı şehirde patlak veren

ey bir kadın gülüşünden binbir acı çıkaran
ey beni alemlere denkleştiren hız
sen ki tahtına çıkardın beni en ince çizgilerin
artık ne dünyanın halleri
ne de kahrımız

kayboldun
ardından bir ülke akıtıldı yüzüme
atlarımı sürdüğüm o çayır oluklarında
yüreğin en gizli kıvrımına yöneldim
apacık bir çılgınlık olacaktı suçlarım
çılgın bir yemin bir gülümserlik

ah yorulmayan dünya
sana bu heyecan ırmağını
alıp da sunmak için
insem mi bindiğim attan
insem mi aşk için ağlamaya

hayır andolsun zamana ki
aynı anda çağrıldım ölüme ve yaşamaya
ama dilimde alevlenen bir koşu hala
hala ayaklarımda irinlerle çıkıyorum sabaha

dehşetin rengiyle çizdim bu sesi
taşırırmış beni benden bu doyumsuz sezgiler
meşhurmuş benim imzam terleyen her kaygıda

bıkmadan fulya
bir soluk sokulmadan araya
sözetsem mi sokrat’tan
öncesinden dünyaya

hayır andolsun zamana ki
taşır kendini ölüm durmadan yaşamaya
ey soylu arap atlarının yelesi
kaç kez gidip geldim öpüştüğün rüzgara
kaç kez gidip gidip bağdat’ta geylani’yi dinledim
ve attı elinden çiçeklerini fulya
güldüm ve yaklaştı cehennemim

cehennemim
ve her gece rüyama giren yeryüzü cennetleri
ve yürüyen
yürüyen kıyamet ayetleri

ölüm neye karşılık aşk neye
hayatın ortasında suratları kemiren
ceza neden gizlenir yazısız kitaplara
çığlıkların dibinde bu kusmuk neden

ben ki bu kumral yüzle ağlayarak koşamam
dağılıyor bin kitaba bir alem
böyle koşamam
işte ağrıyor bende yarılan yaprak
ağrıyor çocuklara bırakılmış o güzellik rüzgarı
benim bu yorgun karanlığıma bakıp
şehir soyunan bir dişiden daha hızlı boğar mı gizlerini
ey ağrıyan yanıyla denizi tutan adam

bak sırtında hain serinliği iblisin
güz dağıldı yeni sevişme kanalları
fulya birşey yakıyor dilimi
karartıyor aldatılan hüzünler sevinçli gömleğimi

artık ben aynaları bağrından ayıran biriyim
birden göğeren acıların ve kanın arasında
dünyayı peşimsıra ölümlere koşturup
ağlayanlardan oldum

sür atlarını yüzümde ey yanık gençliğim
bak hala şehirde beni arıyor fulya
ismini bilmediğim kadınlar sürekli öpmek istiyor beni
ve gittikçe artıyor avucumda tuttuğum ateş
gülüşlerimi yok ederek bakıyorum dünyaya
fulya fulya fulya

Sıtkı Caney
 
İnficar için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Aralık 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

bu ara

artık yalnayak çırılçıplak çocukların ruhuyum
basarken yüreğimi bu ateşten kumlara
kusacak şehrin kuytusunda ihanet
kusacak acısını karanlık kuyum
koyarken alnımı uçurumlara

ve ben şiirler kurban ederken seni seviyorumlara
kedere batmışken öyküm
kanatmışken içimde yeni bir yara
çıkamam yağmurlara
çıkamam öyle yapayalnız
öyle boynubüküğüm bu ara

ne bayram ne tatil ne izin
uzak yollardan
karışmak için mi geldim kumlarına akdenizin
sığınmak için mi dalgalara
ne şiir çare artık ne üst üste sigara
ya gerçek değil benim gördüğüm
ya ben çok kötüyüm bu ara

şimdi
dünyaya en çok yakışan ölüm
ve bana yazgı olan aşk
nasıl barışabilir
öpüşür mü bir daha karanlıkla şafak
paylaşır mı yeniden şiiri günüm

ateşten bir dilim olmalıydı herşeyi söyleyecek
ya da konuşan bir gülüm olmalıydı sana verecek
ya da sen hiç susmamalıydın

işte karanlığımdasın
düşlerimde bağrımdasın
yazgımsın sen son sınavım son aşkım
bazen küçük kardeşim bazen ilk aşkım
sen bütün aşklarım çocuk yanıma annem
yüreğimdeki cennet kanımdaki cehennem

susma artık bakıp bakıp uzaklara
şimdi seninle gerçekten yaşamak vardı
ve şiiri tam burada bırakmak
ve çıkmak
yağmurlara
yağmurlara.

Sıtkı CANEY

 
bu ara için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

fotoğrafımdaki mühür

bir ihtilal yalanıyla alıp götürüyorlar sabahı
ihanetin en karanlık yanıyla götürüyorlar
ne gözyaşları içinde bir general
ne tebdil-i kıyafet gezen bir kral var

ırmaklarımızı rüyalarımızdan çekip çıkaran çapulcular
dönüp çingene bir mevsimi çağırıyorlar durmadan
tenimde gün doğarken ayarttığım dudaklar
ayarttığım bulutlar örtüyor beni
örtüyor ödünç aşklarıyla bir adam
yenik bir özürle örtüyor günü
ve karanlık
çirkin yaralarla aralıyor göğsünü

şimdi
gece çeteler kurar öpsem yarimi
öpsem yıldızlar fışkırmaz kuyulardan
öpsem zehirli bir haziran

adressiz kaldığımız içtiğimiz nektardan bellidir artık
bellidir yağmurun farklı yağdığı çapaklarımızdaki kandan
bu yalnayak hayatla iyi bir resimiz onlara
harika bir resim avuçlarımızda ovuşturduğumuz umut
ovalarımız yarıçıplak duruşumuz harika
kilimlerimiz karlı bir ölüm kadar antika
ama korkuyorlar ruhlarımızdan
biraz gözkırpacak olsa bize yapma çiçeklerden bir bahar
bir iktidar
sessizce deviriyorlar
bir kader gibi deviriyorlar kadehlerini
gözyaşlarımızın yamacından

her çılgının her çalgının içinde bir korku
her sözün sonunda bir karakol var
ekmeği fırlatarak veriyorlar bize
ve çiğniyoruz birbirimizi dağları deviren ayaklarımızla
direnen son yanımızla çiğniyoruz ekmeği
ölümlerimiz fırlıyor haberlerden karanlık şenliklerden
çürüyen yerlerimize basa basa dansediyor bir rüzgar
bir rüzgar yağmura baka baka çürüyor
sonra ilikliyor sarsak bir inatla çürüyen elbisemizi
paralarla karışıyor gülüşlerle
kirli bir mavi karışıyor iliklerimize
götürüyorlar iliklerimize kadar
hızla götürüyorlar bizi
kendimizi unutabileceğimiz bir denize

biz
yani o sessiz ırmak
biliriz masa altından gülen bürokratların
her sevişme vakti gümbürdeyen iktidar korkusunu
çamurdan şiirler dökülüyor sabahtan bir kaç damla kan
her yağmurun eşiğinde ayrı bir koku
her annenin yüreğinde ayrı bir idam
sarsıyor bebeklerin çalınmış uykusunu
giderek çıldırarak
unutuyoruz sonra
dalgın bir deniz oluyoruz bir rüya

kimse dönüp bakamıyor ruhuna bakamıyor aynaya
alıp götürüyorlar yıllarca altında kaldığımız gökyüzünü
ne herşeyi unutturacak bir dua
ne apaçık bir iman rüyalarımızı aydınlatan
efsanesi kirlenmiş umutsuzlarız
heybelerimizde çocuklarımız için sakladığımız ne varsa onlar bitiriyorlar
şehirlere düşürüyorlar bizi
onursuz bir iççekişe
mahpuslarda ihanete düşürüyorlar

alıp götürüyorlar bizi kararıyor sabır aşk kararıyor
anne rahmindeki uykumuzu özlüyoruz her ölüm orucunda
her ölüm orucunda yeni bir bahar aranıyor
gelip gelip deliriyor sözcükler
tam dilimin ucunda

dilimin ucunda yeni bir hayat
dışarda olağanüstü güvenlik önlemleri var
ve çocuklar yıkık köprüler gibi diziliyor dünden yarına
sabahı elleyen kim
kim bu görünmeyen canavar
yanan bir deniz oluyoruz yollarda ölüyoruz ardarda
titriyor artık hayata attığımız en ufak çimdik
tıkladığım kapılar buzdan kalabalıklar
titriyor
fotoğrafımdaki mühür kadar

aklımız yanıyor
bindokuzyüzdoksanyedi sonbaharında
fidel castro ölmüş che guevara yaşıyor
yaşıyor dağımıza bırakılan yıldızlar
yaşıyor bizden dağılan ne varsa sokaklara
yaşıyor ölümlerle dansedip ölümsüzleşen kızlar

yine de serinlemez kanımız bize yetmez bu rüzgar
gökyüzünü cebine koyup giden hüseyin
bir daha dönmez

artık bir sonbahar oluruz uçsuz bucaksız
kendimizi buluruz gittiğimiz yerlerde
ve sonsuzluk bir kez daha şifreler öykümüzü
belki yeni bir şafak çıkarır bizden mevsimler
kutsanmış suçlar buluruz kocaman bir aşk
belki de kanla yıkarız
yeniden yüzümüzü

artık çölde cesetsiz bir çarmıh kadar anlamsız
ve çirkin papatyalar gibiyiz her bahçede
artık bize yalnızca gözyaşları çul
yaralar kardeş yokluklar abi
artık hapisten yeni çıkmış şiirleriz türkçede
yeni bir cinnetle çıkıyoruz mağaralardan
çıkıyoruz içimizde kırıklar
yağmurla şımaran günlerden kalma kırıklar
yorgunuz kapanan her kelepçede

ne hayatı alkışlayan çetelerden bir haber
ne de gülümseyen bir şarkı artık kürtçede
artık zenciyiz yağmurdan gömleğimiz
boğuluyor kendine aka aka bir deniz
yağmuru öpe öpe kirpiklerimiz
ölüyoruz halepçede

ölüyoruz bembeyaz olmuyor dünya
metin öldüğünde yağan kar gibi
ölüyoruz ses gelmiyor diyarbekir’den
şeyhmus’u sorar gibi

ölüyoruz çıldırsın şimdi sonbahar
alıp gelsin bütün mavisini darağacından
alıp gelsin yürekli deniz
çiçek açsın gözyaşları yarına
işte şimdi öpücüğü kondurma vakti
alıp alıp hayattan
ölümün en vahşi dudağına

oysa neden sözcüklerden kan sızar
neden hiç bir yürek boğdurulamaz
neden hiç bir aşkı anlamaz hiç bir iktidar
işte dürtüyor geceyi çırılçıplak bir ayaz
bankalarda sessizlik ekiplerde telaş var
iflah olmaz bir yarayla tarıyor saçlarını veznedar
kadınlar geçiyor ötelerden güzel kokular
geçiyor geceden namaz

kendimize doğru kıvrılan yolların yeniden başındayız
tanrı herşeye karışıyor mu gerçekten
karışıyor birbirine binlerce yıldız
karışıyor ortalık aniden bir sağnak olsa
ne zaman boğulsa paralarla biri
karışıyor hesaplarımız

ruhlarımız bulutlanır da birgün
gözyaşı döker çakallarımız bile
çantamızdan yeni bir hayat çıkarır serperiz sokaklara
ve sabah çıkarır aşkların koynundan çıngarını
parlar yüzümüzde Allah yağmur oluruz biraz
günlerle halay çeker başkaldırır çırılçıplak bir ayaz
büyür artık büyüyebildiği kadar cehennem
biz anlatılmaz bir cennet ile yanarız
yalansız
ve
üniformasız

Sıtkı CANEY

 
fotoğrafımdaki mühür için yorumlar kapalı

Yazan: 26 Ekim 2012 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: