RSS

Etiket arşivi: Sohrab Sepehri

Bir Geçişin Gözleri

Gökyüzü doldu temâşâ kelebeklerinin beneğiyle. 
Serçenin aksi düştü refakat sularına. 
Soldu mevsim içgüdüler boyunca uzanan duvar üstünde. 
Asma dalı üzüme 
Müptelâ oldu. 
Çocuk geldi 
Cepleri dolu koparma coşkusuyla 
(Ey cesaret baharı! Silindi uzantın 
Bekleyiş çamlarının gölgesinde.) 
Çocuk lâfızların ardından 
Koştu temâyülün yumuşak çayırlarına. 
Havuz başında 
Çocuğun kanı doldu yaşamın yalnızlık pullarıyla. 
Sonra, bir diken incitti ayağını. 
Yok oldu cismin yangısı çayırlar üstünde. 

(Ey esenlik ırmağının döküldüğü yer! 
Ten coşkusu sende tatlı tatlı sönüyor.) 
Bahçedeki serçelerin evvelki günkü cıvıldaşması 
Döküldü onun düşünce alnına. 
Şimşirlerin dibinden tahayyüle akan ırmak 
Götürüyordu yanında bedenin matlûb cehaletini. 
Çocuk uzaklaşıyordu kendi sevinç payından. 
Mevsimin vaftiz yağmurunun altında 
Rüşt hürmeti 
Dökülüyordu şeftali dallarından gömleğine. 
Eşyanın pembe gam güzergâhında 
Işıl ışıldı henüz 
Ferâgat çakılları. 
Bağışların tedrîcî buharlaşması ardında 
Yok oluyordu çiçeklerin şekli.

Sordu çocuk hüznün içinden:
Ne kadar yol var bebeğin gurûbuna?

Bir yaprağın daldan hicreti sarstı onu. 
Diğer çiçeklerin ardında 
Göç ediyordu yüzü. 

(0 temâşâ günlerinde bir sabah 
Oyuncakların göçünü 
İşittim güney şimşirlerinin altında. 
Sonra, sıcağın altında 
Doldu avucum üzüm hacminin eksilişiyle. 
Sonra, 
Eski havuzlarda suyun hastalığı 
Sürükledi düşüncelerimi hüzne kadar. 
Sonraları, erişti elim tifo ateșiyle çiçeklerin gizli boyutlarına. 
Tegâfülün hoş nakışları 
Kayboluyordu hisler kumunun üstünde. 
Ben geliyordum yüze 
Ağacın yükselişiyle, 
Bir bahar kargasının kanadının yayılmasıyla, 
Suyun loş seciyelerinden kurbağanın dalışıyla, 
Havuz fiskiyesinin afallatıcı içtenliğiyle, 
Bir kuyunun ibhâmı ardından kovanın ıslak doğuşuyla.

Sohrab Sepehri

 
Bir Geçişin Gözleri için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Günlerin Yokluğunda Bebek

Güzel bir düş gibi idrak nûrunda 
Oturan bu vücut 

Temâşâ göz kapağının üstünde 
Saçıyor terütâze sözcükler. 
Gözleri hayatın yeşil takvimi. 
Yüzü beyaz ilkokul çağının bir parça tatili gibi. 

Yıllardır oturuyordu 
Bu tarâvet secdeleri cumaların dizi üstüne 
Sabit bir mutluluk gibi. 
Sabahları annem sarı gül için 
Bir sepet su götürüyordu. 
Ben temâşâ ağzı için 
İlhâmın ham meyvesini götürüyordum. 

Gece gündüz demeden bu beden 
Rakamlar yokuşunun bahçesi ardında 
Uyuyordu efsâne gibi. 
Düşüncem soyutluk aralığından alkış tutuyordu ona.
Eriyordu aklım gözlerinin ardında. 
Mutlak alnının üstünde 
Elden gidiyordu vakit. 
Şimşirlerin ardında cuma kâğıtlarını 
Yırtıyordu ölçülerin alışkanlığı. 
Bu sadâkat satışı 
Bir hint hurması dalı gibi 
Gölge döküyordu benimle cumartesilerin acılığı arasına. 
Ya da teslim alıyordu korkularımın kalesini 
Lâtif bir hücûm gibi. 
Yok oluyordu eli bir ferâgat boyunca 
“Ödevler”imin kenarında. 

(Gerçek nerede daha tazeydi? 
Dertsiz bir hacmin meczûbu olan ben 
Görmüştüm bazen 
Fakirlik evinin sinisinde 
İlhâmın parıldayan meyvelerini. 
Daha bir sesliydi konuşma başakları dilin nüzûlünde. 
Hızlanıyordu duygu nabzım 
Çiçekle etin çürümesinde.  
Cezbe dökülüyordu vicdânımın üstüne 
Şebboyların perişanlığından 
Hayatın bâkir şebnemi 
Pırıldıyordu Çerçöp üstünde.)

Bir şeyler demeli biri bu sabırlı huzûrdan 
Bahçenin tedrîcî seferlerine. 
Anlamalı biri bu küçük hacmi, 
Açıklamalı onun elini çevrenin çırpınışlarına. 
Bir damla vakit saçmalı 
Bu muhatapsız yüzün üstüne. 
Bu salt noktayı biri 
Döndürmeli unsurların şuûr yörüngesinde. 
Biri gelmeli aydınlık kapıların ardından.  
Dinle; koşuyor biri havâdisin göz kapağı üstünde: 
Bir çocuk geliyor bu yana.

Sohrab Sepehri

 
Günlerin Yokluğunda Bebek için yorumlar kapalı

Yazan: 03 Haziran 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Taşa Değil

Zaman ırmağında, ilerliyoruz seni seyretme düşünde.
Şebnemler saçarak akan sîmânı izliyoruz.

Kanatlarım mı? Yolundu. Umut gözüyüm; ıslandım bir bakışla.
Burada değil, oradayım.
Bakışın ötesinde bir şey görüyorum; arıyorum bir şey.
Bir taş kırıyorum; resmine bir sır söylüyorum.
Yaprak düştü; sağlık olsun. Ben kederle yaşıyorum.
Bir bulut gitti;
Dağım ben: İzlerim. Rüzgârım ben: Giderim.
Bir başka kırda, açarsa bir hüzün çiçeği,
Gelir, koklarım.

Sohrab Sepehri
Farsçadan Çeviren: Mehmet Kanar

 
Taşa Değil için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Mart 2021 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Yolcu

Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.

Ve masanın üstünde birkaç turfanda meyvenin hayhuyu.
Gitmekteydi ölümü idrâkin belirsiz semtine.
Ve bahçenin kokusunu, rüzgâr, ferâgat halısının üstünde
Saçmaktaydı yaşamın saf hâşiyesine.
Ve zihin, yelpâze gibi, çiçeğin parlak sathını
Tutmuştu eliyle
Ve yelpâzeliyordu kendini.

Yolcu otobüsten indi:
“Ne temiz gökyüzü!”
Ve caddenin uzayıp gitmesi aldı götürdü onun gurbetini.

Gurûb vaktiydi.
Geliyordu kulağa bitkilerin akıl sesi.
Yolcu gelmişti.

Ve oturmuştu çimenlikte
Bir koltuğa.
“Canım sıkıldı,
Canım çok sıkıldı.
Yol boyunca düşündüm hep bir şey
Ve yamaçların rengi aldı aklımı başımdan.
Kaybolmuştu caddenin çizgileri ovaların kederinde.
Ne tuhaf vâdiler!
Ve at, hatırlarsın,
Kırdı.
Ve temiz bir sözcük gibi otluyordu çayırlığın yeşil sessizliğinde.
Ve sonra, renkli gurbeti yol üstündeki köylerin.
Ve sonra, tüneller.
Canım sıkıldı.
Ve hiçbir şey,
Ne turunç dalında susan bu güzel kokulu incelikler,
Ne şebboyun iki yaprağı arasında sükûtta duran şu harfin sadâkati,
Hayır, hiçbir şey beni çevrenin boş hücûmundan kurtaramaz.
Ve düşünüyorum,
Hüznün bu âhenkli terennümü sonsuza dek
İşitilecek.”

Yolcunun gözü ilişti masaya:
“Ne güzel elmalar!
Hayat yalnızlığın neşesi.”

Ve sordu ev sahibi:
– Ne demek güzel?
– Güzel, yani âşikâne tâbiri şekillerin
Ve aşkın. Yalnız aşk.
Alıştırır seni bir elmanın sıcaklığına.
Ve aşk, yalnız aşk
Götürür beni hayatların keder enginine.
Kavuşturur beni bir kuş olma imkânına.

– Ya kaderin panzehiri?

– İksirin hâlis sesini verir bu içki.

Ve şimdi gece olmuştu,
Yanıyordu lâmba.
Ve çay içiyorlardı.

– Neden sıkıldı canın? Yalnız gibisin.
– Hem de ne yalnız!
– Sanırım,
Tutulmuşsun renklerin o gizli damarına.
– Tutulmak, yani.
– Âşık.
– Ve düşün bir, ne yalnızdır,
Küçük bir balık tutulmuşsa engin denizin suyuna.
– Ne ince, hüzünlü düşünce!
– Ve hüzün eşyanın birliğini reddeden silik bir işâret.

– Ne mutlu o bitkilere ki âşıktırlar ışığa.
Ve ışığın yaygın eli omuzunda durur onların.
– Hayır, mümkün değil birleşmek.
Vardır daima bir aralık.
Suyun eğrisi olsa da güzel bir yastık.
Nilüferin güzel ve gevrek uykusu için
Vardır daima bir aralık.
Tutulmak gerek.
Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu
Olacaktır haram.
Ve aşk
Aralıkların sesidir.
– İbhâma gark olmuş
Aralıkların sesi.
– Hayır,
Gümüş gibi temiz aralıkların sesi
Ve duyunca bir hiçi durulurlar.
Âşık hep yalnızdır.

Saniyelerin gevrek elindedir âşığın eli.
Ve, o ve saniyeler giderler günün ötesine.
Ve, o ve saniyeler uyurlar ışığın üstünde.
Ve, o ve saniyeler dünyanın en iyi kitabını
Bağışlarlar suya.
Ve iyi bilirler
Hiçbir balık
Çözemedi ırmağın bin bir düğümünü.
Ve gece yarıları, işrâkın eski sandalıyla
Yol aldılar hidâyet sularında
Ve ilerlediler hayret tecellîsine dek.
Sözlerinin havası
Geçirtir insanı hikâye bahçelerinin sokağından
Ve bu edanın damarlarında
Ne hüzünlü ve taze bir kan var!

Aydınlıktı avlu

Ve esiyordu rüzgâr
Ve gecenin kanı dolaşıyordu iki adamın sükûtunda.

“Temiz bir hâlvet odası.
Düşünce için ne sâde boyutları var!
Canım çok sıkıldı.
Uyumak gelmiyor içimden.”
Pencereye gitti
Ve oturdu
Kumaş kaplı yumuşak sandalyeye.
“Henüz yolculuktayım.
Sanırım
Vardır dünya sularında bir kayık
Ve ben -kayık yolcusu- binlerce yıl
Eski denizcilerin zinde marşını
Okuyacağım mevsimlerin penceresinin kulağına
ve ilerleyeceğim.

Yolculuk nereye götürüyor beni?
Nerede yarım kalacak ayak izi?
Ve ayakkabı bağcıkları ferâgatin yumuşak parmaklarıyla
çözülecek?
Nerede varılacak yer ve sermek bir yaygıyı
Ve gayri ihtiyarî oturup
Kulak vermek
Bitişik çeşmede bir bulaşık kabının yıkanış sesine?
Ve hangi baharda
Duraklayacak
Ve ruhun sathı yeşil yapraklarla dolacak?

Şarap içmeli
Ve yürümeli bir gölgenin gençliğinde
İşte bu kadar.

Nerede hayat semti?

Ne taraftan ulaşırım bir hüthüte?
Ve dinle: İşte bu söz yolculuk boyunca
Bulandırdı hep düş penceresini.
Neler fısıldadı kulağına hep yol boyunca?
İyi düşün,
Nerede bu gizemli terennümün gizli çekirdeği?
Neydi göz kapaklarını ağırlaştıran?
Hangi hoş ve sıcak ağırlık?
Ylculuk uzun değildi:
Kırlangıcın geçişi daraltıyordu vaktin hacmini.
Ve rüzgârla olukların söyleşisinde
Dönüyordu işâretler aklın başlangıcına.
Yazın yüksekliklerinden
Baktığın dakikada coşkulu “Câdrûd’a”,
Ne oldu da
Biçtiler yeşil düşünü sığırcıklar?
Ve mevsim, hasat mevsimiydi.
Ve konmasıyla bir sığırcığın servi dalına
Sayfası çevrildi mevsim kitabını.
Ve ilk satırı şöyleydi:

Hayat, renkli gafleti Havva’nın bir dakikasının.

Bakıyordun:
Zihin sığırıyla çayırlığı arasında esmekteydi rüzgâr.

Bakıyordun
Mevsim kabuğındaki ulu dutun yâdigâarına.
Yoncalar arsında yeşil cübbenin varlığı
Onarıyordu duyguların yüzündeki bereleri.

Bak, yara bere içinde hep duyguların yüzü.
Hep bir şey, sanki düş ayıklığı,
Ulaşıyor arkadan ölüm adamının yumuşaklığına
Ve atıyor elini omuzumuza
Ve biz aydınlık parmaklarındaki harâreti
Leziz bir zehir gibi
İçiyoruz hâdisenin kenarında.
“Ve üstelik” hatırında mı
O sakin berzâh?
Yerle suyun o paslı mücadelesinde
Görüldüğünde fermânın ardından vakit.
Yeni bir solukla ilerlemeli.
Ve üflemeli hep
Ki tertemiz olsun ölümün altın yüzü.

Nerede fîrûze taşı?
Ben bir ağacın mücâvirliğinden geliyorum.
Kabuğuna gurbetin sâde elleri

İz bırakmıştı:
“Yadigar olsun diye yazdım can sıkıntısıyla.”

Verin şarabı.
Acele etmeli:
Bir hamâsete seyahatten geliyorum ben.
Ve su gibi
Biliyorum
Sohrâb’la panzehir kıssâsını.

Yolculuk götürdü beni çocukluğumun bahçeşine.
Ve durdum
Yüreğim sakinleşene dek.
Belirsiz bir ses geldi.
Ve açılınca kapı

Düştüm yere gerçeğin hücûmuyla.

Ve bir kez daha “Mezâmir” gökyüzünün altında,
“Babol”ırmağının kıyısındaki seyahatimde,
Kendime geldiğimde ben,
Susmuştu ud
Sarılıyordu söğüdün ıslak dallarına.

Güzergâhımda temiz hıristiyan rahipleri
Ediyorlardı işâret.
“Eremya Nebi”nin suskun perdesine.
Ve ben yüksek sesle
Okuyordum “Kitab-ı Câmia”yı.

Üç beş Lübnanlı çiftçi
Oturmuştu
Yaşlı bir sedirin altına;
Sayıyorlardı zihinden
Kendi ağaçlarındaki meyveleri.

Yol kenarındaki Iraklı kör çocuklar.
Bakıyordu
“Hammurabi kitâbesi”nin yazılarına.

Ve güzergâhımda gözden geçiriyordu
Dünya gazetelerini.

Yolculuk seyelân doluydu.

Ve sanat çalkantısıyla kapanmıştı
Seferin tüm sathı.
Simsiyahtı, kokuyordu yağ.
Ve yolculuk toprağında boş içki şişeleri,
İçgüdü çatlakları ve mecâl gölgeleri
Yan yanaydı.
Sefer yolunda, veremliler evinden
Geliyordu öksürük sesleri.
Fâhişeler şehrin mavi gökyüzünde
Bakıyorlardı
Jetlerin parlak izine.
Ve çocuklar koşuyordu fırıldakların peşinde.
Şarkı söylüyordu caddedeki çöpçüler.
Ve büyük şairler
Övgü yağdırıyordu göçmen yapraklara.
Ve seferin uzak yolu, insanla demir arasında
Gidiyordu yaşamın gizli cevherine doğru;
Katılıyordu bir ırmağın ıslak gurbetine,
Bir pulun sessiz parıltısına,
Bir şîvenin âşinâlığına,

Bir rengin enginliğine.

Yolculuk götürdü beni tropikal topraklara
Ve o yeşil, iri ağaçların gölgesinde,
Ne güzel hatırımdadır,
Zihnin yayla evine girdi bir cümle:
Geniş ol ve yalnız; başın aşağıda ve katı.

Güneşle konuşmaktan geliyorum ben;
Gölge nerede?

Fakat hâlâ şaşırmış ayaklar baharın dal dal oluşuyla.
Ve devşirme kokusu geliyor rüzgârın elinden.
Ve dokunma duyusu turuncun tozu ardından
Baygınlık geçirmede.
Bu renkli keşmekeşte, kim bilir
Uzlet taşımın mevsimin hangi noktasında olduğunu.
Henüz orman tanımıyor
Kendi sayısız boyutlarını.
Henüz yaprak
Binmiş rüzgârın ilk harfine.
Henüz insan bir şeyler diyor suya.
Ve çimenliğin yüreğinde bir mücadele ırmağı akmada.
Ve ağacın yörüngesinde
Güvercin kanadının tınısı, insanın davranışındaki
Belirsizlik var.

Uğultu geliyor.
Ve ben dünyadaki rüzgârların tek muhatabı.
Ve dünya ırmakları öğretiyor bana
Yok oluşun temiz sırrını.

Sadece bana.
Ve ben yorumcusuyum dilsizlik vâdisindeki serçelerin.
Ve Tibat’in irfanlı küpesini
Benares kızlarının süssüz kulağına
Anlattım Sernat yolunun kenarında.
Ey sabah şarkısı, koy omuzuma Vedâ’ları.
Tarâvetin tüm ağırlığını.
Çünkü ben
Düçârım konuşmanın sıcaklığına.
Ve ey Filistin toprağındaki zeytin ağaçları!
Muhatap edin beni gölgenizin bolluğuyla.
Tûr’un etrâfını dolaşmaktan gelen,
Teklîm’in harâretiyle yanıp tutuşan
Şu yalnız yolcuyla.

Fakat konuşma bir gün, yok olacak.
Ve havanın geniş yolunu
Beyazlatacak
Duyguların kanatlı görkemi.

Bu mevzîn gam için ne şiirler söylenmedi ki!

Fakat biri duruyor ağaç altında hâlâ.
Fakat bir atlı var şehir surunda hâlâ.
Kâdisiye fethinin güzel düşünün ağırlığı
Gözkapaklarının omuzunda.
Moğolların sabırsız atlarının kişneyişi hâlâ
Yükseliyor yonca tarlalarının hâlvetinde.
“Baharat Yolu”nun kenarında Yezdli tüccar hâlâ
Hint mallarının kokusuyla geçiyor kendinden.
Ve Hâmûn kıyısında duyarsın hâlâ:
– Kötülük sardı yeryüzünü.
– Bin yıl geçti.
– Yıkanacak su sesi gelmiyor kuşağa

Ve bir bâkirenin aksi düşmedi suya.,

Ve yolculuğun ortasında, “Cimna” sâhilinde
Oturmuştum
Ve bakıyordum
Tac Mahal’in sudaki aksine.
İksirli lâhzaların mermer dayanıklılığı
Ve yaşam hacminin ilerleyişi ölümde.
Bak, iki büyük kanat
Su ruhunun kıyısında gitmede.
Acayip kıvılcımlar var elin mücâvirliğinde.
Gel, aydınlat idrâkin karanlığını.
Bir işâret yeter çünkü:
Hayat yavaş bir vuruştur
“Megar” kayasına.

Yolculuk güzergâhında “Sevinç Bahçesi”ndeki kuşların
Yıkadılar tecrübe tozunu gözümden.
Ve gösterdiler bana bir servinin esenliğini.
Ve ben duygu ibâdeti için
Hâlin aydınlığına hürmeten
Oturdum “Tal” kenarına; koyuldum duaya.

Geçmek gerek.
Uzak ufuklarla yoldaş olmak gerek.
Ve bazen bir harfin damarına çadır kurmak gerek.
Geçmek gerek
Ve bazen bir dut dalından kaymak gerek.

Geçiyordum ben tegazzül kenarından
Ve bereket mevsimiydi

Ve eziliyordu ayaklarımın altında kum rakamları.
Bir kadın işitti,
Çıktı pencereye; baktı mevsime.
Kendi başlangıcıydı
Ve onun bedevî eli inceliklerin şebnemini
Yumuşak koparıyordu ölüm hissinin bedeninden.
Durdum
Ve yükselmişti tegazzül güneşi.
Ve kolluyordum düşlerin buharlaşmasını.
Ve sayıyordum
Zihin bedeninde tuhaf bir bitkinin vuruşlarını.
Sanıyorduk ki,
Dipnotsuzuz.
Râvent titreyişinin mitolojik metninde
Yüzüyoruz.
Ve birkaç saniye gaflet, varlığımızın huzûru.

Bitkilerin tehlikeli başlangıcındaydık

ki kadının gözü ilişti bana:
– Ayak sesin geldi; sandım rüzgâr
Geçiyor eski perdeler üstünden.
– İşitmiştim ayak sesini
Eşyanın civârında.
– Nerede çizgilerin şenliği?
– Bak dalgalanmaya, tenimib yayılışına.
– Hangi taraftan ulaşırım büyük satha?
– Ve boylu boyunca beni bardağın ıslak mesâhasına dek
Doldur susuzluk satıhlarıyla.
– Nered hayat bir kabın kırlışı kadar
Hassas olacak
Ve ebegümecinin gelişim sırrı
Eritecek atın ağzındaki harâreti?
– Ve ellerin güzel birikiminde, bir gün
Duyduk kulağımızla bir salkımın koparılış sesini.
– Ve hangi zeminde
Oturduk hiçin üstüne.
Ve yıkadık elimizi, yüzümüzü bir elmanın harâretinde?
– İmkansızlık kıvılcımları çıkıyordu varlıktan.
– Nerede güzel olacak temâşâ korkusu
Ve bir kuşun ölüme giden yolundan daha görünmez?
– Cisimlerin konuşmasında
Ne kadar parlaktı akkavağın güzergâhı!
– Hangi yol götürür beni mevsimler bahçesine?

Geçmek gerek,
Rüzgâr sesi geliyor, geçmek gerek.
Ve ben yolcuyum, ey daimî rüzgârlar!
Götürün beni yaprakların oluşum genişliğine.
Kavuşturun beni suların çoşkun çocukluğuna.
Ve ayakkabılarımı üzüm bedeninin tekâmülüne dek
Doldurun huzû’un güzellik kımıltısıyla.
Benim dakikalarımı mükerrer güvercinlere dek
Yükseltin içgüdünün beyaz gökyüzüne.
Ve vücûdumun birliğini ağaç kenarında
Dönüştürün kaybolmuş temiz bir ilişkiye.
Ve yalnızlığın teneffüsünde
Kapayın bilinç kapılarımı.
Yollayın beni o günün uçurtmasının peşine.
Götürün beni yaşam boyutlarının hâlvetine.
Gösterin bana
“Hiç”in mülâyim huzûrunu.

Bâbol, 1964 Bahar

Sohrâb Sepehri
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınlarıevim-yikildi

 
Yolcu için yorumlar kapalı

Yazan: 14 Ağustos 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Hey

Neyi seyrediyorsun, yalnız?
Yukarıda ışığın bir günlük çiçeği.
Aşağıda, rüzgarın karanlığı.

Beyhude bekleme,
Gece daldan dökülmeyecek
Ve Allah’ın penceresinde ışık yok.

Yıldızların çiği uçacaktır
gökyüzünün yaprağından.
Sen kalacaksın
ve büyük bir ızdırap.
Bakışın sütunu
üzüntünün sarmaşığı.
Beyhude bekleme.

Ayağa kalk,
Bir çiçeğin hayali ile geceye döndü yeryüzü.
Yola koyul,
Balık arkasında hüzünlü bir iz bıraktı.

Cırcır böceğini dinle: Dünya ne kadar hüzünlüdür
Ve Allah yok
Ve Allah var
Ve Allah …

Vakit geçti,
Kokla ve git,
Ve artık güzel bir yüzü başka uykularda ara.

Sohrab Sepehrisohran-sepehri-siirleri

 
Hey için yorumlar kapalı

Yazan: 15 Mart 2016 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

Denizlerin Ardında

Bir kayık yapacağım,
İndireceğim suya.

Uzaklaşacağım bu garip topraktan.
Yok oradabir kişi,
Kahramanları uyandıracak aşk ormanında.

Geçireceğim kayığı
Boşluk ağından,
İnci arzusunun tâ yüreğinden.
Ne gönül vereceğim mavilere,
Ne deniz kızlarına, sudan başlarını çıkaran,
Balıkçıların yalnızlık parıltılarında
Saçlarından afsûnlar saçan.

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.
“Açılmalı, açılmalı.
Yoktu o şehirdeki adamın esâtiri.
Bir üzüm salkımıyla dopdolu değildi o şehrin kadını.

Hiçbir salon aynası tekrarlamadı sarhoşluğu.
Göstermedi bir su birikintisini, hattâ meşâleyi.
Açılmalı, açılmalı.
Şarkısını söyledi gece;
Sıra pencerelerde.”

Süreceğim kayığı,
Süreceğim öylece.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Oradapencereler tecellîye açık.
Damlar güvercinlerin yeri, beşerin akıl fıskiyesine bakan.
On yaşındaki her şehirli çocuğun eli bir marifet dalı.
Şehir insanı bir duvara bakıyor.
Bir şûleye, hoş bir rüyaya bakar gibi.
Toprak işitiyor senin duygu mûsıkîni.

Esâtir kuşlarının kanat sesi geliyor rüzgârla.
Bir şehir var denizlerin ardında.

Güneşin serinliği orada sabah kalkanların gözü kadar.
Suyun, aklın, aydınlığın vârisi şairler.

Bir şehir var denizlerin ardında.
Bir kayık yapmalı.
Bir kayık yapmalı.

Sohrâb Sepehrî
Çeviren: Mehmet Kanarsohrab-sepehri

 
Denizlerin Ardında için yorumlar kapalı

Yazan: 04 Kasım 2015 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Serüven

Görünürde yok kimse sâhilde.
Yok karanlık bir leke denizde

Yaklaşsa hani
bir kayık

Kalmış sâhilde
Bir kayık; dökülmüş üstüne gece.
Gövdesini aydınlık olmayan bir yoldan
Çeksin onu suya.
Geç vakitte her dalga
Kulağına bir şey fısıldar.
Uzaktan gelen perişan bir dalga
Anlatır bize fırtınalı öyküsünü bir gecenin.
Açılmıştı o gece balıkçı
Almak için sudan

Bağlandığı şeyi
Rüyadaki hayâliyle.

O gecenin sabahı denizde bir dalga
Öteki dalgaya vurmuyordu gövde.
Balıkçıların gözleri gördü
Bir kayık su yolunda.
Gecenin acı hâdisesinden haber vardı dudağında.
Çektiler sonra onu sâhile uykulu uykulu,
Her zamanki yerine
Bu mahzun anda kayık, yerinde.
Ve yakınında onun
Kudurmakta derya.
Uzaklardan gelen bir dalga
Anlatıyor yine
Fırtınalı bir geceden
Uzun olmayan bir öykü.

Sohrâb Sipehrî
Çeviren: Mehmet Kanar
Ayrıntı Yayınları 2015sohrab_siirleri

 
Serüven için yorumlar kapalı

Yazan: 17 Ekim 2015 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Suyu Bulandırmayalım

suyu bulandırmayalım
aşağılarda bir güvercin su içiyor
ya da hoş uzak bir köşede bir sığırcık kanat yıkıyor
ya da köyde bir testi doluyor

suyu bulandırmayalım
belki bu akan su gidiyor ayağına bir kavağın
yıkasın diye bir kalbin kederin
belki bir dervişin eli
kurumuş ekmeğini suya banmıştır
güzel bir kadın su kenarına gelmiştir
suyu bulandırmayalım
güzel yüz ikiye katlanmış!

ne içimli bir su
ne kadar duru akıyor!
yukarı insanı ne keyifler sürüyor
ineklerinin sütü hep bol olsun, çeşmeleri kaynasın hep!
görmedim köylerini
çardakları altında kuşkusuz tanrının ayak izleri var
orda mehtap kelamı boyunca aydınlatıyor
yukarı köyde kuşkusuz örme duvarlar kısadır
insanları şakayık hangi çiçektir biliyor
kuşkusuz mavi mavidir orada
köylüler biliyor hangi gonca açıyor

nasıl bir köy olmalıdır
bağ yolları hep musiki ile dolu olsun
su başındaki o insanlar anlıyorlar suyu
bulandırmıyorlar onu biz de
suyu bulandırmayalım

Sohrab Sepehri
Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

 
Suyu Bulandırmayalım için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Mart 2014 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Gülistane’de

Aaah! ne geniş vadiler!
Aaah! ne yüce dağlar!
Mis gibi ot kokardı Gülistane ne hoş!
Ben bu vilayette, bir şeyin peşindeydim:
Bir düşün
Işığın belki, bir çakılın, kim bilir belki de bir gülüşün.

Kavak dalları ardında
Sili bir haylazlık vardı,
Çağırırdı beni hep!
Bir kamışlık kıyısında kaldım,
Rüzgâr esiyordu, dinliyordum onu ben:
Kimdir benimle konuşan?
Süzüldü bir timsah
Koyuldum yola ben.
Yol üstünde bir yoncalık
Sonra bir bostan, sonra renkli çalılar
Ve unutulmuşluğu toprağımın.

Bir su kıyısında,
Çıkardım çarıklarımı ve oturdum, ayaklarım suda:
“Bugün aaah, ne denli yeşilim!
Ne denli uyanıktır gövdem!
Dağın ardından bir hüzün çıkıvermez umarım!

Ağaçların arkasında kim var?
Hiç kimse! Bir inek otlanıyor!
Yaz günü ortasıdır
Nasıl bir yaz olduğunu sen gölgeye sor!
Lekesiz gölgelere
Aydın ve pak bir köşe var
Ey duygunun çocukları!
Oyun yerleriniz burada!
Boş değil asla bu yaşam
Sevecenlik var, elma var, iman var.
Ah evet
Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!

Kalbimde bir şeyler var, ışıktan bir meşelik tek, tan atarken uyku gibi!
Öyle dur duraksız kaldım ki canım ister
Koşayım vadinin taaa sonuna, dağın taaa ucuna
Uzaklarda beni çağıran bir ses var!

Sohrab Sepehri

Farsçadan çeviri: Haşim Hüsrevşahi
Kaynak : http://sardunyalar.com/


 
Gülistane’de için yorumlar kapalı

Yazan: 10 Haziran 2013 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler: ,

Uzun anlardan sonra

Uzun anlardan sonra
Penceremin boz ağacında bir yaprak yeşerdi
Ve yeşil bir esinti uyuyan hücrelerimi titretti.
Ve ben henüz
Tenimin köklerini rüyaların kumlarına sokmamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir elin gölgesi vücudumun üzerine düştü
Ve parmaklarının titreşimi beni uyandırdı.
Ve ben henüz
Kendi yalnız ışınımı,
İçimin karanlık uçurumuna atmamıştım
Ki yola çıktım

Uzun anlardan sonra
Sıcak bir ışın saatin donmuş gölüne düştü
Bir çapa geliş gidişini ruhuma döktü
Ve ben henüz
Unutkanlık gölüne kaymamıştım
Ki yola çıktım.

Uzun anlardan sonra
Bir an geçti:
Penceremin boz ağacından bir yaprak düştü,
Bir el gölgesini vücudumun üzerinden topladı
Ve bir çapa saatin gölünde dondu.
Ve ben henüz gözlerimi açmamıştım
Ki başka bir uykuda kaydım.

Sohrab Sepehri

 
Uzun anlardan sonra için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Şubat 2013 in Çeviri Şiirler, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: