RSS

Etiket arşivi: Sünbülzâde Vehbi Efendi

Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar

Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar
Derdimi yazdıgı demde kalemim kan aglar

Tıfl-ı bî-dâye-i dil giryesin artırmadadır
‘Âleme geldigine oldu peşîmân aglar

Bî-kesem öyle ki bu hâl-i garîbim görse
Kendi derdin unudup baña yetîmân aglar

Pençe-i hâr-ı sitemde göreli dâmenimi
Çeşm-i şebnemle benimçün gül-i handân aglar

Zulmet-i râh-ı talebde bu tekâpûlar ile
Teşne-leb kaldıgıma çeşme-i hayvân aglar

Kiştzâr-ı emelim şûre-zemîn olduguna
Girye-i şefkat ile ebr-i bahârân aglar

Tamla yâkûta döner katre-i hûn-ı eşki
Sahtî-i bahtıma kanlar dökerek kân aglar

Böyle ‘uryân-ten-i esbâb-ı emel kaldıgıma
Çaglayıp lûle-i germâbe-i sûzân aglar

Hüşkî-i bâg-ı ümîd-i dil-i bî-bergim içün
Nâle vü zâr ile dōlâb-ı gülistân aglar

Cûşiş-i eşkimi seylâb gibi gördükçe
‘Ayn-ı pür-şefkat ile cûy-ı firâvân aglar

Pür-humâr oldugumu çeşm-i habâb ile görüp
Cür’a-efşân olarak sâgar-ı rindân aglar

Berk-i kühsârı dahi nâle-i germim eridip
Yüregi taşdan iken kûh-ı girân-cân aglar

Hûn-çekân olduguna sanma sebeb âteşdir
Sîh-i gamda dönerek hâlime biryân aglar

Revganın tâb-ı güdâzişle edip eşk-i revân
Sûziş-i sînem içün şem’-i şebistân aglar

Böyle üftâde-i girdâb-ı melâl olduguma
Eşk-i telhin saçarak mevce-i ‘ummân aglar

Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya’kûb edeli
Girye vü nâlişime külbe-i ahzân aglar

Âsafâ güldür o gam-dîde-i mahzûnu meded
Der-i lutfuñda gelip Vehbî-i nâlân aglar

Sünbülzâde Vehbi Efendisunbulzade-vehbi

 
Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar için yorumlar kapalı

Yazan: 21 Mart 2016 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sühan Kasidesi

Sühan oldur ki ola âyet-i kübrâ-yı sühan
Yıla safha-i i’câzda a’lâ-yı sühan

Şâ’ir oldur ki anıñ kalbine Hassân gibi
Nefha-i Rûh-ı Emîn eyleye ilkâ-yı sühan

Hüsrev-i mülk-i sühan aña denir kim kalemi
Çeke menşûr-ı hayâlâtına tugrâ-yı sühan

Eyleye şa’şa’a-i fikreti mânend-i Kelîm
Ceyb-i ma’nâda nümûde yed-i beyzâ-yı sühan

Dem-i ‘Îsâ gibi enfâs-ı hayât-efzâsı
Ede bir nutk-ı revân-bahş ile ihyâ-yı sühan

Hızr u İskender’i sîr-âb ede cûy-ı nazmı
Eylese âb-ı hayâta bedel icrâ-yı sühan

Cevher-i nutk-ı güher-bârı ile ‘âlemde
Hüsn-i sûret bula efrâd-ı heyûlâ-yı sühan

Tab’ı âyîne-i işrâk ola tâ kim andan
Mantıku’t-tayr okuya tûtî vü bebgâ-yı sühan

Nazmına silk-i cevâhir mi denir olmayanıñ
Dili deryâ-yı hüner tab’ı güher-zây-ı sühan

Pûte-i zerger-i endîşede kâl olmayıcak
Sîm-i ma’nâ olamaz kâbil-i tamgâ-yı sühan

Kimse bakmaz yüzüne tâb-ı hayâl-i rengîn
Olmasa gâze-i ruhsâr-ı dil-ârâ-yı sühan

Sîne mir’ât-ı mücellâ gibi sâf olmaz ise
Hüsn-i sûret mi bulur anda mezâyâ-yı sühan

Olmayan hall-i İlâhî’ye karîn eyleyemez
Dil-i pür-’ukde ile keşf-i mezâyâ-yı sühan

Micmer-i dilde olursa eser-i âteş-i ‘aşk
Neşr eder râyihasın ‘anber-i sârâ-yı sühan

Hum-ı endîşede sahbâ gibi sâf olmayıcak
Nazm-ı rengîn olamaz zîver-i mînâ-yı sühan

Anı Câmî gibi Nâbî gibi rindân añlar
Başkadır neş’e-i keyfiyyet-i sahbâ-yı sühan

Ceyş-i fikr ile alıp memleket-i ma’nâyı
Gösterir şevket ü dârâtını Dârâ-yı sühan

Rezmgâh-ı sühana tîg-i zebânın eyler
Tîzî-i tab’ ile şemşîr-i mücellâ-yı sühan

Mahrem-i bikr-i mezâmîn olamaz nâ-ehlân
Takviyet vermeyicek tab’a mezâyâ-yı sühan

Sadef-i sîne-i deryâ-yı ma’ârifde olur
Yohsa her dilde bulunmaz dür-i yektâ-yı sühan

Sapa vâdîleri seyrân ederek çeşm-i hayâl
Reh-i nâ-refteyi geşt etmelidir pây-ı sühan

Yohsa mânend-i Hevâyî bir iki güfte ile
Herze-gûyân olamaz nâtıka-pîrâ-yı sühan

Nice şâ’ir deyü ta’bîr olunur anlara kim
Şeb-i ‘ömründe henüz görmeye rü’yâ-yı sühan

Şâ’iriyyet aña isnâd-ı mecâzîye çıkar
Bilmeye ol ki hakîkatle mü’eddâ-yı sühan

Talib-i nazm-ı gazel ‘ilme çalışsın evvel
Leyte şi’rî deyü eylerse temennâ-yı sühan

‘İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâ’ir-i nâdân ile dânâ-yı sühan

Evvelâ ‘ilm-i ma’ânîde mahâret lâzım
Bilmege nükte-i serbeste-i ma’nâ-yı sühan

İsti’ârât u kinâyât u hakîkatle mecâz
Dâ’imâ olmadadır cârî-i mecrâ-yı sühan

Ahsen-i sûret-i vech-i şebehi bilmeyicek
Neye teşbîh olunur vech-i dil-ârâ-yı sühan

Fârisî vü ‘Arabî’den iki şehbâl ister
Tâ ki pervâz-ı bülend eyleye ‘Ankâ-yı sühan

Ede mânend-i Hümâ Nesr-i felekle pervâz
Ola cevlângehi tâ evc-i mu’allâ-yı sühan

Şu’arânıñ da belî tâli’i mes’ûd olmaz
Nahs-ı ekberle tulû’ etdi Süreyyâ-yı sühan

Sebeb-i cevr-i felek hüsn-i makâl oldu deyü
Yokdur ancak yüzümüz etmege şekvâ-yı sühan

Bir de cevr etmese farzâ felek insâf etse
Var mı ikrâma sezâ nükte-şinâsâ-yı sühan

Bir alay şâ’ir-i nâ-muntazam-ı bed-mahlas
Nazm-ı rüsvâyî ile eyledi rüsvâ-yı sühan

Vezn-i eş’ârı terâzûlara vaz’ etmişler
Tartılır şimdi dükânlarda mukaffâ-yı sühan

İktifâ eylediler meslek-i ‘Âşık ‘Ömer’e
‘Aşk u şevk ile niçe kâfiye-cûyâ-yı sühan

Gevherî güftesine döndü bugünlerde meded
Güher-i nâdire-i lü’lü’-i lâlâ-yı sühan

Hâne-i tab’-ı harâbî gibidir yapdıgı beyt
Yıkdı nazmı temelinden niçe bennâ-yı sühan

Ekseri halt-ı kelâmıñ hezeyân-ı mahmûm
‘Acebâ tutdu mu şâ’irleri hummâ-yı sühan

‘İllet-i kabz-ı ‘arûzîye düçâr olmuşlar
Yetişip tenkıyeler etsin etibbâ-yı sühan

Her biri bahr-ı remel bahr-ı hezecden savurup
Rîh-i enfâsın eder furtuna-fersâ-yı sühan

Çâr-mevc-i eser-i sarsar-ı güftârından
Gark olur sarsılarak fülk-i feleksâ-yı sühan

Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan

Ne müsecca’ ne mukaffâ ne kelâm-ı mevzûn
Ne muhammes ne murabba’ ne müsennâ-yı sühan

Kimi mânî kimisi vâdî-i Türkmânîde
Kara oglan kaya başısı yelellâ-yı sühan

Mey-i meyhâne ile mug-beçeyi yâd ederek
Oldular Bekri gibi meykede-pîrâ-yı sühan

Sûz-ı pervâne vü şem’e tolaşırlar gâhî
Tutuşur gayret ile şem’-i şeb-ârâ-yı sühan

Nevbahâr olsa bahâriyye-i gül bülbül ile
‘Âkıbet köhne bahâr  oldu ser-â-pây sühan

Zülf añılsa uzadır bahs-i cünûn silsilesin
Niçe dîvâne-i ma’nî niçe şeydâ-yı sühan

Mültezem menkıbe-i Kays ise bilmem ne demek
İzdivâc etdi mi Mecnûn ile Leylâ-yı sühan

Telh olur sohbet-i Şîrîn ile Ferhâd’a dahi
Ba’d-ez-în tâze vü ter olsa da helvâ-yı sühan

Hüsnü var mı bu kadar Yûsuf’u telmîh ederek
Çâk ola perde-i nâmûs-ı Zelîhâ-yı sühan

Sarfa sarf eylemeyip medreselerde ‘ömrün
Geçinir ba’zı yobaz suhte de monlâ-yı sühan

Kas’a-i şeyh-i ‘imâretden içip çorbâyı
Zann eder kâbil-i te’vîl ola zırvâ-yı sühan

Ötdürür gâhîce boru gibi çatlak kalemin
Nefesi yetse çalardı kaba surnây-ı sühan

Tıfl-ı ebced gibi târîh-i rekîkin edemez
Biñ hisâb etse yine dâhil-i ma’nâ-yı sühan

Uydurup kendi hisâbınca hemân ta’miyeye
Zann eder yapdı o bî-çâre mu’ammâ-yı sühan

Sikkeyi cehl ile mermerde kazar ol rakamıñ
Etseler nakşını dâg-ı dil-i hârâ-yı sühan

Başkadır ‘ilm-i mu’ammâda mezâyâ-yı nikât
Görmez ol dikkat-i nâ-dîdeyi a’mâ-yı sühan

Narhı altmışlıga indi hele târîhleriñ
Pek ucuzlandı bu bâzârda kâlâ-yı sühan

Niçe nâ-ehl gedâ-tînet ü sâ’il-meşreb
Cerri sermâye eder eylese imlâ-yı sühan

Kalmadı şâ’ir ile farkı hemân cerrârıñ
Müntic-i cerr ü sü’âl oldu kazâyâ-yı sühan

Taldılar bâb-ı kibâra gazelim var diyerek
Oldu sâ’il kapısı dergeh-i vâlâ-yı sühan

Kim vefât etse kazıp seng-i mezâra târîh
Cönk ü tûmârın eder mahşere mevtâ-yı sühan

Hâsılı ‘âlemi târîh ile telvîs etdi
Niçe murdâr u mülevves hezeyân-lây-ı sühan

Câygâh oldu o kâgıdlara battâliyye
Her konakda bulunur bir iki torbâ-yı sühan

‘Îd-i nev gelse hemân köhne kasîde götürüp
Yeñi eski bulur esbâb-ı ‘atâyâ-yı sühan

Eyleyip şi’ri varak-pâre-i imsâkiyye
Ramazânda tagıdır halka hedâyâ-yı sühan

Bu tarîk ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra getirmiş gibi hurmâ-yı sühan

Şâ’iriz biz de deyü söylemege ‘âr ederiz
Oldu rüsvâ bu kadar sûret-i zîbâ-yı sühan

Kudemânıñ bulup âsârını gencîne-misâl
Etdiler cümle harâmî gibi yagmâ-yı sühan

Selh ü ilmâm u tevârüd deyü soñra çalışır
‘Aybını setre niçe düzd-i tüvânâ-yı sühan

Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatde fetâvâ-yı sühan

Öyle har der-vahal-i hayret olan bî-ser ü pâ
Bu revişle olamaz bâdiye-peymâ-yı sühan

Agzına almaz eger kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîdeyi tûtî-i şeker-hâ-yı sühan

Köhne mazmûn giyip ol câme-i müsta’mel ile
Şîvesin gösteremez kâmet-i bâlâ-yı sühan

‘Acem âhundu gibi ba’zısı da bes ki deyü
Fârisî lehcesi üzre eder inşâ-yı sühan

Vaz’-ı erkân-ı ma’ânîde hatâsın bilmez
‘Acemîler geçinir Sâ’ib ü Rüknâ-yı sühan

Buved ü mîşeved ü bâşed ü âmed şud ile
Fârisî oldu sanar yapdıgı saçmâ-yı sühan

Zann eder bagladıgı nazmı şikeste beste
Isfahân’da okunur beste-i ra’nâ-yı sühan

Tutdurup ya’nî ‘aşîrân-ı ‘acem perdelerin
Kerenây-ı kalemin eyledi şehnây-ı sühan

Her biri fâris-i meydân-ı belâgat geçinir
Leng ü lök olsa nola esb-i sebük-pây-ı sühan

Kuru laf ile sözün cûy-ı hayâl eyleyemez
İçmeyenler ‘Acemistân’a varıp çay-ı sühan

Görse bu herzeleri tebri’e-i zimmet ile
Yakasın silker idi ehl-i teberrâ-yı sühan

Ne hacâlet ki henüz bir iyi Türkî bilmez
Tarz-ı Tâzî vü Derî’de ede peydâ-yı sühan

Bir ‘Acem börkü giyip bâri ‘Acem şeklinde
Şehr-i Tebrîz’de olsun Koca Mîrzâ-yı sühan

Gûy u çevgân-ı sühan başka oyundur ne demek
‘Acem alayı gibi göstere âlâ-yı sühan

Başka örnekde olur kâle-i zer-beft-i ‘Acem
Rûm’da çıkmaz anıñ gibi mutallâ-yı sühan

Mâ’il-i duhter-i mazmûn-ı ‘Acem bü’l-hevesân
Şimdi mâder-be-hatâ togmada ebnâ-yı sühan

Çagatayca iki söz bilse Nevâ’î geçinip
Deşt-i Kıbçak’da sanar kendiyi kılgay sühan

Şi’ri bâzîçe-i tıflâne eden eşhâsıñ
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan

Bir zamânda yine bu tarza zuhûr eyleyicek
Herze-gerdân-ı ser-i kûçe vü sahrâ-yı sühan

Kaldırım taşları altında birer şâ’ir var
Deyü taş urmuş idi Sâbit-i dânâ-yı sühan

Şimdi görseydi neler çıkdı o menfezlerden
Kaldırımlarda gezer bir sürü pûyâ-yı sühan

Hâceye gitsin okunmaga bu ebced-hwânlar
Başlasın mektebe varsın da elifbâ-yı sühan

Nev-sühanlar baña taklîd ile yazsın sühanı
Ki benim her sühanım nüsha-i kübrâ-yı sühan

Tab’ım âyîne-i ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ
Baña keşf oldu bu sûretle hafâyâ-yı sühan

Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum ser-i deryâ-yı sühan

İşidip şöhretimi mülk-i bekâda Bâkî
Añlamış kalmadıgın aña bekâyâ-yı sühan

Belki fehm eyler idi sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse ‘arz eylese Nef’î baña kâlâ-yı sühan

Gitdim isbât-ı vücûd etmek içün Şîrâz’a
Eyledim ‘Örfî-i fehhâr ile gavgâ-yı sühan

Bi’t-terâzî varıcak mahkemeye olmuş idi
Kutb-ı Şîrâzî-i ‘allâme müvellâ-yı sühan

Şâhid-i ‘adlim olup Hâfız u Sa’dî anda
Hükm olundu baña ehliyyet-i da’vâ-yı sühan

Nola Vehbî-i İlâhî deyü meşhûr olsam
Hibedir mevhibedir baña ‘atâyâ-yı sühan

Çâre ne böyle kafes-bend-i gam oldum kaldım
Tutalım tab’ım imiş bülbül-i gûyâ-yı sühan

Ta’n-ı hussâd ile dem-beste vü lâl oldum âh
Ebkem olsun beni hâmûş eden a’dâ-yı sühan

Yetişir nush ise de lâf ise gavgâ ise de
Bu kadar gulgule-i hûy-ı sühan hây-ı sühan

Şimdi bir nazm-ı dil-ârâ-yı neşât-âver ile
‘Âşıkâne olalım velvele-ârâ-yı sühan

Gayrı feysal verelim fârig olup da’vâdan
Olsun işte bu gazel hüccet-i ibrâ-yı sühan

Süzülüp nâz ile olmazsa da gûyâ-yı sühan
Yine ol çeşm-i sühan-gû eder îmâ-yı sühan

Deheni hokka-i yâkût-ı letâfet gûyâ
Nutka gelse saçılır lü’lü’-i lâlâ-yı sühan

Şîve-i kâmet-i bâlâsını yâd etdikçe
Yakışır her ne kadar eylesem ıtrâ-yı sühan

Bûse va’d eylemiş agyâra lebinden dediler
Aradım agzını hîç etmedi ifşâ-yı sühan

Söze yatsın deyü pek üstüne düşdüm bu gece
Subha dek olmadı bir dürlü pezîrâ-yı sühan

O cefâ-pîşe vü bâbî-i sühan-fehm ammâ
Eylemez ‘âşık-ı bî-çâreden ısgâ-yı sühan

Vehbiyâ lâl olurum vasf-ı leb-i la’linde
Dehen-i tengi degildir bilirim cây-ı sühan

Âsafâ ‘afvıña magrûr olup etdim böyle
Vâdî-i hezl-i zarîfânede imlâ-yı sühan

Ruhsatıñ olmasa cür’et mi ederdim hâşâ
Tavr-ı fahriyye ile etmege inşâ-yı sühan

Müteşâ’irleri ancak garazım terbiyedir
Añlasınlar ne imiş rütbe-i vâlâ-yı sühan

Karamanlı gibi elbette delîle muhtâc
Ka’be-i nazma giden bâdiye-peymâ-yı sühan

Yohsa bî-çârelerin yüzlerine ‘aybın urup
Maksadım etme degil mashara sîmâ-yı sühan

Nîk ü bed bakma efendim yine in’âm eyle
Mâye-i şöhret olur bezl-i ‘atâyâ-yı sühan

Bermekîler dahi bakmaz idi nîk ü bedine
Gelse çölden bir alay laklaka-fersâ-yı sühan

Surresin kapdırıp ihyâ-yı kulûb etdikçe
Bi-hayâtik der idi ma’şer-i ‘urbâ-yı sühan

Sadr-ı rif’atde hemân devlet ile sag olasın
Olsun erbâb-ı sühan mahmidet-ârâ-yı sühan

Sünbülzâde Vehbi Efendi

 
Sühan Kasidesi için yorumlar kapalı

Yazan: 06 Kasım 2014 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

Sünbülzâde Vehbi Efendi

Bezm-u hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.

Lal-u şarap içürem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.

Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır ?
Lale ile sümbülü kakulene nevcivan.

Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.

Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.

Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.

Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarıda hiç,
Düşmanının bağrına, hançerimi nagehan.

Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.

Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.

Sen her zaman gelesin, ben Vehbi”ye veresin,
Esselamün aleykum ve aleykümselam.

Sünbülzâde Vehbi Efendi

Sünbülzâde Vehbi, Divan Edebiyatı şairlerinden olup 18. yüzyılda yaşamıştır. Arapça ve Farsçayı lügatlerini yazacak derecede bilen, başta kadılık olmak üzere birçok devlet hizmetinde bulunan Sünbülzâde Vehbi, III.Selim tarafından “Sultânü’ş-şuarâ” unvânıyla ödüllendirilmiştir.
Lakaplarının Sünbülzadeler olduğu, Maraş’ta doğup İstanbul’da öldüğü bilinen Sünbülzâde Vehbi’nin bazı internet sitelerinde Mora’lı olduğu da yazılmakta ve söylenmektedir. Onunla ilgili bir çalışması olan Yrd. Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun hazırladığı Sünbülzâde Vehbi adlı kitapta Mora’lı olduğuna dair kayıt bulunmamaktadır.
Sünbülzâde Vehbi, Sünbülzâde Vehbi Efendi olarak da tanınmaktadır. Halk arasında divan şiirleri ile değil, en çok rücu sanatını gerçekleştirdiği “Bezm-i hamam edelim/Sürtüştürem sana ben” mısralarıyla başlayan şiiriyle tanınmaktadır. Sünbülzâde Vehbi Efendi denildi mi ilk akla gelen bu şiiridir. Bu şiiri Anadolu aşıklarının ezberindedir. Fakat Yrd.Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun yayınladığı kitapta yer almamaktadır.
Rücu kelimesinin anlamı şudur: Rücu sanatının işlendiği bu sanat divan edebiyatı sanatlarından olup mesajın, ilk satırda tahmin edilenden çok farklı olduğunu ikinci satırda anlatma tarzıdır.
Rücu, geriye dönüş sanatı olarak da tarif edilir. Bir düşünceyi daha güçlü anlatmak için, söylenen sözden döner gibi davranmaya rücu denir. Sanatçı; nükte, üzüntü, sevinç, heyecan, dehşet gibi durumlarında anlatımı daha güçlü ve canlı kılmak için rücu sanatına başvurur. Rücu’da, önceki sözden dönüş yok, fakat döner gibi yapma vardır. Amaç, anlamı pekiştirmektir. Dönüşler art arda sıralanır.
Rücu Sanatı ile yazdığı bir şiiriyle tanınan Sünbülzade Vehbi’yi rivayete göre dönemin padişahı huzuruna çağırır ve der ki “Bana öyle bir şiir yazacaksın ki şiirin ilk iki satırı seni cellatın eline verecek, son iki satırı ise cellatın elinden azat edecek. Bunu başarırsan mükafatlandırılacaksın, başaramazsan öleceksin”
Sünbülzâde Vehbi, padişahın huzurundan ayrılır. Rücu sanatının en üst zirveye oturduğu bir şiir yazar. Şiirini bitiren Vehbi Efendi varır padişahın huzuruna çıkar. Padişah kütüğü meydana koydurur. Cellatın eline keskin bir satır verdirir. Vehbi Efendi’yi celladın yanına yollar. Vehbi Efendi’ye: Oku bakalım şiirini, der. Vehbi Efendi kendinden emin bir şekilde başlar şiirinin birinci dörtlüğünü okumaya: Bezm-i hamam edelim / Sürtüştürem sana ben, deyince Padişah: Bak bu münasebetsize diye kızarak celladına: Vur bunun kellesini, der. Cellat Vehbi Efendi’nin boynunu kütüğe yatırır. Tam keskin satırı vurma anında Vehbi Efendi şiirini: Kese ile sabunu / Rahat etsin cism-i can, diye tamamlar. Padişah: Azat et, diye ünler. Şiirin diğer kıtalarında da bu olay devam eder. En sonunda Vehbi Efendi yüzünün akıyla bu imtihandan çıkıp ödüller alır.
Bu şiir okunurken halkı düşünmekten daha çok gülmeye sevk eder. Bu yüzden de halk arasında çok yaygındır. Divan edebiyatından uzak, halk edebiyatına yakın olan halk bu şiir sayesinde Sünbülzâde Vehbi ile tanışır. Tıpkı Nasrettin Hoca ile tanışması gibi. Halk Sünbülzâde Vehbi’yi kendi içinden biri sayar. Onu Rücu Sanatı’nın dile geldiği şiir ile yaşatır.
Bu şiir kitaplarda yer almaz. Ancak birileri internet sitelerine yalan yanlış olarak geçmişler. Ben halk arasında tanındığı ve okunduğu gibi dörtlükler şeklinde, ağabeyim Sümer Küçük’ten ve Doğu Anadolu yöresi aşıklarından hemşerim Aşık Kemal Devrani’den aldığım gibi aktaracağım:

Bezm-i hamam edelim
Sürtüştürem sana ben
Kese ile sabunu
Rahat etsin cism-i can

Lal-ı şarap içirem
Islatarak geçirem
Parmağına yüzüğü
Hatem-i zer dirahşân

Eğil de bir sokayım
İki tutam az mıdır
Lale ile sümbülü
Saçına ey nevcivan

Diz çökerek önüne
Ilık ılık akıtam
Bir gümüş ibrik ile
Destine ab-ı revan

Sen salınıp giderken
Ben ardından sokayım
Eteğini beline
Olmasın çamur aman

Kulaklarından tutam
Dibine kadar sokam
Sahtiyandan çizmeyi
Olasın yola revan

Öyle bir sokayım ki
Dışarda hiç kalmasın
Düşmanının bağrına
Hançerimi na-gehan

Herkese vermektesin
Bir de bana versene
Avuç avuç altını
Olsun kulun şadüman

Sen elinle tutmadan
Ben ağzına vereyim
Yeter ki sen kulundan
Lokum iste her zaman

Sen her sabah gelesin
Ben VEHBİ’ye veresin
Esselamünaleyküm
Ve aleykümselam

Sünbülzâde Vehbi

 
Sünbülzâde Vehbi Efendi için yorumlar kapalı

Yazan: 01 Aralık 2013 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: