RSS

Etiket arşivi: Uludere Uludere

Fosseptik Çukuruna Asılan Ciğer

“Özellikle gurbette yaşayan memur aileler, okulların tatile girmesiyle birlikte köydeki evlerine gider, tatili orada geçirirler.

Köy yerlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için tuvalet gideri için fosseptik çukuru bulunur.

Yaz tatili bittiğinde evden çıkmadan önce aile tüm hazırlıklarını tamamlar ve en son bir kuzu ciğerini de ipe bağlayıp, tuvaletin çukurunun üzerine asarlar.

Temmuz başında tekrar köye döndüğümüzde fosseptik çukurunun tertemiz ve bomboş olduğunu görürdük.

Bir gün anneme sordum :

“Anne, biz neden bunu yapıyoruz?”

O da izah etti:

Burada asılı olan ciğere, bir müddet sonra kurtçuklar üşüşür. O kurtçuklar ciğeri yer ve çoğalırlar. Onlar çoğaldıkça ciğer azalır. Bir gün kurtçuklar ciğeri tamamen yer bitirirler ve aşağıya düşerler. Bu sefer oradaki pislikleri yemeğe başlarlar. Kurtçuklar yine çoğalmaya başlarlar; bu defa da oradaki pislikler azalır, gün gelir o çukurdaki pislikleri de yer bitirirler. Aç kalan kurtçuklar en sonunda birbirlerini yemeğe başlarlar. Nihayet onlar da biter ve kuyu tertemiz olur.

Menfaat grupları arasında son yaşanan çıkar çatışmalarını gördükçe aklıma o evin lağım çukurunun tepesine asılan ciğer geldi. Üzülerek söylüyorum ama vaziyet aynen böyle.

Yıllar evvel bir ciğere saldırdılar, saldırdıkça çoğaldılar.

Şimdi ciğer bitti, lağım çukuruna düştüler.

O kadar açlar ki, oradaki pislikleri de yediler.

Doymadılar.

Şimdi birbirlerini yiyorlar.”

(Anonim)

 
Fosseptik Çukuruna Asılan Ciğer için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Haziran 2021 in Şiir

 

Etiketler: ,

Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz.

Bugün uygulamada olan, sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, sosyal mesafe kuralı, seyahat kısıtlamaları, bunların tamamı hukuka aykırıdır. 

Valiler bizlere aklımızın almayacağı şeyler emredebilir

Uzatmamak için çok fazla tafsilata girmiyorum fakat Anayasada bunun nasıl yapılabileceği ayrıntısıyla düzenlenmiş. Onun haricinde başlangıçta büyük karışıklık vardı yani belirlilik te yoktu ortada. Vatandaş neyle muhatap olacağını bilmiyordu. İl İdaresi Kanunu zikrediliyordu. Bunun 11/c ve 66. Maddeleri uyarınca bu işlemlerin yapıldığı söylendi. Fakat bir kanunda Vali gereken tedbirleri alır denmesi bu kısıtlamalar için hiçbir şey ifade etmez. Yoksa Vali bize aklımızın almayacağı şeyleri de emredebilir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında dar yorum esastır. Kanunilik ilkesi caridir. Bunu bu kanuna istinaden yapamazsınız. 

Toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. 

Kabahatler Kanununa gelecek olursak… O da mesnet olarak zikrediliyordu. Bunun da 32. Maddesi istismar ediliyor. Ancak ikinci fıkrası okunmadı. Çünkü birlikte değerlendirildiğinde görülür ki emrin yahut yasaklamanın kanunda açıkça düzenlenmesi gerekir. Fakat burada zımni bir düzenleme dahi bulunmamakta. En son Umum Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca idari yaptırım kararlarının verilmesi kararlaştırılmış gibi görünüyor. Fakat kanun açılıp okunduğunda bu kanun da hem tedbirlerin -ki bu tedbirler arasında hukuka aykırı olduğunu zikrettiklerim bulunmamakta- hem hastalıkların ki bu hastalıklar arasında Kovid-19 yoktur, hem de tedbirlerin uygulanabileceği kişiler sınırlandırıldığı bu şekilde belirtildiği görülür. Kimdir o kişiler? İnsanlar ancak hasta olduğunda yahut hastalık şüphesi altında bu tedbirler uygulanabilir. Yani toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. Bunlar hukuk devletinde olacak işler değil. 

Ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez

Yine aşı ikna timleri kurulup insanlar aşılanıyor ve yine onam belgesi adı altında bir belge imzalatılıyor. Benim incelediklerimde Bio tıp sözleşmesinde hasta hakları gibi mevzuatın öngördüğü şartları sağlayan ibareler o metinlerde yer almıyor. Bu metinler hukuken çöp. Çünkü pek çok insanın tereddütleri varken ve bu tereddütler yetkililer tarafından giderilmezken ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez. Kaldı ki bu zaten uygulamada doğru şekilde tatbik edilen bir şey de değildi. 

Yani ben aylardır müracaat savcılığı yapıyorum vatandaş pek çok kez gelip savcım ameliyata girmeden önce bana bir belge imzalattılar ne olduğunu kimse anlatmadı ben de bilmiyorum şu anda çocuğum sakat ben hastayım ve mesuliyet kabul edilmiyor demiştir. Türkiye’de belki milyonlarca dava vardır bu şekilde ve aşının prospektüsünde bulunan yan etkiler ikazlar dahi o metinde yazmıyorken orada aydınlatılmış rıza var denilemez. 

Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler.

Yargıda da çok büyük tuhaflıklar oluyor. Kabul edilebilir şeyler değil. Mesela Bolu’da bir vatandaşa yazılan maske cezası oranın Sulh Ceza Hakimliği tarafından iptal edildi. Bunun üzerine dosya Kanun Yararına Bozma talebiyle Yargıtay’a gitti. Yargıtay 19. Ceza Dairesi isteyen bakabilir 2020/4353 esas 2020/14250 karar sayılı ilamıyla. Bunun tarihi 9 Kasım 2020. 17 sayfalık bir karar. Bir hakim 7 sayfalık muhalefet şerhi yazdı. İlk derece mahkemesi sosyal devlet ilkesine, bunun mali bir külfet getirdiğine dayanarak iptal kararı vermişti. Dairenin çoğunluğu idareyi yaptırımı ayakta tutmak izlenimi veren bir karar verdi. Mahkemenin araştırma yükümlülüğünden bahsetti. Farklı ihtimallerin değerlendirilmesi için kararı bozdu. Muhalefet şerhi yazan hakim ise hukukta böyle bir şeyin olmadığını söyledi özetle. Hem de interdisiplinel çalışarak… Anayasa hukuku, kabahatler hukuku, ceza hukuku hepsini birlikte alıp farklı ülkelerdeki uygulamaları da anlatarak bu en sonunda müeyyidesiz bir idari işlemdir dedi. Fakat tuhaf olan bir şey var biz uygulamacılar her türlü Yargıtay kararına ulaşabiliriz normalde. Fakat aradan aylar geçmesine rağmen bu karar hala UYAP a yüklenmedi. Çünkü pek ala biliniyor ki Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler. Sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara da itiraz edildi. Dosyayı yeniden ele alan Yargıtay Dairesi, 2021/267 esas 2021/464 karar sayılı ilamıyla bunun da tarihi 25 Ocak 2021, başsavcılığın itirazını kabul ettiler. Oy çokluğuyla yine bir muhalefet şerhiyle. Başsavcılık, Kanun Yararına Bozma talebinin dışında hukuka aykırılıklar saptandığını söyledi. Dairenin çoğunluğu da bunu kabul etti. Ve burada gerekçe 3 satır. Mevzuat gereği her türlü mahkeme kararında bir gerekçe bulunmak zorunda. Bir ilk derece mahkemesi hakimi bunu yapsa onun kararını bozarlar. Bu tavrı anlamak mümkün değil. 

Daha da vahimi bir vatandaş tarafından maske zorunluluğu getirilen genelgelerin iptali istemi ve yürütmenin durdurulması talebiyle bir dava açıldı. Ve şahıs davayı açarken medyada dahil ben maskenin gereksiz ve zararlı olduğuna dair onlarca çalışma sundum. Bakanlık tek bir bilimsel veri çalışma ortaya koysun ben davamı çekeceğim demesine rağmen Danıştay 10. Dairesinde görülen davada, bunun da esas numarası 2020/4961, 23 Kasım 2020’de kurulan ilk ara kararda daire bakanlığa dedi ki genelgeleri gönder sana 30 günlük süre veriyorum. İkinci ara karar 3 Mart 2021 tarihinde yaklaşık 3,5 ay sonra kurulmuş ve aynı ara karar kurulmuş. Yani içerikten anladığımız kadarıyla bakanlık genelgeleri göndermemiş, mahkemeye cevap vermemiş. Daire de aynı ara kararı tekrar kurmuş, 30 gün içerisinde gönder diye. Bunu anlamak mümkün değil. Yani İdari Yargılama Usulü Kanunun 27. Maddesinin 8’inci fıkrasında bu hususta nasıl bir yol izlenmesi gerektiği açıklanmış. Aynı kanunda sürelerin dahi kısaltılabileceği belirtilmiş. Ayrıca Hakimler Savcılar Kurul Teftiş Kurulunun idari yargı tavsiyelerinde iki husus, bir yürütmenin durdurulması talepli davalarda bu talep hakkında iki bu talep hakkında karar verildikten sonra esas hakkında ivedi karar verilmesi tavsiye edilmiş aksine davranışlar eleştirilmiş. Yani burada sorulması gereken sorular var. Yayımlanmış bir genelge neden istenir? Yani mantık buysa uygulanacak kanunların da TBMM’den istenmesi gerekir. Mahkemeye cevap vermemek ne demek? Yürütmenin durdurulması talebi neden geciktirilir? Yani genelge yayımlanmamışsa daha büyük bir problem var demektir. Başka Türkiye’nin birkaç istisna dışında pek çok Sulh Ceza Hakimliğinin yakinen biliniyor ki bu tedbirler dolayısıyla verilen idari yaptırım kararlarına itiraz dosyaları aradan yıl geçmesine rağmen kasten bekletiliyor. Bu suçtur. Adil yargılanma hakkının ihlalidir. Görevi ihmaldir. Ve bir suçun yaygın şekilde işleniyor oluşu o suçu cezalandırılabilir olmaktan çıkarmaz.

Ben aşı karşıtı birisi değilim. Mesleğim icabı adıma aşı tanımlandığı için araştırmaya başladım ve araştırırken medyada bilimsel verilerle de desteklenen tıp sahasında uzman kişilerin beyanlarını raporları gördüm. Bunlar kan dondurucu ifadeler. Ve bir Cumhuriyet Savcısı bunları ihbar kabul edip soruşturma yapmak zorunda. Fakat bu dillendirildiği zaman insanlar cesaret edemiyor. Ben işim gereği bu hususta gerekli cesareti gösteriyorum. Herkes de haberdar olsun. Yani mesela hepsini zikretmek mümkün değil. Zikretmek de istemiyorum. Mesela bölünmeden önceki ismiyle Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş sağlığı ve güvenliği Genel Müdürlüğünün piyasada satışı arzedilen 41 marka ve model maskenin gerekli koşulları sağlamadığına dair raporu var. Yine Erkan İşgören imzalı Cumhurbaşkanlığına sunulmuş piyasadaki maskelerin yüzde 90’ının hijyen koşullarını sağlamadığına dair raporu var. Sonradan bunlar hakkında idari yaptırım dahi verilmemiş. Açılmış bir soruşturma bilmiyoruz.

Bilim Kurulu Üyelerinin ve ekranlarda boy gösteren pek çok işinin ehli doktorun çelişkili beyanları var. Hastalığın seyri dolayısıyla bir takımını anlayabiliriz. Fakat virüsün maske gözeneklerinden 7 kat küçük olduğu ve bu sebeple koruma sağlamayacağı, sağlıklı insanın maske takmasının güvenilir olmadığı şeklindeki beyanlar… Yani olayı karikatürize ediyorlar galiba. Virüsün semirdiği artık gözeneklerden çıkamadığı iddia edilmiyorsa ve şüphe çekmektedir.

Onun haricinde sağlıklı bir aşının iki ila beş yıl içerisinde kullanıma geleceği, mutasyona uğrayan bir virüse karşı aşı geliştirilemeyeceği, salgının sosyal bağışıklıkla sona ereceği şeklindeki beyanlar… Aşıdan sonra hastalanan ve hatta ölen kişiler olduğuna dair iddialar. Ki bunlardan bir kısmıyla bakanlık ilgilenmekte. 

Başka… Maskenin petrol türevi maddelerden üretildiği. Petrotoksit maddeler ihtiva ettiği. Soluma ile bunların inhale olacağı ve kemik iliğinin baskılanacağı. Son dönemde çocuklarda bu sebeple hastalık teşhisi yapıldığı şeklinde iddialar…

Kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında re’sen soruşturma başlatıyorum

Aşılar hakkında şu an zikredemeyeceğim pek çok ciddi iddia ve vakıa… Yani bu şekilde beyanda bulunan pek çok doktor var. Maskelerin içerisinde formaldehilid anilin, titanyumdioksit gibi zararlı maddeler bulunduğu şeklinde raporlar bulunmakta. Bunlar dolayısıyla her Cumhuriyet Savcısının bunları suç duyurusu kabul edip re’sen soruşturma başlatması gerekir. Yani Ceza Muhakemesi Kanunun 162. Maddesi açık. Bir suç işlendiği izlenimini gören Cumhuriyet Savcısının derhal hemen için gerçeğini araştırmaya başlayacağı düzenlenmiş. Yine farklı bir olaya ilişkin eski Adalet Bakanlarımızdan Cemil Çiçek’in beyanında, söz konusu görüntülerin internette yayıldığı artık savcıların bundan haberdar olduğu ve re’sen soruşturma başlatılması gerektiği beyan edildi. Ki böyledir. Mevzuat böyledir. Savcıların görev tanımı böyledir. Bir soruşturma başlatıyorum. 

Şöyle maskelerin içeriği hakkında az evvel çok cüzi bir kısmını saydığım iddialar dolayısıyla Türk Ceza Kanunun zehirli madde katma başlıklı 185. Maddesi kapsamında değerlendirilmek üzere. Yine aşılar hakkında aynı kanunun 187. Maddesi kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında değerlendirilmek üzere re’sen soruşturma açıyorum. Herkes böyle bir soruşturmanın varlığından haberdar olsun ve ellerindeki delilleri bu soruşturmaya göndersin. Bunlar çok ciddi iddialar. Ben zaten ilgili kurumlara müzekere yazıp bu hususta delil toplamaya başladım. Fakat ilgililer de bu noktada taşın altına elini koysunlar.

Başka… Tedbirlerin gerekli olduğuna dair de ciddi şüpheler var. Yani tedbir uygulanmayan ülkelerde korkutulduğumuz şekilde feci neticeler meydana gelmiyor. Yurt dışında pek çok fotoğraflar haberler görüyoruz. Bu tedbirler kaldırılıyor. Aşılama olmamasına rağmen kaldırılıyor yahut hiçbir tedbir alınmamasına rağmen kaldırılıyor. O ülkelerde de korkutulduğumuz neticeler yaşanmıyor.

Ben bunları söylediğim için muhtemelen işimi kaybedeceğim, başıma bela alacağım. Fakat haysiyetli bir hukukçunun bunu yapması lazım. Susan avukatların, baroların tavrını anlamak imkan dışı. Çıkıp cesurca konuşmak gerek. Ben Viranşehir’de savcılık yapıyorum. Burası uyuşturucu madde güzergahı. Ben aylardır onlarca çocuk dinledim. Birkaç yıldır uyuşturucu madde kullanıyor. Aileleri ile konuşuyorum fakat narkotik personeli yetersiz. Teknik donanımımız az. Benim işim 17.00’de bitmesine rağmen gece yarıları aramalar yapıyorum. Uyuşturucu ile mücadele eden personel zaten azken eldekiler de maske denetlemesi için görevlendiriliyor. Ben uyuşturucu madde engellemeye personel bulamazken maske için personeller görevlendiriliyor. İnsanlar maske takmasın, sosyal mesafeyi ihlal etsin ne olacak?

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım.

Yeterince insanımız intihar etti, yeterince insanımız iflas etti, bir takım grafiklerle, bunların söylenen boyutta olmadığı iddia ediliyor. Ben işim gereği günde onlar insan dinliyorum. Kimlik tespitinin yapılması bağlamında, mesleğini, aylık gelirini sorduğum zaman, onlarca insandan bu ilçede ‘falan işi yapıyordum fakat pandemi’ sözünü işittim. Hiçbirimiz yerden bitmedik, bu milletin evladıyız, yaşanana yakinen şahidiz. Bu tedbirler alınmasına rağmen, lebalep parti kongreleri yapılması, statüye göre cenaze törenleri düzenlenmesi tedbirlerin gereksizliğini ortaya koyar.

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım. Bu hukuksuzlukla hukuk çerçevesinde her türlü mücadeleyi edeceğim. Gördüğüm haksızlıklar karşısında yine beyanda bulunup işimi yapacağım. Ve bu saatten sonra işini titizlikle yapmaya gayret gösteren hiçbir cumhuriyet savcısı bu iddialar hakkında ben bilmiyordum diyemez.

Aşı konusunda vatandaşı zorlayamazsınız. Bu bir zorbalıktır. Haysiyetli hukukçular bu konuda gereğini yapar, benim ümidim bu yöndedir. Ben mesleğim gereği neyin ne olduğunu biliyorum. H

Bugün uygulamada olan, sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, sosyal mesafe kuralı, seyahat kısıtlamaları, bunların tamamı hukuka aykırıdır. 

Valiler bizlere aklımızın almayacağı şeyler emredebilir

Uzatmamak için çok fazla tafsilata girmiyorum fakat Anayasada bunun nasıl yapılabileceği ayrıntısıyla düzenlenmiş. Onun haricinde başlangıçta büyük karışıklık vardı yani belirlilik te yoktu ortada. Vatandaş neyle muhatap olacağını bilmiyordu. İl İdaresi Kanunu zikrediliyordu. Bunun 11/c ve 66. Maddeleri uyarınca bu işlemlerin yapıldığı söylendi. Fakat bir kanunda Vali gereken tedbirleri alır denmesi bu kısıtlamalar için hiçbir şey ifade etmez. Yoksa Vali bize aklımızın almayacağı şeyleri de emredebilir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında dar yorum esastır. Kanunilik ilkesi caridir. Bunu bu kanuna istinaden yapamazsınız. 

Toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. 

Kabahatler Kanununa gelecek olursak… O da mesnet olarak zikrediliyordu. Bunun da 32. Maddesi istismar ediliyor. Ancak ikinci fıkrası okunmadı. Çünkü birlikte değerlendirildiğinde görülür ki emrin yahut yasaklamanın kanunda açıkça düzenlenmesi gerekir. Fakat burada zımni bir düzenleme dahi bulunmamakta. En son Umum Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca idari yaptırım kararlarının verilmesi kararlaştırılmış gibi görünüyor. Fakat kanun açılıp okunduğunda bu kanun da hem tedbirlerin -ki bu tedbirler arasında hukuka aykırı olduğunu zikrettiklerim bulunmamakta- hem hastalıkların ki bu hastalıklar arasında Kovid-19 yoktur, hem de tedbirlerin uygulanabileceği kişiler sınırlandırıldığı bu şekilde belirtildiği görülür. Kimdir o kişiler? İnsanlar ancak hasta olduğunda yahut hastalık şüphesi altında bu tedbirler uygulanabilir. Yani toplumun geneline yönelik bu şekilde kısıtlamalar düzenlemeler getirilmesi hukuken mümkün değildir. Bunlar hukuk devletinde olacak işler değil. 

Ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez

Yine aşı ikna timleri kurulup insanlar aşılanıyor ve yine onam belgesi adı altında bir belge imzalatılıyor. Benim incelediklerimde Bio tıp sözleşmesinde hasta hakları gibi mevzuatın öngördüğü şartları sağlayan ibareler o metinlerde yer almıyor. Bu metinler hukuken çöp. Çünkü pek çok insanın tereddütleri varken ve bu tereddütler yetkililer tarafından giderilmezken ortada soruşturma açılmasını gerektirir pek çok iddia varken aydınlatılmış rızanın varlığından bahsedilemez. Kaldı ki bu zaten uygulamada doğru şekilde tatbik edilen bir şey de değildi. 

Yani ben aylardır müracaat savcılığı yapıyorum vatandaş pek çok kez gelip savcım ameliyata girmeden önce bana bir belge imzalattılar ne olduğunu kimse anlatmadı ben de bilmiyorum şu anda çocuğum sakat ben hastayım ve mesuliyet kabul edilmiyor demiştir. Türkiye’de belki milyonlarca dava vardır bu şekilde ve aşının prospektüsünde bulunan yan etkiler ikazlar dahi o metinde yazmıyorken orada aydınlatılmış rıza var denilemez. 

Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler.

Yargıda da çok büyük tuhaflıklar oluyor. Kabul edilebilir şeyler değil. Mesela Bolu’da bir vatandaşa yazılan maske cezası oranın Sulh Ceza Hakimliği tarafından iptal edildi. Bunun üzerine dosya Kanun Yararına Bozma talebiyle Yargıtay’a gitti. Yargıtay 19. Ceza Dairesi isteyen bakabilir 2020/4353 esas 2020/14250 karar sayılı ilamıyla. Bunun tarihi 9 Kasım 2020. 17 sayfalık bir karar. Bir hakim 7 sayfalık muhalefet şerhi yazdı. İlk derece mahkemesi sosyal devlet ilkesine, bunun mali bir külfet getirdiğine dayanarak iptal kararı vermişti. Dairenin çoğunluğu idareyi yaptırımı ayakta tutmak izlenimi veren bir karar verdi. Mahkemenin araştırma yükümlülüğünden bahsetti. Farklı ihtimallerin değerlendirilmesi için kararı bozdu. Muhalefet şerhi yazan hakim ise hukukta böyle bir şeyin olmadığını söyledi özetle. Hem de interdisiplinel çalışarak… Anayasa hukuku, kabahatler hukuku, ceza hukuku hepsini birlikte alıp farklı ülkelerdeki uygulamaları da anlatarak bu en sonunda müeyyidesiz bir idari işlemdir dedi. Fakat tuhaf olan bir şey var biz uygulamacılar her türlü Yargıtay kararına ulaşabiliriz normalde. Fakat aradan aylar geçmesine rağmen bu karar hala UYAP a yüklenmedi. Çünkü pek ala biliniyor ki Sulh Ceza Hakimleri bu hukuksuz uygulamalar dolayısıyla verilen idari para cezaları patır patır iptal edecekler. Sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara da itiraz edildi. Dosyayı yeniden ele alan Yargıtay Dairesi, 2021/267 esas 2021/464 karar sayılı ilamıyla bunun da tarihi 25 Ocak 2021, başsavcılığın itirazını kabul ettiler. Oy çokluğuyla yine bir muhalefet şerhiyle. Başsavcılık, Kanun Yararına Bozma talebinin dışında hukuka aykırılıklar saptandığını söyledi. Dairenin çoğunluğu da bunu kabul etti. Ve burada gerekçe 3 satır. Mevzuat gereği her türlü mahkeme kararında bir gerekçe bulunmak zorunda. Bir ilk derece mahkemesi hakimi bunu yapsa onun kararını bozarlar. Bu tavrı anlamak mümkün değil. 

Daha da vahimi bir vatandaş tarafından maske zorunluluğu getirilen genelgelerin iptali istemi ve yürütmenin durdurulması talebiyle bir dava açıldı. Ve şahıs davayı açarken medyada dahil ben maskenin gereksiz ve zararlı olduğuna dair onlarca çalışma sundum. Bakanlık tek bir bilimsel veri çalışma ortaya koysun ben davamı çekeceğim demesine rağmen Danıştay 10. Dairesinde görülen davada, bunun da esas numarası 2020/4961, 23 Kasım 2020’de kurulan ilk ara kararda daire bakanlığa dedi ki genelgeleri gönder sana 30 günlük süre veriyorum. İkinci ara karar 3 Mart 2021 tarihinde yaklaşık 3,5 ay sonra kurulmuş ve aynı ara karar kurulmuş. Yani içerikten anladığımız kadarıyla bakanlık genelgeleri göndermemiş, mahkemeye cevap vermemiş. Daire de aynı ara kararı tekrar kurmuş, 30 gün içerisinde gönder diye. Bunu anlamak mümkün değil. Yani İdari Yargılama Usulü Kanunun 27. Maddesinin 8’inci fıkrasında bu hususta nasıl bir yol izlenmesi gerektiği açıklanmış. Aynı kanunda sürelerin dahi kısaltılabileceği belirtilmiş. Ayrıca Hakimler Savcılar Kurul Teftiş Kurulunun idari yargı tavsiyelerinde iki husus, bir yürütmenin durdurulması talepli davalarda bu talep hakkında iki bu talep hakkında karar verildikten sonra esas hakkında ivedi karar verilmesi tavsiye edilmiş aksine davranışlar eleştirilmiş. Yani burada sorulması gereken sorular var. Yayımlanmış bir genelge neden istenir? Yani mantık buysa uygulanacak kanunların da TBMM’den istenmesi gerekir. Mahkemeye cevap vermemek ne demek? Yürütmenin durdurulması talebi neden geciktirilir? Yani genelge yayımlanmamışsa daha büyük bir problem var demektir. Başka Türkiye’nin birkaç istisna dışında pek çok Sulh Ceza Hakimliğinin yakinen biliniyor ki bu tedbirler dolayısıyla verilen idari yaptırım kararlarına itiraz dosyaları aradan yıl geçmesine rağmen kasten bekletiliyor. Bu suçtur. Adil yargılanma hakkının ihlalidir. Görevi ihmaldir. Ve bir suçun yaygın şekilde işleniyor oluşu o suçu cezalandırılabilir olmaktan çıkarmaz.

Ben aşı karşıtı birisi değilim. Mesleğim icabı adıma aşı tanımlandığı için araştırmaya başladım ve araştırırken medyada bilimsel verilerle de desteklenen tıp sahasında uzman kişilerin beyanlarını raporları gördüm. Bunlar kan dondurucu ifadeler. Ve bir Cumhuriyet Savcısı bunları ihbar kabul edip soruşturma yapmak zorunda. Fakat bu dillendirildiği zaman insanlar cesaret edemiyor. Ben işim gereği bu hususta gerekli cesareti gösteriyorum. Herkes de haberdar olsun. Yani mesela hepsini zikretmek mümkün değil. Zikretmek de istemiyorum. Mesela bölünmeden önceki ismiyle Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş sağlığı ve güvenliği Genel Müdürlüğünün piyasada satışı arzedilen 41 marka ve model maskenin gerekli koşulları sağlamadığına dair raporu var. Yine Erkan İşgören imzalı Cumhurbaşkanlığına sunulmuş piyasadaki maskelerin yüzde 90’ının hijyen koşullarını sağlamadığına dair raporu var. Sonradan bunlar hakkında idari yaptırım dahi verilmemiş. Açılmış bir soruşturma bilmiyoruz.

Bilim Kurulu Üyelerinin ve ekranlarda boy gösteren pek çok işinin ehli doktorun çelişkili beyanları var. Hastalığın seyri dolayısıyla bir takımını anlayabiliriz. Fakat virüsün maske gözeneklerinden 7 kat küçük olduğu ve bu sebeple koruma sağlamayacağı, sağlıklı insanın maske takmasının güvenilir olmadığı şeklindeki beyanlar… Yani olayı karikatürize ediyorlar galiba. Virüsün semirdiği artık gözeneklerden çıkamadığı iddia edilmiyorsa ve şüphe çekmektedir.

Onun haricinde sağlıklı bir aşının iki ila beş yıl içerisinde kullanıma geleceği, mutasyona uğrayan bir virüse karşı aşı geliştirilemeyeceği, salgının sosyal bağışıklıkla sona ereceği şeklindeki beyanlar… Aşıdan sonra hastalanan ve hatta ölen kişiler olduğuna dair iddialar. Ki bunlardan bir kısmıyla bakanlık ilgilenmekte. 

Başka… Maskenin petrol türevi maddelerden üretildiği. Petrotoksit maddeler ihtiva ettiği. Soluma ile bunların inhale olacağı ve kemik iliğinin baskılanacağı. Son dönemde çocuklarda bu sebeple hastalık teşhisi yapıldığı şeklinde iddialar…

Kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında re’sen soruşturma başlatıyorum

Aşılar hakkında şu an zikredemeyeceğim pek çok ciddi iddia ve vakıa… Yani bu şekilde beyanda bulunan pek çok doktor var. Maskelerin içerisinde formaldehilid anilin, titanyumdioksit gibi zararlı maddeler bulunduğu şeklinde raporlar bulunmakta. Bunlar dolayısıyla her Cumhuriyet Savcısının bunları suç duyurusu kabul edip re’sen soruşturma başlatması gerekir. Yani Ceza Muhakemesi Kanunun 162. Maddesi açık. Bir suç işlendiği izlenimini gören Cumhuriyet Savcısının derhal hemen için gerçeğini araştırmaya başlayacağı düzenlenmiş. Yine farklı bir olaya ilişkin eski Adalet Bakanlarımızdan Cemil Çiçek’in beyanında, söz konusu görüntülerin internette yayıldığı artık savcıların bundan haberdar olduğu ve re’sen soruşturma başlatılması gerektiği beyan edildi. Ki böyledir. Mevzuat böyledir. Savcıların görev tanımı böyledir. Bir soruşturma başlatıyorum. 

Şöyle maskelerin içeriği hakkında az evvel çok cüzi bir kısmını saydığım iddialar dolayısıyla Türk Ceza Kanunun zehirli madde katma başlıklı 185. Maddesi kapsamında değerlendirilmek üzere. Yine aşılar hakkında aynı kanunun 187. Maddesi kişilerin hayatı ve sağlığı bakımından tehlike oluşturabilecek şekilde ilaç yapma veya satma başlıklı suç kapsamında değerlendirilmek üzere re’sen soruşturma açıyorum. Herkes böyle bir soruşturmanın varlığından haberdar olsun ve ellerindeki delilleri bu soruşturmaya göndersin. Bunlar çok ciddi iddialar. Ben zaten ilgili kurumlara müzekere yazıp bu hususta delil toplamaya başladım. Fakat ilgililer de bu noktada taşın altına elini koysunlar.

Başka… Tedbirlerin gerekli olduğuna dair de ciddi şüpheler var. Yani tedbir uygulanmayan ülkelerde korkutulduğumuz şekilde feci neticeler meydana gelmiyor. Yurt dışında pek çok fotoğraflar haberler görüyoruz. Bu tedbirler kaldırılıyor. Aşılama olmamasına rağmen kaldırılıyor yahut hiçbir tedbir alınmamasına rağmen kaldırılıyor. O ülkelerde de korkutulduğumuz neticeler yaşanmıyor.

Ben bunları söylediğim için muhtemelen işimi kaybedeceğim, başıma bela alacağım. Fakat haysiyetli bir hukukçunun bunu yapması lazım. Susan avukatların, baroların tavrını anlamak imkan dışı. Çıkıp cesurca konuşmak gerek. Ben Viranşehir’de savcılık yapıyorum. Burası uyuşturucu madde güzergahı. Ben aylardır onlarca çocuk dinledim. Birkaç yıldır uyuşturucu madde kullanıyor. Aileleri ile konuşuyorum fakat narkotik personeli yetersiz. Teknik donanımımız az. Benim işim 17.00’de bitmesine rağmen gece yarıları aramalar yapıyorum. Uyuşturucu ile mücadele eden personel zaten azken eldekiler de maske denetlemesi için görevlendiriliyor. Ben uyuşturucu madde engellemeye personel bulamazken maske için personeller görevlendiriliyor. İnsanlar maske takmasın, sosyal mesafeyi ihlal etsin ne olacak?

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım.

Yeterince insanımız intihar etti, yeterince insanımız iflas etti, bir takım grafiklerle, bunların söylenen boyutta olmadığı iddia ediliyor. Ben işim gereği günde onlar insan dinliyorum. Kimlik tespitinin yapılması bağlamında, mesleğini, aylık gelirini sorduğum zaman, onlarca insandan bu ilçede ‘falan işi yapıyordum fakat pandemi’ sözünü işittim. Hiçbirimiz yerden bitmedik, bu milletin evladıyız, yaşanana yakinen şahidiz. Bu tedbirler alınmasına rağmen, lebalep parti kongreleri yapılması, statüye göre cenaze törenleri düzenlenmesi tedbirlerin gereksizliğini ortaya koyar.

Ben görevim icabı haksızlığa karşı susmayı haysiyetime yediremediğim için böyle bir soruşturma açtım. Bu hukuksuzlukla hukuk çerçevesinde her türlü mücadeleyi edeceğim. Gördüğüm haksızlıklar karşısında yine beyanda bulunup işimi yapacağım. Ve bu saatten sonra işini titizlikle yapmaya gayret gösteren hiçbir cumhuriyet savcısı bu iddialar hakkında ben bilmiyordum diyemez.

Aşı konusunda vatandaşı zorlayamazsınız. Bu bir zorbalıktır. Haysiyetli hukukçular bu konuda gereğini yapar, benim ümidim bu yöndedir. Ben mesleğim gereği neyin ne olduğunu biliyorum. Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz. ‘Keyfine bak ben aşılıyım’ demek ne demek oluyor? Kimse korkmasın hukuk devletinde yaşıyoruz.

Eyüp Akbulut

Viranşehir Cumhuriyet Savcısı

 
Hiç kimse bizi kedi köpek gibi aşılayamaz. için yorumlar kapalı

Yazan: 20 Mayıs 2021 in Şiir

 

Etiketler: ,

Sadece Fatih’te değil, tüm ülkenin üzerinde “yoksul bir gramofon çalıyor”

Dört kardeş, yokluk, yoksulluk ve büyük laflar

Bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır…
Görülmek, biraz olsun önemsenmek, küçük bir temas, dikkate alınmak, olmuyorsa da dikkate alınmak, istediğin gibi olmuyorsa da dikkate alınmak…

Küçük bir aralığın var olduğunu bilmek, bir yerlerden ışık sızabileceğini, bir ışığın bir yerde var olduğunu, oraya doğru yürüyebileceğini bilmek, bilmiyorsan da duymak, bir fısıltı olsun duymak…

Orada olduğunu, yaşadığını, herkes gibi güne başlayıp günü bitirmek istediğini, hayatın öyle olanca normalliğiyle sürmesini arzuladığını, artık ne azını ne de fazlasını beklemediğini bir kişiye olsun söyleyebilmek. Bir başkasına, önemsemese de önemsiyor gibi gözüken bir başkasına…

* * *

Konya’da, tarım işçisi olarak çalışmaya gelen ailenin 40 günlük bebekleri, bir Aralık günü, bozkır soğuğuna yenilerek öldü.  Bir gün sonra yetkililerden donarak değil, doğal yollardan öldüğü, ceset katılığının donma sanıldığı açıklaması geldi.

Adana’da borçları nedeniyle kestanecilik yaparak geçinmeye çalışan ancak tablasını da defalarca zabıtaya kaptıran seyyar satıcı, yaşamına son verdi. Geriye bıraktığı notta, adaletsiz düzene isyan ediyordu. Ertesi gün yetkililerden gelen açıklamada, zabıtaların yasal yetkilerini kullandıkları, bunalıma girdiği için yaşamını sonlandırdığı belirtildi.

Kocaeli’de bir baba, iddiaya göre oğluna pantolon alamadığı için yaşama veda etti. Yine ertesi gün yapılan açıklamada, şahsın trafik kazası geçirdiği için çalışamadığı ve bunalıma girdiği, olayın psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylendi.

İstanbul Fatih’te anneannesi ile birlikte sokaklarda yaşayan 10 aylık bebek, donarak yaşamını yitirdi.  Ertesi gün yapılan açıklamada, anneanne ile bebeği sokağa atanların sorumlu olduğuna işaret edildi.

Adana’da ev kirasını ödeyemeyen, cebindeki son para ancak ıslak odun almaya yeten kadın, sobayı yakmayı başaramayınca saç kurutma makinesini çocuklarının ısınması için açarak, yan odada yaşamını sonlandırdı. Durumunun bilinmediği, eşinin işsiz olduğu açıklaması yapıldı.

* * *

İsimleri, tarihleri, evleri, akrabaları, borç miktarları, arkadaşlıkları hatta, daha önce tartışıldı.

Kimi kendini ölesiye çaresiz hisseden, kimi daha tanışmadığı bir hayata yenilen insanların gerçek hikâyeleri.

Ve elbette yoksulluk da intihara bir gerekçe değil, diğer bütün gerekçeler gibi.

Bir yol, bir dayanışma yöntemi mutlaka bulunur, her zaman bulunur. Umutsuzluğa düşen, çaresiz hisseden biri varsa, hemen el uzatılması gerektiğini, bütün imkânların kullanılarak bir çare aramak zorunluluğunu bilmek yeterli.

Ama edep yoksunluğu ile baş etmek kolay değil… Anlamamakla, dinlememekle, pastadan bir dilim fazla alma çabasıyla, bu çabadan utanmamakla…

İstanbul’da dört kardeşin siyanürle intihar etmelerinin ardından gelir durumlarından, yaşama biçimlerinin normal olmadığına, SGK kayıtlarından, mutfaklarının ne halde olduğuna dair onlarca haber yapıldı.

Kimi borçları üzerinden yoksulluğu apaçık göze sokmak istedi, kimi ise yoksul olmadıklarını kanıtlamak.

Yetkililerden yine benzer açıklamalar geldi; “yoksulluk değil sebebi, bilmeden konuşuyorsunuz…”

Ve bu kez yeniden ne kadar yoksul oldukları, ne kadar var olamadıkları kanıtlanmaya çalışıldı.

* * *

“Etki ajanları devrede, toplumu kaşıyorlar”, “Bu işin altında bir bit yeniği var”, “Biz niye intihar etmedik” yazıları, mesajları dört yanda.

Bir yandan haber spikerleri kimsenin zerre itirazı olamayacak konularda üst tondan topluma mesajlar veriyor, diğer yandan bir başkası asla itiraz edilemeyecek konularda didaktik bir tonla konuşuyor.

Utançtan dışarı çıkmak istemeyenlere, borcundan dolayı doğalgazı açtıramadığından inşaatlardan kalas çalanlara, çöpten yemek toplayanlara, artık basit ilan sitelerine bile bırakılan “maddi yardım” çağrılarına yüzünü çevirmiş, sadece haklı çıkmaya, sadece düzeninin sürmesine, sadece kötü gözükmemeye, sadece daha çok göze girmeye çalışan ve onları alkışlamaktan yorulmayan insanlar…

Ortadan tam olarak ikiye bölünmüş ve diğer bölümdekilerin ne dediğini zerre dinlemeyen bir toplum.

Yuhalanan otizmli çocuklara bile “münferit” vaka diyen, okullardan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan çocukları yok sayan bir idare.

Dört kardeşin ölümünden sonra, borcunu ödeyemeyenleri, elektriği, suyu kesilenlerin sayısını araştırmak yerine elektriği, suyu kesmeye gelen şirketler… Benzer durumdaki aileleri araştırmak yerine konuşanı paylayan, birilerine şikâyet eden gazeteciler… Birbirlerini susturan, bu coğrafyada yoksulluktan ölüm yokmuş gibi davranan siyasetçiler… Anlamayan, dinlemeyen, alkışlamak için sadece birilerinin istediklerini söylemesini bekleyen bir toplum.

Hacer Foggo’nun, Selçuk Salih Caydı’ya atıfla kullandığı “Sınıfsızlar sınıfı” tanımı anlatıyor biraz olsun olanları:

“Bu kesim tam da o. Aslında görünmeyenler, derin yoksulluk yaşayanlar. Bu yokluk sadece ekonomik yoksulluk değil. Her anlamda yoksunluk. Güvensizlik, kendini var edememe, görünmeme…”

* * *

İstanbul’daki dört kardeşin ölümüyle ilgili bilinmeyenler elbette çözülür.

Uzmanlar tek nedenin bu olamayacağını söyler haklı biçimde, bir başkası bir başka neden bulur, doğrudur, her biri doğrudur.

Tartışmalar da zaten birkaç güne unutulur, unutan bir toplumdur burası, her şeyi unutsa da her şeyi unutacağını mutlaka anımsar.

Ama bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler, görülmek için bekleyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır, acı çekenler, yalnız kalanlar vardır…

Gerek yok ileri kapitalizmi yaşayan ülkelerden parlak örneklere, intihar istatistiklerine, yoksulluktan ölüm rakamlarına.

İşte çaresizlik hep ve hemen dibimizde…

Görmeyen, konuşmayan, dokunmayan, pastadan nasıl fazla pay alacağı öğütlenen, dersini vermesi, haddini bildirmesi tavsiye edilen, dayanışmayı, aşkı, sevdayı, emeği, emeğin karşılığını unutmuş sakatlanmış varlıklarız artık.

Açlığın, sefaletin ya da yoksunluğa düşme korkusunun karakterize ettiği bir toplumun sessizliğine karşılık, varlığa bu denli tapılmasının dört yandan sesleri geliyor…

“Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.


Yağmur çiseliyor…”

Gökçer Tahincioğlu

Milyonların hayatı aynıyken 4 kardeşin intiharı ‘münferit’miş

İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya…  İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleridomates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri…

İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.

Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu.

Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için, yakacak odun alacak parası olmadığı için, dershane parasını ödeyemeyen annesi cezaevine atıldığı için, atanamadığı için, iş kazası geçirdiği işyerinden haklarını alamadığı için canına kıyanların öyküsü bir bütünün parçaları olup tamamlıyorlar birbirlerini. İntiharla hayatına son veren insanların “biricikliği”, onların yaşam öykülerinin kolektifleştirilebildiği yerlerden tutularak, ortak dertlenmenin isyanıyla tartışılıyor.

Çünkü kapısına “Dikkat, siyanür var” yazısı asılarak intihar edilen evin içindeki yoksulluk, borçluluk, yoksunluk, bugün resmi rakamlarla 11 milyon insanın evinde çok benzer şekillerde yaşanıyor. Borç yüzünden elektriklerinin kesilmesini bekleyen milyonlar okuyor bu haberi. Aç kalmamak için ekmeği artırırken, sütten, yumurtadan, domatesten kesenler çoğalıyor. Her 100 kişiden 74’ü borçlu. Üst üste biriken borçlar ödenmediği için icralık olanların sayısı 2002’de 8 milyonken bugün 20 milyona çıkmış. 8 milyon işsiz var. 10 milyon işçi asgari ücret civarında çalışıyor. 2 milyon insan aylık 700 lira ile yaşamaya çalışıyor. Üniversite mezunlarının büyük kısmı günlük, geçici işlerde, boğaz tokluğuna çalışıyor.

Bu benzerliklere rağmen Yetişkin ailesinin intiharını münferitleştirerek, intiharı kardeşlerin “yaşam tarzına” fokuslanarak tartışanlar da var. Milyonların kendi yaşamlarından benzerlikler kurduğu bir ailenin intiharını “melankolinin”, “bireysel tercihin” konusu haline getiren bu yorumlar sadece “tuzu kurulukla” malul değiller, bu intiharların sistematik bir cinayet olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için kullanışlı bir araç olma işlevini de yerine getiriyorlar.

Sevda Karaca

Fatih’te intihar eden 4 kardeş | Yardıma başvurmama bireysel bir tercih değil

İstanbul’da ağır bir borç yükü altındaki 4 yoksul kardeşin, “Dikkat siyanür var” notu ile intihar etmeleri, Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbındaki değersizleştirme ritüellerinin yoksulların sosyal yardımlara erişimini ne ölçüde engellediğinin önemli bir göstergesidir.

İntihara ilişkin haberlerde kardeşlerin yardım başvurusunda bulunmayacak kadar gururlu insanlar olduklarının altı çizilerek, yardım başvurusu yapmamaları bireysel bir tercih olarak sunulmaktadır. Oysa ki ilk bakışta bireysel bir tercih gibi görülen yardıma başvurmama davranışının devletin sosyal yardım alanına yönelik doğrudan ya da dolaylı politikaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Araştırmalar kamusal bilgilendirme ve tanıtımın yetersiz, başvuru sürecinin karmaşık, sosyal yardım almanın damgalayıcı olduğu durumların yoksulların koşullarını taşısa bile sosyal yardım başvurusunda bulunmasını engellediğini göstermektedir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminde bu unsurların her üçü de yer alıyor ve bu unsurlar devlet tarafından özellikle kriz dönemlerinde sosyal yardım başvurularını sınırlandırmak/azaltmak için kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi değersizleştirme ritüelleri olarak adlandırdığımız pratikler.

“YARDIM İSTEMEME” HALİNİN SEBEPLERİNDEN BİRİ: MAHREMSİZLEŞTİRME

Yoksulun damgalandığı, hanesinin ve özel hayatının didik didik edildiği bu pratikler, yardıma erişim koşulu olarak mahremsizleşmeyi dayatarak yardım başvurularını önemli ölçüde sınırlandırıyor. Özellikle yoksulların hanelerine yapılan inceleme ziyaretleri, yardım başvurusunda bulunan yoksullara yönelik değersizleştirme ritüellerinin en alenileştiği süreçlerdir. Alan araştırmaları hane ziyaretlerinin bir tür denetime dönüştüğünü göstermektedir(1). Öyle ki bu denetimler yoksulun konutundaki her nesnenin (TV, buzdolabı vb) sorgulama konusu yapılmasıyla sınırlı kalmamakta ayrıca yoksulların özel hayatları da didik didik edilmektedir. İlginç olan, bu hane denetiminin yalnızca kamunun sosyal yardım kurumlarıyla sınırlı olmaması, özel yardım faaliyetleri yürüten derneklerin de benzer denetimleri sürdürme konusundaki rahatlığıdır. Bu durum basitçe yoksulluk, geçinememe gibi maddi koşulların dışa vurulmasının da ötesinde yoksulun ve hanesinin mahremsizleştirilmesidir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminin yüksek bir damgalama etkisine sahip olması ve yoksulların yardımlara başvurmaması, büyük ölçüde bu mahremsizleştirme pratikleriyle ilişkilidir.

Dikkat çekici ancak anlaşılır bir şekilde bu değersizleştirme pratiklerinin özellikle işçileşmenin yoğun olduğu kentlerde çalışma ve aile etiğinin dayatılmasının araçlarından biri olarak yaygın şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Bu kentlerde sosyal yardım başvurusu reddedilen çalışabilir durumdaki yoksulların oranı da daha yüksektir. Bu kapsamda bir gösterge olarak genel sağlık sigortası primleri devlet tarafından karşılanan yoksullara bakabiliriz. İstanbul’da GSS primi devlet tarafından ödenen sosyal güvencesizlerin oranı yüzde 50 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 77’nin çok altındadır. Benzer şekilde işçileşmenin yüksek olduğu Kocaeli, Antalya, Eskişehir, Bursa, Tekirdağ GSS primini kendisi ödeyen sosyal güvencesizlerin oranının en yüksek olduğu ilk 10 kent içinde yer almaktadır.

SOSYAL YARDIM İÇİN BAŞVURSALAR OLUMLU YANIT ALABİLECEKLER MİYDİ?

Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbı içerisinde yeniden, intihar eden dört kardeşe dönersek, kardeşler sosyal yardım için başvursalardı bile muhtemelen nakdi sosyal yardım alamayacaklardı. Çünkü Türkiye’de çalışma çağında olup, çalışma yeterliliğine sahip nüfusa yönelik nakdi bir genel yardım programı bulunmamaktadır. Türkiye bu yönüyle OECD ülkeleri arasında istisnai ülkelerden birisidir. Yardıma başvurmaları durumunda kardeşlere devletin vereceği yardımlar yaşamlarını yalnızca asgari düzeyde sürdürmelerine olanak sağlayacak ayni yardımlarla sınırlı olacaktı ve o da ancak katı ihtiyaç tespitine dayalı olarak verilecekti.

Özetle İstanbul’daki sosyal cinayet, özsaygılarını koruma pahasına yaşamlarına son veren yoksulların bireysel tercihi değildir. Cinayeti, kolektif mülkiyetin tasfiyesi, mülksüzleşme, işçileşme ve güvencesizleşme süreçleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.

Nail Dertli

15 yıldır aynı evde oturdukları söylenen, yaşları 45 ile 60 arasındaki kardeşlerin oturduğu binanın altında bir bakkal dükkânı işleten Yusuf Deniz BBC Türkçe’ye, kardeşlerin 15 yıldır kendilerinden alışveriş yaptığını, son zamanlarda da maddi sıkıntı yaşadıklarını söyledi.

Deniz, evlerinde ölü bulunan kardeşlerden Oya Yetişkin’in kendisinden veresiye ile alışveriş yaptığını, genellikle ayın başında borçlarını ödediklerini, ancak birkaç aydır ödeme yapamadıklarını belirtti.

“Her gün 6-7 tane ekmek alıyorlardı. Bazen 10 tane aldıkları bile oluyordu. 2.260 lira veresiye borçları vardı” dedi.

“Cuma günü bana borcunu ödeyecekti, ödeyemedi, dedi ki ‘Maaşıma haciz koymuşlar.’ Pazartesi günü alışveriş yaptığında ertesi gün bana para vereceğini söyledi. Gelen giden olmayınca biz de merak ettik, telefonu açmayınca şüphelendik, çıktık baktık, sonra da polisi aradık” diye konuştu.

(Basından)

Fatih’te ölü bulunan dört kardeşten biri hakkında 21 icra takibi başlatılmış

İstanbul’un Fatih ilçesinde siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında 21 icra dosyası bulunduğu ve birçok noterliğin Yetişkin’in maaşına el konulması için talimat gönderdiği ortaya çıktı.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre, Fatih Molla Gürani Mahallesi’ndeki evlerinde ölü bulunan ve siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında yeni bilgilere ulaşıldı. Dört kardeş arasında düzenli bir geliri olan tek kişi olduğu belirtilen Oya Yetişkin hakkında sadece İstanbul Adalet Sarayında 21 tane icra dosyası bulunduğu belirtildi. Ayrıca farklı bankaların sürekli Oya Yetişkin’in maaşına haciz konması talebi yolladığı ve model olarak çalıştığı üniversiteden maaşının kesilmesinin istendiği de bildirildi.

Hacı Bişkin’in haberinde, Oya Yetişkin’in bankalara olan borçlarını ödeyemeyince hakkında sürekli maaş haczi emri yollandığı bilgisi de yer aldı. Dosyalardaki alacaklara göre Yetişkin’in borçlarına bazen yüzde 50 bazen de yüzde 90’ına kadar faiz işlenmiş. Yine aynı şekilde borçlardan dolayı Yetişkin’in maaşına ve banka hesaplarına da haciz konulduğu ortaya çıktı.

ÖDEME EMİRLERİ ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİLMİŞ

Oya Yetişkin’in sözleşmeli olarak çalıştığı Mimar Sinan Üniversitesine, Beyoğlu 4’ncü İcra Müdürlüğü tarafından yazı gönderildiği ve yazıda Yetişkin’in maaşından kesinti yapılması istendiği belirtildi.

ÜNİVERSİTEDEN NOTERE “KESİNTİ YAPILACAK” YAZISI

Noterlerin bu talepleri üzerine Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığının Şişli 3’ncü İcra Müdürlüğü’ne yazdığı yanıtta Oya Yetişkin’in bir borcunun daha ödendiği, borcun bitiminin ardından maaşından kesinti yapılıp hesaplarına para gönderileceği bilgisi yer aldı.

(Basından)

Dört tabutlu fotoğraf

Kimse sahip çıkmamış cenazelere.

Zaten, o saatten sonra çıksa ne olurdu?

Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyorlar.

Kimsesizlerin “kimi” olma iddiasında ama bir türlü “kimi” olamayanlara ibret.

Ama, gittikleri yerde yalnız olmayacaklar. Onlar gibi nice kimsesiz beden, sahiplenmediğimiz, sahiplenemediğimiz, kendi canımızın derdine düştüğümüz için umursamadığımız, gözlerimizin önünde yitip giden binlerce mevta orada yatacaklar birlikte.

Her gün, belki her bir saat başında, buna benzer cenazeler kalkmakta güzel ve acınası yurdumun camilerinin soğuk musalla taşlarından. Kimi, kendi hayatının fişini kendiliğinden çekmiş, kiminin fişi başkaları tarafından çekilmiş. Kimi bu topraklar için toprağa düşüp bayrak ve vatan uğruna teslim etmiş ruhunu. Ortak noktaları, “cenazede çalınan marşın ve atılan nutukların dışında” pek umursanmamış olmaları. Ha, bir de ana haber bülteninde kimi zaman acıklı bir müzik ve görüntü efektleri eşliğinde oturma odalarına birkaç saniyeliğine düşen gözyaşı damlaları var. O da lütfen… Âdetten… Protokol gereği…

Ama asıl ortak noktaları, her ne kadar yaşamışlarsa, yaşam sürelerince ödedikleri dolaylı dolaysız vergileri başka şeylere harcayıp onlara koklatmayan muktedirler tarafından umarsanmamış olmaları. Çünkü onlar, aslında bu sistemin, bu rejimin, bu soygun ve sömürü düzeninin yoksulluğa, giderek daha kötü yaşamaya ve sonuç olarak açlığa ve depresyona itilmiş olmaktan mustariptirler.

“Final vuruşu, ya bir kahpe namludan çıkan bir kahpe kurşun, ya açık bırakılmış bir gaz musluğu, ya bir yüksek binanın bilmem kaçıncı katının camından atlayış, ya bir avuç hap ya da son olaydaki gibi bir iki damla siyanür” şeklinde yapılmıştır. Değersiz objelerle son verilen bu yaşamların, “giderayak” verdikleri mesaj, çıkardıkları ses ise bir hayli yüksek desibel düzeyindedir.

Daha doğrusu, öyle olmalıdır.

Fatih’teki bir kenar mahallenin apartman dairesinden çarşamba sabahı çıkarılan dört tabutun birinci sayfalara ve TV bültenlerine yansıyan fotoğrafı aslında memleketin fotoğrafıdır. Bundan daha fazla dikkate alınmayı hak etmektedir. Gelir dağılımı adaletsizliğinden tutun da, bozulan ve düzelmesi için hiçbir çaba gösterilmeyen sosyal dokunun, işsizliğin, çığ gibi büyüyen fukaralığın, öldürülen umutların, demokrasiden uzaklaşmanın, hukuk arızalarının, toplumun damarlarına zerk edilen çaresizlik duygusunun fotoğrafıdır. 

Fevkalade ciddiye alınmalıdır.

Semirtilen, her geçen gün daha da semirtilen müteahhitlerin “kirli nafakalarından”, kapalı kapı arkalarında peşkeş çekilen milli varlıklardan, mirasyedi gibi hovardaca harcanan vatandaş vergilerinden artırılacak yüzde 1’in bile bu fotoğrafların önünün alınmasına yetebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Bakkal dükkânı yönetiminden daha amatörce ekonomi politikalarının yüzde 1’lik iyileşmenin bile bu fotoğrafa biraz olsun olumlu rötuş anlamına geleceği unutulmamalıdır.

Biraz vicdan yetmektedir. Biraz kaldıysa.

Adalet yerini buldu mu?

Zafer Arapgirli

Bir aile intiharının aynası


Dört yetişkin insan… Dört yetişkin kardeş…

Siyanür içerek hep birlikte ölüme gittiler.

Şimdi siz onların ardından haberler okuyorsunuz.

Yorumlar yapıyorsunuz.

Yakınlarının, onları tanıyanların, komşularının anlattıklarını merakla izliyorsunuz.

İçinizde devlete kızanlarınız var.

Hükümete sövenleriniz…

Yoksulluk işte, diyorsunuz, parasızlık, çaresizlik… Belki biraz da akli dengesizlik…

O insanların akrabalarını merak ediyorsunuz, içine düştükleri karanlık durumu fark etmeyenleri ya da edip de ciddiye almayanları, duyarsızlıkları sorguluyorsunuz…

Güncel politikalara küfredenleriniz oluyor.

İnsanların kendi derdine düşüp başkalarıyla ilgilenmeyişindeki toplumsal ve sosyal trajedileri sorgulayanlarınız…

Hepiniz… Bu dört kardeş için üzülüyorsunuz ama yine de onları “başkaları” zannediyorsunuz.  

Başlarına gelenler “özel bir durum” sanıyorsunuz. 

Bu tür korkunç şeyler sizin hayatınızdan “ırak” zannediyorsunuz.

Ama aslen siz de biliyorsunuz, seziyorsunuz, bu dört kişinin dramı, sadece onların hayatı değil, sizin de hayatınız.

İyi bir eğitiminiz olabilir.

İyi bir işiniz.

Sosyal güvenceleriniz.

İyi bir aileniz.

Yakın arkadaşlarınız.

Aklınız başınızdadır henüz, eliniz ayağınız tutmaktadır, mantıklısınızdır, akıllısınızdır, çalışkansınızdır.

Ama yine de Fatih’te kirasını ödemedikleri bir dairede, artık yaşlanmaya başladıkları bir dönemde, kesilmek üzere olan elektriğin, ödenemeyen borçların, altından kalkılamayan yüklerin, bulunamayan işlerin, bulunan işlerde düşülen acıklı durumların, yani bildiğiniz hayatın ağırlığına dayanamayıp hep birlikte ölümü seçiveren o dört yetişkin kardeşin sert hikâyesinde sizi “bile” tehdit eden ağır bir gerçeklik var. 

Siz de her an sistem dışı kalabilirsiniz.  

Siz de yakınlarınızın ve hatta kendinizin fiziksel ya da psikolojik sorunlarıyla baş edemeyebilirsiniz.

İşinizi kaybedebilirsiniz.

Bakkaldan ekmek dahi alamayacak duruma gelebilirsiniz.

Evinize kapanabilirsiniz. İçinize kapanabilirsiniz.

Tıpkı o dört yetişkin kardeş gibi.

Ortak bir umutsuzluğun karanlığında şehrin ortasında, ülkenin ortasında, dünyanın ortasında yapayalnız kalabilirsiniz.

Çıkışsızlıktan… Umutsuzluktan… Çaresizlikten ya da kim bilir neden… Ölümü seçiveren bu ailenin dramından yansıyan karanlıkta sizin şimdilik yolunda giden hayatınız da tehdit altında.

Çünkü;

Sizi koruduğuna inandığınız, çökerse altında kalacağınızı sandığınız, kendinizi kucağında güvende hissettiğiniz ve değişmesin, yok olmasın, yıkılmasın diye ahlakınızdan inancınıza, aklınızdan gücünüze neyiniz varsa ona kul köle kıldığınız mevcut sistemin gerçek yüzü bu.

Bu sistemde;

Sistem dışı kaldığınız an başınıza gelebilecek her türlü korkunçluğa müstahak olduğunuza eğitiliyorsunuz.

Ne sizi yöneten politikacıları kötülükleriyle yüzleştirmeye…

Ne binlerce yıldır dayatılan dogmatik kutsalları alaşağı etmeye…

Ne de pek kıymet verdiğiniz ama aslen ne olduğuyla hiç ilgilenmediğiniz ahlakınızı kurcalamaya cesaret edemiyorsunuz.

Ve gözünüzün önünde yaşanan onca irili ufaklı trajediyi…

Sanki başkalarına dair bir filmmiş gibi izlemekle yetiniyorsunuz.

Oysa o dört kardeşten oluşan aile… Sizin de aileniz. 


Ve bu olayda da anlatılan… Yine sizin hikâyeniz. 

Mine Söğüt

Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?

Kardeşlerin parasızlıktan intihar ettiklerini söyleyen mahalle esnafı Yusuf Deniz, “Benim 15 yıldır komşum. 4 kişi yaşıyorlardı. Bir ablaları müzik öğretmeniydi Mimar Sinan’da maaşına haciz koymuşlardı. Bana para verecekti verememişti. Pazartesi ve Salı günü göremeyince 155’i aradık. Polis geldi, kapıyı kırarak içeri girdi. Ölmüş, zehirlenmiş. Kendi kendilerini zehirlemişler internetten siyanür almışlar. Çok güzel insanlardır. Parasızlıktan böyle bir şey yaptılar. Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?” dedi.

Alışveriş yaptı, tokalaştık ve gitti”
Kardeşlerin alışveriş yaptığı bakkalın Yusuf Deniz, en son Cumartesi müzik öğretmeni olan Oya Yetişkin’in kendisinden alışveriş yaptığını belirterek, “Ben 15 senedir tanıyorum onları. En son Cumartesi günü akşam üzerin saat 17.00 gibi alışveriş yaptı tokalaştık gitti. Salı günü de ses çıkmayınca onun okuldan bir arkadaşı geldi, ‘Bunların telefonu kapalı’ dedi. Hemen 155 polis imdat hattını aradık. Polis arkadaşlar geldi çilingir ile binaya girdik, kapıya yazı asmışlar. Sonra emniyet yetkililerinin hepsi geldi buraya” diye konuştu.

“Maaşıma haciz koydular”
Konuşmasını sürdüren Deniz, “Dört kardeş de aynı evde yaşıyorlardı 4’ü de bekardı. Yalnız sıkıntıları, maddi sıkıntıları vardı. Başka kimseleri yoktu. Kardeşlerden biri müzik öğretmeniydi, diğeri kuryelik yapıyordu, diğerleri de evde oturuyorlardı. En son Cumartesi alışveriş yapmaya geldiğinde bana ‘Maaşıma haciz koydular’ dedi” ifadelerini kullandı.

(Basından)

Gerçekte ölen kim?

İstanbul Fatih’te, 4 kardeşin intiharından daha kötü bir şey varsa o da ezici oranda tekelleşmiş medyanın bunu doğru dürüst haber yapamamasıdır…Milyonlarca Suriyeliyi ağırlamak için ‘ensarlık’ öğütleyen bir anlayışın, komşular yokluktan intihar ederken, biraz duraksadıktan sonra intiharın arkasında başka sebepler aramaya kalkışması ne acı… O komşular ki, başka komşular ki, tüm komşular ki, Allah resulünün ilahî ikaz sonucu “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” diye buyurduğu komşular…Yok problemleri varmış, yok ruhsal bunalımdalarmış, yok hiç evlenmemişler vs… Hepsi doğru olsa ne yazar? Bu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırır mı? Yanı başımızda insanlar siyanürle intihar ediyorlar ve başkaları zarar görmesin diye siyanüre notla dikkat çekiyorlar… Bu hassasiyeti gösterenlere biz toplum olarak ne kadar hassasiyet gösterdik?***

Biz, hepimiz… ‘Sağ elle verilenin sol elin bilmemesi gerektiği’ tavsiyesine aldırış etmeyen şımarık zenginlerimiz… Komşusu açken tok yatanlarımız… Yardımların üzerine marka çakıp başa kakan belediyelerimiz… Kameralar eşliğinde lütufta bulunan yöneticilerimiz…Yolsuzluğu ‘yol’ yapıp, yolunu bulan yollularımız…Hangi gazete veya televizyon doğru haber verecekti bu konuda? Kamudan aldıkları işlerle şişirilmiş kârların bir kısmını ‘halkın aydınlanması’ için medya sektörüne aktaranların gazete ve televizyonları mı?Gazetelerin ‘bülten’e, televizyonların ise gerçek anlamda ‘aptal kutusu’na döndüğü bir düzende, o 4 kardeşin gerçek intihar sebepleri nasıl izah edilebilir ki?***Bundan 8 yıl önce de yine 4 kardeş intihar etmişti… Olay Kahramanmaraş’ta bir bağ evinde gerçekleşmişti… Bir avukat baba ve bir heykeltıraş annenin çocukları, bağ evinde 4 ayrı yerde tavana asılı iplerin ucunda bulunmuştu…Olay tuhaftı… Gazeteler şöyle vermişti haberi:

Kahramanmaraş’ta yaşları 22 ile 33 arasındaki 2’si kız 4 kardeşin, babalarına ait bağevinin farklı odalarında iple tavana asılı cesetleri bulundu.Neyran Sağocak ile eşi Necdet Sağocak, tarih, felsefe ve mitolojiye düşkünlükleri nedeniyle çocuklarına Raden, Beraris, Rulin ve Sajen adlarını verdiler.Anne Neyran Sağocak, tedavisi için İstanbul’da kaldı, çocukları da İstanbul’a gidip annelerini yalnız bırakmadı. Annelerinin durumunun ağır olmasından etkilenen 31 yaşındaki Raden, 26 yaşındaki Beraris ile kız kardeşleri 30 yaşındaki Rulin ve 27 yaşındaki Sajen Sağocak, iletişimleri zayıf olduğu babalarına “Annemiz ölürse biz de ölürüz” dedi Hastalık derecesinde düşkün oldukları annelerinin rahatsızlığının artması üzerine psikolojileri bozulan 4 kardeş, 15 Nisan’da annelerinin ölümüyle yıkıldı.Cenaze işlemleri tamamlandıktan sonra 4 kardeş, babaları ile birlikte Kahramanmaraş’a döndü, ancak, çocukların “Bu evde annemizin hatırası var burada kalamayız” sözü üzerine aile, girişinde aslan heykeli olan bağ evine yerleşti. Baba Necdet Sağocak, çocuklarının intihar eğilimi nedeniyle evdeki ruhsatlı tabancayı gizleyip, intihar edebilecekleri malzemeleri de ortadan kaldırdı. Baba Sağocak, işte olduğu sırada sık sık bağ evinin bekçisi Hayri Tepebaşılı’dan çocuklarını takip ettirip durumlarını sordu, olay günü de çocuklarından birinin cep telefonuna “İntihar ederseniz işte o zaman anneniz ölür” diye mesaj attı.Bu mesajın ardından 4 kardeşten kız olan Sajen, evin arka tarafında bulunan kulübede, erkek olan Beraris, evin giriş bölümündeki holde, İstanbul Beykoz’da kısa dönem askerlik yapıp annesinin ölümü nedeniyle izin alan Raden evin sağ tarafında bulunan küçük kulübede ve kız olan Rulin de evin girişinde iple kendini astı.***Nereden bakılırsa bakılsın çok tuhaf ve acı bir hikâyeydi… Onlar annelerinin acısına dayanamadılar… İstanbul Fatih’tekiler ise bambaşka bir acıya, bambaşka bir hikâyeye ve bambaşka bir ilgisizliğe dayanamadılar…Olayın geçtiği semt ‘çağrıştırdığı değerler’ açısından farklı bir seyri özetliyor… Muhafazakâr değerlerin remzolduğu Fatih!.. Peyami Safa’nın Harbiye’yle birlikte romanlaştırdığı Fatih… Şimdi çöken Fatih… Çürüyen Fatih… Her yönüyle tefessühün ve gerilemenin özeti Fatih… 

Servet AVCI 

 

Fatih’te dört kardeş…

Yaşını başını almış, gençlik dalgalanmalarını aşmış dört kardeş, bilinçli olarak aldıkları anlaşılan bir kararla intihar ediyorlar.

İntiharların çoğunun aslında derin toplumsal nedenleri vardır ama ilk bakışta psikiyatrik bir vakaymış gibi görülürler. Fakat bu olayda böyle bir durum da yok. Dört kardeşin dördü de aynı anda “delirmiş” olamaz. Demek ki oturmuşlar düşünmüşler, artık bu toplumda yaşayamayacaklarına dair ortak bir karar almışlar ve uygulamışlar.

Bu tür intiharlar son derece sert protesto eylemleridir.

Olayı duyar duymaz aklıma, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri protesto etmek için aynı anda kendini yakan dört PKK militanı geldi (bu olaydan birkaç ay önce kendini yakan Mazlum Doğan da eklenirse beş oluyor). Bu eylemin nasıl bir süreci tetiklediğini bugün herkes biliyor. “Tetikleme” derken, var olan derin bir çelişkinin volkan patlaması gibi gündeme girişini kastediyorum. Eğer böyle bir çelişki olmasaydı, münferit bir olay olarak kalırdı ve bir şeyi tetikleyemezdi.

Fatih’teki dört kardeşin intiharı benzer bir süreci tetikler mi? Hem evet hem hayır.

Hayır, çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil.

Evet, hem de on kere evet; çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil!

Akıl oyunu oynamıyorum, demek istediğim şu: Çok daha derin bir toplumsal çelişkiden kaynaklanan, kapsam alanı çok daha geniş ve çok daha yıkıcı olabilecek bir sürecin örgütsüz bir biçimde ortayı çıkışıdır Fatih’teki dört kardeşin intiharı…

Örgütsüz bir biçimde ortaya çıkmaktadır, dolayısıyla münferit bir olaymış gibi gözükmektedir ama -bu kimseyi rahatlatmasın- son derece derin bir çelişkinin dışavurumudur. Örgütsüz olması yıkıcılık potansiyelini daha da artırmaktadır aslında…

***

Türkiye’nin başında kurucu ve yapıcı hiçbir niteliği kalmamış (böyle bir derdi de kalmamış) yıkıcı bir iktidar var. Kendi dar çıkarları uğruna Türkiye’yi her alanda tahrip ediyor ve kendisiyle birlikte çöküşe sürüklüyor. Toplum bu uru söküp atamadı. Atamadıkça yıkıcılık daha da artıyor ve çöküş daha da derinleşiyor.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için her türlü yalanı söylüyor, her türlü kışkırtmayı/kumpası yapıyor ve her türlü talanı göz göre göre uyguluyorlar. Halkı resmen iliklerine kadar soyuyorlar. Ülkenin bütün zenginliklerini resmen satıyorlar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için dört yıl önce kısmi bir iç savaş çıkardılar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için ülkeyi bir dış savaşın bataklığına soktular.

Daha da önemlisi, ciddi bir kitleyi, alın teri dökerek ve topluma bir değer katarak yaşamak yerine kendilerine muhtaç olarak yaşayan bir güruha dönüştürdüler. Yalakalık ve yandaşlık yaparak, biraz ağır kaçacak ama “köpekleşerek” hayatını devam ettiren bir kitle yarattılar. 21. yüzyılın “ümmeti” ancak böyle bir şey olabilirdi zaten. Bu, şimdiye kadar görülmemiş çapta bir “insan kirliliği” olgusudur.

Bütün bu uygulamalara karşı muazzam bir toplumsal tepki biriktiğini görelim. Bu tepki örgütlü bir biçimde gelirse ne âlâ… Ama örgütsüz bir biçimde gelirse (ki şu andaki durum bu) yıkıcılığın dozu ve kapsamı hayal ufkumuzu aşabilir.

İşte Fatih’teki dört kardeşin toplu intiharı böyle bir toplumsal sürecin sert bir biçimde uç verişidir. Ve o dört kardeşle aynı durumda olan, aynı tepkileri paylaşan milyonlar var bugün Türkiye’de. Tespitim bu; belki de yanılıyorumdur.

***

Konuyla ilgisiz gibi görünebilir ama bence yukarıda anlattıklarıma eklemlenebilecek bir noktayı daha vurgulayalım: Olası İstanbul depremi. Şöyle söyleyelim de daha iyi anlaşılsın: 20 milyonluk bir kent intihar ediyor! Bütün uzmanlar, İstanbul ve çevresini etkileyecek yıkıcı bir depremin eşiğinde bulunduğumuzu ve bu güçlü olasılığa karşı tamamen savunmasız olduğumuzu söylüyorlar, uyarılarını yapıyorlar. Lütfen Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım sayısında yer alan deprem dosyasını okuyun ve durumun vahametini kavrayın.

Açık söyleyelim: M=7.5 şiddetindeki (ciddi bir olasılıktır) bir İstanbul depremi, Türkiye’nin bütün çelişkilerinin ani bir biçimde ve tüm çıplaklığıyla ortaya çıkışı, kısacası sistemin çöküşü anlamına gelir. Bu da yazıda belirttiğimiz toplumsal çelişkilerin doğa kaynaklı ek bir tetikleyicisi demektir.

***

Bu yazıda felaket tellallığı yaptığımız söylenebilir. Hiç de değil… Sadece bir fotoğraf çekmeye çalıştık. Durum budur demek istedik. Ülkenin geleceğinde iddia sahibi olmak isteyen politik odaklar, bu çelişkileri dikkate alan ve onların niteliklerine uygun tarzları içeren bir strateji belirlemek zorundalar. Yoksa stratejilerinin altüst olmasına bir intihar veya 45 saniyelik bir sarsıntı yetecektir.

Fatih intiharlarına ve İstanbul depremine hazırlıklı olan bir odak gelecekte iktidar olacaktır. Veya şöyle söyleyelim: Geleceğin iktidarını Fatih intiharları ve İstanbul depremi yaratacaktır.

Bu çağda, böyle bir ülkede başka türlü iktidar olunmuyor.

Ender Helvacıoğlu

Haneke’nin “Yedinci Kıta’sı” ve Fatih’teki 4 kardeşin “gerçek” intiharı

Avusturyalı ünlü yönetmeni Michael Haneke sineması, birçok sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından “rahatsız edici” bulunur. Haneke’nin sinema için 1989 yılında yaptığı ilk filmi ”Yedinci Kıta”, sinema kariyerinde sonradan yaptığı filmlerin de işaretini verecek düzeyde “rahatsız edici” özellikler taşır. Haneke, bu ilk filminde, sonrakilerde olduğu gibi, toplumsal yaşamın yapıtaşı sayılan aile ve bireysel yaşamlardan yola çıkarak hepimizin önüne bir boy aynası koyar. Öyle ki, bu aynaya yansıyanlar hiçbirimizi hoşnut edecek türden şeyler değildir.

Yedinci Kıta filmi, yaşanmış bir olaydan, yani “gerçek” bir gazete haberinden yola çıkarak yapılır. Filmde anne baba ve çocuktan oluşan modern, çekirdek bir ailenin, bıktırıcı tekrarlardan oluşan gündelik hayatı uzun uzun tekrarlanan fragmanlarla anlatılır. Hayat, her sabah çalan alarm, duygusuzca hazırlanıp oturulan kahvaltı masası, alışveriş bantları, hesap makinaları, yazar kasalar, benzin pompaları, arabanın camından akan köpüklü sulardan ibarettir adeta. Yönetmen bu sıkıcılığı simsiyah aralıklarla, parça parça tekrarlayan görüntülerle getirir karşımıza. Yaşanan bu hayata alternatif olabilecek başka bir hayat, filme adını veren ama gerçekte olmayan bir başka yer, “yedinci kıta”dır. İçinde bulunulan sistem, çekirdek aileyle simgeleştirilen bireysel yaşamları tam anlamıyla kuşatmıştır ve hiçbir çıkış umudu yoktur. Aile için filmde verilen sıradışı kaçış, “ölüm”le (hatta bana kalırsa durum ölümden çok bir tür “yok etme, yok olma” görünümündedir) mümkün olur ancak. Anne baba ve çocuktan oluşan aile kendileri için ölüm kararını alırlar ve geriye hiçbir iz bırakmamacasına, sistemin onlara sunduğu bütün maddi ve manevi unsurları yok edip, (bütün mal varlıklarını paraya çevirip klozete gömerler, kalan eşyaları da bir bir parçalayarak) siyanür içerek intihar ederler.

İzlediğimde beni de dehşete düşüren ve üzerinde epeyce düşünmeme neden olan film, İstanbul Fatih’te bir apartman dairesinde kendilerini siyanürle zehirleyen dört kardeşin haberini okuyunca yeniden aklıma düştü. Haneke’nin filmi çekmesine yol açan da gerçek bir haberdi ve filmle Fatih’te yaşanan gerçeklik birçok bakımdan örtüşüyordu.

Haberi sanırım okumayan, görmeyen kalmamıştır. Ekonomik ve siyasi gündemin sıkıcı tekrarlarının oluşturduğu haberler arasında hemen herkesi bir yerlerden yakalayan, düşündüren bir haber olarak önümüze geldi, Fatih’teki dört kardeşin etkileyici intihar haberi. 48, 54, 56 ve 60 yaşlarında, aynı evde yaşayan kardeşler, kapılarına üzerinde “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” yazan bir not yazarak intihar etmişlerdi. Apartmana ihbar üzerine gelen polisler içerde dört kardeşin ölü bedenlerini buldular. Elde edilen verilere bakılırsa görünen ve en çok dillendirilen neden, kardeşlerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların onlar için dayanılmaz bir noktaya geldiği şeklinde. Nitekim cesetlerin bulunmasından dakikalar sonra iki aydır ödenmemiş borçları yüzünden dairenin elektriği kesilmiş, komşuları olan bakkal ise kardeşlerden düzenli bir geliri olan tek kişi Oya Yetişkin’in iki gün önce, maaşına haciz koyulduğundan yakındığını söylemişti. Ekonomik sıkıntıların tetiklediği birbirini zincirleme etkilemiş olabileceğini düşünebileceğimiz başka nedenler de olabilir tabi kardeşlerin bu geri dönüşsüz kararlarında. Büyük olasılıkla aynı evde doğup büyüyen, yaşları birbirine yakın dört kardeşin hayatlarını da birlikte sonlandırma kararları, bu dört yetişkin insanın belki de hayatın onları savurduğu farklı yerlerden yeniden hayata tutunmak için bir araya geldiklerini, birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalıştıklarını fakat bunda da başarılı olamadıklarını gösteriyor. Bu kararı nasıl verdiler, aralarında hangi konuşmalar geçti bilmiyoruz.

Sonuçta, olay sonrası siyasetçilerden, ekonomik zorlukların insanları ne hallere düşürdüğü yolunda açıklamalar dinledik. Haksız da değiller. Fakat 4 kardeşin böyle bir mesaj verme kaygısı taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz, çünkü sonradan edinilen bilgiler, kardeşlerin ekonomik sıkıntılarını çok da dillendirme tercihleri olmadığı yönünde. Onlarınki daha çok sessiz bir ölüm gibi görünüyor, bu dünyayı, hayatı, içinde bulunmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle bırakıp gitme hali… Yedinci Kıta filminden biraz farklı olarak sistem, çarkları arasına aldığı kardeşleri daha çok onlara yaşattığı ekonomik zorluklarla öğütmüştü. Kardeşler de “biz ancak bu kadar dayanabildik” noktasında sessizce çekip gitmeyi tercih etmiş görünüyorlar, çünkü ses çıkarma, bir mesaj verme kaygıları yok gibi. Eğer bu türden bir kaygıları olsaydı bunu başka, daha etkili bir şekilde yapabileceklerini de düşünebiliriz. Onların filmdeki aileden farklı olarak geriye bırakacakları ne banka hesapları, ne satıp paraya çevirebilecekleri bir otomobilleri, ne de değerli eşyaları yok zaten.

Yeniden Haneke’nin filmine dönersek, film sanatsal açıdan önemli bir tartışmayı da içinde barındırıyor. Yaşanan ya da yaşanmakta olan gerçeklik sanatsal bir ürün olarak önümüze konulup, yüzümüze vurulduğunda neden rahatsız edici olabiliyor? Bu soruyu, sanat aracılığıyla ortaya konan gerçekliğin, sanatsal gerçeklik diyelim buna, asıl gerçeklikten çok daha etkili olduğu şeklinde yanıtlamak mümkün. Rahatsızlığın geri planında yatan “yaşanan gerçekliğin zaten yeterince rahatsız edici olduğu, sanattan beklenenin bunu yeniden önümüze getirmesi olmadığı” düşüncesi de olabilir. Bunlar uzun uzun tartışılabilecek konular ama açık olan bir şey var ki, sanatın gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine kendine özgü sanatsal ifade yollarını kullanarak yeniden ortaya koyduğu ve bunun Haneke gibi usta bir yönetmen tarafından yapıldığında, gerçeğin kendisinden çok daha etkileyici olabileceği.

Hem Fatih’te yaşanan “gerçeklik” hem de Haneke’nin sanatıyla ortaya koyduğu “sanatsal gerçeklik” bize ortak olarak şunu söylüyor: İçinde bulunduğumuz sistem hepimizi “duygusal bir buzlanma” yaratarak birer makinaya çevirmiş durumda; yaşadığımız zaman, dakikalara, saniyelere bölünüp parçalanmış olarak adına “hayat” denen dişlilerinin arasında öğütülüp duruyor. Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yalnızlık, sevgisizlik, yurtsuzluk, gelecek kaygısıyla insanların büyük bölümü için dünya yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıkmış durumda. Görece bu sıkıntıları yaşamayan insanlar için de daha çok tüketerek sahte bir “mutluluk” peşinde koşup durma dışında bir seçenek görünmüyor.   Üstelik kimse için gidilebilecek bir “yedinci kıta” da yok.

Yılmaz Murat Bilican

Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”

Fatih’te apartmanın birinci katında oturan Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) kardeşlerin evinin kapısında ‘Dikkat siyanür var’ yazılı notu gören komşuları durumu polise bildirmiş ardından olay yerine polis ve sağlık ekibi sevk edilmişti. Kilitli olan kapı çilingir yardımıyla açıldığında 4 kardeş de ölü bulunmuştu.

Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”Yapılan incelemelerde siyanür içerek öldükleri belirlenen kardeşlerden Oya Yetişkin’in 33 yıllık arkadaşı ve sırdaşı Serpil Alkan, Hürriyet’ten Fırat Alkaç’a konuştu. Serpil Alkan, Hürriyet’e, birlikte ölüme giden kardeşlerin tek tek özelliklerini anlattı…

OYA YETİŞKİN – “KARDEŞLERİNE BAKIYORDU”

“Oya benden 5 yaş küçüktü. 1986 yılında tanıdım, 18 yaşına yeni girmişti. Aynı yıl birlikte yaşadıkları anneannesi pencereden atlayıp intihar etmişti. Annesi kolundan tutup Cengiz Özer’in yanına getirdi. Kızımı dansçı yapın diye. Birlikte Cengiz Özer’in ekibinde şarkılar söyleyip dans ediyorduk. Alışveriş yapmayı çok severdi, hiç para biriktirmezdi. Annesi elindeki parayı hep alırdı. Kızına kötü davranırdı. Diğer kardeşlerine ve eve bakıyordu. İlk tanıdığım yaşlardan itibaren psikolojik tedavi görüyordu, ilaçlar kullanıyordu. Ek para kazanmak için modellik yapıyordu. Asabi biriydi, çabuk sinirlenirdi. Modellik dışında sporla da uğraşıyordu. Karate ve aerobik dersleri veriyordu.”

KAMURAN YETİŞKİN – “ÇOK GÜZEL SESİ VARDI”

“Gençliğinde şarkıcılık yapıyordu. Diğer kardeşlerine göre daha olgundu. Bana ‘abla’ derdi. Evlerine çok giderdim, birlikte kalırdık. Neşe dolu bir insandı, ancak geçim sıkıntıları nedeniyle üzülüyordu. Yaşı ilerleyince ve annesi ölünce ağır depresyon geçirdi. Evden dışarı çıkmıyordu. Kilosundan dolayı sahne onu kaldırmıyordu. Bana ‘İş bul birlikte sahneye çıkalım’ diyordu. Çok güzel bir sesi vardı. En son geçen hafta konuştum. Erkek kardeşlerinin çalışmamasından şikâyetçiydi.”

CÜNEYT YETİŞKİN – “ANNESİ EN ÇOK ONU SEVERDİ”

“Anne Safiye hanım en çok Cüneyt’i severdi. Onu sakınırdı, dışarı bile göndermezdi. Bu nedenle evden dışarı çıkmayan, asosyal bir kişi oldu. Ben dışarı çık, gez, gör derdim. Ama sürekli evde bilgisayar başında dururdu. Saçları çok erken beyazladı. Çok bakımsızdı. Annesi onu askere göndermemiş. Bu nedenle asker kaçağıydı. Korkusundan bir yere gitmezdi. Yakalanırım diye abisi Yaşar’ın kimliğini kullanırdı bir yere gittiğinde. Korkak bir çocuktu, hayatında hiç çalışmadı. Hiç arkadaşı yoktu. Seni askeriyeye şikâyet edeceğim diye takılırdım. Bir odaya kapanır, konuşmazdı bile.”

YAŞAR YETİŞKİN – “BİR MOTORU VARDI SATTI”

“Cüneyt’e göre biraz daha sosyaldi. Anneleri kız çocuklarını erkek gibi, erkek çocuklarını da kız gibi yetiştirdi. Yaşar sessiz, sakin, kimseyi incitmeyen bir kişiydi. Bir motoru vardı. Çiğköftecide kuryelik yaptı. Motorla ufak işlerle uğraşıyordu. Son yıllarda borçları nedeniyle motorunu sattı. Annesi öldükten sonra bunalıma girdi. Eve kapandı. Ablası Oya’nın kendi gibi modellik yapan Dora adında yabancı uyruklu bir arkadaşı vardı. Onunla bir süre arkadaşlık yaptı. Son günlerde iş bulmak için çabalıyordu. Keyfi yoktu.”

SIR EVİN SIRDAŞI ANLATTI

“Fatih’teki evlerinde ölümü birlikte kucaklayan dört kardeşin 33 yıllık sırdaşı Serpil Alkan, o gecenin sinyallerinin aslında çok önceden geldiğini söyledi: “Geçen yaz Oya ile Silivri’de tatil yaptık. ‘Hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Kamuran ile de olaydan 5 gün önce konuşmuştuk. ‘Bize bir şey olursa bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman.”
“Kapısında “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” notu, içeride etrafa saçılmış çok sayıda antidepresan bulunan evlerinde ölen Yetişkin kardeşlerin bilinmeyen öyküsünü, hayattaki tek yakınları Serpil Alkan anlattı.

Fatih’te şüpheli ölüm: “Dikkat siyanür var”Soruşturma kapsamındaki ilk incelemeler de Serpil Alkan’ın anlattıklarını destekler nitelikte: Kardeşlerden Oya Yetişkin’in diğerlerinden daha sonra öldüğü belirlendi. Siyanürlü meyve suyunu önce kardeşlerine içirdiği sonra da kendisinin içtiği ihtimali üzerinde duruluyor. İstanbul Valiliği, Adli Tıp’tan gelen ön otopsi raporunda ölümcül miktarda siyanür tespit edildiğini, ölüme yol açacak başka bir bulgu olmadığını açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ise 4 kardeşin ölüm saatinin ardışık olup olmadığının Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanacak rapor sonucunda belli olacağı ifade edildi. Ayrıca siyanür notunun dış kapıda değil, salonun kapısında asılı olduğu belirtildi. Polisin, evde biri kadın, biri erkek iki kardeşi yan yana sırtüstü yatar vaziyette bir odada, diğer kardeşleri de ayrı odalarda biri sırtüstü, biri yüzüstü yatar vaziyette bulduğu belirtildi.

“KARDEŞLERİNE KIZIYORDU”

“Son dönemlerini yokluk içinde geçirdiler. Babaları Mersin’de yaşıyordu. Vefat ettiğinde bir miras kalmış bunlara. O sıralar ev sahibi de Oya ve Kamuran’dan borç para istemiş. Bunlar o parayı vermiş. Bankadan da kredi çekmişlerdi. Oya’nın maaşına haciz geldi. İstanbul’da modellik yaptığı işten iyi para kazanamıyordu. Bursa’da modellik işi bulmuştu. Son üç dört yıldır Bursa’ya gidip geliyordu. Orada kalıyordu bazen. Eve para yolluyordu. Kardeşleri de çalışmadığı için durumları kötüydü. Geçen yaz birlikte Silivri’de Oya ile tatil yaptık. Yol parasını gönderdim. Bunalımdaydı. Kardeşleri çalışmadığı için kızıyordu. Bana ‘Kardeşlerimin hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben de yaşamak istemiyorum. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Ben çok şaşırdım bu cümle karşısında. ‘Yok öyle şey olur mu’ dedim. Parasızlık moralini bozuyordu. Her yere borçları varmış, bana hepsini anlatmazdı. Sonradan öğrendim.”

“Ben Oya’ya para yardımı yapıyordum. Ama kimseden yardım almak istemiyordu. Ramazanlarda evlerine erzak gönderiyordum. Kabul etmiyordu. Zorla veriyordum. Geçen yıl haciz gelmişti evine. Gittiğimde eşyaların yarısını topladıklarını gördüm. Devletten yardım alması için ikna etmeye çalıştım. Kamuran bana ‘Bizden daha kötü durumda insanlar var’ diyerek istemiyordu. Gururlu insanlardı. Bir defasında zorla Yaşar’a alışveriş kartı verdim. Aynı zamanda kardeşlere iş bakıyordum.”

“Kamuran ile en son, olaydan beş gün önce konuşmuştuk. Parasızlık olaylarından dolayı morali bozuktu. ‘Bize bir şey olursa, bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman. Ama ben siyanür içme olayının Oya’dan kaynaklandığını düşünüyorum. Siyanürü nasıl buldu, nasıl aldı bilmiyorum. Oya biraz asabi, çok laf dinlemeyen bir insandı. Duyduğuma göre Oya kapıya not bırakıp son olarak o canına kıymış. Parasızlık ve muhtaçlık duygusu onu perişan ediyordu. Hiç keyfi yoktu. Sürekli ek işler bulmaya çalışıyordu.”

“CENAZELER SAHİPSİZ KALDI”

Cüneyt Yetişkin (48), Oya Yetişkin (54), Kamuran Yetişkin (60) ve Yaşar Yetişkin’in (56) cenazeleri hiçbir akrabaları olmadığı için Adli Tıp Kurumu’nda bekletiliyor. Prosedüre göre cenazeleri yalnızca kan bağı olanlar teslim alabiliyor. Cenazeler 21 gün içinde teslim alınmazsa kimsesizler mezarlığında toprağa veriliyor. Yetişkin kardeşlerin tek yakını olan Serpil Alkan, cenazeleri teslim alabilmek için soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
Fatih’te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: “Ben ölürsem onlar da ölmeli”Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde model olarak çalışan Oya Yetişkin’in ölümünün ardından büstü okulda sergilenmeye başlandı. Öğrenciler tarafından yapılan büstün yanına çiçekler konuldu.

(Basından)

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz”

Yine de en tuhafı, o dört ölümün ardından, “Bir tarikatın kurtarılmış bölgesi olarak bilinen bir İstanbul semtinde, 48-62 yaş aralığında dört kardeş girdikleri maddi krizden çıkamayarak intihar ediyor. Ve Allah, din deyince mangalda kül bırakmayanları bir daha iddiasından vuruyor” yazan Mustafa İslamoğlu’nun sahibi olduğu Akabe Vakfı’nın ölümlerin olduğu eve uzaklığının 1,5 kilometre olması değildi galiba. Hatta bu, tuhaf bile değildi. Ölümü, o en büyük şarkıyı kendi çıkarı, anlayışı, kadüklüğü için kullanmak niçin tuhaf olsun ki hem? Hatta İslamoğlu’nun “iddiasından vurulmak” dediği an iddiasından vurulduğunu fark etmemesi bile tuhaf değil.

Şimdi sorum şu: Ölen dört kardeşin ardından konuşan herkes niçin dünyanın en duyarlı, en hassas, en zarif insanı olarak konuşuyor? Mesela oturdukları apartmanın yöneticisini duydum radyoda. “Takmayın yahu kafanıza, ödersiniz aidatları” demiş her seferinde. Bilmem, belki de demiştir. Veresiye aldıkları bakkalı da dinledim. Her seferinde, “Üzmeyin kendinizi, paranız olunca ödersiniz” demiş kardeşlere borçları hakkında. Bilmem, belki de demiştir.

Demişler midir sahi? Der miyiz, diyor muyuz? Öyle insanlar mıyız? Bilmem, belki de öyle insanlarızdır. Ya da her seferinde kendimizi kandırmanın bir yolunu buluyoruzdur belki de.

Daha geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım yanıma geldi. Epeydir işsiz. Niteliklerinin çok altında bir işe de razı. Yaşadığı ilde oturan dört-beş tanıdığımı aradım. I-ıh. Bekçilik, güvenlik görevliliği, depo sorumluluğu falan gibi işlere razı üniversite mezunu arkadaşımın durumunu ilgi alanlarına sokamadım, bir sonuç alamadım.

Başka tarafından devam edeyim.

Dört kişi eğer bir külte üye değillerse, Jim Jones’un, Fetoş’un falan elinden içmedilerse siyanürü, topluca intihar etmeye karar veremezler. Eşyanın tabiatına aykırıdır bu.

Bu büyük ihtimalle bir kaygı cinayeti… “Benden sonra bunlara ne olacak?” diye düşünen bir kardeş önce diğer kardeşleri öldürüp ardından kendisi intihar etti büyük ihtimalle. Bu kaygıyı biz en çok özürlü evladı olan ailelerde, anne-babalarda görürüz. “Benden sonra bu çocuğa ne olacak?” sorusu bir süre sonra keskin bir kaygıya dönüşür. O kaygı gereğinden çok büyürse bir takım acılı sonuçlar meydana getirebilir. Sakat, hastalıklı bir kaygıdır çünkü o.

Şu, “Ailenin maddi sıkıntı çektiğine dair bir veri yok elimizde” açıklaması çok ama çok ayıp bir açıklamadır. Ailenin maddi sıkıntı çektiği ortada… Daha doğrusu hayatın bu aileyi dört bir yandan daralttığı ortada… Hayatları boyunca evlenmemiş, hep bir arada yaşamış olmaları falan da cabası. Dolayısıyla şöyle düşünmeye meyyalim: Sadece maddi sıkıntıdan değil ama maddi sıkıntının tetiklemesiyle ortaya çıkan bir kaygı cinayeti bu. Bana belki kızacaksınız ama “birazcık duyarlılıkla engellenebilecek” bir vaka değilmiş gibi geliyor bana bu ölümler. Son derece patolojik bir manzara var ortada çünkü.

Kendimizden pay biçelim. Diyelim ki evimizin elektriğini kestiler, apartmana aidat ödeyemedik, bakkala veresiye yazdırıyoruz. Bütün bunlara rağmen intihar eder miyiz? “Bu dört kardeşin tek sıkıntısı maddi idi” diyerek bu ölümlerden “politik bir çıkar” elde etmeye çalışanların tezi berbat bir tez bana kalırsa. Çok daha karmaşık, çok daha kompleks bir süreç var ortada.

Hadi birazcık iddialı bir laf edeyim. Para pul yüzünden, salt ekonomik nedenlerle intihar etme öykülerini biz daha ziyade hayatının bir döneminde çok zenginken sonradan muhtaç duruma düşmüş insanlarda görürüz. Bu dört ölümde başka, bambaşka bir öykü var.

Başa döneyim. Bu dört insanın ölümünde toplumsal bir sorumluluğumuz var mı? Bu soruya “evet” cevabı vermemek için vicdansız olmamız gerekir. Elbette büyük bir toplumsal sorumluluğumuz var. Ancak buradan ele geçen fırsatla bile dindarlara, tarikat mensuplarına “çakmaya” çalışmak kelimenin gerçek manasıyla “terbiyesizliktir.”

Böylesine trajik bir ölüm hadisesini kendi politik çıkarlarına hizmet amacıyla kullanmak için vicdansız, insafsız olmak gerekir. Tarık Tufan’dan ödünç alarak söyleyeyim “kendi yarattığımız ideolojilerin yaralı kurbanları” değilsek yapmayız bunu.

İsmail Kılıçarslan

fatihte-4-kardei-anma

 
Sadece Fatih’te değil, tüm ülkenin üzerinde “yoksul bir gramofon çalıyor” için yorumlar kapalı

Yazan: 09 Kasım 2019 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler: ,

Kayıp ve Yas -2

Bu yazı, bir fikri takip yazısıdır.

31 Mart seçimlerinin hemen ardından kişisel ve toplumsal kayıpları irdelemeyi amaçlayan yazımda yer alan iddia ve saptamaların yenilenen İstanbul seçimleri sonrasında gözden geçirilmesidir.

O gün gidenin ardından bu dünyada kalan kişiler açısından kaybın ağırlığını belirleyen kaybedilenin kimliğidir demiştim. Yitip giden geride kalan kişiler için ne kadar önemliyse, onlar için ne kadar fazla bir değer taşıyorsa kaybın acısı o kadar katlanır diye eklemiştim.

Anlaşılan o ki İstanbul, ekonomik ilişkiler açısından muktedir için kaybedilmesi göze alınamayacak kadar önemli ve siyaseten yitirilemeyecek kadar değerliymiş.

Aşk değil tutkuymuş yani. Başka birisiyle paylaşılamayacak kadar hırsmış. Başkasına layık görülemeyecek kadar kibirmiş…

Ama biliyoruz ki aşk ne kadar özgürlükse, tutku o kadar esarettir. Aşkın öznesi, tutkuda nesneye dönüşür. Mülke ve mülkiyete tabi kılınıp boğulur. An gelir “Ya Benimsin Ya Kara Toprağın” hezeyanıyla öldürülmeye bile kalkışılır.

Oysa aşk -tutkunun aksine-, aşığın gitme ihtimalini ilk günden kabul ederek, onu her gün kaybetmemeye çalışmaktır. Maşuğun kendisinde eriyip kaybolmasını isteyen bir teklik histerisi karşısında, bir imkânsızlık düşü olarak iki kalarak biz olmaktır aşk.

Aşk, aşıktan bağımsız olarak maşuğun bir özne olarak yaşama hakkını tanımaktır. Bu hakka saygı göstermektir. Ve günü geldiğinde kendisinin gideceğini bilip “Ben Ölürsem Sevdiceğim Sağ Olsun” diyebilmektir.

Ama kendisinden başka kimseleri sevemeyen narsistler asla aşık olamazlar. Olsa olsa kendi tutkularının esiri olurlar.

Çünkü narsistler kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermezler. Paramparça olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başka hiç kimseyi görmezler. Gözleri, tıpkı nehirde akseden yüzüne aşık olan Narkissos gibi sadece kendilerine dönüktür.

Başarı ve yeteneklerini abartırlar, sınırsız zekâ ve güç üzerine hayaller kurarlar. Kendilerinin eşi bulanmaz özellikte birisi olduğuna inanırlar. Ancak bu özelliklerinin herkes tarafından fark edilemeyeceğini düşünerek sınırlı ve değişken bir arkadaş grubuyla temas ederler. Hiç kimsenin kendilerinin derinliğini anlayamayacaklarını zannettiklerinden dolayı çevrelerindeki insan grubunu sürekli değiştirirler. Çünkü beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek isterler. Kendilerine yönelecek en ufak bir uyarı ve siteme dahi tahammül edemezler. Her zaman kişileri ve olayları kendi çıkarları için kullanmaya çalışırlar. Tahmin edilemeyecek kadar pragmatistirler. Her şeyi, her başarıyı, her mevkiyi hak ettiklerini düşünürler. O hak ettikleri hedefe ulaşmak için her yolu kendileri için hak olarak görürler.

Empati yapamazlar. Tuz buz olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başkasını hissedemezler. Başka bir kişinin gözlerinden dünyaya bakamazlar. Başka insanların ihtiyaçlarını zerre kadar önemsemezler. Ama herkesi kıskanırlar.

Hasettirler. Küstahtırlar.

Onlar için öteki’nin tek anlamı, öteki olarak kendilerinden başka bir değer olması değil, tam aksine muktedirliklerinin kanıtı olarak ele geçirilecek bir hedef olmasıdır sadece. Her hedef gibi ele geçirildikten sonra anlamsızlaşan ve ona ihanet edilen bir hedef…

Ne hazin ki ele geçirilecek hiçbir hedef onların egolarının kırılganlığını onaramayacaktır.

Onlar bedensel yok oluşa kadar ruhsal iğdiş edilmişliğin ıstırabıyla hem kendilerine hem de muktedirlikleri oranında çevrelerine elem vereceklerdir.

Bilelim ki, her faşizmin altında patolojik bir narsisizm ve pek çok kişi tarafından paylaşılmış patolojik bir narsistik dava saklıdır.

Şok ve İnkâr

7 Nisan 2019 günü benlikte travmaya neden olan her kayıp bir “şok” ile başlar. Kişi duyduğuna, gördüğüne, apaçık ortada duran gerçeklere inanmaz. Gerçekliği anlamsız biçimde reddeder diyerek reddedişin çoğu zaman rasyonel gerekçelerle de açıklanamayacağını yazmıştım.

Tıpkı muktedirin rasyonel gerekçelerle açıklanamayacak biçimde İstanbul seçimlerine itiraz etmesi ve hukuk dışı bir kararla seçimi iptal ettirmesi gibi.

Oysa ortada apaçık bir gerçek vardı: İstanbul gönlünü başka bir hırsıza kaptırmıştı.

Onca zamandır havuza dönüştürülmüş medya aracılığıyla her gün fırça yemekten, bir ergen gibi atılan triplerden, her yerde hep aynı yüzü görmekten, herkesin hain ilan edilmesinden bıkıp usanmıştı.

Daha önemlisi yeni aşık, ona başka bir dille seslenmekteydi. O da bu sese kulak vermişti. Birlikte biraz zaman geçirerek onu daha yakından tanımak istiyordu.

Aşığın, maşukun bu halini anlaması ve gerçeği kabullenmesi gerekiyordu. Hem belki bu flörtten beklediğini bulamayacaktı İstanbul. Dahası aşığın yaşayacağı kayıp ve özlem duygusu, aşkın insanı insanileştirdiği gibi muktedire de ölümlü bir fani olduğu gerçeğini yeniden hatırlatabilirdi. Onu yeniden insani vasıflara kavuşturabilirdi.

Olmadı: kibir ve tutkusu izin vermedi. İstanbul da bir daha geri dönmemek üzere terk etti muktediri.

Çökkünlük

Her kaybın ardından gözlenen çökkünlük dönemi 31 Mart sonrasında fazla değildi oysa. Ne de olsa yarışın sonucunu foto finiş belirlemişti.

Yani maşuğun gönlü tümüyle kaymamıştı yeni aşığa.

O gün itibariyle aşığa düşen olanı biteni layıkıyla değerlendirmekti. Nefret söylemleri ve hain suçlamalarının nedenlerini ortaya koymak, yüzyıldır yok sayılmak istenen bir halkın temsilcileriyle yeniden temaslar kurmak ve tanzim kuyruklarında ekmeğinin derdine düşmüş insanların önünde sergilenen israf ve şatafattan dolayı özeleştiri vermek gerekiyordu.

Eğer herşey yitip gitmediyse, eğer İstanbul’a gerçekten sevdalanılmışsa ayakta kalabilmek ve yaşayabilmek için neyi değiştireceğini bulmak, ötekini suçlamaktan vazgeçip sahici bir yüzleşmeyle yanlışlarını düzeltip hayata devam etmek şarttı.

Ancak yapılan bunun tam aksiydi.

Oysa bu dünyada çivi çiviyi sökmedi hiçbir zaman. Soylu’ların öfke ve nefret kusan dili hiçbir yaraya derman olmadı hiçbir zaman.

Ama gelin görün ki sadık emanetçi tarafından sürdürülen kısacık bir icraatın içinden molasının ardından bildiğimiz yüzyıllık oyunlar sahneye konuldu. Ahlâk, etik, onur kavramları maşuğu elde etme pahasına insafsızca çiğnendi.

Aslında doğruyu ifade etmek gerekirse başka da bir yol kalmamıştı onlar için. Çünkü insani sınırları çoktan aşmışlardı. Gezi’de bu ülkenin geleceğini yok etmeye kalkışmışlar, bıyıkları terlememiş çocukların annelerini miting meydanlarında yuhalatmışlar, ölüme bile saygısızlık ederek bir annenin cenazesini yedi gün sokaklarda bekletmişlerdi.

Adına Türkiye denilen bu ülkede siyasi iktidarın sınırsız öfkesinden nasibini almayan hiç kimse kalmamıştı.

Memleketin tamamında esen korku rüzgârlarının aksine muktedirin katında yatlar, katlar, çekler, köprüler ve binbir yolla aktarılan milyon dolarlık rakamlar uçuşmaktaydı.

Hayat kimileri için çekilmez oldukça, kısıtlı bir çevre için o oranda güzelleşmekteydi. Ülke içeride ve dışarıda zora ve zorluklara gark oldukça, kimileri için o oranda sefa katlanmaktaydı.

İstanbul seçimlerinin yok yere iptal edilmesi tüm bunların üzerine eklenen bir damlaydı sadece. Milyarlarca damlanın üzerine eklenen son bir damla…

Gelin görün ki an geldiğinde bir damla hayatın tüm akışını değiştirir. İstanbul örneğinde olduğu gibi maşuk, aşığın değişmeye gönüllü olmadığını, aksine kendisini kandırmaya ve bu sayede elinde tutmaya çalıştığını fark etti. Ancak bu tutum herşeyden önce maşuğun aklına, fikrine, zekâsına, onuruna ve sevgisine hakaretti. Bu nedenle aşığa temelden ve esastan bir hayat dersi oldu 23 Haziran.

Muktedirin yaşadığı şeddeli yenilginin yarattığı şokun çökkünlüğü bir önceki ile kıyaslanamaz büyüklükteydi artık.

Maşuk, kastre ederek fallik gösterenini kesmişti. Kibirini ve gücünü ayakları altına almıştı tutkusuna yenilenin…

Osman Elbekkayip-ve-yas

 
Kayıp ve Yas -2 için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Haziran 2019 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Bir iddianamenin hukuk pornosu olarak portresi

Sayın Yargıç,

İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.

Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.

Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğü rahatça kavrıyorsunuz.

Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.

Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.

Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.

Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.

Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.

Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.

Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.

Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.

Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.

Ne diyor iddianame?

Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu:

Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.

Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.

Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.

İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.

Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?

Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?

Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?

Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?

Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?

O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki var mı öyle bir kanıt?

Tabii ki yok.

Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.

Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.

İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.

Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.

Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.

Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.

Eeee?

Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?

“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.

Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?

İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.

Var mı böyle bir kanıt?

Elbette yok.

Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.

O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?

Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.

Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.

Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.

Burada küçük bir sorun var.

Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.

Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.

Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.

Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.

Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.

Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.

Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.

Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.

Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.

Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.

Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.

Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.

Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.

Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?

Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.

Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?

Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.

Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.

Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.

Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.

Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.

Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.

Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.

Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.

Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.

Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.

İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.

Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.

Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.

Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.

Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.

15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.

O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.

Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.

Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.

Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.

Bu kadar rahat yalan söyleyebilen bir adamın ifadesini savcı iddianameye koyabiliyor.

Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.

Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.

“Kanıtın var mı” diye sormuyor.

Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.

Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.

Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.

Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.

Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.

Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?

Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.

Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.

Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.

Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.

On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?

Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.

Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.

Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.

Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.

İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.

Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.

Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.

Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.

Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.

Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.

Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.

Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?

Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.

Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.

Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.

Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.

Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.

Niye sormamış?

Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?

Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.

Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.

Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.

Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.

Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.

Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.

Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.

Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.

AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?

Ama kızdığım o değil.

Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.

Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.

İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.

Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.

O yazıları kimin emriyle yazmışım?

Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?

Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?

Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.

Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.

Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.

Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.

Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.

Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.

17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.

Bu kadar net.

Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?

Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?

Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.

Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.

Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.

Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.

Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.

Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.

Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.

Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?

İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.

Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?

Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.

Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.

“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.

Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.

Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.

Şimdi gelelim hukuka.

Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?

Askerî darbe.

Suç tarihi ne?

15 Temmuz 2016.

Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?

2012’de.

En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?

Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.

Yapsaydı da suç olmazdı.

Savcı “örgüt lehine süreklilik arz eden” yayınlara ve söylemlere bakmak istiyorsa AKP’ye bakacak.

Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.

Cemaati sürekli savunanlar onlar.

Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?

Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?

Yok.

Tutarsız bir hukuk olabilir mi?

Olamaz.

Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.

Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.

“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.

Biri Önder Aytaç.

Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.

Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.

Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.

“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.

Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.

Niye yazmamış?

Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.

Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.

Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.

Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.

Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.

Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.

Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.

Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.

Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.

Hayatın doğal akışına uygundur.

İkinci söyleyeceğim de şu:

Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayım, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.

Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.

Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?

Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?

Saçmalıktan başka ne bu?

Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.

Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.

Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.

Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.

Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.

Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.

Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.

Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.

2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?

Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?

Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?

Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?

Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?

Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?

Bir görelim bakalım neler oluyormuş.

Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.

Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.

Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.

Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.

Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:

“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”

Savcının tarif ettiği suç ne?

“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…

Suç bu.

Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.

Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:

“Bu süreçte…”

Hangi süreç bu?

2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?

Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.

Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.

Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:

6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?

Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.

Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.

Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.

“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.

Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.

İzninizle önce bir soru sorayım.

Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?

Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?

Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?

Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.

Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.

Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.

Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?

Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.

Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.

O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?

Yok.

Kimlerin imzası var peki?

Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.

Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.

Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.

Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?

2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.

Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?

Yok.

Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?

2010-2016 arasında.

O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?

Yok.

Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.

Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.

Bizim savcı bunları bilmiyor mu?

2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?

Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?

Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?

Olduğunu sanmıyorum.

Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.

Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.

Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.

Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.

İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.

Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.

Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?

Böyle bir suçlamanın benim iddianamede bulunmasının saçmalığını da gördükten sonra şimdi gelelim Balyoz darbesinin benimle gerçekten ilgili olan kısmına. Şu “kumpas” denilen benim yayınladığım Balyoz haberine.

Savcı da Balyoz’a “kumpas” diyor ve benim bu haberi yayınlayarak “darbecilik” suçu işlediğimi ileri sürüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin bu tür haberlerin suç olmayacağını belirten kararına hiç değinmeyeceğim bile. O konuyu avukatlarım söyler.

Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.

Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.

Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.

Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.

Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.

Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?

İki emre de uymuyorlar.

Açıkça emre itaatsizlik ediyorlar.

Olay, generallerin emre itaatsizliği ile başlıyor.

Generaller toplanıp ne tür hazırlıklar yapıyorlar peki?

Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.

Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.

Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.

Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.

O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.

2010 yılında Mehmet Baransu gelip “bir darbe hazırlığı yapılmış olduğunu” söyledi.

“Belgesi var mı” dedim.

“Var” dedi.

“Belgesi varsa getir, bakalım” dedim.

Birkaç gün sonra bu konuşma kayıtlarını ve içinde yazılı belgelerin bulunduğu CD’leri getirdi.

Konuşma kayıtlarını dinledik, CD’lerdeki yazılı belgeleri inceledik.

Doğru olduklarına kanaat getirdik ve yayınladık.

Olay bu.

Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.

Basit bir soru.

Şu soruya bu iddianameyi yazan savcı da, bu salonda bulunanlar da, Balyoz haberine “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler de cevap versinler:

Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?

“Bugün Birinci Ordu’nun generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma, belediye başkanlarını değiştirme, 200 bin kişiyi tutuklayıp stadyumlara doldurma, Yunanistan’la çatışma planları yapabilirler, kimse karışamaz” diyor musunuz?

Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.

“Bugün Birinci Ordu generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma planları yapma hakkına sahiptir” diyor musunuz?

“Evet, tabii böyle planlar yapabilirler, elbette Genelkurmay’ın emirlerine itaatsizlik edebilirler” diyorsanız bunu açıkça söyleyin.

Söyleyin, herkesle birlikte ben de duyayım.

Ama bunu söyleyemiyorsanız, “olur mu öyle şey, generaller nasıl siyasetçileri gözaltına alma hazırlığı yapabilirler” diyorsanız, o zaman Balyoz haberlerine “kumpas” diyemezsiniz.

Hiçbiriniz diyemezsiniz.

Bu savcı da diyemez.

Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.

Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.

Şu soruyu da sorayım:

Bugün bir gazeteci, generallerin böyle hazırlıklar yaptıklarının belgelerini bulursa yayınlamalı mı?

Yoksa susmalı mı?

Bu sorulara herkes açıkça ve gür bir sesle cevap versin.

Bu sorulara cevap vermeden Balyoz haberlerine “kumpas” demek kimsenin haddi değildir, bu savcının da haddi değildir.

Üstelik bugünkü başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay Başsavcısı da o haberlerin kumpas olmadığını düşünüyorlar. Bunu açıkça beyan ediyorlar.

Onlarla aynı fikirde olduğum nadir konulardan biri bu.

Balyoz seminerine “darbe hazırlığı” dediğim için beni darbecilikle suçlamaya kalkan savcı, Başbakan, Adalet Bakanı, Yargıtay Başsavcısı için suç duyurusu yapmıyor.

Neden yapmıyor?

Benim söylediğim suçsa onların söylediği de suç. Onların söylediği suç değilse benim söylediğim de suç değil.

Çok net ve açık.

Karışık bir tarafı yok bu konunun.

Bütün bu gerçekler ortadayken siz nasıl kalkıp Balyoz planlarını yayınladığım ve Balyoz seminerine darbe hazırlığı dediğim için beni suçlayabilirsiniz?

Bana bu çelişkinin hukukî ve mantıkî nedenlerini açıklayın, açıklayabilirseniz.

Açıklayamazsınız.

Çünkü bu saçmalığın hukukî ve mantıkî bir açıklaması yok.

Ne bu savcı, ne bu habere “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler bu sorulardan kurtulabilir.

Beni hapse atmak onları bu sorulardan kurtarmaya yetmez.

Ayrıca bu savcıya ve herkese şunu da hatırlatayım, Tayyip Erdoğan Balyoz seminerindeki konuşmalar için “o konuşmaları dinleyince şoke oldum” demişti. Gidin bir sorun bakalım niye “şoke” olmuş.

Generallerin Genelkurmay’ın emirlerine karşı gelmesine aldırmadan, yaptıkları tüyler ürpertici konuşmaları dinlemeden, isim isim düzenlenen tutuklama listelerine bakmadan kolayından “kumpas” deyip geçiyor, bir de bu saçmalıkla beni suçlamaya kalkıyorsunuz.

Benim sorduğum sorulara cevap vermeden beni kim, ne hakla yargılayacak?

Var mı bu sorulara cevap vermek isteyen?

Bu salonda demiyorum, bu ülkede var mı benim sorularıma cevap vermek isteyen?

Bunlara net ve açık cevap verecek, verebilecek birinin çıkacağını, çıkabileceğini hiç sanmıyorum.

Sayın Yargıç,

Ben “Balyoz” haberlerini yayımladığımda askerî vesayet hâlâ devam ediyordu.

Bugün AKP’nin medyası olduğu gibi o zaman da askerî vesayetin medyası vardı.

Bugün korkak ve çıkarcı gazetecilerin AKP’ye yaranmaya çalışması gibi o gün de korkak ve çıkarcı gazeteciler generallere yaranmaya çalışıyorlardı.

Eğer benim yayımladığım Balyoz haberlerinin benzerlerini daha önce yayımlama cesaretini göstermiş olsalardı bu ülke böyle bir darbe çöplüğüne dönmezdi.

Bu cesareti hiçbir zaman gösteremediler.

Askerî vesayetin baskısı altında ezilen solcuların, Kürtlerin, aydınların, yazarların, gerçek dindarların acılarına sırtlarını döndüler.

Şimdi medyanın önemli bölümü aynı utanmazlığı AKP döneminde sergiliyor.

Balyoz haberi gibi haberleri yayımlamak bir gazetecinin en önemli görevlerinden biridir.

O haberi yayımlamayan bir gazeteci kendine, mesleğine, insanlarına ihanet etmiş demektir.

Ben kendime, mesleğime, insanlarıma ihanet etmediğim için askerî vesayet döneminde de yargılandım, bugün de yargılanıyorum.

Ne yazık ki bu ülkede demokrasi isteminin bedeli budur.

Savcı, benimle ilgili iddianamede Ergenekon ve Askerî Casusluk davalarından da söz etmiş. Türkçeyi doğru dürüst yazamadığı için ne dediğini anlamak epey zor.

İddianamede lafını geçirdiğine göre herhalde beni bunlarla da suçluyor deyip kısaca cevap vereceğim.

Askerî Casusluk konusundaki haberleri Taraf Gazetesi çıkarmadı. O meseleyi çok iyi anlamadığımız için biz o konuyla ilgili çok fazla haber yapmadık.

Bizim gazeteyle ilgili bir konu değil. Niye savcı o davadan söz etmiş, anlamadım.

Ergenekon davalarına gelince…

Ergenekon soruşturmaları Taraf Gazetesi açılmadan çok önce başladı.

Biz daha sonra o davanın haberlerini diğer gazetelerle birlikte verdik.

Ergenekon’un varlığına kesinkes inanıyorum. Ergenekon dediğimiz devletin içine yerleşmiş suç çeteleri. Susurluk çetesi gibi, 17 bin insanı faili meçhul cinayetlerle kurban edenler gibi, Danıştay saldırısını örgütleyen güç gibi, Malatya Zirve katliamını kışkırtanlar gibi, öldürdükleri insanları “Sapanca ölüm üçgenine” atanlar gibi, Hrant Dink cinayeti gibi… Daha böyle epey suç sayabilirim.

Ben bu çetelerin ortaya çıkarılmasını kesinlikle destekliyordum. Bugün de destekliyorum.

Ne yazık ki bizim iddianameyi yazan savcının 15 Temmuz soruşturmasını sulandırıp ana mecrasından saptırması gibi birileri de Ergenekon soruşturmasını sulandırıp çarpıttı.

Suç örgütlerini devletin içinden temizleme imkânı yok edildi.

Yazık oldu.

“Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları” tanıdığımızın iddia edilmesi gibi saçmalıkları, Balyoz konusundaki çarpıtmaları cevapladığımıza göre geriye kaldı benim üç yazımla Can-Erzincan televizyonundaki konuşma.

Şimdi bir savcı düşünün ki üç yazıyla bir konuşmadan müebbetlik darbecilik suçu çıkartsın. Üstelik de evrensel hukuk, yazılarla konuşmalardan “suç çıkmaz” diye açıkça yazarken.

Yazılarımla konuşmalarımın darbecilikle ilgili olduğu iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yok aslında ama bugünkü hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini, insanların nasıl kolayca hapse atıldığını göstermek için o iddialara da teker teker cevap vereceğim.

Şimdi bu savcıya da acımıyor değilim. Ona yazarları hapse atmasını ve onları orada tutmasını söylemişler. O da bunu yapabilmek için bir imkânsızlığın peşine düşerek bizi 15 Temmuz darbesiyle ilişkilendirmeye uğraşmış.

Önce “darbeci olduğu söylenen adamları tanıdıkları söylenen adamları tanıyorsunuz” diye bir saçmalıktan giriyor.

Daha önce kanıtladığım gibi bu tez yürümüyor. Kendi iddianamesinin içine kendini yalanlayan paragraflar yazmak zorunda kalıyor.

Arkasından bana dönüp “Sen 2010’da yayınladığın haberle 2016’daki darbenin kadrolarını işbaşına getirdin” diyor.

Eh, bu da pek mantıklı olmuyor.

Sonunda geliyor, “Siz darbe olacağını biliyordunuz” tezine dayanıyor.

Anladığım kadarıyla kurduğu mantık silsilesi şöyle işliyor:

“Darbenin olacağını biliyordunuz, demek darbeciler size darbe olacağını söyledi, darbeciler bunu size söylediğine göre demek sizin darbecilerle doğrudan ilişkiniz var, doğrudan ilişkiniz olduğuna göre demek siz darbenin destekçisi ve parçasısınız.”

Kurduğu mantık silsilesi bu.

Peki, bu mantık silsilesinin dayandığı bir kanıt var mı?

Hayır, tek bir kanıt bile yok.

Peki, ne var?

Savcının “kanaati” var, “ben öyle hissettim” demeye getiriyor.

Savcının hissiyatı bizim davada kanıt yerine geçiyor.

Savcı öyle hissetmiş, o zaman yazarları hapse atalım.

Hukukun geldiği nokta bu işte.

Şimdi bakalım bizim hisli savcımızın hissiyatı nereye dayanıyor.

Ortada üzerinde konuşacağımız bir kanıt olmadığı için savcının hissiyatını dayandırdığı konuşmayı inceleyeceğiz.

Kanıtla, belgeyle ilişkisi olmayan savcımızın “hissiyatının” da yanlış olduğunu ortaya koyacağız.

İşe bakın, bir “hissiyat” davasında biz müebbetle yargılanıyoruz.

Savcının “hissiyatını” hareketlendiren şey benim Can-Erzincan Televizyonunda Nazlı Ilıcak’la Mehmet Altan’ın ev sahipliğini üstlendiği programda yaptığım konuşma.

Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada “subliminal mesaj” verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı.

“Subliminal mesaj” gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu “subliminal” lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.

Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi “subliminal” lafı unutuluyor.

Onun yerine sahneye “siz darbeyi biliyordunuz” iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.

Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?

Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?

Bir savcının hissiyatı gereği, insanlar için “ağırlaştırılmış müebbet” hapis istenebilir mi?

Hukuka göre bunların hepsinin cevabı “hayır.”

Hukuka göre ortada hiçbir kanıt olmadan sadece savcının “hissiyatına” dayanan bir dava olamaz.

Ama burada oluyor.

Biz de bu saçmalıklara cevap vermek zorunda kalıyoruz.

Gayriciddi iddialara ciddi cevaplar vermek zorunda kaldığımız için hukuk tanrısı bizi affetsin deyip gelelim o konuşmaya.

Sayın Yargıç,

Biliyorsunuz bu tür konuşma programlarında gündemi genellikle konuğun özellikleri belirler.

Benim programa davet edilmemin iki güncel nedeni vardı.

Birincisi, yeni yayınlanan Ölmek Kolaydır Sevmekten isimli son romanım.

Bu roman, Balkan Savaşlarını ve iktidara gelen İttihatçıların beceriksizliklerini, ülkeyi yönetmekteki yetersizliklerini saklayabilmek için uyguladıkları zorbalıkları anlatır kişisel maceraların arka planında.

O nedenle o dönemdeki İttihatçılar ve bugünkü uygulamaları ile o ittihatçılara çok benzeyen AKP iktidarı konuşuldu.

İkinci güncel konu ise o programdan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlayacak olan ve benim 52 yılla yargılandığım Balyoz davası idi.

Balyoz konusu da bu nedenle konuşuldu.

O nedenle de konuşma bu iki konu ve bu konuların güncel siyasetle ilişkisi üzerinden ilerledi.

O gün söylediklerimi bugün de aynen düşünüyorum. Düşüncelerimde en küçük bir değişiklik yok. Üstelik bütün gelişmelerin de benim öngörülerimi doğru çıkarttığını görüyorum.

O konuşmada bugünkü AKP iktidarının İttihatçılara çok benzediğini, iktidara gelebildiklerini ama ülkeyi yönetemediklerini söylüyorum.

Durum tam da bu.

AKP’liler “dinbaz İttihatçılara” dönüştüler. Baskıyı artırdılar ve ülkeyi yönetemiyorlar.

AKP iktidarında Türkiye her gün biraz daha çöküyor.

Enver Paşa ile Erdoğan’ın benzediğini söylüyorum. Çok benziyorlar gerçekten de. Enver dünyadaki Türklerin lideri olma hayaliyle Osmanlı’yı çökertti. Erdoğan da dünyadaki Müslümanların lideri olma hayaliyle Türkiye’yi tam bir çöküntüye soktu.

Erdoğan’ın Suriye ve Ortadoğu politikalarına bugün Erdoğan’ın kendisi bile sahip çıkmıyor. Hata ettiklerini AKP yöneticileri bile söylüyorlar.

Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir dış politika faciası yaşanıyor.

Erdoğan’ın “bütün yargı bana bağlıdır” sözünü eleştiriyorum o konuşmada. Yargının bir adama bağlı olmasına bugün de sonuna kadar karşıyım.

Hukuka değer veren herkes de buna karşı çıkar zaten.

Şimdi geliyorum savcının büyük harflerle yazdığı iki cümleme.

“Erdoğan’ın ben başkan oldum demesi suç, ki ileride birisi buna hatırlayacak” diyorum.

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazdığını hiç anlamadım.

Erdoğan, “fiilî başkan” olduğunu söyledi. Bu söz, anayasanın dışına çıktığının itirafı.

Anayasanın dışına çıkmak, anayasayı ve anayasal düzeni yok saymak suçtur. Erdoğan bu suçu işlediğini kendisi açıkça kabul ediyor.

Elbette ki bir devlet, eğer gerçekten devletse, işlenen bir suçu unutmaz. Unutamaz.

Bunu söylemekten, bu gerçeği hatırlatmaktan daha doğal ne olabilir?

Hukuku ve yargıyı hatırlatmak, bunların varlığını vurgulamak nasıl suç olabilir?

Suçu Erdoğan işliyor. Onun suç işlediğini söylediğim için ben yargılanıyorum.

Buna da “adalet” deniyor.

“Fiilî başkanlığını” ilan etmek anayasal bir darbedir.

Zaten bu son anayasa değişikliğine Erdoğan’ın işlediği suçu yasallaştırmak için gittiklerini kendileri de söylemediler mi?

Devlet Bahçeli, “fiilî durumu” anayasaya uydurmak gerektiğinin altını çizmedi mi?

Yapılan eylem anayasaya uygun olsa, o eylemi anayasaya uydurmak için yeni bir anayasa yapmak neden gereksin?

Doğru dürüst bir devlette “fiilî duruma” izin verilmez, herkes yasaların içinde kalmaya zorlanır.

Bizde ise siyasetçi yasaya uymuyor, yasa siyasetçiye uygun hâle getiriliyor.

Savcının büyük harflerle yazdığı bir cümle daha var.

Yasadışı, gayrimeşru bir suça bir toplum ve devlet direnmezse sonucu iyi olmuyor” diyorum.

Bu cümle suç değil.

Bu cümlenin tersini söylemek abes.

Bir toplumun ve devletin suça direnmesi gerektiğini söylemek neden suç oluyor?

Eğer bunun suç olduğunu düşünüyorsanız bu cümlenin tersini yüksek sesle söyleyin bakayım.

“Yasadışı suçlara toplum ve devlet direnmesin, teslim olsun,” deyin.

Diyebilir misiniz?

Eğer derseniz, “yasadışı bir suç olan darbeye” direnmeyi nasıl savunacaksınız?

Savunamazsınız.

Konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Bence bugün askerî vesayetle el ele çalışıyorlar. Askerî vesayetin kendi tarihi boyunca özlediği ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremediği her türlü fantezisini Erdoğan ve adamları gerçekleştiriyor.”

Evet, durum tam da bu.

Askerî vesayetin paşaları Türkiye’yi gelişmiş dünyadan koparmak istiyordu. Erdoğan ve AKP bugün bunu gerçekleştiriyor.

Paşalar yargıyı ve hukuku yok etmek istiyordu. Bugün yapılan aynen bu.

Paşalar bütün muhalifleri, bütün demokratları hapsetmek istiyordu. Bugün yapılan bu.

Paşalar bütün medyayı denetim altına almak istiyordu. Bugün gerçekleşen bu.

Daha sayayım mı?

Bunları söylemenin, bu benzerlikleri dile getirmenin suçla, darbeyle ne ilgisi var?

Askerî vesayet günlerine dönmeye karşı çıkmak nasıl askerî bir darbenin destekleyiciliği olarak algılanabilir?

Bu arada savcı benim konuşmamda geçen her “Erdoğan” sözcüğünü de iddianamede büyük harflerle yazmış.

Niye?

Çünkü benim Erdoğan’ı eleştirdiğimi ve bunu yaptığım için hapsedilmem gerektiğini söylemek istiyor.

Yeni dönemin hukuku bu işte:

“Erdoğan’ı eleştiremezsin. Eleştirirsen hapse girersin.”

Erdoğan’ı eleştiriyorum, siz de beni hapse atıyorsunuz.

Bu, hukuk değil.

Bu ne?

Bu, fiilî başkanlığa uygun düşen “fiilî” hukuk.

Hukuk adına suç işlemek bu.

Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim.

Bazen olur böyle şeyler. Hukuku savunduğun, haklı olduğun için hapse girersin. Suçu işleyen de savcı rolüne girebilir.

Ama kimse korkmasın, telaşlanmasın. Bu çok uzun sürmez. Hukuk bir gün uyanır.

Konuşmamdan savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümlemi okuyorum şimdi:

“Öyle bir anlatıyorlar ki Erdoğan sanki hayatı boyunca burada kalacak. Erdoğan iki sene sonra gidecek. Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez.”

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazmadığını anlıyorsunuz herhalde.

“Ertesi gün darbe olacağını bildiğini” iddia ettiği adamlar, iki sene sonra Erdoğan’ın seçimle gideceğini konuşuyorlar.

Ertesi gün darbe olacağını bilen adam nasıl oluyor da “Erdoğan’ın iki sene sonra seçimle gideceğini” söyleyerek “subliminal” darbe mesajı veriyor?

Bir siyasetçinin “seçimle gideceğini” söylemek suç mu?

Ne suçu?

Üstelik bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Erdoğan seçimle gidecek.

Erdoğan’ın iktidardan gitmesi için darbeye ihtiyaç yok ki, Erdoğan izlediği siyasetle zaten gidişini hazırlıyor.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi aslında durum.

İzlediği siyasetle bindiği dalı kestiğini görüyorsun. Söylüyorsun. Savcı “nereden biliyorsun, darbecisin” diyor.

Erdoğan’ı darbe falan değil ekonomi indirecek iktidardan. Bunun nasıl olacağını da anlatacağım daha sonra.

Biz şimdi iddianamedeki konuşmamızı izlemeyi sürdürelim.

Savcı, Mehmet Altan’ın bir cümlesini büyük harflerle yazıyor iddianamesine.

Mehmet Altan “iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede” diyor.

Ben cevap veriyorum:

“Belli değil, elli tane AKP’li milletvekili biz Akşener’le parti kuruyoruz dese, ayrılsa bütün sistem sarsılıyor. Bu adam sağlam bir zeminde durmuyor.”

Meral Akşener’in adı durduk yerde geçmedi elbette.

Akşener’le arkadaşları parti yönetimini değiştirecek bir kongrenin toplanması için çalışmalarını sürdürüyordu o günlerde.

Parti tabanında güçlü oldukları görülüyordu.

Aradan daha bir yıl geçmeden söylediklerimizin ne kadar gerçekçi bir ihtimale dayandığı ortaya çıktı.

Erdoğan ve AKP yöneticileri MHP’yle birleşerek % 65’lik bir seçmeni yanlarına alıp ebediyen iktidarda kalacaklarını hayal ediyorlardı.

Ne oldu 16 Nisan referandumunda?

AKP ile MHP bütün hilelere, kanunsuzluklara, baskılara, yasaklara rağmen zor bela % 51’i bulabildiler.

Meral Akşener arkadaşlarıyla birlikte MHP tabanını alıp götürdü.

Akşener liderliğindeki bazı MHP’liler, bazı AKP’liler, Saadet Partililer, HDP’li Kürtler, Vatan Partililer, birçok küçük partinin seçmeni CHP öncülüğünde bir araya gelip Erdoğan’a da baskıcı rejimine de “hayır” dediler.

Erdoğan’ın üstünde durduğu zemin sağlam mıymış?

Toplumun yarısı sinmedi, korkmadı, dimdik ayakta durdu. Ve AKP’lilerin hiç hesap etmediği yepyeni bir “demokrasi platformu” oluştu.

Bu arada gözümüzün önünde bir rol değişiminin yaşandığını gördük.

Bir zamanlar askerî vesayetin ve baskının partisi olan CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde demokrasinin temsilcisi hâline gelirken, “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı” bir proje hâline getirirken, bir zamanlar demokrasinin temsilcisi olan AKP baskının, zorbalığın, vesayetin temsilcisi hâline geldi.

Bunun sonucunda AKP ilk kez Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Adana ve Mersin’i aynı seçimde kaybetti.

Gençleri kaybetti.

Kadınları kaybetti.

Büyük şehirleri, gençleri, kadınları kaybeden hiçbir parti, hiçbir lider iktidarda kalamaz.

Yüzde ellinin baskıya “hayır” dediği cesur bir toplumda zorbalık rejimi çok uzun süremez.

Söylediklerimiz daha bir yıl geçmeden gerçekleşiyor.

Savcı bizi neyle suçluyor?

Gerçekleri ve gelişmeleri görmekle mi?

Gerçekleri söylemekle mi?

7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu.

7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti.

Ama bir noktadan sonra ölüm de şiddet de siyasetçilerin beklediği iktidarı sağlamaz onlara.

İnsanlar ölümden yorulur, ölümden bıkar, ölümle özdeşleşmeye başlayan partiden uzaklaşır.

Askerî vesayet aynen böyle yıkıldı.

Hayatla değil ölümle özdeşleşti. Ölümü yüceltti, ölümü kutsadı.

Toplumu yordu, bıktırdı ve yıkıldı.

Şimdi aynı şeyi AKP yapıyor.

Ölümü kutsuyor, ölümü yüceltiyor, sürekli şehadet propagandası yapıyor, gençlere hayat yerine ölüm vaat ediyor.

Ölümün ürkütücü karanlığına sokuyor bütün ülkeyi.

Yoruyor, bıktırıyor toplumu.

Onun için de gidecek iktidardan.

O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum.

Suç mu böyle düşünmek?

Darbecilik mi?

Değil tabii.

Sadece iktidar ve onun savcıları gerçeklerin söylenmesini istemiyor. Onun için de bizim gibi insanları hapse atıyor.

İstediği kadar hapse atsın.

Gerçekleri ve geleceği değiştiremez.

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“MİT TIR’ları denilen, Can Dündar’ı mahkûm ettirdiler kendi mahkemelerinde. Ama uluslararası suç sayılabilecek bir tuhaflık duruyor ortada. Bütün darbecilerle, Ergenekoncularla işbirliği var. Yolsuzluk davaları var.”

Can Dündar mahkûm edildi.

Peki ne oldu?

MİT TIR’larının ne olduğunu öğrenebildik mi? Mesele şeffaf bir şekilde ortaya çıktı mı? O TIR’ların içinde ne olduğunu anladık mı?

O TIR’ları kimin gönderdiğini, kime gönderdiğini biliyor muyuz?

Bunlar şeffaf bir siyasî iktidarın yapacağı işler mi?

Bunlar tam da “Ergenekon” dediğimiz “derin devletin” yapacağı işler.

Derin devleti yeniden hatırlattılar.

“Öyle değil” diyen varsa o TIR’larda ne olduğunu, olayın içyüzünü anlatsın bu halka.

Yolsuzluk davaları olduğunu söylüyorum.

O davalar burada bitti ama Amerika’da devam ediyor. Amerikalı yetkililer o davaların üzerinden Erdoğan’la pazarlık ettiklerini açıklıyorlar.

Neyin pazarlığını ediyorlar?


Ne verip karşılığında ne istiyorlar?


Biliyor muyuz?


Hayır.

Bilme hakkına sahip miyiz?

Evet.

Neden bilmiyoruz? Neden bu gerçekleri Amerikalılardan öğreniyoruz?

Bunları söylemek nasıl oluyor da darbecilik suçu sayılıyor?

Devletin şeffaf olmasını istemek darbecilik mi?

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu, EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.”

Şimdi, bu cümlelerden bir darbecilik çıkartabilmek için zekâsızlık yetmez, ölümcül bir kötü niyet de gerekir.

Bunlar benim 30 yıldır savunduğum düşünceler. Hukukun önemini, askerlere ayrıcalık tanımanın tehlikesini vurgulayan cümleler.

“EMASYA” denilen ve şehirlerin yönetiminde askerlere öncelik tanıyan uygulamayı AKP kaldırmış ve bunu yapmakla çok övünmüştü.

Bu uygulama iyiyse niye kaldırdı, kötüyse niye getirdi?

Askerî vesayet dönemine benziyor dediğimiz bu işte.

Sonuçlarını da görüyoruz.

Türkiye hızla bir çöküşe gidiyor.

“Bunu yapmayın” dediğimiz için mi darbeci oluyoruz?

Bu sözlere darbecilik demek için “biz mantıkla, akılla, hukukla bağlarımızı kestik” demek gerekir ki savcı da onu diyor aslında.

Nazlı Ilıcak, “ben görüyorum ki bugünkü şartlar değişecek, bunu da çok güzel anlattınız” diyor bana.

Savcı, Ilıcak’ın sözlerini de büyük harflerle yazmış iddianamesine.

“Bu şartlar değişecek” sözünü tehlikeli ve suç nedeni olarak görüyor anlaşılan.

“Aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyerek hayatın sürekli değiştiğini söyleyen Heraklit’i bulsa asacak herhalde.

Mehmet Altan da, “mümkün değil gitmesi” diyor. Savcı bu üç kelimeyi de büyük harflerle yazmış.

Mümkün mü peki böyle gitmesi?

Gidiyor mu?

Ekonomideki rakamlara bakın, referandum sonuçlarına bakın, “böyle gitmesinin” mümkün olup olmadığını görürsünüz.

İddianamedeki konuşmamda savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümle söylüyorum.

“Zorbalık yapabilirsiniz ama eğer bu hukuka aykırıysa yenilirsiniz” diyorum.

Bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Zorbalık, eline silah geçirmiş zayıflıktır. Zorbalık arttıkça zayıflık da artar.

Sonunda zorbalık yenilir, hukuk galip gelir.

Savcının bizi tutuklatma nedeni olan bu konuşmanın neredeyse her satırında hukuka sahip çıkıyoruz, neredeyse bütün konuşma bir hukuk savunması ama hukuku savunmak savcı tarafından darbecilik sayılıyor.

Ve biz hapis yatıyoruz.

Bu ülkede hapis yatmamak için hukuk düşmanı mı olmak gerekiyor?

Galiba savcı, hukuku savunanın hapse gireceğine dair hiç de “subliminal” olmayan fevkalâde açık bir mesaj veriyor Türkiye’ye.

Gene iddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle:

“Haklı adamlar hapisten de mücadeleyi kazanır. Haksız adamlar sarayda da kaybeder.”

Büyük harflerle yazdığına göre savcı bu cümlede de suç buluyor.

Savcı bu cümlede neye itiraz ediyor?

Haklıların kazanamayacağını mı, haksızların kaybetmeyeceğini mi düşünüyor?

“Haksızlar kaybeder” demeyi mi yasaklamaya çalışıyor?

Şu hâle bakın, hakkı, haklıyı, hukuku savunan bir konuşmadan dolayı biz yargılanıyoruz.

Hiç utanmadan “hukuku savunmanın” darbecilik olduğunu söylüyorlar.

Aslında savcının söylemek istediği şu:

“Hukuku savunan herkesi bundan sonra hapse atacağız.”

Aferin sana. At gitsin.

Zaman senin zamanın.

Ama zaman değişir, zaman hep değişir.

İktidarların, zorbaların sorunu da bu gerçeği bir türlü görmemeleridir.

28 Şubat’ın generalleri de “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” sanıyorlardı. O generallerin savcıları da insanları içeri atıyordu.

Biz o zaman da “bu böyle gitmez, hukuksuz davranmayın, hukuka dönün” diyorduk.

Böyle söylediğim için defalarca yargılandım.

Ne oldu?

Sürdü mü?

Sürmedi. Süremezdi.

Bugünkü zorbalıklar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar da süremez.

Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler.

Hukukla ekonomi arasında ciddi bağlar vardır çünkü.

Siz baskıyı artırıp hukuku boğdukça ülkenin güvenilirliği yok olur. Hukuksuz ve güvenilmez ülkelerde iç ve dış yatırımlar durur. Ekonomi çöküşe geçer. Enflasyon, işsizlik patlar gider.

İnsanlar çocuklarına tek bir köfte yediremez, bir muz alamaz.

Çocuklarının lokantalara, pastanelere, manavlara o arzu dolu sessiz bakışları karşısında çaresizce acı çeker, kendi çocuklarından utanır hâle gelirler.

Sonunda çocuklarının aç bakışlarına dayanamaz ve bütün bunlara neden olan siyasî iktidarı gönderirler.

Bugün bu ülkede yaşanan süreç tam da budur.

Bizim gibi insanları hapse atacağız derken hukuku yok edip ekonomiyi batırıyorlar.

Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’den beri ilk defa “denetime” aldı. Darbe döneminin Türkiye’sine davrandıklarını gibi davranıyorlar çünkü bugünkü siyasî iktidar darbeci askerlerin zorbalığını benimsedi.

Avrupa’nın değerlerinden uzaklaşmanın faturası bu ülkeyi ekonomik bir cehenneme çevirecek.

İşsizlik, pahalılık, çaresizlik, açlık artacak.

Siz sürebilir mi sanıyorsunuz bir iktidar bu şartlarda?

Sürmeyeceğini, süremeyeceğini göreceksiniz.

Bizi hapse atmak, yalan dolu iddianameler yazmak kurtarmaya yetmez bu iktidarı.

Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor.

Her gün kendi ateşiyle tükeniyor.

Kendilerini de Türkiye’yi de yakmamaları için çok uyardık, hâlâ da uyarıyoruz.

Onların cevabı da savcılarıyla polislerini gönderip bizi hapse atmak oluyor.

Bunları söylemek, hukuka dönün, zorbalığı bırakın demek darbecilik mi oluyor?

İktidarın artık hiçbir eleştiriye dayanamayan zavallı çaresizliği bu. Türkiye’yi yakarken kendilerini de öyle bir yaktılar ki cılk yara oldu her yanları.

En küçük bir eleştiri tenlerine değdiğinde canlarını delice acıtıyor, cevap veremiyor, polisleriyle savcılarını gönderiyorlar.

Bugün yaşadığımız maceranın özeti bu zavallılık işte.


Hapiste olanların değil, hapse atanların zavallılığı.

O zavallılığın somut bir ifadesi olan bu iddianameyi okumaya devam edelim.

Benim konuşmamdan savcının büyük harflerle yazdığı cümle şu:

Bu hırsız iktidar orada çok fazla kalamaz, bu hırsız iktidar hukuka karşı geliyor, hakka karşı geliyor, ahlaka karşı geliyor, hattâ siyasete karşı geliyor, siyaset dışı işler yapıyor…”

Bu cümlenin “küçük harflerle” yazılan devamı da şöyle:

“Bu orada duramaz, bunun sihri haksızlığa uğrayanların bir araya gelmesi, dayanışması, birbirine sahip çıkması, omuz vermesi ve hukuku talep etmesi.”

Savcı, “hırsız iktidar” sözünü darbeciliğe kanıt gösteriyor anladığım kadarıyla. Buna karşı insanların bir araya gelip hukuk talep etmelerini önermem de bu iktidarın savcılarına göre darbeciliğe giriyor herhalde.

İktidarın hırsızlık yaptığını düşünüyorum ve söylüyorum. Yasalarımıza göre bunu söylemek suç değildir. Darbecilik hiç değildir.

Her ne kadar ahir zaman şeyhülislamları, dini de, ahlâkı da ayaklar altına alarak “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verse de, bu fetva yolsuzluğun hırsızlık olmadığını değil, o fetvayı verenin dinle de ahlâkla da bağının kalmadığını gösterir.

Yolsuzluk hırsızlıktır.

Bu iktidar yolsuzluk yapıyor. Sadece şu köprüleri yaparken devlet kesesinden müteahhitlere ödedikleri milyonlarca dolar yeter onların yolsuzluktan yargılanmasına.

Savcı bunları söylememi istemiyor.

Savcıya mı soracağım ne söyleyeceğimi?

Paraları çalsınlar, sonra da çalmayın diyenleri darbeci diye hapse atsınlar.

Biz de buna hukuk diyelim.

Savcı, iddianameye aldığı konuşmada Nazlı Ilıcak’ın da bir cümlesini büyük harflerle yazıp, suç olduğunu işaret etmiş.

Ilıcak, “fiilî durumun mutlaka hesabı sorulacak, bu anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzluklar değil bir de açık anayasa ihlalleri var. Bir gün mutlaka bunun hesabı sorulacak” diyor.

Savcı buna kızmış.

Bizim savcının en tahammül edemediği laf galiba “hukuksuzlukların hesabı sorulacak” lafı.

Nasıl bir hukuk adamıysa, hukukun hiçbir yolsuzluğun, hukuksuzluğun, suçun hesabını soramayacağı bir düzen istiyor.

Bu savcının istediği düzende suç işleyenler değil, “suç işleyenlere hesap sorulacak” diyenler cezalandırılıyor.

AKP, aradığı savcıyı bulmuş.

Bunlardan kaç tane daha var acaba? Yargı sisteminin içinde daha kaç kişi bu ülkenin hukukunu ve ekonomisini çökertmek için faaliyet gösteriyor?

Sonra gene geliyoruz benim büyük harflerle yazılmış cümlelerime.

Menderes’le onun genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’un ilişkilerini örnek göstererek şöyle diyorum:

“Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.”

Mehmet Altan, kendisini güvenceye almak için General Sisi’yi göreve getiren ve Sisi tarafından devrilen Mısır Devlet Başkanı Mursî’yi örnek göstererek, “Mursî, Sisi’yle oynadı” diyor.

Ben de devam ediyorum:

“Askerle oynadı. Askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz.”

Savcı “suç” diye bu satırları iddianamede büyük harflerle yazmış.

Bizim savcı, darbecilikle suçladığı adam daha önce neler yazmış diye hiç merak etmediğinden benim 30 yıldır bu konuda yazılar yazdığımı, AKP’den önceki iktidarları da askerden kendi iktidarları için destek almaya kalkışmamaları için uyardığımı bilmiyor.

Sanıyor ki biz ilk kez bu konuları o programda konuştuk.

Bir siyasî iktidar meşruiyetini ve gücünü halktan ve hukuktan alır.

İşleri ellerine yüzlerine bulaştırmaya, bu durumu saklamak için baskı yapmaya ve bu baskı için de askeri kullanmaya kalktıklarında darbe olur.

Bu, her zaman böyle olmuştur.

1960’da da böyle oldu, 70’de de, 80’de de…

Siz hukukun dışına çıkıp askerin silahı ile iktidarınızı pekiştirmeye kalktığınızda, asker de “iktidar benim silahımın ucunda duruyorsa, o zaman o silahı tutan güç olarak o iktidarı ben hak ediyorum” der ve darbe yapar.

Demirel kendini güvenceye almak için Kenan Evren’i, Mursî kendini güvenceye almak için Sisi’yi genelkurmay başkanı yaptı.

İkisi de kendi getirdikleri generaller tarafından devrildiler.

Bir sivil iktidarı bu açık tehlikeye karşı uyarmak nasıl suç oluyor?

Nasıl darbecilik oluyor?

Akıldan, mantıktan, hukuktan kopmadan bunu açıklayabilecek kimse var mı?

Savcının o televizyon konuşmasında suç olarak gördüğü cümleler bunlar işte.

Hepsi de hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, şeffaflığı savunan cümleler.

Şu anda Türkiye’de savunulması en tehlikeli olan, siyasî iktidarın yok etmek için çırpındığı değerler bunlar.

Şimdi gelelim savcının bu konuşmayı suçlamak için yazdığı sonuç bölümüne.

İlk cümlesine bayıldım.

Çaresizlikten aklı karışmış bu savcı bende bazen bir acıma ve sempati duygusu uyandırmıyor da değil.

Savcı, bizi programda “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunmakla” suçluyor.

Anlatımın kusuruna bakmayın. Anadilini düzgün kullanamadığı için cümleyi böyle yazmış.

Bizim Erdoğan’ı ve hükümeti tehdit edecek bir güce sahip olduğumuzu düşünmesi çok sevimli değil mi gerçekten?

Adamlar hukuk falan tanımadan bizi sallasırt edip hapse atmışlar, savcı “bunlar Erdoğan’ı tehdit ediyorlar” diyor.

Nasıl tehdit ediyorum ben Erdoğan’ı?

“Hukuk vardır” diyerek mi?

“Böyle giderse seçimi kaybedeceksin” diyerek mi?

Nasıl tehdit ediyorum?

Gerçekten benim onları tehdit edecek bir güce sahip olduğumu düşünüyorlarsa, benden bu kadar korkuyorlarsa, bunu eğlenceli bulurum doğrusu, onu da söyleyeyim.

Bunu eğlenceli bulmayacak birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Bir de şu “hakaretvari söylemler” lafını çok sevdim.

Ne demek “hakaretvari” Sayın Yargıç?

Bu kavramın yasalardaki karşılığı ne?

Eğer hakaret ettiysem “hakaret” demesi gerekir, ki bu eylemin ceza kanununda başka bir maddesi var zaten. Darbecilikle ilgili bir suç değil.

“Hakaret” demiyor. Belli ki hakaret etmediğimi o da görüyor.

Peki, “hakaretvari” demek sert eleştirmek mi?

Eleştirmek suç değil.

E, bu “hakaretvari” ne demek?

Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor.

Sonra diyor ki bu siyasî iktidarın “yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğunu söylüyorlar.”

Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu?

Darbecilik mi?

Uyarmayalım mı iktidarı?

Savcı, “uyarmayın, eleştirmeyin, konuşmayın” diyor.

Savcının bunu söylemeye hakkı yok.

Benim iktidarın hukuksuzluklarını eleştirmem savcıyı hiç ilgilendirmez.

Onun işi iktidarın hukuksuzluklarını izlemek, soruşturmak, kanıt bulduğunda dava açmak. Ama nerede onda bu cesaret…

O, hukuksuzluğun değil, hukuksuzluğu eleştirenlerin peşine düşüyor. Tipik bir AKP dönemi savcısı.

“Kısa süre içinde ülke yönetiminden gideceğini söylüyorlar bu iktidarın” diyor.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

İlk başkanlık seçimlerini de kaybedeceklerini düşünüyorum.

Bir siyasî iktidarın gideceğini söylemek suç değildir. Sorunlu olan, ne olursa olsun iktidarın asla gitmeyeceğini söylemektir.

İktidarlar gelir gider.

Siyaset budur, demokrasi budur.

Bir savcı, “iktidarın gideceğini söylemek darbeciliktir” dediği anda yasaları çiğnemiş, iktidarın seçimle değişebileceği kuralını reddetmiş ve çok ciddi bir suç işlemiş olur ki bu savcı bu ciddi suçu işliyor.

Bu iddianamenin, bu iddianameyi yazan savcıya karşı bir suç kanıtı olarak kullanıldığını ileride göreceksiniz.

“Yargılanacaklarını söylüyorlar,” diyor.

Bu iktidarın yargılanacağını söylüyormuşum.

Evet, söylüyorum.

Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarı hukukun üstünde mi?

Savcı, onları hukukun ve yargının üstünde mi görüyor?

Asla yargılanmayacaklarına mı inanıyor?

Bu inancın hukukî dayanağı nedir?

Savcının ne bu inancının ne de iddialarının hukukî bir dayanağı var. Savcı, hukuku açıkça çiğneyerek “bu iktidarı eleştiremezsiniz, eleştirirseniz hapse atarım” diyor.

Şimdi en güzel yere geldik.

AKP iktidarının ülke yönetiminden gideceğini söyleyerek, “bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini” beyan etmişiz.

Darbe girişimini terör örgütüyle fikir ve eylem birliği içinde olmadan bilmemiz mümkün değilmiş. Amacımız gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmakmış.

Ve böylece maskesini indirip ağzındaki baklayı çıkarmış oluyor.

Bu savcı, sayfalarca süren laf salatasından ve saçmalıklardan sonra asıl söylemek istediğini nihayet söylemiş oluyor okuduğum bu son paragrafta.

Savcı, 15 Temmuz’da darbe olacağını bildiğimizin ve darbecilerle “fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzun” kanıtı olarak hangi sözümü kanıt gösteriyor?

“AKP iktidarı ülke yönetiminden gidecek” demişim.

Aynen böyle düşünüyorum.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek nasıl darbecilerle “eylem birliği” içinde olduğumuzu kanıtlıyor?

Daha önce de sordum, bir daha soruyorum:

Bu savcı ne düşünüyor? AKP’nin asla iktidardan gitmeyeceğini mi?

Neye dayanarak böyle düşünüyor?

Ekonomi cehenneme dönmüş, turizm batmış, işsizlik patlamış, hukuka güvensizlik had safhaya varmışken, bütün bunların sebebi olan siyasî iktidarın asla ülke yönetiminden gitmeyeceğini düşünmesinin dayanağı ne?

Bu savcıya göre AKP seçimle işbaşından gidemez mi? Neden seçimle gidemez?

Savcı bizi darbecilikle suçlamadan önce bunu açıklamak zorunda.

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin asla iktidardan seçimle gitmeyeceğini iddia edebiliyor?

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin gideceğini söyleyen herkesin darbeci olduğunu iddia edebiliyor?

AKP yöneticileri “biz asla seçimle gitmeyeceğiz” mi dediler, savcıyı buna mı inandırdılar?

Nedir?

Birisi bana bu savcının mânâsız, mesnetsiz iddialarının gerekçesini açıklasın.

Bakın bir daha söylüyorum, bir partinin iktidardan gideceğini söylemek asla suç değildir. Gitmeyeceğini söylemek suçtur.

Sayın Yargıç,

Bu savcının, lafı evirip çevirip bizimle ilgili iddianamenin sonunda “darbecilerle eylem birliği içinde olduğumuzun kanıtı” diye ortaya koyduğu benim söylediğim iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar” cümleleri.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” demişim.

Böyle diyorum.

Bir hukuk devletinde gerçekleşmesi fevkalâde muhtemel iki meşru ihtimal bunlar.

Bu iki meşru ihtimalin bir hukuk devletinde asla gerçekleşmeyeceğini söyleyebilir misiniz?

“AKP asla iktidardan gitmeyecek ve asla yargılanmayacak” diyebilir misiniz?

Bir hukuk devletinde fevkalâde meşru iki ihtimali dile getirmek nasıl “darbecilerle eylem birliği içinde” olmanın kanıtı olarak gösterilebilir?

Savcının kanıt olarak ortaya koyduğu sadece bu iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacak” dediğim için biz aylardır hapis yatıyor ve müebbetle yargılanıyoruz.

Ülkenin, hukukun, adaletin geldiği noktaya bakın.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek artık “darbecilerle eylem birliği içinde olmanın kanıtı” sayılıyor.

Savcı, bizi darbecilerle “eylem birliği” içinde olmakla suçluyor. “Eylem” hareket demek.

İki söz, iki cümle nasıl “eylem birliği” sağlıyor?

Söz ve eylem arasında hiçbir fark kalmadı mı artık?

Hukuksuzluk, zorbalık bu dereceye mi vardı? AKP’nin iktidardan gideceğini söylemek “darbe eylemi” mi sayılıyor?

“AKP iktidardan gidecek” demek “darbe eylemi” ise Meclis’i bombalamak ne?

“AKP iktidardan gidecek” sözü ile Meclis’i bombalama eylemi arasındaki farkları tümüyle ortadan kaldırıyor muyuz?

“AKP gidecek” demek, Meclis’i bombalamak kadar ağır bir suç mu artık?

Savcıya göre öyle.

Şu siyasî iktidarın ülkeyi getirdiği hâle bakın. Kelimeleri bombalarla eşdeğer tutuyorlar.

Şimdi durumun korkunçluğunu, rezaletin boyutlarını, yargının içine düşürüldüğü faciayı iyice vurgulamak için bir daha söylüyorum:

Benim “AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” sözlerim, 15 Temmuz darbesine katıldığımızın, darbecilerle “eylem birliği” yaptığımızın, 15 Temmuz’da darbecilerle birlikte hareket ettiğimizin “kanıtı” olarak sunuluyor iddianamenin sonunda.

Kanıt, benim söylediğim dört kelime.

AKP’nin iktidardan gideceğini söylediğim için savcı üç kere ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmamızı istiyor.

Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim:

AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.

Üstelik büyük bir ihtimalle bu ilk seçimde olacak. Referandum sonuçları bunun ilk işaretlerini verdi zaten.

İyice gülünçleşen, ciddiyetini, önemini, güvenilirliğini, ağırlığını kaybeden hukuk sisteminin açık bir örneği olan bu davadaki başka bir garabete daha işaret etmek istiyorum.

Benim katıldığım televizyon programında ev sahipliğini Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan yapıyordu.

Ilıcak ile Altan ev sahibi oldukları için büyük bir kibarlık göstererek konuşma hakkını bana verdiler. Bu nedenle programın çok büyük bölümünde ben konuştum.

Zaten savcının iddianameye koyduğu konuşma metninin neredeyse yüzde doksanından fazlası benim sözlerimden oluşuyor.

Suç diye büyük harflerle yazdığı cümlelerin yüzde doksanından fazlası da bana ait.

Savcının “kanıt” diye gösterdiği o dört kelimelik cümleyi de ben söyledim.

Peki, konuşmayı ben yaptığım, kanıt olduğu ileri sürülen cümleleri ben söylediğim hâlde neden Mehmet Altan benimle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı?

Mehmet Altan’ın tutuklanması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Onun tutuklanması bu davanın altında yatan gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Şimdi bu davada bizimle ilgili tek bir kanıt bile yok. Olamaz da zaten.

Benim tutuklanmam için ileri sürülen bir “bahane” var. Söylediğim dört kelime.

Benim için kanıt yok ama bahane var.

Mehmet Altan için “bahane” bile yok.

İddianamenin ona ayrılan 2,5 sayfasını da dikkatle okudum. İki buçuk sayfanın bir sayfası onun “hukuk ve demokrasi olmadan olmaz” diye biten bir yazısına ayrılmış.

O iki buçuk sayfada bir “bahane” bile bulunmuyor.

Çöken bu hukuk sisteminin herhangi bir kanıt bulmasından vazgeçtik, artık bir bahaneye bile razıyız ama Mehmet Altan için o bahane bile bulunamıyor.

Peki Mehmet Altan niye tutuklandı?

Ve onun tutuklanıp bir bahane bile olmadan müebbetle yargılanması bize neyi gösteriyor?

Bizim tutuklanmamızın kanıtla, bahaneyle, darbeyle bir alakası yok. Bize bunu gösteriyor.

Biz AKP’yi ve izlediği politikaları eleştirdiğimiz için tutuklandık. Bu yüzden müebbetle yargılanıyoruz.

Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” dediği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve onun savcıları tarafından bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Sadece biz değil, muhalefet eden herkes saçma sapan gerekçelerle hapse atılıyor.

Amaç, bizi susturmak değil sadece. Sesimizi duyurabileceğimiz, politik görüşlerimizi dile getirebileceğimiz bir mecra da yok zaten.

Amaç, biz ve bizim gibi insanlara uygulanan hukuk ve mantık dışı şiddetle bütün toplumu korkutup sindirmek.

Ama bu amaçlarına ulaşamadılar.

Referandum sonuçları, bu amaçlarına ulaşamadıklarını, toplumu korkutamadıklarını herkese gösterdi.

Bu utanç verici davalarla Türkiye’yi dünyaya rezil ettiler, koca ülkeyi dünyanın şamar oğlanına çevirdiler.

Tek sonuç bu oldu.

Sayın Yargıç,

Savcının bir iki mânâsız iddiası daha var, izninizle onlara da değineceğim.

Savcı benim sadece “darbeci” olduğumu iddia etmekle yetinmemiş. “Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için “PKK terör örgütü lehine kaos ortamı oluşturulmaya çalışılması faaliyetleri doğrultusunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğumu” da iddia ediyor.

Cümle çok çetrefil ama aldırmayın. Adam Türkçe yazamıyor.

Onun söylemek istediğini ben size sadeleştirerek söyleyeyim.

“Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım.

Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır.

Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı?

Gerçek bu değil mi?

Gerçekleri söylemek neden kaos ortamı oluşturmak olsun?

Gerçekleri söylemek neden dezenformasyon olsun?

Savcının bizden talebi hep aynı:

“Gerçekleri söylemeyin.”

Tehdidi hep aynı:

“Gerçekleri söylerseniz sizi hapse atarım.”

Benim de savcıya cevabım şu:

Senin hapishanen bana vız gelir, ben gerçekleri söylerim. Siz söylenmesinden korkacağınız işler yapmayın. Masum insanları öldürmeyin, yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik yapmayın.

Ben hayatım boyunca gerçekleri söyledim, bundan vazgeçecek değilim.

Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu:

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.


Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim.

Ayrıca Hüseyin Cahit’in ünlü sözünü biraz değiştirerek şunu da söyleyeyim:

Böyle bir davanın iddianamesini yazan savcı olmaktansa, böyle bir davanın sanığı olmayı, hayatımın geri kalanını hapiste geçirmeyi daha onurlu bulurum.

Savcı 14 Temmuz gecesi programına katıldığım Can-Erzincan TV’nin 15 Temmuz’dan sonra bir KHK ile kapatıldığını söyleyip bu televizyonun “terör örgütü ile iltisaklı” olduğunu ileri sürüyor.

Bu iddialar benim iddianamemde ne arıyor?

Biz orada konuştuğumuzda televizyon yasal ve meşru değil miydi?

Bu nasıl bir mantık?

Televizyonun daha sonra kapatılmış olması nasıl bizim suçlu olduğumuzun belirtisi olarak sunulabilir?

Sadece bu örnek bile hukuka nasıl tasallut edildiğini göstermeye yeter.

Savcının çok hoşuma giden bir suçlaması var, ona da cevap verip yavaş yavaş ifademi bitireceğim.

Savcı, konuşmamda Mehmet Baransu’yu savunduğumu, “bu şekilde ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı şeklinde yorumlarda bulunarak örgütsel amaç doğrultusunda soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalıştığımı” söylüyor.

Savcının yazdıklarını Türkçeye tercüme edersek söylediği şu:

Ben ifade özgürlüğünün olmadığını söyleyerek, soruşturmaları “örgütsel amaç doğrultusunda” itibarsızlaştırmaya çalışmışım.

Utanmazlığın bir sınırı yok gördüğünüz gibi…

Savcıya göre “örgütsel amacı” olmayan biri “ifade özgürlüğü yok” demez.

Bu söylediklerine kendisi de inanıyor mu onu da merak ediyorum gerçekten. Eğer gerçekten inanıyorsa, o zaman hukuku değil tıbbı ilgilendiren bir vak’a var karşımızda demektir.

Ben “fikir özgürlüğü yok” diyerek soruşturmaları da itibarsızlaştırıyormuşum.

Önce savcıya kötü haberi vereyim.

Soruşturmalarınızın en küçük bir itibarı yok. Ne Türkiye’de ne dünyada.

Soruşturmalarınızı itibarsızlaştırmak için kimseye de ihtiyacınız yok. İddianame diye yazdığınız yalanlarla bu işi bizzat kendiniz yapıyorsunuz zaten.

İtibarsızsınız.

“Fikir özgürlüğü yok” demek suçmuş.

160’tan fazla gazeteciyi hapse atacaksınız, binlerce akademisyeni tek bir kararnameyle işten çıkaracaksınız, bir de “fikir özgürlüğü var” diyeceksiniz, öyle mi?

Fikir özgürlüğünün zerresi yok bu ülkede.

Askerî vesayet günlerinden bile daha beter, daha rezilâne bir baskı düzeni var sadece.

Fikir özgürlüğü olsa ben yaptığım konuşmalar, yazdığım yazılar nedeniyle müebbetle yargılanır mıydım?

Mehmet Altan, hakkında bir “bahane” bile olmadan bir şafak vakti tutuklanır mıydı?

Ne fikir özgürlüğü?

Hangi fikir özgürlüğü?

Savcıların yalan söyleme özgürlüğünden başka özgürlük kalmadı bu ülkede.

“Fikir özgürlüğü yok” demeyecekmişim.

Savcı beyimiz “dünya dönüyor” demeyi de yasaklasın bari.

Engizisyon savcılarını geçti bu savcı. Her türlü gerçeğe düşman.

Bu ülkede fikir özgürlüğü yok Sayın Yargıç.

Benim bu mahkemede yargılanmam bile fikir özgürlüğü olmadığını kanıtlamaya yeter.

Solcu, Kürt, liberal, Atatürkçü, ulusalcı, muhafazakâr 160’dan fazla gazeteci hapiste bugün.

Aralarında büyük görüş farklılıkları olan bu insanların ortak özelliği ne?

AKP muhalifi olmak.

Sadece bu tablo bile bugün fikir özgürlüğünün ve hukuk sisteminin bu ülkede ne hâlde olduğunu ortaya koyuyor işte.

Bu gerçeği bütün dünya görüyor.

Türkiye’de fikir özgürlüğü olduğunu iddia eden bu savcı, beni darbecilikle suçlamak için üç de yazımı almış iddianameye.

Fikir özgürlüğü var ama yazılar darbecilik sayılıyor.

Sevsinler fikir özgürlüğünü.

“Mutlak Korku” başlıklı yazıda Erdoğan’ın anayasaya uymadığını, bütün yasaları çiğnediğini söylemişim. Yasama, yürütme ve yargıyı denetim altına alan bir diktatör olduğunu, siyasî hayatının sonuna geldiğini söylemişim.

Ve, “sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi” diye yazmışım.

Kendimle tamamen aynı fikirdeyim.

Erdoğan, “fiilî” başkan olduğunu söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek anayasayı çiğnedi.

Güçleri tek elde toplamaktan bahseden de zaten kendisi. Güçleri tek elde toplayan siyasetçiye de diktatör denir.

Evet, kötü bir piyesin sonuna geliyoruz. Evet, bedeli ağır oldu. Evet, yakında bu bitecek.

İlk seçimde Erdoğan çok büyük bir ihtimalle iktidarı kaybedecek.

Bunun bütün ipuçları da referandumda görülüyor zaten.

Bunları söylemek neden darbecilik oluyor?

Erdoğan’ı eleştirmeyi, onun iktidarı kaybedeceğini söylemeyi bu savcı neden darbecilikle eşdeğer hâle getirmek istiyor?

Hangi yetkiyle bir siyasetçinin eleştirilmesini önlemeye çalışıyor?

Bir siyasetçiyi eleştirmeyi darbecilikle eşdeğer tutmanın hukukî açıklaması nedir?

Böyle bir hukukî açıklama yoktur.

“Ezip Geçmek” başlıklı yazımda da Erdoğan’ın iç savaş istediğini söyleyip “saray duvarları top mermileriyle çöktüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç olur” demişim.

Bir yazar, Erdoğan’ın bir eski bürokrata “iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini yazdı. Bürokratın kendisi ona anlatmış. Bu yazı yalanlanmadı. Belli ki Erdoğan bunu söylemiş.

Bir cumhurbaşkanı ülkesinde iç savaş çıkmasını nasıl isteyebilir, nasıl “iç savaş çıkarsa çıksın” diyebilir?

İç savaş korkunç bir şeydir.

Hiç kimse ülkede “iç savaş çıkarsa çıksın” diyemez.

Bunu eleştirmek değil, bunu söylemek suçtur.

Tabii ki bunu eleştirdim.

Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlattım.

15 Temmuz’da bunun küçük bir örneğini yaşadık.

Erdoğan’ın sarayı değil ama Meclis bombalandı.

Bunun nasıl dehşet verici bir iş olduğunu görmediniz mi?

“İç savaş istemeyin” demek nasıl suç sayılabilir?

Biri “iç savaş çıkarsa çıksın” diyor, ben de “böyle şeyler söyleme, iç savaş korkunçtur” diyorum.

Ve savcıya göre suç işleyen ben oluyorum.

Savcının hoşuna gitmek için ben de mi “iç savaş çıkarsa çıksın” demeliyim?

Bu nasıl suçlama?

Delirmiş mi bu savcı?

Benim bu yazım Osman Özsoy diye birinin Erdoğan’ı “tehdit ettiği” döneme rastlamış. Savcının karışık Türkçesinden ne dediğini tam anlamadım ama sanırım bunu söylemek istiyor.

Osman Özsoy’u tanımıyorum.

Erdoğan’ı tehdit etti mi etmedi mi hiçbir fikrim yok.

Ama bir başkasının sözleriyle ben nasıl suçlanabilirim?

Bizim savcı ipi kopmuş uçurtma gibi, uçup gidiyor. Birisinin bir şey söylediğini iddia ediyor, bunu da benim hakkımdaki iddianameye koyuyor.

Hiç tanımadığım birinin söylediğini iddia ettiği sözlerle benim suçlu olduğumu kanıtlamaya kalkıyor.

Ben Erdoğan’ı tehdit etmiyorum, uyarıyorum. “İç savaş isteme” diyorum.

Aynı şeyi şimdi de söylüyorum.

İç savaş korkunçtur.

Suç mu bunu söylemek?

Üçüncü yazım da “Montezuma” başlıklı yazım.

Erdoğan’ın askerî vesayet isteyen ulusalcılar tarafından esir alındığını söylemişim.

Evet, söyledim.

Şimdi de söylüyorum.

Erdoğan’ın Rusya ve Suriye politikalarını belirlediklerini, arabuluculuk yaptıklarını zaten ulusalcıların kendileri de açıklıyor.

Bunu söylemenin darbecilikle ne ilgisi var?

Savcı hep aynı noktaya geliyor:

“Erdoğan’ı eleştirmek darbeciliktir” diyor.

Ben de “hayır” diyorum.

Bir siyasetçiyi eleştirmek darbecilik değildir. Erdoğan bir siyasetçi. Son beş yılda çok fazla hata yapmış bir siyasetçi.

Tabii ki eleştirilecek.

Ülke gözümüzün önünde çöküyor bu yanlış politikaların sonucunda.

Bunu eleştirmeyeceğiz de neyi eleştireceğiz?

Savcı savcılık yapmıyor.

Bir yasakçılığın sözcülüğünü üstleniyor, görevini kötüye kullanıp bir siyasetçinin fedailiğine soyunarak herkesi tehdit ediyor.

Bütün bu iddianamenin, bu iddianamenin içindeki yalanların özeti bu.

Bu iddianamedeki yalan dolu suçlamalara vereceğim cevaplar bunlar.

Bir tek kanıt bile ortaya koyamayan bu yalan dolu iddianamenin tek amacı insanları korkutmak ve susturmak.

Dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde insanlar bu suçlamalarla hapse atılıp yargılanmaz.

Sırf fikirlerimizden ve eleştirilerimizden dolayı bizi hapse atıp yargılamak bu ülkenin ve bu ülkenin yargı sisteminin utancıdır.

İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok.

O nedenle bir talebim de yok.


Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak.


John Fowles, bir romanında “dünyadaki bütün yargıçlar verdikleri kararlarla yargılanır” der.

Doğru bir söz.

Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır.

Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız.


Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin.


Hakkında hüküm verilecek olan sizsiniz çünkü…

Vaktiniz ve sabrınız için teşekkür ederim.

Ahmet Altanhukuk-pornosu

 
Bir iddianamenin hukuk pornosu olarak portresi için yorumlar kapalı

Yazan: 23 Haziran 2017 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler… Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana…

Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,
Rahmeti Mevla’ya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.

Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.

Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.

Hâkimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.

Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.

Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Hanili Salih Bey

hanili-salih-bey

Şair dedi ki: Her ne kadar dostların, sevgililerin, akraba u iyalin, çoluk çocukların… bakışlarından uzak olmuşsak da, onların sıcak ilgilerine bigane, muhabbetlerine hasret kalmışsak da, her ne kadar bu uzaklık bize dokunuyor, bizi yaralıyor, bizi içinden çıkılması zor durumlar girdabına koyuyorsa da ve her ne kadar içinde bulunduğumuz şu karanlık zindanın, şu karanlık gecesinin sabahı yaklaşıyor ve acımtırak bir firak kendini gösteriyorsa da gam değil… Çünkü biz, bedeli ne kadar ağır olursa olsun Mevla`nın rızasını, O`nun hoşnutluğunu ve ruz-i mahşerde Habibi`nin şefaatini ve komşuluğunu arzuladık. O`nun için dostların bakışlarıyla aramıza şu karanlık zindanlar, şu berdarlar girmişse de…

Devam ederek dedi ki: Şu ahvâl bizi Mevla`ya götürecek gibi… O`na yakınlaştıracak gibi… O`na olan hasretimizi, O`na olan özlemimizi dindirecek gibi… On yıllarca dostundan ayrı kalmış bir aşık`ın bu dostuyla artık görüşme zamanının geldiği, göründüğü gibi… Aşkının yakıp kavurduğu, kül edip savurduğu, maşukun cemaline wuslatın artık göründüğü gibi. Çılgın bir dengizin içinde çılgınca dalgalar arasında bocalayan kişinin halinde olduğu gibi bizim şu dar-ı dünyada, şu bizi elemden eleme, kederden kedere sokup sıkan, perişan eden fani hayattan çok daha mes`ud bir hayata, ölümün hiç olmayacağı bir makama götürecek gibi… İşte bu hal, işte bu düşünce Mevla`nın namütenahi rahmetinin bir tecellisidir. Budur bizi mesrur eden, sevince gark eden... Bu sevincin tarifini, şu makamda hissedilen duyguları tarif etmek zor; hatta mümkün değil. Burada, bu makamda, bu iklimde olmak gerektir bunu idrak etmek için.

2) Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma`mur olmuşuz.

Şair dedi ki: Doğru. Bu mübarek yolda acılar çektik. Perişan olmuş bir halkı cemaat haline getirmeye çalıştık. Bu mazlum Müslüman halkla el ele verip zulme başkaldırmak, Allah için bunu kabul etmemek için kıyam ettik. Kavga, zahiren aleyhimize döndü. İflas ettik. Evlerimiz-barklarımız, köylerimiz – kasabalarımız, şehirlerimiz ve daha bir bütün olarak memleketimiz harap oldu. Çoluk-çocuklar, akraba u iyal hepsi top ve tüfenklerden geçirildiler. Taze gelinlerin kucağındaki bebeler süngülerin ucuna takılarak uzaklara fırlatıldılar. Kadınlarımızın iffetlerine kirli eller uzandı. Taş, taş üstünde kalmadı. İşte, yakalanıp düşmana esir düştük. Böyle. Dünya gözüyle per u perişan olduk. Düşmana göre ve zahiri bakan gözlerce yenildik. Ha! İşte binanın önündeki meydanda darağaçlarını kurmuşlar. Berduş, cahil cühelayı toplamışlar ki nasıl asılacağımızı temaşa etsinler. Şafağın atmasını istemiyorlar, karanlıklar içinde, kabahatlerini gizleyerek bu cürümü icra etmek istiyorlar. Yani manzara bu. Doğru. Dünya ehline göre biz iflas eden tüccar gibi olduk. Yani biz böyle müflis olduksa da aslında mesele görünen gibi değil. Zaten dünya hayatı fanidir. O`na tutunan, peşine verip ardından koşan müflistir. Onun için hane-harap ve müflis olduksa da aslında mesele hiç de böyle değildir…

Devam ederek dedi ki: Şu kısacık ömrümüzde gördük. Dünya ehlinin gözü aç. Şu dünya metaı için birbirlerini kırıp geçirirler. Yazık, şu zavallı dünya ehli, şu saltanata göz dikenler bunun için vahşi katliamlar yaparlar, iktidarı ele geçirmeye göz dikenler masumların kanlarını akıtma pahasına, katliamlar, soykırımlar pahasına bunu yapmakta bir beis görmezler. Tahtlarına oturmak için tüm bunları mubah ederler. Dünya`ya ait bu kendilerinin olamayacak iktidarlarına kavuştuklarında bunu artık kendilerinin zannederler. Zannediyorlar ki devran hep onlardan yana olacak. Zannediyorlar ki bu saltanat ebeden onların olacak… Ama öyle olmuyor. Bir müddet sonra o ihtişamlı saltanatı terk etmek zorunda kalıyorlar. Değer mi yani? Ölüm onları korkunç bir halde yakalıyor. Ahirete dair hazırlıkları olmadığı halde, cezaya müstahak oldukları bir halde ölüm onları yakalıyor. Ve onlar Yaradan`ın huzuruna elleri boş gidiyorlar. Bu kimseler için Mevlamız cehennemin çılgın alevlerini hazırlamıştır. Zebaniler onları sabırsızlıkla bekliyorlar. Onların harabiyetleri kaçınılmazdır.

Fakat Mevla için kıyama kalkan şu bahadırların hali hiç de böyle değildir. Çünkü bunlar bilerek, hesap ederek bunu dava etmişlerdir. Kıyama kalktıkları zaman bunun ağır bedeline de kendilerini hazırlamışlardır. Yani onlar çok kârlı bir alış-veriş yapmışlardır. Her hal u karda onlar kazançlı çıkmışlardır. Metâı aldatıcı şu dar-ı dünya yerine, ahiretin `selam` yurdunu, oradaki daimi nimetleri ve firdevsleri tercih etmişlerdir. Yani biz şu elleri ve bedenleri esaret bağı ile bağlanmış olanlar, ayaklarına pranga ile, kurulmuş darağaçlarına götürülmekte olanlar diğer taife gibi değiliz. Mevlâ`mız bizim için beşerin tarifte aciz kaldığı nimet makamlarını hazırlamıştır. Rabbimizin hidayeti ve inayeti ile bizler zillete, O`nun kerih göreceği amellere, basit hayat tarzlarına iltifat etmedik. Hâsılı… Rabbimizin yardımı bu dünya hayatında bizimle olduğu gibi Ahiret yurdunun güzel nimetleri de bizim içindir. Selam yurdu bizim içindir. “Sakın onlara ölüler demeyiniz.” Buyruğu bizim içindir. “En güzel rızklarla rızıklanmaktadırlar.” Haberi bizim içindir. Ve daha sayamayacağımız nice ma`muriyet halleri… İşte bu nedenlerden dolayı şu dar-ı dünyadaki harabiyet vaziyeti, dar-ı uhra`da necatımızın, halaslığımızın vesikasının ta kendisidir, biiznillah…

3) Ehli hakkız, korkmayız idamdan, berdardan,
Çünkü te`yidi ilahi ile mensur olmuşuz.

Şair dedi ki: Kaldı ki biz batıl değil, hak ve hakikat ehliyiz. Bu bile, bu konumumuz bile tek başına bir galibiyettir. Manasıyla, sıfatlarıyla biz ehl-i hakkız. O`nun için bu bile kendi başına bir üstünlük, bir zaferdir. Bakınız tarihe. Göreceksiniz hep böyle olmuştur. Hak-Batıl mücadelesinde asıl manasıyla batılın üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Hiç kimse batıl bir dava uğruna mazlum kardeşinin katline giren Kabil`den iyi bahsetmiyor. Kimse onun kazandığını iddia etmiyor. Ama Habil için böyle mi? O her zaman gönüllerin muhabbet deryasında köşk ve kasırlarda olmuştur. Öyle ki o beşeriyet nezdinde hakkın görünen, tutulan, dokunan nurani bir çehresi olmuştur. Ama Kabil`in içine girdiği acınacak hâl hiç bir zaman taltif edilmemiştir. Batıl ve onun batıl ehli manası ve sıfatıyla batıl, yani boştur, hiçtir, yoktur. Berrak suların üzerindeki köpük gibi… Var/yoktur. Var zannedersin, ellerini attığın zaman bakıyorsun ki yoktur. Göze kaba görünebilir, şa`şaalı görünebilir… Bunun gibi göze kuvvetli de görünebilir. Ama asıl ve berrak suyun üzerindeki köpüğün manası ne olabilir ki?

Batıl ehli; zevk u sefa ehli, nefs-u şehvet ehlidir. Bunlar, bu karakterde olanlar ise, insanların en korkaklarıdır. Bunu muhakkik alimler delilleriyle tespit etmişlerdir. Kitab-ı azim-uş`şan onların bu vasıflarını saymıştır. Nebi (as)-i Zişan onların bu özelliklerini bir bir ümmetine göstermiştir. Böyle… Garip ama şu hak-batıl kavgasında batıl ehli daima sayısal çoğunluğu oluşturmuştur. Fakat bu sayısal çoğunluk onların haklılıklarına kanıt olmamıştır. Bu hâl kendi başına hiçbir zaman onların zahiri galibiyetlerinin nedeni, sebebi olmamıştır. Tarihte “Nice az olan topluluklar sayıca çok olan topluluklara galip gelmiştir.” Durum böyle iken ve durum “Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz, eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz” fermanındaki gibi iken, ehl-i hak olan bizler nerde! Şu zavallı mahlûklardan korkmak nerde! Bir başımıza kalsak bile inancımızı muhafaza ettiğimiz sürece kesinlikle galip olan biziz. Onlar çok olsalar dahi mağlupturlar. Her şeyde olduğu gibi yüce İslam`ın galibiyet-mağlubiyete dair getirdiği tarif de özgündür. Ehl-î hakkı batıl ehline oranla daima moralli kılan, ümitvar eden de bu olsa gerek. Ne olursa olsun, korkmayız. Ölümlerden, esaret ve sürgünlerden, darağaçlarından, çoluk-çocuklardan ayrı kalmaktan, dünyanın sair nimetlerinden mahrum kalmaktan… Korkmayız. Çünkî biz inanıyoruz ki bunların tümü ve her biri birer imtihan vesilesidir. Kimse bunlarla bu fani dünyada ebedî kalmamıştır. Yakinen inanıyoruz ki bunların tümü sınama gerekçeleridir. Eğer imtihanı iman-İslam üzeri kazanırsak bunlardan daha çok nimetlerin bizleri beklediğine yakinen inanıyoruz. Hal bu iken biz neden ve kimden korkacağız. Biz korkmayız idamdan, zindandan, sürgünden…

Devam ederek dedi ki: Yani niye korkalım ki! Niye zalimleri sevindirecek davranışlar içerisine girelim ki! Yani biz izzetli mevkide iken zillete niye razı olalım ki! Böyle yapmayız. Böyle yapmak bize yakışmaz. Hamd olsun ki öyle yapmadık. Yine hamd O`na ki bizi sınırsız kuvvetiyle desteklemiş, O`nun kuvvetiyle yardım olunmuşuz. Çünkî biz, bize düşen şer`i vazifemizi yerine getirdik. Oturup neme lazım demedik. Zulme, tuğyana ve üzerimize deli seller gibi gelen şirkin ahkâmını kabul etmedik. Sineye çekmedik. Mazlum halkımızla bir olup ayağa kalktık. Allah için kıyam ettik. Biz dünyaya, onda yaşayan dost-düşmana, herkese Müslüman olarak var olduğumuzu gösterdik. Biz varız dedik. Şu yol geçmez mahrum beldelerde, şu sarp ve yalçın kayalıklar yurdunda, aha şu aç-perişan bırakılmış imanlı halkımızla beraber insanlara ve de zalimlere, sizin getirmeye çalıştığınız garbın ahkâmı bize lazım değil, biz onu almayız. Bu, ölümümüz ve kırılmamız pahasına da olsa. İşte, bunu yapmaya çalıştık. Hamd olsun… Mevla bize va`dini gösterdi. O`nun nurlu şeriatı hâkim olsun diye seferber olurken O`da va`di gereği yardımını gönderdi. Mesajımızın dost- düşmana ulaşmasını sağladı. O, içinde bulunduğumuz şu şehidlik nimetiyle bize en güzel yardımını gönderdiği gibi, mazlumca akıtılan kanımızla da çocuklarımıza, torunlarımıza davamızın mesajını ulaştırdı. Bu, O`nun bize dünyadaki en güzel yardımıdır. Hiç olmazsa, başımız dik yürüyoruz. Hiç olmazsa, çocuklarımız bizden dolayı utanmayacaklar. Hiç, hiç olmazsa, torunlarımız bizimle iftihar edecekler. Ve daha önemlisi, hiç olmazsa, biz onlara kötü bir örnek olmadık. Ve sayamayacağım sayıdaki daha nice nimetlerle mensur olmuşuz.

4) Hâkimi mubtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şar’ı garra hakkını ifaya memur olmuşuz.

Şair dedi ki: Hâkim-i mubtil; yani hükmü geçersiz şu hâkimin elinden vurulmuş olsak da… Yani şu adaletten nasibi hiç olmamış, bi-insaf u bi-vicdan, paranın, makamın esiri, köle ruhlu ama zalimin ta kendisi ha şu kendini hâkim kabul etmiş serseri zorbanın elinden darağacına gitmemize bir karar çıkmışsa da… İdamımıza ferman çıkmışsa da, bunun şu miskal-ı zerre kadar kıymet-i harbiyesi yok yanımızda. Hem zalim, hem gasıb şu “ben hakim`im” diyen zavallı mahlukun verdiği karar( indillah`ta ona azap gömleği olur bi-iznillah) Allah katında makbul ve adil olmadığı gibi ehl-i vicdan ve insafın yanında da batıldır, onun `karar` dediği karar. Selim insanlık tarihi ise, onun hakkımızda verdiği bu idam fermanını ateşten bir mintana çevirip yanıyor haldeyken ona giydirecek, boynuna geçirecek ve nesl-i ati onu adalet ile yargılayacaktır. Dolayısıyla böyle bir cahilin elinden madrubin olduksa da, bu zalimliği gereği onun vazifesi olup o, bunu yapar. Yapmaktan geri durmaz.

Devam ederek dedi ki: Biz de kendi vazifemizi yaparız. Biz de kendi vazifemizi yaptık, yapıyoruz. Hakkın emri ile parlak ve nurlu şeriatın ahkâmını hakkıyla yerine getirmek, yerine getirilmesi içün vazifemizi yaptık. Asla bundan pişman değiliz. O zalimin görevi o ise bizim memuriyetimiz de hakkın hizmetinde bulunmak, hakkın, hak dawanın memur davetçileri, mücahidleri olmaktır. El-ân biz bunu yaptık. Kalben rahat, vicdanen müsterihiz. Amacımız İslam şeriatının canlanması, halkımız arasında neşv-u nema bulması, çocuklarımızın buna göre ahlaklanmasıdır… Yoksa birilerini ezmek, birilerine üstün gelmek, birilerini mağdur etmek bizim vazifemiz değildir. Pak şeriatımız buna cevaz vermez. Sadece bu amaçla, geçmişteki İslam davetçileri gibi İslam’ın ahkâmına sarıldık. Dinimiz bunu vacib kılmıştır. Ayrıca bu kıyama kalkarken amacımız bir mevki, bir makam, bir pâye almak değildir. Bu hiç olmadı. Karşılığında dünyevi başka bir lütuf da istemedik. Biz ecrimizi Rabbimizden bekleriz, işte biz bu vazife ile memurduk. Dünyevi, uhrevi mükâfatını vermek bizi bununla mevzuf kılan Mevla’ya aittir. İnancımız o ki Rabbimiz bizi böyle bırakmaz. Dünyada da ahirette de her birimize amellerimizin karşılığını tastamam verir. O, haşa kimseye zerre kadar haksızlık etmez. Kaldı ki O, pek merhametli olandır. Rahmetini müminlere has kılmıştır. Hamd olsun biz buna ümidliyiz. Güzel akıbet muttakilerindir…

5) Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me`cur olmuşuz.

Şair dedi ki: Şu zavallı, şu sarhoş, ne yaptığını bilmeyen kulların bizi cezalandırmaya kalkışmalarından asla ve kat’a perva etmeyiz, korkmayız, çekinmeyiz. Davamız hakkında vehm-vesveselere düşmeyiz. Propagandalarının tesirinde kalmaz, böylece yılgınlık, gevşeklik denilen hastalığa müptela olmayız. Onların şu cezalandırmaları sadece fani dünyanın yalancı yüzüne bakar. Asıl ceza değildir. Sadece dünyaya ait, bunun ömrüyle sınırlı bir şeydir. Oysa hayat sadece bu dünya hayatından ibaret değildir ki! Öleceğiz. Top yekûn. Hiçbir canlı yoktur ki ölümün acımtırak şerbetini içmesin… Öleceğiz ve bundan başka bir hayata, yepyeni bir hayata yeniden merhaba diyeceğiz. Hepimiz misafiriz buralarda. Yol üzerinde bulunan seferilerin birbirlerine düşmelerine hayf olsun. Biz insanlara yazıklar olsun…

Zulmen bize verilen bu cezanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira kul`un ameli de kendi gibi fanidir. Asıl ceza; bu mahkemede değil, Mahkeme-i Kübra`da, bütün amellerin ortaya döküldüğü, uzuvların birer birer dile gelip konuştuğu gündeki cezadır. Orada Mevlâ`nın merhamet ettiği hariç, müjdelediği salih kulları hariç gerisi züntiqam olan Rabbin şedid-ül iqab kamçısıyla cezalandırılacaklardır. İşte asıl ceza odur. Şu önümüzde dikilmiş darağaçları bizi Firdevslere götürecek birer Burak, birer Refref benzerindedir. O nedenle kulun bize zulmen ceza vermesinin ne kıymeti kalır? Bu inanç ve imanla yoğrulmuş İslam mücahidleri, zavallı mahlûkların zulüm ile verdikleri cezalardan korkmaları, perva etmeleri akıl kârı mı?

Devam ederek dedi ki: O hâlde bu dünya hayatını ebedi kılıp bize ceza verenlerin vay haline! Allah`ın nereden göndereceği belli olmayan azabından eminmiş gibi davrananların vay haline! Veyl onlara ki, onlar Allah dostlarına Allah`tan kokmayarak ceza veriyorlar! Veyl onlara ki, onlar bunu kendileri için iyilik zannediyorlar! Veyl onlara ki buna karşılık onları cehennemin korkunç vadileri bekliyor! Ya bizleri. Ya bu mübarek yolun mazlum davetçilerini! Ya bu mazlumiyetleri ile beraber, aç-sefil olmaları ile beraber şeriat-ı garra için gayrete gelip kıyam sancağını yükselten bu masum halkı ve bu halkın alim mücahid önderlerini!? Bizleri de Mevlâ`nın güzel mükâfatları, pek muhteşem ecirleri, çok lezzetli nimetleri, cennet-i âlâ, peygamber (Aleyhissalat u vesselam)ın komşuluğu, şehidlerle beraber olma, Arşı Âlâ`nın gölgesi… Bunlar ve ancak Rabbimin bildiği muhteşem bir hayat bekliyor. Dünyanız başınızı yesin ey zalimler!

6) Salih`im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Şair dedi ki: Heeyy! Ben Salih`im Salih!! Salâh ehliyim. Islah ehliyim. Düzeltip yola koyma ehliyim. Sulh ve sılm ehliyim. Şeriat-ı Muhammediyenin yılmaz davetçisi, fedakâr neferiyim. Güzel ahlaka davet eden, kötü ahlaktan men eden davamın bir mücahidiyim. Heyy! Ben buyum işte! Buyum/ Dine canımı feda ettim. Ona kurban oldum. Ona her şeyim feda, her şeyim kurban olsun. Ben buyum işte! Ya siz kimlersiniz ey zavallı güruh! Siz kimlersiniz ey biçareler?! Sizler, evet sözleri fesad ve yıkma, darmadağın etme, katliamlar yapma, masum insanların kanlarını haksız yere dökme ehlinin birer maşası, birer robotusunuz.. Nesl-i ati hayfımızı sizden alacak. Sizin yüzünüze tükürecekler biiznillah! Devamla dedi ki: Hak Teâlâ’nın büyük lütuf ve keremiyle zaten bizler O’nun cemalinin aşık`ı, elçilerinin aşık`ı davasının aşıklarıyız. Kevser suyunu ne de çok özler olmuşuz. Onun susayanları olmuşuz. Ondan iştiyakla içme yarışında olanları olmuşuz. Kevser suyu ve onun ehli bizleri bekler durur…

İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler. Durup bir an gözlerimi ileriye, istikbale diktim. Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana…

Selam size…

M. Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Haziran 2014 (117. Sayı)

 
İşte yağlı urganı boynuma geçirmek üzereler… Çok güzel kokular geliyor bana. Reyhanların kokusu, lalelerin kokusu, Selahaddin ve Hüseyin`lerin kokusu geliyor bana… için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ocak 2017 in Türk Şiiri, Şiir

 

Etiketler: ,

Şeyh Said ve Arkadaşlarının İdam Edilmelerinin Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Haberi

Şeyh Said ve arkadaşlarının idam sahnesi

Şeyhler hem paralı isyan ve hiyanetlerinin cezai sezasını çektiler.

Şeyh Said ile yardımcısı kırk altı kişi dün sabah Diyarbekir’de idam edildiler.

Bir Türk öldürmekle yetmiş kafir öldürmek kadar sevaba girileceğine kani olan hainlerin idamı halk ve asker taraından memnuniyet tezahüratı ile karşılandı.

Diyarbekir 29, saat 9.25 Muhbir mahsusumuzdan biz Diyarbekir’deki İstanbul gazetecileri tarihi geceyi birlikte yaşadık. İktisaslarımızı beraber yazdık. Saat 2.00 de Şeyh SAİD ile kırkaltı arkadaşını astık. Avdet ettik. Astık diyoruz, çünkü vatan hainlerini hüküm giydiklerinden, son nefeslerini verinceye kadar münevver zabitan mefkure uğruna döğüşen askerlerimiz, halk hatta kadınlarımız adım adım takib ettiler. Milli heyecan içinde hükmün infazına yardımda bulundular. Mehmetçikler vecd içinde ileri çıktılar. Beyler ve Şeyhler inkilabımızın kahar fakat adil karar ile asırlardan beri icra ve devam ettikleri zulüm ve fecayinin cezasının ilk defa gördüler. Mahkemede biz, tekelerin ve zavayanın sed ve ilgası kararını inkılapçı vatanperverlik göklerinden doğan samimi heyecan ve alkışların şevki ile titrerken bütün şeyhler sararmış gözlerinde fer ve yüzlerinde kan kalmamıştı. Karar okunurken matbuat levhasında yan yana oturuyoruz. Samiîn (dinleyiciler) her zaman fazla. Kadınlar tarafından her zamanki gibi gürültü duyulmuyor. Mazhar Müfit Bey idam edileceklerin isimlerini gür bir sesle sayarken, tasvipkar nazarlar isimler söylenirken parlıyordu. Avsunlarla hakimlerin dillerini bağlayamıyacaklarını nihayet idrak eden şeyhler, bu son celsenin tarihi anında okuyup üflemekten vazgeçmişlerdi. Beraat edenler mesrur (sevinmiş) çıktılar. Reis veciz hitabesinden sonra mahkumları götürünüz emrini verdi. Levhalar boşalmakta. Kadınlar dağılmaya başladı. Neferler gelip mahkumları kelepçelemeye başladılar. Kelepçeler, Şeyh SAİD’in kara yüzünden daha kara olan ellerini gayrı ihtiyari bir inkıyad (boyun eğme) ile genç bir jandarma, Kürdistan tahtına bedel idam sehpasına çıkan ve cezai sezasını bulmuş olan Şeyh SAİD zabitine uzandı. Bir anda kolları kelepçelenmişti. Hanımlar bir çoğu kalkmışlar fakat gitmiyorlardı. Bir zabit,
— “Hanımlar gidiniz”, diye haykırdı.

Asılacakların elleri kelepçelendiği vakit, salon boşalmıştı. Yanlız levhamızda yan yana biz muhabirler duruyorduk. Gözlerimizin sevinç parıltısı sanki şimşek çakıyor. Söz söylemiyoruz. Çok adil bir kararla cezalarını bulacak olanların hali ile mest olmuş gibiyiz. Hepsi şanaatlarının melanetlerinin ağırlığı altında kıvranıyorlar. Şeyh Abdullah zebani gibi gözlerini kayınpederine dikmiş,
— “Bu herifin narına yandık”, diye mırıldanıyordu.

Önümüzde oturan bir diğer hain şaşkınlık içinde bize hitap ederek,
— “Ruslarla çarpışırken yaralanmıştım. Keşke o zaman babam gibi şerefimle ölseydim”, diyordu.
Bu taraftan bütün bunlar söylenirken, diğer taraftan hapishane müdürü Osman Bey vurmakta devam ediyordu. Meşhur Hasan FAKİH bir kenarda ellerine esir düşen zabitanın verdiği elbiselerin miktarını hesaplıyor, kenarda hilmi hayatını milli mücahidedeki hizmetini nazarı dikkate alarak adalet gösteren İstiklal Mahkemesi’nin kutsi adaletine medyun (borçlu), cigarasını tellendiriyordu.

Hapishanede Son Gece

Hainlerin hepsi kelepçelendikten sonra, hainlere yürü emri verildi. Başta Şeyh SAİD olmak üzere bu kafile askerlerimizin parlak ve şerefli süngüleri arasında Diyarbekir’in geniş caddesinede yol almaya başladılar. Geniş nefes alan halk, damları bile doldurmuşlar, kin ve garaz ifade ediyorlardı.

Mahkumlar Hapishaneye Girdikten Sonra (1.08)

Mahkeme heyeti çalıştığı dairenin koridorunda dolaşıyordu. Müddeiumumi Süreyya Bey diyor ki hakimlere:
— “İtirazımız yoktur. Hüküm bu gece infaz edilecektir.”

Gazetelerimize vereceğimiz haberleri sessizce yazıyoruz. Sessizce telgrafhaneye gidiyoruz. Sessiz yemek yiyoruz. İçimizde ifade edemediğimiz bir sevinç çalkalanıyor. Kahr ve tedmir edilen irticaı ezmekten mütevellik bir gurur duyuyoruz.

İdam Sabahı Hapishanede Şeyh SAİD

Hapishanenin kapısından girdik. Merdivenleri çıktık. Şeyh SAİD hürcesinde yalnız. Hapishane müdürü Osman Bey’e hesap veriyor ve soruyor. Fakat uhrevi değil dünyevi galalerle meşgul. Arkasında bırakacağı altınların hırsı gözlerini yormuş. Bizi tanıyamadı. Ancak şeyh efendi hesabına oturdu. Gördükten sonra bizi tanıyabildi. Oturdu, vasiyet yazdı. Paralarını teslim etti. Bizi de şahit gösterdi.
— “Paraları evlatlarıma teslim ediniz”, dedi.
— “Kaç evladınız var?”
— “On.”

Evvela kızlarının isimlerini saydı.
— “Aişe, Hayriye, Azize, Fatime, Fahine…”

Son isimde tereddüdü görünce, kağıdı alıp kendisi yazdı..
— “Fahine”, dedi.

Sonra oğulları boğulan Gıyaseddin, Kaçan Ali Rıza, Selahaddin ile Küçük Ahmet ve Abdulhalik’in isimlerini mırıldandı. Göğüs geçirip,
— “Karılarım Fatime ve Nezife”, dedi.

Fakat nerede olduklarını söylemedi. Kendisine uzattığımız sigarayı aldı.

Şeyh SAİD’in Yazdıkları

Defterimize bir şey yazmak istedi. Şunu yazdı. “Vela ubali bisabi bi fucuzi reddi inkane mesrei fillahi ve fiddin Mehmed SAİD NAKSİBENDİ (Siz başıma gelenlerle uğraşmayı bırakın, umurumda değil. Bana verilen cezadan kurtulmak için hiçbir gayret de göstermiyorum. Önemli olan gittiğim yolun Allah ve din yolu olmasıdır.Arapça’dan bu tercüme tarafımızdan yapılmıştır). Bu cümle “Asıldığıma hiç acıma, zira Allah ve din uğruna” demek imiş. Daha bir şey yazdırmak istedim red etti.

Umumi koğuştaki mahkumları merkez hastahanesi nöbetçi doktoru Yüzbaşı Cemil Bey muayene ediyordu. Kapıdan girince boğuk mırıltılarla karşılaştık. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kırkaltı kişi dolaşıyordu. Evvela dikkatimize çarpan şey bu melunların müstekreh hırsı olmuştu. Bunlar dini, Allahı, evladı ve ailelerini unutmuşlar, paralarını, ağırlıkların tabalaranını gizlemeye çalışıyorlardı. Yağma ettikleri paraları yemediklerinden dolayı birbirleri ile dertleşiyorlardı. Evvela Şeyh Ali’ye yaklaştık. İğrenç hastalığını sorduk, utanmadan,

— “Bir gece ayazda kaldım belim üşüdü”, dedi.

Keza Ali Rıza da aynı hastalıktan mesabdı(?). Gazel söyleyen Arab ABDİ’ye belun kamitacı Şeyh ŞERİF.
— “Sus be herif”, diye haykırdı.

Şeyh İsmail Kahveciye olan ondört kuruş borcunu vermemizi söyledi. Meşhur Hasan FAKİH’e Jandarma Avni’nin elinden aldığı seksen sansar derisinden ahınarak sözediyordu. Şeyh Abdullah bizden sigara istedi. Verdik.
— “Yazdık”, dedi. “Biz hainlere uyduk, başkası uymasın.”

Siyaset Meydanında

Saat 12.00 de muhafız bölük kumandanı Nafiz Bey’in ince fakat sert sesi,
— “Haydi bakalım bir bir çıkınız”, dedi.

Kapının önünde bölük zincirlenmişti. Hafif ılık bir rüzgâr esiyor. Dağınık bulutlardan sıyrılan ay, bir lüks lambasının yardımı ile siyasetgaha gidenleri tanıtıyordu. Hepsi bir birine yaslanmış, öne Hasan Fakih tesadüf etmişti. Aralarındaki merasim kalkmıştı. Şeyh Said araya bağlanmıştı. Hanili Salih mertlik tavsiye ediyordu. Mustafa’nın oğlu Mamut helallaşıyordu. Diyarbekir’in kehine surları üstünden üstünden bakarak, bu diyarda adaletin, hakkın ilk defa tezahürüne şait olan ay gülümsüyor gibiydi. Kafile yol almaya başlarken bütün Diyarbekir halkının aşina olduğunu münis bir ses duyuluyordu.

Şeyh Şait,
— “Etme, etme.”

Saib Bey,
— “Şeyh Said nerede?”

Şeyh bu sesi tanıdı.
— “Saib Bey”, dedi, “hani ya, doğruyu söylersem kurtaracaktın?”

Saib Bey’in dudaklarının ucundan pek nadir ayrılan tebessüm belirdi.
— “Ne yapalım Said efendi, seninle Hınıs’da kuzu yiyemedik.”

Şeyh Said kurtulursa herkese kuzu ziyafeti vaad etmişti. Dedi ki,
— “Ben doğru söyledim, cezamı tahfif (hafifletme) etmeliydiniz.”

Saib Bey dediki,
“Şeyh efendi bundan daha hafif ceza olur mu?”

— “Bundan daha ağırını söyle bakalım Saib Bey?”

Şeyh hem bu sözleri söylüyor, hem de gülüyordu. Sonra ilave etti.
— “Artık kuzu falan kalmadı. Ne olurdu Edirne’de yüzbir sene verseydin?”

Saib Bey’in birden tebessübü kesildi, munis sesi gürleşti, vakur ve muhtez(?),
— “Bu kadar Türk kanının dökülmesine ve ocakların sönmesine sebep oldun, cezanı çekeceksin dedi.”

Said gülümsüyor, bir şeyler mırıldanıyor ve yürüyor. Çok yıldızlı semadan ay, mehmetçiklerin süngülerine nurdan hale oluyor. Kalabalık kitlenin ayak sedasından başka bir ses duyulmuyor. Siverek kapısından çıktık. Ötede kırkyedi sehpanın muhip hayaletleri görüldü. Kolordu Kumandanı Mürsel Paşa, Vali Mithat Bey, İstiklal Mahkemesi azasından Lütfi Müfit Bey, Diyarbekir mebusları Cavit ve Şeref Beyler, bir çok zabitan ve halk ile karşılaştık. Geriden “Bir Türk öldürmekle yetmiş gavur öldürülmüş kadar teviye(?) girileceğini” kani olan vatan ve millet, teceddüt ve terakki düşmanları geliyordu. Yüz on gün evvel aynı mevkide mehmetçikleri boğazlayanlar, ne kutsi tecellidir ki mehmetçiklerin süngüleri arasında melanetlerinin cezasını bulmaya geliyorlardı. Sardın(?) etrafına toplaşıldı. Bu esnada göğsümüzü fazla gurur ve samimi heyecan ile kabartan bir manzara gördük. Halkın arasında zabit haremleri vardı. Vatan uğruna evlatlarını, babalarını kurban vermeye bila tereddüt rıza gösteren vatanın öz kızları bile dökülen kardeş kanlarının ödendiğini gözleri ile görmek istemişlerdi.

— “Ruzi mahşerde mahkeme ulacağız”, demiş Said.

Said, Saib Bey’e hitaben dediki,
— “Seni severim ama, Ruzi mahşerde mahkeme olacağız.”

Lütfü Müfit Bey sordu.
— “Beni mi çok seversin Saib’i mi?”

Şeyh Said gülümsedi,
— “Saib Bey’i sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten Allah hoşnut olsun, en sevdiğim Süreyya Bey’dir.”

Heyecanla dedi ki, (Saib Bey)
— “Ruzi cezada adil hakimlerimizle öldürdüğün masum çocuklar, ocaklarını söndürdüğün biçarelerle mahkeme edileceksin.”

Said Mırıldandı,
— “Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar”, dedi.

Mürsel dedi ki,
— “Türklerin en büyük düşmanı, Türkiye’yi ezmek isteyen kimdi?”

Şeyh Said bila tereddüt cevap verdi,
— “İngilizler’dir.”

— “O halde niye bu işi yaptınız? Din kalktı diyorsun, namazını kılmıyormu idin? Camilerde ezan okunmuyormu idi?”

Şeyh Said ibadete kimsenin karışmadığını, ezan okunduğunu itiraf etti. Alaşıla gelmiş köhne mefkuresinden buruşukluklarla, şüphelerle karışık beyninden geçen günlerin gelecek geceden farkı yok hükmünü veren hükmünü dimağından siyalar gibi oldu.

— “Ahmet Zihni Bey Futuhatı İslamiyesinde yazılıdır. Mehdi’nin hurucunda Türkler üçyüzbin asker vereceklerdir. Anlaşılıyorki Türkiye kıyamete kadar (islamiyeti) koruyacaktır.”

Şeyh Said bir müddet düşündü başını eğdi,
— “Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşallah”, dedi ve bu son sözü oldu.

Sehpaı adaletin gömleğini giydirdiler. Sessiz yürüdü. Sesini çıkarmadan asıldı. Son nefesini verince etrafı alkışlarla çınladı. Kadınlar gönülden kopan bir sesle,
— “Kahrol”, diye haykırdılar.

Kulağımın dibinde bir ses,
— “Hani alçağın kerameti, ipi bile kopmadı”, diye bağırdı.

Şeyh asılıncaya kadar yirmi kişi daha dar ağacına çekilmişti. Seyre gelen halk ilmiğini bir şeyhin boynuna geçirmek için birbirleriyle cenkleşiyorlar, musabaka ediyorlardı. Aslan bir nefer Şeyh Ali’nin boynuna bizzat ilmiğini geçirdi ve ipi çekti,
— “Şehit düşen kardeşlerimin kanını ödedin”, dedi.

Bundan sonra matbuat, tayyareciler, muhabereciler, şöförler namına bir guruba mensub biri tarafından bir şeyh ipe çekildi.
— “İpi çeken var ol, nidaları, kadınların,”
— “Yaşa”, sesleriyle alkışlandı.

Vatanı parçalamak, Cumhuriyet’ten feyz alarak nuşu numa bulan mefküreyi çürütmek isteyenlere millet bu suretle cezasını kendi elleriyle verdi. İki saat zarfında kırk yedi kişi asıldı. Ertesi öğleye kadar ahali meydana giderek meslubları seyrettiler. Mutaassıb bazı kimseler, Şeyh Said asılırken evler yıkılacak, hareketi eder olacak korkusuyla geceyi dışarda geçirmişler. Şeyh asıldı fakat bir ev yıkıldığına dair henüz malumat yoktur.

Herkes sürur (?) vatanpervane ile avdet ediyordu. Dünyada en büyük zekvi hakkın tecellisini görmek, mazlumun susturulan ahı zalimin ettiğini bulması kadar insanın ruhunu mest eden, kalbe hakiki sevinç veren bir şey olamaz. İşte hakkın tecellisini gördük. Diyarbekir’in karanlık ve tenha sokaklarından geçerek eve dönerken, sürurumuzu tahlil ediyoruz, diyoruz ki, Şeriat ve din namına geçtiği yerde ölüm, elem bırakan ocaklar söndürüp, aileler yıkan mahkumların cezasını halkı verdi. Sonsöz olarak şunu ilave ediyoruz, “halkın verdiği ceza hakkın verdiği cezadır.”

Cumhuriyet, 30 Haziran 1341 Rumi, 1925
Miladi, Salı günü.
Doğan – Cumhuriyet Gazetesi Muhabiriseyh-saidin-idam-haberi

 
Şeyh Said ve Arkadaşlarının İdam Edilmelerinin Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Haberi için yorumlar kapalı

Yazan: 28 Ocak 2017 in Şiir

 

Etiketler: ,

En acısı da benim kızımın hiç fotoğrafı yok.

‘Kızımın hiç fotoğrafı yok’

Aladağ’daki yurt yangınında yanarak can veren Sevim Köylü’nün annesi Hayriye Köylü kızının kendisinde bir fotoğrafının dahi olmadığını söyledi. Köylü şöyle konuştu: “2 hoca varmış bir tanesi gidince geriye bir tane hoca kalmış. Yurt Aladağ’ın dışındaydı. Dışarıda olması önemli değil de 2 tane erkek görevlisi olsaydı kapıyı kırar çocuklarımızı kurtarırdı. Bir oğlum da o yurtlarda kalıyor. En acısı da benim kızımın hiç fotoğrafı yok. Sadece hocasında vardı. O da yangında öldü.”

Hayriye Köylü “Kızım doğduğunda kalp damarı tıkalı teşhisi kondu. Ankara’ya götürdüm. 7 bin TL ameliyat parası istediler. Çaresizlikle ne yapacağımızı düşünürken, hastanede 11 yıldır görmediğim dayımın oğluyla karşılaştım. Bizi bir doktora götürdü. 7 yaşına kadar tedavi ettirdik sonunda iyileşti. Yurt çocuğuma mezar oldu” diye konuştu.

‘Ocağıma ateş düşse kim ulaşıp söndürebilir’

Eşinin maden işçiliği yaptığını belirten Köylü “Geçimimizi bu dağ taşın arasında sağlıyoruz. Madene iniyor orada çalışıyor beyim. Bu evde 5 çocuk 2 de biz, bir de annem bizimle yaşıyor. Benim evimin yanına bir yolum yok. Ocağıma ateş düşse kim ulaşıp da kim söndürebilir. Bin 300 lira maaşla bu kadar kişi yaşamaya çalışıyoruz” dedi.

‘Şimdi herkes yardımcı olmak istediğini söylüyor. Evladım gittikten sonra ne anlamı kaldı’

Adana’nın Aladağ ilçesindeki yurt yangınında bir kızını kaybeden, diğer çocuğu ise kurtulan Yetim ailesi, cenazeler defnedildikten sonraki ilk geceyi çocuklarının acısıyla geçirdi. Bir kızının hayatta kaldığına gözyaşları içinde şükreden anne Hatice Yetim, çocukların niçin yurtta kalmak zorunda kaldığını anlattı. Köprücük Köyü’nün yıllardır yol problemi çektiğini anlatan anne Yetim, “Köyde çok zorluklar olduğu için çocuklarımızı yurda verdik. Okulda hocamız yoktu. Cami var imam yok. Yollarımızın ne halde olduğunu herkes gördü. Hatta bakan bey bile cenazelerden sonra helikopterle döndü, çünkü yol yok. Defalarca başvuru yaptık. Kimse sesimizi duymadı. Şimdi herkes yardımcı olmak istediğini söylüyor. Evladım gittikten sonra ne anlamı kaldı” diye konuştu.

‘O kurtulamadı, çok üzülüyorum’

O gece yurt binasından camı kırarak kurtulan 5. sınıf öğrencisi F. Yetim yaşadıklarını şöyle anlattı: “Yurtta sadece bir tane aşçı var, o yemek yapar biz bulaşıkları yıkardık. Yangının çıktığı gece birinci katta yemekhaneyi temizliyorduk. Hocaya teslim edecektik. Sonra kapının orada yangın çıktığını gördük. Yukarı çıkıp ikinci katın penceresinden bağırdık. Ayşe hoca pencerelere koştu orada itfaiye çağırdılar. Ben ikinci katta olduğum için camı kırıp pencereden atladım, yangından öyle kurtuldum. Kardeşim üçüncü kattaydı orada etüt yapıyorlardı. O kurtulamadı, çok üzülüyorum.”

‘Anne kokusuna ihtiyaç duyuyor’

Yangında ölen çocukların akrabası olan Elif Göklektaşoğlu, Aladağ köylülerinin zor günler yaşadığını belirterek, “Biz başka çocuklarımız ölsün istemiyoruz. O yüzden yetkililerden yurt ve yol konusunda bize yardım etmelerini istiyoruz”diye konuştu. Çocukların yurt yetkililerinin zorlamasıyla ailelerden alındığını anlatan Elif Göklektaşoğlu, “Mesafe çok uzak ve yolumuz yok. Köydeki ilkokulumuzun öğretmeni yoktu. Geçen sene bir öğretmen geldi. Bu nasıl bir okul tavuk kümesi gibi dedi, çekti gitti. Biz 8 yıllık eğitimin köylerde uygulanmasını istiyoruz. Çocuklarımız daha çok küçük ayrılamıyoruz. Çoğu daha anne kokusuna ihtiyaç duyuyor” ifadelerini kullandı. Tuğba ve Seher isimli 9 ve 5 yaşında iki çocuğu bulunan genç anne, “Buraya yurt yapılsın yada yolları yapsınlar çocuklar rahat rahat gidip gelebilsinler. Bu derdimize bir çare istiyoruz” dedi.

“Ne olduğunu anlatın bize” 

Yaklaşık 250 kişinin yaşadığı köyde herkes başı önünde çocuklarına gözyaşı döktü. Cenazeler mezarlığa ardı ardına götürülürken, kadınların ağzından “kuzularım” feryadı döküldü. Nurgül Pertlek’in teyzesi Fatma Kötoğlu  “Geçtiğimiz pazar yolladık hepsini, böyle mi geleceklerdi? Ne olduğunu anlatın bize, sahip çıkamadılar çocuklarımıza” dedi.

Altı kız çocuğu da aynı okuldandı. İlkokulu Köprücük’te okuduktan sonra ortaokula gidebilmek için Aladağ Sinanpaşa Yatılı Bölge Okulu’na gelmişlerdi. En küçüğü 10, en büyüğü 14 yaşındaydı. Okullarının yurdu depreme dayanıksız olduğu için bir yıl önce yıkılmıştı. Yeniden yapılacaktı. Ancak yeni yurdun temel kazma çalışmaları daha bir ay önce başladı. Yani çocuğunu kaybeden ailelerin hepsinin ortak noktası çocuklarına mezar olan yurttan başka seçeneklerinin olmayışıydı.

“İlla bu yurtta kalın” 

Hepsi de ağlarken bunu dile getirdi. Tıpkı 8.sınıf öğrencisi Sevim Köylü’nün annesi gibi:

“Sınavlarımı kazanayım okuyayım diyordu kızım da, başka bir şey demiyordu. Okullarının yurdu geçen sene yıkıldı. O zaman Aladağ’daki lisenin yurduna almışlardı çocuklarımızı. Bu sene yer yok diye bu özel yurda yerleştirdiler. Herkes ‘İlla bu yurda varacaksınız’ dedi. Ücret vermiyorduk. ‘Fitre, zekat verirsiniz’ dediler. Üç oğlumdan biri de bu yurdun erkek kısmında. Devam ettirmem. Yurdun başına iki görevli dikselerdi, ölür müydü çocuklarımız?”

“Tuvaletleri öğrenciler temizliyordu” 

5. sınıfa giden kızı Tuğba Aydoğdu’yu yangında kaybeden, 6.sınıftaki kızı Neslihan’ın da yaralı kurtulduğunu anlatan Teslime Aydoğdu öfkeli. “Benim çocuğumu Allah almadı” diye isyan etti:

“Zor durumdaydım. Mecburluktan gönderdim. Sorumsuz yurtlara verdim. Büyük kızım yurtta elini yıkarken elektrik çarpmış. ‘Kardeşimi kurtaramadım, ona ulaşamadım yangında’ diyor.” 

Tuğba’nın ablası Gülay Aydoğdu, kardeşinin kaymakam olmak istediğini anlattı. Köylerindeki bu zor koşullara rağmen okuduklarını ve başka çarelerinin olmadığını anlatan abla Aydoğdu, “Kardeşlerimin kaldığı yurtta tüm işi çocuklar yapıyordu. Tuvaletleri, yemekhaneyi hep öğrencilere temizletiyorlardı” diye konuştu.

Aynı kurumun erkek yurdunda kalanlar tedirgin

Köyde çocukları aynı kurumun erkek yurdunda kalanlar da var. İki gündür uyku uyumadıklarını söylüyorlar. Herkes kaygılı. 12 yaşındaki oğlunun aynı kurumun erkek yurdunda kaldığını anlatan Şerife Özgeç, “Yangından bu yana çocuklarımız da korkudan uyuyamamış. Okulumuzun yurdu yıkıldı diye mecbur kaldık. Hiç istemedi çocuklarımız gitmeyi buraya. Güvende olmadıktan sonra okusalar ne okumasalar ne” dedi.

‘Geleceğimdi benim’

Kan örneği vererek kızının teşhis edilmesini başı önünde gözyaşları içinde bekleyen acılı baba, 5 çocuğundan en büyüğü olan kızı için “Geleceğimdi benim. Sıcakkanlı, öyle güzel bir çocuktu ki, ömrüm boyunca unutamam” derken boğazı düğümlendi.

‘Hayalleri de yandı kül oldu’

Yurttaki yangında hayatını kaybeden 13 yaşındaki İknur Maden’in annesi Emine Maden ise şöyle konuştu: “Başarılıydı kuzum. Üniversitelere gidecekti. Hayalleri de yandı kül oldu.”

İlknur’un ilkokul öğretmeni Çiğdem Gürses, küçük kızın çok zeki olduğunu söyledi: “Sema Nur ile ikisine derdim ki, üniversiteye gidip çok iyi mevkilere geleceksiniz. Makamınızda ziyaretinize gelip kahvenizi içeceğim. Mevkileri bu oldu. İlknur’u öğretmen olması için ikna etmiştim. Hale bakın, yangın merdiveni kapısının kulpunu sökmüşler.”

‘Kapılar kilitliydi’

Yurtta kalan 6’ıncı sınıf öğrencisi Neslihan Aydoğdu, bulaşık yıkayan bir öğrenciyi elektrik çarptığını anlatarak, “Bulaşıkları makineye doldurduk, kazanları yıkadık. Ablanın biri suyu açtı, ‘Elim elektriklendi’ dedi. Cız etti… Şalterin olduğu yerde yangın çıkmış. Karşısındaki yerde de duman vardı. Kapılar kilitliydi. Balyozla kapıyı açmaya çalıştılar. Sonra yukarıya çıktım, camları kırdılar. Herkes üst katlardaydı. İkinci kattaki pencereye itfaiyeci amcalar merdiven uzatıp bizi indirdiler. Yangın merdiveninin önünde üç kişiyi kucak kucağa ölü bulmuşlar” diye konuştu.


‘Odadaki çocukların cesetleri de el ele idi’

İtfaiye Müdürü Fahri Durukan, çocukların bulunduğu andaki durumların ilişkin bilgi verdi.
Durukan, “Binanın en üst katında iki oda bulunuyor. Cesetlerden dördü bir odada, sekizi bir odada bulundu. Ekiplerimiz odaya girdiklerinde her iki odadaki çocukların cesetleri de el ele idi. Zaten bulundukları oda yatak odaları. Çatı çökmeye başlayıp alevler etrafı sarınca odanın ortasında toplanıp el ele tutuşmuşlar” dedi.

“Loş ışıkta, romantik ortamı seviyorsun” 

Cenaze törenine katılan AB Bakanı Ömer Çelik, köydeki şartlara tepki gösteren yaşlı kadına tuhaf bir yanıt verdi.Törenin ardından protokol, taziye çadırında bir süre oturdu. Bu sırada köyde tek başına kalan Ümmü Dönmez adlı yaşlı kadın “Gösterin bana valiyi, ondan hesap soracağım” diyerek protokolün yanına gitti. Ümmü Dönmez, köyün yolunun bozuk olduğunu, ortaokul olmadığını, elektriklerin sık sık kesilmesi ve günlerce gelmemesi nedeniyle karanlıkta oturduğunu anlattı. Bakan Ömer Çelik ise “Loş ışıkta, romantik ortamı seviyorsun” diyerek espri yapmaya kalktı.

Törenin ardından protokol, polis helikopteri ile köyden ayrılırken, gözü yaşlı köy halkı acılarıyla baş başa kaldı.

‘Çekil, öndekileri çekemiyoruz’

Basın mensuplarının kızını kaybeden babaya; “çekil, öndekileri çekemiyoruz” deme anı:

 
En acısı da benim kızımın hiç fotoğrafı yok. için yorumlar kapalı

Yazan: 08 Aralık 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Roboski ve ‘İstenmeyen Çocuklar’

Çocukluğun sevinç tomurcukları henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalır?

Serin dağ rüzgarlarının ‘yoksunluğu’ derinden hissettirdiği çorak topraklarda oğullardan kalan tek bir ayakkabı, nefes kokusunu hatırlatan taze bir gelincik, yüreği kavuran koyu bir ağıt, boş odalarda sessizliği yırtan tabak, çanak sesleri, karda iz bırakan tedirgin kuş adımlarıyla gülümseyen bakışlar,  acıyla gölgelenen vaktinden çok önce buruşmuş yüzler. Geriye ne kalır?

Her sene bugün 28 Aralık’ta benzer düşüncelerle, artık büsbütün incinmiş adalet bilincimle o sabaha dönüyorum.Hayata vicdanıyla tutunmaya çalışan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktığım fotoğraflar, izlediğim belgeseller, okuduğum yazılar beni her defasında ‘insan’ olmaktan utandırıyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline rağmen devletin, iktidarın, militarizmin ve bu güçlere koşulsuz biat eden merkez medyanın ne kadar alçalabileceğinin çıplak fotoğrafı olan ‘vahşeti’ hatırlamanın ve hatırlatmanın gelecek için umut barındırdığına inanıyorum.

Üç sene sonra Roboski katliamının tek bir faili bile yargı önüne çıkarılmamışken geriye kalan kelimelerin gücüne sığınmaktan, bıkmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda boğulmadan adalet talep etmekten başka ne olabilir?

Banu Güven’in hazırladığı belgeselin başında 13 yaşındaki oğlu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatıyordu: “Kendim oğlumu arıyordum. Sırtındaki kıyafetten tanıdım. Sol elinde katır ipi vardı. Ondan daha büyük çekmiş onu, bu tarafa gel, diye.  O sırada bomba atmışlar. Kafasını kendi çıkardım bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (başının yarısını gösteriyor) kafa kalmıştır. Tanıdım, dedim benim oğlumdur. Çıkardım, temizledim. İki üç kez öptüm orada”.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardeş, akraba ve dostların anlattıklarını dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslında. Söylenecek, yazılacak her kelime hayatın hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya başka çaremiz yok. Bu katliamları unutturanlara, otuz yıldır bu kirli savaşın sürmesini farklı yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devşirmek için kullanırken emri kimlerin verdiğini halkına, 34 çocuğun, gencin ailelerine açıklayamayanlara inat hatırlamak zorundayız.

‘Yazarlar arasında Dostoyevski, Tolstoy’ olmalı’

Müge Tuzcuoğlu’nun yayına hazırladığı, yazarların katkıda bulunduğu ‘İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlamak’ adlı kitabın giriş yazısında kitabı hazırlama nedeni net bir dille anlatılıyor: “Hatırlamadıkça, hatırlamak için aramadıkça; nasıl bir dünya yarattığımız ortada. Hatırlamadığımız için gücümüzün neye yettiği de…Bunlara hiç değinmeden ortak hatırlamanın ve ortak hafızanın gücünü göstermek istedi bu kitap. Yaşananların, birey birey hayatlarımızın, hayatlarımızda neye tekabül ettiğini göstermek”.

Roboski’yi hatırlamak, yanık kokan o acıyla yüzleşmek sadece bu katliamla yüzleşmek değil elbet. Geçmişin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldırıp altına gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamına geliyor. Dersim, Sivas, Maraş, kanlı darbeler ve otuz yıldan fazla süren savaşın çamurdan tortusu da o karanlık çukurda bütün suçlarını itiraf etmek için asıl sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmişlik hissinden açıkça yüzleşmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farklı kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanışma duygusuyla hazırlanan, hafızayı diri tutan bu tür çalışmaları önemsiyorum bu yüzden. Kitabın hazırlık aşamasında Roboskili  birkaç gence danışmışlar. Onlardan biri, “Roboski ne kadar anlatılırsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasında, Dostoyevski olmalı, Tolstoy olmalı..” demiş. Bu cevap, bölgede yaşayanların algısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnekti.

‘Delidir meşe ağaçları’

Sonra Müge Tuzcuoğlu’nun “Delidir meşe ağaçları” diye başlayan yazısını okudum. Olay gecesinin tanıklarıyla konuştuklarını aktarıyordu. Olduğu gibi…O uğultulu patlamayı, basınçla yerinden fırlayıp metrelerce öteye düşenleri, gökten yağan katır ve insan parçalarını, saatlerce kayaların dibinde ölü taklidi yapanları gördüm. Son anda kelime-i şahadet getiren parmaklarını da…Çocukların inlemelerini, katırların kişnemelerini, kırılan dalların çıtırtılarını, yangının cızırtısını duydum.  Yanık kokusu havada asılı kalmıştı. Orada tam o çaresizliğin ortasında duruyordum sanki. Onların yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o anı anlatamayacağını, iyileştiremeyeceğini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kırk lira para kazanabilmek, eve çay, şeker, ekmek getirebilmek için dağlarda, sınır köylerinde kardeşleri kadar çok sevdikleri katırlarla kaçakçılık yapmak zorunda bırakılan çocukları hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her şeye rağmen yazının umuduna sarılarak.

Atları çok sevdiğinden veteriner olmak isteyen 13 yaşındaki Muhammed’in hayallerini düşündüm. O meşeliğin ortasında yaşarken biri ona 14. Yaş gününde Buzatti’nin ‘Yaşlı Ormanın Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. İstediklerinde bir hayvana, insana dönüşebilen, barındıkları ağaçlardan dilediklerinde çıkabilen cinlerin hikayeleri ona nasıl hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacağını, şırıldayan bir nehrin kenarına çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayarı alabilmek için ilk kaçağına çıkan Orhan gibi üşüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarını, birbirlerine ‘aşkın formülünü sorup gülüşemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatını da epey eksiltiyor.

‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mı’

Çocukların dağlardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meşeler misali, kayıplarımızın üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ve tanıklar sonsuz Roboski yolculuğunda güçlü bir adım daha attılar. Bu halkanın bir parçası olmak her şeyden evvel devletlerin zorbalığından korunabilmek adına önemli. Ne demek istediğimi Fahreddin Hacı Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acısı’ başlıklı yazılarında daha açık görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yılında Rojova’nın Amude kentindeki bir sinemada çıkartılan yangında diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babası. “Acıdır Amude’nin çiğ ateşinde yuvarlanan ve sabahın şafağında patika yollarda Roboski’ye doğru yola çıkan…Yaratıklar, geyiklerin rüyasını görürler acıda, katliamların kuytusunda ve sırrında gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mı? Evet çocuk! Taze çocukluğunun unutulan yanlarını kandıracak bir şey yok mu, alnına yazılan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varoluşun başlangıcından yeşil taçtaki Kürtçe türküye kadar”. Böyle yazmış çocuğunu bir başka katliamda kaybeden baba.

Romancı Haydar Karataş yazısında Roboski’deki fotoğrafların bütün anlatılanları toptan bitirdiğini söylüyor: “Ve öyle olur ki bazen bir fotoğraf karesi genel insanlık durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotoğraf karesi değildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatıların sonudur. Şöyle oldu, böyle oldu denen her şeye noktayı koymuştur. Toplum o fotoğraf karşısında dilsiz kalmıştır”.

‘İstenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmiş, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ değil. Katliamlardaki ortak suskunluğa yürekli bir direniş aynı zamanda. “Bir kessen bin çıkan deli meşe ağaçları” misali hatırladıkça yaşayacak olan çocukların sevincini hatırlatmaktır. Asırlardır bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktır. Katliam sırasında köyünü arayarak  “Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamızı alın gelin” diye haykıran Servet gibi kardeşlerimizin elinden tutmak ve o katırlar gibi inat ederek o elleri hiç bırakmamaktır.

Kurtulanlardan birine sormuşlar; “Katliamdan 4 ay sonra bir çocuğun oldu. Adını da serdar koydun. Onun doğumunda ne hissettin ve neden Serdar? ”O anlatırken yine orada soğuk bir kayanın dibinde oturmuş çaresizce onları izliyordum: “O doğduğunda şehit arkadaşlarımın anneleri geldi aklıma. Sevincimi hiç yaşayamadım. Üzerimize bombalar yağdığında parçalanan bedenler gökyüzünden düşerken bazı parçaları ağaçlara takıldı. Ağaçların üzerine düştü. 34 insanın bedeni ağaçların üzerinde kaldı.

Kürtçede “ser dare me” derler. Ser-dar ismini ise bunu andırsın diye koydum. Ağacın üstü demek…

Hal böyleyken kitabın isminin nereden geldiğini de hatırlatmak lazım. “Katliamı yapmış biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar pişkinleşebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’ız!”

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabalığız aslında değil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yeşertebilen kelimelerde saklı.

İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak’ / Hazırlayan Müge Tuzcuoğlu / İletişim Yayınları

A. Esra Yalazanistenmeyen-cocuklar

 
Roboski ve ‘İstenmeyen Çocuklar’ için yorumlar kapalı

Yazan: 07 Şubat 2016 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

Sur Mağdurları Anlatıyor

“Bizi kendi şehrimizde mülteci yaptılar…” “Kızım geceleri delirecek gibi oluyor…”, “Çıkıp hendekleri savundular ve evlerine döndüler. Ben dönebiliyor muyum? Hayır…” Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki evlerini terk edenler, önceki ve sonraki yaşamlarını, kimliklerinin gizlenmesi kaydıyla Al Jazeera’ye anlattı.

Diyarbakırlı şair Ahmed Arif’in, “Diyarbekir Kalesinden Notlar” ve “Adiloş Bebenin Ninnisi” şiirinin ilk dizelerini ezberden okuyarak başlıyor sözlerine Mehmet:

“Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hâl değil,
Sormayın hiç
Laaaaal…
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yârin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem…”

“İşte biz böyle, boynumuzu kırıp çıktık, evimiz eyvanımız târûmar, ama dilimiz lâl.”

Otuzlu yaşların ortalarındaki inşaat işçisi Mehmet, çocuklarıyla sığındığı ağabeyinin evinde cümlelerini aceleyle birbirine iliştirirken huzursuz ve gergin. Toplamda 18 nüfus 80 metrekarelik evde yaşıyorlar. Ağabeyi olsa da zorunlu ve uzun misafirliklerinin mahcubiyeti davranışlarının tamamında kendisini gösteriyor. Gürültü yaptıklarında sadece kendi çocuklarına kızıyor ve yeğenlerinin mesul oldukları yaramazlıkların ceremesini de yine kendi çocuklarından çıkarıyor.

‘Memlekette mülteci’

Mehmet, Sur’da güvenlik endişesiyle  açık edemediği bir mahallede eşi ve dört çocuğuyla, kendi ifadesiyle ‘fakir’ bir yaşam sürerken, nasıl ‘kendi memleketlerinde mülteci’ olduklarını anlatıyor.

“Evim, işim, çocuklarımın okulu, takıldığım kahve ve bütün hayatımız Sur’da. Surların dışına çıktığımda garip hissederim kendimi, orada doğdum ve oranın dışına askerlik haricinde hiç çıkmadım. Ama şimdi zoraki çıkardılar işte. Gelip buraya sığındık, buradan başka gidecek yerimiz yok. Çünkü akrabalarımın da tamamı Sur’da oturuyor. Ağabeyim bizi konukseverlikle karşıladı, ama onların da bir hayatı var. Erkekler bir odada, kadınlar bir odada yatıyoruz. Yemek yerken herkese yetecek kaşık bile yok. Haftada bir gün elime iş ya geçiyor ya geçemiyor, ondan kazandığımla da ekmek alıyorum. Gücüm başka bir şey yapmaya yetmiyor. Hanımıma, evlatlarımın durumlarına baktığımda bu da benim zoruma gidiyor. İşte böyle abi, bizi memleketimizde, kendi şehrimizde mülteci yaptılar.”

‘Baba gitme, mayın patlar’

Sur ilçesini terk edenlerin sığındıkları yerlerden biri Bağlar ilçesi. Akşam saatlerinde göz yaşartıcı gaz ve yakılan lastiklerin kokusu havada asılı duruyor. İlçenin bazı yerlerinden patlama sesleri yükseliyor. Caddelerde şehir içi çalışan minibüs dışında trafik yok. Her patlamada birkaç perde açılıyor tuğla binalardan, seslerin geldiği yön kestirilmeye çalışılıyor; ardından daha sıkı kapatılıyor.

Murat, Sur’da Dabanoğlu mahallesinde oturuyor. 30 yaşında ve iki çocuğu var. İlköğretim birinci sınıf öğrencisi kızının her dışarı çıkışında bacaklarına sarılıp ‘baba gitme, mayın patlar ölürsün’ dediğini anlatıyor. Ona göre; mayın, patlama, roket ve kanas ifadelerini küçük kızının kelime dağarcığına sokanlar bu meseledeki suçlu taraf.

“Kızım mahallelerimizde yaşananların birebir şahidi oldu. Patlamada yere yatmayı öğrenmiş. Sur’da çatışmalar sürerken evimizin içinde köşe kapmaca oynuyorduk sanki. Patlama nereden gelirse daha uzak odaya kaçıyor, o tarafta silah sesleri artınca başka bir odaya. Böyle bir yaşam olabilir mi Allah aşkına? Her sokağa çıkışımda bacaklarıma sarılıp ağlıyordu. Mayınla öleceğimi düşünüyordu. Daha el kadar kız ve roket, kanas, mayın ve ölümleri biliyor; nasıl bir hayatı olacak büyüyünce düşünebiliyor musunuz? Çıktık Sur’dan, bacımın evine geldik ama bu semtte de patlamalar eksik olmuyor. Kızım geceleri delirecek gibi oluyor. Uzaklara gidebilecek imkânımız yok. Elde avuçta bir şey kalmadı, vallahi bir kat elbise alıp çıkabildik evimizden. Neyimiz varsa bu üzerimizde gördükleriniz.”

Nasıl başladı?

Sur’dan kaçıp kentin banliyölerine sığınanların çoğuna göre, Sur’daki mesele hendekten önceye dayanıyor. Murat bu görüşte olanlardan. Sur’da bugün yaşananların altyapısının çözüm süreci ile birlikte atıldığını anlatıyor.

“30 yıldır orada yaşıyorum. Mahallemdekileri ev ev, isim isim tanırım. Bu çözüm sürecibaşladığında baktım ki her gün yeni insanlar geliyorlar ve yerleşmeye başlıyorlar. Sorup soruşturduğumda sınır dışına çıkmayan örgüt mensupları olduklarını öğrendim. Çarşıda, pazarda, kahvelerde insanları toplayıp bir şeyler anlatıyorlardı.Düzgün, hatta İstanbul Türkçeleri vardı. Duvarlarda ‘MLKP’ yazıları görmeye başladım. Sonra ……. ‘den (Al Jazeera’nin okurlara notu: Burada bir başka şehrin ismini veriyor, bunu yayıncılık prensiplerimiz gereği yazmıyoruz) geldiklerini öğrendim. Buldukları erkekleri, kadınları yollarından çevirip propaganda yapıyorlardı. Ne zamanki Suruç saldırısı oldu, bunların hem sayısı arttı, hem de sertleşmeye başladılar. Mahallemizde kimlik soruyorlar ve ‘bu hangi taraftan’ diyerek bizleri tanıyanlara soruyorlardı. Hendekler kazılmaya başladığında Hevsel bahçelerinden de motosikletli gençler sırt çantalarıyla silah taşıyorlardı. Günlerce yığınak yaptılar. Yıkılan eski yapıların molozlarından ve belediye kamyonlarının taşıdıkları kumları çuvallara doldurup barikat yaptılar.Mahallenin çocuklarını yanlarına aldılar, YDG-H diye eğitim verdiler. Zaten onların bütün ayak işlerini, kılavuzluk gibi işleri bu YDG-H’liler görür. O gün anladım ki bir daha huzurumuz olmayacak.”

‘Evim işaretlendi’

Görüş olarak hiçbir tarafa yakınlığı bulunmamasına karşın mahallelerine gelenlerin baskıcı tutumuna karşı çıktığı için evinin işaretlendiğini anlatan Murat, şöyle devam ediyor sözlerine;

“Sabah kalkıp baktım ki, evimin kapısına boya ile çarpı atmışlar. Çocuklar yaptı zannettim, ama mahallede aynı boya ile atılmış başka çarpılar da gördüm. Ya dindar ya da benim gibi bağımsız insanlardı, bütün evleri biliyordum. Akşamları ateş yakıp etrafında halay çekip kapıları çalıyorlardı. Mahalledekilerin de kendilerine katılmalarını istiyorlardı. Çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları başladığında tutumları tamamen değişti. Kapıları kapatmak yasaktı, istedikleri zaman girip çıkıyorlardı. Akşamları tencere tava çalarak gürültü çıkarmamızı istiyorlardı. Tencere çalmazsan hain oluyordun. Sokağa çıkma yasağı kaldırılınca önceden boşalttıkları evlere çekiliyorlardı. Bu sefer polis gelip küfürler etmeye başlıyordu. Ana avrat düz gittiler. Onlara destek verdiğimizi, mücadele etmemiz gerektiğini anlatıyorlardı. YDG-H’lilerin yazı yazdıkları duvarlara onlar da yazıyorlardı. Bu yazılar ve tavırları insanları YDG-H çevresine itti. Devlet ilk günden müdahale edip şefkatle yaklaşsaydı bu olaylar bu boyuta gelmezdi. Buraları çok boşladılar ve senin boş bıraktığın yerleri birileri gelip doldurur. Arada da benim, senin gibi insanlar ezilir.

‘Kapıyı açın!’

Ev hanımı M.C.Sur’daki olayların ardından kaçıp kızının evine sığınmış. Elinde mendili ve anlattıklarına ancak gözyaşlarını silerken ara veriyor.

“Gece 11 gibi kapım çalındı. Korktum, o saatte kimseyi beklemiyorum. Açmayınca daha sert çaldı. ‘Aç, kırdırma bize’ dediler. Açtım iki kadın, iki erkek. ‘Niye açmıyorsun?’ diye sorduklarında korktuğumu söyledim. ‘Bizden değil, T.C.’den korkun’ diyerek, geçip içeri oturdular. Yemek istediler; verdim, çay istediler verdim. Sonra konuşacaklarını söyleyerek odadan çıkmamı istediler. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle eşim eve gelememişti ve kızımla tektik evde. Çıkıp gittiler, ama kapıyı hep açık tutmamızı istediler. Bir terlik koydum kapının arasına. Sonraki gün yine geldiler. Bir silah verip saklamamı istediler. Mecburen alıp kilere koydum. Elim ayağım titredi. Çok korktum, bana değil ama kızıma zarar vermelerinden endişelendim. Ertesi gün gelip silahlarını aldılar. Orada oturamayacağımızı anladık. Sokağa çıkma yasağı kaldırıldığında çıktık geldik. Görenlerden öğrendiğimiz kadarıyla evden ayrıldığımız için roketle yıkmışlar talan etmişler. Ben şimdi nereye gideceğim bilmiyorum. Hep burada kalamam ki.”


‘Oğlum YDG-H’de’

İ.Ş. Sur sakinlerinden. Onun sıkıntısı daha büyük. Çünkü, olaylar başladığında hem evinden, hem de oğlundan olmuş. YDG-H içine giren oğlu için, yasak sürerken Sur’a gitmesine karşın oğlunu ikna edememiş.

“Oğlum 14 yaşında. Bu olaylar başladığında bir şekilde YDG-H’lilerle ilişki kurmuş. Vermişler eline silahı. O yaşta bir çocuk eline keleş verildiğinde ne olur tahmin edin. Birkaç kez gittim, dil döktüm ancak ikna edemedim. Hatta tehdit edildim. Şimdi bekliyorum ne olacak diye. Evimize gidemiyoruz yasak, oğlumu alamıyorum izin vermiyorlar, oğlum da gelmek istemiyor. Kalacak yerimiz yok. Herkesten rica ediyorum, lütfen bu savaş bitsin, inanın dayanacak takatimiz kalmadı.”

‘İki oğlum PKK içindeyken öldü, hendek yanlış’

Sur içinde Fatihpaşa mahallesinde yaşayan A.L., kendisini PKK’lı olarak tanımlıyor. Uzun süre bu davadan hapis yatan ve iki oğlu örgüt içerisindeyken yaşamını yitiren A.L. kendi ifadesiyle ödediği bedele rağmen evinden olmuş.

“Olaylar ilk başladığında bir akşam kapım çaldı. Gidip açtım. Gelenler YDG-H’lilerdi. Bana evimizi kendilerine vermemiz gerektiğini söylediler. Önemli bir noktadaymış ve çatışmalarda kullanmak ve kaçmak için kullanacaklarmış. Ben de gidecek yerimizin olmadığını, evde iki kızımın ve eşimin bulunduğunu anlattım. Buna rağmen çıkmazsak zorla çıkaracaklarını söyleyince bağırdım. ‘Gidin başınızdakilere sorun beni, sonra da bir daha gelmeyin’ diyerek kapıyı kapattım. PKK ve HDP çevrelerinde beni tanırlar. Ödediğim bir bedel var ve bu bedel için bir gün kapılarını çalmış değilim. Kendi halinde yaşayan bir insanım. O halde niye gelip kapımı çalıyorlar? Ben böyle düşünürken bir gün evimize bir roket isabet etti. Aklıma ilk gelen şey devlet güçlerinin attığıydı.Çok şükür evden kimseye bir şey olmadı. Ama sorduğumda roketi bunların attığını öğrendim. Sonra tekrar geldiler. Bir kez daha ve daha tehditkâr konuştular. Ben itiraz edecek oldum, üslûplarını bozdu alçaklar. Çok ağrıma gitti. Eve döndüm, alabileceğimiz eşyalarımızı aldık ve çıktık. Dışarıda ev tuttuk kendimize. Birkaç öte beri alıp yerleştik. Bu arada yasak kalktığında evimize gidip baktık. Yerle bir olmuştu. Sorup soruşturunca YDG-H’lilerin ceza olarak yıktıklarını öğrendim. Bunun bir bedeli, bir hesabı olacak elbette. Ama şimdi beklemekten başka bir şey yapamam. Ortada çok büyük bir yanlış var, eğer PKK bunu yapıyorsa yanlıştır, HDP veya DTK yapıyorsa yanlıştır. Kim yapıyorsa yapsın sivillerin içerisine, üstelik daha kendi onurunu korumayı beceremeyen insanların eline silah vermek kazanım değildir. Halka karşı yapılan savaş kaybetmeye mahkûmdur. Buradan kendilerine seslenmek istiyorum. Bu işe bir an önce son verin, yaşananlardan kimse memnun değil, insanlar perişan oldu. Böyle mücadele olmaz, akıldan yoksun ve teröre vardırılan çatışmalar zarardan başka bir şey vermez.”

‘Dışarı çıkma vurulursun’

Şehitlik, Sur’dan kaçanların sığındıkları başka bir yer. Sur olayından sonra semtte kiralar artmış. Bölgenin nüfusunun iki katına çıktığı anlatılıyor. Buna karşın sokaklar tenha ve ara ara duyulan silah seslerinden başka ses yok. Dükkânların kepenkleri ya kapalı ya da çıkabilecek olaylarda vakit kaybetmemek için yarı açık.

Ahmet T.Sur’dan ayrıldığından beri Şehitlik’te oturuyor. Olaylar başlayınca ailesiyle birlikte eşyalarının bir bölümünü alıp çıkmışlar. Olaylar dinerse tekrar dönmeyi planlıyorlar. Bu nedenle yasağın kalktığı günlerde eski mahallesine gidip evini kontrol ediyor. Ancak her gittiğinde evinden bir şeyleri yitirmiş bulduğunu anlatıyor.

“Şimdi bu hendekleri sanıyorlar ki şimdi kazdılar. Çözüm sürecinde bu adamlar geldiklerinde devlet neredeydi acaba?Bu devlet beni iki yıl mahpus damlarında yatırdı kırk lira için. Ama elinde silahıyla gezenleri görmezden geldi.Bak kardeşim benim hiç bir tarafa inancım yok. Bu adamlar geliyorlar ayrı zulüm, devlet geliyor ayrı zulüm.Arkadaş eğer vatandaşını koruyamıyorsan kendine zaten devlet demeyeceksin. Adamlar ellerine megafon alıp mahalle mahalle gezip, ‘ Namusunuz şerefiniz varsa Kürt’seniz evinizden çıkıp düşmana karşı bizimle birlikte savaşırsınız’ diye çağrı yapıyorlardı. Minarelerden marşlar çalıyordu, bunların hiçbirini duymadılar mı acaba? Akşam devlete karşı çatışmaya giren YDG-H’li sabah elbiselerini değiştirip polise gidip ‘çıkmak istiyorum’ deyip çıkıp senin benim gibi biri oluyor. Hiç mi görmüyorlar bunları? Al, evimi talan etmişler, yakmışlar yıkmışlar, komşulara da, ‘bu adamı bulun evini terk ettiği için 12 bin lira ceza kestik’ demişler. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım vallahi.”

Ahmet T. konuşurken çalan telefonunun ekranına bakarak, ‘Sur’dan arıyorlar’ dedikten sonra açıp kulağına götürüyor.

“Evden çıkmayın, ekmeğiniz varsa yeter, dışarı çıkarsanız vurulursunuz, örgüt de görse asker de görse vurur. 155’i arayın, onlar çıkarsın.”

Telefonu kapattıktan sonra evi zarar görmesin diye çıkmamakta direten kuzeninin çatışmaların artması ve yiyecek bir şeyi kalmadığı için çıkmak istediğini anlatıyor.

‘Gelip hendeğe kendileri girsin’

Sur’u terk edenlerin bir hayal kırıklığı da DTK, HDP, DBP temsilcilerinin hâlâ hendekleri savunuyor olmaları.Diyarbakır’da geçtiğimiz Cuma günü yapılan toplantıda hendeklere destek çıkılmasına içerlemiş Sur’u terk edenler. Meseleye farklı cephelerden bakmalarına rağmen hendeklere karşı görüşlerin tamamına yakını olumsuz.

M.C. görüş olarak HDP’ye yakın. Oyunu HDP’ye verdiğini sormadan söylüyor. Bundan sonra HDP’nin oyunu alabilmesi içinse şartları var.

“Eğer bu kadar hendeklere meraklılarsa gelip hendeklere kendileri girsin. Çıktılar hendekleri savundular ve ardından herkes evine geri döndü. Ben dönebiliyor muyum? Hayır. Dışarıda sığıntı gibi yaşıyorum akrabalarımın yanında. Arkadaş, aklı başında bir politika önerin canımı vereyim, ama bu nedir? İnsan halkına ve gerçeğine bu kadar mı uzak olur?”

“Düzce’de ceset soyanlar…” 

M.C, YDG-H içerisinde hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuştan sabıkalıların da bulunduğunu öne sürüyor, bütün mahallenin tanıdığı namlı bir hırsızın da şimdi sırtında silahla gezdiğini anlatıyor.

“Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.

Kaynak: Al Jazeerahendeklerin-arkasinda-yasayanlar-anlatiyor

 
Sur Mağdurları Anlatıyor için yorumlar kapalı

Yazan: 24 Aralık 2015 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: