RSS

Etiket arşivi: Ümit Kıvanç

Katliamı savunmak, katliam savunmaktır

Charlie Hebdo katliamı, ne kadar inkâr ederlerse etsinler, Müslümanların bir yol ayrımında olduğunu herkesin gözüne soktu. Tanıdığım, güvendiğim, birçok yönden kefil olacağım az sayıdaki insanı tenzih ederek, kısa, açık ve net konuşmaya çalışacağım.

“Gerçek İslâm bu değil”cileri anlıyorum. Hem insanın hakikati kabullenmesi çoğu zaman kolay değildir hem de sahiden, gerçek İslâm bu olmayabilirdi. Ne yazık ki, artık bunu söylemeye hakları yok, çünkü vahamet, gerçek İslâm’ın ne olduğunun tartışılabileceği aşamaları çoktan geçti. Kendilerini kandırabilirler belki, ama dönüp dolaşıp bin dört yüz yıl önceki kısacık bir Asr-ı Saadet’i hikâye etmekle başka kimseyi kandıramayacaklarının sanırım onlar da farkındadırlar. Tabiî ki uçuruma giden bu yoldan dönüş mümkün; ama böyle bir gayret, sanırım hiç bilmedikleri ve alışık olmadıkları cinsten bir cesaret gerektiriyor.

Daha fecisi, ötekiler. Müslümanların işlediği her korkunç suça, üstelik dinî bahane ve gerekçeler üretenler. On iki insanın öldürüldüğü bir olayda, Batı’daki İslâmofobi şu bu diye ortaya atlayanlar bile ehveni şer kalıyor. Çünkü öldürülenlerin bunu hak ettiğini, başkalarına da aynı muamelenin yapılabileceğini gerine gerine savunanlar var. Bu insanlar, Kahramanmaraş’ta komşusunu kesen, Sivas’ta insanlar yakılırken kafirlerin cehennem ateşinde yanmakta olduğunu çocuğuna anlatanlardır. Daha fenası, kendisi sokağa çıkıp kimseyi öldürmeyecek, elini asla kirletmeyecekken başkalarını bu işlere kışkırtanlardır. Bugün gazeteci, siyasetçi kisvesi altında karşımızda boy gösterenlerin bir kısmı, bu katliam organizatörleridir.

Yine de öncelikli meselem bu değil.

Şahsen, dinden ve dindarlardan, başta ahlâk ve dürüstlük, biraz da toplumsal adalet bekledim. Onlara böyle şeyler vehmettim. Şimdi her şeyi yeniden düşünüyorum. Ama mesele Kur’an’ı mızrağına takıp zengin olan tahakkümcü siyasetçiler veya hükmetme duygusunun en aşağılık tarzıyla tatmin olan kelle avcıları değil. Tuhaf görünmesin; mesele Paris katliamını yapanlar da değil. Dünyada ne güzel düşünceler uğruna ne korkunç işler yapıldı. Mesele, bir inanç adına yapılan katliama veya hırsızlığa o inanç sahiplerinin nasıl tepki gösterdiği.

Şunu açıklıkla söylemeliyim ki, bugünlere (son bir-iki yılı kastediyorum) kadar değer verdiğim birçok Müslüman insanın Türkiye’de, Irak’ta, Nijerya’da, son olarak Paris’te olan biten karşısındaki tavrı bende moral bırakmadığı gibi, giderek içimde öfke büyütüyor. O laf dolandırmalar, o kınayamamalar, o kaçınmalar, o pısırıklıklar, o ufak hileler, o yüreksizlikler, kalpsizlikler… niye bunlar? Affedemeyeceğimi ve yüzlerine bakmak istemeyeceğimi hissediyorum. Bir zehir akıyor içime.

Niyesinden de vazgeçtim. Bütün bu hileli oyundan sonra Allah’ın kendilerinden razı olacağını sanabiliyorlarsa, işte orada dinden de şüphelenmenin sınırına gelinmesi gerekmez mi? Benim anladığım, din size sadece, çok geniş manada söylüyorum, bir muhit temininden başka bir şeye yaramıyor. Tabiî rastgele bir muhit değil bu; çoğunluğun muhiti. Şöyle bir silkinip dürüstçe aynaya bakmayacaksanız, buyurun, saraylarınızla, para dolu kutularınızla, göz çıkaran, çocuk öldüren polisinizle, kafa kesen mücahitinizle, katliamcı profesyonelinizle, ölmüş çocukların annelerini yuhalayarak, Batı’nın İslâmofobisindan bahsederek birlikte yaşayın. Ve işlenen günahlara, sırf Müslümanlar işlediği için meşruiyet bahaneleri üretin.

Şu iki basit gerçeğin üstünü kimse örtemez, yaratacağı sonuçları kimse önleyemez:
Bir inanç, görüş, vs. adına yapılan katliam, o inancı, görüşü vs. kirletir.
Ve işlenen günah karşısındaki tavır, topluca o inanç sahiplerinin cibiliyetini ortaya koyar.

 
 
Ümit Kıvanç
 
Katliamı savunmak, katliam savunmaktır için yorumlar kapalı

Yazan: 12 Ocak 2015 in Altı Çizili Satırlar

 

Etiketler:

Toptan Ölür Madenciler

Madenciliğin başka işkollarından farkı, sadece günışığından yoksunluğu değildir. Kömür madeni deyince çoğu zaman akla tek renk gelir. Oysa madenciliğin istatistikleri bile öbür işkollarınınkilerden daha renklidir.

Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan… Çin’de hâlâ her yıl iki-üç bin madenci, kazalarda ölür. 2004’te her hafta en az on kişinin öldüğü bir kaza mutlaka olmuştu.

Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır: Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci, duasını eder ya da küfür eder ve aşağı iner. Ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır, çünkü, dinlediğiniz şarkıda söylendiği gibi, bir defa aşağı indikten sonra “elveda” deme şansı artık yoktur.

Madenci aşağıda ne yapar?

Yukarıdakilere göre cevap basittir: Çalışır. Aşağısı, iş saatinde çalışılıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürer.

Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar.

Ve hastalanır.

ABD’de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi “madenci hastalığı” denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin’de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. “Madenci hastalığı”, akciğerleri mahveder, sonunda öldürür.

Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir.

Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, günışığını yılın birkaç ayında, günde bir-iki saat görür. Bir ülkenin kişi başına kömür üretimi artarsa o ülke gelişiyor demektir.


Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur.

Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.

Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.


Film 1956’dan, Kanada’nın Nova Scotia bölgesinde 39 işçinin öldüğü kazadan. Aynı bölgede 1873’te 350, aynı madende 1891’de 125 işçi ölmüştü. 1958’de, iki yıl sonra yine bu madende 74, 1992’de de bölgede 26 madenci öldü. Bu filmdeki madenci ailelerinden bir yıl önce Türkiye’de, Gelik ocağında can veren 55 madencinin eşleri, çocukları ağlamıştı. Ondan bir yıl önce de, Kozlu İncirharmanı ocağında ölen 13 işçininkiler. Bu, aynı ocakta 53 kişinin hayatını kaybettiği kazadan sadece 7 yıl sonra, 25 işçinin öldüğü kazadan 13 yıl önceydi. Bu ocakta 1968, 1972, 1973 ve 1974’te de yaklaşık kırk madenci öldü. E, bunlar eskidendi; öyle mi? Güzel. 2010 Şubat’ında Balıkesir Dursunbey’de 13 işçinin öldüğü maden ocağında daha önce üç defa patlama olmuş, toplam 18 işçi ölmüştü. 2010 Mayıs’ında Kozlu’da 30 işçinin öldüğü ocakta da…

Bakın 1956’ya ait haftanın haber filminde maden kazasının arkasına ne denk gelmiş: Özgürlük Anıtı’nın yaşgünü. E, özgürlük çağını herkes kutlamalı!


Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:

Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür…



Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.

Madenci cenazelerinde şehrin ve devletin ileri gelenleri çok üzülür. Acısı ve öfkesi her an isyan duygusuna dönüşebilecek kalabalık, adı üstünde, onlardan kalabalıktır. Henüz dul kalmış eşlerin, yetim kalmış çocukların üstüne askeri polisi sürmek zorunda kalabileceklerini bilmek, yetkililerin hassas ruhlarını incitir.

Madencilerin geride bıraktıklarıysa… ağlayacak ve yine çalışacaklardır. Serbest piyasa ekonomisi böyle işler. Çalışacaklar ve vakitsiz öleceklerdir. Kaza olmazsa, kömür tozu yapışmış ciğerleri yüzünden.

Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:

…Dipte, maviliklerin oynaştığı, 
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız, 
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.


Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır …ve hiç utanmaz.


Kaynak: http://www.riyatabirleri.net/bolumSayfa/09_ozgurluk.html




Toptan ölür madenciler



Gazetelerden birinin başlığı şuydu: “Türkiye, yitirdiği 30 madenciye ağlıyor.” Yalan. “Türkiye” hiçbir zaman yitirdiği madencilere ağlamadı. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke ağlamadı. Dünyanın her yerinde, madenciler öldüler, gerikalanımız arkasını döndü gitti. Kimileri “kader” dedi, kimileri işçi ölümlerini zaten madencilik sektörünün olağan çalışma koşulları arasında sayıyordu, oralı bile olmadı.


Maden işçileri, Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “toptan öldüklerinde” insanlık da topluca, insanlık sınavından bir defa daha çakar. İşin özü budur.


İçinde yaşadığımız düzenin de özü, madencilik macerasında saklıdır. Kapitalizmin, sınıflı toplumun olanca çirkinliği, acımasızlığı ve hakikatte neye dayanarak nasıl sürdürüldüğü, madenciler hakkında düşünmeye başladığınızda, bütün berraklığıyla gözünüzün önüne serilecektir.


Şuradan başlayalım: Bazı insanlar acaba niye, her sabah “selametle” diye uğurlandıkları, kapısında “selametle” ve “bismillah” yazan, çıkışta birbirlerine “geçmiş olsun” dedikleri, başkalarının da onları “geçmiş olsun” diye selamladığı bir işte çalışır? Her sabah gözünü ölüm ihtimaline açmak, savaştaki askerler için bile ancak belirli dönemlerde geçerlidir. Üstelik her savaşın biteceği bilinir.


Ekonomi, gelişme, sanayi, üretim falan diye atıp tutmak kolay. Eşinizi, oğlunuzu, kardeşinizi… her sabah, belki de dönmeyebileceği bir yere uğurlayarak yaşıyorsunuz. Bu nasıl bir duygudur, azıcık hissetmeye çalışsanıza! Hem böylelikle JİTEM döneminde Kürtlerin yaşadıklarına dair de bir hissiyatınız oluşabilir. Düşünün ki, madencilik, bununla bile karşılaştırılamaz, çünkü emekli olana kadar sonu yoktur.


Son kazada işçiler büyük ihtimalle karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş. Evet, patlamada ölmezseniz bundan gidiyorsunuz zaten. Dünyadaki kazaların büyük bölümünde, tabiî eğer sözkonusu olan göçük, su baskını, dam çökmesi vs. değilse, gaz patlamasıysa, bu patlamanın yarattığı tahribattan ölen işçiler kadar, zehirlenenler de can veriyor ya da kalıcı hastalıklar ediniyor.


Hastalık demişken: “Madenci hastalığı” diye bir illet var, duymuşsunuzdur belki. Bu “şoför hastalığı”, “sekreter hastalığı” gibi fantezi isimlerle anılan bel-sırt tutulmalarına falan benzemiyor. Ciğerleri mahvediyor. Çünkü buna kömür tozu yolaçıyor ve kömür tozu madenin her yerinde her an var ve temizlenmesi mümkün değil, çünkü çalışıldıkça yeniden üretiliyor. Dünyadaki maden işçilerinin, kural olarak, yüzde onu bu hastalığa yakalanmış kabul ediliyor. Ülkesine göre, fazlası-azı olabilir, ama en gelişmiş ülkelerde bile maden işçileri, tıpkı yüz-yüz elli sene önce olduğu gibi, –aynı oranlarda!- bu hastalığa yakalanmaya devam ediyorlar.


Özetleyelim: Birilerine “git, kömür çıkar, sana ücret vereceğim” diyorsunuz, o da hastalığa yakalanacağını, her an ölümle yüzyüze kalacağını bile bile gidiyor. Haydi, sizin vicdanınız yok, üretim, kâr ve madende asla çalışmayacak birilerini konforlu yaşatma hırsınız var. Peki, gidenler deli mi? Niye gidiyorlar?


Gidiyorlar, ölüyorlar, çünkü onlara başka çare bırakmamışsınız. Koca bir yöreyi, önce kömüre saldıran emperyalistlere, evet, bu klişe lafı kullanmanın tam da yeridir, peşkeş çekmişsiniz, sonra bizzat madenlere elkoyup, “mükellefiyet” denen zorunlu çalışma dönemleriyle, yok efendim “şu şu kasaba ve köylerin 16 yaşından büyük bütün erkek ahalisi madene inecek” diye kanunlar çıkartmışsınız, olmadık zulümleri yapmışsınız; sonunda o yörede çalışılıp doğru dürüst para kazanılabilecek tek iş olarak madene inmek kalmış. İnsanların aileleri var, eşleri, çocukları, yaşlı anababaları var, birilerine bakmak zorundalar. Mecburen iniyorlar madene.


Ve bunu herkes biliyor! İşte içinde yaşadığımız dünya ve düzen budur.


Sağcısı, madencileri belirli aralıklarla toptan ölmesi gayet normal olan, “sarf malzemesi” gibi bir şey sayar. Dindarı, “kader evlâdım, kader” diyerek, madenci çocuklarının da tereddütsüz ocağa inmesi için çalışır. Solcusu, “insanlık varsa bu maden böyle çıkarılmayacak kardeşim!” resti çekmek yerine, madencilere methiyeler düzüp bütün mesele onların sendikal mücadelesiymiş gibi davranır. İlâveten, “ocaklar özelleştirildi, ondan kaza oluyor” yalanı söyler. Evet, devlet çok esirgiyordu maden işçilerini! Öncesini bilmiyoruz sanki.


Ölen madencilerin yakınlarını nasıl inandırabilirim ve inandırsam ne faydası olur, bilemiyorum, ama şunu bilsinler ki, dünyanın neresinde madenciler ölse yüreğinden birşeyler kopan, hırs ve öfke içindeki bir insan, acılarını paylaşıyor.




Ümit Kıvanç

 
Toptan Ölür Madenciler için yorumlar kapalı

Yazan: 16 Mayıs 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Uludere (Roboski) Katliamı – Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim – Ümit Kıvanç

uludere_uludere

Ağlama anne, güzel yerdeyim!

Bugün 28 Aralık 2012, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Sözü uzatmak istemiyorum. Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.

Bugün Uludere’nin, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Bilgisayarımda Ümit Kıvanç’ın belgeselini izliyorum. (*)
İçim acıyor.
Sevgili Ümit belgeselinin adını, “Ağlama anne, güzel yerdeyim!” koymuş.
Bombardımanda oğlunu kaybeden o anayı izliyorum.
Anlatıyor.
Acıların en katmerlisi gelip yüz hatlarına, bakışlarına yerleşmiş…
Diyor ki:
“Rüyamda gördüm oğlumu. Bana, ‘Ağlama anne, güzel yerdeyim!’ dedi.”
Bir baba sanki Kürtçe ağıt yakıyor, yitirdiği oğlunu anlatırken.
Yaşadığı acıyı ele vermek istemediği için olacak sürekli yutkunarak konuşuyor.
Gözyaşlarını içine akıtıyor.
Kaçağa giden oğlundan söz ederken, “Geçim için, aç kalmamak için…” cümlesini not ediyorum.
Annesinin gözleri doluyor:
“Hepsi ciğerimin bir parçasıdır.”
Belgesel fotoğraflarla başlıyor.
Bombardımanda ölen 34 Kürdün isimleri yaşlarıyla birlikte yazılmış.
Bedran 13…
Muhammed 13…
Erhan 14…
Orhan 14…
Savaş 14…
Bilal 16…
Celal 16…
Cemal 17…
Mahsun 17…
Adem 19…
Adem 19…
Cihan 20…
Bir annenin sesi:
“Dünya durdukça onları özleyeceğim.”
Kaçağa giden çocuklardan birinin ablası yanaklarına dökülen gözyaşlarını silerken şöyle diyor:
“En büyük amacı İstanbul’a gitmekti, oraları görmekti.”
Bir başkası:
“Düğünleri severdi, bir de halay çekmeyi…”
Bir baba:
“Bu bombaları, bu acıları hak etmedik.”
Belgesel şu notla açılıyor:
“28 Aralık 2011‘de, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde otuz dört köylü, Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler tarafından bombalanarak öldürüldü.
Türk basını, devlet ne diyecek diye on küsur saat bekledi. Bu sırada köylüler yakınlarının parçalanmış cesetlerini taşıyorlardı.
Üç gün sonra, sokak ve salon eğlenceleriyle yılbaşı kutlandı, hiçbir şey olmamış gibi… Gelmiş geçmiş en vicdansızca yılbaşı kutlaması herhalde buydu.
Devlet, olayı soruşturup sorumluları yargılamadı; olay hakkında tatmin edici bir açıklama bile yapmadı.
Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği, olayın hemen ertesinde Roboski Platformu adı altında kampanya başlattı.
‘34 yalnız bir sayı değildir’ görüşünden yola çıkan kampanya sırasında, ölenlerin kısacık -çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi- hayat hikâyeleri yazıldı, dağıtıldı.
İki derneğin desteğiyle çekilen bu filmde, ‘o gece’nin kısa bir öyküsü ile birlikte, esas olarak, otuz dört insanın hikâyesi yeralıyor.”
Belgeselde devlet büyüklerinin, hükümetle Ak Parti sözcülerinin yaptıkları açıklamaları izliyorum.
Öylesine bir duyarsızlık ki.
Gerçekten hazin.
Özür dilemeyi geçiyorum.
Bu konuda hükümeti eleştirmeyi karalama kampanyası diye niteleyen Tayyip Erdoğan bağırıyor:
“Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum.”
Akıl alır gibi değil.
“Bizim aileden iki kişi gitti” diyen bir babanın sözleri:
“Tayyip Erdoğan yanlışlıkla diyor, şöyle diyor, böyle diyor, ama biz her şeyi biliyoruz.”
Lafı dolandırmak gerekmiyor.

Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Hasan Cemal / 28 Aralık 2012

 
Uludere (Roboski) Katliamı – Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim – Ümit Kıvanç için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Aralık 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler: ,

 
%d blogcu bunu beğendi: