RSS

Etiket arşivi: Markar Esayan

Karar ve özgürlük…

Bir düşünce bize ait olmamışsa, verdiğimiz kararlar da bizim değildir. Özgün düşünce yaratmak özgür insan olma yolundaki ilk adımdır denebilir. İnsan her anında kararlar alarak yaşar. Böyle olmasaydı nefes alan et ve kemik yığınlarından farklı olmazdık. Masadaki tuzluğa uzanmaktan, iş değiştirmeye, evlenmeye ve bir yerden bir yere gitmeye kadar aynı mekanizma işler ve bizler harekete geçmeden önce mutlaka kararlar alırız.

Ama sorun şu ki, bu kararları kendi başımıza ve özgür irademizle aldığımızı varsayarız. Böyle olabilir de olmayabilir de ve neyin nasıl olduğu üzerinde pek düşünmemiş olabiliriz. Oldukça özgür şartlara sahip bir kişi kararlarını kendisi almıyorken, baskı altında yaşayan bir kişi her şeye rağmen kendi kararları ile hayatını ilerletiyor olabilir. Şüphesiz şartlarımızın kendisi de karar alma süreçlerimize göre şekillenir. Bunun farkında olsak da olmasak da… Karar almamak da bir karardır ve hayatı istediğimiz her anda askıya alamayız, aldığımızı zannederiz.

Kararsız insanlar genellikle karakterlerinin olumsuz bir tarafını öne çıkarıyorlar gibi görünse de, yine de her şey o kadar siyah ve beyaz değildir. A, B ve C seçenekleri arasında kararsız kalan kişi, zayıflık gösteriyor sanılsa da, aslında üç seçeneği de seçim kümesinde tutmaya çalışıyor olabilir. B hakkında bir tercih yaptığınızda A ve C’yi seçme olasılıklarını yitiriyor olduğunuzu hissedersiniz ve bu doğrudur. B hakkındaki dürtüleriniz, A ve C’ye karşı olan ilginizi bastıramıyorsa, B hakkında karar vermeyi geciktirerek A ve C’yi de olasılıklar dairesinde bir süre daha tutmak daha rahatlatıcı gelir. Bunu sadece rahatlamak için yapmıyor da olabilirsiniz. Erteleme, B hakkında daha güçlü dürtülere sahip olmayı beklemeyi veya A, B ve C dışında daha baskın bir D seçeneğinin ortaya çıkması için mehil kazanmayı da ima edebilir. D seçeneği, A, B ve C’yi bastırdığında, ikilemden kurtulur ve karar veririz.

İkilemler bir sigortadır ve ikilemlerle hesaplaşmadan verilen kararlar genelde hatalı olur. Bu arızalı kararlar hayatın daha ilerisinde birer potansiyel kriz olarak bizi kollarlar. O krizlerden kaçmanın kendisi de bir karardır ve genellikle kontrolümüzü elimizde olmayan nedenlerle kaybetmeden o krizler yaşanmaz. Hayat insana bol bol bu krizlerden sunar ve bize daha büyük kararlar almanın fırsatını bahşederler.

Hasılı kararlar almak hayatımızın merkezinde yer alır ve ölene kadar da bu böyle olacak. Zaten karmaşık olan bu süreçlerde birçok yeteneğimize başvururuz. Tabii önce aklımız ve akıl yürütme süreçlerimiz gelir. Sonra duygularımız, duyularımız ve dürtülerimiz bize yardımcı olur. Modern zamanlarda akıl dışındaki karar alma yeteneklerimiz çok fazla itibar kaybına uğratıldığından, modern insan ölçülmüş, biçilmiş ve oldukça da öngörülebilir donuk bir dünyaya hapsolmuştur. Bugün Batı dünyası her şeyden evvel büyük bir tektipleşme ile donukluk tehdidit altındadır ve kişi bunun farkında bile olmayabilir. Marjinal hayat biçimlerine savruluş, huzur için inleyen ruhların bir yardım çığlığıdır.

Çünkü ister farkında olanlardan ister olmayanlardan olalım, benliğimiz aklımızdan bağımsız halde yaşamaya devam eder ve hisseder. Kendi kararlarımızla şekillenmemiş bir hayat trajedidir, bunu hissederiz.

Sokrates’in dediği gibi, üzerinde düşünülmemiş bir hayatın kıymeti tartışmalıdır. İnsanın özgür olabilmesi, kendisinin farkında olmasını, özgür irade ile seçimler yapmasını ima eder. Karakterimizi oluştururken rol modellerden faydalanabiliriz ama çok başarılı başka hayatları kopyalayarak kendimiz olamayız. Bilgi hayatımızın merkezindedir ve bu bilgi bize ait olmamışsa, bilginin kaynağı bizi uzaktan yönetiyor demektir. O nedenle bilgilerden özgür düşünme süreçleri ile bize dair özgün bilgiyi çıkarmak ve kararları bu özgün bilgilere dayanarak almak durumundayız. Uzaktan kumandayla idare edilmek istemiyorsak, temel kurallardan birisi budur.

Örneğin, bir yazarın köşesini okuyarak hayatı ve siyaseti anlamak, bilgi üreticisinin kimliğinden, kim olduğundan bağımsız olarak bir mekanizmayı ima eder. Bir fikir istediği kadar özgürleştirici veya doğruya yakın olsun, okuyanın değerlendirmesinden, katkısından veya eleştiri süzgecinden geçmeden iktibas ediliyorsa, ya işlevsiz kalır, ya da olumsuz bir fonksiyonun aracına indirgenmiştir.

Bizler dışımızdaki her şeyden etkileniriz ve bu iyi bir imkanı ifade eder. Yoksa hiç gelişemez, bireyleşemez ve aslında varolamazdık.

Klişeler önemlidir, tarihin ve toplumsal bilincin hikmetini ima eder. Bir klişeyle bitirmek gerekirse, en kötü karar karasızlıktan iyidir.

Markar Esayan

Reklamlar
 
Karar ve özgürlük… için yorumlar kapalı

Yazan: 30 Haziran 2014 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Yolda…

Hayatı, parçalı algılamaya alışmışız. Olayları ve zamanı bölerek algılıyoruz. Bu bağlantı kopukluğu ümitsizliği beraberinde getiriyor. Geleceğin kaygıları “şimdi”nin üzerine biniyor, sonra o ikisi geçmişi “an”dan koparıp insanı bir hücreye kapatıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz. Şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı buradan geliyor.

Yani elimizde olan iki şeyi, geçmişi yanlış hatırlayarak, şimdi’yi ise geleceğin korkutucu beklentilerine kurban ederek etkisizleştiriyoruz.

Mesela ölüm… Yitirdiğimiz sevdiklerimiz… Ayrılıklar sonra… Artık bizden uzak olanlar, bizim uzaklaştıklarımız. Hep o son anda donar yaşadıklarımız. Anılar hep o son yaşanan kırılmaya dair olur.

Hayatlarının sonbaharında aşkı yakalamış bir çiftin hikâyesini anlatan o filmi hatırlıyorum. Her şey rüya gibi yaşanırken, kadın kanser olmuştu. Ölümün yakın olduğunu ikisi de biliyordu. Adam tüm soğukkanlılığına rağmen yıkılmıştı. Amerikalı kadının o hep görmeyi arzu ettiği saklı vadiye gittiler. Yağmur bastırdı. Yeşil çayırların arasında, büyüleyici bir doğanın kucağında, ölümün hemen yanlarında olduğunu bilen birbirine âşık iki insan. Erkek çok üzgün. Kadın ise çok daha bilgeydi. Çoğunluk öyle olmaz mı zaten?

Bir kulübeye sığındılar. Kadın ağlayan yaşlı adamın ellerini tuttu; “Ben öldüğümde çok üzülme. Ölümümden ibaret olmasın sendeki hatıram. Çünkü, o ölüm, bizim güzel günlerimizin, şimdi çekilen acı da, geçmişte yaşadığımız mutlulukların doğal bir parçası.”

Kadın aslında, ölümün verdiği bilgelikle, adamın parçalanmış algısını ve yüzeyselliğini tamir ediyordu. Bir türlü yastan çıkamayan, daha doğrusu bir türlü yasa giremeyen insanlardaki o algı parçalanması.

Ölüleri rahat bırakmak. Terk edenleri, terk edilenleri, tüm kayıpları rahat bırakmak.. saygının gereğidir bu, şifanın da… Yoksa, yaşanan tüm güzellikler de hayattan çıkarılmış, insana ve her şeye haksızlık edilmiş olur. Bu hayatı durdurur, iyi şeyler yaşamayı engeller. Yaslar tutulmalı, yaslar bitmeli ve hayata devam etmeli.

Ama bunun olması için, “şeyleri” hayatımızda doğru yerlere yerleştirmek gerek.

Sevmenin bir ahlakı ve kuralı vardır. Çoğu insan dertlerine deva olsun diye sevmeye çalışıyor. Eşlerini, sevdiklerini, dostları, dertlerin ve kaygıların çöp tenekesi gibi kullanıyorlar. İnsanlar bir misyonla girebiliyorlar ancak hayatlarına. Onlara deva olmak için. Kendileriyle ilgili şu yanlış kanaati değiştirse insanlar; saf kurbanlar olmadıklarını, hesapçı ve bencil beklentilerle dolu oldukları gerçeğini fark etseler. Bir hayali insanlara en baştan giydirip, sonra hayal kırıklığına uğramak. Sevginin bu hesapların içinde ezilip gitmesi. Aranan şeyler değil, yöntem yanlış sanki.

Ölene kızılır mı mesela? Kızıyoruz. Hayatımızda üstlendiği görevleri eksik bıraktığını ve aslında bizim düşmanımız olduğunu düşünüyoruz. Bir sürü projenin yarım kalmasına duyulan bir öfke…

Sevmek doğuştan getirdiğimiz doğal bir özellik değil. İlk zamanlarda hissettiğiniz ve sonra tükenen o şey de sevgi değil. Olsa olsa doğanın insana verdiği bir başlangıç sermayesi. Ondan geçici bir tutku yaratmak da, emek verip sevgiyi ortaya çıkarmak da insanın elinde.

Sevgi karşındakini işgal etmek değildir. Sevgi karşındakini merak etmektir. Sevgi beklentisizliktir. Sevgi bu beklentisizliğin suladığı filizin büyüdüğünü izlemek ve ne çok şey kazandığımıza şaşırmaktır.

Sevgi davete gönlü boş gitmemektir. Kendini yavaş yavaş sunmak, karşındakini de acele ettirmemektir. Sevgi mülkiyet hakkı değildir. Sevgi bazen yitirmeyi göze almaktır. Sevgi yalnızlıktan korkmanın şifası da değildir. Yalnızlık insanın kendisiyle karşılaşma korkusudur, içsel bir meseledir. Severek iyileşebilirsiniz, ama sizi iyileştirecek olan sevdiğiniz kişiden beklentileriniz değil, birlikte yaptığınız yolculukta başınıza gelenlerdir.

Maddeye kütlesini veren Tanrı Parçacığı ise, insana anlamını veren sevgidir.

Markar Esayan

 
Yolda… için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Mart 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Erken Zamanlar

Aile kuluçkamız. Ailenin varlığı bizi çok rahatlatıyor. Doğru ya, anne, baba ve kardeşlerimiz, bizim iyi olmamızı isteyen bize en yakın insanlar. Onların varlığı ne kadar da önemli. Bu zor hayatta onlar olmasa ne yapardık! Ama trajik olarak ilk ciddi yaraları da o kuluçka içinde büyürken alıyoruz. Yakın ilişkilerin sürtünme katsayısı yüksek olduğu için bıraktığı hasar da yüksek oluyor. Hele aile güçsüz veya büyük sorunlarla boğuşuyor durumdaysa… Şu miras hikâyelerinde ortaya çıkan ölçüsüz öfkenin sadece bir para meselesi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Oysa onların da (bilinmezler denizine düşen herkes gibi) bize benzer bir hikâyeden geldiğini erken zamanlarda tahmin etmemiz çok zor. Hele bizimki gibi, dayanışmanın çok baskın bir motif olduğu toplumlarda, özgürlüğümüzün önemli bir kısmını aileye, topluma devretmek durumundayız. Özgürlük devri, insana ait olmayan, o insana uygun olup olmadığı teyit edilmemiş bilgiler, değerler ve deneyimler üzerine kendi yaşamını kurmak demek. Bu bilgilerin doğruluğu çok tartışmalı, çünkü kişisel deneyimlere dayanıyor. Bunu anlamak için hayatımızın önemli bir kısmını tüketmiş olmamız gerekiyor.

O anlama süreci tamamlanana, biz kendi isteklerimizi merak etmeye ve onlarla yüzleşmeye başlayana kadar, yine de bir şeylerin yolunda olmadığını hisseder durumdayız. Teşhis henüz yok, sadece huzursuz ve kırılganız. Kendimizi suçlayan, sonra da temize çıkaran mekanizmalarla durumu idare etmeliyiz. Niye kendimizi temize çıkarmayla bu kadar meşgul oluyoruz? Çünkü memnun olmadığımız biz yüzünden en çok kendimizi suçluyoruz. “Ne kadar işe yaramaz, suçlu ve değersiz bir insan” olduğumuz kanaati ile “Dünyanın en çok haksızlık görmüş ama en yetenekli ve masum insanı” arasında bir sarkaç gibi gidip gelmek ne kadar yorucu değil mi?

Eski bir yazımda “İnsan öncelikle kendisini affetmeli” demiştim. Çünkü başkalarına yaptıklarımız veya yapmadıklarımız için kendimizi çok suçlarız da, kendimize bir ömür boyu bu kadar kötü davranmış olmakla ilgili hiçbir sorumluluk hissetmeyiz. Oysa en büyük özrü kendimize borçlu değil miyiz? Ne kadar çok yontmuş, nasıl acımasızca kemirmişiz. Yazık değil mi bize?

Sonra, eğer şansımız varsa, muhtemelen geç zamanlarda, “Ben aslında kimim” ve “Aslında ne istiyorum” sorusunu sorma yetkinliğine kavuşuyoruz. Bunu yapabilenler, yapmaktan kaçınanlardan daha zeki, cesur değil. Nedeni basit. Zor. Korkutucu… İyi kötü bir düzen kurmuşsunuz. Kızınız on dokuz yaşına gelmiş. Kocanız iyi bir adam. İşinizde nihayet o beklediğiniz terfiyi almış, artık biraz rahat etme, güneydeki o ev için para biriktirme durumuna gelmişsiniz.

Ya her şey bir anda mahvolursa?

Derindeki kuluçkada usul usul büyüyen yumurtaya o son sıcaklığı vermekten sakınmak bundan. Yumurta, görünüşte yumurtadır işte! Lakin içinden bir civciv mi yoksa bir yılan mı çıkacak, ancak kabuk kırıldığında anlayabilirsiniz. Bilmediğimiz, yılanın da civciv olmadığı için suçlanamayacağı.

Ama insan olmanın toplamında işte tüm bunların hepsi var. “Şu kalsın, bunu istemiyorum” diyemiyorsunuz. Aptal değilsiniz, içinizde olan biten her şeyin farkındasınız. Mekanizmalar bu yüzden var. Huzursuzluk ve can sıkıntısı, bu yüzden var. Bunlar olmasa, insan kılını kıpırdatmazdı, belki uygarlık ve hele hele sanat olmazdı. İnsan, kendi üzerinde düşünen, kendisini dışarıdan seyreden de bir hayvandır. Tercihlerin hiçbirisine doğru ya da yanlış denemez. Kimse kimseyi yargılayamaz.

Meyvelerinize bakın. Meyve iyiyse, ağaç da iyidir. İyiyi kendi tarzınızla yaratmak ise huzursuzluğa en iyi gelecek ilaçtır.

Markar Esayan

 
Erken Zamanlar için yorumlar kapalı

Yazan: 11 Şubat 2013 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

İlişmek

Birilerinin beni aşkın, sevginin, sevdanın, adı ne ise, bunun olmadığına ikna etmesi çok zor. Bunun iyimserlikle ilgisi yok. Ben bir aşk çocuğuyum çünkü, nedeni bu. Babam anneme, annem de babama âşıktı. 1960’larda milliyetçi ve yaralı bir Ermeni adam, yetim bir Çerkes kadınına neden tutulsun ki! Annem yıllar sonra, “Aslında Markar” demişti, “Aklımın köşesinden bile geçmezdi bir Ermeni ile hayatımı birleştireceğim.” Öyle basit bir mücadeleden bahsetmiyorum. Burada ayrıntılarına da girmek istemiyorum. Sadece akrabasız büyüdüğümüzü söylemem yeterli olacaktır.

Son bir sahne hatırlıyorum…

Daha doğrusu sadece o sahne kazınmış görsel hafızama. Babam ilk felcini geçirmiş. Osmanbey’deki büyük evdeyiz. Yıl 1994 olsun. Annem babamı bebekler gibi giydirmiş, salonda, o eskiden oturup saatlerce kahve içip sohbet ettikleri berjerlerindeler yine, karşılıklı… Ben salonu gören Amerikan mutfakta çay dolduruyorum. İşe gitmek üzereyim. Gözüm onlara takılıyor bir an. Babam hâlâ çekici. Erkekliğinin şıklığından hiç taviz vermiyor. Bunu bildiğim için dükkâna gelen özel berberini eve getirtmeye devam ediyorum.

Annem ile babam göz gözeler, görüyorum.

Beni fark etmeleri mümkün değil. Mahcup da olsam birkaç dakika onları izliyorum. Kocaman adam olmuşum. Yine de bu muhabbetleri bana huzur veriyor. Kendimi çok, nasıl derler, “iyi” hissediyorum. Kahvelerini içiyorlar. Babamın suratında muzip bir gülümseme var. Ona hep öyle bakar. Annem ona bir şeyler söylüyor ara ara. O da onun söylediklerini ne kadar önemsediğini belli etmek için (konuşamıyor ve doktorlarından biliyorum ki aslında anlamıyor da) sanki duyduklarına çok şaşırıyormuş gibi başını aşağı yukarı sallarken, “hmm, hmm” diye sesler çıkarıyor.

Biliyorum ki, şimdi, anlamasına da gerek yok. Annem de çok önemli şeyler söylemiyor zaten. Tonton (babamın anneme hitap şekli, hiç romantik değil bence) onunla konuşmak, onu seyretmek istiyor sadece. Babam bunu biliyor. Beyine giden ana damarın tıkanması, babamın annemi sevdiğini “bilmesine” engel değil. Öyle saatlerce oturacaklar. Annem tüm telkinlere rağmen onu hastaneye yatırmayacak. Son gününe kadar “evinde” bakacak ona. Gittiği için ona hep kızacak. Kendi gidişine az kala, “Nefret ediyorum babandan!” diye bağırıp bana, onun resmini duvardan indirecek kadar kızgın, ona.

Pembe bir tablodan bahsetmiyorum. Evlilikleri kolay geçmedi. Evlilikler, ilişkiler öyle kolay geçmez. İlişkiler kolay değildir. Hiçbir şey kolay değildir. Evrende çürüme prensibi vardır çünkü. Varoluşun ilk ânı çürümenin başladığı andır da. Bu nedenle canlı kalmak için emek vermek mecburidir. Zor’un birlikte iyi edilmesinden hayat bulur sevgi. Gerisi tek kişilik oyunlardır. Sizin olması ile zor olması arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu iyi bir haberdir.

Bir de neden kolay değildir biliyor musunuz? İki insan karşı karşıya geldiğinde, iki küçük evren karşılaşır, ya teğet değip geçerler, ya da çarpışmaya karar verirler. Çarpışmaya karar verirlerse, kaos ortaya çıkar. Kaos kötü bir şey değildir. Korkutucudur sadece. Birbirlerinin hikâyesini hiç bilmezler çünkü bu kararı verirken. İki kişiye ait iki kocaman yabancı- belirsiz geçmiş, çarpışır. Ne büyülü bir şey değil mi? Bu bir duygudur sadece, bir his. Bilimsel açıklamaları, feromonları, böbrek üstü bezlerini, Freud’u, Schopenhauer’in tezlerini biliyorum. Bunlar başlangıç sermayesidir belki. İlişki, bundan öte bir “şey” gerektirir. Birlikte sermaye yaratmayı. Tanımadığın o insana zarafetle zaman, mekân tanımayı. Birbirinin önünde ruhunu yavaş yavaş soymayı, çıplak kalmayı gerektirir. Bu bir taviz, iyilik veya ödün değildir. Öyle ilişkiler de çok. Bağlanmak ile bağımlı olmanın birbirine karıştırıldığı. Bağımlı olmak, adı üstünde, bir hastalıktır. Onun adı ilişki değil, çelişkidir. Çünkü insan ancak özgür iradeyle çarpışmaya engel olmadığında âşık olabilir, bağlanabilir. İhtiyaçlar, mantık, korku aşk üretmez. Mönüden balık seçip, “neden et yiyemiyorum” diye şikâyet edemezsiniz.

İnsanlar, karşılarına çıkan bir insana, yani yepyeni koca bir evrene, bir ayakkabının eskimesine tanıdıkları zamanı bile ayırmıyorlar değil mi? Ayırsalar bile, o kişiye kendi projeleri olarak bakıyorlar, değil mi? Oysa, büyük teminatlar vermeden, hayal yığması yapmadan, sadece yan yana durmak gerekirdi, belki. Yan yana durmak ve hayatın üzerinizden geçmesine izin vermek. Bakalım neler olacak? Dalgalar vurup geri çekildiğinde, geriye ne kalacak? İki kişi kalıyorsa, buna güvenebilirsiniz. Güvendiğiniz şey, o değil, siz’sinizdir çünkü.

İki kişiye, bir kişiden daha fazla güvenebilirsiniz. Basit bir matematik meselesi.

Markar ESAYAN
 
İlişmek için yorumlar kapalı

Yazan: 25 Kasım 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Tüm keşiflerimizin sonucu…

Siddhartha ve yakın arkadaşı Govinda, yollarını çok gençken ayırmışlardı. İkisi de gerçeği bulmaya adayacaklardı hayatlarını. Nam-ı diğer Nirvana dedikleri şey…

Yıllar geçmiş, ikisi de birbirlerini görmeden yaşlanmışlardı. Siddhartha bir gün bir nehir kıyısına geldi. Karşıya geçmek için yaşlı bir kayıkçının yardımına ihtiyacı vardı. Kayığa bindi ve yaşıtı adamla nehir üzerine konuşmaya başladılar. Yok, Herakleitos’unki kadar sert bir nehir değildi bu. Onlar da aynı nehirde iki kez yıkanılmayacağını biliyorlardı şüphesiz. Ama daha çok, nehrin ruhuyla ilgiliydiler, zamanla ilişkisini, zamansızlık üzerine kurmuşlardı. Doğanın mükemmel uyumu. Doğanın içinden seslenen varoluş ve insanın kendisine dair her şeyi bulabilmesi için oraya buraya serpiştirilmiş, bulunmaya istekli, iyi niyetli, dost sırlar. Harikulade bir evren.

Bakmak ve görmek yeterdi.

Siddhartha, bir insanın hiç değişmeyen ve hiç yaşlanmayan tek yerinden, gözlerinden tanıdı arkadaşını. Konuştukları da çok tanıdık gelmişti, ama bakışlar ve gözler hiç yanıltmazdı insanı, dikkatle bakan, görmeyi bilen bir insanı hele. Hasretle kucaklaştılar.

Govinda, Siddhartha’nın gözlerindeki huzuru fark etmişti çoktan. “Anlıyorum ki, bulmuşsun Siddhartha” dedi. “Ama ben, hâlâ arıyorum dostum.”

O sihirli cümleye gelmiştik. Siddhartha, arkadaşına gözlerinin içi gülerek, şefkatle baktı. “Biliyorum”dedi. “Aramışsın, o kadar aramışsın ki, bulmaya vaktin olmamış.”

Aradığımız şeyler onları bulduğumuzda şaşırtır bizi. Çünkü bulduklarımızın, hayatımız boyunca yanı başımızda olduklarını fark ederiz. Zaten bulmamızı sağlayan da bu fark ediştir. Aradıklarımız, zaman uzadıkça, akşam güneşinin gölgeleri esnetmesi gibi, gözümüzde büyüdükçe büyür. Onlara layık olamadığımızı, bu nedenle de ulaşamayacağımızı düşünürüz.

“Yeni” hiçbir şey vaat etmiyor bu yolculuk. “Yeni” olan sadece kişinin kendisine bakışı ve bu müthiş bir şey. Kendisiyle ilk kez karşılaşması insanın. Sevgi ve gururla kendisine bakması. Yoksa Govinda gibi, arayış bilinçli bir şekilde amacını dışlayacaktır. Aramak bulmanın yerine geçer. Çünkü kendimizle hesabımızı görmemiş ve bulacaklarımızdan korkar hâldeyizdir. Çok korkarız bundan. Çünkü o buluşa yüklediğimiz aşkın anlamlar bize aynı anda büyük bir tehdittir. Ya amaç gerçekleştiğinde yine aynı kişi olacaksak? Ya yine mutsuz olmaya devam edeceksek gibi bir sürü kuruntu, bulmaktan alıkoyar bizi. Kendimizi “bulmayı isteyen kişi” olarak tutmak için arama süresini esnetir dururuz. Arayıp da bulamamak, bulup da hüsrana uğramaya yeğdir.

Kendimizle karşılaşmanın sorumluluğunu almaktan korkarız.

Ama risk almadan hiçbir şeye ulaşmak mümkün değil. Gemiler, evet limanlarda daha güvenlidir, ama gemilerin varoluş amacı uçsuz bucaksız denizlere açılmaktır. Biz genelde limanlarda açık deniz hayalleri kuran gemiler olarak kalmaya eğilimliyiz. Bunun adını yolculuk koymaya.

Hayır, öngördüğümüz gibi olmayacak hiçbir şey. Bu da müthiş. Önce dünyayı sonra çevremizdeki insanları değiştirme sevdasından vazgeçiyoruz. Bu bize enerji tasarrufu sağlayacak. Buradan gelen enerji ve merakla içinize bakacaksınız. Genellikle gördüğünüz şey hoşunuza gitmez. Dağınık bir evle karşılaşacaksınız. İhmal edilmiş, ama her sütunundan değerli ve sağlam olduğu gözüken bir yapı.

Tabii ki, o evi düzenlemeden mesela hiç âşık olamayacağınızı bilmiyordunuz. Dağınık eve misafir gelmez, hem ayıptır, çağrılmaz. Yani, aslında aşkı, dostları, kendinizi ihmal ettiğiniz için bulamadınız, siz hazır olmadığınızda, kâinat, enerji, kader veya tanrı, adına ne diyorsanız, size bunları sağlamaz. Sizin iyiliğiniz içindir bu. Boşa harcarsınız çünkü. Sizin için saklar o değerli şeyleri. Sizden sizi keşfetmenizi, ne kadar değerli ve biricik olduğunuzu hâsılı, kendinizi sevmenizi bekler.

Bu olduğunda, hep yanınızda olan bir sürü şeyi fark etmeye başlarsınız. Mucize dediğiniz şey biraz da budur.

Bir insanın kendisine açtığı savaşı bitirmesiyle başlar her şey. Benim kendi yolculuğumda, bugüne kadar keşfettiğim gerçek budur. İyi haber ise, bundan kaçış yoktur…

Markar Esayan

 
Tüm keşiflerimizin sonucu… için yorumlar kapalı

Yazan: 05 Ağustos 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

Bir Karşılaşma Düşünün

Hiç beklemediğiniz bir anda yaşadığınız bir karşılaşma düşünün.

Yıllarca hayalini kurduğunuz bir kişi veya bir olay, ya da sizin bile fark etmediğiniz, içten içe inleyen bir ihtiyaç, ya da varlığına alıştığınız, o kadar alıştığınız ki, ılık ılık içinizde hep kanadığını unuttuğunuz bir yaraya dair olsun, o karşılaşma.

Çocukluğunuzu düşünün. Ne kadar uzaklarda kaldı değil mi? Hele onu yakın kılan şahitleriniz, mesela anneniz, babanız, dayınız, teyzeniz, hele hele kardeşleriniz bu hayattan ayrılmışlarsa.. öyle böyle değil.. yani kuruntularla, korkularla inşa ettiğiniz bir kuluçka değil, şöyle koca, okkalı bir kaya gibi, bütün pütürlerini hissedebileceğiniz kadar katı, gerçek bir yalnızlığa sahipseniz.

Geçmişiniz kimseye ispatlayamayacağınız bir hayale dönüşür yavaş yavaş. Hatta kendiniz bile şüpheye düşersiniz onu yaşadığınıza dair. Mezarlıklar bu nedenle önemlidir. Mezarlıklar ölülerimize değil, bize ait mazi müzeleridir. Varlığımızı ispatlayan anıt taşlarına dönüşür mermer lahitler, mezar taşının üzerine yazılmış o yazılar, trafik levhaları gibi, sizin mevcudiyetinizi gösteren bir ayna gibi düşer üzerinize. Mevcudiyetinizi yoklar, elinize gelen birkaç parçayla sakinleşir, eve, hayata dönersiniz.

Geceleri bir yumruk indiğinde yüreğinizin tam ortasına, eğer akıl edip komodine bir bardak su bırakmışsanız önceden, nefes nefese uyanıp dudaklarınızın yanından taşıra taşıra içersiniz. İçtiğinizden ziyade, boynunuzdan aşağı süzülen, göğsünüze erişip kalbinizin tam üstünde cız edip buharlaşan o birkaç damla olacaktır sizi rahatlatan.

“Ne oluyor bana” dersiniz, korkuyla. “Ölüyor muyum? Bütün insanlar nerede! Tek başıma mı kaldım? Yoksa bildik hayatım bir rüyaydı da, ölüler, küller denizine mi uyandım, ki gerçek hayatımdır o.”

Gerçek ile gerçeküstü veya yanı ile berisi birbirine o kadar karışır ki, ertesi gün bunu hiçbir arkadaşınıza anlatamayacağınızı bilirsiniz. En fazla, “Gece nefes nefese uyandım, neden acaba?” diye bir şansınızı denersiniz. Arkadaşınız uyku apnesinden bahseder, nefessiz kalmış olabilirsiniz. Ama ne yapsın, sizin anlattığınız kadarının cevabı olsa olsa budur. Daha ileri gitmezsiniz, olur da fark edilirse diye, aslında o kadar cool biri olmadığınız.

Ne kadar yüce duygular değil mi? Tam da bir sanatçının veya bir dâhinin karmaşık, erişilmez, en az bir karadelik kadar dipsiz duygulanımlarını, zekâsını ve derinliğini ifade ediyor olmalı.

Bu iyi mi, kötü haber mi bilemem. Ama bana iyi geliyor. Hiç de karmaşık ve biricik değil tüm bunlar. Her sabah 4:30’da kaldığı odunlukta uyanıp, 15-20 kilometre yürüyüp, hamal arayan simsarı bekleyeceği o kahveye giden bir işçi, size bu duyguları o kadar zarif anlatır ki, bunun insana dair bir şey olduğunu anlarsınız. İnsanı “alçakgönüllü” yapan ailesinden aldığı terbiye değil, bu karşılaşmalardır. Bu karşılaşmaları ıskalayan kişi, olsa olsa “alçak” gönüllü olur. Gönlü yücelere ulaşacak kadar alçalamaz.

Episod II

Küçük bir orta Anadolu kenti…

Ne kadar da uzak size.. sorsalar tarif edemezsiniz. İlk defa gidiyorsunuz. Size dair hiçbir şey olmadığını varsaydığınız bir yer düşünün. Hatta size dair çok şey varmış da, sizden çok çok önceleri kıpkırmızı bir fonda yok edilmiş her şey. Yani bir zamanlar o kadar aitmişsiniz ki, şimdi o oranda uzağa atmışsınız kendinizi.

Ve diyelim ki o kişi benim. Hikâyemiz ete kemiğe kavuşsun diye, küçük bir fedakârlık olsun bu.

“Hiçbir karşılaşma ummadığım bir yerde, her şeye dışarıdan bakmanın verdiği serseri bir ruh hâli ile, bakımsız caddelerinde süzülen bir arabanın içinde etrafı seyrediyorum. Biraz evvel yaptığım uzunca konuşmada beni dinleyenlere ‘Gördüğünüz ilk Ermeni ben olabilirim, öyle değil mi’ demiş bile olabilirim. Varsayalım ki onlar da mahcupça ‘Evet’ demiş olsunlar. O kadar rahatım, o kadar eminim buralara ait olmadığıma.

Derken, bir çan sesi duyuyorum.

Gece aniden uyandığım o anda olduğu gibi, nefesim kesiliyor. Gerçek ve gerçeküstü birbirine geçiyor. O kadar uğraşıp dizayn ettiğim havsalamdaki bütün eşyalar şiddetli bir depremle sarsılıyor, kırılıyor hepsi. Beynimin içindeki loş, uzun koridorlardaki bütün çekmeceler dışarı fırlamış, yere dökülüyor bütün bellek.

Mahcup olmamak için daha dikkatle kulak veriyorum çan sesine. Evet, bir çan sesi bu! Ama bu herhangi bir çan sesi değil. Bu bir kilisenin çan sesi. Bu herhangi bir kilise çanı sesi de değil.. bu bir Ermeni kilisesi çanı sesi. Bunu bin kilometre uzaktan anlayabilirim ben.

Bizi misafir eden yerel yöneticiye ‘Bu ses ne!’ diyorum. Çanı çalan bir kilise, yaşayan insanlar demektir. Bu mümkün değil, burada olamaz. Olsa bilirdim ben. Yoksa her şey kötü bir kâbus muydu? O gece nefes nefese bu kâbustan mı uyanmıştım ben?

‘Bu şehrimizin saat kulesinin çanıdır’ diyor. ‘Uzun yıllar önce bir Ermeni kilisesinden sökülüp oraya konmuş.’

‘Öyle mi?’ diyorum. Susuyoruz. Çan sesi kesiliyor. Tam saati gösteren kol saatim havsalamı toparlayıp beni bu âna ve gerçeklere getiriyor. Her şey yerli yerine oturuyor.. kıllı bir el koca bir çekiçle düzeltiyor çıkıntılarını içime oturan gerçekliğin.”

Dönüşte bir mail alıyorum o yöneticiden. “Saat kulesinden gelen sesle irkilmenizden çok etkilendim. ‘Bu ses ne’ derken yüzünüzdeki şaşkınlığı anlatamam…”

Fark edilmiş demek? Önce rahatsız oluyorum.. sonra…

“Şşşt” diyorum, “sakin ol.. bastıramadığın kadar insansın.”

Markar ESAYAN

 
Bir Karşılaşma Düşünün için yorumlar kapalı

Yazan: 27 Mayıs 2012 in Şiir Gibi

 

Etiketler:

 
%d blogcu bunu beğendi: